Print this page

29 (106). KUREYŞ SÛRESİ

MEKKÎ, 4 ÂYET.

GİRİŞ:

Kureyş Sûresi Mekke'de 30. sırada inmiştir. Fakat Dahhak ve Kelbî gibi Kur'ân bilginleri bu Sûrenin Medine döneminde indiğini ileri sürmüşlerdir. Hâlbuki Sûrenin üslûbu ve ifadelerinde Kureyş kabilesinin muhatap alınışı, Sûrenin Mekkî olduğunu açıkça göstermektedir. Ayrıca, yakında olan şeyleri göstermek için kullanılan هذا – hazâ = bu işaret sıfatı, 3. Âyette ربّهذا البيت - rabbe haze'l-beyt = bu beytin Rabbi ifadesinde البيت - beyt için kullanılmıştır. Beyt sözcüğü Kâbe'yi işaret ettiğine göre, "Sûrenin muhatapları Mekkeliler, Sûre de Mekkî olmalıdır."

Tîn Sûresinde "kanıt/tanık" olarak gösterilen البلدالامين - el-Beledü'l-Emîn = güvenli kent halkı, bu Sûrede güvenliyken Tîn avantajlarını kullanan "Kureyş" ile yeniden gündeme getirilmiş, tüm insanlığa yönelik olarak verilen uyarı mesajı da Kureyş'in tüzel kişiliği muhatap alınarak verilmiştir.

Bazı bilginler Kureyş Sûresini Fîl Sûresi ile birlikte tek bir Sûre olarak kabul etmişlerdir. Bu kabule gerekçe olarak da:

Her iki Sûrenin Âyetlerinin teknik yapıları arasında birbiriyle ilişkilendirilebilir özellikler bulunması,

Halife Ömer ve bazılarının bu Sûreyi namaz kılarken Fîl Sûresi ile birlikte, araya besmele koymadan arka arkaya okudukları hakkında rivayetler olması,

Ubey b. Ka'b'ın mushafında bu iki Sûrenin ardı ardına, arası besmele ile ayrılmadan yer alması gibi hususlar gösterilmiştir.

Ancak bunlar bizim için kabule değer gerekçeler değildir. Öncelikle, teknik gerekçeler yeterli değildir. İkinci olarak, kim olursa olsun, bazılarının iki Sûreyi besmele ile ayırmadan okumaları da bu konuda bir delil olarak ileri sürülemez. Çünkü Kur'ân'ın tüm Sûreleri besmele ile ayrılmadan okunabilir, bunda hiçbir sakınca yoktur. Sonuncu olarak da, ashâbın çoğunluğunun kanaati ile Halife Osman'ın İslâm dünyasının merkezlerine gönderdiği mushaflarda bu iki Sûre arasına besmele konulması, bunların iki ayrı Sûre olduğuna kesinlik kazandırmıştır.

Kureyş Sûresinde özellikle rant [akar] sahibi kimselerin, kendilerine bu rantı sağlayana karşı duyarlı olmaları ve emek karşılığı olmadan elde ettikleri nimetlerin karşılığını mutlaka ödemeleri gerektiği, Kureyş'in şahsında tüm insanlığa bildirilmiştir.

ÂYETLERİN MEALİ:

 

RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA.

1, 2.       Kureyş'in güvenliği esenliği için - kış ve yaz seferlerinde güvenlik esenlikleri -

3, 4.       öyleyse kendilerini açlıktan kurtararak beslemiş olan ve her korkudan onları güvene kavuşturmuş olan bu Beyt'in Rabbine kulluk etsinler.

  ÂYETLERİN TAHLİLİ:

1.         Kureyş'in güvenliği esenliği için;

KUREYŞ KABİLESİ:

Tarih kitapları ve ansiklopedilerde, peygamberimizin İslâmiyet'i tebliğ ettiği dönemde Mekke'de yaşamakta olan halkın atası olarak kabul edilen ve peygamberimizin de mensubu olduğu Kureyş'in asıl adının "Fihr" yahut "Nadr" olduğu bildirilmektedir. Bu bilgilere göre, Kinane kabilesinin bir kolu olan Kureyş kabilesi; Nevfel, Zühre, Mahzum, Esed, Cumah, Sehm, Ümeyye, Haşim, Teym ve Adiy adlarındaki on koldan oluşmuştur. Kabileye adını veren kişiden başlamak üzere peygamberimizin soy kütüğü de şu şekilde sıralanmıştır: Kureyş [Fihr veya Nadr]- Galib- Lüey- Kâab- Mürre- Kilâb-Kusay [Zeyd]-Abdümenaf [Muğîre]-Hâşim [Amr] . Abdülmuttalib [Şeybe] . Abdullah . Muhammed.

