Print this page

46 / VAKIA SURESİ

GİRİŞ


Adını 1. ayetteki “ الواقعةel-Vakıa” sözcüğünden alan sure Mekke’de 46. sırada nazil olmuştur. Ancak sure, resmî Mushaf’ı düzenleyen sahabe tarafından, içerik olarak bu sureye çok benzeyen ve Medine’de 97. sırada inmiş olan Rahman suresinin arkasından tertip edilmiştir. Ayetler arasındaki uyum dikkate alındığında, surenin bir defada topluca indiği izlenimi edinilmektedir. Sureye “ الواقيةel-Vakıye [Koruyucu]” ve “ المنجية el-Münciye [Kurtarıcı]” adları da verilmiştir.

Kıyamet sahneleri ile başlayan surede, ahirette oluşturulacak insan grupları ve bu gurupların karşılaşacakları sonuçlar açıklanmış, ayrıca afakî [çevresel] ve enfüsî [içsel] kanıtlar gösterilmek suretiyle Allah’ın varlığı, birliği ve gücünün sonsuzluğu üzerinde durulmuştur. Bu bağlamda, müşriklerin “Biz, ölüp toprak ve kemik yığını olduktan sonra mı, biz gerçekten kaldırılacağız? Önceki atalarımız da mı?”  tarzındaki sorularına da cevap verilmiştir.

Ne yazık ki, Vakıa suresinin okuyanları fakirlikten kurtarıp zenginleştireceğine dair peygamberimize isnat edilmiş bazı rivayetler mevcuttur. Ancak biz, Kur’an’ı “öğüt” ve “kılavuz” olma özelliklerinin dışına iterek bu tür beklentilere alet etmeye yönelik nakillerin birer uydurma olduğu kanaatindeyiz. Bu uydurmaların peygamberimize atfedilmesini ise iftiradan başka bir şey olarak görmüyoruz.

 46 / VAKIA SURESİ

 Rahman Rahîm Allah adına

  Ayetlerin meali:

1-7olacak o vaka olduğu zaman –ki o vakanın oluşu için yalan söyleyen yoktur. O vaka, alçaltıcıdır, yükselticidir– yeryüzü şiddetle sarsıldıkça sarsıldığı ve dağlar ufalandıkça ufalanıp da toza dumana dönüşüverdiği zaman ve sizler üç eş sınıf olduğunuz zaman

   8İşte sağın ashâbı, sağın ashâbı nedir?

9Ve solun ashâbı, solun ashâbı nedir?

10Öne geçenler de, öne geçenlerdir.

11İşte öne geçenler, yaklaştırılanlardır.

12İşte öne geçenler, Naim cennetlerindedirler.

13,14Birçoğu evvelkilerdendir, çok azı da sonrakilerdendir. 24Onlar, yaptıklarına karşılık olarak, 15mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. 16Karşılıklı onların üzerinde yaslanırlar. 17,23Çevrelerinde, kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler, kadehler –ki ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir– beğendiklerinden meyveler, canlarının çektiğinden kuş eti ile; hiç büyütülmeyen çocuklar, saklı inciler gibi iri gözlüler dolaşırlar. 25Orada boş söz, saçmalama ve günaha sokan şeyleri işitmezler. 26Sadece söz olarak: “Selâm [sağlık, esenlik, mutluluk], selâm [sağlık, esenlik, mutluluk]!”

27-34Ve sağın yaranı, nedir o sağın yaranı! Onlar, dikensiz kirazlar, meyve dizili muzlar/akasyalar, uzamış gölgeler, fışkıran su, kesilmeyen; tükenmeyen ve yasaklanmayan birçok meyveler ve yükseltilmiş döşekler içindedirler.

35Şüphesiz Biz, kirazı, muzu, gölgeleri, fışkıran suyu öyle bir yaratışla yarattık. 36-38Ki onları, sağın ashâbı için albenili ve hepsi bir ayarda hiç dokunulmamışlar yaptık.

39,40Bir cemaat, çoğu öncekilerdendir. Bir cemaat da sonrakilerdendir.

41Ve solun ashâbı, nedir o solun ashâbı?

42-48Onlar içlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içindedirler, serin olmayan, sevimli olmayan kapkara dumandan bir gölge içindedirler. Şüphesiz solun ashâbı bundan önce varlık içinde zevk ve eğlenceye dalanlar idiler. Ve büyük günah; Allah'a ortak kabul etme üzerine ısrar ediyorlardı. Ve “Biz ölüp, toprak ve kemik yığını olduktan sonra mı, biz gerçekten kaldırılacağız? Önceki atalarımız da mı?” diyorlardı.

49,50De ki: “Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler malûm bir günün belli vaktinde/randevu yerine kesinlikle toplanacaklardır. 51Sonra şüphesiz siz, ey sapıklar, yalanlayıcılar! 52Kesinlikle zakkumdan bir ağaçtan yiyeceksiniz 53de karınlarınızı onunla dolduracaksınız. 54Sonra da onun üstüne kaynar su içeceksiniz. 55Hem de susuzluk illetine tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz.” –56İşte bu, din gününde onların ziyafetleridir.–

57Biz, sizi oluşturduk; doğrulamanız gerekmez mi? 58Peki döküp durduğunuz şeyi [meniyi, yumurtayı] hiç düşündünüz mü? 59Siz mi oluşturuyorsunuz onu, Biz mi oluşturucularız?

60,61Ölümü aranızda Biz ayarladık Biz. Ve Biz, sizi benzerlerinizle değiştirmemiz ve sizi bilmediğiniz bir şeyde inşa etmemiz üzerine, önüne geçilenler/engellenebilenler değiliz.

62Ve andolsun, ilk yaratılışı bildiniz, öğrendiniz. Peki, düşünüp öğüt almanız gerekmez mi?

63Peki, ekip durduğunuz şeyi hiç düşündünüz mü?

64Siz mi bitiriyorsunuz onu, yoksa Biz mi bitirenleriz?

65-67Dileseydik Biz, kesinlikle onu kuru bir çöp yapardık da siz, “Şüphesiz biz borç altına girmiş kimseleriz! Daha doğrusu, biz her şeyi elinden alınmış yoksun bırakılmış kimseler imişiz!”  diyerek şaşar kalırdınız: 68Peki, içip durduğunuz suyu hiç düşündünüz mü?

69Siz mi buluttan indirdiniz onu, yoksa Biz mi indirenleriz?

70Dileseydik onu tuzlu yapardık. O hâlde karşılığını ödemeniz gerekmez mi?

71Peki, yakıp durduğunuz o ateşi/oksijeni hiç düşündünüz mü?

72Siz mi ateşin/oksijenin ağacını inşa ettiniz, yoksa Biz mi inşa edenleriz?

73Biz ateşi/oksijeni bir ibret/hatırlatma ve çöl yolcularına bir yarar yaptık.

74Öyleyse büyük Rabbinin adını arındır/noksanlıklardan uzak tut/O'nun noksanlıklardan uzak olduğunu öğret!

75Artık hayır. Necmleri/her indirilmede gelen âyetlerin yerlerini/zamanlarını; inişini kanıt gösteririm ki –76ve eğer bilirseniz bu büyük bir kanıt gösterimidir–, 77hiç kuşkusuz o, şerefli Kur’ân'dır. 78Saklanmış/korunmuş bir kitaptadır. 79Ona zihinsel olarak temizlenmişlerden başkası temas edemez. 80O, âlemlerin Rabbinden indirilmedir.

81Peki, şimdi siz bu Söz'ü/Kur’ân'ı mı küçümsüyorsunuz?

82Ve geçiminizi yalanlayarak mı temin ediyorsunuz/verilen rızıklara yalanlayarak mı karşılık veriyorsunuz?

83-85Ancak can boğaza gelip dayandığı zaman, siz de o zaman, onun karşısında bekliyorsunuz, Biz ise ona sizden daha yakınız. Velâkin siz görmezsiniz.

86,87Peki, mademki cezalandırılmayacakmışsınız, eğer doğrulardan iseniz boğaza gelmiş, çıkmakta olan canı geri çevirmeniz gerekmez mi?

88,89Amma eğer o, yaklaştırılanlardan ise, artık rahatlık, güzel kokulu rızık ve bol nimetlerin cenneti vardır.

90,91Ve eğer o, sağın ashâbından ise; artık sana sağın ashâbından selâm!

92-94Ve ama o, hak yoldan sapmış yalanlayıcılardan ise; işte kaynar sudan bir ziyafet! Ve cehenneme atılma!

95Şüphesiz işte Bizim bu naklettiklerimiz, kesin bilginin, gerçeğin ta kendisidir.

96Öyle ise büyük Rabbinin adını arındır/O'nun noksanlıklardan uzak olduğunu öğret!

AYETLERİN TAHLİLİ

1-7. Ayetler:

1-7olacak o vaka olduğu zaman –ki o vakanın oluşu için yalan söyleyen yoktur. O vaka, alçaltıcıdır, yükselticidir– yeryüzü şiddetle sarsıldıkça sarsıldığı ve dağlar ufalandıkça ufalanıp da toza dumana dönüşüverdiği zaman ve sizler üç eş sınıf olduğunuz zaman

Görüldüğü gibi, 1–7. ayetler bir cümlenin zarf tümlecini teşkil etmektedir. Cümlenin diğer öğeleriyle yüklemi burada değildir. Dolayısıyla surenin 1–7. ayetlerinden oluşan tümlecin ilk sözcüğü olan “  اذاiza” edatının mutlaka bağlandığı bir yer olmalıdır. “Olacak olan o vak’a olduğu zaman....” deyip de devamında herhangi bir açıklama yapılmazsa, bu kelâm boşta kalır, kimse bir şey anlamaz. Bu durum aynen “Ben askerdeyken” deyip kelâmı kesmeye benzer. Aslında sözün devam ettirilip askerde neler olduğunun da açıklanması gerekir.

Geçmişte Kur’an üzerinde tertil dirayetini gösteremeyen bazı müfessirler, bu ayetleri bir takım takdirlerle anlamaya ve anlatmaya çalışmışlardır.

Bunlardan Kurtubi ile Razi’nin ileri sürdükleri düşünceler aşağıdadır:

Buyrukta hazfedilmiş ifadeler vardır. Yani o vakıanın gerçekleşeceği zamanı hatırlayınız. el-Cürcani dedi ki: "İza [zaman]" sıla [zaid]dir. ‘Vakıa gerçekleşecektir’ demektir. Yüce Allah´ın: "O saat yaklaştı" [el-Kamer, 54/1] buyruğu ile; "Allah´ın emri geldi" [en-Nahl, 16/1] buyrukları gibidir. Yine bu buyruk: ‘Oruç geldi yani zamanı yaklaştı’ demeye benzer. Birinci görüşe göre ise "iza [zaman]" vakit bildirmek içindir, cevabı da Yüce Allah´ın "Ashabu´l-meymene, ne ashabu´l-meymenedir? [8. âyet] buyruğudur.[1] 

Üçüncü Mesele

“İza” edatının ayetteki âmili nedir? Deriz ki: Bu hususta şu üç izah yapılabilir:

1- Bunun âmili, kendinden önce geçen bir fiildir. Bu durumda, “iza” kelimesi, mef´ûl-ü fîh değil de, mef´ül-ü bih olmuş olur. Önceden olduğu düşünülen fiil [âmil] de, mahzûf “üzkür”[hatırla ki]" fiilidir. Buna göre Hak Teâlâ sanki "Kıyameti hatırla" demiş olur.

2- Bunun âmili,  “Leyse li vak’atiha kazibetün” ifadesidir. Bu, senin "Cuma günü, benim için meşguliyet yok" demen gibi olur.

3- Bunun âmili, “kıyamet koptuğunda kimi alçaltılır, kimi yükseltilir” gibi ifadelerdir. Bunun delili ise, ayetteki "hafizâ, rafia " ifadelerinin yer alışıdır. Bunun âmilinin, yine ayette geçecek olan "ashab-ı meymene..." [Vakıa/8] kelimesinin olduğu da söylenmiştir ki, bu, "Kıyametin koptuğu günde, ashab-ı meymene..." demektir.[2]

Buradaki ve tespitini yaptığımız birçok yerdeki gibi, içinden çıkılmaz ve Kur’an’ı anlaşılmaz kılan sorunların kaynağı, Kur’an’daki tertilin -olması zorunlu olan dizilişin- ihmal edilmesidir. Ayetlerin indikleri sıra ve düzende tertip edilmesi hâlinde bu sorunlar ortadan kalkmaktadır.

Nitekim buradaki sorunu ortadan kaldırmak için de Vakıa suresinin Ta Ha suresinin devamı olduğunu hatırlamak ve Ta Ha suresinin son ayeti ile Vakıa suresinin yukarıdaki 1–7. ayetlerini arka arkaya sıralamak yeterli olmaktadır. Buna göre, Vakıa suresinin başındaki “iza” edatının amili, Ta Ha suresindeki “feseta’lemune [yakında öğreneceksiniz]” fiilidir. Ama görüldüğü gibi, tertip sırasında cümle bölünmüş, ana cümle ile ana cümlenin zarf tümleci arasına 35 surenin ayetlerinden oluşan 222 sayfa tutarında bir duvar örülmüştür. Biz, sitemde bulunduğumuz ve Kur’an’ı anlaşılmaz bir şekle sokan bu durumun mutlaka düzeltilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Sözünü ettiğimiz tertiple ilgili düzeltme yapıldığında, yani Ta Ha suresinin 135. ayeti ile Vakıa suresinin 1–7. ayetleri birleştirildiğinde paragraf aşağıdaki şekilde oluşmakta ve ortada hiçbir sorun kalmamaktadır:

De ki: “Herkes beklemektedir. Siz de bekleyiniz. Şüphesiz düz yolun sahiplerinin kimler olduğunu ve kimlerin doğru yolu bulduğunu yakında; olacak o vak’a olduğu -ki onun [o vak’anın] oluşu için yalan söyleyen yoktur. O [o vak’a], alçaltıcıdır, yükselticidir-, yeryüzü şiddetle sarsıldıkça sarsıldığı ve dağlar ufalandıkça ufalanıp da toza dumana dönüşüverdiği ve sizler üç eş [sınıf] olduğunuz zaman bileceksiniz.”

Müteaddit defalar belirttiğimiz gibi, Kur’an’daki beliğ ifadelerin aynı belâgatle Türkçeye aktarılması mümkün değildir. Bu nedenle, konumuz olan ayetlerdeki ifadelerin anlamlarını tam olarak meale yansıtma konusundaki aczimizi bir kez daha samimiyetle itiraf ediyor ve seçilmiş sözcüklerin derin anlamlarını sunuyoruz.

