Print this page

29 KUREYŞ SURESİ


        Kureyş suresi Mekke’de 30. sırada inmiştir. Fakat Dahhak ve Kelbî gibi Kur’an bilginleri bu surenin Medine döneminde indiğini ileri sürmüşlerdir. Hâlbuki surenin üslûbu ve ifadelerinde Kureyş kabilesinin muhatap alınışı, surenin Mekkî olduğunu açıkça göstermektedir. Ayrıca, yakında olan şeyleri göstermek için kullanılan “هذا   haza [bu]” işaret sıfatı, 3. ayette “ربّ هذا البيت   Rabbe haze’l-beyt [bu beytin Rabbi]” ifadesinde “البيت   beyt” için kullanılmıştır. “Beyt” sözcüğü Kâbe’yi işaret ettiğine göre, surenin muhatapları Mekkeliler, sure de Mekkî olmalıdır.

Tin suresinde “kanıt/tanık” olarak gösterilen “ البلد الامين  el-Beledü’l-Emin [Güvenli Kent]” halkı, bu surede güvenli kentin avantajlarını kullanan “Kureyş” ile yeniden gündeme getirilmiş, tüm insanlığa yönelik olarak verilen uyarı mesajı da Kureyş’in tüzel kişiliği muhatap alınarak verilmiştir.

Bazı bilginler Kureyş suresini Fil suresi ile birlikte tek bir sure olarak kabul etmişlerdir. Bu kabule gerekçe olarak da:

            – Her iki surenin ayetlerinin teknik yapıları arasında birbiriyle ilişkilendirilebilir özellikler bulunması,

            – Ubey b. Ka’b’ın mushafında bu iki surenin ardı ardına, arası besmele ile ayrılmadan yer alması gibi hususlar gösterilmiştir.

Ancak bunlar bizim için kabule değer gerekçeler değildir. Öncelikle, teknik gerekçeler yeterli değildir. İkinci olarak, kim olursa olsun, bazılarının iki sureyi besmele ile ayırmadan okumaları da bu konuda bir delil olarak ileri sürülemez. Çünkü Kur’an’ın tüm sureleri besmele ile ayrılmadan okunabilir, bunda hiçbir sakınca yoktur. Sonuncu olarak da, ashabın çoğunluğunun kanaati ile Halife Osman’ın İslâm dünyasının merkezlerine gönderdiği mushaflarda bu iki sure arasına besmele konulması, bunların iki ayrı sure olduğuna kesinlik kazandırmıştır.

            Kureyş suresinde özellikle rant [akar] sahibi kimselerin, kendilerine bu rantı sağlayana karşı duyarlı olmaları ve emek karşılığı olmadan elde ettikleri nimetlerin karşılığını mutlaka ödemeleri gerektiği, Kureyş’in şahsında tüm insanlığa bildirilmiştir.

29/ KUREYŞ SURESİ

Rahman Rahîm Allah adına

   Ayetlerin meali:

1,2Kureyş’in güvenliği esenliği; kış ve yaz; her zamanki seferlerinde güvenlik esenlikleri için…3,4Öyleyse kendilerini açlıktan kurtararak beslemiş olan ve her korkudan onları güvene kavuşturmuş olan, bu Beyt’in Rabbine kulluk etsinler.

Ayetlerin Tahlili

            1, 2. Ayet:

            1,2Kureyş’in güvenliği esenliği; kış ve yaz; her zamanki seferlerinde güvenlik esenlikleri için…

            Kureyş Kabilesi

            Tarih kitapları ve ansiklopedilerde, peygamberimizin İslâmiyet’i tebliğ ettiği dönemde Mekke’de yaşamakta olan halkın atası olarak kabul edilen ve peygamberimizin de mensubu olduğu Kureyş’in asıl adının “Fihr” yahut “Nadr” olduğu bildirilmektedir. Bu bilgilere göre, Kinane kabilesinin bir kolu olan Kureyş kabilesi; Nevfel, Zühre, Mahzum, Esed, Cumah, Sehm, Ümeyye, Haşim, Teym ve Adiy adlarındaki on koldan oluşmuştur. Kabileye adını veren kişiden başlamak üzere peygamberimizin soy kütüğü de şu şekilde sıralanmıştır: Kureyş [Fihr veya Nadr] – Galib – Lüey – Kâab – Mürre – Kilâb – Kusay [Zeyd] – Abdümenaf [Muğîre] – Hâşim [Amr] – Abdülmuttalib [Şeybe] – Abdullah – Muhammed.

