31 KIYAMET [ÖLÜM VE KALKIŞ]SURESİ


Kıyamet suresi Mekke’de 31. sırada inmiştir. Adını 1. ayetteki “el-Kıyamet” sözcüğünden alan sure kırk ayetten oluşmuştur.

Bundan bir önceki sure olan Kariah suresinde, kıyametin birinci aşaması olarak içindeki her şeyle birlikte evrenin bugünkü düzeninin son bulacağı, ikinci aşaması olarak da oluşacak yeni ortamda inançlı inançsız tüm insanların karşılaşacakları olaylar açıklanmıştı.

Bu surede Rabbimiz, sürdükleri sefadan vazgeçerek sorumluluk altına girmek istemeyen inançsızların yanlış tavırlarını önce “hayır” ifadesi ile reddetmiş, sonra da kıyamet hakkındaki kuşkuları, olası itirazlara tek tek cevaplar vermek suretiyle gidermiş ve kıyametin gerçekleşeceğine dair kanıtlar bildirmiştir. Ortaya konan bu sağlam kanıtlarla kıyametin kaçınılmaz olduğu ispat edilmiş, böylece adaletin tecellisi açısından ahiretin gerekli olduğu da açıkça ortaya konmuştur.

Surede dikkat çekilen bir diğer konu da, ahireti inkâr edenlerin niçin bu inkâra yöneldikleri konusudur. Surede bildirildiğine göre bu inkârın sebebi, inkârcıların ahireti mantıklarını kullanarak reddetmeleri değil, onların kişiliklerinden kaynaklanan ihtirasları ve tutkularıdır.

İşte bütün bu konuların açıkça bildirildiği ve Rabbimizin rahmet tecellilerinden olan uyarılarının devam ettiği Kıyamet suresinin iyi anlaşılması için, bundan önceki surelere nazaran bu sureye biraz daha fazla itina gösterilmesine ihtiyaç vardır. Çünkü bu surede dikkatlerden kaçırılmaması lâzım gelen birçok edebî sanat vardır ve geçmişte birileri tarafından surenin üzerine atılmış olan toz toprağın iman gereği temizlenmesi gerekmektedir. Biz bunları kendi payımıza Kur’an adına ortaya çıkarmış ve aşağıda göreceğiniz gibi gözler önüne sermiş bulunuyoruz. Dileğimiz, bu meselenin hassasiyetinin bunları okuyan kardeşlerimiz tarafından da idrak edilmesidir.

31 / KIYAMET [ÖLÜM VE KALKIŞ] SURESİ

Rahman Rahîm Allah adına

Ayetlerin meali:

      1Hayır, kıyâmet gününe kanıt gösteriyorum! 2Hayır, çok kınayan o nefse de kanıt gösteriyorum!

3O insan kendisinin kemiklerini asla bir araya toplamayacağımızı mı sanıyor? 4Evet, Biz onun parmak uçlarını/ tüm organlarını düzenlemeye gücü yetenleriz!

5Aslında o insan, önünü; kalan ömrünü din-iman tanımayıp kötülüğe batmakla geçirmek istiyor: 6Soruyor: “Kıyâmet günü ne zamanmış?”

7-10İşte, göz şimşek gibi çaktığı, ay tutulduğu ve güneş ve ay bir araya getirildiği zaman, işte o gün insan, “Kaçış nereye/kaçacak yer neresi?” der.

11Kesinlikle onun düşündüğü gibi değil! Sığınak diye bir şey yoktur. 12O gün varıp durmak sadece Rabbinedir/ o gün varılıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.

13O gün, o insan, önden yolladığı şeyler ve geriye bıraktığı şeyler ile haberdar edilir.

14,15Aslında insan, tüm mazeretlerini koysa da bile/tüm perdelerini koysa da bile kendi aleyhine iyi bir gözetmendir: “16Onu çabuklaştırman için dilini ona hareket ettirme! 17Kuşkusuz yaptıklarının-yapmadıklarının birleştirilmesi ve toplanması yalnızca Bizim üzerimizedir. 18O hâlde Biz yaptıklarını-yapmadıklarını topladığımız zaman sen onun toplanmasını izle! 19Sonra, yaptıklarının-yapmadıklarının beyanı; kanıtlarıyla ortaya konması da sadece Bizim üzerimizedir.”

20,21Kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi değil! İşin aslında siz, dünyayı seviyorsunuz ve âhireti bırakıyorsunuz.

22Yüzler var ki, o gün apaydınlıktır; 23Rablerine nazar edicidirler; Rabblerinden nimet beklemektedirler.

24Ve yüzler de var ki, o gün asıktırlar; 25zannederler ki kendilerine “Belkıran” yapılıyor.

26-30Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Köprücük kemiklerine dayandığı, “Çare bulan kimdir!” denildiği ve can çekişen kişi bunun o ayrılık anı olduğunu anladığı ve bacak bacağa dolaştığı zaman; işte o gün sürülüp götürülmek, sadece Rabbinedir.

31Fakat o, ne onayladı, ne destekledi. 32Fakat o, yalanladı ve geri durdu. 33Sonra da gerine gerine yakınlarına gitti.

34,35Yıkım çok yakın sana, hem de çok yakın! Yine, yıkım çok yakın sana, hem de çok yakın!

36Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37O, ayarlanmış meniden bir nutfe değil miydi? 38Sonra bir embriyon idi de sonra onu oluşturmuş, sonra da düzene koymuştur; 39ki ondan da iki eşi; erkek ve dişiyi var etmiştir.

40Peki, bütün bunları yapan, ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir?

Ayetlerin Tahlili

            1, 2. Ayetler:

    1Hayır, kıyâmet gününe kanıt gösteriyorum! 2Hayır, çok kınayan o nefse de kanıt gösteriyorum!

Her iki ayetin de kabul etmeme anlamındaki “ لا  hayır” sözüyle başlaması, daha önceki bir konunun bu surede de devam ettiğini göstermektedir. Devam eden bu konu, dikkatlerin dünya ve mahşer aşamalarına dikkatlerin çekildiği Kariah suresindeki kıyamet konusudur. Anlaşılan o ki, Kariah suresinin ardından tartışmalar çıkmış, kıyamet hakkında bir takım itirazlar ileri sürülmüş, Rabbimiz de bu sureye önce bu itirazları reddederek başlamıştır. İtirazlar şiddetle reddedildikten sonra da kıyamet 37-40. ayetlerle kanıt gösterilerek ispat edilmiştir.

Ayetlerin başında bulunan ve Türkçeye çevrilirken “hayır” sözcüğü ile ifade ettiğimiz “ لا  la” edatları hakkında geçmişte birçok farklı görüş ileri sürülmüştür. Klâsik kaynaklarda mevcut olan bu farklı görüşlere yer vermeden, sadece bu cümle yapısı ve anlamı üzerinde durmayı uygun görüyoruz.

            kıyamet gününe kanıt gösteriyorum!

Bizim görüşümüze göre, bir sözcük bir dilden başka bir dile çevrilirken mutlaka çevrildiği dildeki aynı anlamı veren karşılığı ile çevrilmeli, kesinlikle orijinal hâlinde bırakılmamalıdır. Çevirilerde meydana gelebilecek yanılmaları önlemek için ise sözcük ve kavramların ne anlamlara geldiğinin her iki dilde de iyi bilinmesi gerekmektedir. Fakat maalesef uygulamada bu kurallara yeterince hassasiyet gösterilmemekte ve sonuçta ortaya fahiş hatalar çıkmaktadır. Konu dinimiz olduğunda ise bu fahiş hatalar telâfisi neredeyse imkânsız tahribatlara yol açmaktadır.

Bu ayetlerdeki “kasem [yemin]” sözcükleri de, işaret edilen hataların yapıldığı sözcükler arasındadır.

Bu ayetler, daha önce gördüğümüz “قسم   kasem [yemin]” cümlelerinden farklı olup bilinen türdeki “kasem [yemin]” cümlelerinden değildirler. Burada sözcüğün “Kasem ediyorum [kanıt gösteriyorum]” şeklindeki anlamı kast edilmiştir.

     Alak suresinden bu sureye kadar karşımıza çıkan kasemlerin hepsinde hem kasem cümlesinin kasem bölümü, hem de kasem cümlesinin cevap bölümü yer almış idi. Meselâ hatırlanacak olursa;

“Kaleme ve onların yazıp durduklarına yemin olsun ki,”

“Geceye yemin olsun ki”

“Fecre yemin olsun ki,”

“Kuşluk vaktine yemin olsun ki,”

“Asra yemin olsun ki,”

“Soluk soluğa koşanlara yemin olsun ki,”

“Güneşe yemin olsun ki,”

“Burçlar sahibi semaya yemin olsun ki,”

şeklindeki ifadeler ile üzerine yemin edilen nesneler veya olaylar, kasemin cevap bölümündeki teze kanıt olmakta ve ortaya konan iddiayı güçlendirmekte idi. Çünkü kasem cümlesinin kuralı bunu gerektirmektedir. Zaten kasemin [yeminin] amacı da ileri sürülen tezin kuvvetlendirilmesidir. [Kasem cümlesi hakkında daha ayrıntılı bilgi Kalem suresinin tahlilinde verilmiştir].

Ancak; konumuz olan ayetlerde “و   vav”, “ب   be”, “ت   ta” gibi kasem edatlarından herhangi biri kullanılmamıştır. Ayrıca surede kaseme cevap olan herhangi bir ayet de bulunmamaktadır. Yani “kıyamet gününe ve çok kınayan nefse kasem ederim ki” veya “kıyamet gününü ve çok kınayan nefsi kanıt gösteririm ki” ifadesi ile kıyamet gününün ve çok kınayan nefsin kanıt gösterildiği herhangi bir tez ortaya konmamıştır. Tam aksine, birçok olay ve manzara anlatılmış, anlatılan bu olay ve manzaralar kıyamet gününe ve dolayısıyla akılsız insanların o gün duyacağı pişmanlığa kanıt gösterilmiştir. Kısacası bu iki ayet, bir kasem cümlesinin kasem [yemin] bölümü değildir. Bu durumda, ayetlerin “kıyamet gününe ve çok kınayan nefse kasem olsun ki” veya “kıyamet gününü ve çok kınayan nefsi kanıt gösteririm ki” şeklinde çevrilmeleri yanlıştır. Zaten kıyamet gününün kıyameti inkâr eden kişilere kanıt gösterilmesi de mantıklı değildir.

Kasem cümlesi ile ileri sürülen tezin muhataplarca ciddiye alınması, gösterilen kanıtların somut, gözle görülür, elle tutulur cinsten olmasıyla mümkündür. Çünkü insanlar bizzat içinde yaşadıkları olayları ve gerçekliğin üç boyutlu halini algılayabilirler; kanıtlarını da dünyadaki somut olaylardan ve nesnelerden sağlarlar. Surede verilen haberler ise inançsızlar, cennet, cehennem gibi kıyamet ve ahirete ait haberlerdir, yani inançsızların inanmadıkları şeylerdir.

İnançsız insanlara zaten inanmadıkları haberlerin kanıt gösterilmesi ve bunlara inanmalarının beklenmesi anlamsızdır. Bu nedenle, konumuz olan iki ayette kıyamet günü ve inançsızların o gün duyacakları pişmanlık üzerine yemin edilmiş olması düşünülemez. Bu tarz haberlere ancak inançlılar “Haber-i Rasül” denilen yolla inanırlar. İnananlar bilirler ki, mucizelerle desteklenmiş, peygamberliği sabit olan kişiler, bu haberleri Allah’tan vahy yoluyla almakta ve insanlara aynen iletmektedir. Kaynağı Allah olan bu haberlere hiç kuşku duymadan ancak müminler inanır. Kelâm ilminde “İstidlâlî Bilgi” adı verilen bu kabul [inanç], ancak inananlar için söz konusudur. İnançsızlardan, inanmadıkları bir peygamberin verdiği ve hayatta iken göremeyecekleri türden haberlere inanmalarını beklemek mantıksızdır. İşte bu nedenle onlara Rabbimizin Kur’an’ın başka surelerindeki kasemleri gibi, inkârı mümkün olmayacak somut kanıtlar göstermek gerekmektedir.

      Açıkladığımız nedenlerle 1 ve 2. ayetlerin anlamı:

            Hayır, kıyamet gününe kanıt gösteriyorum!

            Hayır, o çok kınayan nefse de kanıt gösteriyorum!