 الواقعةEL VAKIA

“Olan, meydana gelen, olması kesin olan şey” anlamına gelen “Vakıa” sözcüğü, burada “el-Vakıa” şeklindeki belirtili hâliyle özelleşmiş ve kıyametin adlarından birisi olmuştur. “el-Vakıa” sözcüğünden başka Kur’an’da kıyamet için “el-Kariah”, “el-Hakkah”, “es-Sahhah”, “et-Tammeh” gibi isimleşmiş sözcükler de kullanılmıştır. Bunların hepsi de kıyamet olayının büyüklüğünü ve ciddiyetini yansıtan sözcüklerdir. Yerleri geldikçe her biri ayrıca tahlil edilecektir.

Burada “el-Vakıa” sözcüğüyle isimlendirilmiş olan “Vakıa” olayı, Hakkah suresinde şöyle açıklanmıştır:

  (Hakkah/ 13–15)  13-17Sûr'a bir tek üfleme üflendiği, yeryüzü ve dağlar yerlerinden kaldırılıp bir çarpışla birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman, işte o gün, “o olay” olmuştur. Ve gök yarılmıştır, artık o, o gün dayanaksızdır. Tüm güçler, semanın çevresindedirler. O gün Rabbinin büyük tahtını; varlığını birliğini, yüceliğini, en yüksek makamın sahibi olduğunu, yok edilen eski varlıkların yerine yaratılan, daha iyi, daha mükemmel yeni varlıklar yansıtırlar.

Onun [o vak’anın] oluşu için yalan söyleyen yoktur

Ayette geçen “ كاذبةkazibetün” sözcüğünün sonundaki “tün” ekinin “vakıatü” sözcüğüyle uyum sağlamak için kullanılmış olduğu söylenebileceği gibi, sözcüğe “mübalâğa” anlamı katması sebebiyle kullanıldığı da ileri sürülebilir. Söz konusu ek, bu ikinci durumda cümlenin şöyle bir anlama gelmesini sağlamaktadır: “Bu olacak vak’a o kadar gerçektir ki, onun oluşu hakkında hiç kimse yalan söylemedi. Tüm akıllı, bilgili, bilinçli insanlar o vak’a’nın gerçekleşeceğini söyledi, onu yalanlamadı. Onun gerçekleşeceğini söyleyen herkes, bu sözü ile doğruyu söylemiş olmaktadır.”

Söz konusu “vak’a”nın gerçekleşeceği ve onu son ana kadar yalanlayanların olayın gerçekliği karşısında bu yalanlamalarından vazgeçecekleri, değişik üslûplarla başka ayetlerde de dile getirilmiştir:

84Sonra da ne zaman hışmımızı gördüler: “Allah'ın birliğine inandık ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri kabul etmedik” dediler. (Mümin/ 84)

47Allah'tan, kendileri için dönüş yeri olmayan geri çevrilemeyecek gün gelmeden önce, Rabbinizin çağrılarına karşılık veriniz. O gün, sizin için sığınacak bir yer yoktur, sizin için tanımayacak hâle getirmek/ tanınmamak da yoktur.( Şûra/ 47)

1-3Bir isteyen, “yükselme zamanları” sahibi Allah'tan, kendisini savacak kimsenin olmadığı; engellenemeyen, kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimselere özgü, ‘olacak azab’ı istedi. (Mearic/ 1- 3)   

o [o vak’a], alçaltıcıdır, yükselticidir.

Paragrafın bu bölümü yine Kur’an tarafından daha önce Ta Ha suresinin 105–112. ayetlerinde açıklanmıştı:

105-107Sana dağlardan soruyorlar, de ki: “Rabbim onları savurdukça savuracaktır. Böylece onları dümdüz boş bir hâlde bırakacak. Orada bir çukur ve bir tümsek görmeyeceksin.”

108O gün, hiçbir eğriliği olmayan o davetçiye uyarlar ve Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah] için sesler kısılmıştır. Artık sadece hafif bir ses duyacaksın.

109O gün, Rahmân'ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] kendisine izin verdiği ve sözce hoşnut olduğu kimseler hariç, yardım-destek, yarar sağlamaz.

110Allah, yardım görmeyenlerin önlerindeki ve arkalarındaki şeyleri bilir. Onlar ise O'nu bilgice kuşatamazlar.

111Ve kişiler, diri ve bütün yarattıklarını gözetip duran Allah için baş eğmiştir. Bir şirke bulaşarak yanlış; kendi zararlarına iş taşıyan kimseler gerçekten zarara uğramıştır.

112Ve her kim iman eden biri olarak düzeltmeye yönelik işlerden yaparsa, artık o, bir haksızlıktan ve hakkının yenileceğinden korkmaz.(Ta Ha/ 105–112)

Burada, alçaltma ve yükseltmenin “olay”a izafe edilmesi mecazendir. Bunun bir başka örneği de Sebe’ suresinin 33. ayetindedir. İnsanların hile yapmaları orada mecazen gece ve gündüze izafe edilmiştir.

Ayette “olay” ile neyin alçalıp neyin yükseleceği açıkça söylenmemiş, hazfedilmiştir. Ancak “alçalma” ve “yükselme” kavramları Araplarca hem mekân, hem de konum [statü] için kullanılmaktadır. Mesela mekân için “alçak yer”, konum için de “izzet” anlamında kullanılması gibi. Buna göre, ifadenin hem “evrene ait alçalma ve yükselme” hem de “insanlara ait alçalma ve yükselme” şeklinde anlaşılması mümkündür.

Evrene ait alçalma ve yükselme Kur’an’da birçok ayette konu edilmiştir:

5Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur. (Kariah/ 5) 

1,2Ey insanlar! Rabbinizin koruması altına girin, şüphesiz kıyametin kopuş anının sarsıntısı çok büyük bir şeydir. Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiğinden vaz geçer. Ve her hamile kadın taşıdığını bırakır. Ve sen, insanları sarhoş olmadıkları hâlde sarhoş görürsün. Velâkin Allah'ın azabı çok şiddetlidir.(Hacc/ 1) 

14O günde ki; yer ve dağlar sarsılır ve dağlar eriyip akan bir kum yığınına dönüşür.(Müzzemmil/ 14)

Zilzal 1-3yeryüzü, kendi sarsıntısıyla sarsıldığı, yeryüzü, ağırlıklarını çıkardığı ve insanın, “Bu

yeryüzüne ne oluyor!” dediği zaman  (Zilzal/1 -3     

Yedinci âyetin başındaki “ وve” bağlacı cümleyi “ وقعvakaa” fiili üzerine atfettiğinden ayetin anlamı “ve sizler üç eş [sınıf] olduğunuz zaman öğreneceksiniz” demektir. Böylece Ta Ha suresinin 135. ayetindeki “bileceksiniz” fiili, yine bir zarf tümleci olan bu ayeti de kapsamış olmaktadır. Bu durumda Ta Ha/135 ile başlayan cümle tam olarak şu anlamı ifade etmektedir:

De ki: “Herkes beklemektedir. Siz de bekleyiniz. Şüphesiz düz yolun sahiplerinin kimler olduğunu ve kimlerin doğru yolu bulduğunu yakında; ….. ve sizler üç eş [sınıf] olduğunuz zaman bileceksiniz.”

Yani Rabbimiz bu ifade ile insanların mahşerde üç grupta toplanacağını bildirerek akıllı insanları ölmeden, mahşere çıkmadan, iş işten geçmeden, olacakları “aynelyakin” ve “hakkalyakin” öğrenmeden akıllarını başlarına almaya davet etmektedir. Bu olaylar gerçekleştikten sonra pişmanlığın fayda vermeyeceği de yine bu ayetlerin mesajı kapsamındadır.

Buradaki “sizler” şeklindeki hitap her ne kadar Kur’an’ın indiği zamanki kişilere ve şimdiki okuyuculara imiş gibi görünüyorsa da, aslında ilk insandan kıyamet gününe kadarki tüm nesillere yöneliktir.

8–10. Ayetler:

8İşte sağın ashâbı, sağın ashâbı nedir?

9Ve solun ashâbı, solun ashâbı nedir?

10Öne geçenler de, öne geçenlerdir.

8. ayetin “ فfa-i tafsiliyye [detaylandırma fa’sı]” ile başlaması, 7. ayette sözü edilen üç sınıfın açıklanmasına burada başlandığını göstermektedir.

8–10. ayetlerde yapılan açıklamaya göre insanlar ahirette üç sınıfta toplanacaklardır:

-  Sağın ashabı

-  Solun ashabı

-  Sabikun [Öne geçenler, görevi önce yapanlar]

8. ve 9. ayetlerde, “sağın ashabı” ve “solun ashabı” için “Sağın ashabı nedir?” ve “Solun ashabı nedir?” şeklinde birer soru cümlesi yer almıştır. Daha önce Kariah suresinde karşılaştığımız, ileride de Hakkah suresinde karşılaşacak olduğumuz “sözcüğün tekrarı ile yapılan soru cümleleri”, dikkat çekmek, meselenin önemini belirtmek ve bunun şaşılacak bir hâl olduğunu beyan etmek için kullanılan bir ifade tarzıdır.

10. ayette, “ السّابقونes-Sabikun” sözcüğünün tekrarlanması suretiyle, müpteda ve haberden oluşan bir isim cümlesi oluşturulmuştur. Dikkat çekmeye yönelik bir ifade tarzı ile oluşturulan bu cümlenin anlamını da Türkçede “öne geçenler, gerçekten önde olmayı hak etmiş kimselerdir” şeklinde açıklamak mümkündür.

“Sağın Ashabı” ve “Solun Ashabı” ifadelerinin ne anlama geldiği, daha önce Beled suresinin 18, 19. ayetlerinin tahlilinde açıklanmıştı.

Ancak yararlı olacağını düşünerek söz konusu açıklamaları burada da tekrar ediyoruz:

ASHÂBU'L-MEYMENE: Sözlüklerde ميمنة [meymene] sözcüğü için يمين  [yemîn] veya يمن  [yumn] sözcüklerinden türemiş olmasına göre “sağ el” veya “uğurlu/bereketli” karşılıkları verilmiştir.

Kelimenin يمن [yumn] sözcüğünden türediği kabul edilirse, ashâbu'l-meymene deyimi, “bahtı iyi olan, bereketli, mutluluk sahibi” anlamına gelir. Eğer yemîn sözcüğünden türediği kabul edilirse, bu takdirde de “sağ el” anlamına gelir ve âyette “yüksek mertebe” anlamında kullanıldığı anlaşılır. Çünkü Araplar için “sağ el”, kuvvet ve şerefin sembolüdür. Nitekim hürmet edilen kimseler meclislerde sağ köşeye oturtulur ve bir kimseye verilen değerفلان منّى باليمين [fulânun minnî bi'l-yemîn=o benim sağ kolumdur] ifadesi ile belirtilirdi. Bu ifade günümüzde de aynen kullanılmaktadır.

ASHÂBU'L-MEŞ’EME: مشئمة [meş’eme] sözcüğü, شئم [şu’m] kelimesinden türemiş olup “uğursuzluk, talihsizlik” demektir. Araplar, şu’ma [uğursuzluk] sözcüğü ile شمال [şimâl=sol el] sözcüğünü aynı anlamda kullandıklarından, sözlüklerde şu’ma sözcüğünün anlamı, “sol el” olarak belirtilmiştir. Sefere çıkan bir kimsenin sol tarafından bir kuşun uçmasını uğursuzluk sayan Araplarda “sol el”, zayıflığın ve zilletin simgesidir. Nitekim önemsiz ve aşağı mevkide görülen kimseler meclislerde sol tarafa oturtulur ve bir kimsenin değersiz olduğu فلان منّى بالشّمال [fulânun minnî bi'ş-şimâl=o benim sol kolumdur] ifadesi ile belirtilirdi. Özetle اصحاب المشئمة [ashâbu’l-meş’eme], Allah'ın aşağıladığı bedbaht kimselerdir ve O'nun huzurunda sol tarafta bulunacaklardır.

ÖNE GEÇENLER

“Öne geçmek” ifadesi, bir yarışı çağrıştırmaktadır. Zaten Rabbimiz de Kur’an’da bizleri birçok işte ortak hareket etmeye, iyi işlerde yarışmaya davet etmiştir:

17-20Kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi değil! Doğrusu siz, yetimi, üstün-saygın bir şekilde yetiştirmiyorsunuz. Yoksulun yiyeceği üzerine birbirinizi özendirmiyorsunuz. Oysa mirası yağmalarcasına öyle bir yiyişle yiyorsunuz ki! Malı öyle bir sevişle seviyorsunuz ki, yığmacasına!(Fecr/ 17, 20)  

1-3Yaşadığınız çağın insanlık hâli kanıttır ki iman eden, düzeltmeye yönelik işler yapan, hakkı tavsiyeleşen; birbirinin olmazsa olmazı sayan/ öğütleşen ve sabrı tavsiyeleşenlerin; birbirinin olmazsa olmazı sayanların / öğütleşenlerin dışındaki tüm insanlar, kesinlikle tam bir kayıp, zarar, bunalım, acı içindedir.(Asr/ 1–3) 

Ve Âl-i Imran/ 133,  Hadid/ 21,    Tövbe/ 100,    Mümin/ 61 ve Hadid/ 10.

Biliyoruz ki, Sünnetüllah’ta karşılık amel cinsindendir:

6-13Âd toplumuna, sütunların sahibi İrem'e –ki, beldeler içinde bir benzeri oluşturulmamıştı–, vadilerde kayaları kesen Semûd toplumuna, o kazıkların sahibi; muhteşem orduları olan/ görülmemiş işkenceler eden Firavun'a Rabbinin ne yaptığını görmedin mi/düşünmedin mi? Onlar ki, o ülkelerde azıtmışlardı. Dolayısıyla da oralarda bozgunculuğu çoğaltmışlardı. Onun için de Rabbin üzerlerine azap kamçısı yağdırdı.(Fecr/ 13)  

O hâlde, dünya hayatında salihatı işlemekte yarışıp öne geçenler, dünyada nasıl önde yer aldılarsa, ahiret hayatında da gerek cennete girişte, gerekse nimetlere erişmede yine önde yer alacaklardır.

11. Ayet:

11İşte öne geçenler, yaklaştırılanlardır.

