Print this page

4.  MÜDDESSİR SÛRESÎ


Müddessir suresinin ilk ayetleri dördüncü ders olarak Mekke döneminin başlarında inmiştir. Ancak diğer ayetler, peygamberimizle müşrikler arasında bazı sürtüşmelerin yaşandığı izlenimini vermektedir. Dolayısıyla surenin son bölümünün peygamberimiz tarafından yapılan davetin ilk safhalarında değil de, sürtüşmelerin ortaya çıkmaya başladığı daha sonraki safhalarda indiğini düşündürmektedir.

Bundan önceki üç surede olduğu gibi, bu surede de peygamberimizin eğitimine devam edilmektedir. Eğitime devam edilmekle beraber artık toplumun önüne çıkma zamanının geldiği de ilk kez bu surede açıklanmıştır.

Surenin tahliline girmeden önce, kitabımızın giriş kısmında dile getirdiğimiz bir konuyu hatırlatmakta yarar görüyoruz. Bu konu, Kur’an’ın Mucizü’l-Beyan [İfade Mucizesi] oluşudur. Bu nedenle, ayetlerin daha iyi anlaşılabilmesi için Kur’an’ın mucize niteliğindeki edebî sanatlarının bilinmesi gerekmektedir. Mesela bu surenin 3. ayetinde, cümlenin tersten de aynen okunabilmesi demek olan “Kalbü’l-Müstevi Cinası”  yapılmıştır. Ayetin Arapçası “ ربّك فكبّر  Rabbeke fe kebbir”dir. Ayetin yazıya temel olan harfleri ise sırasıyla “R B K F K B R” harfleridir. Bu sıralama ister sağdan ister soldan okunsun, cümle iki halde de “Rabbeke fe kebbir” okunur. Bu, gerçekten olağanüstü bir ifade sanatıdır.

   Surenin İniş Sebebi

Bir önceki surenin tahlilinde de ifade edildiği gibi, kaynak olarak kabul edilen eserler Müddessir ile Müzzemmil surelerinin aynı sebeple indirildiğini belirtmektedirler. Bu görüşe göre Darü’n-Nedve üyeleri peygamberimize karşı itham edici kararlar almış, peygamberimiz de bu süreçte çeşitli sıkıntılar yaşamıştır. Belirtmek gerekir ki, surelerin genel muhtevası bu görüşü doğrular nitelikte değildir. Surelerden ilk anlaşılan, peygamberimizin henüz kimseye bir şey söylemediği, dolayısıyla Darü’n-Nedve üyelerinin henüz risaletten haberdar olmadığı gerçeğidir. Müddessir suresinin başında “Kalk! Hemen uyar!” emrinin verilmesi bunu göstermektedir. Dolayısıyla müşrik toplumun ilahi vahiyden haberdar olması ancak bu ayetin gelmesinden sonra gerçekleşmiştir.

İyi tefekkür edilirse, Müddessir suresinin de kendinden önceki Alak, Kalem ve Müzzemmil sureleriyle aynı iniş sebebini paylaştığı görülür: Yeni elçi olarak görevlendirilen Rasülüllah As., hâlâ peygamberliğe hazırlanmaktadır. Toplumun bir peygamberin rehberliğine ihtiyacı vardır ve kendisi bu görev için seçilmiştir, başkaca özel bir sebep yoktur. Furkan suresinin 32. ve 33. ayetlerinden Kur’an ayetlerinin özel problemleri çözmeye yönelik olarak geldiğini ve onları çözdüğünü öğrenmekteyiz. Ancak şu da bilinmelidir ki, ayetlerin özel sebeplere dayalı olarak inmesi, hükümlerinin genel olmasına engel değildir.

Bu açıklamalar, ayet ve sureleri iyi anlamamız ve peygamberimizi uydurma rivayetlerle üstüne örtülen ipek abadan dışarı çıkarmak için yapılmıştır.

4/ MÜDDESSİR SURESİ

Rahman ve Rahîm Allah adına.

Ayetlerin Meâli:

1,2Ey göreve hazır kişi! Kalk! Hemen, uyar! 3Ve hemen Rabbinin en büyük olduğunu ilân et,    4-7kişiliğini lekeleme; temiz tut, şaibeden hemen uzaklaş, pisliği hemen uzaklaştır, yaptığın iyiliği çok bularak başa kakma! Ve yalnız Rabbin için sabret!

8-10Çünkü, o boruya üflendiğinde, işte o, o gün, çok zorlu, çok çetin bir gündür. Yalnız o, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş kimseler için hiç de kolay değildir.

11-14Tek olarak yarattığım, kendisine hesapsız bir mal verdiğim, şâhitler olarak oğullar verdiğim, kendisi için alabildiğine imkânlar döşediğim kişiyi Benimle başbaşa bırak!

15Tüm bunlardan sonra hırs ile Benim daha da arttırmamı istiyor. 16Kesinlikle onun düşündüğü gibi değil! Şüphesiz o, Bizim âyetlerimize/ alâmetlerimize/ göstergelerimize karşı bir inatçı kesildi.17Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağım.     18-25Şüphesiz o, düşündü ve ölçü koydu. –Artık o mahvoldu. Nasıl bir ölçü koydu! Yine o mahvoldu. Nasıl bir ölçü koydu!– Sonra baktı. Sonra yüzünü buruşturdu, kaşlarını çattı. Sonra, arkasını döndü ve böbürlendi de: “Bu, söylenti hâlinde gelen bir büyüden başka bir şey değil. Bu, beşer sözünden başka bir şey değil” dedi.

26-30Ben, “Kur’ân beşer sözüdür” diyen kimseyi yakında Sekar’a yaslayacağım. Bilir misin nedir Sekar? O, ortada tutmaz, yok da etmez. O, insan/deri için olağanüstü levhalar yapandır/susayandır/uzaktan görünendir/bir gösterge olandır. Sekar’ın üzerinedir “on dokuz.”

31Biz, cehennem yârânını da hep melekler yaptık. Sayılarını da, kendilerine Kitap verilen kimseler iyice ve apaçık bilsinler, iman etmiş olan kişilerin imanı artsın, kendilerine Kitap verilmiş olan kimseler ve iman sahipleri kuşkuya düşmesin diye ve de kalplerinde hastalık olan kimseler ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedetmiş kimseler, “Allah bununla neyi kastetti?” desinler diye, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler için bir sınamadan başka şey yapmadık. İşte böyle. Allah dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de kılavuzlar. Rabbinin ordularını da ancak Kendisi bilir. Bu, beşer için bir öğüt verici ve düşündürücüden başka şey değildir.