şeklinde olmalıdır. Kıyamet gününe 31-40. ayetlerdeki ifadeler, Nefs-i Levvameh’e de 7-36. ayetlerdeki ifadeler kanıt gösterilmiştir.

Not: Ayetlerdeki “لا اقسم   lâ, uksimu” terkibi, buradan başka Tekvir, Beled ve Vakıa surelerinde de yer almıştır. Ancak o surelerde “la, uksimu” ifadesi “kasem ederim ki” anlamına gelmektedir. Çünkü o surelerdeki cümleler, kasem cümlesinin gerektirdiği dilbilgisi kurallarına tam olarak uymaktadır ve kasem edilen [kanıt gösterilen] şeyler somut şeylerdir. Ayrıca kasemin cevapları olan cümleler de yine dilbilgisi kurallarına uygun olarak aynı pasajda yer almıştır.

            Nefs-i Levvameh [Çok Kınayan Benlik]

Şems suresinin tahlilinde anlamını “can, canlı, canlı insan” olarak verdiğimiz “النّفس   nefs” sözcüğü, kendine özgü davranış özellikleri olan her tür canlı veya benlik, kişilik kazanmış kimse olarak anlamlandırılabilir.

“لوم   Levm [kınamak]” sözcüğünün mübalâğa [abartı] kalıbı olan “لوّامة   levvameh” sözcüğü ise “çok kınayan” anlamındadır. Bu iki sözcükten oluşmuş “النّفس الّوّامة   nefs-i levvameh” ifadesi de “çok kınayan benlik, çok kınayan kimse” anlamına gelen bir sıfat tamlamasıdır.

Müteaddi [geçişli] bir fiil olan “kınamak” fiilinin, ayetteki bu tamlamada mef’ulü [tümleci] bulunmamaktadır. Yani ayette nefsin [kişinin benliğinin] kimi ve neyi çok kınadığı açıklanmamıştır. Ancak ayetin bulunduğu pasaj ve bu pasajın konusu dikkate alındığında, “çok ayıplayan” bu “kimse”nin kıyamet gününün her iki aşamasında da imansızlığı sebebiyle içine düşmüş olduğu durumdan memnun olmayan ve geçmişteki hayatı için kendisini kınayıp duran çok pişman biri olduğu, dolayısıyla ayıpladığı kişinin de kendisi olduğu anlaşılmaktadır.

            Yüce Rabbimiz, ahirette hissedilecek o çok acı pişmanlık anlarını akıllı insanların akledip gerçeği bulmaları için âdeta bir tiyatro sahnesi gibi canlandırmıştır:

27Ve onların, ateşin üzerinde durduruldukları zaman, “Ah, ne olurdu dünyaya döndürülseydik, Rabbimizin âyetlerini yalanlamasaydık ve mü’minlerden olsaydık!” deyiverdiklerini bir görsen!

28Aksine, işin aslı daha önce gizleyip durdukları açığa çıktı. Geri çevrilselerdi yine yasaklandıkları şeye kesinlikle dönmüşlerdi. Evet onlar gerçekten yalancıdırlar.

29Ve onlar, “Şu bizim iğreti dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur, biz diriltilecek de değiliz” demişlerdi.

30Ve Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman onları bir görsen! Rableri: “Bu, bir gerçek değil miymiş?” der. Onlar: “Rabbimize yemin ederiz ki gerçektir” derler. Rableri: “Öyleyse küfretmiş; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olmanız nedeniyle azabı tadın!” der.

31Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar, kesinlikle kayba/zarara uğrayıp acı çekmişlerdir. Kıyâmet anı ansızın gelince, onlar, günahlarını sırtlarına yüklenmiş olarak diyecekler ki: “Dünyada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!” –Dikkat edin yüklenip durdukları/günahları ne kötüdür!–

                                                                                   ( En’âm/27-31)

53De ki: “Ey nefislerine karşı sınırı aşmış olan kullar! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah, günahları tümden bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

54Ve size azap gelmeden önce Rabbinize yönelin ve O'na teslim olun. Sonra yardım edilmezsiniz.

55-58Ve ansızın azap gelmeden,

kişinin, “Allah'ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim” demesinden

yahut “Allah, bana doğru yolu gösterseydi, her hâlde ben Allah'ın koruması altına girmiş kimselerden olurdum” demesinden

veya azabı gördüğü zaman, “Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik-güzellik üretenlerden olsaydım” demesinden önce Rabbinizden size indirilenin en güzelini izleyin.”

59Tam tersi, sana âyetlerim geldi de sen onları hemen yalanladın, büyüklük tasladın ve kâfirlerden; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerden oldun.

           (Zümer/ 53-59)

25-29Ve kitabı solundan verilen kimseye gelince; işte o: “Keşke kitabım bana verilmeseydi, hesabımın ne olduğunu da bilmeseydim. Ne olurdu o iş bitmiş olsaydı. Malım bana hiç yarar sağlamadı. Gücüm/otoritem de benden yok olup gitti” der.

 (Hakkah/ 25-29)

39Ve sen onları, kendileri bilgisizlik, duyarsızlık içindeyken ve inanmıyorlarken emrin yerine getirileceği o büyük pişmanlık günüyle uyar!

      (Meryem/ 39)

38-40İndirilmiş âyetler ve vahiy, tanık olarak saf saf dikildikleri gün, Rahmân'ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz. Ve o izin verilen, doğruyu söyler: “İşte bu, hak gündür. Artık dileyen Rabbine bir sığınak edinir. Şüphesiz Biz sizi yakın bir azap ile uyardık.” O gün, kişi iki gücünün/mal ve çevresinin ne takdim ettiğine bakar/yaptıklarıyla yüz yüze gelir ve kâfir; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kişi: “Ah ne olaydı, ben bir toprak olsaydım” der.

(Nebe/ 38- 40)

21-23Kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi değil! Yer üst üste sarsıntılarla dümdüz edildiği zaman, Rabbinin hesaba çektiği, gönderdiği vahiyler tanık olarak saf saf dizildiği zaman, o gün cehennem de getirilmiştir; o insanın, o gün aklı başına gelecektir, artık aklının başına gelmesinin kendisine ne yararı var ki!

24Der ki: “Keşke ben bu âhiret hayatım için hazırlık yapmış olsaydım!”

     (Fecr/ 21- 24)

64-66Kesinlikle Allah, kâfirleri; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseleri dışlayıp gözden çıkarmış ve içinde sonsuz olarak kalmaları için, onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır. Onlar orada, bir koruyucu yakın ve yardımcı bulamazlar. Yüzleri ateş içinde evrilip çevrildiği gün, “Ah keşke Allah'a itaat etseydik, elçiye itaat etseydik!” diyecekler.

    (Ahzab/ 64-66)

26İşte o gün gerçek hükümranlık, Rahmân'a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] özgüdür. Kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler için ise o, pek çetin bir gün olmuştur.

27-29Ve o gün, şirk koşmak sûretiyle yanlış; kendi zararına iş yapan o kimse ellerini ısırarak; “Eyvah, keşke elçi ile beraber bir yol tutsaydım! Eyvah, keşke falancayı iz bırakan bir önder edinmeseydim. Hiç şüphesiz bana geldikten sonra, beni Öğüt'ten/Kitap'tan o saptırdı. Ve şeytan, insan için bir rezil edenmiş!” der.

30Elçi de: “Ey Rabbim! Hiç şüphesiz benim toplumum şu Kur’ân'ı mehcur/ terk edilmiş bir şey edindiler” dedi.

 (Furkan/ 26-30)

Pişman olan ve kendini kınayan nefsin bu surede anlatılan durumu ise 24-30. ayetlerde görülecektir.

Yukarıdaki ayetlerde anlatılan mutsuzların durumlarına karşılık bir de Allah’ı tanımış, O’nun zikri ile kalpleri tatmin olmuş kimseler vardır ki, Rabbimiz bu kimselere “mutmain nefs [tatmin olmuş kişi]” diye hitap etmektedir:

27-30Ey zihnindeki tüm soru işaretlerini gidererek rahata kavuşmuş kişi! Dön Rabbine, sen Rabbinden O da senden hoşnut olarak! Hemen gir kullarımın içine! Ve gir cennetime!

              (Fecr/ 27-30)

“النّفس اللّوّامة   Nefs-i levvameh” ifadesi, tasavvuf ve tarikatçılar tarafından çarpıtılmıştır. Bu zümreler kendi dinî anlayışlarında bu ifadeye karşılık olmak üzere bir takım hayalî kavram ve makamlar icat etmişlerdir.

Müslüman düşünürler ise “nefs” konusunda, bugünkü psikolojide “id”, “ego” ve “süper ego” tanımlarıyla uyumlu olan birçok açıklama yapmışlardır. Meselâ, Ana Britannica, filozof olarak nitelediği Muhammed İkbal hakkında şunları yazmıştır:

“İkbal, tasavvufun benliği yadsıyan klâsik dinginciliğine, kişinin ancak tefekkür yoluyla yetkinleşip iç huzura kavuşacağı görüşüne şiddetle karşı çıkarak bir benlik kuramı ortaya attı.”[1] 

Yrd. Doç. Dr. Hayati Aydın da bu konu ile ilgili olarak “Akademik Araştırmalar Dergisi”nin 18. sayısında yayımlanan makalesinde şu tespit ve görüşlere yer vermiştir:

“İslâm âlimleri de Kur’an’ın bu ayetleri ışığında “Nefs-i Emmare”yi “Bedenin doğasına meyleden, lezzet ve duygusal şehvetleri [istekleri] emreden, kalbi alçak şeylere doğru çeken, kötülüklerin, kınanan ahlâk ve fiillerin kaynağıdır” şeklinde tanımlamaktadır.[2]

… İslâm âlimleri de “nefs-i levvame”yi “İnsanı gaflet uykusundan uyandırabilecek derecede kalbin nuruyla aydınlanan ve kendisini ıslah etmekle uğraşan bir nefistir. Bu nefis daima tetikte olup ilâhî olanla nefsin doğası arasında gidip gelir. Her ne vakit doğası gereği ondan bir gaflet meydana gelse, hemen ilâhî bir uyarı alır ve nefsi kınamaya başlar, bu durumdan Allah’a tövbe ederek döner” şeklinde tanımlamışlardır.[3] … Mutasavvıflar bu aşamadaki nefsi “kalbin nuruyla tamamen aydınlanan ve bu sayede de kötü ahlâktan arınan, iyi ahlâkla bezenen ve kendisini tamamen ilâhî nurun ve ilhamın mekânı olan kalbe döndüren, Allah’la huzur bulan nefsin bir aşaması” olarak görürler.[4]

… Bilim adamları insanın ruhsal dünyasını ifade eden bu benliği id, ego ve süper ego olarak üç yapıya ayırırlar. Kur’an ise “ben”e karşılık gelen “nefs”i; “nefs-i emmare”, “nefs-i levvame” ve “nefs-i mutmaine” şeklinde bir taksime tâbi tutmaktadır. Ancak Kur’an, soyut/nötr hâlindeki nefsi bilimsel verilerden daha geniş tuttuğundan, İslâm felsefecileri nötr hâlindeki bu nefsi “nefs-i şehvanî [istek duyan nefs]”, “nefs-i derrake [algılayan nefs]” ve “nefs-i natıka [düşünen, muhakeme eden nefs]” olarak ayırıma tâbi tutmuşlardır.

Kur’an’ın mücerret nefis olarak dile getirdiği ruhsal yapı, yaklaşık olarak psikologların “ego” dedikleri yapıya; Kur’an’ın “nefs-i emmare” dediği yapı psikologların “id” dedikleri yapıya; “nefs-i levvame” de kısmen “süper ego”ya karşılıktır.

            3, 4. Ayetler:

3O insan kendisinin kemiklerini asla bir araya toplamayacağımızı mı sanıyor? 4Evet, Biz onun parmak uçlarını/ tüm organlarını düzenlemeye gücü yetenleriz!

Kıyamete ve kıyamet gününde pişmanlık duyacak kimselere dikkat çekildikten sonra, bu ayetlerden başlayarak inançsız insanların durumları ele alınmış ve akıllarını kullanarak doğruyu bulanların kıyamette pişman olmayacakları açıklanmıştır.