Bir önceki ayette “ السّابقونes Sabikun [öne geçenler, önde olanlar]” ifadesi ile nitelenenler, bu ayette biraz daha açıklanmış ve “ مقرّبونmukarrebun [yaklaştırılanlar]” olarak nitelenmiştir.

Yaklaştırılmanın ne demek olduğu ise Sebe’ suresinde açıklanmıştır:

37Ve sizi huzurumuza yaklaştıracak olan, mallarınız ve evlatlarınız değildir. Ancak kim iman eder ve düzeltmeye yönelik işleri yaparsa, işte onlar; kendileri için yaptıklarına karşı kat kat karşılık olanlardır. Ve onlar, yüksek köşklerinde güven içindedirler.(Sebe’/37)

Görüldüğü gibi, Rabbimiz, burada “mukarrebun” olarak nitelediği kişilerin kimler olduğunu Sebe’ suresinde açıklamış ve bunların “iman etmiş, salihatı işlemiş” kişiler olduğunu açıkça beyan etmiştir.

12. Ayet:

12İşte öne geçenler, Naim cennetlerindedirler.

8–10. ayetlerde bildirilen ahiretteki insan gruplarının konumları bu ayetten itibaren açıklanmaya başlanmış ve ilk olarak da “es Sabikun [öne geçenler]” konu edilmiştir. Böylece “önde olanlar” sınıfına anlatımda da öncelik tanınmıştır.

Ayette “onlar cennetlerdedir” denilmeyip de “Naim cennetlerindedirler” denilmesi dikkat çekicidir. “Naim” sözcüğü lügatte “bol, çok, sonsuz nimetler bulunduran” demektir. Dünyadaki bağ, bahçe ve bostanların daima bakım, budama, sulama gibi emek istediği ve yorgunluğa sebep olduğu düşünülürse, “öne geçenler”e vaat edilen Naim cennetlerinin dünyadakiler gibi külfeti olmayan, sırf yararlanmaya ve safa sürmeye yönelik olduğu anlaşılmaktadır. “es-Sabikun”a verilen “Naim cennetler” müjdesi, surenin 88, 89. ayetlerinde tekrar gündeme gelecektir.

13, 14. Ayetler:

13,14Birçoğu evvelkilerdendir, çok azı da sonrakilerdendir.

“es-Sabikun” hakkında bilgi veren bu ayetlerde “evvelkiler” ve “sonrakiler” ifadeleri ile kimlerin kastedilmiş olduğunun dikkatle düşünülmesi gerekir.

Eğer “evvelkiler” ve “sonrakiler” ayrımının “zaman”a göre yapıldığı kabul edilir ve ayrımı belirleyen zaman olarak da bu ayetlerin indiği dönem benimsenirse, Naim cennetlerinden yararlanacak olanların çoğunun peygamberimizin elçilik görevi yaptığı dönemden evvel yaşayanlardan olduğu, çok azının da bu dönemden sonra yaşayacaklardan olacağı anlaşılır. Ancak bu kabulleri benimsemelerine rağmen bazıları Naim cennetlerinden yararlanacak olanlarının çoğunun “Muhammed ümmetinin ilklerinden”, çok azının da sonrakilerinden olduğunu iddia etmişlerdir. Ne var ki, ahirete, mahşere ait beyanların normal olarak ilk insandan son insana kadar herkesi kapsaması gerektiği hususu dikkate alınırsa, bazılarınca yapılan bu ayrımın gerçekçi olmadığı hemen görülebilir.

Eğer “evvelkiler” ve “sonrakiler” ayrımının “zaman”a göre değil de “olay”a göre yapıldığı kabul edilir ve “olay” olarak da herhangi bir Allah elçisinin yaptığı davet benimsenirse, Naim cennetlerinden yararlanacak olanların çoğunun elçilerin davetlerinin ilk dönemlerinde onlara destek verenler olduğu, azının da bu dönemler dışında yaşayanlar olduğu anlaşılır. Bize göre, yukarıda mealleri verilen ayetlerden Hadid suresinin 10. ve Tövbe suresinin 100. ayetleri bu görüşü desteklemektedir.

Aslında yukarıdaki görüşlerden hangisi benimsenirse benimsensin, Rabbimizin bu ayetlerde bizlere vermiş olduğu şu iki mesaj hiç değişmeyecektir:

1-   Sabikun ölçüsünde cennet hak edenlerin sayıları sürekli azalmaktadır.

2-   Zor dönemlerde işlenen amel, normal dönemlere nazaran daha değerlidir.

24Onlar, yaptıklarına karşılık olarak, 15mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. 16Karşılıklı onların üzerinde yaslanırlar. 17,23Çevrelerinde, kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler, kadehler –ki ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir– beğendiklerinden meyveler, canlarının çektiğinden kuş eti ile; hiç büyütülmeyen çocuklar, saklı inciler gibi iri gözlüler dolaşırlar. 25Orada boş söz, saçmalama ve günaha sokan şeyleri işitmezler. 26Sadece söz olarak: “Selâm [sağlık, esenlik, mutluluk], selâm [sağlık, esenlik, mutluluk]!”

Not: Bu pasaj,  Resmi mushaftan farklı tertip edilmiştir.

Bu ayet gurubundaki bazı ifadelerin anlamları çarpıtılmış ve kadınların adeta erkeklere sunulan birer zevk objesi oldukları yönünde kanaatler oluşturulmuştur. Bu nedenle ilgili ayetler üzerinde yeteri kadar durmak ve anlamlarını dikkatlice incelemek gerekmektedir.

Klâsik eserlere bakıldığında, Allah’ın erkeklere iltimas yaptığı ve kadınları ikinci sınıf insan olarak yarattığı şeklinde yanlış bir izlenim verdikleri görülmektedir. Oysa Kur’an’da böyle bir ayrımın, iltimasın yapıldığını düşündürecek herhangi bir anlam bulmak mümkün değildir. Dolayısıyla, erkek egemen kültürlerin penceresinden bakarak kadına düşük konumlar biçen dinî görüşler Kur’an’la özdeşleştirilmemeli, İslâm’a aykırı bu tür görüşler ihtiva eden meal ve tefsirlere de son derece ihtiyatla yaklaşılmalıdır. Ayetlerin anlamlarında çarpıtmalar bulunan bu tür eserleri, meal ve tefsir çalışması yapanların tümüyle erkek oluşuyla ilişkilendirmek mümkündür. Mümin kadınların bu alanda ortaya koyacakları çalışmalar, kadın konusundaki yanlış değerlendirmelerin tashih edilmesinde önemli yararlar sağlayacaktır.

Konumuzla ilgili tahlile, kesin olarak bilinmesi ve hiç akıldan çıkarılmaması gereken bazı noktaların vurgulanmasıyla başlamayı gerekli görüyoruz:

Fizikî ve biyolojik yapımız, üzerinde yaşadığımız dünya koşulları ile uyum hâlindedir. Meselâ, ışığı görebilmemiz için gözlere, yaşamımızı sürdürebilmemiz için akciğer, karaciğer, mide, böbrek gibi iç organlara, neslimizi devam ettirmek için de üreme organlarına sahibiz. Bütün bu sistemik yapılar, evrenin işleyiş yasalarına uygun olarak hayatımızı sürdürmeye hizmet eden bir tasarımı yansıtmaktadır. Oysa ahirette yaşam ve yaşam koşulları değişecektir (Hicr/48). İster cennet ister cehennem olsun, ahiretteki koşulları, o yaşamın gerçeklerini bu dünya yaşamına uygun olan aklımızla, iz’anımızla, sezgimizle kavrayabilmemiz mümkün değildir. Bu sebeple, ahiretle ilgili olan hususlar [meselâ cennetteki nimetler] bize hep sembolik olarak, örnekleri gösterilmek suretiyle ifade edilmiştir (Ra’d/35, Muhammed/15). Zaten ahireti tasvir eden ayetlerin tümüyle incelenmesinden, bizim oradaki yaşama uyumlu bir yapıda olacağımız, yani yeniden diriltildiğimizde bilmediğimiz başka bir şekilde inşa edilmiş olacağımız anlaşılmaktadır.

Kur’an’ın açık ifadelerine göre; ölüm, hastalık, yorgunluk, açlık, susuzluk gibi kavramların hiçbirinin varlığı cennette söz konusu olmayacaktır. Orada nimetlerin yenmesi, içilmesi ihtiyaçtan değil zevkten, sefadan olacaktır. Rabbimiz oradakilere hiçbir kısıtlama getirmeyecek ve istedikleri her şeyi lütfedecektir (Fussılet/31). Cennette hiçbir yasağın olmadığını, oraya girmeye hak kazanmış müminlere istedikleri her şeyin verileceğini bildiren ayetlere dayanarak denilebilir ki, cennette cinsel haz ve zevk isteyenlere de bu isteklerinin verileceğini düşünmek elbette ki mümkündür. Ama bu haz ve zevklerin tatmin aracı olarak orada da dünya hayatındaki eşler gibi, erkekler için kadın cinsinden, kadınlar için erkek cinsinden eşler verileceğini düşünmek yanlıştır. Çünkü Nisa suresinin 57. ayetinde ahirette verileceği belirtilen eşler, konumuz olan ayetlerde ve Tur suresinin 20. ayetinde bahsedildiği gibi, ahirete özgü ve orada yaratılacak olan eşler olup o eşlerin dünya hayatındaki eşlerle karıştırılmaması gerekir. Dünya hayatında birbirinden farklı inanç ve amelleri olan eşler, eğer hak etmişlerse, evlâtları, ana babalarıyla beraber cennete gireceklerdir (Ra’d/23). Ama cennetten sahnelerin anlatıldığı pasajlar iyi tetkik edildiğinde, cennetteki bu beraberliğin dünyadaki eş, ana, baba, evlât konumları ile değil, ahbap, arkadaş konumu ile gerçekleşeceği anlaşılmaktadır.

Ahiretle ilgili Kur’anî bilgilerin özet olarak tazelenmesinden sonra, konu ile ilgili tahlil çalışmalarındaki ikinci aşama Arap dilindeki bazı teknik ayrıntıların incelenmesi olmalıdır. Diğer birçok dil gibi, Arapça da sözcüklerinde müzekker [eril] ve müennes [dişil] ayrımı olan bir dildir. Meselâ Türkçede, ister kadın ister erkek olsun, üçüncü kişiler sadece “o” zamiri ile ifade edilirken, sözcüklerinde eril ve dişil ayrımı olan Arapçada üçüncü şahıs zamiri olarak erkekler için “hüve”, kadınlar için “hiye” sözcükleri kullanılır. Sözcüklerdeki eril dişil ayrımı Arapçada sadece şahıs zamirlerine mahsus olmayıp isim, fiil ve edat cinsinden tüm sözcüklerin yapısında görülmektedir.

Ayrıca Arapçada eril dişil ayrımlı sözcükler kapsamında ele alınabilecek başka genel ilkeler de mevcuttur. Bu ilkeler şunlardır:

-  Tüm çoğul sözcükler dişil yapı ile ifade edilirler.

-  Cansız nesneler genellikle mecazen dişil kalıpla ifade edilirler.

-  Kanun, tüzük, yönetmelik gibi toplumu ilgilendiren resmî yazılar hep eril ifadelerle yazılırlar.

Arapçanın bu kuralları, Arapça inmiş olan Kur’an’da da aynen uygulanmış ve tüm çoğul sözcükler ve çoğul eşya isimleri dişil yapılarla ifade edilirken, topluma yönelik hükümlerde hep eril sözcükler kullanılmıştır. Ancak Kur’an’da geçen bu ifadelerdeki erillik veya dişillik, sözcüklerin sadece dil tekniği bakımından gerekli olan bir şekil şartını ifade etmektedir. Bundan dolayı da o sözcüklerle ifade edilen varlıkların gerçek cinsiyetlerini göstermemektedir.

Meselâ, aşağıdaki ayette “korunup sakınanlar” olarak çevirdiğimiz “muttakîn” sözcüğü “cem’i müzekker [çoğul eril]” bir sözcüktür:

2-4İşte bu kitap; kendisinde hiç kuşku yoktur, ıssız yerlerde iman eden, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturan-ayakta tutan], kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden Allah yolunda harcama yapan, sana indirilene ve senden önce indirilene iman eden Allah'ın koruması altına girmiş kişiler –ki bunlar, âhirete de kesinlikle inanırlar– için bir kılavuzdur. (Bakara/ 2, 3) 

Eğer Arapçanın yukarda belirttiğimiz “topluma yönelik hükümlerin eril sözcüklerle ifade edilme kuralı” bilinmez veya dikkate alınmazsa, bu ayetten “korunup sakınanların, gaybe inananların ve salatı ikame edenlerin hep erkekler olduğu” yolunda yanlış bir anlam çıkarılabilir.

Aynı şekilde, yine bu kural bilinmeden veya dikkate alınmadan Müminun suresinin 1–11. ayetleri de yanlış değerlendirilebilir:

1Kesinlikle, inananlar durumlarını korudular/ zafer kazandılar.

2Onlar, salâtlarında [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmalarında; toplumu aydınlatmaya çalışmalarında] gösterişsiz/ samimi olan kimselerdir.

3Ve onlar, boş şeylerden yüz çeviren kimselerdir,

4Ve onlar, zekâtı işleyen/vergiyi veren kimselerdir,

5-7Ve onlar, iffetlerini koruyan kimselerdir, –eşleri veya sözleşmelerinin sahip oldukları ayrı, çünkü bundan dolayı kınanamazlar, oysa bunun ötesine gitmek isteyenler, işte onlar, sınırları aşanların ta kendileridir.–

8Ve onlar, emanetlerine ve antlaşmalarına riâyet eden kimselerdir.

9Ve onlar, salâtlarını [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını] koruyan kimselerdir.

10,11İşte onlar, içinde temelli kalacakları Firdevs cennetine son sahip olan son sahiplerin ta kendileridir.(Müminün/ 1–11)   

Görüldüğü gibi, 1. ayette geçen “müminler” sözcüğü eril ve çoğul bir yapıdadır. Sözcüğün eril ve çoğul bir yapıda olması sebebiyle ayetten lâfız olarak “müminlerin erkek olduğu” yolunda yine yanlış bir anlam çıkarmak mümkündür. Diğer taraftan, aynı kural gereğince 2–11. ayetlerde yer alan ve eril çoğul yapıdaki “müminler” sözcüğüne gönderilmiş olan bütün “onlar” sözcükleri ve “onlar” sözcüğüyle ifade edilen kişilerin nitelikleri de eril sözcüklerle ifade edilmiştir. Dolayısıyla, eril ifadelere bakarak Müminun suresinin 1–11. ayetlerinden oluşan pasajda açıklananların kadınlarla hiç ilgisi olmadığı kanaatine varılabilir.