            İslâm’ın gelişinden önce, cahiliye döneminde Mekke yönetimini elinde tutan Kureyş kabilesi, Kâbe’nin çevresindeki “harem” içinde bulunan bir kuyunun yanı başına dikilmiş Hübel adlı bir puta tapmakta idiler. Bu put, henüz puta tapıcılığın Hicaz’a girmediği bir sırada, Kâbe ve Hicaz başkanlığı Huzaalılarda iken, başkanları olan Amr b. Luhay tarafından Suriye’den getirilmiştir. Suriye halkınca yağmur yağdırması ve çeşitli dilekleri yerine getirmesi için tapınılan birçok puttan biri olan ve kırmızı akikten yapılmış, sağ eli kırık bir insan şeklindeki Hübel’e sonradan altından bir el takılmıştır. Amr’ın Suriye’den getirdiği ve Kâbe yakınındaki Zemzem kuyusunun üst tarafına yerleştirilen put, zamanla Kâbe duvarındaki ünlü kara taş [Hacer-i Esved]  kadar saygı görmüş ve Kâbe’nin içine taşınmıştır.

            Kureyş kabilesi, Hübel’in dışında ve yine Zemzem kuyusu yanında bulunan İsaf ve Naile adlı iki puta daha taparlar ve bunların önünde kurban keserlerdi. Batıl inançlar içeren rivayetlere göre, bu putlar, Bağy oğlu Yusuf [İsaf] adında bir adam ile Dîk kızı Naile adında bir kadın iken, Kâbe içinde zina etmişler ve Allah tarafından taş hâline getirilmişlerdi.

            Bu büyük putlardan başka her ailenin evinde, meselâ yola çıkarken hayvanına binmeden önce, yoldan döndüğünde ailesini görmeden önce elini yüzünü sürdüğü putlar da mevcuttu.

            القريش  Kureyş sözcüğü, sözlük anlamı “kazanmak, toplamak, toplanmak, araştırmak” olan “karş” veya “kırş” sözcüklerinin ism-i tasğiridir. Bu kalıp Arapçada bir sözcüğün anlamını küçültmek için kullanılmaktadır.

            Kureyş kabilesine bu ismin veriliş nedenleri hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür:

1- Daha önceleri dağınık yaşayan kabile, sonradan bir araya toplanıp birlikte yaşamaya başladığı için bu isim verilmiştir.

2- Mal toplayan, ticaretle uğraşan, kazanan kimselerden oluşan kabileye, bireylerinin bu özellikleri dolayısıyla “kazanmak, toplamak” anlamındaki bu isim verilmiştir.

3- Kabile olarak hacılar arasında bulunan ihtiyaç sahiplerini araştırıp onların ihtiyaçlarını karşıladıkları için bu isim verilmiştir.

4- Lisanü’l-Arab’ın “قرش   kırş” maddesinde yazdığına göre Muaviye İbn-i Abbas’a Kureyş kabilesine bu ismin veriliş nedenini sormuş, o da “Denizlerde ‘kırş’ adında bir canavar [köpek balığı] var.

Bu hayvan çok güçlüdür; o başkalarını yer, kimse onu yiyemez; başka hayvanların üstüne çıkar, kimse onun üstüne çıkamaz” demiş ve şu beyti nakletmiştir:

            “Kureyş denizde yaşayandır

             İşte onun adı ile Kureyş’e kureyş denmiştir.”[1]

            İbn-i Menzur’un Lisanü’l-Arap’ta şairinin ismini vermeden sadece bir beytini aktardığı şiir, Kurtubî’nin verdiği bilgiye göre Tubba’ya aittir ve devamı şöyledir:

            “Zayıfı da, semizi de yer o ve asla terk etmez

             Orada iki kanatlıya hiçbir tüy bırakmaz.