Ayette Geçen “İnsan”

Bazı klâsik kaynaklar, bu ayette geçen “ الانسان  insan”ın, peygamberimizin komşusu olan Adiyy b. Ebi Rebia adında belirli bir kişi olduğunu yazmaktadır. Bu kaynaklara göre Kıyamet suresi, peygamberimize kıyametin ne zaman ve nasıl gerçekleşeceğini soran bu şahsın, aldığı cevap üzerine: “O günü gözümle görsem bile buna inanmam. Allah o kemikleri nasıl bir araya toplayacak!” demesi üzerine inmiştir. Peygamberimizin bu komşusuna anlattıkları, o güne kadar inmiş bulunan Kur’an ayetleri doğrultusundaki bilgiler olmalıdır.

İbn-i Abbas bu “ الانسان  insan”ın Ebu Cehil olduğu görüşündedir.

Bize göre durum biraz daha farklıdır. Şöyle ki, buradaki “insan” o gün de, bugün de var olan ve kıyamet gününe kadar da hep var olacak olan “inançsız insan”dır.  İnançsız insanın en temel niteliklerinden biri “kıyamet”i yalanlamasıdır.

             “İnsanın öldükten sonra diriltilmesi” konusuna aşağıdaki ayetlerde de değinilmiştir:

78Ve kendi oluşturuluşunu dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı: Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”

79,80De ki: “Onları ilk defa oluşturan onları diriltecektir. Ve O, her oluşturmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş/oksijen yapandır. Şimdi de siz oksijenden yakıp duruyorsunuz.

           (Ya Sin/ 78- 80)

49Ve onlar dediler ki: “Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz, yeni bir oluşturuluşla diriltilecek miyiz?”

50-52De ki: “İster taş olun, ister demir. Veyahut gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun.” Sonra onlar; “Bizi kim geri döndürecek?” diyecekler. De ki: “Sizi ilk defa yoktan yaratmış olan.” Bunun üzerine sana başlarını sallayacaklar ve “Ne zamandır bu?” diyecekler. De ki: “Çok yakın olması umulur! Sizi çağıracağı/diriltileceğiniz gün, O'nu överek O'nun çağrısına uyacaksınız ve sadece pek az kaldığınızı zannedeceksiniz.”

      (İsra/ 49-52)

Verilen örneklerde, kıyameti ve ölümden sonra dirilişi inkâr edenlerin, çürümüş, darmadağın olmuş, rüzgârla, suyla uzak yerlere taşınmış, başka başka maddelerin içine karışmış olan kemiklerin yeniden bir araya toplanmasının mümkün olmadığını zannettikleri bildirilmektedir.

  4. ayet, inkârcıların bu tür tereddüt ve kuşkularına meydan okumakta ve onlara yaratılışın en harika özelliklerinden birini hatırlatmaktadır:

“Evet, Biz onun parmak uçlarını düzenlemeye gücü yetenleriz.”

            Parmak Uçları

Ayette geçen “بنان   benan” sözcüğü yıllardan beri “parmak uçları” olarak çevrilmekte ve bundan da “parmak izleri” anlaşılmaktadır. Oysaki sözcüğün anlamı sadece “parmak uçları” ile sınırlı değildir.

“Benan” sözcüğü, kök anlamı itibariyle “güzel koku” demektir. Genellikle elma kokusu gibi hoş kokulara “benneh” denmektedir. Sözcüğün bu anlamı dikkate alınırsa, ayetin çevirisi “Evet, Biz onun kokularını düzenlemeye gücü yetenleriz” şeklinde olmaktadır.

“Vücudun tüm organları” gibi daha birçok anlamı olan “benan” sözcüğü, “parmak uçları” anlamında da kullanılmaktadır. Ama bu anlamda kullanılmış olan “benan” sözcüğünden sadece “parmak izleri” değil, “parmak uçlarının kemikleri” anlaşılmalıdır. Bu anlayışla bakıldığında ayetten insan vücudunun en çok işlevi olan, en ince işleri halledebilen, en nazik ve ayrıntılı kemiklerden oluşmuş parçasının, yani parmak uçlarının bile aynen toparlanıp bir araya getirileceği anlaşılmaktadır. Başka bir ifade ile zımnen şöyle denilmektedir:

“En hassas, en ayrıntılı bölümü bile birleştirmeye gücümüz vardır. En ince ve hassas bölgeyi bir araya getirebiliyorsak, büyük parçaları haydi haydi bir araya getiririz!”

“Benan” sözcüğünün “parmak uçları” olarak çevrilmesi ve “parmak izleri” olarak anlaşılması, yakın zamanda meşhur olan “parmak izindeki mucize”nin ortaya çıkmasından sonradır. Her insanın parmak izinin farklı olduğu gerçeği bilimsel yolla anlaşılınca, bu gerçeğin asırlar önce Kur’an’da bildirilmiş olması sebebiyle bu husus da Kur’an’ın mucizelerinden biri olarak görülmeye başlanmıştır. Oysa parmak izindeki “benzemezlik mucizesi” sadece parmak izine mahsus değildir. Günümüzde kişisel güvenlik şifresi olarak kullanılmasından da anlaşılmaktadır ki, ses de, göz retinası da bir benzemezlik mucizesi taşımaktadır. Aslında bu benzemezlik mucizeleri insanın her organında, her dokusunda mevcuttur. Çünkü bütün insanların genleri, DNA ve RNA’ları birbirinden farklıdır.

Parmak İzindeki Mucize konusu, DNA ve RNA ların farklılığı bilimsel araştırmalardan tetkik edilebilir.

    5, 6. Ayetler:

           5Aslında o insan, önünü; kalan ömrünü din-iman tanımayıp kötülüğe batmakla geçirmek istiyor: 6Soruyor: “Kıyâmet günü ne zamanmış?”

Bu ayetlerde Rabbimiz, insanın hangi sebeple ahiret ve kıyameti yalanlama gayretine düştüğünü açıklamaktadır. Açıklamadan anlaşıldığına göre, ahiretteki ebedî yaşamın niteliğini belirlemek üzere Rabbimiz tarafından Kur’an’la bildirilen dünya hayatını düzenleyici kurallar bazı insanların hoşuna gitmemektedir. Çünkü Kur’an’da “din” adı altında bildirilen bu kurallar insanın dünya hayatına kısıtlamalar getirmekte, insanların haram helal demeden, zevkusefa içinde, işine geldiği gibi yaşamasına engeller koymaktadır. Buna karşılık, inançsız insan da din tarafından konulan bu ilkelerin kendi dünyevi yaşantısına yön vermesini istememektedir. Bu insan, önünü [yaşayacağı günleri] hiçbir kısıtlama olmadan, hiçbir şeyin mahrumiyetini çekmeden, başı boş, astığı astık, kestiği kestik ve sorumsuz olarak geçirmeyi istemekte, kısaca bir facir olarak yaşamayı istemektedir.

[“فجور   Fücur” sözcüğünün “diyanet örtüsünün yırtılması, din kurallarını tanımama” anlamına geldiği, Abese suresinin tahlili yapılırken açıklanmıştı.]

Bazıları bu ayetlerden “İnsan günahı başa alıp tövbeyi sona almak ister” sözü uyarınca inançlı olmasına rağmen günah işlemeyi tasarlayan kimselere yönelik bir anlam çıkarmak isteseler de, bize göre bu ayetler topyekûn inançsızları anlatmaktadır.

Mâûn suresinin 1-3. ayetleri hatırlanacak olursa, Rabbimiz orada “Dini yalanlayan şu kimseyi gördün mü? İşte odur yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse!” demek suretiyle dünya hayatındaki firavun bozuntularının azgınlıklarının temel göstergesi olarak onların “din”i [kıyameti ve ahireti] yalanlamalarını göstermişti. Tıpkı Maun suresinde kendilerinden bahsedilenler gibi, çoğu inançsızlar da akıllarına takılmış bir takım gerçek şüphelerden dolayı değil, sırf hayatlarını fücurla geçirmek istedikleri için kemiklerin bir araya toplanamayacağını ileri sürerek kıyameti yalanlamayı tercih etmektedirler.

6. ayetteki “Kıyamet günü ne zamanmış?” sorusu, cevabı beklenen bir soru değildir. Çünkü inkârcılar bu soruyu kıyametin ne zaman kopacağını öğrenmek amacıyla sormamakta, tıpkı Ya Sin suresinde belirtildiği gibi, akılları sıra dalga geçerek “Hani o haber verdiğin kıyamet, hani, nerede kaldı?” demek istemektedirler:

48Bir de duyarsız toplum: “Eğer doğrulardan iseniz bu söz verilen tehdit ne zaman?” diyorlar.

                 (Ya Sin/ 48)

            İnkârcıların aynı yaklaşımı sergileyen bu sözleri şu ayetlerde de görülebilir:

Yunus 48, Enbiya 38, Neml 71, Sebe 29, Mülk 25, Müminun 33-38, 82, Casiye 24, En’âm 29, Nahl 38, Teğabün 7, Vakıa 47, Saffat 16

        7-10. Ayetler:

7-10İşte, göz şimşek gibi çaktığı, ay tutulduğu ve güneş ve ay bir araya getirildiği zaman, işte o gün insan, “Kaçış nereye/kaçacak yer neresi?” der.

Genelde “göz kamaştığı zaman” diye çevrilen “فاذا برق البصر   fe iza berika’l-basaru” ifadesinin anlamı aslında “gözlerin dışa fırlaması” demektir. Fakat ifade, deyim olarak kullanıldığında “gözde şimşek çakması, gözün fal taşı gibi açılması” anlamlarına gelir.

Nitekim Rabbimiz bu ifadeyi deyim anlamı dışında da kullanmıştır:

42,43Sakın şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanların yaptıklarından Allah'ın duyarsız/bilgisiz olduğunu sanma! Ancak O, onları, başlarını dikerek koşacakları, gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için erteliyor. Onların bakışları kendilerine dönmez ve onların gönülleri bomboştur.

                  (İbrahim/ 42, 43)  

7-10. ayetler, inançsız insanın, açıklanan olaylar sonucu artık çaresizlik ve umutsuzluk sebebiyle imana gelişini anlatmaktadır. 24-29. ayetlerde farklı bir üslûpla anlatılmaya devam edilen bu duruma Akaid ilminde “İman-ı Ye’s ve İman-ı Be’s [Umutsuzluk ve Belâ Nedeniyle İman]” başlığı altında geniş olarak yer verilmiştir. “Zoraki iman” da denilebilecek bu konuyu Kur’an ayetleri ışığında kısaca açıklamak yararlı olacaktır.

            Zoraki İman

Allah’a, Allah’ın peygamberlerine ve ahiret gününe iman etmeyen bir kimse, eğer ölüm anında, ölümün şiddetleri kendisine gelip çattığı ve ilâhî azabı kesinkes görüp hissettiği zaman iman ederse, bu imana “iman-ı ye’s” veya “iman-ı be’s [zoraki iman]” denir.

Zoraki iman:

1- Hayatta iken karşılaşılan felâketler karşısında,

2- Ölüm anında,

3- Kıyamette ve kıyamet sonrası dirilişte olmak üzere, üç durumda söz konusudur.

1- Doğruluklarına dair mucizelerle desteklenen peygamberlerin Allah’ın emirlerini tebliğ etmelerine ve inanmayanların üzerine Allah’ın azabının ineceğini ihtar etmelerine rağmen bazı insanlar akıllarını kullanmaz, tefekkür etmez ve inanmamakta ısrar ederler. Ne var ki, kendilerini doğal felâketler [deprem, sel ve benzeri durumlar] gelip yakalayınca, o ana kadar inkâr ettiklerine hemen inanıverirler.

Böyle bir ortamda iman edenlerin imanları kabul edilmez ve bunların o imanları kendilerine bir fayda vermez. Çünkü onlar özgür iradeleri ile değil, karşılaştıkları belâların sebep olduğu korku ve ümitsizlikle, yani zoraki olarak iman etmişlerdir:

83Ne zaman ki elçileri onlara açık delillerle geldi, kendilerinde bulunan bilgiden dolayı şımarıklık etmişlerdi. Hâlbuki o, alay ettikleri şey onları kuşatmıştı.

84Sonra da ne zaman hışmımızı gördüler: “Allah'ın birliğine inandık ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri kabul etmedik” dediler.

85Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine yarar sağlayacak değildi. –Allah'ın, kulları hakkındaki sürüp giden tutumu...– İşte kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler burada kaybettiler, zarara uğradılar.

