Print this page

33 (77). MÜRSELÂT SÛRESİ

MEKKÎ, 50 ÂYET

Adını 1. âyetteki el-mürselât sözcüğünden alan sûrenin 48. âyetinin, Mekke'nin fethinden sonra, Peygamberimizin “namaz kılmalısınız” demesine karşılık Sakif delegasyonunun namazdaki rükû hareketlerinden affedilmeleri yolundaki itirazları üzerine indiğini iddia eden kaynaklar varsa da bu, kabulü mümkün olmayan bir iddia ve yakıştırmadan ibarettir. Çünkü iddia sahipleri, rükû sözcüğünün anlamını araştırmadan sözcüğü “namazda yapılan bel bükme hareketi” olarak kabul etmişler ve sözcüğün geçtiği âyetin de namaz emrinin verilmesinden sonraki bir tarihte inmiş olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Oysa sözcüğün anlamı, – 48. âyetin tahlilinde belirttiğimiz gibi – herhangi bir yakıştırmaya ihtiyaç duymayacak kadar açıktır. Bu nedenle âyetin bu yanlış yakıştırmalara dayanılarak sonraki bir tarihte indiği iddiası kabul edilemez. Ayrıca bu iddia kabul edilerek 48. âyet aradan çıkarılırsa, sûrenin söz akışındaki anlam bozulmakta, aynı lâfızlı ve aynı manalı iki âyet arka arkaya gelmektedir ki, bunun mantıklı bir izahı yoktur. Zaten baştan sona ele alındığında sûrenin mevcut hâliyle bir bütün olduğu kolayca anlaşılmaktadır.

Mürselât sûresi, özellikle kıyâmet ve âhiretin gerçekleşeceğine dair kanıtları ön plânda tutarak kendisinden evvel inmiş olan sûreler gibi inanç konularını işlemeye devam etmektedir. Kur’ân ile ortaya koyduğu dinin insanlar tarafından zorlama olmadan, akledilerek benimsenmesini isteyen Rabbimiz, bu sûrede de rahmeti gereği ikna metodunu kullanmış ve inançsız kâfirlere kıyâmetin gerçekleşeceğini makul, mantıklı, tutarlı kanıtlarla açıklayarak inananları bekleyen nimetler ile inançsızları bekleyen azapları gözler önüne sermiştir.

Sûrenin mesajı herkesi muhatap alır gibi görünse de, esas olarak âhireti yalanlayan kâfirlere yönelik olduğu 7. âyetten açıkça anlaşılmaktadır.

RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA

MEAL:

1-7Küme küme/necm necm gönderilip de önüne gelenleri devirdikçe deviren, toplumları canlandırdıkça canlandıran, canlandırdıkça da hakkı bâtılı ayıran, özür veya uyarı olarak öğüt bırakan Kur’ân âyetleri kanıttır ki kesinlikle tehdit olunduğunuz, korkutulduğunuz şey, kesinlikle meydana gelecektir.

8Hani o yıldızlar silindiği/imha edildiği/uzaklaştırıldığı zaman, 9gök aralandığı zaman, 10dağlar savrulduğu zaman, 11-13tanıklık edecek elçiler, tanıklık için bekletildikleri “Ayırt etme günü” tanıklık vakti belirlendiği zaman, –“14Ayırt etme günü”nün ne olduğunu sana ne bildirdi!– 15o gün, yalanlayanların vay hâline!

16Biz, öncekileri değişime, yıkıma uğratmadık mı?

17Sonra geridekileri de onların arkasına takarız. 18Biz, suçlulara, işte böyle yaparız. 19O gün yalanlayanların vay hâline!

20Biz sizi değersiz bir sudan oluşturmadık mı?

21,22Sonra onu belli bir ölçüye/vakte kadar sağlam bir yerin içinde tuttuk. 23Demek ki Bizim gücümüz yetti. Ne güzel güç yetirenleriz Biz. 24O gün, yalanlayanların vay hâline!

25,26Yeryüzünü dirilere ve ölülere bir toplanma-tutulma yeri yapmadık mı?

27Orada sapasağlam yüksek dağlar oluşturduk ve size tatlı sular içirdik. 28O gün, yalanlayanların vay hâline!

29Kendisini yalanlamakta olduğunuz o şeye doğru gidin! 30,31O üç kol-çatal sahibi, gölgelendirmeyen ve alevden korumayan bir gölgeye doğru gidin!

32Gerçekten o, saray gibi kıvılcımlar atar/yağdırır; 33sanki kıvılcımlar sarı erkek develer gibidir. 34O gün, yalanlayanların vay hâline!

35Bu, onların konuşmayacakları gündür. 36Kendilerine izin de verilmez ki, özür dilesinler. 37O gün, yalanlayanların vay hâline!

38Bu, sizi ve öncekileri topladığımız Ayırma Günü'dür. 39Haydi, bir sinsi plânınız varsa hemen Bana bu sinsi plânı uygulayın! 40O gün, yalanlayanların vay hâline!

41,42Kuşkusuz Allah'ın koruması altına girmiş kimseler gölgeler, pınarlar ve canlarının çektiği meyveler içindedirler. –“43İşlemiş olduğunuz şeylere karşılık afiyetle yiyin, için!”– 44İşte Biz güzel davrananları böyle karşılıklandırırız. 45O gün, yalanlayanların vay hâline!

46Yiyin, yararlanın biraz, şüphesiz siz suçlularsınız. 47O gün, yalanlayanların vay hâline! 48Onlara, “Allah'a ortak koşmaktan uzak durun” denildiği zaman, ortak koşmaktan uzak durmazlar. 49O gün, yalanlayanların vay hâline!

50Artık Kur’ân'dan sonra hangi söze inanacaklar?

TAHLİL:

1-7Küme küme/necm necm gönderilip de önüne gelenleri devirdikçe deviren, toplumları canlandırdıkça canlandıran, canlandırdıkça da hakkı bâtılı ayıran, özür veya uyarı olarak öğüt bırakan Kur’ân âyetleri kanıttır ki kesinlikle tehdit olunduğunuz, korkutulduğunuz şey, kesinlikle meydana gelecektir.

Sûre, yukarıdaki 7 âyetten oluşan kasem cümlesiyle başlamış ve 1-6. âyetler, 7. âyetteki kesinlikle tehdit olunduğunuz şey elbette meydana gelecektir iddiasının kanıtları olarak ileri sürülmüştür. Başka bir ifade ile; 1-6. âyetlerdeki kanıtlar, 7. âyetteki iddianın isbatı olarak gösterilmiştir.

2. âyeti 1. âyete ve 4. âyeti de 3. âyete bağlayan ف [fe] edatının anlamını ifade edebilmek için, bu âyetlerin Türkçe çevirisi hakkında biraz açıklama yapmak gerekmektedir: 1. âyette bahsi geçen yığın yığın gönderilmişler, 2. âyette bildirilenleri yapmakta, yani önlerinde ne varsa hepsini devirmekte, fırtına koparmakta ve silip süpürmektedir. Aynı şekilde 3. âyette sözü edilen canlandırdıkça canlandıranlar da, 4. âyette bildirilenleri yapmakta, yani ayırdıkça ayırmaktadırlar.

Kasem cümlesinin kasem bölümünü teşkil eden 1-6. âyetlerdeki ifadeler dikkatle okunduğunda, burada farklı “şey”lerden değil, bir “şey”in farklı özelliklerinden bahsedildiği anlaşılmaktadır. Bu da, gösterilen kanıtların, bir “şey”in beş ayrı özelliğini yansıtmakta olduğu anlamına gelmektedir.

Bu özelliklerin kaynağı hakkında geçmişte farklı düşünceler üretilmiştir. Kimileri, “Üzerine yemin edilen şeyler, bilgi alanımıza kapalı, evren ve insan hayatına sadece etkileri yansıyan gizemli güçlerdir” deyip işin içinden sıyrılmışlar, kimileri sözü edilen güçlerin kesinlikle “rüzgârlar”, kimileri de “melekler” olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu cümlelerden bir kısmıyla meleklerin, bir kısmıyla da rüzgârların kasdedildiğini söyleyenler de olmuştur.

Klâsik kaynaklarda ortak bir metinmiş gibi yer alan bu görüşlerin bir kısmını, yanlışları daha iyi göstermek amacıyla aynen aktarıyoruz:

Ebû Hüreyre'ye göre (ki Mesruk, bir görüşlerinde Ebû Duhâ ve Mücâhid, Sudey, Rebî b. Enes ve Ebû Sâlih de aynı yoruma katılmıştı), âyette geçen salınanlar, gönderilenler, “melekler”dir.[1] O takdirde bu yemin cümlesi, “savaş atları gibi akın akın ve ardarda birlikler halinde gönderilen ardışık melek gruplarına andolsun” anlamına gelir.

Abdullah b. Mes‘ûd'a göre ise gönderilenler'den maksat, “rüzgârlar”dır. Buna göre yemin cümlesinin anlamı, “savaş atları gibi akın akın ve ardarda dalgalar hâlinde harekete geçirilen rüzgâr bulutlarına yemin ederim” olur. Abdullah b. Mes‘ûd, Kasırga gibi esip savuranlara ve Her yana dağıtanlara âyetlerinde “rüzgârlar”ın kasdedildiğini öne sürmektedir. Bir rivâyete göre onun bu görüşü Abdullah b. Abbâs, Mücâhid, Katâde ve Ebû Sâlih tarafından da paylaşılmaktadır.[2]

İbn-i Cerîr, 1. âyetteki mürselât sözcüğünün, “melekler” mi, yoksa “rüzgârlar” mı demek olduğu konusunda tereddüte düşer ve kesin hüküm vermekten kaçınırken, 2. âyetteki ‘âsıfât sözcüğünün kesinlikle “rüzgârlar” anlamına geldiği kanaatindedir. Ayrıca 3. âyetteki nâşirât sözcüğünün “bulutların gökteki dağıtıcıları” anlamında “rüzgârlar” demek olduğunu kuşkusuz bir dille ifade etmektedir.[3]

Abdullah b. Mes‘ûd'a göre 4-5. âyetlerde kullanılan fârikât ve mulkiyât sözcükleriyle “melekler” kasdedilmektedir. Bu görüşü Abdullah b. Abbâs, Mesruk, Mücâhid, Katâde, Rebî b. Enes, Suddey ve Sevrî de tartışmasız bir biçimde paylaşmaktadır.[4]

Bu ortak görüşe göre; söz konusu melekler Yüce Allah'ın izni ile peygamberlere inerek gerçeği eğriden ayırt etmekte ve bu elçilere vahyin mesajını iletmektedirler. Bu mesaj hem insanların hesap gününde ileri sürebilecekleri bahaneleri çürütmekte, hem de onları uyarmaktadır.

Bu konu insanların zihinlerine yukarıdaki farklı görüşler doğrultusunda yerleşmiş, gerekli tetkik ve tahliller yapılmadığından dolayı da birçok meal ve tefsirde maalesef bu görüşler hâkim olmuştur. Birçok düşünür ise eskilerin görüşlerini daha tutarlı hâle getirebilmek için kendilerini zorlamışlar, fakat başarılı olamamışlardır. Çünkü Kur’ân'ı anlamak kimsenin tekelinde olmadığı gibi, onu anlama konusunda kimsenin herhangi bir ayrıcalığı da yoktur. Dolayısıyla, geçmiş bilginlerin açıklamaları mutlak doğrular olarak kabul edilmemelidir. Gerçeğe ulaşmak için kişilerin nakilleri yerine sözcüklerin anlamları ön plânda tutulmalıdır.

Burada ilk dikkat edilmesi gereken husus, ardı ardına zikredilen beş niteliğin, henüz ortada bulunmayan “vaat edilmiş şey”in kesinlikle olacağının kanıtı olarak ileri sürülmüş olmasıdır. Bu durumda, sözü edilen nitelikleri taşıyan “şey”in herkes tarafından görülebilen bir “şey” olması gerekmektedir. Zira varlığı isbatlanmamış bir “şey”in, başka bir “şey”in isbatına kanıt olarak ileri sürülmesi akla uygun değildir.

1-6. âyetlerin doğru anlaşılabilmesi için dikkat edilmesi gereken ikinci husus, âyetlerdeki sözcüklerin hem hakikat hem de mecâz anlamlarını hesaba katmaktır. Bu takdirde âyetler için ikiden çok anlam ortaya çıkmaktadır. Bu “çok anlamlılık”, –eskilerin iddia ettiği gibi– anlamların belirsizliğini değil, birden çok ve güzel anlamların bir arada var olabileceğini ifade etmektedir. Kısaca bu âyetler, “müteşâbih âyetler”e iyi birer örnek oluşturmaktadır. Sanatsal ifadelerle sunulan kısa cümleler ve bu cümlelerdeki güçlü vurgular, normal ifadelere göre insanlar üzerinde daha fazla etki bırakmaktadır.

Burada bize düşen görev, birbiriyle benzeşen anlamların arasından birisini öne almak, yani te’vîl etmektir.