             İşte ülkeler arasında Kureyş kabilesi de böyledir

             Onlar, ülkeyi hızlı bir şekilde yer bitirirler.”[2]

            Bu açıklamalara göre Kureyş, “Küçük köpek balığı, küçük deniz canavarı” anlamındadır.

            İlâf

            Ayette geçen “ إيلاف ilâf” sözcüğü, “bin sayısının adı” olan “elf” kökünden türemiş bir sözcüktür. “İlâf” sözcüğünün esas anlamı, “sevmek, bir şeyleri birleştirmek, üst üste koymak” demektir. Zaten o dönemde kullanılan en büyük sayı olan “bin” sayısı da bir takım sayıların toplanmasından başka bir şey değildir. İnce ipleri birbirine sarmak suretiyle imal edilen dürülü, bükülü ip anlamındaki “habl-i müellef [urgan, halat]” ile kitap hazırlamak anlamındaki “te’lif” de aynı kökten türetilmiş sözcüklerdir ve her ikisi de özlerinde birleştirmeyi, toplamayı ifade etmektedir.

“İlâf” sözcüğünün farklı kıraatleri [okunuşları] söz konusu olmakla birlikte, kıraat farklılıkları anlam farklılığı yaratmaz. Dil bilimciler “ilâf” sözcüğü için aslında birbirinden çok farklı olmayan üç anlam kabul etmişlerdir:

            – Sevmek, peşinden ayrılmamak, ünsiyet etmek.

            – Alışmak, ayrılmamak.

            – Hazırlanmak, teçhizatlanmak.

Sözcüğe bu anlamlar verilmek suretiyle 1. ayet aşağıdaki şekillerde meallendirilebilir:

            – Kureyş’in sevmesi, peşinden ayrılmaması [bırakmaması] ve ünsiyeti nedeniyle…

            – Kureyş’in alışmışlığı, bırakmaması nedeniyle…

            – Kureyş’in hazırlanması, teçhizatlanması nedeniyle…

            Kış ve yaz; her zamanki seferlerinde güvenlik-esenlikleri

            Yaşadıkları arazilerin çorak ve verimsiz olmasına karşılık Kâbe’nin dokunulmazlığı Kureyşliler için paha biçilmez, değeri ölçülmez bir nimet teşkil etmiştir. “Fil Olayı” Arap Yarımadası’nın her tarafında hem Kâbe’nin hem de onun Kureyş’ten olan bekçilerinin ve koruyucularının saygınlığını pekiştirmiş, onların güven içinde gezebilmelerine, gittikleri her yerde itibar görmelerine ve korunmalarına sebep olmuştur. Dolayısıyla Kureyşliler, güneyde Yemen’den başlayıp kuzeyde Şam’a kadar uzanan iki büyük ticaret yolu açmışlar, kışın Yemen’e yazın Şam’a giden iki büyük ticaret kervanı oluşturmak suretiyle emniyet içinde bol kazançlar sağlamışlardır.

            3. Ayet:

           3,4Öyleyse kendilerini açlıktan kurtararak beslemiş olan ve her korkudan onları güvene kavuşturmuş olan, bu Beyt’in Rabbine kulluk etsinler.

            Yani; “Eğer Allah’ın başka nimetlerinden dolayı kulluk etmiyorlarsa, hiç değilse alışmış oldukları, uzun yıllardır yapmış oldukları güvenli ve bol kazançlı ticarî seferlerinin kendilerine sağladığı mutluluk ve esenlik için bu Ev’in Rabbine kulluk etsinler.”

Bu ayetteki mesajın doğru anlaşılabilmesi için, öncelikle “bu Ev” ve “bu Ev’in Rabbi” ifadeleri üzerinde önemle durulması gerektiği kanısındayız.

            هذا البيت   Bu Ev”

            “Bu Ev” ile kastedilen, Beytüllah [Allah’ın evi], yani Kâbe’dir. Aşağıdaki ayetlerde görüleceği gibi, Allah orası için “بيتى   evim” ifadesini kullanmıştır. “بيت اللّه   Allah’ın evi” ifadesi “Allah’tan başkasına ait olmayan ev” demek olup oranın kamu mülkü olduğu anlamına gelmektedir. Bu da orada sosyal meseleler görüşülecek, kamusal ihtiyaçlara çözümler üretilecek, topluma ait [eğitim, yasama, yürütme gibi] konularda kararlar alınacak demektir.