(Mümin/ 83-85)

90-92Ve İsrâîloğulları'nı bol sudan/nehirden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla onları hemen izledi. Sonunda boğulma ona yetişince, “Gerçekten, İsrâîloğulları'nın inandığı Tanrı'dan başka tanrı olmadığına ben de inandım, ben de teslim olanlardanım” dedi. –Şimdi mi? Hâlbuki daha önce isyan etmiştin ve de bozgunculardan olmuştun. Artık Biz senden sonra geleceklere ibret olasın diye, bugün seni zırhınla birlikte kurtaracağız.– Ve şüphesiz insanlardan birçoğu kesinlikle Bizim âyetlerimize/ alâmetlerimize/ göstergelerimize karşı duyarsız/ilgisizdirler.

         (Yunus/ 90-92)

         Ancak; Yunus kavmi gibi, söylenen azap gelmeden önce iman edenlerin imanı sahih [doğru] olup kendilerine fayda verir:

98Ne olurdu, iman edip de imanları kendilerine yarar sağlamış bir kent olsaydı ya? Ancak Yûnus'un toplumu ayrıdır. Onlar iman ettikleri vakit, basit dünya yaşamında o rezillik azabını üzerlerinden kaldırdık ve onları bir süreye kadar yararlandırdık.

       (Yunus/ 98)

2- Her türlü uyarıya rağmen iman etmemiş olan kâfirler, üzerlerinde ölümün emareleri belirdiği, ölümün şiddetleri kendilerini sardığı zaman iman ederler.

Böyle iman edenlerin imanları da zoraki imandır ve bunun artık kendilerine bir faydası yoktur. Çünkü önlerinde imanlı geçirecekleri bir hayatları ve güzel işler yapacakları zamanları kalmamıştır.

Dolayısıyla, can boğaza gelince, ye’s halinde küfürden tövbe ederek iman etmek faydasızdır:

18Ve tevbe, kötülükleri yapıp edip de onlardan birine ölüm çatınca: “Ben, şimdi gerçekten tevbe ettim” diyenler ve de kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden birileri olarak ölenler için değildir. İşte bunlar, Bizim, kendileri için acı bir azap hazırladıklarımızdır.

            (Nisa/ 18)

Bir insan, يأس   ye’s [ümitsizlik] ve بأس   be’s [azap] hâlinin gerçekleşmesinden sonra, yani ölümün şiddeti kendisini sardığında, ilâhî azabı gördüğünde, Allah’ın emirlerini aklî ve iradî olarak yerine getiremez.

O andaki iman, acıyı dindirmek, azaptan kurtulmak içindir:

28Aksine, işin aslı daha önce gizleyip durdukları açığa çıktı. Geri çevrilselerdi yine yasaklandıkları şeye kesinlikle dönmüşlerdi. Evet onlar gerçekten yalancıdırlar.

            (En’âm/ 28)

İman, ölüm şiddeti belirmeden ve can boğaza gelmeden önce, yani ye’s [ümitsizlik] ve be’s [azap] tahakkuk etmeden, henüz iş yapabilme gücü varken ve isteyerek [özgür irade ile] yapıldığında makbuldür ve fayda verir.

Kâfirlerin ölüm anında iman etmeleri, kendi özgür iradeleri ile değil, ilâhî azabı görüp canı alan meleklerin verdiği şiddetli acıyı tatmalarından dolayıdır, zorakidir:

50,51Ve sen, görevli güçlerin, kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimselerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak, “Tadın bakalım kızgın ateşin azabını! İşte bu, sizin kendi ellerinizle meydana getirdiğiniz şeyler sebebiyledir. Ve şüphesiz Allah, kullara hiçbir şekilde haksızlık eden biri değildir” diye onları geçmişte yaptıklarını ve yapmaları gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırırken bir görseydin.

           ( Enfal/ 50,51)

27Peki, görevli güçler onların yüzlerine ve arkalarına vurarak onlara geçmişte yaptıklarını ve yapması gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırırken nasıl olacak!

    (Muhammed/ 27)

93Ve Allah'a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı hâlde “Bana vahyolundu” diyenden ve “Allah'ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha yanlış; kendi zararlarına  iş yapan kim olabilir? Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseleri ölümün şiddetleri içindeyken, görevli güçler de onlara ellerini uzatmış, “Canlarınızı çıkarın. Bugün, Allah'a karşı gerçek dışı şeyler söylediğinizden ve O'nun âyetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız” derlerken bir görsen!

       (En’âm/ 93)

81Peki, şimdi siz bu Söz'ü/Kur’ân'ı mı küçümsüyorsunuz?

82Ve geçiminizi yalanlayarak mı temin ediyorsunuz/verilen rızıklara yalanlayarak mı karşılık veriyorsunuz?

83-85Ancak can boğaza gelip dayandığı zaman, siz de o zaman, onun karşısında bekliyorsunuz, Biz ise ona sizden daha yakınız. Velâkin siz görmezsiniz.

86,87Peki, mademki cezalandırılmayacakmışsınız, eğer doğrulardan iseniz boğaza gelmiş, çıkmakta olan canı geri çevirmeniz gerekmez mi?

     (Vakıa/ 81-87)

Yukarıdaki tüm ayetler, kâfirlerin ölüm anında ilâhî azabı görüp hissettiklerinde iman etmeye yöneldiklerini göstermektedir. Ancak; içinde bulunduğu o ortamda Allah’ın varlığına samimiyetle inanmak için herhangi bir kanıt düşünüp bulma imkânı olmadığından, kişinin “inandım” demesi, ilim ve bilgiden meydana gelen, istek ve çalışılarak erişilen bir inanç olmamaktadır. Böyle bir inanma sadece korku ve azabı gidermeyi amaçlayan bir inanmadır.

      3- İnkârcıların; yıldızların parçalanıp insanların üzerine düşmesi gibi kıyametin açık ve büyük belirtileri karşısında, kıyametin tam gerçekleşmeye başlaması anında veya ölümden sonraki dirilişin gerçekleştiği günde iman etmeleri de yine zoraki imandır ve faydasızdır:

158Meleklerin gelmesinden yahut Rabbinin gelmesinden, ya da Rabbinin bazı alâmetlerinin/ göstergelerinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Rabbinin alâmetlerinden/ göstergelerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık inanması bir yarar sağlamaz. De ki: “Bekleyiniz; şüphesiz biz de bekleyicileriz.”

(En’âm/ 158)

“Zoraki iman”ın Kur’an’daki anlamı incelendikten sonra tekrar 7-10. ayetlere dönmek ve bu ayetlerde dile getirilen kıyamet sahnelerinin evrensel kıyametle ilgili olup olmadığını incelemek gerekir. Biz bu ifadelerin evrenin kıyameti olarak anlaşılmaması gerektiği kanısındayız. Çünkü bu ayetlerdeki olaylar, 1. ve 2. ayetlerde bildirildiği gibi, ileride meydana gelecek kıyamete ve o kıyamette kendisini çok kınayacak nefse kanıt olarak ileri sürülmektedir. Dolayısıyla ayette anlatılan bu olaylar herkesin dünyada her zaman görüp bildiği olaylar olmalıdır ki, ileride gerçekleşeceği ileri sürülen o büyük olaya kanıt olarak gösterilmeleri mümkün olabilsin. Eğer bu olaylar dünyada herkesin her zaman görüp bildiği olaylar değilse, kanıt gösterilmeleri anlamsız olur. Bu istidlalden hareketle biz, 7-10. ayetlerde mecazî ifadelerle bir insanın ölüm anının kompozisyonun çizildiği kanısındayız. Ayetler, insanın ölüm öncesi yaşadıklarını anlatmaktadır.

Şems suresinin tahlilinde “Şems” ve “Kamer” sözcüklerinin mecazen ne anlamlara gelebileceği hakkındaki görüşlerimizi sıralarken:

- “Şems [Güneş]”in Kur’an;

- “Kamer [Ay]”in de peygamberi sembolize ediyor olabileceğini söylemiştik.

Burada da, Şems suresindeki mecazî anlamlardan hareketle:

- “Ayın tutulması” ifadesini “peygamberin yaptığı tebliğin kişiye fayda vermemesi, yapılan tebliğe inanmak için vaktin kaçırılmış olması” anlamında;

- “Ay ve Güneş’in birleşmesi” ifadesini de “tebliğcinin ve hidayet rehberinin [Kur’an’ın] insanın zihninde kişileşerek kendisine fırsatı kaçırdığını bildirmesi” anlamında anlayabiliriz.

Bu takdirde; 7-10. ayetler ile şu sahnelerin canlandırıldığı söylenebilir:

O gün, yani gözün fal taşı gibi açıldığı, Ay’ın tutulduğu ve Ay ile Güneş’in birleştiği gün, inançsız insan ölümle burun buruna gelmiştir. İnançsız insan arayışa geçer, ölmek istemez ve “Kaçacak yer neresi?/ Kaçış nereye?” der. Ama o saatte artık peygamberin tebliğine inanmak için geç kalmıştır ve tebliğin ona faydası yoktur.

Peygamberin “Bu, Kur’an’dandır!” diye bildirdikleri gerçek olarak karşısına çıkmış, can boğaza dayanmıştır:

94De ki: “Allah yanında ‘son yurt’ başkalarının değil de yalnızca sizin için ise, eğer doğrulardan iseniz haydi hemen ölümü temenni ediniz.”

95Hâlbuki elleriyle işledikleri yüzünden ölümü sonsuz olarak temenni etmezler. Allah ise kendi benliklerine haksızlık eden o kimseleri çok iyi bilendir.

96Ve sen, kesinlikle onları, insanların yaşamaya en hırslısı, Allah'ın ortağı olduğunu kabul etmiş olan kimselerden de daha hırslı bulacaksın. Onların her biri bin sene ömürlendirilmeyi arzular; oysa ömürlenmek/ çok uzun yaşamak kendisini azaptan uzaklaştırıcı değildir. Allah, onların yapmakta oldukları şeyleri çok iyi görücüdür.

      (Bakara/ 94-96)

30O gün her kişi, hayırdan işlediği şeyleri, kötülükten işlediği şeyleri hazırlanmış bulur. Kendisi ile yaptığı kötülükler arasında şüphesiz çok uzak bir mesafe bulunmasını ister. Allah, sizi Kendisinden sakındırıyor. Şüphesiz Allah, kullarına çok şefkatlidir.

              (Âl-i Imran/ 30)

42İnkâr eden ve Elçi'ye isyan eden kimseler, o gün toprağa karışıp gitmeyi isterler. Allah'tan hiçbir sözü gizleyemezler de.

           (Nisa/ 42)

         11. 12. Ayetler:

      11Kesinlikle onun düşündüğü gibi değil! Sığınak diye bir şey yoktur. 12O gün varıp durmak sadece Rabbinedir/ o gün varılıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.

Bu ayetler inançsız insanın o gün tüm arayışlarının boş olduğunu vurgulamaktadır. Öyle ki, o gün ne saklanacak bir kale, mağara veya herhangi bir sığınak vardır, ne de Rabbin huzuruna çıkarılmaktan kurtulabilmek mümkündür. O gün tek istikamet, mahşerde hesap vermek üzere Rabbin huzurudur.

Allah’tan kaçışın mümkün olmadığı Kur’an’ın birçok ayetinde tekrarlanmıştır:

6-8Kesinlikle senin düşündüğün gibi değil! Dönüş Rabbine olmasına rağmen insan, kendisini yeterli gördüğünde, kesinlikle azar.

                (Alak/ 6-8)

42Göklerin ve yeryüzünün hükümranlığı yalnızca Allah'a aittir. Dönüş de ancak Allah'adır.

      (Nur/ 42)

42Hiç kuşkusuz, son varış yalnızca Rabbinedir.

                                                    (Necm/ 42)

  İnançsızlar için durum böyleyken, inançlılar bir an evvel mahşere atlama sevdasındadırlar. Aşağıda, 22, 23. ayetlerde görüleceği gibi onlar mutludurlar ve hâllerinden memnundurlar. Çünkü onlar için çok güzel korunaklar vardır:

31-37Kesinlikle Allah'ın koruması altına girmiş kişiler için, Rabbinden; göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbinden; Rahmân'dan [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'tan] bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar/ kurtuluş mekânları; sulak bağlar-bahçeler, üzümler, hepsi bir seviyede tomurcuklar; çiçek bahçeleri, dolu dolu su kapları vardır. Onlar, orada boş bir söz ve yalan duymazlar. –Onlar, O'nun huzurunda söz söylemeye güç yetiremezler.–

                                                                                                                           (Nebe/ 31-37)

           13. Ayet:

    13O gün, o insan, önden yolladığı şeyler ve geriye bıraktığı şeyler ile haberdar edilir.