32-37Kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi değil! Elçi’nin durumunu, gitmekte olan cehaleti, başlamış olan toplumsal aydınlanmayı kanıt gösteriyorum ki Sekar, beşer için; sizden, öne geçmek/ilerlemek veya arkaya kalmak/geride kalmak isteyen kişiler için, bir uyarıcı olarak, gerçekten en büyük şeylerden biridir.

38,39Her benliğini bulmuş kimse –sağın yaranı hariç– kazancının karşılığında bir rehindir.

40,41Sağın yaranı, bahçelerdedirler. Suçlulardan soruşur dururlar: 42“Sizi Sekar’a sürükleyen nedir?” 43Suçlular, “Biz, salâtçılardan [mâli yönden ve zihinsel açıdan destek verenlerden; toplumu aydınlatmaya çalışanlardan] değildik, 44miskini de yiyeceklendirmiyorduk; işsiz güçsüze de kendi ekmeğini kazanacak fırsat ve imkân vermiyorduk. 45Ve biz boşa uğraşanlarla beraber boşa uğraşırdık. 46, 47Ve de biz, tartışılmaz ve karşı çıkılmaz olan ölüm, kıyâmet bize gelene kadar Din Günü’nü yalanlıyorduk” dediler. 48Artık onlara yardımcıların, kayırıcıların yardımı, kayırması yarar sağlamaz.

49Peki, ne oluyor onlara da öğüt verip düşündüren şeyden yüz çeviriyorlar? 50,51Onlar, sanki sağa-sola kaçışan; aslandan ürkmüş yaban eşekleri gibidirler. 52İşin aslında içlerinden her kişi, kendisine açılıp saçılmış sayfalar verilsin istiyor. 53Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Aslında onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! O, bir öğüt verici/düşündürücüdür.         

55,56Öyleyse dileyen onu düşünür, öğüt alır. Ve onlar, Allah’ın dilediği dışında, öğüt alamazlar. O, sakındırmaya ehildir ve affetmeye ehildir.                       

Ayetlerin Tahlili

            1.   Ayet:

          1Ey göreve hazır kişi!

Müzzemmil suresinde “يا ايّها المزّمّل  Ya eyyühe’l-müzzemmil” [Ey örtüsüne bürünen] ifadesi kullanılmıştı. Burada ise “يا ايّها المدّسّر Ya eyyühelmüddessir” [Ey dış giysisine bürünen] ifadesi kullanılmıştır. Birçok eserde her ikisine de aynı anlam verilmiştir. Oysa iki kelime arasında ince bir anlam farkı vardır. Bu ayrıntı dikkate alınmazsa ayetin mesajı gereği gibi anlaşılamaz.

Müzzemmil sözcüğü, elbise, battaniye, çul-çuval gibi gereçlerle genel bir örtünmeyi ifade eder. Müddessir ise sadece çarşıda, pazarda yani toplum içinde giyilebilen bir dış elbiseyle örtünmeyi ifade eder.

Müddessir sözcüğünün aslı “متدسّر  mütedessir”dir. “دسار  Desar”, cüppe, palto, pardesü, kaftan gibi gömleğin üstüne giyilen veya örtülen giyecek demektir.

Kur’an’da var olduğunu söylediğimiz edebî sanatlardan bu ayette kullanılmış olanı, kinaye sanatıdır. Dış elbisesinin giyilmesi, kinaye olarak çarşıya-pazara, işe-güce gitmek için dışarı çıkma hazırlığının yapılmış olması anlamına gelmektedir. Bu kinaye ile artık Muhammed’e peygamberlik üniformasının giydirildiği ve toplumu uyarmak için göreve hazır olduğu mesajı verilmektedir. Bu hazırlık daha önceki Alak, Kalem ve Müzzemmil sureleriyle yapılmış, böylelikle vahyin ilanı aşamasına gelinmiştir. Nitekim İkrime, “müddessir” sözcüğünü “müddesser” olarak okumuştur ki, bu da “dış elbisesi giydirilmiş olan” demektir.

Her iki kıraate göre de ayetin mesajı, “Ey peygamberlik elbisesini giyinen! Ey peygamberlik üniformasını giyinmiş, teçhizatını kuşanmış olan Muhammed!” olmaktadır.

            2.   Ayet:

            Kalk! Hemen, uyar!

Ayetten “Kalk! Haydi iş başına! Hemen uyarmaya başla!” mesajını almak mümkündür.

Bazı meal ve tefsirlerde “قم  Kum [kalk]” emri yozlaştırılarak, “namaz kıl” denilmek istendiği ileri sürülmüştür. Ancak bu anlayış yanlıştır. Burada  geçen kıyamın/kalkışın anlamı, Kehf suresinin 14. ayetinde olduğu gibi, “Kalkıp dikilmek, göreve gitmek” demektir.

İnzar

“إنذار  İnzar” kavramı adakta bulunma, üzerine borç olmayan bir şeyi herhangi bir münasebetle kendi üzerine borç kılma manasına gelen “نذر  nezera” kökünden türemiş bir sözcüktür. Sözlük anlamı, bir şeyin sonucundaki tehlikeyi haber verip sakındırmak, dikkati çekmek, korku verip uyanık kılmak demektir. Bu anlamıyla “inzar”, sevinç haberi vermek, müjdelemek anlamına gelen “tebşir”in zıddıdır.[1]

Dinî açıdan inzar, Allah’ın peygamberleri aracılığı ile kullarını uyarması, onları korkutarak, bilgilendirerek ve bilinçlendirerek çekindirme” demektir bilgilendirme ve kötü sonu bildirerek korkutup kötü akıbetten sakındırmasıdır.

Âlemlerin Rabbi olması sebebiyle kullarını en iyi tanıyan ve onlara nasıl hitap edilmesi gerektiğini en iyi bilen Allah, insanlık tarihi boyunca hak yoldan saparak şirk ve inkâr bataklığına saplanan kavimleri uyarmaları için peygamberler göndermiş, o peygamberlerin uyarılarına kulak asmayanları kendilerinden sonraki nesillere ibret olacak şekilde cezalandırmıştır. Kur’an’ın pek çok suresinde bazen ayrıntılı, bazen de kısa değinişlerle anlatılan bu durum, Allah’ın insanlara uyguladığı bir yasası olarak nitelendirilmiştir.