Elbette ki bu yaklaşım yanlıştır ve dinimiz açısından son derece vahim sonuçlara yol açabilir bir mahiyettedir. Çünkü yukarıdaki örneklerin dışında, salat, oruç, infak, sadaka, cihat, tövbe gibi Kur’an’daki bütün emirler ve yasaklar eril kalıplarla ifade edilmiştir. Arapçadaki bu önemli kuralı bilmemek veya bu kuralı hiç dikkate almamak insanı Kur’an’daki emir ve yasaklarla ilgili olarak kadınların Allah’ın muhatabı olmadığı veya kadınların mükellef kılınmadığı gibi yanlış kanaatlere götürebilir.

Mesela aşağıdaki ayetlere bakarak cennetin sadece erkeklere mahsus olduğu gibi çarpık bir anlayışa düşülebilir:

31-37Kesinlikle Allah'ın koruması altına girmiş kişiler için, Rabbinden; göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbinden; Rahmân'dan [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'tan] bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar/ kurtuluş mekânları; sulak bağlar-bahçeler, üzümler, hepsi bir seviyede tomurcuklar; çiçek bahçeleri, dolu dolu su kapları vardır. Onlar, orada boş bir söz ve yalan duymazlar. –Onlar, O'nun huzurunda söz söylemeye güç yetiremezler.– (Nebe’/ 31–36) 

Hâlbuki kadınların da Allah’ın emir ve yasaklarına muhatap oldukları ve mükellefiyetlerinin gereğini yerine getirmekten sorumlu tutulacakları tartışmasızdır. Bunun gibi, cennet de ödül olarak kadın ve erkek ayrımı olmadan Rabbimiz tarafından tüm hak edenler için hazırlanmıştır. Buna aykırı görüş ve kanaatlere sapmak, koyu bir cehaletten ve iz’anını kaybetmiş bir mantıktan başka bir şeyle açıklanamaz. Bu cehalet ve çarpık mantığın yol açabileceği en rezil sonuç ise, birilerinin çıkıp “Allah da erkektir” diyebilmesidir. Zira Yüce Rabbimizi tanıtan ayetler de eril sözcüklerle ifade edilmiştir ve cehaletin karanlığında oluşmuş bir mantığın Kur’an’daki eril sözcüklere bakarak böyle bir batağa saplanması çok uzak bir ihtimal değildir.

Konumuz olan ayetlerin anlamlarının saptırılması da yine yukarıda belirttiğimiz kurallardan birinin bilinmemesinden ya da art niyetle ihmal edilmesinden kaynaklanmaktadır. Sözünü ettiğimiz bu kural, çoğul sözcüklerin dişil yapıyla ifade edilmesi kuralıdır. Konumuz olan ayetlerdeki anlamsal saptırma, sözünü ettiğimiz kuralın bir gereği olarak dişil yapıda kullanılmış olan sözcüklerin anlamlarının da dişilleştirilmesi şeklinde gerçekleştirilmiştir. Oysa ayetlerdeki sözcüklerin kural gereği olarak dişil yapıda olmaları onların gerçekte de dişil oldukları anlamına gelmemektedir. Bu çoğul sözcüklerin, görünüşteki dişillikleri dışında, anlam olarak dişillikle hiçbir alâkaları yoktur.

Meselâ, Rahman suresinin aşağıdaki ayetlerinde sözü edilen eşler her ne kadar dişil sözcüklerle ifade edilmişlerse de, gerçekte cinsiyeti kadın olan eşler oldukları anlamına gelmemektedirler:

56Oralarda, daha önce bildik, bilmedik, geçmiş, gelecek hiç kimse tarafından dokunulmamış; el ve göz değmemiş, bakışlarını dikenler vardır.(Rahman/ 56)  

70O meyvelerin içlerinde iyilikler-güzellikler vardır.

71Peki siz ikiniz, Rabbinizin güç yetirdiklerinin; eşsiz gücünün, eşsiz nimetlerinin hangisini yalanlıyorsunuz?

72Çadırlara kapanmış parlak gözlüler vardır.

73Peki siz ikiniz, Rabbinizin güç yetirdiklerinin; eşsiz gücünün, eşsiz nimetlerinin hangisini yalanlıyorsunuz?

74Bunlardan önce onlara bildik-bilinmedik hiç kimse dokunmamıştır.(Rahman/ 70- 74)  

Bu eşlerin ne cinsiyetle ne de cinsellikle alâkası vardır. Ayetlerde geçen “dokunulmamış” sıfatından, Rabbimizin cennete girmeye hak kazananları ahirette kimsenin bilmediği yeni yaratılmış eşlerle eşleştireceği anlaşılmaktadır. Bu eşlerin insan tarafından bilinmeyen cinsten oldukları söylendiğine göre, “dişi” olarak nitelenmeleri de doğru bir yaklaşım değildir.

Bilgisizlik veya art niyetlerle yapılan çarpıtmalardan biri de, bu eşlerle ilgili olarak dinî kültürümüze yanlış geçmiş olan “huri” sözcüğü hakkındadır.

“Huri” sözcüğünün ne anlama geldiğinin iyi anlaşılması için öncelikle aşağıdaki ayetlerin incelenmesi gerekir:

51-57Şüphesiz ki Allah'ın koruması altına girmiş kişiler, Rabbinden bir armağan olarak güvenli bir makamdadırlar; bahçelerde ve pınarlardadırlar. Onlar, karşılıklı oturarak ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyerler. İşte böyle! Biz, onları iri siyah gözlülerle/ en ideal tiplerle eşleştirdik. Onlar, orada güven içinde her çeşit meyveyi isteyebilirler. Onlar orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Ve Allah onları cehennem azabından korumuştur. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.(Duhan/ 51- 57)

17-20Şüphesiz Allah'ın koruması altına girmiş kişiler, Rablerinin kendilerine verdiği ile sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak, zevk ü sefâ sürerek cennetlerdedirler, nimetler içindedirler. Ve Rableri onları cehennem azabından korumuştur. Biz onları iri gözlülerle eşleştirdik de. –“Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyin, için!”–

21Ve iman eden, soyları da iman ile kendilerine uyan kimseler; işte Biz, onların soylarını da kendilerine kattık. Kendilerinin amellerinden bir şey eksiltmedik. Herkes kendi kazandığıyla rehindir.

22Onlara canlarının istediği meyveler ve etlerden bol bol sergiledik.

23Orada, kendisinde boş söz, saçmalama ve günaha sokma olmayan bir kadehi kapışırlar.

24Ve kendilerine ait birtakım delikanlılar onların etrafında dönerler; sanki onlar sedefleri içine gizlenmiş inci gibidirler.

25-28Birbirlerinin yüzüne dönüp soruyorlar: “Gerçekte biz daha önce ailemiz içinde korkanlardan idik. Allah bizi kayırdı ve bizi içe işleyen azaptan korudu. Şüphesiz biz daha önce, O'na yalvarıyor idik. Şüphesiz O, iyilik yapanın, acıyanın ta kendisidir.”(Tur/17- 28)

41-49İşte Allah'ın arıtılmış kulları, kendileri için belli bir rızık/meyveler olanlardır. Bol nimet cennetlerinde karşılıklı olarak tahtlar üzerinde ikram görenlerdir. İçenlere lezzet veren, pınardan doldurulmuş, kendisinde zararlı bir yön olmayan, sarhoşluk da vermeyen bembeyaz bir kadehle onların etrafında dolaşılır. Yanlarında da gözlerini kendilerine dikmiş iri gözlüler vardır. Korunmuş yumurta gibidir onlar. (Saffat/ 48, 49) 

Bu ayetin daha iyi anlaşılması için 40–49. ayetlerden oluşan pasajın okunmasını öneriyoruz.

Yukarıdaki ayetlerde “parlak iri gözlüler” olarak çevirdiğimiz sözcükler “ حور hur” ve “ عينıyn” sözcükleridir.

“Hur” sözcüğü “parlak siyah göz” demektir. Akı çok ak, karası da çok kara [parlak, ferli] olan ceylan gözü, sığır gözü gibi gözler için kullanılır.[3] Yapı itibarıyla çoğul olan bu sözcük, hem eril yapıdaki “haver” sözcüğünün, hem de dişil yapıdaki “ حوراءhavra” sözcüğünün çoğuludur. Yani, hem erkeklerin hem de kadınların gözlerini ifade eder.

“ عينIyn” sözcüğü ise “karası çok, geniş gözlüler”[4] anlamındadır. Bu sözcük de hem eril yapıdaki “a’yün” sözcüğünün, hem de dişil yapıdaki “ayna’” sözcüğünün çoğuludur. “Iyn” sözcüğü, Arapların iri gözlü kadınlar için kullandıkları “ إمرئة عيناءimreetün aynaün” ve iri gözlü erkekler için kullandıkları “ رجل اعين racülün a’yünün” ifadelerinin her ikisini de anlam olarak tazammun eder.

Hem “hur” hem de “ıyn” sözcükleriyle ifade edilen gözler, Arapların çok beğendiği göz tipleridir ve hem kadının hem de erkeğin güzelliğini anlatmak için kullanılır.

“Hur” ve “ıyn” sözcükleri birlikte “Hurun ıynün” gibi kullanıldığında, anlam da “iri, parlak, geniş gözlüler” demek olur. Bu özellik, ayetlerde cennette verilen eşleri nitelediğinden, “iri parlak gözlü eşler” anlamı kazanır. Bu sebeple, pek çok meal ve tefsirde geçen “iri parlak gözlü huriler” ifadesi yanlış bir çeviridir. Çünkü “parlak gözlüler” denince “hur” sözcüğünün lâfızdan yok edilmesi gerekmektedir. Bize göre “huri” sözcüğüyle ilgili bugünkü yanlış inanç da, sıfatların kişileştirildiği bu yanlış çeviriden kaynaklanmaktadır. Bu yanlış çevirinin dayandığı yanlış anlayış ise “hur” ve “ıyn” sözcüklerinin dişi olarak algılanmasıdır ki, eldeki bilgi ve belgelere göre bu algılama hatası ilk olarak Hasan Basrî ile başlamış, arkadan da yüzlerce yalan ve tutarsız rivayetle desteklenmiştir.

Bu ayet grubunda kimileri tarafından ileri sürülmüş olan bir yanlış anlayış daha vardır ki, ahlâk dışı olan bu anlayış 17. ayette bizim “süreklileştirilmiş [hep aynı bırakılmış] çocuklar” olarak çevirdiğimiz ifade ile ilgilidir. Maalesef bazıları bu ifadenin “sapık erkeklere homoseksüel ilişkileri için verilen oğlanlar anlamına geldiğini ileri sürmüşler ve böyle bir ahlâksızlığı cennetin ödülü imiş gibi göstermişlerdir. Oysa bize göre “süreklileştirilmiş çocuklar” ifadesi “büyümeyen, yaşlanmayan, hastalanmayan, ölmeyen ve bir çocuğun en sevimli çağında, yani 3–5 yaşlarındaki hâlinde olan (robot benzeri) çocuklar” anlamına gelmektedir.

25, 26. ayetlerden anlaşıldığına göre, cennette, içindeki müminleri mutlu edecek her türlü nimetin bulunmasından başka, onları orada rahatsız edecek boş söz, yalan, gıybet, sövgü, gürültü, alay gibi nahoş şeyler de bulunmayacaktır.

26. ayetin sonundaki “selâm” ifadesinin anlamı “selâm” sözcüğü değil, bunun anlamı olan “sağlam, selim söz” demektir.

19-24Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler;

Allah'a verdiği sözleri yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan,

Allah'ın birleştirilmesini istediği şeyi; iman ve ameli birleştiren,

Rablerine saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler,

Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş,

salâtı ikame etmiş [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmuş, ayakta tutmuş],

kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık Allah yolunda harcamış

ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte onlar, bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar Adn cennetlerine gireceklerdir. Görevli güçler/ haberci âyetler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabretmiş olduğunuz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!”(Ra’d/ 21–24) 

Ve Ğaşiye/ 11, Nebe’/ 31–36 ve   İbrahim/ 23.

27–34. Ayetler:

27-34Ve sağın yaranı, nedir o sağın yaranı! Onlar, dikensiz kirazlar, meyve dizili muzlar/akasyalar, uzamış gölgeler, fışkıran su, kesilmeyen; tükenmeyen ve yasaklanmayan birçok meyveler ve yükseltilmiş döşekler içindedirler.

Yukarıda, 8. ayette “ashab-ı meymene” şeklinde ifade edilen grup, burada “ashab-ı yemin” olarak ifade edilmiştir. Her iki ifade de “sağın ashabı” demektir. Aynı mana iki farklı sözcükle ifade edilmek suretiyle “çeşitleme” sanatı yapılmıştır.

Bu ayet gurubunda, cennette sağın ashabına verilecek nimetler açıklanmıştır. Ancak bu açıklama dünya hayatındaki nimetlerin adları ile yapılmıştır. Buradan da ahiretteki nimetlerin insanın tanımadığı, bilmediği, aklının ermediği, idrakinin ötesinde olan şeyler olduğu anlaşılmaktadır.

Nitekim Rabbimiz cennet tanımlarının bir “örnek” olduğunu bildirmiştir:

14,15Peki, Rabbi tarafından apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, işinin kötülüğü kendisine süslü gösterilen ve boş-iğreti arzularına uyan kimseler gibi; Ateş'te sonsuz olarak kalacak olan ve kaynar su içirilip de bağırsakları paramparça olan kimseler gibi midir? Allah'ın koruması altına girmiş kişilere vaat edilen cennetin örneği: “Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır.  (Muhammed/ 15)    

35–38. Ayetler:

35Şüphesiz Biz, kirazı, muzu, gölgeleri, fışkıran suyu öyle bir yaratışla yarattık. 36-38Ki onları, sağın ashâbı için albenili ve hepsi bir ayarda hiç dokunulmamışlar yaptık.

Bu ayetlerdeki ifadeler, gelenekçiler tarafından ayetlerde geçen niteliklerin “Müslüman hanımlar” veya “huriler” gibi ayetlerde bulunmayan öznelere gönderilmesi suretiyle çarpıtılmıştır. Çarpıtılmaya konu olan “urub”, “etrab” ve “ebkar” nitelemeleri, 35. ayetteki dişil “hünne [onlar]” zamiriyle ilgili olup bu zamir ile kastedilenler de bir önceki ayet grubunda sayılmış olan cennet nimetleridir. “Hünne [onlar]” zamirinin gönderilebileceği bir “kadınlar” ifadesi ne bu ayet grubunda ne de bir önceki ayet grubunda mevcuttur. Burada “onlar [hünne]” zamirinin dişil yapıda olması, Arapçanın yukarıda açıkladığımız “çoğul sözcüklerin dişil yapı ile ifade edilmesi” kuralının bir gereğidir.