            “Bu Ev’in Rabbi”

            Rabb “terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak bir takım hedeflere götüren, programlayıp yöneten” demektir. “ربّ هذا البيت  Bu Ev’in Rabbi” denilerek Rabbin “Ev”e izafe edilmesi, Kâbe’nin yapılışının ve işlevlerinin tümünün Allah tarafından programlanıp uygulandığını göstermektedir.

Gerçekten de o ev, Allah adına yeryüzünde yapılmış ilk evdir, orası bereketlidir, orada bolluk vardır:

96,97Şüphesiz, insanlar için bereketli ve âlemlere yol gösterme olarak konulan ilk ev, Mekke’dekidir. Onda apaçık alâmetler/göstergeler; İbrâhîm’in görev yaptığı yer [eğitilip, yetiştirilip ortak koşmaya karşı ayaklandığı yer] vardır. Ve oraya kim girerse güvende olmuştur. Ve yoluna gücü yeten herkesin Beyt’i/ilâhiyat eğitim merkezini kastetmesi, ilâhiyat eğitimi için oraya gitmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim de gerçeği örtbas ederse, bilsin ki, şüphesiz Allah bütün âlemlerden zengindir

                                                        (Âl-i Imran/ 96, 97)        

125Ve Biz, bir zaman bu Beyt’i/ilk yapılan okulu, insanlar için bir sevap kazanma/ dönüş yeri ve bir güven yeri yapmıştık. –Siz de İbrâhîm’in görev yaptığı yerden bir salât yeri [mâlî yönden ve zihinsel açıdan desteğin; toplumun aydınlatılmasının gerçekleştirileceği bir yer] edinin.– Ve Biz, İbrâhîm ile İsmâîl’e, “Beytimi, dolaşanlar, ibâdete kapananlar ve boyun eğip teslimiyet gösterenler, Allah’ı birleyenler için tertemiz tutun” diye ahit almıştık.

                                                          (Bakara/ 125)

97Allah, Ka‘be’yi; o Beyt-i Haram’ı, haram ayı, hac yapanlara yiyecek olarak hayvan hediye etmeyi ve gerdanlıkları/hac yapanların yemesi için gönderilen hayvanlara konulan işaretleri insanlar için bir ayağa kalkış; silkiniş, kendilerini kurtarış yaptı. Bu, Allah’ın göklerde ve yerde olan her şeyi bildiğini ve Allah’ın her şeyi hakkıyla bilici olduğunu sizin de bilmeniz içindir.

                                                                                               (Maide/ 97)

25Şüphesiz küfreden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden, Allah’ın yolundan, insanlar –orada ibâdete kapanan veya dışarıdan gelen eşit olmak üzere– için kılınan Mescid-i Haram’dan [dokunulmazlığı olan ilâhiyat okulundan] alıkoyan kimseler ve orada haksızlıkla yanlış yola sapmak isteyen kimse; Biz, ona pek acıklı bir azaptan tattırırız.

26-29Ve hani Biz bir zamanlar, “Sakın Bana hiçbir şeyi ortak koşma; dolaşanlar, orada haksızlığa baş kaldıranlar, Allah’ı birleyenler, boyun eğip teslimiyet gösterenler için evimi tertemiz et, kendilerine ait birtakım menfaatlere tanık olmaları ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerinde, belli günlerde O’nun adını anmaları için insanlar arasında ilâhiyat eğitim-öğretimi verileceğini duyur. Yürüyerek veya yorgun düşmüş binekler üstünde her derin vadiyi aşarak sana gelsinler! Sonra kirlerini giderip temizlensinler. Adaklarını yerine getirsinler. Eski evde/özgür evde/Ka‘be’de dolaşsınlar” diye, o evin/Ka‘be’nin yerini, İbrâhîm için hazırlamıştık. –Siz de onlardan yiyin ve zorluk çeken fakiri doyurun.–

30,31İşte böyle! Ve kim, Allah’ın dokunulmaz kıldıklarına saygı gösterirse, artık bu, kendisi için Rabbinin katında hayırdır. Size bildirilegelenden başka bütün hayvanlar size helal kılınmıştır. O hâlde Allah’a yönelmişler olarak, O’na ortak kabul edenler olmayarak o putlardan olan kirlilikten kaçının, yalan sözden de kaçının. Allah’a kim ortak koşarsa artık o kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgârın kendisini ıssız bir yere sürüklediği şey gibidir.