O gün,

“اليوم   Yevm” sözcüğü Kur’an’da sadece “gün” anlamında değil, “evre, devre, etap” anlamlarında da kullanılmıştır. Bu sözcükler Kur’an’da bazen kısa bir “an”ı, bazen de uzun “yıllar”ı işaret etmektedir. Meselâ; Rahman suresinin 29. ayetinde “an” anlamındaki “yevm” sözcüğü, Hud suresinin 7, Fussılet suresinin 9 ve 10. ayetlerinde “uzun yıllar” anlamına gelmektedir.

Bize göre bu ayetlerdeki “o gün”, yukarıdaki olayların meydana geldiği ve inançsızların “Kaçacak yer neresi!” diyerek âdeta kaçacak delik aradığı, yani gözün fal taşı gibi açıldığı, Ay’ın tutulduğu, Güneş ve Ay’ın birleştiği gündür, ölüm anıdır.

İşte “o son an”da, insanın yaratılışta içine yerleştirilmiş biyolojik “çip”ler [hafıza işlevini gören sinir hücreleri] görev başına gelip kayıttaki bilgileri insanın görüşüne arz ederler. İnsan artık vicdanıyla baş başa kalmış ve yaptıklarının azabını vicdanında duymaya başlamıştır. Böylece insanın kendi aleyhine hem tanık hem de ihbarcı olacağı dönem o ölüm anıyla başlamıştır.

Tabiî ki bu süreç ahirette de devam edecektir:

1-5Gök çatladığı zaman, yıldızlar dökülüp dağıldığı zaman, denizler yarılıp akıtıldığı zaman, kabirler altüst edildiği zaman; kişi, önünden gönderdiği ve geri bıraktığı şeyleri öğrenmiştir.

          (İnfitar/ 5)

6Artık Allah, onların hepsini dirilteceği gün yaptıkları şeyleri kendilerine haber verecektir. Allah onların yaptıkları şeyleri bir bir saymıştır, onlar ise unutmuşlardır. Ve Allah, her şeye en iyi şâhittir.

         (Mücadele/ 6)

12Şüphesiz ki ölüleri ancak Biz diriltiriz Biz. Onların önceden yapıp gönderdiklerini ve eserlerini de yazarız. Zaten Biz her şeyi bir “apaçık önderde/ Kur’ân'da” sayıp tesbit etmişizdir.

       (Ya Sin/ 12)

        Hafıza hücrelerinin görev başına geleceği ve kişinin yaptıklarını eksiksiz olarak bildireceğine dair görüşümüz, bilimsel araştırmalardan da destek almış durumdadır. Dr. Pınar Uysal Onganer, 11 Şubat 2006 tarihli Cumhuriyet gazetesinin Bilim Teknik ekinde yer alan makalesinde şunları söylemektedir:

“… Kaliforniya’da bulunan Salk Enstitüsü Biyoloji Bölümü nörobiyologları [sinir biyologları], “Neuron” dergisinde konu ile ilgili bulgularını yayınladılar. Yaptıkları deneysel çalışmaları ile, unuttuğumuzu sandığımız için şemsiye almadığımıza inandığımız hâlde, aslında beynimizin hatırladığını kanıtladılar… Dr. Thomas D. Albrigt ve ekibi, maymunların beyinlerinde neler olduğunu anlamak için ‘İnferior Temporal Korteks’teki [İTK] sinir hücreleri sinyallerini incelemişler. İTK, beynin ‘görsel tanıma’ ve hatırlamadan sorumlu alanıdır. Elektriksel olarak bu bölgenin uyarılmasının, geçmişte yaşanan olaylara ait görsel halisinasyonlara neden olduğu gösterilmiştir. Ayrıca İTK’nın görsel hafızanın depolanması ve gerektiğinde çağırılmasında rolü olduğu düşünülmektedir.”

Yine,  bir bilimsel gelişme daha:

ABD'deki Michigan Üniversitesi'nde yapılan araştırmada, ölüm anınıda beyin dalgalarında yüksek seviyede aktivite gözlendi. Araştırmacılar bu dalgaların insan beyninde algılama düzeyinin artmasına neden olabileceğini düşünüyor.

Surge of neurophysiological coherence andconnectivity in the dying brain

Jimo Borjigina,b,c,1,2, UnCheol Leed,1, Tiecheng Liua, Dinesh Pald, Sean Huffa, Daniel Klarrd, Jennifer Slobodaa,Jason Hernandeza, Michael M. Wanga,b,c,e, and George A. Mashourc,dDepartments of aMolecular and Integrative Physiology, bNeurology, and dAnesthesiology, and cNeuroscience Graduate Program, University of Michigan, AnnArbor, MI 48109; and eVeterans Administration, Ann Arbor, MI 48105

Edited by Solomon H. Snyder, The Johns Hopkins University School of Medicine, Baltimore, MD, and approved July 9, 2013 (received for review May 2, 2013)  (www.pnas.org/cgi/doi/10.1073/pnas.1308285110 PNAS)

Ayette geçen “önden yolladığı ve geriye bıraktığı şeyler” ifadesi, gerek sözcüklerin anlamları ve gerekse cümlenin yapısı bakımından değişik manalar içeren oldukça kapsamlı bir ifadedir. Bizce bu cümlenin ifade ettiği bütün anlamlar doğrudur ve hepsi benimsenmelidir. Bizim yaptığımız sıralamaya göre ilk iki anlam şunlardır:

Birinci anlam: İnsan, yaptıkları yanında, yapması gerekmesine rağmen yapmadıkları ile de bilgilendirilir.

İkinci anlam: İnsan, o ana kadar yaptığı iyi ve kötü bütün amellerinden; ölümden sonra etkileneceği, yani işlediğinden dolayı sorumlusu sayılacağı tüm işlerden haberdar edilir.

13Onlar, elbette kendi yüklerini ve kendi yükleriyle birlikte nice yükleri de taşıyacaklar. Ve uydurup durdukları şeylerden kıyâmet günü kesinlikle sorgulanacaklardır.

      (Ankebut/ 13)

85Kim hayır ve iyiliklere aracı olmakla yardımcı olursa, bundan kendisine bir pay vardır. Kim de kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla yardımda bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye güç yetirendir.

         (Nisa/ 85)

24,25Ve onlara: “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman, onlar, kıyâmet günü, kendi günahlarını tam olarak yüklenmek ve bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yüklenmeleri için, “Öncekilerin efsaneleri” dediler. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür!

     ( Nahl/ 25)

       14, 15. Ayetler:

       14,15Aslında insan, tüm mazeretlerini koysa da bile/tüm perdelerini koysa da bile kendi aleyhine iyi bir gözetmendir:

14. ayet, o gün insanın haberdar edilmesinin beyindeki hafıza hücreleri ile olacağına dair yukarıda söylenilenlerin tasdiki mahiyetindedir. İnsana yaptıklarının ve yapmadıklarının bir başkası tarafından haber verilmesine, hatırlatılmasına gerek yoktur. Çünkü o, kendi aleyhine iyi bir gözetmendir. Kendi içine konulmuş olan “hafaza melekleri [hafıza hücreleri, hafıza melekesi]” sayesinde yapıp yapmadıklarını gözlerinin önünde oynayan bir film gibi seyreder, pişmanlık duyar, vicdan azabı çeker.

Bütün bu olaylar [haberdar edilme ve mazeret ileri sürme], kıyamet gününün birinci aşaması olan ölüm anında gerçekleşmektedir.

Çünkü kıyametin ikinci aşaması olan ahirette kişinin kendi aleyhine tanıklığı söz konusudur ve bu aşamada herhangi bir mazeret ileri sürülmesine izin verilmeyecektir:

36Kendilerine izin de verilmez ki, özür dilesinler.

   ( Mürselât/ 36)

13,14Ve her insanın kendi yaptıklarının karşılıklarını, ayrılmayacak şekilde boynuna doladık. Ve Biz, kıyâmet günü açılmış bulacağı kitabı onun için çıkarırız: “Oku kendi kitabını! Bugün kendi zatın, kendine karşı hesap sorucu olarak sana o yeter!”

         (İsra/ 13, 14)

24O gün onların dilleri, elleri ve ayakları, yapmış oldukları işlere kendi aleyhlerinde şâhitlik edecektir.

           (Nur/ 24) 

65Bugün Biz, onların ağızlarının üzerine mühür vururuz; Bize elleri konuşur, ayakları da kazandıkları şeylere şâhitlik eder.

      (Ya Sin/ 65)

İnsanın yaptıkları ve yapmadıkları için öne süreceği mazeretler ifade edilirken 15. ayette kullanılan sözcük ilginçtir: “معاذير   Meâzîr”. Bu sözcük, “mazeret” sözcüğünün çoğulu olan “meâzir” sözcüğünün çoğuludur. “Meâzîr” sözcüğü, farklı yazılmak ve okunmak suretiyle “meâzir” sözcüğünden ayrılmakta ve çoğulun çoğulu anlamında bir niteleme ifade etmektedir.[5]

Bu durumda ayet, “mazeretler üstüne mazeretler gösterse de”, “ne kadar mazereti varsa hepsini ortaya koysa da” anlamına gelmektedir.

“Meâzir” sözcüğü, Yemen Arapçasında “perdeler” anlamına gelmektedir.[6] Bu anlam dikkate alındığında ise ayetten “Yaptıklarına, yapmadıklarına ne kadar çok perde çekmeye çalışırsa çalışsın, yine de hepsi aklına, gözlerinin önüne gelecektir. Fırsatı kaçırdığından dolayı mutlaka kendi kendini yerecek, vicdan azabı çekecektir” şeklinde bir anlam ortaya çıkar.

            16-19. Ayetler:

  “16Onu çabuklaştırman için dilini ona hareket ettirme! 17Kuşkusuz yaptıklarının-yapmadıklarının birleştirilmesi ve toplanması yalnızca Bizim üzerimizedir. 18O hâlde Biz yaptıklarını-yapmadıklarını topladığımız zaman sen onun toplanmasını izle! 19Sonra, yaptıklarının-yapmadıklarının beyanı; kanıtlarıyla ortaya konması da sadece Bizim üzerimizedir.”

Bu ayet grubunun surenin kendi söz akışı içinde değerlendirilmesi gerekirken, aşağıda verdiğimiz İbn-i Abbas rivayeti doğrultusunda değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmeler sonucunda, en azından parantez içine alınması gereken ilâvelerin maalesef ayetlerin asıl metninde varmış gibi gösterildiği meal ve tefsirler ortaya çıkmıştır. Allah’ın mesajı üzerine rivayet tozlarının serpildiği bu meal ve tefsirlerde ayetler anlamları yüz seksen derece döndürülerek aktarılmış ve böylece İslâm’ın yozlaştırılması yolunda işlenen büyük cinayetler için uygun ortam hazırlanmıştır.

            İşin aslının daha iyi anlaşılması ve konunun önemi dolayısıyla, önce bu meşhur rivayeti herkesin ulaşabileceği bir kaynaktan aktarmakta yarar görüyoruz:

1. [852]- İbnu Abbâs [radıyallahu anhümâ], “Ey Muhammed! Cebrail sana Kur’ân okurken, unutmamak için acele edip onunla beraber söyleme [sadece dinle]” (Kıyamet 16) mealindeki ayet hakkında şu açıklamayı yaptı: “Hz. Peygamber [aleyhissalâtu vesselâm] vahiy geldiği zaman büyük bir şiddet [ve ağırlık] hissederdi. Bunun tesiriyle dudaklarını kımıldatırdı. Bunun üzerine şu ayet indi [meâlen]: “[Ey Muhammed, Cebrail sana Kur’an okurken acele edip onunla berâber söyleme [sadece dinle]. Onu toplamak ve okutmak bize aittir.” (Kıyamet 16)

            İbnu Abbas devamla der ki: “Ayette geçen جمعه  “onun toplanması” tabirinden murad, “[yeni nâzil olan] âyetin Hz. Peygamber [aleyhissalâtu vesselâm]’in kalbinde toplanması, yerleşmesi, sonra da Hz. Peygamber [aleyhissalâtu vesselâm] tarafından okunmasıdır.” “Biz vahyi okuduğumuz zaman, sen onun kıraatine uy” (18. ayet) ayetinde de, “Dinle ve sus, sonra onu sana biz okuturuz” denmektedir.