İslâm'ın gelişinden önce, cahiliye döneminde Mekke yönetimini elinde tutan Kureyş kabilesi, Kâbe'nin çevresindeki "harem" içinde bulunan bir kuyunun yanı başına dikilmiş Hübel adlı bir puta tapmakta idiler. Bu put, henüz puta tapıcılığın Hicaz'a girmediği bir sırada, Kâbe ve Hicaz başkanlığı Huzaalılarda iken, başkanları olan Amr b. Luhay tarafından Suriye'den getirilmiştir. Suriye halkınca yağmur yağdırması ve çeşitli dilekleri yerine getirmesi için tapınılan birçok puttan biri olan ve kırmızı akikten yapılmış, sağ eli kırık bir insan şeklindeki Hübel'e sonradan altından bir el takılmıştır. Amr'ın Suriye'den getirdiği ve Kâbe yakınındaki Zemzem kuyusunun üst tarafına yerleştirilen put, zamanla Kâbe duvarındaki ünlü kara taş [Hacer -i Esved] kadar saygı görmüş ve Kâbe'nin içine taşınmıştır.

Kureyş kabilesi, Hübel'in dışında ve yine Zemzem kuyusu yanında bulunan İsâf ve Nâile adlı iki puta daha taparlar ve bunların önünde kurban keserlerdi. bâtıl inançlar içeren rivayetlere göre, bu putlar, Bağy oğlu Yûsuf [Îsâf] adında bir adam ile Dîk kızı Nâile adında bir kadın iken, Kâbe içinde zinâ etmişler ve Allah tarafından taş hâline getirilmişlerdi.

Bu büyük putlardan başka her ailenin evinde, meselâ yola çıkarken hayvanına binmeden önce, yoldan döndüğünde ailesini görmeden önce elini yüzünü sürdüğü putlar da mevcuttu.

القريش - kureyş sözcüğü, sözlük anlamı "kazanmak, toplamak, toplanmak, araştırmak" olan karş veya kırş sözcüklerinin ism-i tasğiridir. Bu kalıp Arapçada bir sözcüğün anlamını küçültmek için kullanılmaktadır.

Kureyş kabilesine bu ismin veriliş nedenleri hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür:

  1. Daha önceleri dağınık yaşayan kabile, sonradan bir araya toplanıp birlikte yaşamaya başladığı için bu isim verilmiştir.
  2. Mal toplayan, ticaretle uğraşan, kazanan kimselerden oluşan kabileye, bireylerinin bu özellikleri dolayısıyla "kazanmak, toplamak" anlamındaki bu isim verilmiştir.
  3. Kabile olarak hacılar arasında bulunan ihtiyaç sahiplerini araştırıp onların ihtiyaçlarını karşıladıkları için bu isim verilmiştir.

4. Lisanü'l-Arab'ın قرش - kırş maddesinde yazdığına göre:

Muaviye İbn -i Abbas'a Kureyş kabilesine bu ismin veriliş nedenini sormuş, o da "Denizlerde kırş adında bir canavar [köpek balığı] var. Bu hayvan çok güçlüdür; o başkalarını yer, kimse onu yiyemez; başka hayvanların üstüne çıkar, kimse onun üstüne çıkamaz" demiş ve şu beyti nakletmiştir:

Kureyş denizde yaşayandır.

İşte onun adı ile Kureyş'e kureyş denmiştir. [29-1] Lisanü'l-Arab, kırş maddesi; Cilt 7, s 310, 311

İbn-i Menzur'un Lisanü'l-Arap 'ta şairinin ismini vermeden sadece bir beytini aktardığı şiir, Kurtubî'nin verdiği bilgiye göre Tubba'ya aittir ve devamı şöyledir:

"Zayıfı da, semizi de yer o ve asla terk etmez. 

Orada iki kanatlıya hiçbir tüy bırakmaz.

İşte ülkeler arasında Kureyş kabilesi de böyledir.

Onlar, ülkeyi hızlı bir şekilde yer bitirirler."

Bu açıklamalara göre Kureyş, "Küçük köpek balığı, küçük deniz canavarı" anlamındadır.