Ayetteki “Hemen uyar” emrinin müteaaliki, Fatiha suresi olarak bilinen yedi ayettir. Rabbimiz: “Ey göreve hazır kişi! Kalk! Hemen, “Yarattığı bütün canlılara nimet veren, yarattıklarına çok merhametli Allah adına öğretiyorum, uyarıyorum: “Tüm övgüler, âlemlerin Rabbi, yarattığı bütün canlılara nimet veren, yarattıklarına çok merhametli olan, herkesin iyi ya da kötü yaptığı tüm edim ve eylemlerin karşılığını göreceği âhiret gününün sahibi, yöneticisi Allah’adır; Allah dışında kimse övgüye layık değildir. Yalnız Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım isteriz. Bizi, üzerlerine gazap dökülmüşlerin ve şaşkınlığa saplanmışların yolunun dışındaki, kendilerine nimet verdiklerinin yolu olan dosdoğru yola ilet!” diye uyar!” buyurmaktadır. Bu durumda aslında Fatiha suresi diye adlandırılan yedi ayet bağımsız bir sure olmayıp Müddessir suresinin pasajıdır.

Dikkat edilirse, Alak suresinden bu yana sürekli ahiret inancı ve sosyal destek üzerinde durulmaktadır. Bilindiği gibi, ahirete iman insanın bir ödül ve ceza gününün varlığını kabul edip bu dünyada işlediklerinden dolayı Allah’ın huzurunda sorguya çekileceğine inanması demektir.

Bu inanca sahip kimseler kendi yapıp ettiklerinin yanlarına kâr kalmayacağı bilinciyle hareket ederler. Gerek özel ve ailevî hayatlarını, gerekse sosyal davranışlarını dünyanın çekiciliğine ve aldatıcılığına kapılmadan ahireti düşünerek düzenlerler. Dolayısıyla kötülüklerden uzaklaşarak üstün özellikler kazanırlar. Bu özellikteki bireylerin bir araya gelmesiyle de zulümden, haksızlıktan, her türlü kötülük ve çirkinlikten uzak kalan; adaleti, doğruluğu, dürüstlüğü, her türlü iyiliği ve güzelliği temsil eden toplumlar meydana gelir. Böyle toplumlarla dünyanın çehresi değişir; dünya da, hayat da güzelleşir.

Öyleyse insanların dikkatlerinin çekilmesi gereken ilk öğreti, ahirete inanmak ve inandırmak olmalıdır. Ahirete iman, Kur’an’da zikredilen en önemli iman prensiplerinden biridir. Birçok ayette Allah’a iman ile birlikte zikredilmesi, bu prensibe verilen önemi gösterir. Bu prensip Kur’an’ın her suresinde mutlaka yer alır.

3.   Ayet:

            3Ve hemen Rabbinin en büyük olduğunu ilân et, 

İlk vahiyden bu ayete kadar Rabbimiz kendisini “Ekrem, Yaratan ve Kalemle Öğreten” olarak tanıtmıştı. Şimdi de “Ekber [En büyük]” olarak tanıtmaktadır. Allah’ın kendisini tanıtması süreci bundan sonra da devam edecektir.

4-7.   Ayet:

           4-7kişiliğini lekeleme; temiz tut, şaibeden hemen uzaklaş, pisliği hemen uzaklaştır, yaptığın iyiliği çok bularak başa kakma! Ve yalnız Rabbin için sabret!

Ayetin sözel anlamından, herkesçe bilinen giysilerin temizlenmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Zaten çoğu da ayeti böyle anlamıştır. Ancak burada da sanatsal bir anlatım söz konusudur. Sözel olarak elbise zikredilmekte fakat mecazen kişiliğiyle, kalıbıyla, ruhuyla, davranışlarıyla elbisenin içindeki kişi kastedilmektedir. Dolayısıyla peygamberimizden kişiliğiyle, kalıbıyla, ruhuyla ve davranışlarıyla tertemiz olması istenmektedir.

Ayet peygamberimize şu mesajı vermektedir: “Onlar seni efsaneleştirmişlerdi. Sen onların gözünde de sağlıklı, varlıklı ve yüce ahlâklı birisin. Bu niteliklerin nedeniyle seni vahye muhatap kılıp peygamber seçtik. Sakın pisliğe bulaşma! Karizmanı, imajını lekeleme! Seni lekeleyecek her türlü işten, davranıştan uzak dur, şaibeden kaçın!”

Ayetin mesajını alan peygamberimiz, kendisine verilen bu emirden sonra ticareti ve kendisine çamur atılabilecek her türlü işi terk etti. Aksi halde karşıtları onun hakkında bir takım iddialar, iftiralar düzerek insanların zihinlerini bulandırabilirlerdi. Peygamberimizin Allah’tan gelen bu emre uymasıyla müşriklerin çamur atma yolları tamamen tıkanmış oldu.

Toplumsal rolleriyle önde olanların altına girdikleri risklerden biri de karşıtları tarafından üretilen imaj sarsıcı iddialara maruz kalma olasılığıdır. Çağımızda birçok yöneticinin usulsüzlük ve yolsuzluk iddialarıyla itham edilmesi, hatta gerçek dışı suçlamalarla yargı önüne getirilmesi bize bu sosyolojik yasanın nasıl işlediğini göstermektedir. Yüce Allah yukarıdaki emriyle peygamberini uyarmakta, onu kendi toplumu önünde bu tür ithamlarla yıpratılmasını önleyecek bir ahlakla donatmaktadır.

Yani “Sen topluma bir hizmet vereceksin. Bu hizmetlerini, iyiliklerini çok görerek başa kakma!”

Bu ayet, İbn-i Mes’ud kıraatinde “vela temnün en testeksira” olarak okunmaktadır. “منّ  Menne” sözcüğü vermek ve verdiğini başa kakmak anlamına geldiği gibi, bazen “zaaf göstermek” anlamında da kullanılmaktadır.[2] Bu nedenle ayetin “Yaptığını çok görerek zaaf, gevşeklik gösterme!” şeklinde anlaşılması da mümkündür.

Konunun akışı içinde İbni Mes’ud’un kıraatinin ve bu kıraatin sağladığı anlamın daha tercih edilebilir olduğu görülecektir.     

Sabır konusu Kalem suresinde ayrıntılı olarak verilmiştir.

           8-10Çünkü, o boruya üflendiğinde, işte o, o gün, çok zorlu, çok çetin bir gündür. Yalnız o, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş kimseler için hiç de kolay değildir

Bu ayetlerde de ahiret teması işlenmekte ve insanlar ahirete iman etmeye yöneltilmektedir.

          11-14Tek olarak yarattığım, kendisine hesapsız bir mal verdiğim, şâhitler olarak oğullar verdiğim, kendisi için alabildiğine imkânlar döşediğim kişiyi Benimle başbaşa bırak!