Bu vahiyden sonra, Cibril [aleyhisselam] vahiyle gelince, sadece dinlerdi. Cibril gidince yeni gelen vahyi, kendisine nasıl okunmuş ise, öylece okurdu.”[7]

Şimdi de, bu rivayetin etkisiyle hazırlanmış ve daha sonra yüzlerce senedir din bilginlerince taklit edilmiş olan Razi’nin “Tefsir-i Kebir”ine ya da diğer adıyla “Mefatihü’l-Gayb” adlı eserinden bu pasajın açıklamasına bakalım:

     “Ezber Gayretiyle Dilini Kımıldatma

“Kur’ân’ı çabucak ezberlemek tasasına düşüp dilini kıpırdatıp durman gerekmez” (Kıyame, 16)

Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

                Birinci Mesele

Rafizî’lerin eskilerinden bir grup kimse, Kur’ân’ın tağyir ve tebdil edilip ona bir takım ilaveler yapıldığını, eksiltmelerde bulunulduğunu iddia etmiş ve bu görüşlerine delil olarak da bu ayet ile önceki ayet arasında hiçbir münasebetin olmamasını zikretmişlerdir. Onların düşüncesine göre, şayet bu tertip Allah katından olsaydı, durum böyle olmazdı.

                Önceki Ayetle Münasebet

               Bilesin ki, buradaki münasebet muhtelif vecihlerde olabilir:

1- Burada nehyedilen aceleciliğin, ancak, bu ayetlerin nüzulü sırasında kendisine arız olmuş olması, bu sebeple de pek yerinde olarak, acele etmeden tam bu sırada men edilmiş, böylece de ona “Kur’ân’ı çarçabuk ezberlemek tasasına düşüp dilini kıpırdatıp durman gerekmez” denilmiş olması muhtemeldir. Bu tıpkı şuna benzer: Hoca öğrencisine ders anlatırken, talebesi sağa sola döner. Bunun üzerine de hoca ona, tam bu dersin arasında, “Sağa sola dönme!” der, sonra da yeniden dersine döner. İşte anlatılan bu ders, onun ortasında söylenen bu söz ile beraber nakledilse, sebebini bilmeyen kimse, “Bu sözün bu dersin ortasında vaki olmuş olması uygunsuzdur” der. Ama hadiseyi bilen kimse, bu ifadenin, tertibinin yerinde ve uygun olduğunu bilir.

2- Allah Teâlâ kafirler hakkında, onların dünya saadetini sevdiklerini nakletmiştir. Ki bu da, ‘Fakat insan, önündeki [o kıyameti] yalanlamak ister” (Kıyame, 5) ayetidir. Daha sonra da Cenâb-ı Hak, dini konular da dahil, acele etmenin mutlak anlamda kınanmış bir şey olduğunu belirtir ve “Onu acele [kavrayıp ezber] etmen için, dilini onunla depretme...” buyurur. Bundan sonraki ayette de, “Yok yok, siz çarçabuk geçen [bu dünyayı] seversiniz...” (Kıyame, 20) der.

3- Cenâb-ı Hak, ‘Daha doğrusu insan [bizzat] kendisine karşı bir şahittir. Velev ki o, [bütün] mazeretlerini [meydana] atmış olsun” (Kıyame, 14-15) buyurmuştur. İşte burada Hz. Peygamber (s.a.s), Cebrail (a.s) ile birlikte okurlarken, acele etmek istemişti. Hz. Peygamber, (s.a.s), unuturum endişesiyle bu şekilde hareket ediyordu. Böylece, kendisine, “Sen böyle bir mazeretle yola çıktın. Ne var ki sen, ezberleme ve hatırda tutmanın, ancak, Allah’ın tevfik ve inayeti, yardımı ile olacağını biliyorsun. O halde şimdi, bu aceleciliği bırak da Allah’ın hidayet ve tevfikine güven” denilmek istenmiştir ki, Cenâb-ı Hakk’ın, “Onu toplamak, onu okutmak şüphesiz Bize aittir...” (Kıyame, 17) ifadesinden kastedilen budur.

4- Cenâb-ı Hak adeta, “Ey Muhammed, bu acele ediş gayen, onu, zihninde yerleştirmen ve ümmetine ulaştırmanda. Ne var ki, senin acele etmene gerek yok; çünkü insan, kendi aleyhine şahittir. Ve onlar, için için, kalpleriyle, içinde bulundukları küfür, putlara tapma, öldükten sonra dirilmeyi inkar gibi şeylerin münker ve batıl şeyler olduğunu biliyorlar. Bu durumda, artık böylesi bir acele etmenin faydası yok demektir. İşte bu sebeple, pek yerinde olarak, Cenâb-ı Hak, “dilini onunla depretme” buyurmuştur.

5- Allah Teâlâ, o kafirin, “kaçış nereye!” dediğini nakletmiştir. Daha sonra da Cenâb-ı Hak, “Hayır, hiçbir sığınak yok. Ogün herkesin [varıp] duracağı yer ancak Rabb’min huzurudur” (Kıyame, 11-12) buyurmuştur. O halde o kâfir, adeta, “Allah’tan başkasına kaçıyormuş da, bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.s)’e, “Sen, Kur’ân’ı ezberleme uğruna, tekrar etmekten medet umuyorsun. Ama bu, senin Allah’tan başka bir şeyden yardım umman anlamına gelir. Binaenaleyh bu yolu bırak, bu hususta sadece Allah’tan medet um!” denilmiştir. Böylece de, adeta, “Muhakkak o kâfir de, Allah’ı bırakıp da başkasına kaçıyordu. Ama sen, bunun zıddını yap. Dolayısıyla, senin, Allah’tan başkasından kaçıp Allah’a sığınman ve maksadına ulaşabilmen için, bütün işlerinde, Allah’tan yardım umman gerekir” denilmek istenmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, “Onu toplamak, onu okutmak şüphesiz Bize ait...” ([Kıyame, 17) buyurmuştur. Cenâb-ı Hak bir başka suresinde de, “Sana onun vahyi tamamlanmazdan evvel Kur’ân’ı [okumada] acele etme, “Rabbim, benim ilmimi artır” de” (Taha, 114) buyurmuştur ki, bu da, “Kur’ân ayetlerini ezberleme hususunda, tekrar etmekten değil, Allah’tan yardım um!” demektir.

6- Kaffâl’ın yaptığı açıklama da şöyledir: “Cenâb-ı Hakk’ın, “Dilini onunla depretme” hitabı, Hz. Peygamber (s.a.s)’e yapılmış bir hitap değildir. Tam aksine bu, “O gün insana, önden yolladığı şeylerle geri bıraktığı haber verilecek..,” (Kıyame, 12) ifadesindeki “insan”a yöneltilmiş bir hitaptır. Dolayısıyla bu, o insana, fiillerinin kötü olduğunu haber verdiğinde söylenmiş bir sözdür. Zira ona [amel defteri], kitabı gösterilerek, kendisine, “Oku kitabını... Hesap sorucu olarak, bu gün, nefsin sana yeter” (İsra. 14) denilecek, o da okumaya başladığında, dili, korkunun dehşetinden ve hızlı okumasından dolayı kekeleyecek de, bunun üzerine ona, “Onunla acele etmek için, dilini depretme, kımıldatma!.. Çünkü ya vaadi yahut da hikmeti muktezasınca, senin amellerini, senin aleyhine olarak bir araya getirmek ve onları sana okumak Bize ait bir iştir. Öyleyse, Biz onları sana okuduğumuzda, bütün bu işleri senin yaptığını kabul etmek suretiyle, o okunana uy... Sonra biz, onun durumunu ve cezasının derecelerini açıklarız...” denilecek. Yaptığımız bu tefsire göre, netice-i kelam şudur: Bu ifade ile, o kafire, bütün amellerinin tafsilatlı bir biçimde okunacağı kastedilmiştir. Ki bunda, o kimse için, dünyada alabildiğine bir tehdit, ahirette de alabildiğine bir dehşet salma amacı yatmaktadır. Kaffâl sözüne devamla şöyle der: “Bu, her ne kadar hakkında eser [hadis] bulunmayan bir izah ise de, aklen kendisine karşı çıkılamayacak derecede güzeldir.

...

                Nebilerin İsmeti

Peygamberlerin de günah işleyebileceğini ileri sürenler, bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: “Bu acele etme işi, eğer Allah Teâlâ’nın izniyle ise niçin bunu ona yasaklıyor? Yok, eğer Allah’ın müsaadesiyle değil ise, bu da peygamberden günah sadır olduğunu gösterir.”

Buna şöyle cevap verilir: Belki de bu acele etme işine, yasak gelinceye değin müsaade edilmiştir. Bir şeye bir müddet için izin verilip sonra o şeyin bir başka vakitte yasaklanması akıldan uzak görülecek bir durum değildir. İşte bu sebepten ötürü, neshin olabileceğini söylüyoruz.

                Üçüncü Mesele

Said b. Cübeyr, İbn Abbas (r.a)’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:   “İndirilen ayetleri ezberleme işi Hz. Peygamber (s.a.s)’e zor geliyordu. Dolayısıyla kendisine vahiy geldiğinde, “Ezberleyemem” endişesiyle, daha Cebrail (a.s) vahyi [okumayı] bitirmeden, o, dilini ve dudaklarını harekete geçiriyordu. Bundan dolayı Hak Teâlâ, ‘Vahiy, indirilen ayet ve Kur’ân için, dilini harekete geçirme’ ayetini indirdi.” Böyle bir takdir yapmak [mana vermek], her ne kadar daha önce bahsi geçmemiş olsa da, hâlî karineden [halden] dolayı caizdir. Bu tıpkı, “Biz onu kadir gecesinde indirdik” (Kadr, 1) ayetindeki “onu” zamirini, daha önce [sûrede] bahsi geçmediği halde, Kur’ân’a raci kılmak gibidir. Bu ayetin bir benzeri de, “Sana vahyi tamamlanmazdan önce Kur’ân’ı okumada acele etme” (Taha, 114) ayetidir.

Ayetteki ………  ifadesi, “Onu almada acele etmek için” manasınadır.

                Vahyi Korumak, Allah’ın Teminatıdır

“Onu toplamak ve onu okutmak şüphesiz Bize düşen bir iştir” (Kıyame, 17).

Bu ayetle ilgili şöyle birkaç mesele vardır:

                Birinci Mesele

Ayetin başındaki ……. vücûb [mecburiyet] ifade eder. Dolayısıyla …….. ifadesi, bu işin Allah’a adeta vacip olduğuna delalet eder. Fakat biz Ehlisünnete göre, bu vücup Cenâb-ı Hakk’ın bunu vaat etmesinden dolayıdır. Mutezile’ye göre ise,  “Peygamber göndermenin maksadı, ancak yapılan vahiy unutulmaktan beri ve korunmuş olduğu zaman tam olur. Binaenaleyh bu vücup Cenâb-ı Hakk’ın hikmetinden dolayıdır.”

                İkinci Mesele

Bu ayetin manası, “Onu senin kalbinde ve zihninde toplayıp muhafaza etmek Bize aittir” şeklindedir.

    “Onu okutmak” ifadesiyle ilgili olarak da şu iki izah yapılabilir:

a- Buradaki “Kur’ân “ ile, “okumak” manası kastedilmiştir. Buna göre şu iki ihtimal söz konusudur:

1- Bununla, Cebrail [a.s]’in Kur’ân’ı Hz. Peygamber (a.s)’e, o onu ezberleyinceye kadar tekrar tekrar okuması manası kastedilmiştir.

2- Bununla, “Ey Muhammed, sen, unutmaz hale gelinceye değin, Biz sana okutacağız” manası kastedilmiştir ki, bu da, “Sana okutacağız, böylece sen unutmayacaksın” (A’la 6) ayetiyle anlatılan husustur. Binaenaleyh birinci izaha göre, okuyan Cebrail (a.s), ikincisine göre ise Hz. Muhammed (s.a.s)’dir.

b- Burada “Kur’ân” kelimesi ile, cem ve te’lif [toplama ve bir araya getirme] manası kastedilmiş olup, bu, Arapların “Hasta develeri asla bir araya toplamadım” şeklindeki deyimleri türündendir. Yine mesela Arapçada, “Amr b. Kulsum’un kızı, [rahminde] bir çocuk toplayamadı [yani hamile kalamadı]” denilir. Biz bu konuyu Bakara suresinin 228. ayetini tefsir ederken izah ettik. Buna göre eğer, “Mananın böyle olması halinde, bu ayetteki cem ve Kur’ân kelimeleri aynı manaya olmuş olur. Dolayısıyla da bir [lüzumsuz] tekrar ortaya çıkar” denilirse, biz deriz ki: Buradaki “cem” [toplama] ile, o vahyin hem Hz. Peygamber (s.a.s)’in zihninde [göğsünde], hem de hariçte toplanması; “Kur’ân” kelimesi ile de onun Hz. Peygamber [s.a.s]’in zihninde ve hıfzında toplanması kastedilmiştir. Bu manaya göre, ayette bir tekrar olmuş olmaz.         