MÜRSELÂT: المرسلات [mürselât] sözcüğü, إرسالل [irsâl] kökünden türemiş olup “gönderilmişler” anlamındadır. Yine irsâl kökünden türemiş olan ارسل [ersele] fiili, öznesi Allah olmak üzere, “peygamber gönderdi/gönderir”, “bulut gönderdi/gönderir”, “rüzgâr gönderdi/gönderir” biçimlerinde Kur’ân'da birçok kez yer almıştır. Bu kök anlamı nedeniyle el-mürselât sözcüğü klâsik kaynaklarda “bulutlar, rüzgârlar ve peygamberler” olarak değerlendirilmiştir. Biz ise bu görüşte değiliz. Şöyle ki: Genelde, “bir uzlaşma amacıyla ya da bir işi bitirmek için gönderilen kimse” olarak tanımlanan الرّسول [resûl=elçi] sözcüğü, mürselât sözcüğüyle aynı kökten türemiş olup bu sözcük de “gönderilmiş” demektir. Ancak, الرّسول [resûl=elçi] sözcüğü, sadece “insanlardan seçilmiş elçiler” olarak anlaşılmamalıdır. Çünkü Allah meleklerden de elçiler seçtiğini bildirmektedir:

75,76Allah, haberci âyetlerden elçiler seçer, insanlardan da elçiler seçer. Şüphesiz Allah, en iyi işiten, en iyi görendir, ellerinin arasında olanı ve arkalarında olanı bilir. Ve işler, yalnızca Allah'a döndürülür.

                                          (Hacc/75)

Şu hâlde, Tekvîr sûresi'nin tahlilinde sözcüğün türediği kökleri dikkate alarak ortaya koyduğumuz gibi, “kuvvet, yönetim gücü” anlamı yanında “elçi ve haber verici” anlamına da gelen melek sözcüğünü, mürselât sözcüğünün anlamı kapsamında değerlendirmek mümkündür.

Diğer taraftan Rabbimiz açıkça bildirmiştir ki elçiler, “indirilmişler”lerden de olabilir:

10,11Allah, onlara şiddetli bir azap hazırlamıştır. O hâlde, ey kavrama yetenekleri olan iman etmiş kimseler! Allah'ın koruması altına girin. Kesinlikle Allah, iman etmiş ve düzeltmeye yönelik işler yapmış kimseleri, karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, size bir öğüt, size Allah'ın açık açık âyetlerini/ alâmetlerini/ göstergelerini okuyan bir elçi indirdi. Ve her kim, Allah'a inanır ve sâlihi işlerse, Allah onu, altlarından ırmaklar akan, içinde sonsuza dek kalacakları cennetlere girdirir. Allah, onun için rızkı güzelleştirmiştir.

                                    (Talâk/10-11)

Yukarıdaki âyetlerde altı çizilerek dikkat çekilen Allah'ın indirdiği öğüt [zikr]: elçi [resûl] sözcükleri ile, “Peygamber”in değil, “Kur’ân âyetleri”nin kasdedildiği kolayca anlaşılmaktadır. Bu durumda “Kur’ân âyetleri” de, Allah'ın evrensel, ölümsüz ve indirilmiş elçileridir. Bundan yola çıkarak âyetteki mürselât [gönderilmişler, elçiler] sözcüğü ile kasdedilenin, “Kur’ân âyetleri” olduğunu söyleyebiliriz.

‘URF: عرف [‘urf] sözcüğü, “bilgi” [ilim, irfan/iyiyi kötüyü, eğriyi doğruyu ayırabilme özelliği] demektir ve genel olarak bu anlamda kullanılır. Nitekim örf, ma‘rûf gibi sözcükler de bu anlam ekseninde olan sözcüklerdir. Ancak ‘urf sözcüğünün esas anlamı, “kum yığını, yerden yüksek olan yer, yığın, yığıntı” demektir. Arapların horozun ibiği ile atın yelesine ‘urf demeleri, sözcüğün bu anlamına göredir.[5]

‘Urf sözcüğünün esas anlamı ile, yaygın olarak kullanılan anlamı arasındaki ilişki, “bilgi”nin de bir şeylerin “birikimi, yığını” olmasından kaynaklanmaktadır. Biz, bu âyetin çevirisinde ‘urfen sözcüğünün hem vazı’ [ilk], hem de isti’mal [yaygın kullanılan] anlamlarının birleştirilmesini öneriyoruz. Bu durumda âyetin çevirisi şu şekilde olmaktadır: “Bilgi yığını [bilgi kümeleri, bilgi öbekleri; necm necm] hâlinde gönderilmiş Kur’ân âyetlerine kasem olsun ki,...”

‘Urf ve çoğulu olan اعراف [a‘râf] sözcükleri hakkında daha fazla ayrıntı A‘râf sûresi'nin tahlilinde yer alacaktır.

‘ÂSIFÂT: العاصفات [‘âsıfât] sözcüğü, عصف [‘asf] kökünden türemiş bir ism-i faildir. ‘Asf sözcüğü, –Fil sûresi'nin tahlilinde de belirtildiği gibi– “bitkilerin kuru yaprağı” demek olup bitkilerin kuru yapraklarının rüzgâr etkisiyle savrulması Arapça'da bu sözcükle ifade edilmiştir. Daha sonra, bitkilerin kuru yapraklarını, samanı, tozu toprağı savuran kuvvetli rüzgâra [fırtınaya] da ‘asıf, ‘asıfet denir olmuş ve Arapça'da hızlı giden deve için kullanılan nâkatün ‘asûf [fırtına gibi deve] deyimi de sözcüğün bu anlamı ekseninde türetilmiştir.[6]

Bir şeyin oldukça hızlı olduğu veya hızlı gerçekleştirildiği, Türkçe'de de “fırtına gibi” deyimiyle ifade edilmektedir.

‘Âsıfât sözcüğü, bulunduğu kalıp itibariyle âyette “fırtına koparanlar, önüne gelen iğreti şeyleri önüne katıp sürükleyip gidenler, kökünden söküp atanlar, silip süpürenler, esip savuranlar” anlamında olup Yûnus/22, İbrâhîm/18 ve Enbiyâ/81'de de “fırtına” anlamıyla yer almıştır.

Normal olarak fizikî bir fırtınayı ifade eden sözcük, içinde bulunduğu cümlenin [âyetin], ف [fe] edatı ile bir önceki âyete bağlanması sebebiyle 1. âyetle birlikte düşünülmelidir. Yani, 1. âyette bahsedilen “öbek öbek, küme küme, yığın yığın gönderilmiş olanlar”, fırtına koparmışlar ve ortalığı silip süpürmüşlerdir.

Bu durumda aynı kökten türemiş resûl [elçi] sözcüğü gibi, mürselât sözcüğünün de “elçi” anlamına geldiği ve bu elçinin “Kur’ân âyetleri” olduğu yolundaki Kur’ân destekli görüşlerimiz doğrultusunda; gerçekten de öbek öbek gelmiş, gönderilmiş Kur’ân âyetlerinin toplumda fırtınalar kopardığını; şirk, küfür ve bâtıl olarak ortada iğreti ne varsa hepsini silip süpürdüğünü, kökünden söküp attığını söylemek mümkündür. Çünkü Kur’ân ile hakk gelmiş, bâtıl zâil olmuştur; ışık gelmiş, karanlık yok olmuştur.

NÂŞİRÂT: النّاشرات [nâşirât] sözcüğü, نشر[neşr] sözcüğünden türemiştir. Neşr sözcüğü daha çok “yaymak” anlamıyla meşhur olmakla beraber bu anlamı yanında “açmak, açığa çıkarmak, kesmek” anlamlarıyla da kullanılmıştır. Nitekim Türkçe'de de “neşriyat” [gazete, kitap, dergi gibi yayınlar] ve “neşretmek” [yayınlamak] gibi kelimeler, sözcüğün “yaymak” anlamına uygun olarak kullanılmaktadır.

Neşr sözcüğünün esas [vazı’] anlamı ise, “güzel koku” demek olup kadim Arapça'da bunun pek çok örneği vardır.[7] Sözcüğün esas anlamı “güzel koku” ile, yaygın olarak kullanılan anlamı “yaymak” arasındaki ilişki, (‘urf sözcüğünde olduğu gibi,) güzel kokunun bir merkezden çıkıp çevreye yayılmasından ileri gelmektedir.

İşte, sözcüğün bu “merkezden çevreye yayılma” anlamı, kuru otların yağmur sebebiyle yeşermesi ve büyüyüp yayılmasının da neşr sözcüğüyle ifade edilmesine yol açmıştır. Neşr sözcüğü Kur’ân'da da bu anlam ekseninde, “ölmüş kişilerin canlanıp hayat bulması ve olduğu yerden sağa sola yayılması”, yani “ölmüş, çürümüş, yok olup gitmiş insanlara hayat verme” anlamında kullanılmıştır:

11Ve O Allah ki, suyu gökten belli bir ölçü ile indirdi. Sonra Biz, onunla ölü bir beldeyi canlandırdık. İşte siz, böyle çıkarılacaksınız.

                                                                                                 (Zuhruf/11)

21sonra onu öldürdü, kabre koydurdu, 22sonra dilediği zaman diriltip ortaya çıkardı.

                                            (Abese/22)

21Yoksa onlar, yeryüzünden birtakım ilâhlar edindiler de onlar, kendilerini mi canlandıracaklar/ diriltecekler?

                                              (Enbiyâ/21)

9Ve Allah, rüzgârları gönderendir. Sonra onlar da bir bulutu harekete geçirip yukarılara kaldırır. Derken Biz, o bulutu ölmüş bir beldeye sürüp göndermişizdir. Böylece yeryüzüne ölümünden sonra onunla hayat veririz. İşte böyledir ölmüş çürümüş insanlara hayat vermek.

                                                                 (Fâtır/9)

 Ve Mülk/15,  Furkân/3,  Furkân/40.

FÂRİKÂT: الفارقات [fârikât] sözcüğü, “iki şeyi birbirinden ayırmak” anlamındaki فرق [fark] mastarından türemiş olup tefrik sözcüğü ile aynı anlamdadır. Ancak, fârikât sözcüğü, makulât [soyut şeyler] için, tefrik sözcüğü ise mahsusat [somut şeyler] için kullanılır. Bu nedenle fârikât sözcüğü, “soyut şeyleri birbirinden ayıranlar” demektir.[8]

Yine, fark kökünden türemiş ve bu anlama gelen bir sözcük daha vardır ki, aynı zamanda Kur’ân'ın da adıdır. Bu sözcük furkân'dır. Bakara/53 ve Enbiyâ/48'de Mûsâ peygambere de verildiği ifade edilen Furkân, soyut şeyler olan hakk ile bâtılı, iman ile küfrü, güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü... birbirinden ayırdığı için, Kur’ân'a da isim olarak verilmiştir:

1Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna/kullarına Furkân'ı indiren ne cömerttir/ ne bol bol nimet verendir! 2Furkân'ı indiren, göklerin ve yerin hükümranlığı Kendisinin olan, hiç çocuk edinmeyen, hükümranlıkta ortağı olmayan ve her şeyi oluşturup sonra da onları bir ölçüye göre ayarlama yapandır.

                          (Furkân/1)

185Ramazân ayı ki, Kur’ân, bir kılavuz olarak ve furkândan, yol göstermeden açık seçik açıklamalar olarak kendisinde indirilmiştir. Bu nedenle sizden her kim bu aya şâhit olursa hemen onda oruç tutsun. Kim de hasta veya sefer; çiftçilik, ticaret, askerlik, eğitim- öğretim gibi gidiş gelişli; hareketli bir iş üzerinde ise diğer günlerden sayısıncadır. Allah, size kolaylık diler, size zorluk dilemez. Bu kolaylık, Allah'ın koruması altına girmeniz ve sayıyı tamamlamanız, size yol gösterdiğinden dolayı Allah'ı büyüklemeniz ve Allah'ın verdiği nimetlerin karşılığını ödeyesiniz diyedir.                                      

  (Bakara/185)

2Allah, Kendisinden başka tanrı diye bir şey olmayandır, her zaman diridir, kayyûm'dur [her şeyi ayakta tutandır, koruyandır].

3,4Allah, sana, sadece içinde konu edilenleri doğrulayıcı olarak bu kitabı hak ile indirdi. O, daha önce insanlara doğru yol kılavuzu olarak Tevrât'ı ve İncîl'i de indirmişti. Furkân'ı da O indirdi. Şüphesiz kâfirler; Allah'ın âyetlerini bilerek reddeden şu kimseler, çetin bir azap kendileri için olanlardır. Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, suçluları yakalayıp cezalandırmak sûretiyle adaleti sağlayandır.

                                    (Âl-i İmrân/2-4)

Yukarıdaki âyetlerle konu kendiliğinden aydınlığa kavuşmaktadır: Dolayısıyla Mürselât sûresi'nde, Ayırdıkça ayıranlar [fârikât] ifadesi ile kasdedilenler, “Kur’ân âyetleri”dir. Çünkü Kur’ân âyetleri hakk ile bâtılı, iman ile küfrü, helâl ile haramı birbirinden ayırmaktadır.

MÜLKIYÂT: الملقيات [mülkıyât] sözcüğü, “bırakmak, yere koymak, terk etmek” anlamlarına gelen إلقاء [ilkâ’] mastarının ism-i failidir. Farklı kalıplardaki türevleri Kur’ân'da birçok kez kullanılmıştır.

Bununla birlikte ilkâ’ sözcüğünün Kur’ân'da “içe bırakma, zihne iyice yerleştirme” anlamında da kullanıldığı görülmektedir:

15O, dereceleri yükseltendir, en büyük tahtın/en yüksek mevkiin sahibidir: O, buluşma günü hakkında uyarmak için Kendi emrinden/ Kendi işinden olan vahyi kullarından dilediğine bırakır.