On üçüncü ayetin orijinalindeki “شهود  şühûd” sözcüğü “ شاهد  şahid” sözcüğünün çoğuludur. Oğulların tanık oluşu, hepsinin sağ, babalarının yanında ve onun emrinde olmaları demektir. Böyle bir durum, o günün şartlarında kişiler için en büyük güç kaynağıydı.

5 – 25. Ayetler:

 15Tüm bunlardan sonra hırs ile Benim daha da arttırmamı istiyor. 16Kesinlikle onun düşündüğü gibi değil! Şüphesiz o, Bizim âyetlerimize/ alâmetlerimize/ göstergelerimize karşı bir inatçı kesildi. 17Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağım.     18-25Şüphesiz o, düşündü ve ölçü koydu. –Artık o mahvoldu. Nasıl bir ölçü koydu! Yine o mahvoldu. Nasıl bir ölçü koydu!– Sonra baktı. Sonra yüzünü buruşturdu, kaşlarını çattı. Sonra, arkasını döndü ve böbürlendi de: “Bu, söylenti hâlinde gelen bir büyüden başka bir şey değil. Bu, beşer sözünden başka bir şey değil” dedi.

Son ayette söz konusu edilen zihinsel eylem tefekkür değil, gelişi güzel fikirdir. Tefekkür fikirden farklıdır. Eğer inkarcı tefekkür edebilseydi böyle yapmazdı. Geleceği ile ilgili inançlar ve prensipler belirledi. İleride Necm suresi işlenirken de açıklanacağı gibi, bu gelişi güzel düşünceler ahiretin yokluğu, eğer varsa bile malı-mülkü ve oğulları sayesinde ondan yakasını kurtarabileceği, hatta en kötü şartlarda nasıl olsa ahirette günahlarının cezasını çektireceği bir kimse satın alabileceği şeklindeki temelsiz planlarıydı. 

Alak, Kalem ve Müzzemmil surelerinde mal, mülk ve evlâtlarına güvenerek tağutlaştıkları/azıp sapkınlaştıkları anlatılan sembol kişilikler, benzer nitelikleriyle bu ayetlerde de anlatılmaktadır. İlk vahiy döneminde bu sembol kişiler muhtemelen Velid bin Muğîre, Ebucehil, Abdü’l-Uzza gibi insanlardı. Kur’an bunların isimlerini açık açık vermez, isimleri yerine karakterlerini, sıfatlarını zikrederek uğrayacakları fena akıbeti açıklamakla yetinir. Bu yaklaşım ve konuyu ele alış biçimi, verilen örneğin her zaman, her çağda ve her yerde geçerli olduğunu gösterir. Kısacası, Velid b. Muğîreler, Ebucehiller, Abdü’l-Uzzalar ve bunların grupları, yandaşları, arkadaşları, ortakları ve işbirlikçileri her zaman vardır ve kıyamete kadar da var olacaktır. Uğrayacakları kötü akıbet de hep aynı olacaktır.

Mesajı genel olmakla beraber, yukarıda nitelikleri sayılan kişinin Velid b. Muğîre olduğu kabul edilir. Biyografisine bakıldığında gerçekten de doğduğunda kimsesiz olduğu, hiçbir varlığı olmadığı, sonradan mal-mülk sahibi olduğu, Mekke ile Taif arasında deve ve koyun cinsinden sürülerce hayvanı olduğu, Taif’te yaz-kış meyve veren bahçeleri bulunduğu, ayrıca yedisi Mekke ve beşi Taif doğumlu olmak üzere on iki evlât sahibi olduğu görülür ki, bu özellikleri suredeki anlatıma oldukça uygundur.

On birinci ayette “Benimle tek olarak yarattığım kişiyi baş başa bırak” yani “sen onu bana bırak, onunla uğraşma” denmektedir. Bir başka ifade ile, peygamberimizden uyarının diğer insanlara yapılması istenmektedir. Uyarıya önce kimden başlanacağı daha ilerdeki ayetlerde belirtilecek ve açılım yapılacaktır.

26-30Ben, “Kur’ân beşer sözüdür” diyen kimseyi yakında Sekar’a yaslayacağım. Bilir misin nedir Sekar? O, ortada tutmaz, yok da etmez. O, insan/deri için olağanüstü levhalar yapandır/susayandır/uzaktan görünendir/bir gösterge olandır. Sekar’ın üzerinedir “on dokuz.”

Bu ayetler, içerdiği sözcüklerin eş anlamlı oluşu,  mecaz anlamlarının da bulunuşu ve Rabbimizin yeni bir anlam yüklemesi sonucu müteşabih kabul edileceğinden doğal olarak tefsir ve meallerde farklı yorumları yapılmıştır. Aynı nedenle gelecekte de farklı yorumların yapılacağı muhtemeldir.

Bize göre bu ayet grubunun farklı şekillerde tevili de mümkündür. Bunun nedeni ayetlerde geçen “beşer, sekar, levvahatün” sözcüklerinin sesteş oluşları ve Rabbimizin Sakar sözcüğüne yeni bir anlam yüklemesidir.

 Önce bu sözcüklerin anlam ve delaletlerini tanıtalım:

Sekar

“Sekar”ın kök anlamı “Sıcaklık beyne acı verme” demektir. Nitekim Araplar aşırı sıcaklarda “سقرته الشّمس  Sekarethü’ş-şemsü [Güneş onu şiddetle yaktı]” derler. Ayrıca “aşırı sıcak bir gün” anlamına gelen “يوم مسمقر  Yevmün müsemkırun” deyiminde de aynı fiilden türetilen “müsemkırun” sözcüğü kullanılır. “Sekar” taşıdığı bu anlamlardan dolayı cehennemin özel isimlerinden birisi olmuştur. Bu sözcük, dişil ve özel bir isimdir.[3]

Levvahatün

Levvahatün sözcüğü de sesteş bir sözcüktür.

“Levvahatün” sözcüğünün kök sözcüğü olan “levh”, tahta demektir. Gemiyi oluşturan tahtaların her birisi bu sözcükle ifade edilir. “Levh” sözcüğü ayrıca “şimşek çakması, parlamak, uzaktan görünme, yakıp kavurma, deriyi siyahlaştırma, susamışlık” anlamlarına da gelmektedir.[4]

Kamer suresi 13. ayette Nuh’un gemisindeki tahtalar için çoğul olarak kullanılmıştır. Sözcük ayrıca “ister ağaç cinsinden isterse başka bir nesneden olsun, üzerine yazı yazılan her şey için de kullanılmıştır. Buruc suresi 22. ayetteki “فى لوح محفوظ  Fi levhın mahfuz [korunmuş bir levhadadır]” ifadesinde bu anlamıyla yer almıştır.