Cebrail’in Okumasını Dinle

“Öyleyse Biz onu okuduğumuz vakit, sen onun Kur’ân’ına [okunuşuna] uy.” (Kıyame, 16)

     Bu ayetle ilgili şöyle iki mesele var:

                Birinci Mesele

Allah Teâlâ, Cebrail (a.s)’in okumasını, Kendi okuması gibi saymıştır ki, bu, Cebrail (a.s)’in şeref ve kıymetinin çok büyük olduğuna delalet eder. Bunun bir benzeri, Hz. Muhammed (s.a.s) hakkındaki, “Kim o peygambere itaat ederse, şüphesiz Allah’a itaat etmiş olur” (Nisa, 80) ayetidir.

                İkinci Mesele

İbn Abbas (r.a), “Bunun manası, ‘Cebrail (a.s) onu okuduğunda, sen, onun okumasını takib et’ şeklindedir” demiştir. Bu hususta şu iki izah yapılabilir:

a- Katâde, “Kur’ân’ın helal ve haramına uy” manasını verirken,

b- Buna, “Onun kıraatine uy” manası da verilmiştir ki, bu, “Senin, Cebrail ile birlikte aynı anda okuman uygun düşmez. Cebrail okumayı bitirene kadar susmalı ve o sustuğunda okumaya başlamalısın” demektir. Bu izah, birincisinden daha uygundur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s)’e okumaması, Cebrail (a.s)’i dinlemesi, Cebrail (a.s) bitirince okuması emredilmiştir. Burası, Kur’ân’ın helâline-haramına uyulmasının emredildiği bir yer [siyak] değildir. İbn Abbas (r.a) “Bundan sonra, Cebrail (a.s), Hz. Peygamber (s.a.s)’e vahiy getirince, Hz. Peygamber (s.a.s) başını önüne eğer ve vahyi dinlerdi. O gidince de [gelen] ayetleri okumaya başlardı” demiştir.

                Kurân’ı Açıklama da Allah’a Ait:

“Sonra onu açıklamak da Bize aittir.” (Kıyame, 19

Bu ayetle ilgili şöyle iki mesele var:

                Birinci Mesele

Bu ayet, Hz. Peygamber (s.a.s)’in Cebrail (a.s) ile birlikte okuduğuna, ilme olan düşkünlüğünden ötürü, tam o okuduğu sırada, okunan [gelen] ayetlerin müşküllerini ve manalarını Cebrail (a.s)’e sorduğuna delalet eder. İşte bundan dolayı, Hz. Peygamber (s.a.s)’e, her iki husus da yasaklanmıştır: Cebrail (a.s) ile birlikte okuması, “Öyleyse Biz onu okuduğumuz vakit, sen onun okunuşuna uy” (Kıyame, 18) ayetiyle; bu esnada ayetlerin izahını sorması da, “Sonra onu açıklamak da Bize aittir” ayetiyle yasaklanmıştır.

                Te’hir-i Beyan

Gerekli açıklamanın, hitap [söyleme] vaktinden bir müddet sonra da yapılabileceğini söyleyenler,  bu ayeti delil getirmişlerdir. Ebu’l-Huseyn buna şu iki şekilde cevap vermiştir:

1- Ayetin zahiri, açıklamanın hitap vaktinden sonraya bırakılmasının zorunlu [vacip] olmasını gerektirir. Hâlbuki siz [Ehlisünnet] bunun vacip olduğu görüşünde değilsiniz.

2- Bize [Mutezile’ye] göre, ayetin lafzından kastedilen mananın bu olmadığını ihsas ettirmek için lafza, zahirinin gerektirdiği şeyin [hususların] eklenmesi gerekir. Fakat tafsilatlı izahın, sonraya bırakılması mümkündür. Binaenaleyh ayetteki bu beyan [açıklama], sonraya bırakılan ayrıntılı izahtır. Kaffal bu hususta şöyle bir üçüncü izahta bulunmuştur: “Hak Teâlâ’nın “Sonra onu açıklamak da Bize aittir” ayeti, “Sonra Biz sana, onun açıklanması işinin Bize ait olduğunu haber veririz” manasınadır. Bunun bir benzeri de, “Köle azad etmek [...] sonra da iman edenlerden ... olmak” (Beled, 17) ayetidir.

Birincisine şöyle cevap verebiliriz: Ayetin lafzı, beyanın [açıklamanın] ertelenmesinin vücubunu [zorunlu olduğunu] değil, aksine beyanın vücubunun te’hirini [sonraya bırakılmasını] gerektirir. Bizim görüşümüz zaten böyledir. Çünkü beyanın vücubiyyeti, ancak ihtiyaç duyulduğunda söz konusu olur.

İkincisine de şöyle cevap veririz: Bu ayetin başına “sümme” [sonra] edatı, mutlak açıklama hususunda gelmiştir. Dolayısıyla mutlak açıklama, hem kısa, hem tafsilatlı beyanı [açıklamayı] içine alan bir ifadedir. Kaffâl’ın izahı da, ayetin zahirini bir delil olmadan terk olduğu için, zayıftır.

            Allah’a Vacip Olmanın İzahı

Hak Teâlâ’nın, “Sonra onu açıklamak da Bize aittir” ifadesi, kısa [öz] açıklama işinin Allah Teâlâ’ya vacib olduğuna delalet eder. Fakat biz Ehlisünnete göre bu, vaadi ve lütfu gereği; Mu’tezile’ye göre ise hikmeti gereği O’na vaciptir.”[8

Yukarıdaki uzun alıntının da gösterdiği gibi, konumuz olan ayetlerin gerçek manaları İbn-i Abbas rivayetine kurban edilince, ortaya vahim bir manzara çıkmaktadır. Şöyle ki:

1- Kur’an hakkında şüpheler ortaya çıkmıştır. Bunun en belirgin örneği, yukarıda Razi’den aktarılanlar arasında yer almaktadır:

“Rafizîlerin eskilerinden bir grup kimse, Kur’ân’ın tağyir ve tebdil edilip ona bir takım ilaveler yapıldığını, eksiltmelerde bulunulduğunu iddia etmiş ve bu görüşlerine delil olarak da bu ayet ile önceki ayet arasında hiçbir münasebetin olmamasını zikretmişlerdir. Onların düşüncesine göre, şayet bu tertip Allah katından olsaydı, durum böyle olmazdı.”

2- Vahyin şiddetinden dolayı peygamberimizde tik oluştuğu ileri sürülmüştür. Oryantalistler, bu rivayeti kaynak göstermek suretiyle peygamberimizin sara hastası olduğunu ileri sürmüşler ve bazı çevrelerde bu kanaatin yerleşmesine muvaffak olmuşlardır.

3- Peygamberimizin kendisine gelen mesajları anlayamadığı ve bunları Cebrail’e sorup öğrendiği iddia edilmiştir. Bu iddia, arkasından “Öyleyse Allah Rasulü’ne yalnızca Kur’an kelimelerini vahyetmekle kalmamış, aynı zamanda ona o kelimelerin manalarını da tam olarak anlatmıştır” inancını getirmiş, bu inancın sonucunda da Kur’an’ı peygamberden başka kimsenin anlamadığı, anlayamadığı, dolayısıyla da sonraki dönemlerde kimsenin anlayamayacağı görüşü ortaya çıkmıştır. Daha sonraları ise herkesçe bilindiği gibi, İslâm düşmanları, peygamber ağzından olduğunu söyleyerek Kur’an’ın anlamı üzerine bir sürü rivayetler uydurmuşlardır. İsrailiyattan da yardım alarak yaptıkları bu bombardıman sonucunda İslâm’ın yozlaştırılmasında önemli başarılar elde etmişlerdir.

4- Peygamberimize indirilen vahyin sadece Kur’an’da yazılı olandan ibaret olmadığını söyleyen İslâm düşmanları, pek çok kimseyi Kur’an haricinde ve Kur’an’da yer almayan daha birçok bilginin peygamberimize verildiğine ve Kur’an’daki kelime, emir ve yol göstermelerin herkesin anlamadığı manalarının peygamberimize ayrıca öğretildiğine inandırmışlardır. Cahil ya da alabildiğine kötü niyetli bu tür şahıslar, batıl iddialarını anlamları bu tür rivayetlerle çarpıtılmış Kur’an ayetlerini göstererek kanıtlamaya çalışmışlardır:

“Eğer bunların hepsi Kur’an’da yazılı olmuş olsaydı o zaman ‘Bunların anlamlarını biz sana açıklayacağız’ ya da ‘Onun açıklanması bize düşer’ gibi bir söze gerek duyulmazdı. Eğer Rasulüllah’ın bilgilenmesi böyle olmasaydı, tüm açıklamalar Kur’an’da olurdu. O halde, Kur’an’ın Allah tarafından yapılan açıklama ve izahı her halükârda Kur’an kelimelerinden ayrıdır.”

Bu izah tarzı, bir yanlışı diğer bir yanlışa dayanarak makul gösterme girişiminden başka bir şey değildir. Kur’an ayetleri, doğruluğu kuşku uyandıran rivayetlerle yorumlanarak yanlış bir algıyı kanıtlamada kullanılamaz.

5- Tasallutlarını iddia düzeyinde bırakmayan İslâm düşmanları, “Kim ki Kur’an’a inanmasına rağmen Kur’an’ın doğru, dayanaklı ve resmi açıklamasının ancak Allah Rasulü’nün kendi sözleri ve amelleriyle olduğu, çünkü bunların onun şahsî açıklamalarının olmadığı, bilakis bu açıklamaların Kur’an’ı indiren Allah’ın kendi açıklamaları olduğu gerçeğini bir kenara bırakarak Kur’an’ın ayet ve kelimelerine kendi isteğine göre bir mana vermeye cüret ederse, bu kimsenin iman sahibi olduğunu söylemek zordur” demek suretiyle, Kur’an’ı Allah’ın bahşettiği özgür iradesi ve aklıyla anlamaya çalışan kimseleri peşinen karalamış ve insanları Kur’an’dan uzaklaştırarak meydanı kendilerine bıraktırmışlardır.

6- İslâm düşmanları bu kadarla da yetinmemişlerdir:

“Allah, Kur’an’ın ayetlerini ve kelimelerini kendi elçisine öğretmiş, o da kendi sözleri ve eylemleri ile bu talimleri ümmete aktarmıştır. Elimizde Kur’an’ı öğrenmek için başka bir şey yoktur. Hadis’ten maksat, Allah Rasulü’nün kavlî ve fiilî [uygulama] rivayetlerinin öncekiler tarafından isnat ile sonra gelenlere aktarılmasıdır. Sünnet ise, Allah Rasulü’nün sözleri, tebliğ etmiş olduğu ya da eylem olarak birey ve toplum bazında uyguladığı, takip ettiği yoldur. Bunun tafsilatı da nesilden nesile güvenilir rivayetler ile gelmektedir. Sonra gelenler, önce gelenlerden uygulamayı görmüşlerdir. Bu şekilde gelen bir ilmi reddeden kimse, maazallah, Allah’ın “Onun açıklaması bize aittir” sözünü reddetmiş, yani Rasul’ün açıklama sorumluluğunu yerine getirmekte başarılı olmadığını zannetmiş olur. Bu sorumluluk sadece Rasul’ün şahsı ile ilgili değildi. Bunun maksadı, Resul vasıtasıyla Allah’ın Kitabı’nı ümmete anlatmak idi. Öyleyse hadis ve sünneti teşri kaynaklarından saymamak demek, Allah’ın bu yükümlülüğü yerine getiremediğini ileri sürmek demektir” şeklindeki iddialarına dürüst, samimî ama cahil Müslümanları da inandırmayı başarmışlar ve onları da kendi batıl görüşlerine ortak etmişlerdir.