ÎLAF:

Âyette geçen إيلاف - îlâf sözcüğü, "bin sayısının adı" olan elf kökünden türemiş bir sözcüktür. Îlâf sözcüğünün esas anlamı, "sevmek, bir şeyleri birleştirmek, üst üste koymak" demektir. Zaten o dönemde kullanılan en büyük sayı olan "bin" sayısı da bir takım sayıların toplanmasından başka bir şey değildir. İnce ipleri birbirine sarmak suretiyle imal edilen dürülü, bükülü ip anlamındaki "habl-i müellef [urgan, halat]" ile kitap hazırlamak anlamındaki te'lif de aynı kökten türetilmiş sözcüklerdir ve her ikisi de özlerinde birleştirmeyi, toplamayı ifade etmektedir.

Îlâf sözcüğünün farklı kıraatleri [okunuşları] söz konusu olmakla birlikte, kıraat farklılıkları anlam farklılığı yaratmaz. Dil bilimciler îlâf sözcüğü için aslında birbirinden çok farklı olmayan üç anlam kabul etmişlerdir:

  1. Sevmek, peşinden ayrılmamak, ünsiyet etmek.
  2. Alışmak, ayrılmamak.
  3. Hazırlanmak, teçhizatlanmak.

Sözcüğe bu anlamlar verilmek suretiyle 1. Âyet aşağıdaki şekillerde meallendirilebilir:

  • Kureyş'in sevmesi, peşinden ayrılmaması [bırakmaması] ve ünsiyeti nedeniyle…
  • Kureyş'in alışmışlığı, bırakmaması nedeniyle…
  • Kureyş'in hazırlanması, teçhiz atlanması nedeniyle…

2.         Kış ve yaz seferlerinde güvenlik -esenlikleri.

Yaşadıkları arazilerin çorak ve verimsiz olmasına karşılık Kâbe'nin dokunulmazlığı Kureyşliler için paha biçilmez, değeri ölçülmez bir nimet teşkil etmiştir. "Fîl Olayı" Arap Yarımadası'nın her tarafında hem Kâbe'nin hem de onun Kureyş'ten olan bekçilerinin ve koruyucularının saygınlığını pekiştirmiş, onların güven içinde gezebilmelerine, gittikleri her yerde itibar görmelerine ve korunmalarına sebep olmuştur. Dolayısıyla Kureyşliler, güneyde Yemen'den başlayıp kuzeyde Şam'a kadar uzanan iki büyük ticaret yolu açmışlar, kışın Yemen'e yazın Şam'a giden iki büyük ticaret kervanı oluşturmak suretiyle emniyet içinde bol kazançlar sağlamışlardır. İşte bu Âyet, Kureyşlilerin yazın ve kışın yapılan bu ticarî seyahatleri bir alışkanlık, hatta bir gelenek hâline getirdiklerini vurgulamaktadır.

3.         öyleyse bu Ev'in Rabbine kulluk etsinler.

Yani; "Eğer Allah'ın başka nimetlerinden dolayı kulluk etmiyorlarsa, hiç değilse alışmış oldukları, uzun yıllardır yapmış oldukları güvenli ve bol kazançlı ticarî seferlerinin kendilerine sağladığı mutluluk ve esenlik için bu Ev'in Rabbine kulluk etsinler."

Bu Âyetteki mesajın doğru anlaşılabilmesi için, öncelikle "bu Ev" ve "bu Ev'in Rabbi" ifadeleri üzerinde önemle durulması gerektiği kanısındayız.

BU EV:

 هذاالبيت - hazel-beyt = bu ev ile kastedilen, "Beytüllah [Allah'ın evi]," yani "Kâbe'dir." Aşağıdaki Âyetlerde görüleceği gibi, Allah orası için بيتى - evim ifadesini kullanmıştır. بيت اللّه - beytullah = Allah'ın evi ifadesi "Allah'tan başkasına ait olmayan ev" demek olup oranın kamu mülkü olduğu anlamına gelmektedir. Bu da orada sosyal meseleler görüşülecek, kamusal ihtiyaçlara çözümler üretilecek, topluma ait[eğitim, yasama, yürütme gibi] konularda kararlar alınacak demektir.