                                                                          (Mümin/15)

6Şüphesiz bu Kur’ân ise sana, yasalar koyan ve en iyi bilen Allah tarafından senin içine işletilmektedir.–

                                                                     (Neml/6)

37-39Sonra da Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler aldı/kendine vahyedildi; Biz dedik ki: “Hepiniz oradan inin. Artık size Benim tarafımdan bir kılavuz geldiğinde, kim kılavuzuma uyarsa, onlar için hiçbir korku yoktur; onlar mahzun da olmayacaklardır. Ve küfretmiş; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş ve âyetlerimizi yalanlamış kimseler; işte onlar, ateşin ashâbıdır. Onlar, orada temelli kalıcıdırlar.” Sonra da Allah, onun tevbesini kabul etti. Kesinlikle O, tevbeleri çokça kabul eden, çok tevbe fırsatı verenin, çok merhametli olanın ta kendisidir.

                                                   (Bakara/37-39)

Bu durumda, الملقيات [mülkıyât] sözcüğünün konumuz olan âyette de kesin olarak “zihne iyice yerleştirenler” anlamında kullanıldığını söylemek mümkündür. Zaten bu özellik de yine Kur’ân âyetlerine has bir özelliktir.

ZİKR: ذكر [zikr] sözcüğünün; “anma, hatırda tutma, din kitabı [öğüt kitabı] ve öğüt” anlamlarında kullanıldığı herkes tarafından bilinmektedir.

5. âyetteki zikr sözcüğünün, “öğüt” anlamına geldiği, Arapça dilbilgisi kurallarına göre 6. âyette kendisinden bedel konumunda bulunan عذرا , نذرا [‘uzren, nüzren] ifadesinden de anlaşılmaktadır. Zira 6. âyette, mazeret hazırlayacağı, mazur kıldıracağı [‘uzren] ve uyarı yapacağı [nüzren] bildirilen etkiyi, 5. âyette bildirilen zikr yapmaktadır. Bu da zikr'in ancak “öğüt” işleviyle mümkündür. Bir başka ifade ile söylemek gerekirse, insanı geçmişteki hatalarına tevbe ettirmeye yönelten ve geleceğe yönelik olarak ona uyarıda bulunan zikr ancak “öğüt” olarak anlamlandırılabilir. Dikkate alınan öğütlerin kesinlikle insanı bu iki işlemi yapmaya motive ettiği düşünülürse, 5. âyetteki zikr'in “öğüt” olarak anlaşılması gerektiği daha da iyi anlaşılır.

Kur’ân'ın (öbek öbek, necm necm gönderilmiş tüm âyetlerinin) zikr [öğüt] olduğu Kur’ân'da yüzlerce âyette bildirildiğine göre, öğütleri zihne iyice yerleştirenler'in de yine “Kur’ân âyetleri” olduğu kesinlik kazanmaktadır.

UYARI:

Allah, Kur’ân’ı tam 55 nitelikle tanıtmaktadır. Yukarıda sayılan özelliklerin hepsi de, “Resûl, Furkân, Rûh, Nûr, Zikr, Mübîn” gibi Kur’ân'ın vasıflarındandır. Âyetleri mucize yapan bu özellikler, beşer kurgusu olmayıp Allah tarafından lütfedilmiştir. Ayrıca bu özelliklerden hiçbiri Allah'ın kitabının dışındaki kitaplarda mevcut değildir.

Sûrenin 1-7 âyetlerinin oluşturduğu kasem cümlesinde Kur’ân'ın bu özelliklerinden bir kısmı vurgulanmış ve onu indiren Gücün [Allah'ın], tehdit edici âyetlerle bildirilen kıyâmet gününü de mutlaka gerçekleştireceği ifade edilmiştir. Böylelikle Kur’ân, kıyâmet ve âhiretin gerçekleşeceğine dair bir kanıt olarak gösterilmiştir.

Unutulmamalıdır ki, Kur’ân'daki mucize; dağlarda, taşlarda, meleklerde, rüzgârlarda hatta peygamberlerde olan mucizelerden daha yücedir. Hem öyle bir mucizedir ki, her an el altında ve göz önünde bulunmasına rağmen kıyâmete kadar mucizeleri tükenmeyecek bir kitaptır.

8Hani o yıldızlar silindiği/imha edildiği/uzaklaştırıldığı zaman, 9gök aralandığı zaman, 10dağlar savrulduğu zaman, 11-13tanıklık edecek elçiler, tanıklık için bekletildikleri “Ayırt etme günü” tanıklık vakti belirlendiği zaman, –“14Ayırt etme günü”nün ne olduğunu sana ne bildirdi!– 15o gün, yalanlayanların vay hâline!

Kıyâmet gününde evrenin durumunu anlatan bu ve buna benzer sahneler Kur’ân'ın çeşitli sûrelerinde dile getirilmiştir. Bütün bu sahnelerdeki ortak görüntü şudur: O gün evrenin düzeni bozulacak ve bu düzensizliğe korkunç gürültüler, patlamalar ve sarsıntılar eşlik edecektir. Ancak, dehşet veren bu olaylar, insanların öteden beri bildiği yıldırım, deprem, volkanik patlama gibi küçük çaplı doğal olaylara hiç benzemeyecek, dünyadaki hiçbir olayla mukayese edilemez şiddette ve büyüklükte olacaktır. Dolayısıyla o günkü dehşetin insanın zihinsel yapısına sığması mümkün değildir. Bu gerçeğe rağmen kıyâmet anlatımlarının değişik sahnelerle tekrarlanması, bu olayın gerçekleşeceğini insanların aklına sığdırma, kabullendirme maksadına yöneliktir.

O yıldızlar silindiği/imha edildiği/uzaklaştırıldığı zaman,

Âyette geçen, طمست [tumiset] sözcüğü, طمس [tams] mastarından türemiş “fiil-i mazi, bina-i mechul, müfred, müennes” bir sözcüktür.

Tams sözcüğü kök olarak “silmek, ortada iz bırakmamak, imha etmek, uzaklaştırmak” anlamlarına gelmektedir. Nitekim Arapça'da gözleri görmeyene, “gözleri silinmiş, gözleri imha olmuş, gözleri kendinden uzaklaştırılmış” anlamında طموس البصر [tamûsu'l-basar], kalbi kalplikten çıkmış, fesada uğramışlara da “kalbi silinmiş, kalbi imha olmuş, kalbi kendinden uzaklaştırılmış” anlamında طموس القلب [tamûsu'l-kalb] denmektedir.[9]

Tams sözcüğünün türevlerini şu âyetlerde de görmek mümkündür: Yâ-Sîn/66, Kamer/37, Nisâ/47, Yûnus/88.

Işık kaynağı olarak bilinen yıldızların aslında enerjilerinin tükenmesiyle sönen, silinen bir yapıda oldukları çok yakın bir tarihte tesbit edilmiştir. Yıldızların sonsuza dek ışıyacağının sanıldığı bir dönemde, ışıklarının söndürülmesi, silinmesi sûretiyle varlıklarının son bulacağının Kur’ân tarafından dile getirilmiş olması büyük bir mucizedir.

gök aralandığı zaman,

Âyette geçen, فرجت [furicet] sözcüğü, “iki şey arasındaki aralık” demek olan الفرج [ferc] sözcüğünden türemiştir. Bu sözcük genellikle “yarmak” anlamındaki فجر [fecr] sözcüğü ile karıştırılmaktadır. Bu karıştırmanın bir sonucu olarak, dişi canlıların üreme organlarınaفرج فروج , [ferc, fürûc] denmesinin bu organların yarık oluşundan ileri geldiği zannedilir. Hâlbuki sebep bu organların yarık oluşları değil, iki ayağın aralığında bulunuyor olmalarıdır.[10]

Dolayısıyla yukarıdaki âyet, “göğün yarılması”nı değil, “aralanması”nı ifade etmektedir. Ancak “göğün aralanması” ile neyin kasdedildiğini bilmek bugün için mümkün değildir, belki kıyâmete kadar da mümkün olmayacaktır. Bir tahmin olarak; dünya ile atmosfer arasında bir boşluk oluşacağı ve buna bağlı olarak dünyanın, güneşin çekim alanından çıkacağı anlamına geldiği söylenebilir.

dağlar savrulduğu zaman,

Bu ifadeyle şimdiki kâinat düzeninin bozulacağı, yani yıldızların uzaklaşacağı, söneceği, imha olacağı ve göğün aralanacağı o gün bir başka olayın daha gerçekleşeceği bildirilmektedir. Bildirilen bu olay, dağların ufalanıp havada uçuşan toza dönüşecek olmasıdır. 8-10. âyetlerdeki anlatımlar; İnfitar, Tekvîr, Müzzemmil, Tâ-Hâ, Furkân, İnşikâk, Vâkıa, Nebe, Zilzâl gibi başka sûrelerde de tekrarlanmış ve olayın ciddiyeti vurgulanmıştır.

Elçiler, vakitlendirildikleri zaman, bunlar hangi gün için ertelendiler ise! Ki Ayırt Etme Günü için (ertelenmişlerdi).

YEVMÜ'L-FASL: يوم [yevm] ve الفصل [el-fasl] sözcüklerinden oluşan bu ifade, “ayırt etme günü” anlamına gelen bir isim tamlamasıdır. el-Yevm, Arapça'da “gün” demektir. Sözcüğün “yevmiye” [gündelik] gibi bazı türevleri Türkçe'de de kullanılmaktadır.

el-Fasl sözcüğü ise isim olarak “iki şey arasındaki mesafe”, fiil olarak da “iki şey arasına mesafe koymak, bitişik hâle gelmiş iki ayrı şeyi birbirinden ayırmak” anlamlarına gelir. el-Fasl sözcüğünün fiil anlamının “bir bütünü yarmak, ikiye ayırmak” demek olan şakk sözcüğü ile karıştırılmaması gerekir. Çünkü kıyâmet gününde bir bütün ikiye ayrılmayacak, zaten birbirinden ayrı olan şeylerin ayrımı yapılacaktır. Yani, o gün, hakk ile bâtıl, mümin ile kâfir birbirinden ayrılacaktır. Kıyâmet gününe, Yevmü'l-Fasl [ayırt etme günü] denmesinin sebebi budur. Bazılarının, “karar günü”, “hüküm günü” olarak çevirdikleri bu ifadenin yorumsuz olarak sözcük anlamıyla çevrilmesi, bize göre en isabetli olanıdır.

13. âyetten başka aynı sûrenin 38. âyetinde de karşımıza gelecek olan Yevme'l-Fasl [ayırma günü] ifadesi, değişik ayrıntılarla başka âyetlerde de tekrarlanmıştır:

19,20Artık o zorlu bir haykırıştan ibarettir. Bir de bakmışsın ki, onlar karşıda duruverirler. Ve “Eyvah bizlere! İşte bu, Din Günü'dür!” derler.

–“21İşte bu, sizin yalanlamakta olduğunuz Ayırma Günü'dür!”–

22,23Toplayın o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları, eşlerini ve Allah'ın astlarından tapmış oldukları şeyleri. Sonra da onları cehennemin yoluna kılavuzlayın.

                                                           (Sâffat/19-23)

40Şüphesiz ki, Ayırma Günü onların hepsinin buluşma yeridir/ kararlaştırılmış buluşma vaktidir.

41,42O gün Allah'ın merhamet ettiği kimseler hariç, hiçbir yakının yakına hiçbir şekilde yararı olmaz. Onlar yardım da olunmazlar. Şüphesiz ki Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olanın, engin merhamet sahibinin ta kendisidir.

                                                      (Duhân/40-41)

17Kuşkusuz Ayırma günü kararlaştırılmış bir buluşma vakti olmuştur.

18O gün Sûr'a üflenir; siz de hemen bölükler hâlinde gelirsiniz.

                                                     (Nebe/17-18)

11-12. âyetlerde, bu dehşet veren sahnelerin yanında bambaşka bir olaya daha değinilmiştir. Bu olay, uzun insanlık tarihi boyunca insanlara tebliğde bulunmuş olan peygamberlerin mahşer halkına teşhiridir. “Ayırma Günü”, aynı zamanda genel bir buluşma günü olarak belirlenmiş ve bütün peygamberlere o gün için randevu verilmiştir.

Bu buluşmada peygamberler, dağlardan, yeryüzünden, göklerden daha ağır basan o büyük konuya [hesap verme konusuna] ilişkin son hesaplarını sunacaklardır:

6Andolsun, kendilerine elçi gönderilmiş olanları da sorguya çekeceğiz, andolsun, gönderilen elçileri de sorguya çekeceğiz.

7Ve andolsun, onlara, bir bilgi ile anlatacağız; çünkü Biz uzakta olanlar değildik.

8Ve tartı, o gün haktır. Kimin terazileri/tartıları ağır basarsa, işte onlar kurtulanlardır.

9Ve kimin terazileri/ tartıları hafif kalırsa, işte onlar âyetlerimize karşı zâlimlik etmelerinden dolayı kendilerini ziyana sokan kimselerdir.

                                                                          (A‘râf/6-9)

Yukarıdaki âyetlerin ifade şeklinden, son derece önemli bir olaydan söz edildiği anlaşılmaktadır. Artık yıldızların sönmesi, göğün parçalanması, dağların ufalanıp toz gibi uçuşması ile yaşanan dehşet geride kalmış, fakat şimdi herkesi o dehşetin saldığı korkudan daha büyük bir korku kaplamıştır: Hesap verme korkusu...