                                                                     (Hacc/ 25-31 

35-41Ve hani bir zaman İbrâhîm: “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl! Beni ve oğullarımı putlara tapmamızdan uzak tut! Rabbim! Şüphesiz putlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Şimdi kim bana uyarsa, artık o, şüphesiz bendendir; kim bana karşı gelirse… Artık Sen şüphesiz çok bağışlayan ve çok merhamet edensin. Rabbimiz! Şüphesiz ben çocuklarımdan bir bölümünü salâtı ikame etmeleri [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmaları-ayakta tutmaları] için, Senin dokunulmazlaşmış Ev’inin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Verdiğin nimetlerin karşılığını ödemeleri için artık Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir. Ve onları bazı meyvelerden rızıklandır. Rabbimiz! Şüphesiz Sen bizim gizlediğimiz şeyleri ve açığa vurduğumuz şeyleri bilirsin. –Ve yerde ve gökte, hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.– Tüm övgüler,ihtiyarlık hâlimde bana İsmâîl’i ve İshâk’ı lütfeden Allah’adır; başkası övülemez. Şüphesiz ki Rabbim duamı çok iyi işitendir. Rabbim! Beni salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan-ayakta tutan] biri kıl! Soyumdan da. Rabbimiz! Duamı da kabul et! Rabbimiz! Hesabın kurulduğu günde benim için, anam-babam için ve mü’minler için bağışlamada bulun!” demişti.

                                                                      (İbrahim/ 31- 41)

91-93Sen, “Ben ancak her şeyin sahibi olan ve burayı dokunulmaz kılan Mekke’nin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Ve ben Müslüman olmamla ve Kur’ân’ı okuyup izlememle emrolundum. Artık kim kılavuzlanan doğru yola düşerse, yalnız kendisi için kılavuzlanan doğru yola düşmüş olur; kim de saparsa hemen ‘Ben sadece uyarıcılardanım.’ Ve, bütün övgüler Allah’a mahsustur; başkası övülemez. O, âyetlerini/ alâmetlerini/ göstergelerini size gösterecek de siz onları tanıyacaksınız” de.

                                                                             (Neml/ 91-93)

            Kureyşliler, Kâbe’ye hacc ve umre için gelen binlerce insana verilen hizmetleri kendi aralarında paylaşmışlardı. Her sülâlenin belirli bir görevi vardı. Kâbe’nin bekçiliği, bakıcılığı, hacılara su dağıtımı, hacılara yardım, hacılara para toplama, yemek yedirme, hacıların mahkemeleşmesi gibi birçok iş Kureyş tarafından yapılmaktaydı. Bu kutsal turizm, Kureyşlilere tarifi zor bir üstünlük ve saygınlığın yanında, bol kazanç da sağlıyordu. Ne var ki, Kureyşlilerin Mekke’de sürdükleri bu sefa onların kendi gayretlerinin değil, Allah’ın Kâbe ile ilgili plânlarının bir sonucuydu. Nitekim Allah’ın Kâbe ile ilgili bu plânı günümüzde de yürümekte ve kutsal turizm bugün Suudî Arabistan devletini ihya etmektedir.

            kureyşin açlıktan kurtarılması, beslenmesi ve her korkudan  güvende olmaları

            Bu ayette, Ev’in Rabbinin Kureyşlileri açlıktan kurtarıp doyurduğu ve korkudan emin kıldığı bildirilmektedir. Yani Kureyşlilerin sırf emniyet içinde nimetlenmeleri sebebiyle bile olsa, yalnızca Allah’a kulluk etmeleri gerektiği anlatılmaktadır.