Öyleyse “levha” sözcüğü, bu günkü ortama göre, yazı yazılan, bilgi saklanan her şey, levha, tablet, parşömen, tablo; çağdaş araçlardan ise ekran, plâk, teyp bandı, CD, disket veya hard disk gibi üzerine kayıt yapılabilen her türlü araç-gereci ifade edebilir. Sözcüğün “Levvâha” şeklindeki kullanılışı ise isimden türetilerek elde edilen ve mübalağa anlamı kazandırılan etken isim kalıbında bir kelimedir ve “fevkalâde levhalar yapan” anlamına gelir.

 Sekar sözcüğüne Rabbimiz 28-30. ayetlerde yeni bir anlam yüklemiştir:

“Sekar, üzerine on dokuz konulmuş, beşer için fevkalâde levhalar yapan, sürekli tutmayan, yok da etmeyen bir şeydir.” Bu tanıma göre biz bu nesneye bu gün için “Bilgisayar” diyebiliriz.

“Sekar”ın bu anlama da gelebileceği o gün için Araplarca da Peygamberimizce de bilinmemekteydi. Sözcüğün bu anlamını bizzat Rabbimiz belirlemiştir. Bu anlam 27-30. ayetler iyi düşünüldüğünde anlaşılmaktadır. Bu, bugüne kadar gözden kaçırılmış bir husustur.

     Kur’an’da aynen “سقر Sekar” gibi anlamları ilk kez bizzat Rabbimiz tarafından belirlenen bir çok sözcük vardır. Meselâ:

“يوم الدّين           Yevmiddin”, İnfitar 17, 18;

“يوم الفصل        Yevmül fasl”, Mürselât 14;

“سجّين              Siccin”, Muttaffifin 8;

“علّيّين               Illıyyun”, Muttaffifin 19;

“طارق              Tarık”, Tarık 2;

“عقبة               Akabe”, Beled 12;

“ هاوية             Haviye”, Karia 10;

“حطمة               Hutame”, Hümeze 5;

“ليلة القدر           Leyletü’l-kadr” [Kadir gecesi] Kadr 1, 3;

“قارعة               Karia”, Karia suresi 1;

“حاقّة                Hâkka”, Hâkka suresi 3;

Beşer

“Beşer” sözcüğü “halk, insan” demektir. Tekildir, eril-dişil ayırımı yapılmadan tekil ve çoğul için kullanılır. Anlamı, insanın üzerinde kıl biten yüz, kafa ve vücudunun üst derisidir.[5]

“Beşer” sözcüğü, “el-beşeretü” sözcüğünün çoğuludur.

Bu açıklamalar doğrultusunda pasajın tevillendirilimiş anlamı (meali), şöyle olmaktadır:

      a- 26-30.  Ayetler:

“Onu [Kur'an beşer sözüdür diyeni] yakında Sekar’a [cehenneme] yaslayacağım.

Bilir misin, nedir Sekar [cehennem]?

O (Sekar/cehennem), bırakmaz (baki kılmaz) ve de terk etmez (yok etmez).

O [sekar/cehennem],  deriler için yakıp kavurandır.

Onun [Sekar'ın/cehennemin] üzerinedir on dokuz.”

Bu ifadeler cehennemi ve cehennemdeki azabı anlatmaktadır. Buna benzer cehennem tasvirleri aşağıdaki ayetlerde de görülmektedir:

11En mutsuz olacak olan kişi de ondan kaçınacaktır. 12O kişi, en büyük ateşe yaslanacaktır. 13Sonra onun içinde ne ölecek ne de hayat bulacaktır.

                (A’la 11-13)

56Şüphesiz ki âyetlerimize inanmamış şu kişileri Biz, yakında ateşe atacağız. Derileri piştikçe, azabı tatsınlar diye, derilerini başka deriler ile değiştireceğiz. Şüphesiz Allah, çok güçlüdür, en iyi yasa koyandır.

  (Nisa/ 56)

            b- 26- 30.   Ayetler:

“Onu [Kur'an beşer sözüdür diyeni] yakında Sekar’a yaslayacağım

[bilgisayarla yüzyüze getireceğim].

Bilir misin nedir Sekar [bilgisayar]?

O [Sekar/bilgisayar], bırakmaz [baki kılmaz] ve de terk etmez [yok etmez].

O, beşer [insan] için fevkalâde levhalar yapandır.

Onun [Sekar'ın/bilgisayarın] üzerinedir on dokuz.”

Levhaları/tabloları insanlar için sağlayan, sürekli göstermeyen ama yok da etmeyip hafızasında saklayan şey “Bilgisayar”; bilgisayar üzerindeki “On Dokuz” ise  Kur’an’ın 19 sayısı ile şifrelenişi olabilir.

           Bu durumda pasajdan şöyle bir anlam çıkarmak mümkün hale gelir:

“Kur’an’a beşer sözü diyenler, yakında üzerine on dokuz konulmuş, beşer için fevkalâde levhalar yapan, sürekli tutmayan, yok da etmeyen Sekar denilen şeyle tanışacaklar. Baksınlar, düşünsünler bakalım, Kur’an beşer sözü olabilir mi?”

İşte, 26. ayette “yakında” diye ifade edilen gün gelmiş ve insanlar bilgisayarı bulmuştur. Bilgisayarla birlikte Kur’an’la ilgili 19 mucizesi gündeme gelmiştir. Bu öyle bir mucizedir ki, bir beşer tarafından becerilme ihtimali matematiksel olarak imkânsızdır.

Beşer, Sekar ve Levvâha sözcükleriyle surede birkaç kez cinas sanatı yapılmıştır. Cinas, edebiyat terimi olarak manaları farklı, yazılış ve söylenişleri aynı veya benzer olan iki veya daha fazla kelimenin nazım veya nesirde bir arada kullanılmasıdır. Cinasın faydası muhatapta dinleme arzusu uyandırmasıdır.

   “Levh” sözcüğünün diğer anlamları dikkate alındığında 29. ayet aşağıdaki anlamlar ile de açıklanabilir:

1-Beşere susamış

2-Beşere uzaktan görünen

3- Beşer için bir gösterge

c- Sekar vicdan azabıdır.  Paragrafta yapılan tanımlamalar, insan hafızasını ve insanın vicdan azabı çekişini bildirmektedir. Ki Rabbimiz, Kur’an’ın hak kitap olduğunu kabul etmeyenlerin ruh hallerini bize açıklamıştır:

Hıcr: 2Zaman zaman kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan kişiler, ‘Keşke Müslüman olsaydık!’ temennisinde bulunacaklar.