Hesap verme zamanının geldiğini vurgulayan uyarı sarsıcıdır:

Elçiler, vakitlendirildikleri zaman,

Allah'ın haşr meydanında [Kendi huzurunda] bütün insanları toplayacağı ve her kavmin peygamberini de şâhit olarak çağıracağı, Kur’ân'da pek çok yerde bildirilmiştir.

Sapkınlar ve suçlular, Allah'ın kendilerine neyi ilettiğinin tanığı ve kanıtı olarak karşılarında peygamberleri bulacaklar ve böylece sapıklığa düşme sebebinin kendileri olduğu açığa çıkacaktır:

 69Ve yeryüzü Rabbinin nûruyla aydınlanmış, kitap konulmuş, peygamberler ve tanıklar getirilmiş ve aralarında hak ile karar verilmiştir. Ve onlara haksızlık edilmez.

                                                  (Zümer/69)

41Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl?

                                                  (Nisâ/41)

Ayırt etme gününün ne olduğunu sana ne bildirdi!

Bu ifade tarzı, hatırlanacağı üzere, insanın aklının eremediği, havsalasının alamadığı, zihnî yetilerinin boyutlarını aşan konularda kullanılmaktadır. Aynı ifadenin burada Yevmü'l-Fasl [ayırt etme günü] için kullanılması, o günde oluşacak dehşetin, insan zihninin ötesinde olduğunu anlatmaktadır. Yani insanlara, “Siz dünyada hangi sıkıntıyı görmüş, yaşamış, düşünmüş olursanız olun, onların hiç birisi Ayırt Etme Günü'ndeki kadar müthiş değildir, ona göre aklınızı başınıza alın!” denilmektedir.

Arkasından da şu uyarı yapılmaktadır:

O gün, yalanlayanların vay hâline!

Rabbimizin uyarı ve teşvik amaçlı bu mesajı bu sûrede tam on kez tekrarlanmıştır. Gerek âhiret hâlleri ile ilgili açıklamaların ve gerekse dünya ile ilgili hatırlatmaların yapıldığı cümlelerin sonunda hep bu ifade kullanılmıştır. Tekrarlanan bu uyarı ifadesi hep aynı sözcüklerden meydana gelmiş olsa bile, yalanlayanların yalanladıkları ifade edilen şeyler her pasajda farklıdır. Meselâ bu ifadenin sûredeki ilk geçişinde, “Yevmü'l-Fasl”ın [ayırt etme günü'nün], ikinci defa geçişinde “suçlulara yapılacak azabın”, üçüncü defa geçişinde “Allah'ın ilmi ve gücünün”, dördüncü defa geçişinde de “insanoğlunun muhtaç ve sınırlı bir güce sahip olduğunun, ilâhî kudretin ise her şeyi kapladığının” yalanlandığı ifade edilmiştir. Aslında ifadenin her tekrarlanışıyla farklı bir konu vurgulandığından, ifadenin tekrarlandığını söylemek pek de uygun değildir.

“Vay hâline!” şeklinde çevrilen ويل [veyl] sözcüğü ile ilgili detay Hümeze sûresi'nde verildiği için burada tekrar edilmeyecektir.

16Biz, öncekileri değişime, yıkıma uğratmadık mı?

17Sonra geridekileri de onların arkasına takarız. 18Biz, suçlulara, işte böyle yaparız. 19O gün yalanlayanların vay hâline!

Bu âyet grubunda da yine Rabbimizin insanlara uyguladığı eğitim ilkelerinden biri olan “örnek verme” ilkesi görülmektedir. Sûrenin buraya kadarki bölümünde, kıyâmete inanmayanlara kanıt olarak Kur’ân gösterilmiş ve buna rağmen “Ayırım Günü”nü inkâr edenler, Yalanlayanların vay hâline! ifadesi ile tehdit edilmişti. Bu bölümde ise yalanlayanlara, tarihte kendileri gibi olanların başlarına gelen kötü son hatırlatılmaktadır. Bu hatırlatma, Biz, öncekileri helâk etmedik mi? ifadesi ile geçmişteki somut örnekler telmih edilerek yapılmıştır.

Rabbimizin gerçek olayları sıkça gözümüzün önüne sermesindeki amaç, başka bir âyette şöyle açıklanmıştır:

42Hani siz, vâdinin yakın bir yamacında idiniz, onlar da uzak yamacında idiler. Kervan da sizden daha aşağıda idi. Şâyet onlarla sözleşmiş olsaydınız da, buluşma yerinde kesinlikle anlaşmazlık çıkarırdınız. Fakat olması gereken işi Allah'ın gerçekleştirmesi için; değişime/yıkıma uğrayan apaçık bir delil gördükten sonra yıkıma uğrasın, sağ kalanlar da yine apaçık bir delilden sonra yaşasın diye... Şüphesiz Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.

                                                                    (Enfâl/42)

Tarihten ders çıkarma konusunda ciddî ihtarlarda bulunan Rabbimiz, Kur’ân'ın bir bölümünü kıssalara ayırmak sûretiyle bizlere zengin bir ibret kaynağı lütfetmiştir. Geçmiş kavimlerin helâk edilmelerine sebep olan davranışların anlatıldığı yüzlerce âyetten bir bölümü, bundan önceki sûrelerin aynı konuyla ilgili bölümlerinde okuyucuya sunulmuştu. Bu bağlamda şu âyetlerin yer aldığı pasajların da okunmasında yarar görüyoruz: Bakara/248; Âl-i İmrân/13, 49; Yûnus/92; Hûd/103; Yûsuf/111; Hicr/77; Nahl/11, 13, 65, 67, 69; Şu‘arâ 8, 67, 103, 121, 139, 158, 174, 190; Neml/52; Ankebût/15, 35, 44; Sebe/9; Zâriyât/37; Kamer/15.

Kendi hataları yüzünden helâk edilen öncekilerin [geçmiş toplumların] örnek alınması konusu, Rabbimizin çok çetin yakalayışına “tanık” ve “tanık olunan”ı kanıt göstermesi sebebiyle Burûc sûresi'nde de geçmiş ve orada geçmişin araştırılmasının gerekli olduğunu bildiren âyetler örnek olarak verilmişti.

Burûc sûresi'ndeki o bölümün tekrar okunmasını öneriyor ve şuna inanıyoruz: Kur’ân'ın öncekiler sözcüğü ile ifade ettiği “geçmiş toplumlar”ın serüvenleri tarihî belgelerden, arkeolojik kalıntılardan araştırılıp öğrenildiğinde görülecektir ki, âhireti inkâr ederek bu dünyayı tek hayat zanneden ve ahlâkî değerlerini sadece bu dünyadaki ölçülere ve neticelere bağlayan bütün kavimler istisnâsız helâk olmuşlardır.

Sonra geridekileri de onların arkasına takarız/takacağız. Biz, suçlulara, işte böyle yaparız.

Yani, bu Bizim sünnetimizdir [yasamızdır]. Âhireti inkâr edenler, tıpkı helâke uğrayan geçmiş ümmetler gibi, sonunda aynı felâkete uğramalarının kaçınılmaz olduğunu göreceklerdir.

Bundan önce hiçbir kavim bu âkıbetten istisnâ edilmemiştir, ileride de edilmeyecektir

40Âyetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklenen şu kimselere, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve deve/halat iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete girmeyeceklerdir. Biz suçluları işte böyle cezalandırırız. 41Onlar için cehennemden yataklar, üstlerinden de örtüler vardır. Ve Biz, zâlimleri işte böyle cezalandırırız.

                                                               (A‘râf/40)

 84Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Bak bakalım günahkârların sonu nasıl oldu!

                                                                      (A‘râf/84)

69De ki: “Yeryüzünde gezip dolaşın da suçluların sonlarının nasıl olduğuna bir bakın!”

                                                                   (Neml/69)

34Şüphesiz Biz, günahkârlara böyle yaparız.

                                                        (Sâffat/34)

ÂYETTEKİ “ÖNCEKİLER ve SONRAKİLER”İN KİMLİĞİ: Klâsik kaynaklar, öncekiler tabiri ile Âd ve Semûd kavimlerinin, sonrakiler tabiri ile de Lût, Şu‘ayb ve Mûsâ kavimlerinin [Firavun ve ordusunun] kasdedildiğini ileri sürmüşlerdir.

Bize göre ise öncekiler, bu âyet inmeden önceki dönemlerde yaşamış olan Âd, Semûd, Lût ve Şu‘ayb'ın kavimlerini, Firavun ve avenesini, Ashâb-ı Uhdud ve Ashâb-ı Fîl gibi grupları; sonrakiler ise bu âyetler indikten sonra yaşayacak olan ilerideki inkârcıları işaret etmektedir. 17. âyette söz konusu olan bazı kıraat [okunuş] farklılıkları da bizim ileri sürdüğümüz tezi desteklemektedir.

20Biz sizi değersiz bir sudan oluşturmadık mı?

21,22Sonra onu belli bir ölçüye/vakte kadar sağlam bir yerin içinde tuttuk. 23Demek ki Bizim gücümüz yetti. Ne güzel güç yetirenleriz Biz. 24O gün, yalanlayanların vay hâline!

Bu pasajda bakışlar öncekiler ile ilgili örneklerden Kıyâmet sûresi'nin son bölümünde değinilen konuya, yani insanın kendisine çevrilmiş ve insanın yaratılışı Allah'ın varlığı ve kıyâmete kanıt gösterilmiştir.

Biz sizi hakir bir sudan yaratmadık mı?

Âyette geçen, ماء مهين [mâin mehîn] ifadesi, “hakir, hor, az ve zayıf [değersiz] bir su” demek olup bununla erkeğin menisi kasdedilmiştir. Aynı ifade bir başka âyette daha geçmektedir:

8Sonra onun soyunu bir özden, basbayağı bir sudan yapmıştır. 9Sonra onu düzeltip bir biçime soktu ve onu bilgilendirdi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Sahip olduğunuz nimetlerin karşılığını ne de az ödüyorsunuz?

                                             (Secde/8)

Âyette kastedilen “meni” ile insanın hammaddesi “sperm” arasında oldukça ilginç tezatlar mevcuttur. “Sperm”ler, içinde yüzdüğü “meni”nin sadece bir kısmı olmakla beraber meninin en temel maddesidir. Yumurtayı dölleyen sperm ise, 300-400.000.000 spermden sadece birisidir. Ne var ki, bu tek sperm, hemcinsleri arasında en hızlı yüzerek hedefe en erken ulaşan spermdir. Demek oluyor ki, insanın yaratılışı, hakir bir su olarak nitelenen meni'nin ölçü bakımından hiç önemsenmeyecek bir miktarından, ama en değerli özünden olacak şekilde plânlanmıştır.

Sonra onu belli bir ölçüye/vakte kadar sağlam bir yerin içinde tuttuk.

KARÂRIN MEKÎN [SAĞLAM YER]:

Gerçekten de Rabbimiz plânını öyle yapmıştır ki, hamilelik gerçekleştikten sonra doğuma kadar geçen süre içinde “zigot” ile başlayan süreç, çeşitli evrelerde ve çeşitli bölgelerde ama özel bir koruma ile devam etmektedir:

“Anne karnındaki cenin çok hassas bir varlıktır. Cenin eğer özel bir korunmaya sahip olmasaydı; sıcak, soğuk, ısı değişimleri, darbeler, annenin âni hareketleri cenine ya büyük bir zarar verecek, ya da cenini öldüreceklerdi. Annenin karnındaki üç bölge cenini tüm bu dış tehlikelere karşı korur. Bu bölgeler şunlardır: A) Karın duvarı, B) Rahîm duvarı, C) Amniyon kesesi.

Kur’ân'ın indiği 7. asırda insanların amnion kesesinden haberleri yoktu... Cenin bu üç tabakanın koruyuculuğu altında kapkaranlık bir mekânda yavaş yavaş gelişimini sürdürür.[

Amniyon kesesi temiz, akışkan bir sıvı ile doludur. Bu sıvı sarsıntıları emen koruyucu bir yastık gibidir, basıncı dengeler, amniyon zarının embriyoya yapışmasını engeller ve ceninin rahim içerisinde rahatlıkla dönmesini sağlar. Eğer cenin bu sıvı sayesinde rahatlıkla hareket edemeseydi, bir et kütlesi gibi yığılıp kalacak, devamlı bir tarafı üzerinde aylarca durduğu için yaralar vücudunu saracak ve birçok komplikasyon ortaya çıkacaktı. Ceninin her tarafının eşit biçimde ısınması da önemlidir. Sıvının ısıyı eşit dağıtması sayesinde dışarıdaki sıcaklık ne olursa olsun ceninin her yanı 31°C'lik sıcaklığa sahiptir. Yaratıcımız her aşamada her şeyi en ince şekilde ayarlamış, karanlıkların içinde her ihtiyacımızı karşılamış, bedenimizi dış dünyanın tüm zararlarından korumuştur.”[11]

BELLİ ÖLÇÜ/VAKİT: Buradaki, قدر معلوم [kaderin ma‘lûm] ifadesinin anlamı, sadece insanların bildiği belli bir ölçü/vakit değildir; aynı zamanda “Allah'ın bildiği bir ölçü/vakit” anlamını da içermektedir. İnsanların hamileliğe ait bilgileri kabataslaktır ve hiç kimse bir çocuğun anne karnında kaç ay, kaç gün, kaç saat, kaç dakika, kaç saniye kalacağını, doğumun tam vaktini ve çocuğun anne karnında ulaşacağı ölçüleri bilemez. Bu özellikler Allah tarafından tayin edilmiştir, yani ölçüler O'nun tarafından konulmuştur.