BU EVİN RABBİ:

Rabb "terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak bir takım hedeflere götüren, programlayıp yöneten" demektir. ربّهذا البيت - bu Ev'in Rabbi denilerek Rabb' in "Ev"e izafe edilmesi, Kâbe'nin yapılışının ve işlevlerinin tümünün Allah tarafından programlanıp uygulandığını göstermektedir. Gerçekten de o ev, Allah adına yeryüzünde yapılmış ilk evdir, orası bereketlidir, orada bolluk vardır:

(Al-i-Imrân; 96-97) Şüphesiz, insanlar için mübarek ve âlemlere yol gösterme olarak konulan ilk ev, Bekke'dekidir. [Mekke'dekidir] Onda apaçık deliller; İbrahîm'in makamı vardır. Oraya kim girerse güvende olmuştur. Ve yoluna gücü yeten herkesin Beyt'i [Ev'i] haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden zengindir.

(Bakara; 125) Ve Biz bir zaman bu Beyt'i, insanlar için bir sevap kazanma ve bir güven yeri kılmıştık. Siz de İbrahîm'in makamından kendinize bir musalla edinin. Ve Biz İbrahîm ile İsmâîl'e: "Beytimi, hem tavaf edenler için, hem itikâfçılar için, hem de rükû ve secde edenler için tertemiz tutunuz" diye ahit almıştık.

(Mâide; 97) Allah, Kâbe'yi, o "Beyt-i Haram"ı, haram ayı, hedyi [haccda oraya hediye olarak kesilen hayvanı] ve gerdanlıkları insanlar için bir ayağa kalkış kıldı. Bu, Allah'ın göklerde ve yerde olan her şeyi bildiğini ve Allah'ın her şeyi hakkıyla bilici olduğunu sizin de bilmeniz içindir.

(Hacc; 25–30) Şüphesiz inkâr edenlere, Allah'ın yolundan, yerli ve yolcu bütün insanlar için eşit kılınan Mescid-i Haram'dan [dokunulmazlığı olan mescitten] alıkoyanlara ve orada zulümle yanlış yola saptırmak isteyenlere can yakıcı bir azaptan tattırırız. Bir zamanlar Kâbe'nin yerini İbrahîm'e, "Sakın bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada kıyam edenler, rükû edenler ve secdeye varanlar için evimi tertemiz et!" diye hazırlamıştık. Ve insanlar arasında haccı duyur; yürüyerek veya incelmiş [yorgun düşmüş] binekler üstünde her derin vadiyi aşarak sana gelsinler. Ta ki kendilerine ait bir takım menfaatlere tanık olsunlar ve Allah'ın kendilerine rızk olarak verdiği hayvanlar üzerinde belli günlerde O'nun adını ansınlar. Siz de onlardan yiyin ve zorluk çeken fakiri doyurun. Sonra kirlerini giderip temizlensinler. Adaklarını yerine getirsinler. Eski evi/ özgür evi [Kâbe'yi] tavaf etsinler. İşte böyle! Ve kim Allah'ın yasaklarına saygı gösterirse, bu, kendisi için Rabbinin katında şüphesiz hayırdır. Size bildirile gelenden başka bütün hayvanlar size helal kılınmıştır. O halde o pis putlardan kaçının ve yalan sözden sakının.

(İbrahîm; 37) "Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bir bölümünü namazı ikame etmeleri [kılmaları ve kıldırtmaları] için, senin dokunulmazlaşmış Ev'inin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir. Ve onları bazı meyvelerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler."

(Neml; 91) "Ben ancak her şeyin sahibi olan ve burayı haram [dokunulmaz] kılan bu şehrin [Mekke'nin] Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Ve bana Müslümanlardan olmam emredildi."

Kureyşliler, Kâbe'ye hacc ve umre için gelen binlerce insana verilen hizmetleri kendi aralarında paylaşmışlardı. Her sülâlenin belirli bir görevi vardı. Kâbe'nin bekçiliği, bakıcılığı, hacılara su dağıtımı, hacılara yardım, hacılara para toplama, yemek yedirme, hacıların mahkemeleşmesi gibi birçok iş Kureyş tarafından yapılmaktaydı. Bu kutsal turizm, Kureyşlilere tarifi zor bir üstünlük ve saygınlığın yanında, bol kazanç da sağlıyordu. Ne var ki, Kureyşlilerin Mekke'de sürdükleri bu sefa onların kendi gayretlerinin değil, Allah'ın Kâbe ile ilgili plânlarının bir sonucuydu. Nitekim Allah'ın Kâbe ile ilgili bu plânı günümüzde de yürümekte ve kutsal turizm bugün Suudî Arabistan devletini ihya etmektedir.