12Böylece Biz Kur’ân’ı, suçluların kalplerine sokarız.

200,201Böylece onu günahkârların kalplerine soktuk. Onlar acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.

    (Şuara/200,201)

Bu ayet grularında, kâfirlerin Kur’an karşısındaki akılsız ve inatçı tutumları ile akıbetleri bildirilmektedir. Bu şüpheci akılsızlar her ne kadar tehdit edildikleri azabın hemen getirilmesini isteyerek inanmaz görünseler de, kafalarının içinde daima bir “acaba?” taşımaktadırlar. Yani, görünüşte inanmaz bir tavır sergileseler de, içlerinden “Ya doğruysa, ya varsa?” diye şüpheye düşmekte ve huzursuz olmaktadırlar:

Bu nedenle, Şuara/200’deki “Böylece onu günahkârların kalplerine soktuk” ifadesini şu şekilde takdir etmek mümkündür: “Biz Kur’an’ı kendi dillerinde indirmek suretiyle gayet iyi anlaşılır kılmakla onların kalplerine öyle bir soktuk ki…”

Bu ayetlerde, o günün zorlu kâfirlerinin gün gelip pişman olacakları bildirilmektedir. Bu pişmanlıkları ölüm anındaki ve ahiretteki pişmanlıkları değil, dünyadaki pişmanlıklarıdır. Çünkü her ne kadar inanmamış olsalar bile, Allah’ın afak ve enfüsteki ayetlere dikkat çekerek bu mucizeleri Kur’an ile âdeta tüm gözlere sokması karşısında zaman zaman “Keşke ben de müslüman olsaymışım!” diye temennide bulunmaktadırlar.

Gerçekten de Kur’an’ın etkin mesajının ciğerlerine işlemesi sonucu sürekli tedirgin olan Mekkeli müşriklerin birçoğu, hicretten önce veya sonra pişman olmuşlardır.

İnkarcıların dünyada duyacakları bu pişmanlıktan başka, ölüm anındaki ve ahiretteki pişmanlıkları da birçok ayette konu edilmiştir:

44,45Ve sen insanları, azabın geleceği gün ile uyar. Artık şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler, “Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir süreye kadar ertele de senin davetine uyalım ve elçilere tâbi olalım.” derler. –Daha önce siz, sizin için bitişin/tükenişin/yok oluşun olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz? Hem siz, şirk koşarak kendilerine haksızlık edenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl yaptığımız size apaçık belli olmuştu. Ve size örnekler de vermiştik.–

 (İbrahim/44, 45)

Kâfirlerin pişman olacaklarını bildiren bu ayetler, sıkıntı içinde yüzen müminler için de kâfirlerin baskılarından kurtulacakları ve küfre karşı galip gelecekleri anlamına gelmesi sebebiyle bir müjde niteliğindedir.

On Dokuz

“On dokuz” ifadesine gelince: Kimine göre bu rakam cehennemdeki görevli meleklerin [zebanilerin] sayısıdır. Kimine göre haftanın yedi günü ve senenin on iki ayı [7+12] olmak üzere azaptaki sürekliliğin anlatımıdır. Kimine göre “on” sayısı, “0n, yirmi, otuz, …..” gibi gurupların ilkidir; “dokuz” sayısı da sıra sayıların sonuncusudur. Bunlar çokluktan kinaye olarak kullanılırlar.

Bize göre ise bu ayetler müteşabihtir; birbirine benzer birden çok güzel anlamları vardır.  Bu anlamların tevili [önceliklenmesi], kendini Kur’an’a veren gayretli ilim adamlarını beklemektedir.

Resmi mushaftaki 30 ayetteki “on dokuz” ifadesi, Kur’an üzerinde on dokuz var” şeklinde anlaşılınca, bazı insanlar Kur’an üzerinde matematiksel özellikler arama cihetine gitmişlerdir. Yapılan araştırmalar sonucunda şaşırtıcı matematiksel özellikler, uyumlar ve ilişkiler ortaya çıkmıştır.

Örneğin:

Ayların sayısının 12 olduğunu bildiren Kur’an’da “ay” anlamına gelen “شهر  şehr” kelimesi de 12 defa tekrarlanmaktadır.

Dünya etrafındaki eliptik turunu 27 günde tamamlayan Ay, Arapçadaki karşılığı olan  “قمر  Kamer” ismiyle Kur’an’da tam 27 defa geçmektedir.

Gün anlamına gelen “يوم  yevm” kelimesi Kur’an’da 365 defa, “günler” anlamına gelen “يومين  yevmeyn” ve “ايّام eyyam” kelimeleri ise 30 defa tekrarlanmaktadır. Bu sayılar, Dünya’nın Güneş etrafındaki bir turunda geçen 365,25 gün sayısının ve Ay takvimindeki bir aya karşılık gelen 29,53 gün sayısının yuvarlanmış hâline eşittir.

Sıcak-soğuk, dünya-ahiret, ümit-korku, sıkıntı-huzur, adalet-zulüm, yarar-zarar gibi bazı zıt anlamlı kelimeler de Kur’an’da eşit sayılarda tekrarlanmıştır.

Yıl anlamına gelen “sene” kelimesi, Kur’an’da tekil haliyle 7, çoğul hâliyle 12 kez olmak üzere toplam 19 defa tekrarlanmıştır. Bu rakam, Güneş, Dünya ve Ay’ın aynı hizaya geldiği ve “Meton Devri” ya da “Ay Çevrimi” adı verilen bir dönemdeki yıl sayısı olan 19′a eşittir. 19 yıllık bu dönemde, ay takvimine göre 355 gün süren 7 artık yıl ve 354 gün süren 12 tam yıl vardır. Bunlara ilâve olarak Kur’an’da Güneş ve Ay’ın aynı ayette zikredildiği ayet sayısı da 19′dur.

Bilgisayar yardımıyla yapılan bu tarz araştırmalar, Kur’an tarafından dikkat çekilen 19 sayısı üzerinde de yoğunlaştırılmış, 19 rakamına dayalı pek çok örnek tespit edilmiştir. Bu örnekler birçok eserde detaylı olarak yer almış durumdadır.

Matematik bilimcileri, Kur’an’ın kelime yapıları, harf sayıları ve harf gruplarından yola çıkarak Kur’an’da matematiksel birçok olağanüstü yapılar ve kurgular tespit etmişlerdir. Bu tespitler, geçmişteki “Hurufîlik” ve “Batınîlik” ekollerinin bu meseleye yaklaşımlarından farklıdır. Bilindiği gibi Hurufiler ve Batıniler, ayetlerin gerçek anlamından uzaklaşıp ayetlerden kendi sistemlerine göre anlam çıkarmaya uğraşırlar; ayetlerin zahiri/açık anlamlarına itibar etmezler.