Demek ki Bizim gücümüz yetti. Ne güzel güç yetirenleriz Biz.

Bu âyet, kıraat farklılıkları dikkate alındığında, “Biz onu biçimlendirdik, Biz ne güzel biçim verenleriz” şeklinde anlaşılıp çevrilebilir. Konu başka âyetlerde şöyle detaylandırılmıştır:

 12-16Ve andolsun ki Biz, insanı seçilmiş bir çamurdan oluşturduk. Sonra onu çok dayanıklı bir karargâhta bir nutfe yaptık. Sonra o nutfeyi bir embriyon oluşturduk. Sonra o embriyoyu bir et parçası oluşturduk. Sonra o bir et parçasını kemikler olarak oluşturdukk. Sonunda o kemiklere de bir et giydirdik. Sonra onu bir başka oluşumda yeniden kurduk. İşte, oluşturanların en güzeli Allah ne cömerttir! Sonra şüphesiz sizler, bunların ardından kesinlikle öleceksiniz. Sonra şüphesiz siz, kıyâmet gününde diriltileceksiniz.

                                  (Müminûn/12-14)

5Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, bilin ki ne olduğunuzu size ortaya koymak için, şüphesiz Biz, sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra bir embriyondan, sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından oluşturmuşuzdur. Ve Biz, dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak, sonra da olgunluk çağına erişmeniz için çıkartırız. Bununla beraber kiminiz geçmişte yaptıkları ve yapması gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırılır/öldürülür. Kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en rezil zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki sönmüştür; sonra Biz, onun üzerine su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir.

6İşte bu, şüphesiz ki Allah'ın hak olması, şüphesiz sadece O'nun, ölüleri diriltmesi ve şüphesiz sadece O'nun her şeye en iyi güç yetiren olması nedeniyledir.

                                              (Hacc/5-6)

Yukarıdaki âyetler, bu hayattan sonraki hayatın varlığına açık bir delil teşkil etmektedir. Yaptıklarının hesabını sormak ve karşılığını vermek için insanı çok basit bir sudan yaratan gücün, onu yeniden yaratmasının çok kolay olduğunu vurgulayan bu pasaj şu anlamı içermektedir: “Ey kâfirler! Sizi hiç yoktan, basit bir sudan başlayarak ahsen-i takvîm olarak yaratan Allah, ölümünüzden sonra sizi daha kolay, daha zahmetsiz yaratmaya kadirdir.”

O gün, yalanlayanların vay hâline!

Bu cümlenin içerdiği tehdit mesajı, konuyla ilgili diğer âyetlerin de delaletiyle şöyle açıklanabilir: “İnsanların ölümlerinden sonra dirileceklerine dair gösterdiğimiz delil ortada duruyor iken, yani onları topraktan, sonra nutfeden yarattığımız gerçeği herkes tarafından biliniyor iken, onlar [kâfirler] ölümden sonra dirilişi hâlâ yalanlamaktadırlar. Yalanladıkları o müthiş gün geldiğinde, o günün kendileri için bir felâket günü olduğunu açıkça göreceklerdir.”

25,26Yeryüzünü dirilere ve ölülere bir toplanma-tutulma yeri yapmadık mı?

27Orada sapasağlam yüksek dağlar oluşturduk ve size tatlı sular içirdik. 28O gün, yalanlayanların vay hâline!

20-24. âyetlerden oluşan pasajda insanın kendi yapısına çekilmiş olan dikkatler, 25-28. âyetlerden oluşan pasajda ise insanların üzerinde yaşadığı yeryüzüne çekilmiştir. Bu âyetler, ilk bakışta sadece tarıma dayalı hayat süren insanların hayatlarının düzenlenmesini ve bu düzenin kusursuzluğunu göstermeye yönelik imiş gibi görünüyorsa da, bugünün bilgili insanları için de birçok mucizeler içermektedir. Çünkü bu âyetler, Allah'ın bu gezegende insanın yaşamasını düzenleyen plânını ve yeryüzünün bu hayatı mümkün kılacak şartlarla donatıldığı gerçeğini sergilemektedir.

Yeryüzünü dirilere ve ölülere bir toplanma-tutulma yeri yapmadık mı?

21. âyette insanın dünyaya gelmeden önceki yurdunu [ana rahmini]  قرار مكين[karâr-ı mekîn] [sağlam yer] olarak niteleyen Rabbimiz, insanın doğum sonrasındaki hayatını sürdürdüğü ikinci yurdunu كفاة [kifât] sözcüğü ile nitelemiştir.

Kifât sözcüğü, “küçük çömlek, çanak, tencere, kazan” anlamındaki kift sözcüğünden türemiştir. Sözcüğün mastarı, “bir yere bir şeylerin toplanması ve orada tutulması” anlamına gelir. Hırsızların çaldıkları malları sakladıkları dağdaki mağaraya kâfit denir. Medine'deki “Bakiu'l-Ğardad” denilen mezarlığa da ölüler defnedildiği için kefte denir. Kifât ise, “yeryüzünde bir şeylerin biriktirilip korunduğu yer” anlamındadır.[12]

Yeryüzünün bu sözcükle nitelenmesi, yine Rabbimizin şanına uygun ifadelendirmelerinden birini ortaya koymaktadır. Çünkü canlı ve cansız tüm varlıkları üzerinde bulunduran yeryüzü, hem canlıların hayatlarını sürdürmeleri bakımından her türlü koşulu taşımakta, hem de onları yaşamlarından sonra da sinesinde barındırmaktadır. Yani, milyonlarca yıldan beri bitki, hayvan, insan gibi her türlü yaratığı kucağında yaşatan, onların yaşam ihtiyaçlarını karşılayan, onlara hazinelerinden sürekli imkânlar aktaran yeryüzü, bütün bu yaratıkları yaşamlarından sonra da bağrında saklayabilmektedir. Yeryüzündeki bu benzersiz düzen, bir taraftan Rabbimizin eşsiz plâncılığını gözler önüne sermekte, diğer taraftan da âhiretin mümkün ve makul olduğunun başka bir delilini teşkil etmektedir.

25-26. âyetlerle ilgili olarak Râzî'nin açıklamaları da kayda değer niteliktedir:

“Buna göre adeta, “Biz yeryüzünü, canlıları, cansızları bağrına basan olarak bu biçimde yaratmadık mı?” denilmek istenmiştir. Yahut da bu ifadeler, kifâten kelimesinin delâlet ettiği nekfitü [toplarız, cem ederiz] fiili ile mansubturlar. Buna göre mana, “Biz sizleri, canlılar ve ölüler olarak bir araya toplarız” şeklinde olur. Bu durumda da bu iki kelime, mef‘uI zamirinden [nekfitkum=sizi... toplarız]’dan hâldir. Dil bakımından yapılacak açıklama bundan ibarettir.

Manaya gelince, bu hususta şu izahlar yapılabilir:

1) Yeryüzü, canlıları sırtında [üzerinde], ölüleri de karnında [içinde] bir araya getirir. Buna göre mana, “Diriler, evlerinde otururlar, ölüler de kabirlerine gömülürler” şeklinde olur. İşte bundan dolayı Araplar yeryüzüne, “ana” adını vermişlerdir. Çünkü yeryüzü, insanları bağrına basması açısından, tıpkı çocuğunu bağrına basıp onun işlerini uhdesine alan bir anne gibidir. İnsanlar yeryüzünde bir araya gelip onun sinesinde birleştikleri için, yeryüzü de âdeta o insanları bağrına basmış gibi olur.

2) Yeryüzü, canlılardan ayrılan o pisleri, şeyleri kendisinde topladığı için canlıların kifât'ı, yani derleyip toplayıcısı olarak kabul edilmiştir. Ama yeryüzünün, insanlar onun üzerinde olmaları halinde, canlıları toplaması meselesine gelince, hayır; buna kifât adı verilmez.

3) Yeryüzü, insanın yeme-içme gibi ihtiyaçları hususunda kendisine muhtaç olduğu şeyleri kapsayan bir mahal olduğu için “canlıların toplayıcısı” [kifât'ı] olarak addedilmiştir. Çünkü bütün bunlar yerden biter. Zararlı şeyleri def etmeye elverişli, mamur ve derli-toplu binalar da, yeryüzünde ve oradan inşa edilmişlerdir.

4) Âyetteki ahyâen ve emvâten kelimelerinin manası yerle ilgilidir. Buna göre diriler, yerin bitirdiği şeyler; ölüler de bitirmediği şeyler olmuş olur.”[13

Orada sapasağlam-yüksek dağlar kıldık ve size tatlı sular içirdik.

Bu âyette hem dağlara hem de hayatın devamı için gerekli olan tatlı suya dikkat çekilmiştir. İnsanın yaşayacağı dünya ortamıyla ilgili düzenlemeler başka âyetlerde de dile getirilmiştir:

15,16Ve Allah size sofra olması için yeryüzünün içinde sabit-sağlam dağlar, ırmaklar ve siz kılavuzlandığınız doğru yolu bulasınız diye yollar ve daha nice âlametler bıraktı. Ve Onlar yıldızlarla/ Kur’ân âyetleri öbekleriyle yollarını bulurlar.

                                                     (Nahl/15, 16)

6,7Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da birer direk yapmadık mı?

                                                       (Nebe/6-7)

27-33Oluşturuluşça siz mi daha çetinsiniz yoksa gök mü? Göğü, Allah yaptı; boyunu yükseltti, sonra da onu düzene koydu, gecesini kararttı ve ışığın parlaklığını çıkarttı. Ve ondan sonra, sizin ve hayvanlarınız için bir yararlanma olmak üzere yeryüzünü döşedi/ yeryüzünden suyunu ve otlağını çıkardı, dağları da demirledi/sağlam bir şekilde yerleştirdi.

                                               (Nâziât/27-33)

33Ve O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ay'ı oluşturandır. Hepsi bir yörüngede yüzmektedir.

                                                            (Enbiyâ/31)

Doğrulukları bilimsel olarak ancak yakın bir tarihte anlaşılan bu özellikleri 14 asır öncesinden bildiren bu âyetler, Kur’ân'ın mucizeliğini tartışmasız bir şekilde ortaya koymaktadır. Gerek dağlar ve özellikleri, gerekse tatlı su, suyun ilk oluşumu ve tabiattaki çevrimiyle ilgili bilgiler, teknik kitaplardan, özellikle de, Kur’ân Hiç Tükenmeyen Mucize adlı eserden tetkik edilebilir.

O gün yalanlayanların vay hâline!

Bu cümle, bu pasajın sonunda şu anlama gelmektedir: “Onlar, Allah'ın kudret ve hikmetinin işaretlerini gördükleri hâlde, bu gücün sahibinin âhireti gerçekleştirebileceğini akıl ve mantık yolu ile kabul etmek yerine, Allah'ın bu dünyadan sonra başka bir hayat düzeni kuracağını ve o dünyada insanlardan hesap soracağını yalanlamakta ve inkâr etmektedirler. Bu zan ile yaşamaya devam edenler, sonunda sözü edilen günle karşılaştıklarında, ne büyük bir ahmaklık içine düştüklerini ve kendileri için ne büyük bir felâket hazırladıklarını göreceklerdir.”

29Kendisini yalanlamakta olduğunuz o şeye doğru gidin! 30,31O üç kol-çatal sahibi, gölgelendirmeyen ve alevden korumayan bir gölgeye doğru gidin!

32Gerçekten o, saray gibi kıvılcımlar atar/yağdırır; 33sanki kıvılcımlar sarı erkek develer gibidir. 34O gün, yalanlayanların vay hâline!

Mahşer âleminden bir sahnenin canlandırıldığı bu pasajda, gaybetten muhataba [üçüncü şahıstan ikinci şahısa] dönülerek yapılan “iltifat sanatı” ile, onca kanıta rağmen inanmayıp yalanlayan kimselere seslenilmekte ve o gün başlarına gelecek olanlar kendilerine bugünden bildirilmektedir. Ancak bu sesleniş, Tekvîr/26'daki, Hâl böyleyken siz nereye gidiyorsunuz? ihtarına kıyasla dozu arttırılmış bir uyarı ve tehdit ile yapılmakta ve önceki âyetler dikkate alındığında sanki şöyle denilmektedir: “Size bunca akıl ve fikir verdik, kendi bünyenizden ve çevrenizden kıyâmete dair yüzlerce kanıt gösterdik, hele hele bunların hepsinden daha büyük Kur’ân'ı indirdik. Ama siz yine de yalanladınız. Bundan sonra size daha ne denir ki?”

Farklı bir anlatımla dramatize edilen sahne, kıyâmet gününü ve herkesin Allah'ın huzurunda hazır olduğu ânı canlandırmaktadır. Bu sahnede Rabbimizin direktifi ile yalanlayıcılara, O, kendisini yalanlamakta olduğunuz şeye doğru gidin! O üç şube sahibi, gölgelendirici olmayan ve alevden korumayan bir gölgeye (!) doğru gidin! diye seslenilmektedir.