Kureyş’e verilen bu nimetlere, başka ayetlerde de dikkat çekilmiştir:

67Yoksa kıyılarında insanların zorla kapılıp götürülmesine rağmen Mekke’yi, güvenli, dokunulmaz yaptığımızı da görmediler mi? Hâlâ bâtıla mı inanıyorlar ve Allah’ın nimetine iyilikbilmezlik mi ediyorlar?

                                                                            (Ankebut/ 67)

57Ve onlar; “Biz seninle beraber doğru yol kılavuzuna uyarsak, yurdumuzdan atılırız” dediler. Biz onları, Kendi katımızdan bir rızık olarak, her şeyin semerelerinin toplanıp kendisine getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere/Mekke’ye yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler.

                                                                                      (Kasas/ 57)

Kureyşliler bu Ev’e sığınmadan önce dağınık durumdaydılar ve hiçbir saygınlıkları yoktu. Ne zaman ki Mekke’de bir araya gelip Kâbe hizmetini üstlendiler, o zaman bütün Arabistan’da saygın bir duruma geldiler. O dönemde insanlar Arabistan’ın hiçbir yerinde kendi kabile sınırları dışına çıkamazlar, her an bir saldırıya uğrama tehlikesi altında yataklarında bile huzursuz ve tedirgin olarak uyurlardı. Çünkü saldırıların sonucu ya ölüm ya da kölelikti. Kervanlar da ancak yolları üzerindeki kabilelerin ileri gelenlerine rüşvet vererek sağ salim ilerleyebilirlerdi.

            İşte, cahiliye döneminde hiçbir kabilenin güvende olmadığı bir ortamda, Mekke’deki Kureyşliler bütün bu tehlikelerden tamamen emindiler. Çünkü Mekke’ye bir düşman saldırısı olması söz konusu değildi. Kureyşliler “Kâbe’nin hizmetçileri” sıfatıyla ülkenin her tarafında serbestçe dolaşırlar, büyük veya küçük kafilelerle gittikleri herhangi bir bölgede hiçbir tacizle karşılaşmazlardı. Hatta tek başına seyahat eden bir Kureyşlinin “Ben Haremliyim” ya da “Ben Allah’ın haremindenim” demesi bile, saldırılardan kurtulması için ona yeterli bir güvence sağlardı.

Yukarıda çizilen bütün bu kompozisyondan Kureyş’in sadece maddî çıkarlarla nimetlendirildiği anlaşılmamalıdır. Surenin mesajından, onlara [hatta tüm insanlığa] maddî değerler yanında manevî değerlerin de sağlandığı anlaşılmaktadır. Çünkü Allah onları vahyin manevî yiyeceği ile cehalet açlığından doyurmuş, hidayetin açıklanması ile de sapıklıktan, küfürden [dolayısıyla da cehennemden] uzak tutmuştur.

Sonuç olarak, onların ve tüm insanlığın eline geçen bütün bu nimetler, bu Ev’in Rabbi olan Allah sayesindedir.

            Surenin Genel Mesajı

            Allah’ın lütuf ve fazlına mazhar olanlar, kendilerine bu nimetleri bol bol veren Rabblerine kulluk etmelidirler. Nankör olmamalıdırlar. Bu tür nankörlükle ilgili olarak Rabbimiz şu açıklamayı yapmıştır:

112Ve Allah bir kenti misal olarak verdi: Bu kent, güvenli, huzurlu idi ve oraya her bir yerden rızkı bol bol gelirdi. Ne var ki, onlar Allah’ın nimetlerine karşı iyilikbilmezlik ettiler. Allah da onlara, yapıp ürettikleri şeyler yüzünden açlık ve korku elbisesini/felâketini tattırıverdi.

113Ve andolsun ki, onlara içlerinden bir elçi gelmişti de onu yalanladılar. Bunun üzerine, onlar şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yaparlarken azap onları yakalayıverdi.

                                                               (Nahl/ 112,113)

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.


[1] (Lisanü’l Arab, “krş” mad.

[2] (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)


^ Başa Git - << Önceki Sayfa: Tin (incir) suresi - Sonraki Sayfa:Kariah suresi >>