Bunun başka türlü olamayacağı, çarpıtılmaya konu olan nitelemeler tek tek irdelendiğinde daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır:

 عربURUB

“Urub” sözcüğü, klâsik metinlerde hep kadınlara izafe edilmiş ve aşağıdaki ifadelerle anlamlandırılmıştır:

-  “Eşlerine düşkün, kocalarına âşık olan kadınlar”

-  “Sevgisini güzel sözlerle ifade eden, çok seven kadın”

-  “Nazlı, naz yapan kadın”

-  “Sözleri güzel kadın”

-  “Eşlerine sevgilerini izhar eden kadınlar”

-  “Kocasına olan sevgisini güzel sözlerle, nazlı edalarla açığa vuran kadın”

-  “Kocasının kendisinden daha fazla zevk ve lezzet alması için, kocasına sevgi ile itaat eden güzel kadın”

-  “Eşlerine düşkünler”

-  “Konuşmaları Arapça olan kadın”

Lügatlere göre “urub” sözcüğü “arube” ve “aribe” sözcüklerin çoğulu olup kök anlamı “ibane, izhar [dışa vurma, açığa çıkarma]” demektir. Bir lisanın güzel konuşulması da “arube” sözcüğüyle ifade edilir ve bununla meramın açık açık ortaya konuşu, açıklanışı kastedilir.[5]

Buradan hareketle, “urub” sözcüğünün kısaca “açığa çıkaranlar, dışa vuranlar” demek olduğu söylenebilir. Bu nitelik kadına izafe edilirse, yukarıdaki klâsik kaynaklarda yer alan yakıştırmalar arasından, “sevgisini güzel sözlerle ifade eden, eşlerine sevgilerini izhar eden kadınlar” mealindeki ifadelerin sözcüğün anlamına uyan tanımlar olduğu söylenebilir. Fakat özellikle dikkat edilmelidir ki, bu “açığa vurma” niteliği ayetlerde kadınların değil, kiraz, muz, gölgeler, fışkıran su gibi nimetlerin sıfatı olarak verilmiştir. Böyle olunca da “urub” sözcüğünün anlamı, “tadını, kokusunu, nefasetini, lezzetini dışa vuran, gösteren, ortaya koyan” demek olur. Sözcüğün bu anlamı düşünüldüğünde, cennet nimetlerinin çekici, beğeni uyandıran, albenili olduğu anlaşılır.

 اترابETRÂB

“Etrâb” sözcüğü klâsik metinlerde tıpkı “urub” sözcüğü gibi yine kadınlara izafe edilmiş ve aşağıdaki ifadelerle anlamlandırılmıştır:

-  “Hep bir yaşta kadınlar”

-  “Aynı tarihlerde doğmuş kadınlar”

-  “Aynı yaşta olmak üzere otuz üç yaşında kadınlar”

-  “Birbirine benzer ve birbirine yakın şekillerde olan kadınlar”

-  “Huyları itibarıyla birbirine yakın kadınlar”

-  “Aralarında kin ve kıskançlık olmayan kadınlar”

Oysa “etrâb” sözcüğünün lügat anlamı “aynı zamanda doğmuş, bir birinden farkı olmayan” demektir.[6]

Bu sözcüğün kadınlara izafe edilmesi durumunda, klâsik eserlerdeki ifadelerin anlamları aşağı yukarı doğru olarak kabul edilebilirler. Ama yukarıda da ifade edildiği gibi, bu nitelikler cennette müminlere verilecek nimetlere izafe edilmiş niteliklerdir. Bu takdirde “etrâb” sözcüğünün anlamı da “hepsi bir ayarda, bir seviyede” demek olur ki, buradan da cennet nimetlerinin hepsinin kaliteli olduğu, içlerinde çürüğü, kokanı, hamı ve kusurlu olanının bulunmadığı anlaşılır.

 ابكارEBKÂR

“Bikr” sözcüğünün çoğulu olan “ebkâr” sözcüğünün lügat anlamı, erkek için kullanıldığında “kadına yanaşmamış erkek”, kadın için kullanıldığında ise “erkeğe yanaşmamış kadın” demektir.[7]

Sözcük Türkçeye de aynı anlamla geçmiştir. Türkçede evlenmemiş erkeğe “bekâr, bakir”; evlenmemiş kadına da “bakire” denmektedir. Dolayısıyla, “ebkâr” sözcüğünün kadınlara sıfat olması hâlinde, “hepsi bekâr olan kadınlar” şeklinde çevrilmesinde bir sakınca yoktur. Ancak; “ebkâr” sözcüğü konumuz olan ayette nesnelere, nimetlere izafe edildiğinden, anlam da “el değmemiş, dokunulmamış, orijinalliği bozulmamış” demek olur. Nitekim bu sözcük mecazen “el değmemiş, kullanılmamış, işlenmemiş [toprak], eskimemiş, yıpranmamış, yeni” anlamlarında Türkçede de “bakir topraklar”, “bakir orman” gibi ifadelerle kullanılmaktadır.

Burada “ebkâr” sözcüğüyle nitelenmiş olan cennet nimetleri, başka ayetlerde farklı sözcüklerle ifade edilmiştir:

56Oralarda, daha önce bildik, bilmedik, geçmiş, gelecek hiç kimse tarafından dokunulmamış; el ve göz değmemiş, bakışlarını dikenler vardır. (Rahman/ 56)   

74Bunlardan önce onlara bildik-bilinmedik hiç kimse dokunmamıştır.  (Rahman/ 74)  

Rahman suresinin ayetlerindeki ifadeler gayet açık olarak anlatmaktadır ki, cennet nimetleri dokunulmamış, yani daha evvel elle, gözle hissedilmemiş olacaktır. Ayetlerde bildiğimiz dünya nimetlerinden örneklerle anlatılan bu nimetler, bilinen muzdan, kirazdan, koltuktan daha farklı şeyler olacaktır. Cennetteki nimetlerin bu nitelikleri ise akıllı, düşünebilen insanları sevindirmekte ve özendirmektedir.

39, 40. Ayetler:

39,40Bir cemaat, çoğu öncekilerdendir. Bir cemaat da sonrakilerdendir.

Bu ayetlerde, “sağın ashabı” olarak nitelenen grup da kendi içinde “öncekilerden” ve “sonrakilerden” diye ikiye ayrılmaktadır. Bununla beraber, bu dağılımın “önde olanlar” grubundakinden daha farklı olduğu görülmektedir. Şöyle ki: 13, 14. ayetlerde “önde olanlar” grubunun çok azının “sonrakilerden”, “cemaat” olarak nitelenen diğer kısmının da “öncekilerden” meydana gelmiş olduğu bildirilmiş iken, “sağın ashabı” grubunu meydana getirenlerin hem “öncekilerden” hem de “sonrakilerden” olanlarının birer cemaat oldukları belirtilmiştir. Cemaat sözcüğü ile çok oldukları kastedilmiştir.

“Önde olanlar” ve “sağın ashabı” grupları hakkında verilen bilgiler arasında dikkat çeken bir diğer fark da, verilen nimetlerle ilgili olarak “önde olanlar” için yapılan “yaptıklarına karşılık olmak üzere...” şeklindeki açıklamanın “sağın ashabı” için yapılmamış olmasıdır. Bu da “sağın ashabı”na verilenlerin bir karşılık olmayıp bir lütuf olduğunu; “önde olanlar”ın ise hem yaptıklarının karşılıklarını [ücretlerini] alacaklarını hem de ayrıca sonsuz lütuflara mazhar olacaklarını göstermektedir.

41–48. Ayetler:

41Ve solun ashâbı, nedir o solun ashâbı?

42-48Onlar içlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içindedirler, serin olmayan, sevimli olmayan kapkara dumandan bir gölge içindedirler. Şüphesiz solun ashâbı bundan önce varlık içinde zevk ve eğlenceye dalanlar idiler. Ve büyük günah; Allah'a ortak kabul etme üzerine ısrar ediyorlardı. Ve “Biz ölüp, toprak ve kemik yığını olduktan sonra mı, biz gerçekten kaldırılacağız? Önceki atalarımız da mı?” diyorlardı.

Bu ayet gurubunda da “solun ashabı”nın ahiretteki durumları açıklanmış ve orada nelerle karşılaşacaklarının örnekleri verilmiştir. Buradaki anlatıma tamamen alay üslûbu hâkimdir. Seçilen sözcüklerin yararlı, güzel şeyler ifade eden sözcükler olmasına karşılık, bu sözcükleri niteleyen sıfatlar sözcüklerin anlamlarını tam tersine döndürmektedir. Kendileri olumlu şeyler oldukları halde, kötü sıfatlarla birlikte kullanılan bu sözcükler, cehennemle hiç bağdaşmayan “serin”, “sevimli” ve “gölge” sözcükleridir. Mesela “gölge” serinleten, rahatlatan bir şey iken, ona sıfat olan “yahmum” ifadesi, gölgeye boğucu, nefes aldırmayan bir nitelik kazandırmıştır.

Rabbimiz, aklını başına almayanlara karşı bu üslûbu birçok ayette kullanmıştır:

29Kendisini yalanlamakta olduğunuz o şeye doğru gidin! 30,31O üç kol-çatal sahibi, gölgelendirmeyen ve alevden korumayan bir gölgeye doğru gidin!

32Gerçekten o, saray gibi kıvılcımlar atar/yağdırır; 33sanki kıvılcımlar sarı erkek develer gibidir. 34O gün, yalanlayanların vay hâline! (Mürselat/ 29-34)

Ve Rahman/ 44,       Muhammed/ 15,        Zümer/ 16 ve  Kehf/ 29.

45–48. ayetlerde, mahşer günü “solun ashabı” grubunu teşkil edecek insanların o gruba girmelerinin nedeni olan ahlakî tutumları açıklanmaktadır. Bu açıklamaya göre, bu gruptakiler dünyada iken zenginlikleri sebebiyle sefahate dalan, küfür ve şirk üzerinde ısrarcı olan ve yeniden dirilmeyi kabul etmeyen kimselerdir. Şimdiye kadar inmiş olan birçok ayetten de anlaşıldığı kadarıyla, mal ve heva tutkusu ile ahireti yalanlayanlar aslında devekuşu misali kafalarını kuma gömer gibi gerçeklerden kaçan dünya tutkunlarıdır.

Bu durum aşağıdaki ayette de dile getirilmiştir:

38,39Ve kâfirler, “Allah, ölen kimseyi diriltmez” diye en kuvvetli yeminleriyle Allah'a yemin ettiler. Hayır, Allah ölüleri, üzerine aldığı gerçek bir vaat olarak, onların, hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeyi onlara açığa koymak ve gerçekleri örtbas eden kimselerin, yalancıların ta kendisi olduklarını bildirmek için diriltecektir.(Nahl/ 38)

49–56. Ayetler:

49,50De ki: “Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler malûm bir günün belli vaktinde/randevu yerine kesinlikle toplanacaklardır. 51Sonra şüphesiz siz, ey sapıklar, yalanlayıcılar! 52Kesinlikle zakkumdan bir ağaçtan yiyeceksiniz 53de karınlarınızı onunla dolduracaksınız. 54Sonra da onun üstüne kaynar su içeceksiniz. 55Hem de susuzluk illetine tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz.” –56İşte bu, din gününde onların ziyafetleridir.–

Ta Ha suresinin son ayetindeki “yakında öğreneceksiniz” ifadesi, bu surenin buraya kadarki bölümünde [1–48. ayetler] ayrıntılı olarak açıklandıktan sonra, burada tekrar peygamberimiz muhatap alınmış ve ona tüm insanlığa vermesi gereken mesaj bildirilmiştir.

Bu ayetlerdeki tasvirler bugün için bizlere yabancı olsa da, tropik bir bitki olan zakkum ağacını iyi tanımaları ve susamış bir devenin su içişini iyi bilmeleri nedeniyle o günkü ilk muhataplara yabancı tasvirler değildir. Bu tiksindirici işkencenin 56. ayette “ziyafet” sözcüğüyle ifade edilmesi, yine alaycı üslûbun bir örneğidir.

Buna bir başka örnek de Âl-i Imran suresindedir:

21Şüphesiz Allah'ın âyetlerini örtbas eden, haksız yere peygamberleri öldüren ve insanlardan hakkaniyeti emreden kimseleri öldüren kişiler; sen hemen bunları acıklı bir azapla müjdele! (Âl-i Imran/ 21) 

ZAKKUM AĞACI

Arap Yarımadasının Kızıldeniz tarafındaki Tihame bölgesinde yetişen bir bitki türü olan zakkum, kendiliğinden yetişen, kışın yapraklarını dökmeyen bodur bir ağaçtır. Renkli ve alımlı çiçekleri olan türleri süs bitkisi olarak da yetiştirilen zakkum ağacı, zehirli bir özsu içerir. Kötü kokulu ve tadı çok acı olan bu özsu, insan bedenine haricen [meselâ ağacın dallarının koparılması sırasında] bulaşması hâlinde bile bir çeşit deri hastalığına yol açmaktadır.[8]

Cehennemdeki müşriklere özgü bir yiyeceğin örneği olarak verilen zakkumdan başka ayetlerde de değişik nitelemelerle söz edilmektedir:

43-46Şüphesiz zakkum ağacı, aşırı günahkârların yiyeceğidir. O, erimiş maden gibidir, kızgın bir sıvının kaynaması gibi karınlarda kaynar.(Duhan/ 43–46)    

62İkram olarak bu mu daha hayırlı yahut zakkum ağacı mı?

63Şüphesiz Biz onu şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar için bir sınav aracı yaptık. 64,65Şüphesiz o zakkum ağacı, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları boynuzlu yılanların başları gibidir.

66İşte, kesinlikle onlar, ondan yiyecekler de karınlarını bundan dolduracaklardır. 67Sonra şüphesiz onlar için, bunun üzerine kaynar su karışımı bir içecek vardır. 68Sonra da şüphesiz dönecekleri yer, kesinlikle cehennemdir.(Saffat/ 62–68)

1Kuşatan'ın haberi sana geldi mi?