Benzer bir direktifi bir başka âyette de görüyoruz:

28,29Ve hepsini toplayacağımız, sonra da o ortak koşanlar için “Yerlerinize! Siz ve ortaklarınız!” diyeceğimiz gün, artık kesinlikle aralarını iyice açacağız ve onların ortakları, “Siz sadece bize tapmıyordunuz ki! Şimdi bizim aramızda ve sizin aranızda şâhit olarak Allah yeter. Biz sizin kulluğunuzdan kesinlikle bilgisizdik/ duyarsızdık” diyecekler.

                                              (Yûnus/28, 29)

Dikkat edilirse, 30-31. âyetlerden oluşan pasajın alay üslûbuyla ifade edildiği hemen görülebilir. Çetin bir yargılama süreci bitmiş, bu süreçteki zorunlu konukluk [tutukluluk] sona ermiş ve yalanlayıcılara serbestçe gidebilecekleri söylenmiştir. Ancak; gidilecek istikâmette öyle bir şey vardır ki, verilen hareket özgürlüğü aslında tutukluluktan bin beterdir. Çünkü karşıda duran şey, oraya gitmek zorunda olanların yalanlayıp durdukları şeydir: Üç şubeli gölge... Gölgelendirici olmayan ve alevden korumayan bir gölge... Boğucu, yakıcı, kavurucu güneşten daha beter bir gölge... Aslında tam anlamıyla cehennem... Böyle korkunç bir yere, gölge demek sûretiyle yapılmış ince alaya edebiyatta “tahakküm sanatı” denmektedir. Tahakküm, tarizin bir çeşidi olup muhatabın uyanmasını sağlayan ve Kur’ân'da çok kullanılan bir sanattır. Bu sanatın bir örneği de, Onlara azabı müjdele ifadesinde görülmektedir.

Yalanlayıcıların gönderildikleri yere gölge denmesinin sebebi, gölge'nin mahşerde bir nimet olması dolayısıyladır. 41-42. âyetlerde de görüleceği gibi, orada gölgeler sadece inananların istifadesine sunulacaktır:

57Ve iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapanları, içinde sonsuz olarak kalmak üzere, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlara orada tertemiz [kin gütmeyen, kıskançlık duymayan] eşler vardır. Ve onları, koyu bir gölgeliğe girdireceğiz.

                                                                                                   (Nisâ/57)

35Allah'ın koruması altına girmiş kişilere söz verilen cennetin örneği şöyledir: Onun altından ırmaklar akar, nasiplikleri; meyveleri, renkleri, tatları ve gölgeleri süreklidir. İşte bu, Allah'ın koruması altına girmiş kişilerin âkıbetidir. Kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerin âkıbeti de Ateş'tir.

                                               (Ra‘d/35)

55Gerçekten cennetin ashâbı bugün gönül şenliği sürerek bir uğraşı içindedirler.

56Kendileri ve kendilerine sunulan refakatçı eşler, gölgeler içinde koltuklar üzerine kurulmuşlardır.

57Yalnızca onlara, orada meyveler vardır. İsteyecekleri her şey de onlarındır.

                                            (Yâ-Sîn/55-57)

27-34Ve sağın yaranı, nedir o sağın yaranı! Onlar, dikensiz kirazlar, meyve dizili muzlar/akasyalar, uzamış gölgeler, fışkıran su, kesilmeyen; tükenmeyen ve yasaklanmayan birçok meyveler ve yükseltilmiş döşekler içindedirler.

                                              (Vâkıa/27-34)

Âyette gölge'nin, üç çatallı olarak nitelenmesi konusunda çok değişik yorumlar yapılmıştır. Biz katılmasak da, eski yorumlara örnek olarak Râzî'nin, çağdaş yorumlara örnek olarak da Elmalılı Hamdi Yazır'ın görüşlerini aktarmakta yarar görüyoruz:

Râzî'nin görüşü:

“CEHENNEM ALEVİBirinci Sıfat: Cenâb-ı Hakk'ın, üç kola ayrılmış âyetinin ifade ettiği husus. Bu ifadenin izahı hususunda üç vecih bulunmaktadır:

1) Hasan el-Basrî şöyle demiştir: “Bu gölgenin ne olduğunu bilmiyorum. Onun hakkında herhangi bir şey duymadım.”

2) Bir topluluk ise, “Üç kola ayrılmış ifadesinden murad edilen, o ateşin, hem altlarından hem de üstlerinden gelip onları çepeçevre kuşatmasıdır. Ateş'in burada, gölge olarak isimlendirilmesi, o ateşin onları bütün yönlerden kuşatması itibariyle bir mecâzdır. Bu, tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın, Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarından (ateşten) tabakalar vardır (Zümer/16) âyetinde olduğu gibidir. Allah Teâlâ yine, Azab onları hem üstlerinden hem de altlarından bürümüştür (Ankebût/55) buyurmuştur” demiştir.

3) Katâde ise şöyle demiştir: “Doğrusu şudur: Bundan maksat, “duman” [duhan]dır. Bu mana, duman çepeçevre kendilerini kuşatmış (Kehf/29) âyetinden elde edilir. Ateşin duvarları ile kasdedilen, “duman”dır. Sonra, bu dumandan bir bölüğü onun sağına, bir başka bölüğü de soluna; bir üçüncü bölük de üstüne geçer.”

Ben derim ki: Bu, imkânsız değildir. Zira gazap insanın sağından, şehvet ise solundan gelir. Kuvve-i şeytâniyye ise dimağındadır. İnancı ve amelleri hususunda insandan sudur eden âfetlerin kaynağı ancak üçtür. Bu üç kaynaktan da, muhtelif karanlık ve zulumâtlar meydana gelmiştir. Yine, burada üç derecenin bulunduğunun söylenilmesi de mümkündür: Bunlar his, hayal ve vehimdir. Bunlar rûhun kudsiyyet ve paklık âleminin nurlarıyla aydınlanmasına manidirler. Bu üç mertebeden her birinin, hususî bir karanlık ve zulmânîliği bulunur.

4) Bir topluluk ise şunu söylemiştir: “Bu, bu dumanın çok büyük olduğunu anlatan kinâye yollu bir anlatımdır. Zira büyük duman kütlesi pek çok kol ve dallara ayrılır.”

5) Ebû Müslim ise şunu söylemiştir: “Hakkında, Cenâb-ı Hakk'ın bundan sonra buyurmuş olduğu ifadelerin söz konusu olması da muhtemeldir. Yani, onun gölgelendirmemesi, alevler karşısında hiçbir fayda vermemesi ve adeta saraylar misali olan kıvılcımlar saçması...”

ALEVDEN KORUMAZ: Üçüncü Sıfat: Alevden de korumaz âyetinin ifade ettiği husus. Arapça'da, ağni ‘annâ vecheke denilir ki, bunun manası, “yüzünü benden uzak tut, yüzünü görmeyeyim” şeklindedir. Çünkü bir şeyden müstağni olan, ondan uzaklaşır; tıpkı o şeye muhtaç olanın ona yaklaşması gibi...

Keşşaf sahibi, bu kelimenin mahallen mecrûr olduğunun; takdirinin ise “ateşin alevi karşısında onlara hiçbir fayda vermeyen” şeklinde olduğunu söylemiştir.

Kaffal ise şöyle demiştir: “Bu, şu iki manaya muhtemel olabilir: A) Bu gölge ancak cehennemde olur. Bu sebeple de onları orada cehennemin hararetinden himaye etmez, onları onun alevlerinden de korumaz. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Vâkıa sûresi'nde gölgeyi zikretmiş ve, Bir semûm, hamîm ve yahmûmdan bir zıll [gölge] içinde (Vâkıa/42-43) ve Ne serin, ne de kerîm (Vâkıa/44) buyurmuştur. Bu, sanki onlar oraya girdiklerinde cehennemde söz konusudur. Daha sonra ise Cenâb-ı Hakk, Ne serin, ne de kerîm... (Vâkıa/44) buyurmuştur. Bu âyetteki lâ zalîlin ifâdesinin, lâ bârid [serin değil] anlamında; ve lâ yuğnî mine'l-leheb cümlesinin de, “kerîm de değil” manasında olması muhtemeldir. Yani, “Onda, ateşin alevinden kendisine kaçılıp da yasaklanılacak bir farklılık yoktur” demektir. B) Bunun meydana getirilmesinin ancak, onlar cehenneme girmeden önce, hatta onlar, hesaba çekilmek ve arz olunmak için hapsolundukları sırada olmasıdır. O zaman onlara, “Biliniz ki bu gölge, sizi ne güneşin hararetinden korur, ne de sizden cehennemin alevlerini uzaklaştırır” denilir.

Âyette bir üçüncü izah şekli daha vardır ki, bunu da Kutrub söylemiştir. Buna göre, buradaki leheb kelimesi, “susuzluk” anlamına gelir. Nitekim Arapça'da, lehebe leheben [iyice susardı], raculünlehbânu [çok susamış adam] ve imreetün lehbâ [çok susamış kadın] denilir.[14]

Elmalılı Hamdi Yazır'ın görüşü:

Haydin, buradan boşanın, üç çatallı bir gölgeye gidin, yani Allah'ın birliğini tanıyan muvahhid müminlere mahsus koyu gölgede, Arş'ın gölgesinde nimet içinde yaşamaya ve gölgelenmeye sizin hakkınız yoktur. Siz O'na inanmıyordunuz, şirke, teslise kail oluyordunuz. Şimdi muvahhid müminler Arş'ın gölgesinde, o koyu gölgede gölgelenirlerken siz inandığınız üç çatallı gölgeye sığınınız. Atâ'dan rivâyet edildiğine göre bu üç çatallı gölge, “cehennem dumanının gölgesi” diye tefsir olunmuş, birçok müfessir bu hitabı da evvelkinin bir izahı gibi telakki ederek bunu takip etmişler ve demişlerdir ki: Cehennem dumanı, üç mevziden yükselecek, kâfirler onu ateşten korur zannederek koşacaklar, en fena bir halde bulacaklardır. Bu sûrette bu zıll [gölge], yalanlamakta olduğunuz şey'in bir beyanı demek olur. Fakat Ebû Hayyan'ın naklettiği veçhile, İbn-i Abbâs demiştir ki: “Bu hitap, haça tapanlara söylenecektir. Müminler Allah sayesinde Arş'ın gölgesinde korunacak, onlara [haça tapanlara], ‘Mabudunuz olan haçın gölgesine gidin’ denecek. Çünkü haçın üç şubesi [çatalı] vardır. Şu‘ab, bir cisimden ayrılan çatallardır. Yani, haçın bir kolu, gövdesi demek olduğundan şubeleri [çatalları] üçtür.

Demek ki, bir üç çatallı gölge, Hıristiyanlığın teslis akidesinin, ekânim-i selâsesinin [üç uknumun] bir remzidir; haç, onu temsil eder. Hıristiyanlık bunu ve âhireti yalanlamıyor, fakat en büyük kurtuluşu bundan bekleyerek buna inanıyor. Bu nedenle Âhirette, o fasl günü müslümanlar iman etmiş oldukları hâlis tevhîd gölgesinde gölgelenirlerken, “bir-üç” diye ekânim-i selâse [üç uknum] ile teslis [üçlemeye]e inananlara, “Haydin bir üç çatallı teslis gölgesine gidin” denecek. Fakat öyle bir üç çatallı gölge neye yarar? Gölgelendirir mi? Azaptan korumak için bir faydası olabilir mi?[15]

Bize göre, alay mâhiyetinde kullanılmış olan ظلّ [gölge] sözcüğü, –yukarıda söylediğimiz gibi– gerçek gölgeyi değil, cehennemi, ateşi, azabı simgelemektedir. شعبة [şu‘be] sözcüğü ise “ağaç dalı, ağaç çatalı” anlamından çok, “aynı işlevi gören, aynı merkeze bağlı birim” anlamına gelmektedir.[16] Nitekim Türkçe'ye de bu anlamda; “... Bankası ... şubesi, ... Emniyet Müdürlüğü ... şubesi, ... Askerlik şubesi, Kızılay ... şubesi” örneklerinde olduğu gibi yerleşmiştir. Buradaki şubeli gölge, yani “üç şubeli cehennem”, yalanlayıcıların uğratılacağı azabın üç şube, üç dal, üç çeşit olduğunu göstermektedir ki, bu görüşümüz daha önce Hümeze sûresi'nin tahlilinde de açıklanmıştı. Yani, üç şubeli gölge, cehennemdeki fizikî azabı, psikolojik azabı ve vicdan azabını [pişmanlığı] simgelemektedir.

Bu pasajdaki âyetler, bünyelerindeki sözcüklerin birden çok anlama gelmeleri sebebiyle birer müteşâbih âyet örneğidirler.

Biz, 32-33. âyetlerdeki sözcüklerin ifade ettikleri anlamların “büyüklük” kıstasına göre aşağıdaki gibi te’vîl edilebileceği; Kur’ân ile ilgili çalışmalar yapan başkalarının da başka kıstaslara göre buna benzer te’vîller yapabilecekleri kanaatindeyiz.

32.          Gerçekten o, saray gibi kıvılcımlar atar [yağdırır].

               Gerçekten o, kalın odunlar gibi kıvılcımlar atar [yağdırır].

               Gerçekten o, hurma kütükleri gibi kıvılcımlar atar [yağdırır].

               Gerçekten o, develerin boynu gibi kıvılcımlar atar [yağdırır].

               Gerçekten o, atlar gibi kıvılcımlar atar [yağdırır].

33.          Sanki o sarı erkek develer gibidir.

               Sanki o sarı halatlar gibidir.

               Sanki o sarı bakır kütleleri gibidir.