Bu özellikle itibariyle de, Bakara suresinin 23 ve 24; Yunus suresinin 38; Hud suresinin 13; İsra suresinin 88 ve Tur suresinin 33, 34. ayetlerindeki “Kur’an’ın bir tek suresinin bile asla benzerinin meydana getirilemeyeceği” hakkındaki iddia, bu özellikler ile de kimsenin itiraz edemeyeceği matematiksel bir ispata dönüşmüştür. Böylece Hicr suresinin 9. ayetinde verilen “Kur’an’ın korunduğu” hakkındaki ilahi teminatın mahiyeti de anlaşılmış olmaktadır. Buna göre Kur’an matematiksel bir sisteme sahiptir ve en ufak bir tahrif girişimi bile sistemi bozmakta, bu nedenle de derhal fark edilmektedir. Bilgisayar yardımıyla bile olsa sistemin bir insan tarafından plânlanması mümkün olmadığı gibi, girişilebilecek herhangi bir tahrif işlemiyle yeni ve sahte bir sistemin kurulması da imkânsızdır.

Bu açıklamalardan sonra bu pasajla ilgili olarak şunu da diyebiliriz ki, Arapça dilbilgisi kurallarına göre ismi adetlerin (sayıların), mâdudunun da sayıyla birlikte verilmesi gerekir. Ama “ondokuz” ifadesinin devamında teknik olarak “ondokuz ifadesinin mâdudu bulunmamaktadır. 31. Ayetin teknik özellikleri dikkate alındığında bu ayetin Medeni olduğu, bu ayetin buraya sehven veya kasıtlı tertip edildiği de anlaşılır. Surenin devamına göz atıldığında, otuz altıncı ayetin teknik olarak otuzuncu ayetin devamı yani ismi adedin madudu; temyizi olduğu görülür.

Bu durumda paragrafın tertibi “Sekar’ın üzerinde,  beşer için; sizden, öne geçmek/ilerlemek veya arkaya kalmak/geride kalmak isteyen kişiler için, on dokuz uyarıcı vardır” şeklinde olacaktır. Bizim kanaatimiz de bu yöndedir. Bu açıklamadan sonra Kur’an erlerini, Kur’an’daki “ondokuz uyarıcı”yı tespit etmeye davet ediyoruz. Bir de “on dokuz” sayısının çokluktan kinaye olduğu kabulünden hareketle “Sekar’ın üzerinde,  beşer için; sizden, öne geçmek/ilerlemek veya arkaya kalmak/geride kalmak isteyen kişiler için, nice uyarıclar vardır” anlamı elde edilecektir.

     31.   Ayet:

      31Biz, cehennem yârânını da hep melekler yaptık. Sayılarını da, kendilerine Kitap verilen kimseler iyice ve apaçık bilsinler, iman etmiş olan kişilerin imanı artsın, kendilerine Kitap verilmiş olan kimseler ve iman sahipleri kuşkuya düşmesin diye ve de kalplerinde hastalık olan kimseler ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedetmiş kimseler, “Allah bununla neyi kastetti?” desinler diye, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler için bir sınamadan başka şey yapmadık. İşte böyle. Allah dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de kılavuzlar. Rabbinin ordularını da ancak Kendisi bilir. Bu, beşer için bir öğüt verici ve düşündürücüden başka şey değildir.

Bu ayet ile Kur’an ayetlerinin bir kısmının birden çok anlam taşıyan ayetler olacağı mesajı verilmektedir. Bu ayetler, tevilleri zamanla uzmanları tarafından yapılacak olan, uzman olmayanların ise “Rabbimizin bu ayetinde mutlaka bir hikmet var” diye teslimiyet gösterecekleri müteşabih ayetlerdir (Âl-i Imran 7 ve Zümer 23) Yukarıdaki ayette ifade edilen hususlar, İsra; 60 ve Bakara; 26, 27′de de söz konusudur.

“Melek” kavramı ile ilgili geniş açıklama, inşallah Necm ve Kadr surelerinde yer alacaktır. Yine “Allah dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de doğruya ve güzele kılavuzlar” ifadesi ile ilgili detay Tekvir suresinin 28 ve 29. ayetlerinin tahlilinde verilecektir.

   32-37Kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi değil! Elçi’nin durumunu, gitmekte olan cehaleti, başlamış olan toplumsal aydınlanmayı kanıt gösteriyorum ki Sekar, beşer için; sizden, öne geçmek/ilerlemek veya arkaya kalmak/geride kalmak isteyen kişiler için, bir uyarıcı olarak, gerçekten en büyük şeylerden biridir.

32-34. ayetlerin lafzı manaları; gece ile gündüz ve gerekse de Güneş ile Ay, kasem cümlesindeki cevabın referansı olma açısından mümkün olmadığından, bu sözcükler mecazi anlamlarıyla meallendirilmişlerdir.

37. ayet ise, insanların tam bir inanç ve fikir özgürlüğüne sahip kılındığını ifade etmektedir. Buna göre her insan kendi değer yargıları doğrultusunda iyiyi veya kötüyü seçme özgürlüğüne sahiptir. Kur’an iyinin ve kötünün gerçek kriterlerini vererek Allah nezdindeki iyiyi ve kötüyü tanıtmakta, tercihi insana bırakmaktadır. Ne var ki, insanlar bazen Kur’an tarafından kötü olarak tanıtılan iş ve davranışları kendi değer yargılarına göre kötü saymamakta, Allah’a göre iyi olanı değil, kendi yargılarına göre iyi olanı seçmektedirler.

Ahiret hayatı, deney ve gözlem laboratuarına sokularak ispatlanacak bir olgu değildir. Kıyamet ve ahiret halleri tamamen gaypla ilgili konulardır. Bu konudaki bilgilerimizin kaynağı Allah’ın peygamberlerine vahyettiği kitaplardır. Bu nedenle ahirete inanmayan kişiye onu ispatlamak mümkün değildir. Öncelikle kişinin kendi akıl ve vicdanının sesine kulak vermesi, Allah’a ve Allah’ın peygamberler gönderdiğine inanması gerekir. Bununla birlikte Kur’an, insanı ahiretin gerçekliğine yöneltecek gayet ikna edici deliller ileri sürmektedir. Bu deliller tamamen insan aklına hitap etmektedir. Yukarıda mealleri verilen 32-37. ayetler bu tür ayetlerdendir. Bu konuda ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Mümin 57; Ahkâf 33; Ya Sin 78-82; Rum 19; Bakara 28; Kıyamet 36-40; En’âm 60, 95; Müminun 115; Kalem 35, 36; Casiye 21, 22; Teğabün 7.