4.         O ki, kendilerini açlıktan kurtararak beslemiştir ve her korkudan onları güvene kavuşturmuştur.

Bu Âyette, o Ev'in Rabbinin Kureyşlileri açlıktan kurtarıp doyurduğu ve korkudan emin kıldığı bildirilmektedir. Yani Kureyşlilerin sırf emniyet içinde nimetlenmeleri sebebiyle bile olsa, yalnızca Allah'a kulluk etmeleri gerektiği anlatılmaktadır.

Kureyş'e verilen bu nimetlere, başka Âyetlerde de dikkat çekilmiştir:

(Ankebût; 67) Yoksa çevrelerinde insanların zorla kapılıp götürülmesine rağmen orayı güvenli haram [dokunulmaz] yaptığımızı görmediler mi? Hâlâ bâtıla inanıp Allah'ın nimetine nankörlük mü ederler?

(Kasas; 57) Ve "Biz seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız" dediler. Biz onları, kendi katımızdan bir rızk olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, haram [dokunulmaz] bir yere [Mekke'ye] yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler.

Kureyşliler bu Ev'e sığınmadan önce dağınık durumdaydılar ve hiçbir saygınlıkları yoktu. Ne zaman ki Mekke'de bir araya gelip Kâbe hizmetini üstlendiler, o zaman bütün Arabistan'da saygın bir duruma geldiler. O dönemde insanlar Arabistan'ın hiçbir yerinde kendi kabile sınırları dışına çıkamazlar, her an bir saldırıya uğrama tehlikesi altında yataklarında bile huzursuz ve tedirgin olarak uyurlardı. Çünkü saldırıların sonucu ya ölüm ya da kölelikti. Kervanlar da ancak yolları üzerindeki kabilelerin ileri gelenlerine rüşvet vererek sağ salim ilerleyebilirlerdi.

İşte, cahiliye döneminde hiçbir kabilenin güvende olmadığı bir ortamda, Mekke'deki Kureyşliler bütün bu tehlikelerden tamamen emindiler. Çünkü Mekke'ye bir düşman saldırısı olması söz konusu değildi. Kureyşliler "Kâbe'nin hizmetçileri" sıfatıyla ülkenin her tarafında serbestçe dolaşırlar, büyük veya küçük kafilelerle gittikleri herhangi bir bölgede hiçbir tacizle karşılaşmazlardı. Hatta tek başına seyahat eden bir Kureyşlinin "Ben Haremliyim" ya da "Ben Allah'ın haremindenim" demesi bile, saldırılardan kurtulması için ona yeterli bir güvence sağlardı.

Yukarıda çizilen bütün bu kompozisyondan Kureyş'in sadece maddî çıkarlarla nimetlendirildiği anlaşılmamalıdır. Sûrenin mesajından, onlara [hatta tüm insanlığa] maddî değerler yanında manevî değerlerin de sağlandığı anlaşılmaktadır. Çünkü Allah onları vahyin manevî yiyeceği ile cehalet açlığından doyurmuş, hidayetin açıklanması ile de sapıklıktan, küfürden [dolayısıyla da cehennemden] uzak tutmuştur.

Sonuç olarak, onların ve tüm insanlığın eline geçen bütün bu nimetler, bu Ev'in Rabbi olan

SURENİN GENEL MESAJI:

Allah'ın lütuf ve fazlına mazhar olanlar, kendilerine bu nimetleri bol bol veren Rabblerine kulluk etmelidirler. Nankör olmamalıdırlar. Bu tür nankörlükle ilgili olarak Rabbimiz şu açıklamayı yapmıştır:

(Nahl; 112-113) Allah bir şehri misal olarak verdi: [Bu şehir] güvenli, huzurlu idi, oraya her bir yerden rızkı bol bol gelirdi. Ne var ki onlar Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıkları işler yüzünden açlık ve korku elbisesini [felaketini] tattırıverdi. Andolsun ki, onlara içlerinden bir peygamber de gelmişti. Onu da yalanladılar. Bunun üzerine, onlar zulüm yaparlarken azap da onları yakalayıverdi.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.


^ Başa Git - << Önceki Sayfa: Tin (incir) suresi - Sonraki Sayfa:Kariah suresi >>