               Sanki o sarı toplu maddeler gibidir.

Bir benzerini Vâkıa/41-56'da gördüğümüz bu sahnelerin korkusu yürekleri doldurduğu anda, o bildiğimiz değerlendirme cümlesi yine karşımızdadır: O gün yalanlayanların vay hâline!

35Bu, onların konuşmayacakları gündür. 36Kendilerine izin de verilmez ki, özür dilesinler. 37O gün, yalanlayanların vay hâline!

Bu pasajda, üç şubeli gölgeye gidin talimatı ile karşılarında duran cehennemin maddî korkularını yaşamaya başlayan yalanlayıcıların, talimattan hemen sonraki anları canlandırılmıştır. Talimat, “Gidin!”, gidilmesi emredilen yer ise “ateş”tir. Ateşe nasıl gidilecektir? Acaba yapılacak bir şey, söylenecek bir söz, dilenecek bir özür olabilir mi? Hayır! İşte bu, çaresizliğin getirdiği suskunluk ânıdır. Bu an, insana dilini yutturan bir korku ânıdır.

Bilindiği gibi yevm [gün] sözcüğü Kur’ân'da yerine göre “an, gün, devre, çağ” anlamlarında kullanılmıştır. Dolayısıyla burada yevm [gün] sözcüğü ile cehenneme atılmak üzere olan yalanlayıcıların cehenneme girmeden önceki halleri, korku ve pişmanlıkla nutklarının tutulduğu, konuşacak hâllerinin kalmadığı “son anları” kasdedilmiştir.

Günahkârların bu son anlarından önceki hayıflanmaları, pişmanlıkları, birbirleriyle konuşmaları, özür dilemeleri, yeminleri, geri dönmek istemeleri, cennet halkından yardım istemeleri ise mahşer gününe ait sahneler olarak başka âyetlerde (Müddessir/39-47, Zümer/7, Müminûn/106-107, 108 Şu‘arâ/96-102, Secde/12, Tahrîm/7, Rûm/57, Mümin/52) dile getirilmiştir:

Çünkü onlar daha önce peygamberlerle ve –bu sûrenin 5-6. âyetlerinde de bildirildiği gibi– mazur kıldıran ve ikaz eden âyetlerle uyarılmışlardı:

133,134Ve inkâr edenler: “Elçiliğini iddia eden bu kişi, Rabbinden bize bir alâmet/gösterge getirse ya!” dediler. Onlara ilk sahifelerde olan apaçık deliller gelmedi mi? Ve eğer Biz, onları bundan önce bir azap ile değişime/yıkıma uğratsaydık, kesinlikle “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmadan önce Senin âyetlerine uysaydık!” diyeceklerdi.

                                                                                                  (Tâ-Hâ/133-134)

172,173Hâlbuki senin Rabbin, kıyâmet günü, “Biz, bunlardan bilgisizdik” demeyesiniz yahut “Bundan önce atalarımız ortak koşmuş, biz onlardan sonra gelen kuşaklarız, bâtılı işleyenlerin işledikleri nedeniyle bizi mi değişime/ yıkıma uğratacaksın?” demeyesiniz diye, Âdemoğulları'nın sulbünden onların soylarını alır ve onları kendi nefislerine tanık eder; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Derler ki: “Elbette Rabbimizsin, tanıklık ediyoruz.”

                                                                                           (A‘râf/172-173)

15Kim, kılavuzlanan doğru yolu bulursa, sırf kendi iyiliği için kılavuzlanan doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz, bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık.

                                                                                                        (İsrâ/15)

59Rabbin, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir peygamberi ana kente göndermedikçe, memleketleri değişime/yıkıma uğratıcı değildir. Zaten Biz, halkı şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimseler olmayan memleketleri değişime/yıkıma uğratıcı değiliz.

                                                                                     (Kasas/59)

Artık tartışma ve özür dileme zamanı geride kalmış, karşı karşıya kalınan korkunç gerçeğin dehşeti benlikleri sarmıştır. Yalanlayıcıların 35-36. âyetlerde belirtilen çekingenliğinin, suskunluğunun, sinmişliğinin bu dehşetten kaynaklandığı düşünülebileceği gibi, aşağıdaki sebeplerden kaynaklandığı da düşünülebilir:

1) Kur’ân'ın bildirdiği gibi inançsızlar haşr meydanında pek çok mazeret ileri sürecekler, kendi suçlarını başkalarının üstüne yıkmaya çalışacaklar, kendilerini saptıranlara saldıracaklar, hatta suçlarını tümüyle inkâra kalkışacaklardır. Ne var ki, organlarının kendi aleyhlerine yapacakları tanıklık ile suçları isbatlanacak ve cezaları kesinleşecektir. İşte, onların 35-36. âyetlere konu olan suskunlukları, hak ve adalet bakımından hiçbir eksikliğe meydan verilmeden yapılan bu yargılama karşısında söyleyecek sözleri kalmamasından ileri gelmektedir, yoksa kendilerine savunma hakkı verilmemesinden değil... Zaten 36. âyette izin verilmeyen şey kendilerini savunmaları değil, özür dilemeleridir. Tüm suçları öyle bir şekilde isbatlanacaktır ki, söyleyecek bir söz bulamayacaklar, ağızları çaresizce kapanacaktır.

2) Gösterilen kanıtlara, gönderilmiş kitaba, peygamberlerin uyarılarına, lütfedilmiş akıl nimetine rağmen oraya inançsız olarak gelmiş olan kişi, dünyada iken horladığı, orada ise ödüllendirildiğini gördüğü kimselerin karşısına bir suçlu olarak çıkarılmış ve teşhir edilmiştir. Bütün suçları isbatlanmış olduğu için de açıkça rezil olmuş, onuru kırılmış, bitmiş ve tükenmiştir. Üstelik bütün bu kepazelikten sonra gideceği yeri de karşısında görmüştür. Ne kaçacak yeri vardır, ne de söyleyecek sözü kalmıştır. Dili tutulmuş, konuşamaz olmuştur.

Sebebi ne olursa olsun, buradaki çekingenlikleri, suskunlukları, sinmişlikleri ürkütücüdür. Bu dehşet ânı, onların cehenneme girmeden önceki son anlarıdır. Gerçekten de “o gün yalanlayanların vay hâline” denecek kadar perişan haldedirler.

38Bu, sizi ve öncekileri topladığımız Ayırma Günü'dür. 39Haydi, bir sinsi plânınız varsa hemen Bana bu sinsi plânı uygulayın! 40O gün, yalanlayanların vay hâline!

38. âyetteki, Sizi ve öncekileri topladık ifadesi, Bu ayırma günüdür cümlesini açıklamaktadır. O gün verilecek ayırt edici hüküm, yükümlülerin tümü için söz konusudur. Dolayısıyla yükümlülerin eksiksiz olarak bir araya gelmeleri gerekmektedir. Tüm davalılar duruşmada hazır bulunacak, kimse gıyâbında yargılanmayacaktır. Mahşerde ilk insandan son insana kadar tüm insanların bir araya toplanacakları, inananlar ile inanmayanların birbirlerinden ayrılarak kendi yollarını tutacakları, Kur’ân'ın başka âyetlerinde de bildirilmiştir.

Onlardan biri şudur:

59Ve ey günahkârlar! Bugün siz hadi ayrılın!

60-62Ben; “Ey Âdemoğulları! Şeytana kulluk etmeyin, kesinlikle o size apaçık bir düşmandır ve Bana kulluk edin, işte bu dosdoğru yoldur ve andolsun ki şeytan sizden birçok kuşakları saptırdı” diye size ahit vermedim mi? Hâlâ aklını kullananlar değil miydiniz? 63İşte bu, sizin vaat olunmuş olduğunuz cehennemdir.

64Bilerek reddettiğiniz/ inanmadığınız şeyler nedeniyle hadi bugün yaslanın ona! 65Bugün Biz, onların ağızlarının üzerine mühür vururuz; Bize elleri konuşur, ayakları da kazandıkları şeylere şâhitlik eder.

                                                                    (Yâ-Sîn/59-64)

Bir sinsî plânınız varsa hemen Bana bu sinsî plânı uygulayın!

Kıyâmeti yalanlayanların dünyada iken sinsî plânlar ve bahanelerle kendilerini avuttuklarına ve binlerce kez uyarılmış olmalarına rağmen bu tavırlarını sürdürdüklerine Kur’ân'da şöyle değinilmiştir:

15Şüphesiz onlar, oldukça tuzak kuruyorlar. 16Ben de onları cezalandırırım.

                                                                            (Târık/15-16)

42Yoksa bir sinsi plân mı yapmak istiyorlar? Fakat kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimselerin kendileri sinsi plâna düşenlerdir.

                                                                                (Tûr/42)

Şimdi ise bu yalanlayıcıların hile ve sinsî plân yapacak ne güçleri, ne de fırsatları vardır. Bu âyet, onların içinde bulundukları durumu ve akılsız davranışlarını sanki şu sözlerle yüzlerine vurmaktadır: “Haydi bakalım, şu karşı karşıya olduğunuz durumdan kurtulmak için bir çareniz, yolunuz, plânınız varsa hemen yapın! Gücünüz yeterse, alabileceğiniz bir önlem varsa alın da karşınızdaki Allah'ın azabından kendinizi kurtarın!”

Âyetin ifadesinden, suçluların, dünyadaki alışkanlıkla (Târık/15) burada da aynı davranışa teşebbüs edecekleri anlaşılmaktadır. Teşebbüs edecekler ama işi ters yüz etmenin mümkün olmadığını ve artık çaresiz olduklarını da hemen anlayacaklardır.

Yalanlayıcılar bu durumda iken Allah'ın onlara, Bir sinsî plânınız varsa hemen Bana bu sinsî plânı uygulayın! diye azarlayan bir ifade ile hitap etmesi, aslında son derece mahcup edici, psikolojik [manevî] bir azaptır. İşte bu sebeple Rabbimiz bunun peşinden, O gün yalanlayanların vay hâline! buyurmuştur.

41,42Kuşkusuz Allah'ın koruması altına girmiş kimseler gölgeler, pınarlar ve canlarının çektiği meyveler içindedirler. –“43İşlemiş olduğunuz şeylere karşılık afiyetle yiyin, için!”– 44İşte Biz güzel davrananları böyle karşılıklandırırız. 45O gün, yalanlayanların vay hâline!

 “Takvâ sahipleri” olarak çevirdiğimiz, المتّقين [muttakîn=muttakîler] sözcüğü, bu âyette المكذّبين [mükezzibîn=yalanlayıcılar] sözcüğünün karşıtı olarak kullanılmıştır. Bu nedenle âyette muttakîler sözcüğü ile kasdedilenler, “âhireti yalanlamaktan kaçınanlar, hayatlarını söz ve fiillerinin hesabını vereceklerinin bilincinde olarak sürdürenler”dir.

TAKVÂ: İnsanın kendisini Allah'ın koruması altına koyarak iyiliklere sarılması, günahlardan uzak durması, dolayısıyla âhirette kendisine zarar ve acı verecek şeylerden sakınması demek olan takvâ, Kur’ân'da ilk önce “şirkten kaçma” ve “âhirete inanma” anlamında ortaya konmuş, daha sonra da imanın yansımasını taşıyan tüm amelleri içine alacak şekilde genişletilmiş bir kavramdır. Âyetler Kur’ân'ın bütüncül mesajı gözetilerek incelendiğinde, takvâ'nın, şu somut fiil ve tutumlarla gerçekleşen bir iç dünya zenginliği [sağlıklı ruh hali]olduğu anlaşılır: “İman etmek, şirkten uzak durmak, Allah'ı unutmamak, Allah ve Elçisi'ne boyun eğmek, inkârcılarla mücâdele etmek, bollukta-darlıkta sahip olunan mallardan bağışta bulunmak, salat, salatı ikame etmek, zekât vermek, verilmiş sözlerde durmak, sıkıntılara sabretmek, açgözlü olmamak, anaya-babaya iyi davranmak, hiçbir zaman kendini temize çıkarmaya çalışmamak, tevbe etmek, yanlışlarda ısrar etmemek, yaptıklarının affını dilemek, öfkesini dizginlemek, başkalarını bağışlamak, adaletli olmak ve adaleti ayakta tutmaya gayret etmek.”

Bu fiil ve tutumlara takvâ, bu fiil ve tutumları içselleştirerek gönüllerini günaha karşı korumaya alanlara da muttakî denir. Bu fiil ve tutumları benimseyerek içselleştiren inançlı insanlar, fıtratlarındaki kusur ve günah işleme eğilimlerine karşı özlerinde mevcut olan fücûrdan kaçınma eğilimlerini güçlendirmiş, böylece kendilerini günahlardan koruyabilecekleri manevî bir savunma sistemini de harekete geçirmiş olurlar.

Yukarıdaki âyetler, muttakîlerin, cennet ağaçlarının gölgeleri altında olacaklarını müjdelemektedir. Bu gölgeler serinlik vermeyen, ateşten korumayan sözde gölgeler değil, gerçek gölgelerdir. Dolayısıyla muttakîler; yakıcı, susuzluk uyandıran, boğucu cehennem dumanları arasında değil, pınar başlarında, canlarının istediği meyvelerle baş başa olacaklardır. Bu somut nimetlerden de öte, mahşer halkının karşısında şu onurlandırıcı sözlere muhatap olacaklardır: İşlemiş olduğunuz şeylere karşılık afiyetle yiyin, için! İşte Biz, güzel davrananları böyle karşılıklandırırız [ödüllendiririz].