2,3Kişiler var ki, o gün çalışmış, yorulmuş olmasına rağmen eğilmiş, aşağılığa düşmüştür, 4,5onlar kızışmış bir ateşe yaslanırlar, kızgın bir kaynaktan sulanırlar.

6,7Onlar için güç vermeyen ve açlığı gidermeyen kuru bir dikenden başka yiyecek yoktur.(Ğaşiye/ 1–7)   

Konumuz olan ayetlerde “Dünyada ne ekersen ahirette onu biçersin” mesajı verilmektedir. Yani dünyada iken ahirete inanmadıkları için başkalarına zarar verip acı çektirmekten çekinmeyenler, tabiri caizse hep acı dikenli amel işleyenler, pek tabiîdir ki, ahirette bu davranışlarının karşılığı olarak zarar görecekler, acı çekeceklerdir.

57–59. Ayetler:

57Biz, sizi oluşturduk; doğrulamanız gerekmez mi? 58Peki döküp durduğunuz şeyi [meniyi, yumurtayı] hiç düşündünüz mü? 59Siz mi oluşturuyorsunuz onu, Biz mi oluşturucularız?

Bu ayetlerde Rabbimiz, insanların kendi yaratılışlarını inceledikleri takdirde, Allah’ın varlık ve birliğini zorunlu olarak kabul edeceklerini bildirmekte, bu sebeple de dikkatleri insanın yaratılışına, üreme sistemine çekerek akıllı insanları tefekküre davet etmektedir. Gerçekten de bir kimsenin, yeryüzündeki diğer varlıklar bir tarafa, sadece kendi oluşumu hakkında biraz bilgi edinmesi ve düşünmesi sonucunda, o muhteşem yaratılışın ancak Allah tarafından gerçekleştirildiği ve bu ilk yaratılışı yapanın elbette tekrar yaratmaya güç yetireceği konularında bir şüphesinin kalması mümkün değildir. Çünkü bir nutfeyi taşıma, ana rahminde safha safha geliştirme, bu safhalardan başlamak üzere her kişiye birbirinden ayırt edilebilecek farklı şekiller ve çeşitli yetenekler verme gibi harikuladelikler hiç kimsenin gücü dâhilinde olmayıp sadece Allah’ın “Rabb” sıfatının tecellisidir. Hatırlanacak olursa, Rabbimiz A’râf ve Tarık surelerinde de bu konuya farklı açıklamalarla değinmiştir:

172,173Hâlbuki senin Rabbin, kıyâmet günü, “Biz, bunlardan bilgisizdik” demeyesiniz yahut “Bundan önce atalarımız ortak koşmuş, biz onlardan sonra gelen kuşaklarız, bâtılı işleyenlerin işledikleri nedeniyle bizi mi değişime/ yıkıma uğratacaksın?” demeyesiniz diye, Âdemoğulları'nın sulbünden onların soylarını alır ve onları kendi nefislerine tanık eder; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Derler ki: “Elbette Rabbimizsin, tanıklık ediyoruz.”

174Ve işte Biz, düşünsünler diye âyetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz.  (A’râf/ 172–174)

5Onun için insan neden oluşturulmuş olduğuna bir baksın; 6,7omurga ile göğüs kemikleri arasından çıkan, atıcı bir sudan; “östrojen” ve “testosteron”dan başlanarak oluşturuldu.

8,9Şüphe yok ki o Yaratıcı, bütün sırların meydana çıkarıldığı gün, onun geri döndürülmesine güç yetirendir. 10Artık onun için ne herhangi bir güç vardır, ne de herhangi bir yardımcı.(Tarık/ 5–9) 

59. ayetteki “Siz mi yaratıyorsunuz onu, Biz mi yaratıcılarız” ifadesiyle şu gerçek vurgulanmaktadır: İnsan denen varlık, her safhası dâhil, Allah tarafından yaratılmıştır. Yaratılışında hiç kimsenin [anne, baba, doktor, peygamberler, veliler] bir dahli, etkisi yoktur.

60–62. Ayetler:

60,61Ölümü aranızda Biz ayarladık Biz. Ve Biz, sizi benzerlerinizle değiştirmemiz ve sizi bilmediğiniz bir şeyde inşa etmemiz üzerine, önüne geçilenler/engellenebilenler değiliz.

62Ve andolsun, ilk yaratılışı bildiniz, öğrendiniz. Peki, düşünüp öğüt almanız gerekmez mi?

Bu ayetlerde Rabbimiz ölümü insanlar arasında kendisinin ayarladığını, öldürdüğünü, ölenlerin yerine başkalarını getirme ve ahirette yeniden yaratma konusunda kimsenin kendisine ne müdahale edebileceğini ne de engel olabileceğini bildirmektedir.

60. ayette geçen “Ölümü aranızda Biz takdir ettik” ifadesi, bazıları tarafından Rabbimizin bu takdiri, bu ayarlamayı her zaman değiştireceği yolunda anlaşılmıştır. Bunun sebebi, ayetteki “beyneküm [aranızda]” ve “takdir” sözcüklerinin çevirilerde gerçek anlamlarıyla yer almamasıdır. Buradaki cümle kurgusu, A’râf suresinin 140. ayetinde geçen “Biz bu günleri insanlar arasında dolaştırırız” ifadesinde de kullanılmıştır. Bu ifade tarzı, cümle içinde belirtilen konunun insanlar arasındaki takdirinin [dağılımının] Allah tarafından yapıldığını anlatmaktadır. Buna göre, Vakıa suresinin 60. ayeti, Allah’ın ölümü yarattığı, bizi öldüreceği ve bize ecel tayin ettiği anlamlarına gelmez; ölümün insanlar arasındaki takdirinin Allah tarafından yapıldığı anlamına gelir.

Bu takdir, Mümin suresinde açıklanan takdirdir:

67O, sonra güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlar olmanız, adı konmuş bir süreye ermeniz ve de aklınızı kullanmanız için sizi bir topraktan, sonra bir nutfeden, sonra bir embriyodan oluşturandır. –Sonra O, sizi zayıf, ufak-tefek bir çocuk olarak çıkarır. Sizden kimi de, daha önce vefat ettiriliyor; geçmişte yaptıklarınız ve yapmanız gerekirken yapmadıklarınız bir bir hatırlatılıyor.–  (Mümin/ 67) 

Ayetten kolayca anlaşıldığı gibi, bu takdir, insanların kimisinin üç yaşında, kimisinin kırk yaşında, kimisinin doksan yaşında karşılaştıkları takdirdir. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, insanlar gerek ömür süreleri gerekse ölüm şekilleri itibariyle Rabbimizin farklı farklı takdirleriyle karşılaşmaktadır. Rabbimizin farklı takdirlerde bulunduğu, bütün insanlar tarafından bizzat görülerek bilinmektedir.

61. ayetteki “Bilemediğiniz bir şekilde” ifadesinden ahiretteki yaratılışın başka bir boyutta ve başka bir şekilde olacağı anlaşılmaktadır. Bu dünyadaki yapının maddeye ait üç boyutla sınırlı olmasından dolayı o varlık boyutunun insan tarafından idrak edebilmesi mümkün değildir.

62. ayette, ilk yaratılışın Allah tarafından yapıldığı herkesçe kabul edildiğine göre, insanların bundan öğüt alarak ahirete de inanmaları gerektiği kasemle ifade edilmiştir.

Bu çıkarsama yöntemi Kur’an’da birçok ayette görülmektedir:

27Ve O, oluşturmayı başlatan, sonra onu çevirip yeniden yapandır. Ve bu O'na çok kolaydır. Ve

göklerde ve yerde en yüce örnek O'nundur. Ve O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi

mümkün olmayan/ mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/ sağlam

yapandır.(Rum/ 27)  

67Ve o insan, daha önce o hiçbir şey değilken, gerçekten Bizim kendisini oluşturduğumuzu düşünmez mi?(Meryem7 67)

77Ve o kişi, kendisini bir nutfeden/ bir damla sudan oluşturduğumuzu görmedi mi de şimdi o apaçık bir düşmandır.

78Ve kendi oluşturuluşunu dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı: Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”

79,80De ki: “Onları ilk defa oluşturan onları diriltecektir. Ve O, her oluşturmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş/oksijen yapandır. Şimdi de siz oksijenden yakıp duruyorsunuz.(Ya Sin/ 77–80) 

36Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37O, ayarlanmış meniden bir nutfe değil miydi? 38Sonra bir embriyon idi de sonra onu oluşturmuş, sonra da düzene koymuştur; 39ki ondan da iki eşi; erkek ve dişiyi var etmiştir.

40Peki, bütün bunları yapan, ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir? (Kıyamet/ 36–40)

63–70. Ayetler:

63Peki, ekip durduğunuz şeyi hiç düşündünüz mü?

64Siz mi bitiriyorsunuz onu, yoksa Biz mi bitirenleriz?

65-67Dileseydik Biz, kesinlikle onu kuru bir çöp yapardık da siz, “Şüphesiz biz borç altına girmiş kimseleriz! Daha doğrusu, biz her şeyi elinden alınmış yoksun bırakılmış kimseler imişiz!”  diyerek şaşar kalırdınız: 68Peki, içip durduğunuz suyu hiç düşündünüz mü?

69Siz mi buluttan indirdiniz onu, yoksa Biz mi indirenleriz?

70Dileseydik onu tuzlu yapardık. O hâlde karşılığını ödemeniz gerekmez mi?

Bu ayet gurubunda Rabbimiz, bakışları insanların rızklarının ekserisini temin ettikleri ziraata yöneltmek suretiyle afakî [çevresel] ayetlere dikkat çekmiştir. Yeryüzündeki bütün sistemlerin kendi koyduğu düzen içinde ve kendi denetiminde yürüdüğünü bildiren Rabbimiz, eğer dilerse bu düzene müdahale edip bozabileceğini, bu durumda da insanların çok pişman olup sızlanacaklarını beyan etmekte ve insanları böyle bir durum hakkında düşünmeye çağırmaktadır.

Rabbimiz, yeryüzündeki bütün düzenlerin yaratıcısının kendisi olduğunu başka ayetlerde de bildirmiştir:

10,11O, sizin için gökten bir su indirdi. İçecekleriniz ondandır. Hayvanları otlattığınız ağaçlar-bitkiler de ondandır. Allah, su ile sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve tüm meyvelerden bitiriyor. Şüphesiz bunda iyiden iyiye düşünen bir toplum için kesinlikle birer alâmet/gösterge vardır.   (Nahl/ 10, 11)  

21,22Ey insanlar! Allah'ın koruması altına giresiniz diye, sizi ve sizden öncekileri oluşturan, yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yapan, gökten su indirip de onunla sizin için rızık olarak ürünlerden çıkaran Rabbinize kulluk edin. Artık siz de, bile bile Allah'a ortaklar koşmayın. (Bakara/ 22)

Bu ayet gurubunda Rabbimiz, varlığının ve birliğinin kanıtlarından olan bir başka afakî [çevresel] mucizesine daha dikkat çekmektedir. Varlığının kanıtı niteliğindeki bu mucize, insan hayatının olmazsa olmazı olan “su”dur.

69. ayette suyun buluttan indirildiğini hatırlatan Yüce Allah, bize göre burada suyun çevrimine işaret etmiştir. Çünkü suyun indirildiği bulut, suyun yeryüzündeki denizlerden, göllerden, akarsulardan, birikintilerden buharlaşması neticesinde oluşmakta, bulutta oluşan su tekrar yeryüzüne düşerek denizleri, gölleri, akarsuları, birikintileri beslemektedir. Yaşamın en önemli faktörlerinden biri olan suyun yaratılması nasıl Rabbimizin bir rahmeti ise, bu çevrim esnasında temizlenmesi de yine Rabbimizin rahmetinden dolayıdır. Rahmeti gereği suyu yaratan Yüce Allah, yeryüzündeki tuzlu, acı veya kirli suları kendi koyduğu buharlaşma kanunu ile rafine etmekte, böylece onu yine rahmeti gereği içilir ve kullanılır hâle getirmektedir.

70. ayette, isterse suyu tuzlu kılabileceğini hatırlatan Rabbimiz, bunu yapmadığı için insanların şükretmesini, yani bunun karşılığını ödemesini istemektedir.

Rabbimizin bu ayetlerdeki beyanlarının takdiri şu şekilde yapılabilir: “Öyle ki, o denizlerden suyu, güneşin harareti vasıtasıyla buharlaştırarak yağmur yağdırırız. Belli dönemlerde buharlaşması, bulutlara dönüşmesi gibi özellikleri de suya veren Biziz. Öyle ki, rüzgârlar bu bulutları Bizim emrimizle sürüklerler ve belli bölgelerde yine Bizim tayin ettiğimiz zamanlarda yağmur yağdırırlar. Biz sizleri tek başınıza bırakmadık. Ayrıca, hayatınızı sürdürebilmeniz ve neslinizi devam ettirebilmeniz için de tüm koşulları düzenledik. Çünkü bu koşullar olmadan, sizlerin yaşaması mümkün olmayacaktır. Benim verdiğim rızktan yararlanmanıza, bağışladığım suyu içmenize rağmen hangi cesaretle kendinizi Benden müstağni sanıyor ve başkalarına kulluk edebiliyorsunuz?”

71–74. Ayetler:

71Peki, yakıp durduğunuz o ateşi/oksijeni hiç düşündünüz mü?

72Siz mi ateşin/oksijenin ağacını inşa ettiniz, yoksa Biz mi inşa edenleriz?

73Biz ateşi/oksijeni bir ibret/hatırlatma ve çöl yolcularına bir yarar yaptık.

74Öyleyse büyük Rabbinin adını arındır/noksanlıklardan uzak tut/O'nun noksanlıklardan uzak olduğunu öğret!

71. ayette dikkat çekilen ateş, Ya Sin suresinin 80. ayetinin tahlilinde de açıkladığımız gibi, bildiğimiz ateş değil, insan için olmazsa olmaz olan oksijendir. Nitekim 72. ayetteki “onun [ateşin] ağacı” ifadesi de, -ateşin ağacı olmayacağına göre- ateş ile oksijenin kastedildiğini, çünkü yanmanın [ateşin] olmazsa olmazı olan oksijenin sadece bitkiler [ağaç] tarafından üretildiğini teyit etmektedir.

73. ayette Rabbimiz oksijenle ilgili bir başka noktayı daha açıklamakta ve ağaçtan çıkan oksijenin sadece çıktığı ağaçlı bölgede kalmadığına, hiç ağaç olmayan çöllere de dağıldığına dikkat çekmektedir. Böylece çöl yolcularının da ondan yararlanmasını sağlamaktadır.