Bu ayetlerde çok canlı sahneler anlatılmaktadır.

   38,39Her benliğini bulmuş kimse –sağın yaranı hariç– kazancının karşılığında bir rehindir.

Rehin olmak, bağlanmak, tutuklanmak ve ipotek altında olmak demektir. Bu ayet, her insanın bizzat kendi eliyle işlediği amel [iş ve davranış] ile ipotek altına girmiş olduğunu bildirmektedir.

Bu ayetten de anlıyoruz ki, müminlerin kusurları onları ipotek altına sokmayacaktır, Rabbimiz müminlerin kusurlarını affedecektir.

İlerideki surelerde birçok kez yer alacak olan “sağın yâranı” deyimi ilk kez bu ayette kullanılmıştır. Araplar sağ tarafı uğurlu, sol tarafı uğursuz sayarlardı. Bu bakımdan Kur’an’da iyi insanların amel defterlerinin sağ taraflarından, kötü insanların amel defterlerinin ise sol taraflarından verileceği bildirilmiştir. Ayetteki “sağın yâranı” ifadesi ile amel defteri sağ tarafından/sağ eline verilmiş müminler kastedilmektedir. Bu konunun bir başka anlatımı için Vakıa suresinin 27-40. ayetlerine bakılabilir.

  40,41Sağın yaranı, bahçelerdedirler. Suçlulardan soruşur dururlar: 42“Sizi Sekar’a sürükleyen nedir?” 43Suçlular, “Biz, salâtçılardan [mâli yönden ve zihinsel açıdan destek verenlerden; toplumu aydınlatmaya çalışanlardan] değildik, 44miskini de yiyeceklendirmiyorduk; işsiz güçsüze de kendi ekmeğini kazanacak fırsat ve imkân vermiyorduk. 45Ve biz boşa uğraşanlarla beraber boşa uğraşırdık. 46, 47Ve de biz, tartışılmaz ve karşı çıkılmaz olan ölüm, kıyâmet bize gelene kadar Din Günü’nü yalanlıyorduk” dediler. 48Artık onlara yardımcıların, kayırıcıların yardımı, kayırması yarar sağlamaz.

Buradaki “مصلّين  musallîn” sözcüğü “namaz kılanlar” anlamında olmayıp sözlük anlamıyla destekçi, sosyal yardım için koşan, çalışan demektir. “صلاة  Salat” ve bunun türevlerinden olan “musallin” sözcüğü ile ilgili geniş bilgi Kevser suresinde verilecektir.

   ‘Miskini de yiyeceklendirmiyorduk.’

“مسكين  Miskin” sözcüğü fıkıh kitaplarında “Fakirden daha da yoksul kimse” şeklinde tanımlanır. Sözcüğün kök anlamından yola çıkılırsa, “miskin” ve “mesâkîn” sözcükleri ile kastedilenin hareket kabiliyetini kaybetmiş, iş yapma imkân ve fırsatları kalmamış kimseler olduğu anlaşılır.

Bu durumda ayetin anlamı, “imkânları olmadığı için muhtaç durumda bulunan [miskinlerin] karınlarını doyurmalarını, ekmeklerini kazanmalarını sağlamaya yanaşmıyor, buna karşı bir istek duymuyor, birbirimizi bu konuda teşvik etmiyorduk” demektir ki, bu konu ileride, Fecr suresinde detaylandırılmıştır.

Din Günü, İnfitar suresinin 14-19. ayetlerinden anlaşıldığı üzere ahiretteki hesap günüdür. Hesap Günü, iyilerin iyiliklerinin, kötülerin de kötülüklerinin tam karşılığının verileceği gündür.

14-16Din-iman tanımayıp kötülüğe batmış olanlar da kesinlikle cehennemdedirler. Din Günü ondan kaybolmamak üzere oraya yaslanacaklardır.

17Din Günü’nün ne olduğunu sana ne bildirdi? 18Sonra bir kere daha, Din Günü’nün ne olduğunu sana ne bildirdi? 19Din Günü, kimse kimseye efendilik yapamaz. Ve o gün; İnşikak 1-5gök yarıldığı, Rabbine kulak verdiği ve gerçekleştirildiği zaman; yeryüzü de dümdüz olduğu, içinde ne varsa attığı, boşaldığı ve Rabbine kulak verdiği ve gerçekleştirildiği zaman 19buyruk, Allah’a aittir.

     (İnfitar/ 14-19)  

            Pişmanlık içindeki inkarcılar sözlerini şöyle bağlarlar:

İş işten geçtikten sonra geri dönüş yoktur. Akıllar başa toplanmalı, Kur’an’ın kıymeti bilinmeli, gerekli uyarı mesajları vaktinde alınmalı ve gereği yapılmalıdır.

      Suçluların ahiretteki korkunç durumları sahnelenip gösterildikten sonra söz hayattaki müşriklere getirilmekte, öğüt almaktan ve uyarılmaktan kaçmalarının anlamsızlığı vurgulanmaktadır. Ayette geçen şefâat kavramıyla ilgili detay Necm suresinde verilecektir.

   49Peki, ne oluyor onlara da öğüt verip düşündüren şeyden yüz çeviriyorlar? 50,51Onlar, sanki sağa-sola kaçışan; aslandan ürkmüş yaban eşekleri gibidirler. 52İşin aslında içlerinden her kişi, kendisine açılıp saçılmış sayfalar verilsin istiyor. 53Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Aslında onlar, âhiretten korkmuyorlar. 54Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! O, bir öğüt verici/düşündürücüdür.        

Yukarıdaki ayetlerde kötülük yapanlar bazen şiddetle kınanmakta, bazen de ahiret azabıyla uyarılmaktadır.

  55,56Öyleyse dileyen onu düşünür, öğüt alır. Ve onlar, Allah’ın dilediği dışında, öğüt alamazlar. O, sakındırmaya ehildir ve affetmeye ehildir.

Allah’ın dilemesi ile ilgili ayrıntılı bilgi inşallah Tekvir suresi 28, 29. ayetlerde verilecektir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

[1] Lisanü’l Arab, “nzr” mad.

[2] Lisanü’l Arab, “mnn” mad.

[3]Lisanü’l Arab, “sgr” mad.

[4] (El Müfredat ve Lisanü’l-Arab; Levh maddeleri)

[5] (Lisanü’l-Arab, “beşer” mad.


^ Başa Git - << Önceki Sayfa: Müzemmil Suresi - Sonraki Sayfa:Fatiha suresi >>