Muttakîlerin bu durumları kâfirler için bir başka azap çeşidini teşkil etmektedir. Çünkü inançsızlar, dünyada iken haklarında hiç iyilik istemedikleri, hatta nefret ettikleri, can düşmanı gördükleri müminlerin elde ettiği bu başarı karşısında âdeta çıldırmaktadırlar. Ellerinde olsa asla izin vermeyecekleri mükâfaatları almalarına bir de kendi acıklı halleri eklenince, duydukları acı tarife sığmaz ölçüde derinleşecek ve artık yok olmayı isteyeceklerdir.

Muttakîlerin ödüllendirileceğini bildiren âyetlerin sonunda yine, O gün yalanlayanların vay hâline! denilmesi, bu durumun yalanlayıcılar açısından psikolojik [manevî] türden bir azap teşkil ettiğini vurgulamak içindir.

46Yiyin, yararlanın biraz, şüphesiz siz suçlularsınız. 47O gün, yalanlayanların vay hâline!

46. âyette yine “iltifat sanatı” vardır. Bu edebî sanat gereği, anlatım üçüncü şahıstan ikinci şahsa dönmüş, bir önceki pasajda âhiretteki muttakîlere sesleniliyorken, muhatap değiştirilerek bu pasajda dünyadaki suçlulara seslenilmiştir: Yiyin, faydalanın biraz, şüphesiz siz suçlularsınız.

Bu seslenişle sanki o zavallılara şöyle denmek istenmektedir: “Bu iki durum arasındaki farkı gözlerinizle görünüz. O ebedî dünyanın nimetlerinden mahrum kalma, orada ebedî azaba çarpılma karşılığında şu dünyada azıcık yiyin, keyfinizce yaşayın bakalım.”

Yiyin, faydalanın biraz

Bu ifade ilk bakışta olumlu bir emir gibi görünse de, aslında alabildiğine yasaklama ve sakındırma içeren bir tehdittir. Bu, yalanlayıcılara yapılan tehditlerin dokuzuncusudur. Rabbimiz yalanlayıcılara bu dünyada iken âdeta şöyle seslenmektedir: “Niteliğini açıkladığımız âfetlere, belâlara, sıkıntılara uğrayacak olmanız, sırf dünya zevklerine olan düşkünlüğünüz ve dünya güzelliklerine duyduğunuz aşırı arzu sebebiyledir. Ne var ki, dünyadaki lezzetler ve güzellikler o büyük sıkıntı ile kıyaslandığında pek azdır. Onların peşine düşmek, içinde öldürücü zehir bulunan bir lokma tatlıyı yemek gibidir.”

Dünyanın sınırlı nimetlerine tutkuyla bağlanmanın insanı tekâsüre, istikbâra, istiğnâya, tuğyâna, ölümsüzleşme inancına ve kıyâmeti inkâra götürdüğü bundan önceki sûrelerde bildirilmişti. “Dünyanın değersizliği ve dünyada çok büyük sayılan nimetlerin âhiret nimeti karşısında pek az olduğu” uyarısı, Kur’ân'da birçok kez hem müminlere hem de inançsızlara yapılmış önemli bir uyarıdır. Konunun önemine binaen, başta Peygamberimiz olmak üzere tüm müminlere ve inançsızlara yönelik bu uyarılardan birkaç örnek hatırlatmakta yarar görmekteyiz:

3Bırak onları yesinler, yararlansınlar ve boş umut onları oyalasın. Ama onlar yakında bileceklerdir.

                                                          (Hicr/3)

8İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman, bütün gönlünü O'na vererek Rabbine yakarır. Sonra kendisine tarafından bir nimet lütfettiği zaman da önceden O'na yakardığı hâli unutur da Allah'ın yolundan saptırmak için O'na ortaklar oluşturur. De ki: “Küfrünle; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedişinle biraz yararlan! Şüphesiz sen ateşin ashâbındansın.”

                                                            (Zümer/8)

30Ve nankörler, O'nun yolundan saptırmak için Allah'a eşler oluşturdular. De ki: “Yararlanınız, artık, şüphesiz dönüşünüz ateşedir.”

                                                (İbrâhîm/30)

Ve  Yûnus/70, Tâ-Hâ/131,  Hicr/88,  Nahl/117, Lokmân/24 .

48Onlara, “Allah'a ortak koşmaktan uzak durun” denildiği zaman, ortak koşmaktan uzak durmazlar. 49O gün, yalanlayanların vay hâline!

48. âyetin manası ile ilgili olarak geçmişte yanıltıcı ve tatminkâr olmayan nakiller yapılmış, arkadan gelenler de sürekli bu nakilleri yapanların taklitçileri olmuştur. Böylece âyet hakkında Müslümanlar arasında bizim katılmadığımız bir anlam yerleşmiştir.

Önce bu yerleşik anlamı Râzî'den naklediyoruz:

“İbn-i Abbâs, Onlara, “Rükû edin” denildiğinde, rükû etmezler ifadesiyle, “namaz” kasdedilmiştir” demiştir ki, bu, açıktır. Çünkü rükû, namazın rükünlerindendir. Böylece Allah Teâlâ o kâfirlerin vasıflarından birisinin de namaza çağrıldıklarında namaz kılmamaları olduğunu beyan etmiştir ki, bu, kâfirlerin İslâm'ın fürûu ve amelî hükümleriyle de mükellef ve muhatap olduklarına; iman etmemeleri sebebiyle kâfir iken zem ve ikaba müstahak oldukları gibi, namaz kılmamaları sebebiyle de zem ve ikaba müstehak olduklarına delâlet eder. Çünkü Allah Teâlâ, kâfirleri kâfir iken namaz kılmayışları yüzünden de tenkit etmiştir.

Diğer bazıları da, buradaki rükû ile, “Allah için huşû ve huzur” kasdedildiğini ve O'nun dışında kalanlara ibâdet edilmemesi gerektiğinin kasdedildiğini söylemiştir.[17]

RÜKÛ: Gerçekten de rükû denince, herkesin aklına “namazda ayakta dururken eğilip belin bükülmesi” gelmektedir. Çünkü sözcük asırlar önce kafalara bu anlamla kazınmıştır. Klâsik eserlerde de âyette geçen rükû'dan maksadın, “namazın tamamı” olduğu, “cüz’iyet mecâz-ı mürseli” sanatı ile namazın parçasının anılıp bütününün kasdedildiği ifade edilmiştir. Bütün meal ve tefsirlerde de sözcük bu anlam ile kullanılmış ve rükû edin ifadesi, “namaz kılın” olarak anlaşılmıştır. Bu durumda âyetin manası, “Onlara namaz kılın denildiği zaman namaz kılmazlar. O gün yalanlayanların vay hâline!” olup çıkmaktadır.

Bize göre âyetin bu şekilde anlaşılması yanlıştır. Çünkü bu sûrenin indiği dönemde namaz ile ilgili herhangi bir emir ve yaptırım söz konusu değildir. Zaten henüz inanmamış kimselere, “namaz kıl” demenin de bir mantığı yoktur.

Âyetin doğru anlaşılabilmesi için önce sözcüklerin doğru anlamlarının bilinmesi gerektiğinden, rükû sözcüğü için Lisânü'l-Arab'a başvurulmuş ve aşağıdaki anlamlara ulaşılmıştır:

“1) الرّكوع [rükû], “hudû” [eğilmek, bükülmek, küçülmek, tam teslim olup itaat etmek, sözü yumuşatmak; kibar, tatlı söylemek] demektir.

2) Rükû, “inhina” [iki büklüm olmak] demektir. Yaşlılıktan beli bükülmüş ihtiyarlara rakea'ş-şeyhu [ihtiyar iki büklüm oldu] denir.

3) Rükû, “zengin kimsenin sonradan fakirleşmesi” demektir (“beli kırılmak” deyimine eş bir anlam).

4) Rükû, “putlara tapmayıp Allah'a boyun eğmek” [haniflik etmek] demektir. Câhiliye Arapları, aralarında puta tapmayıp yalnızca Allah'a tapanlara, raki [rükû eden] ve rakea ilellâh [Allah'a rükû etti] derlerdi.[18]

Bize göre 4. maddedeki anlam, âyetin en doğru şekilde anlaşılmasını sağlayan anlamdır. Bu durumda âyetin şu şekillerde çevrilmesi mümkündür: “Onlara, “Hanifler olun” [puta tapmayın, tek Allah'a tapın]! denildiği zaman hanif olmazlar” veya “Onlara, “Hakka teslim olup itaat edin” denildiği zaman hakka teslim olup itaat etmezler.”

Bu yargıdan sonra yine, O günü yalanlayanların vay hâline denerek yalanlayıcılara, onuncu ve sonuncu tehdit gösterilmiştir. Buna göre onlara âdeta şunlar söylenmek istenmiştir: “Siz dünyayı ve onun lezzetlerini seviyordunuz. Ama iman edip yaratıcınıza hizmetten yüz çevirmeseydiniz, O'na boyun eğseydiniz ve bu imanınızın yanı sıra dünyevî lezzetleri isteme ve bilmeden çeşitli günahlar işleme durumunda kalsaydınız, cehennem azabından kurtulma ve mükâfaat elde etme ümidiniz olurdu.”

50Artık Kur’ân'dan sonra hangi söze inanacaklar?

Sûrenin başından buraya kadar, küfürden vazgeçmeleri için tam on kez değişik azaplarla tehdit edilmiş olan kâfirler, tefekküre davet edilerek ve kanıtlar gösterilerek hakk dine sımsıkı sarılmaları için teşvik edilmişlerdir. Bu son âyet, bu kadar tehdide ve teşvike rağmen hâlâ küfürlerini sürdüren kâfirlerin bu hâllerine şaşırılması gerektiğini vurgulayan bir teaccüp [hayret] ifadesi içermektedir: Artık bundan [Kur’ân'dan] sonra hangi söze inanacaklar?

Bu ifade bir bakıma, “Onlar kendilerine gösterilen bunca delili kabul etmiyorlarsa, bundan başka hiçbir delili kabul etmeyeceklerdir” anlamına gelmektedir. Dikkat edilirse burada Kur’ân mucizesinin en büyük mucize olduğuna işaret edilmektedir.

Çünkü Kur’ân'ın mucizesi kıyâmete kadar devam edecektir:

 21Eğer Biz, bu Kur’ân'ı bir dağa/çok iri cüsseli bir yükümlü varlığa indirseydik, Allah'a olan saygıyla, sevgiyle ve bilgiyle ürpertiden onu samimiyetle saygı duyar, baş eğer ve parça parça olmuş görürdün. Ve Biz, bu örnekleri iyiden iyiye düşünürler diye insanlara veriyoruz.

                                                                                             (Haşr/21)

Bu durumda âyetten şunlar anlaşılabilir: “Yalçın kayaları sarsan, sıra dağları depreme tutulmuş gibi sallayan bu söze, bu Kur’ân'a inanmayan kimse artık hiçbir söze inanmaz. Bu zavallı bedbahtı da mutsuzluk ve acı bir âkıbet beklemektedir.”

Gerçekten de en büyük olay, insana hakk ve bâtıl arasındaki farkı anlatan Kur’ân'ın inmesidir. Kur’ân'ı tanıdığı hâlde iman etmeyen bir kişiye başka hangi şey doğru yolu gösterebilir ki?

47Ve işte böylece Biz, sana Kitab'ı indirdik de kendilerine Kitap verdiklerimiz Kur’ân'a inanıyorlar. Ve ehli kitabın dışındakilerden/ Araplardan da ona inananlar vardır. Ve Bizim âyetlerimizi ancak, kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek örtbas eden kimseler bile bile reddeder.

48Ve sen bundan evvel herhangi bir kitaptan okumuyordun; sen Kur’ân'ı kendiliğinden yazmıyorsun. Eğer böyle olsaydı, bâtıla inananlar kesinlikle kuşku duyacaklardı.

49Tam tersi Kur’ân, kendilerine bilgi verilenlerin sinelerinde apaçık âyetlerdir. Bizim âyetlerimizi de ancak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar bile bile reddederler.

50Ve onlar, “Ona Rabbinden alâmetler/ göstergeler indirilmeli değil miydi?” dediler. De ki: “Alâmetler/ göstergeler ancak Allah'ın katındadır. Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.”

51Kendilerine okunan Kitab'ı şüphesiz Bizim sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır.

                                                                            (Ankebût/47-51)

  Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.


[1] (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

[2] (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

[3](Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

[4](Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

[5](Lisanü’l Arab, “a r f” mad. )

[6] (Lisanü’l Arab, “asf” mad. )

[7](Lisanü’l Arab, “n şr” mad. )

[8](Razi; el Mefatihu’l Gayb , Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an

[9]              Lisânü'l-Arab; c. 5, s. 642-643.

[10]             Lisânü'l-Arab; c. 7, s. 48-50.

[11]             Kur’ân Hiç Tükenmeyen Mucize, Kur’ân Araştırmaları Grubu, İstanbul Yayınevi, 2003, s. 205.

[12]             Lisânü'l-Arab; c. 7, s. 686-687.

[13]             Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[14]             Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[15]             Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili.

[17]             Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[18]             Lisânü'l-Arab; c. 4, s. 232-233; “Rakea” mad.


^ Başa Git - << Önceki Sayfa: Hümeze Suresi - Sonraki Sayfa:Kaf suresi >>