74. ayette ise Rabbimiz, rahmeti ve Rabbliği sonucu yarattığı oksijenden istifade ettiklerinden dolayı insanlardan ismini tesbih etmelerini istemektedir. Rabbimizin ismini tesbih etmek, O’nu koşulan şirklerden arındırmak, temize çıkarmak demektir.

Bu pasajdaki “ateş” sözcüğü ile kastedilenin “oksijen”dir. Aynı konu,  Ya Sin suresinin 77-82. Ayetlerinde de yer almıştı. “Solunum ve Fotosentez” ile ilgili bilgiler, bilim ve teknik kitaplarından ayrıntılı olarak okunabilir.

75–80. Ayetler:

75Artık hayır. Necmleri/her indirilmede gelen âyetlerin yerlerini/zamanlarını; inişini kanıt gösteririm ki –76ve eğer bilirseniz bu büyük bir kanıt gösterimidir–, 77hiç kuşkusuz o, şerefli Kur’ân'dır. 78Saklanmış/korunmuş bir kitaptadır. 79Ona zihinsel olarak temizlenmişlerden başkası temas edemez. 80O, âlemlerin Rabbinden indirilmedir.

Bu ayet gurubu Kur’an ile ilgili bir necm olup Kur’an’ın Allah tarafından indirildiği ve ondan ancak manevî kirlerden [şirkten, cehaletten, tutuculuktan] temizlenmiş olanların yararlanabileceği bildirilmektedir. Ayrıca Kur’an’ın şerefli, saygın bir kitap olduğu ve mutlaka korunacağı, Kur’an ayetlerinin indiği zaman / mevkiler kanıt gösterilmek suretiyle ispatlanmaktadır.

Ne var ki, bu ayet gurubu da cehalet nedeniyle suiistimal edilmiş ve 79. ayete “Kur’an’a ancak abdestliler dokunabilir” şeklinde anlamlar verilmiştir. Bunun sonucunda, gerek mazeretleri sebebiyle abdestli olamayanların ve gerekse namaz dışında abdestli olmaları gerekmeyen Müslümanların abdestsizken Kur’an’a yaklaşmalarına engel olunmuştur.

Klâsik eserlere bakıldığında 79. ayetteki “mutahher [temizlenmiş]” olmanın sadece şu zatlar tarafından “manevî temizlenme” olarak doğru açıklandığı görülmektedir:

-  El-Kelbi: “Şirkten temizlenmiş olanlar.”

-  Er-Rabi b. Enes: “Büyük ve küçük günahlardan temizlenmiş olanlar.”

-  Muhammed b. Fudayl: “Tam anlamı ile temizlenmiş kimseler yani muvahhidler.”

Klâsik eserlerin büyük çoğunluğunda ise, 79. ayetle ilgili olarak şu açıklamalar yer almıştır:

“Kur’an’a ancak temizlenmiş [tahir] kimseler el sürebilir”,

-  “Kur’an’a da ancak tahir iken el sürülür”,

-  “Ona ancak hadesten ve necasetlerden tam anlamı ile temizlenmiş kimseler el sürebilir”

Mutahher [tertemiz] olmanın bedensel olduğu yönündeki bu açıklamalar baskın çıkmış ve hemen hemen bütün ilmihaller de bu açıklamalar ekseninde hazırlanmıştır. Bu anlayış faydadan çok zarar getirmiştir. İslâm ümmeti Kur’an’ı tanıyamamış, Allah’ın mesajını öğrenememiş ve cahil kalmıştır. Bu yanlış yaklaşımın bir diğer sonucu da, Müslüman olmayanların Kur’an okumalarının, dolayısıyla İslâm ile şereflenmelerinin engellenmesi şeklinde tezahür etmiştir. Mesela İkrime, İbn Abbas’ın Yahudi ve Hıristiyanların Kur’an okumalarına engel olduğuna dair rivayetler nakletmiştir. Abdestli olmayanların Kur’an’a el sürmemeleri gerektiği konusu, hatırlanacak olursa, Ta Ha suresinin “Giriş” bölümünde verdiğimiz İbn-i Hişam’ın rivayetinde de geçmekte idi.

Konunun iyi anlaşılabilmesi için, 75–79. ayetlerden oluşan beş ayetlik kasem cümlesindeki önemli noktaları tek tek ele almakta yarar görüyoruz:

NECMLER

Ayette geçen “النّجوم  Nücum [necmler, yıldızlar]” sözcüğü, Necm suresinin tahlilinde ayrıntılı olarak açıklandığı gibi, gökteki yıldızları değil, “parça parça; bir indirilmede inen, inmiş Kur’an ayetlerini” ifade etmektedir. Zira bir kasem cümlesinde, mahiyeti tam olarak bilinmeyen bir şeyin [gökteki yıldızların], Kur’an’ın Allah tarafından indirildiğine, korunacağına kanıt gösterilmesi [hem de bilenler için büyük bir kanıt olmak üzere gösterilmesi], söz konusu olamaz.

Hiç kuşkusuz o, şerefli Kur’an’dır.

Rabbimiz tarafından Aziz, Hakim, Mübin, Mecid gibi sıfatlar verilmiş olan Kur’an’a, daha sonra başka ayetlerde de görüleceği gibi burada “Kerim [şerefli]” sıfatı verilmiştir.

Saklanmış [korunmuş] bir kitaptadır.

Bu ifade, Kur’an’ın kaybolmayacağını, bozulmayacağını, Rabbimizin Kur’an’ı koruyacağını beyan etmektedir. Kur’an’ın korunduğu, korunacağı başka ayetlerde de açıklanmıştır:

9Hiç kuşkusuz Biz, o Öğüt'ü/ Kur’ân'ı Biz indirdik, Biz. Ve kesinlikle Biz, onun için koruyucularız   (Hicr/ 9)

11-16Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Kur’ân, değerli sayfalar içinde, yüceltilmiş, tertemiz temizlenmiş, saygın, iyi yazıcıların ellerinde bir düşündürücüdür. Dileyen onu düşünüp öğüt alır. (Abese/ 11–16)   

Burada “كتاب  kitap” sözcüğüne sıfat olan ve bizim “saklanmış, korunmuş” olarak çevirdiğimiz “مكنون  meknun” sözcüğü, Kur’an’da üç ayette daha (Vakıa/23, Tur/24 ve Saffat/49) yer almaktadır. Vakıa/23 ve Tur/24’de “لؤلؤ  inci” sözcüğüne sıfat yapılarak “لؤلؤ مكنون  [saklanan, korunan inci]” şeklinde geçen “meknun” sözcüğü, Saffat/49’da da ahirette müminlere verilecek eşleri nitelemek üzere “yumurta / yumurta akı” sözcüğüyle tamlama yapılarak “ كانّهنّ بيض مكنون  [sanki onlar korunmuş yumurta / yumurta akı gibidirler]” şeklinde yer almıştır.

Bize göre, bu ayette konu edilen korunmuşluk, bazılarının ileri sürdüğü gibi Kur’an’ın Levh-ı Mahfuz’da saklanışı değil, bu dünyada koruma altına alınışıdır. Kur’an’ın bu dünyada korunması ise onun çelik kasalara saklanması veya toprak altına gömülmesi gibi gizlemeye yönelik bir koruma değil, indiği şekliyle bize kadar değişmeden intikal ettiği, kıyamete kadar da değişmeden intikal edeceği anlamında bir korumadır. Kur’an’ın korunmuş olmasına yönelik birçok akli ve matematiksel delil mevcuttur. Bu konudaki geniş açıklamamız için Burûc suresinin 22. ayetinin tahliline bakılabilir.

Ona mutahherlerden [temizlenmişlerden] başkası temas edemez.

Bu ayetteki “ona” zamiri, 78. ayetteki “kitap” sözcüğüne değil, 77. ayetteki “Kur’an” sözcüğüne racidir. Dolayısıyla, 79. ayeti oluşturan bu cümle 78. ayetteki “كتاب  kitap” sözcüğünün sıfatı değil, 77. ayetteki “Kur’an” sözcüğünün sıfatıdır.

Ayetteki “مطهّرون  mutahherun [tertemiz, temizlenmişler]” sözcüğü ile şirk, fitne, fesat ve cehalet [cahilî yobazlık, atalar kültü] gibi manevî kirlerden kendini arındırmışlar kastedilmiştir. Nitekim Bakara suresinin 1–5. ayetlerinde Kur’an’dan yararlanacak kimselerin manevî temizliğe ulaşmış olan “متّقين  muttakiler” olduğu açıklanmıştır.

[O] Âlemlerin Rabbinden indirilmedir.

80. ayeti oluşturan bu cümle, Kur’an’ın Allah tarafından indirildiğini / hulûl ettirildiğini beyan etmektedir. Yani Kur’an Allah tarafından bağışlanmıştır, bunda peygamberin herhangi bir rolü yoktur.

Kur’an’ın Allah tarafından indirilmiş olduğu iki yüzden fazla ayette tekrarlanırken, birçok ayette de Elçi’nin sadece bir tebliğci olduğu vurgulanmıştır. Zaten Kur’an’ı gerçeğiyle tanıyanlar, onun kul işi olmayıp Rabb’den inme olduğunu hemen kabul ederler ve tam bir teslimiyetle gözyaşı dökerek yerlere kapanırlar. Daha önce birçok yerde açıkladığımız bu husus, İsra suresinde yine konu edilecektir.

75–80. ayetlerden oluşan paragraf hakkındaki genel tahlilimizin ardından, 79. ayetle ilgili olarak biraz daha ayrıntıya girmeyi bir zorunluluk addediyoruz. Çünkü mevcut meal ve tefsirlerde 79. ayet hakkında hatalı çeviri ve açıklamalar mevcuttur. Bu hatalı çeviri ve açıklamalar kaynak alınarak temizlenmiş olmayanların [abdestsizlerin, cünüplerin, hayızlı kadınların] Kur’an’a el süremeyecekleri, yani Kur’an’ı ellerine alıp okuyamayacakları fetvalarla hükme bağlanmıştır. Müslümanları dinlerinin kitabından uzaklaştıran bu fetvalar, Müslümanlar tarafından bir cep kitabı, bir başucu kitabı olarak değerlendirilmesi ve her koşulda okunup yararlanılması gereken Kur’an’ı bir mistik ayin malzemesi durumuna düşürmüştür. Böylece Kur’an sadece özel zamanlarda, belli koşullarda ve belirli kişilerce okunur hâle gelmiştir. Bunun sonucu da, Kur’an’ı dinlerinin kitabı sayanların büyük çoğunluğunun kitaplarının içinde ne yazdığını bilmez duruma düşmeleri olmuştur. Bunun bedeli, Müslümanlar tarafından bugün çok ağır bir şekilde ödenmektedir.

Bu kadar önemli sonuçlar doğurması sebebiyle 79. ayetin tahlilinde hem teknik yönden hem de ayetin Kur’an ile açıklanması bakımında daha fazla ayrıntıya girmek âdeta bir zorunluluk hâline gelmiştir.

İlk olarak, yukarıda belirttiğimiz şu hususları tekrarlamakta yarar vardır:

-  79. ayet, 77. ayetteki “Kur’an” sözcüğünün sıfatı durumunda olup müstakil bir cümle değildir.

-  79. ayeti oluşturan cümle, emir ve yasak ifade eden bir “İnşa Cümlesi” değil, bilgi veren bir “Haber Cümlesi”dir.

İkinci olarak da, 79. ayette geçen “la yemessühü” ve “mutahherun” sözcükleri üzerinde iyice durmak gerekmektedir:

“LA YEMESSÜHÜ”

Ayetteki “لايمسّه  la yemessühü” olumsuz fiiline “el süremez, dokunamaz” şeklinde bileşik fiil manası vermek yanlıştır. Çünkü fiilin doğru çevirisi, “sürebilmez, dokunabilmez” şeklindedir. Zaten “nefy-i istikbal” kalıbındaki bir fiile “el süremez, dokunamaz” şeklinde yapılan çeviri, anlam olarak uymaz. Bu kalıptaki fiile verilecek doğru anlam “el sürmez, dokunmaz” şeklinde olmalıdır. Dolayısıyla mevcut meallerdeki “el süremez, dokunamaz” ifadeleri yanlıştır.

“Layemessühü” sözcüğünün türediği “مسّ  mess” sözcüğünün lügat anlamı “değmek, elle dokunmak, yapışmak” demektir.[9]

Bu sözcük Bakara/275 ve Kamer/48’de istiare yoluyla “جنون  delilik” anlamında; Bakara/236, 237, Ahzab/49, Âl-i Imran/47, Meryem/20 ve Mücadele/3, 4’te de “cinsel ilişki” anlamında kullanılmıştır.

“Mess” sözcüğü ve türevlerinin lügat anlamında kullanıldığı tüm ayetlerde bu sözcüklerin “el ile dokunmak” anlamında değil, “soyut olarak yapışmak, ilişki kurmak, kuşatmak” anlamlarında geçtiği görülmektedir:

140,141Eğer size bir yara değmişse, o topluma da benzeri bir yara dokunmuştu. Ve işte o günler; Biz onları, Allah'ın sizden iman eden kimseleri bilmesi ve sizden şâhitler edinmesi, Allah'ın iman eden kimseleri arındırması, kâfirleri; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenleri de mahvetmesi için insanlar arasında döndürür dururuz. Ve Allah, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları sevmez.  (Âl-i Imran/ 140)  

94,95Biz hangi kente bir peygamber gönderdiysek, onun halkını kesinlikle yalvarıp yakarsınlar diye yoksulluk ve darlıkla yakaladık. Sonra kötülüğün yerini iyiliğe değiştirdik; sonunda çoğaldılar ve “Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu” dediler. Bunun üzerine onları hemen, onlar hiç farkında değillerken ansızın yakalayıverdik. (A’râf/ 94, 95)  

Bu konuda ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Yunus/ 12, Bakara/ 214,      Yusuf/88,

Hicr/ 54, İsra/ 83, Mearic/ 19–21, Âl-i Imran/ 120, Hud 113, En’âm/ 17, 49,      Ya

Sin/ 18.

Rum/33, Zümer/8, 49, 61, Hud/10, 48, 64, Fussılet/49–51, Enbiya/46, Enfal/68, Nahl/53, İsra/67, Nur/14, A’râf/73, 188, 201, Enbiya/83, Sad/41, Yunus/12, 21, 107, Bakara/80, Âl-i Imran/24, 174, Şuara/156, Meryem/45, Maide/73, Fatır/35, Hicr/48.

Yukarıda mealini verdiğimiz örnek ayetlerdeki eğik harflerle vurgulanmış sözcüklere dikkat edilirse, bu sözcüklerin anlamlarının “el ile dokunmak” şeklinde telâkki edilmesi imkânsızdır. Çünkü bu ayetlerde konu edilen dokunuşlar [azabın, yaranın, sevincin, sıkıntının, ihtiyarlığın, hayrın, iyiliğin, ayetin dokunması] hep mecazî dokunmalardır ve “bulaşmak”, “ilişki kurmak”, “içine düşmek” gibi soyut eylemlerle ifade edilirler. Dolayısıyla konumuz olan 79. ayetteki “la yemessühü” ifadesinden de “el sürmezler, dokunmazlar” anlamını değil, “münasebet kurmazlar, ilişkiye geçmezler, istifade etmezler, ulaşmazlar” anlamını çıkarmak gerekir.

“MUTAHHERUN”

Ayetteki “المطهّرون  mutahherun” sözcüğü, “ طهر  tahr, tuhr” sözcüklerinin mezidatından [ek harf alan kalıplarından üretilmiş] bir sözcüktür. Sözcüğün sülasi [üç harfli] kök anlamı “temiz olmak” demektir.[10]

Konumuz olan “mutahherun” sözcüğü ise “طهر  thr” sözcüğünün ortadaki harfi tekrar edilmek suretiyle dört harf haline getirilmiş bir sözcüktür. Arapça’da orta harfi tekrar ederek yeni bir fiil elde etmeye yarayan kalıba “تفعيل  Tef’îl Bab’ı” denir. Konumuz olan “mutahherun” sözcüğü de “تطهير  Tathîr” kökünden türetilmiş İsm-i meful kalıbında, çoğul ve eril bir sözcüktür. Bu sözcüğün anlamı “iyice arıtmak, iyice temizlemek, tertemiz yapmak” demektir. Bundan türetilen “mutahherun” şeklindeki edilgin anlamlı sözcük ise “iyice arınmış olanlar, tertemiz temizlenmiş olanlar” anlamına gelir.

Aynı sülasî [üç harfli] kökü paylaşan “Tahr”, “Tuhr”, “İttihar” sözcüklerinin sadece “maddî temizlik” anlamında kullanılmalarına karşılık, aynı kökün “Tef’il” kalıbından gelen “Tathîr” sözcüğü ve türevleri, Kur’an’da geçtiği on yedi yerde de tenezzüh, tenzih etme, “manevî kirlerden arıtma ve tertemiz etme” anlamında kullanılmıştır.

Bununla ilgili de şu ayetlere bakılabilir:

Tövbe/ 103, Maide/ 6, 41,   Enfal/ 11, Ahzab/ 33,             Hacc/26, Müddessir/4,  Bakara/ 25,

125,  Nisa/ 57, Âl-i Imran/ 15, 55, 42, 43, Abese/ 13–16, Beyyine/ 2,.

Görüldüğü gibi, bu ayetlerdeki “تطهير  tertemiz temizlemek” ve “مطهّر  tertemiz temizlenmiş” ifadelerinin hiç birisi maddî kirlerden temizleme anlamında değil, şirk, küfür ve günah gibi manevî kirlerden temizleme ve temizlenme anlamındadır. Zaten Rabbimiz de müşrikleri neces [pislik] olarak nitelemiş, aklını kullanmayanların üzerine pislik kılacağını ihtar etmiş ve imanlarına zulüm giydirmeyenlerin, şirk, pislik bulaştırmak suretiyle kendilerini kirletmeyenlerin kurtuluşa ereceklerini bildirmiştir.

28Ey iman eden kimseler! Ortak koşan bu kimseler sadece bir pisliktirler. Artık bu yıllarından sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan/onların uzaklaşmasıyla kazanç kaybına uğramaktan korktuysanız da Allah sizi dilediğinde armağanlar ile yakında zenginleştirecektir. Şüphesiz Allah en iyi bilen, en iyi yasa koyandır. (Tövbe/ 28)

100Allah'ın izni/ bilgisi olmaksızın, hiç kimse için iman etme yoktur. Ve Allah, kirliliği/azabı aklını kullanmayanların üzerine bırakır.  (Yunus/ 100)  

82Şu iman edenler ve imanlarına yanlış; kendi zararlarına olan iş giydirmeyenler/ ortak koşma inancı karıştırmayanlar, işte onlar, güven kendilerinin olanlardır. Kılavuzlandıkları doğru yolu bulanlar da onlardır.(En’âm/ 82) 

Sonuç olarak, yukarıda verdiğimiz Kur’an ayetleri ışığında gayet açık olarak görülmektedir ki:

-  Vakıa suresinin 79. ayetinde yer alan “la yemessühü” sözcüğü, “el sürmek, dokunmak” anlamına değil, “ilişki kurmak, yararlanmak” anlamına gelir.

-  Vakıa suresinde “mutahherun” sözcüğü ile kastedilenler ise manevî kirlerden, yani şirkten, cehaletten, tutuculuktan temizlenmiş olanlardır.

Nitekim meşhur Kur’an ıstılahları uzmanı Ragıb el-İsfehani, Müfredat adlı ünlü eserinde konumuz olan ayeti “Thr” maddesinde aynen şu ibare ile açıklamıştır: “اى إنّه لايبلغ حقائق معرفته إلا من طهّر نفسه وتنقّى من درن الفساد [Kesinlikle, Kur’an marifetinin/malumatlarının gerçeklerine ancak nefsini iyice temizleyen ve fesat kirlerini paklayan kişi ulaşır].”[11]

81, 82. Ayetler:

81Peki, şimdi siz bu Söz'ü/Kur’ân'ı mı küçümsüyorsunuz?

82Ve geçiminizi yalanlayarak mı temin ediyorsunuz/verilen rızıklara yalanlayarak mı karşılık veriyorsunuz?

Kur’an’ın şerefli bir kitap olduğunun, korunduğunun ve Allah tarafından indirildiğinin kanıtlanmasından sonra bu iki ayette de hâlâ yalanlayanlar azarlanmaktadır.

Bu ayetlerin takdiri şu şekilde yapılabilir: “Size mesaj, öğüt olarak yollanmış Kur’an’ın Allah tarafından indirilmiş, şerefli bir kitap olduğu kesindir ve Kur’an aranızda korunacaktır. Sizi yaratan da, besleyen de O’dur. Peki, siz nasıl oluyor da nankörlük ediyor, bile bile Kur’an’ı küçümsemeye kalkışıyorsunuz? Size verilen rızkın, nimetin, size gösterilen rahmetin karşılığı bu mu?”

82. ayette geçen “rızkın yalanlanması” ifadesi:

1- Nankörlerin verilen rızklara yalanlayarak karşılık verdikleri şeklinde anlaşılabilir ki, Ali b. Ebi Talip kıraati bu anlamı desteklemektedir. Kurtubi ve İbni Kesir, Ali b. Ebi Talip’in bu ayetteki “rızkınızı” ifadesini “şükrünüzü” diye okuduğunu nakletmektedirler.

2- Nankörlerin, rızklarını [gelirlerini, kazançlarını] yalanlama üzerine kurdukları, yalanlayıcılığı iş edinip çevrelerini kandırarak para kazandıkları anlaşılabilir ki, Mekkeli inkârcıların İslâm yayıldığı takdirde gelirlerinin azalacağını düşünerek paniklediklerinin bilinmesi bu anlayışı desteklemektedir.

83–87. Ayetler:

83-85Ancak can boğaza gelip dayandığı zaman, siz de o zaman, onun karşısında bekliyorsunuz, Biz ise ona sizden daha yakınız. Velâkin siz görmezsiniz.

86,87Peki, mademki cezalandırılmayacakmışsınız, eğer doğrulardan iseniz boğaza gelmiş, çıkmakta olan canı geri çevirmeniz gerekmez mi?

Yine azar içeren bu ayetlerde verilen ve surenin başındakiyle aynı içerikte olan mesaj şöyle takdir edilebilir: “Siz her şeyi ölüm size gelince anlayacaksınız. Ama geri dönüşe gücünüz olmayacaktır.”

Bu ayetlerin benzerleri En’âm ve Kıyamet surelerinde de vardır:

61Ve Allah, kulları üzerinde hükümranlığı sürdürür ve O, sizin üzerinize koruyucular gönderir. Sonra da sizden birinize ölüm geldiği vakit elçilerimiz, hiç eksik-fazla yapmadan, onu vefat ettirirler; onlara geçmişte yaptıklarını, yapması gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlatırlar. 62Sonra kendi gerçek Mevlâları Allah'a döndürülürler. Dikkatli olun, hüküm ancak O'nundur ve O, hesap görenlerin en süratlisidir.” (En’âm/ 61, 62)  

26-30Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Köprücük kemiklerine dayandığı, “Çare bulan kimdir!” denildiği ve can çekişen kişi bunun o ayrılık anı olduğunu anladığı ve bacak bacağa dolaştığı zaman; işte o gün sürülüp götürülmek, sadece Rabbinedir.(Kıyamet/ 26–30)  

Burada “siz” zamiri ile muhatap alınanlar, ölüm anında canlarını vermekte olanlar ile bunların yakınlarıdır. Bu ayetlerdeki ifadeler ile inançsızların aşağıdaki ayetlerde ortaya konan yanlış inançları da reddedilmektedir:

156Ey iman etmiş kişiler! Allah'ın ilâhlığını, rabliğini tanımayan ve yeryüzünde dolaşan yahut gazaya çıkan kardeşleri için “Yanımızda olsalardı ölmezlerdi, öldürülmezlerdi” diyen şu kişiler gibi olmayın. –Kesinlikle Allah, bunu, onların kalplerinde bir yara yapacaktır.– Ve Allah, hayat verir ve öldürür. Ve Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir.  (Âl-i Imran/ 156)  

24Yine onlar, “Hayat, ancak bu dünya hayatımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak geçen uzun zaman değişime/ yıkıma uğratır” dediler. Hâlbuki onların buna dair hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, sadece zan yürütüyorlar. (Casiye/ 24) 

88–91. Ayetler:

88,89Amma eğer o, yaklaştırılanlardan ise, artık rahatlık, güzel kokulu rızık ve bol nimetlerin cenneti vardır.

90,91Ve eğer o, sağın ashâbından ise; artık sana sağın ashâbından selâm!

Bir önceki ayet grubunda inkârcıların ölüm anındaki hâlleri anlatıldıktan sonra burada da ölenin “Sabikun”dan [önde olanlardan] olması durumunda herhangi bir sıkıntısının mevzubahis olmayacağı, aksine, güvenlik, esenlik, güzel kokulu rızklar ve Naim cennetlerinin söz konusu olacağı, sağın ashabından olması durumunda da onun güvende olacağı bildirilmektedir.

Kur’an’da bu sahnelerin yansıtıldığı birçok ayet vardır:

30-32Şüphesiz, “Rabbimiz Allah'tır” deyip sonra dosdoğru olanlar; onların üzerine, haberci âyetler sürekli iner; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında ve âhirette sizin yol gösterenleriniz, yardımcılarınız, koruyanlarınızız. Cennette, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olan, engin merhamet sahibinden bir  (Fussılet/ 30–32)    

30-32Ve Allah'ın koruması altına girmiş kimselere: “Rabbiniz ne indirdi?” denilince onlar: “Hayır” derler. Bu dünyada güzelleştirenlere-iyileştirenlere iyilik-güzellik vardır. Âhiret yurdu ise kesinlikle daha hayırlıdır. Ve Allah'ın koruması altına girmiş kimselerin yurdu; Adn cennetleri ne güzeldir! Onlar, oraya girecekler. Onun altından ırmaklar akar. Orada, onlar için diledikleri şeyler vardır. Allah, Kendisinin koruması altına girmiş kişileri işte böyle karşılıklandırır. Allah'ın koruması altına girmiş kişiler o kimselerdir ki, melekler onları hoş ve rahat ettirerek onlara geçmişte yaptıklarını ve yapmaları gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırırlar. “Selâm size, yapmış olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete!” derler.  (Nahl/ 32)      

92–94. Ayetler:

92-94Ve ama o, hak yoldan sapmış yalanlayıcılardan ise; işte kaynar sudan bir ziyafet! Ve cehenneme atılma!

Bu ayetlerde, ölen kimsenin solun ashabından [yalanlayıcılardan] olması hâlinde, o kişinin cehenneme atılma ve kaynar sudan bir ziyafet ile karşılaşacağı söylenerek 51, 52. ayetlere gönderme yapılmıştır.

95, 96. Ayetler:

95Şüphesiz işte Bizim bu naklettiklerimiz, kesin bilginin, gerçeğin ta kendisidir.

96Öyle ise büyük Rabbinin adını arındır/O'nun noksanlıklardan uzak olduğunu öğret!

Rabbimiz, beyanlarının tümüyle gerçek olduğunu bildirdikten sonra elçisine zımnen şunu söylemektedir: “Onlar ne yaparlarsa yapsınlar, ne derlerse desinler, neye ve nasıl inanırlarsa inansınlar, sen görevini yap, Rabbinin her türlü noksanlıktan uzak olduğunu öğretmeye devam et.”

Daha evvel de açıkladığımız gibi, “tesbih” Allah’ı eksiklerden tenzih etmek, ona sürülen karaları temizlemek demektir. “Tesbih” konusu hakkında daha detaylı bilgi için Kalem ve A’la surelerinin tahlillerinde yer alan açıklamalarımıza bakılabilir.

   Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.


[1] (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l-Kur’an)

[2] (Razi;  Mefatihu’l-Gayb)

[3] (Lisanü’l-Arab; c.2, s. 561, 562. hvr mad.)

[4] (Lisanü’l-Arab; c.6, s. 553, ayn mad.)

[5] (Lisanü’l-Arab; c:6, s:155)

[6] (Lisanü’l-Arab; c:1, s:600)

[7] (Lisanü’l-Arab; c:1, s:481–85)

[8] (Lisanü’l-Arab; c.4, s. 223, 383. zakkum mad. Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an, Saffat suresi)

[9] (Lisanü’l-Arab; c.8, s. 282- 284. mss mad.)

[10] (Lisanü’l-Arab; c.5, s. 652-654. thr mad.)

[11] (Müfredat; Darü’l-Marife/Beyrut; s:307–308)


^ Başa Git - << Önceki Sayfa: Ta Ha Suresi - Sonraki Sayfa:Şuara (Şairler) suresi >>