Bütün bu açıklamalardan sonra tekrar ilgili ayetlerin tahliline dönelim:

16-19. ayetlerin yer aldığı bu bölümde, 12. ayette olduğu gibi, anlatım üçüncü şahıstan ikinci şahısa döndürülerek “iltifat” sanatı yapılmıştır. (İltifat sanatı ile ilgili detay, 1. cildin Fatiha suresiyle ilgili bölümünde verilmiştir.) 16-19. ayetlerde hitap edilenler, “insan” olarak zikredilen ve kıyameti yalanlayan inançsız kimselerdir. Bu ayetlerde, ölüm anında dünyada iken yaptıkları ve yapmadıkları ile yüz yüze bırakılan inançsız insanların, vicdan azabına tahammül edemeyip “Bir an evvel ne olacaksa olsun” şeklinde ortaya çıkan özellikleri konu edilmiştir. “Çok kınayan nefs”e kanıt olarak gösterilen bu özellik, Zariyat 14, Enbiya 37: Nahl 1: Yunus 50, 51:Şûra 18: Saffat 176:     Ankebut 53, 54: Yunus 11: Sad 16: Ahkâf 35: En’âm 57, 58: Hacc 47’de de dile getirilmiştir:

Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü üzere; inançsızlar beklemeye tahammül edememekte, beklemeyi katlanılması ağır bir yük olarak görmektedirler.

            “Kur’an” Sözcüklerinin Anlamı

17. ve 18. ayetlerde geçen “قرآن   kur’an” sözcüklerinin kitabımız “Kur’an” ile bir alâkası yoktur. Burada sözcüklerin lâfzı değil, manaları kastedilmiştir. Alak suresinin tahlilinde “اقرأ   ikra’” emrinin ne anlama geldiği açıklanırken de belirtildiği gibi, “kur’an” sözcüğü “dağınık şeyleri toplamak” anlamına gelmektedir. Bu ayetlerdeki “toplanan şeyler”, insanın kendi hayatında yapmış ve yapmamış olduğu şeylerdir.

            “Cem”in “Kur’an”dan Önce Gelişi

17. ayette, “onun birleştirilmesi” anlamındaki “جمعه  cem” sözcüğünün “onun toplanması” anlamına gelen “قرأنه   kur’an” sözcüğünden önce yer alması, Arapçadaki ses uyumu [seci’] gereğidir. Yoksa birleştirme işleminin toplama işleminden önce yapılacağı anlamına gelmez.

            “Beyan” Sözcüğü

19. ayette geçen “بيان   beyan” sözcüğü “bir şeyin delilleriyle ortaya konması, ilân edilmesi” demektir. Ancak sözcük “kapalı bir şeyin açıklanması” olarak anlaşılmamalıdır.

Bu ayetteki “بيانه   beyanehü” ifadesi, genellikle “Kur’an’ın açıklanması” anlamını verecek şekilde çevrilmiş ve insanlar maalesef yanıltılmıştır. Bu ayetlerdeki zamirler, 13. ayette geçen “ ما قدّم و اخّر   ma kaddeme ve ahhara” ifadesindeki “ ما  ma” edatına racidir [dönüktür]. 13. ayetteki “ma [şey]” edatı da, inançsız insanların yaptıkları ve yapmadıkları için kullanılmış olup, zaten ayetler de “o inançsız insanın yaptıkları ve yapmadıklarının kanıtlarıyla açıklanması [ilân edilmesi] Bizim üzerimizedir” anlamındadır.

19. ayetin başındaki “ثمّ   sümme [sonra]” sözcüğünden, inançsız insanın yaptıklarının ve yapmadıklarının sonra, yani ahirette herkese gösterileceği ve böylece inançsızların bir taraftan hesap verirken diğer taraftan da rüsva edileceği anlaşılmaktadır.

Nitekim Kur’an’da bu anlamı doğrulayan aşağıdaki gibi birçok ayet mevcuttur:

82Ve Söz üzerlerine vaki olduğu/gerçekleştiği zaman onlar için, insanların âyetlerimize gerektiği gibi inanmadıklarını onlara söyleyen/anlatan, topraktan/maddeden yapılmış hareket eden, konuşan bir varlık çıkardık.

     (Neml/ 82)

            Önemli Bir Uyarı:

Bu sureyi esas mesajının ekseninden çıkaran ve Razi’nin de beyan ettiği gibi Kur’an’ı tartışılır hale getirenler, yukarıda alıntılanan rivayetler ve bu rivayetlere göre Kur’an’ın anlamını saptıran yorumculardır. Çünkü yukarıdaki pasaj bugüne kadar tamamen İbn-i Abbas rivayetine uygun olarak rivayetlerdeki anlamların parantez içi ilaveler şeklinde ayetlere sokuşturulması suretiyle değerlendirilmiştir. Biz ise bu yaklaşıma karşı çıkıyor, ayetleri kendi konumunda [surenin söz akışına uygun olarak] ek ve eksiltme yapmadan, parantezleri ayet bünyesine ilâve yapmak için değil, sadece ayetteki sözcüklerin ne anlama geldiğini daha iyi ortaya koymak için kullanmış bulunuyoruz.

Yukarıdaki pasajı İbn-i Abbas rivayeti doğrultusunda yorumlayanların yaptıkları yorumlarda çok önemli olan üç husus dikkatlerden kaçırılmamalıdır:

1- Yorumların dayandırıldığı rivayet, İbn-i Abbas’ın kendi tanıklığı olarak anlatılmaktadır. [Bu hususu iyi hatırlayamayanların rivayeti tekrar okumalarını öneriyoruz.] Ancak biz bu konuda diyoruz ki; İbn-i Abbas böyle bir açıklamada bulunamaz. Zira bu sure indiğinde İbn-i Abbas henüz doğmamıştır. İbn-i Abbas’ın biyografisi incelendiğinde, onun hicretten 2-3 sene önce dünyaya geldiği görülür. Oysa bilinmektedir ki, bu ayetlerin inişi hicretten yaklaşık 6-7 sene öncedir. Bu durumda İbn-i Abbas’ın böyle bir olaya tanıklığı mümkün değildir.

2- Ayette “lisanını [dilini] hareket ettirme” denmesine rağmen, İbn-i Abbas rivayetini uyduranlar bu ifadeyi “dudağını hareket ettirme” şekline sokmak suretiyle aslında yaptıkları sahteciliğe ipucu bırakmışlardır.

3- Kur’an’da “Biz” ifadesi kullanılan bütün ayetlerdeki eylemleri Rabbimiz bizzat kendisine izafe etmiş olmasına rağmen, uydurmacılar bu ayetteki failin “Cebrail” olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Üzücü olan, bugüne kadar hiçbir Müslüman’ın bu ayet üzerine zihnini yormaması ve bu duruma karşı çıkmamış olmasıdır.

      20, 21. Ayetler:

           20,21Kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi değil! İşin aslında siz, dünyayı seviyorsunuz ve âhireti bırakıyorsunuz.

Bu iki ayette inkârcıların nasıl akılsızlık yaptıklarına değinilmiştir. Hatırlanacak olursa, inançsızların kıyamet gününü yalanlamalarının arkasındaki asıl sebebin, hayatlarını fücurla geçirmek istemeleri olduğu bildirilmişti. Bu ayetlerde de ebedî ve çok değerli şeylerin geçici ve basit şeyler için göz ardı edildiği gündeme getirilmiş ve bu davranışta bulunanların aldanmış ve akılsız olduğu ima edilmiştir.

Buradaki ifadeler farklı üslûpla Kur’an’da iki yerde daha mevcuttur:

18Her kim çarçabuk geçen dünyayı isterse, istediğimiz kimseye, dilediğimiz şeyi çabuklaştırırız. Sonra onun için cehennemi hazırlarız, kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer.

         (İsra/ 18)

“27Sen elçi değilsin” diyenler, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar ve ağır bir günü arkalarına atıyorlar.

             (İnsan/ 27)

  Aslında Kur’an, dünyanın ahirete tercih edilmesi konusu üzerinde çok durmuştur. Bu önemli konuyu sık sık gündeme getiren ayetlerin bir kısmını aşağıda sunuyoruz:

14Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu aşırı istek, insanlara süslü/çekici kılındı. Bunlar, basit dünya hayatının kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır.

15-17De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Allah'ın koruması altına girmiş; “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi Ateş'in azabından koru!” diyen, sabreden; direnç gösteren, doğru olan, sürekli saygıda duran, Allah yolunda harcamada bulunan ve seherlerde bağışlanma dileyen kişiler için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan hoşnutluk vardır. Ve Allah, kulları en iyi görendir.

  ( Âl-i Imran/ 14- 17)

33Biz onların söylediklerinin seni kesinlikle üzdüğünü elbette biliyoruz. Ama onlar aslında seni yalanlamıyorlar; ama şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler Allah'ın âyetlerini bile bile reddediyorlar.

  (En’âm/ 32)

38Ey iman etmiş kişiler! Ne oldu ki size, Allah yolunda savaşa çıkın denildiği zaman yere ağırlaşıp kaldınız/çakılıp kaldınız. Âhiretten cayıp basit dünya hayatına mı razı oldunuz? Ama âhrettekine göre, bu basit dünya hayatının kazanımı pek azdır.

     (Tövbe/ 38)

127Ve işte Biz, sınırları aşanları ve Rabbinin âyetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız. Ve âhiretin azabı kesinlikle daha şiddetli ve daha süreklidir.

    (Ta Ha/ 127)

64Ve bu iğreti dünya yaşamı, sadece bir eğlence ve oyundur. Şüphesiz son yurt ise kesinlikle hayatın ta kendisidir. Keşke onlar, bilmiş olsalardı.

     (Ankebut/ 64)

14-17Arınan, Rabbinin adını anıp da salât eden; mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olan; toplumu aydınlatmaya çalışan kimse kesinlikle kendini kurtarmıştır. Fakat siz şu basit dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve devamlı kalıcıdır.

       ( A’lâ/ 14- 17)

Bu konuyla ilgili olarak şu ayetlere de bakılabilir: Zühruf 35, Yusuf 109, Rad 26, İbrahim 3, Nahl 30, 41, İsra 21, A’râf 169, Nisa 77.

22, 23. Ayetler:

           22Yüzler var ki, o gün apaydınlıktır; 23Rablerine nazar edicidirler; Rabblerinden nimet beklemektedirler.

22. ve 23. ayetlerde inançlı, 24. ve 25. ayetlerde de inançsız insanların ölüm anları sahnelenmiş olup bu sahneler ahirete değil, dünyaya ait sahnelerdir. Zaten 26-30. ayetlerde bu manzaraların dünyaya ait olduğu iyice netleşmektedir. Dolayısıyla bu sahneler, kıyamet gününün birinci aşaması olan ölüm ile ilgilidir.

22. ayetteki “يومئذ   o gün”, yukarıda 13. ayette de belirttiğimiz gibi, “gözün fal taşı gibi açıldığı, Ay’ın tutulduğu, Güneş ve Ay’ın birleştiği ve inançsız insanın ‘kaçacak yer neresi var!’ diye kaçacak delik aradığı gün”dür. Yani ölüm anıdır.

22. ayetteki “ناضرة   nâdıratün” sözcüğü, her şeyin tazesi için kullanılır. Parlak yeşil olan maddelere de “احضر ناضر   ahdarün nadırın” denir.[9] Bu durumda ayetin anlamı, “yüzler vardır parlaktır, tazeciktir” demek olur ki, bu ifade ile harap olmamış, pörsümemiş, mutluluktan ve sevinçten ışıl ışıl parlayan yüzlerin [kimselerin] varlığı dile getirilmiştir. “Yüzler” ifadesinden, “kimseler”in anlaşılması, ayette “cüz’iyyet mecaz-i mürseli” sanatının kullanılması dolayısıyladır. Yapılan bu sanatla insanların yüzleri zikredilerek kendileri kastedilmiştir. Bilindiği gibi, insanın vesikalık bölümü yüzüdür.

Eski dönemlerde, 23. ayetteki “sadece Rablerine bakıcıdırlar” ifadesinden, bu sahnenin ahirete ait olduğu anlaşılmış ve “نظر   nazar” sözcüğünün de anlamı kaydırılarak müminlerin ahirette Allah’ı görecekleri iddia edilmiştir.

Lisanü’l-Arab’a göre “nazar” sözcüğünün anlamı “karşı karşıya gelmek” demektir. Gözle bakılmasa, görülmese de karşı karşıya bulunmak, “nazar” için yeterlidir. Hatta gözleri görmeyenler de “nazar” edebilirler. Buradan hareketle, bir işi göreceği, bitireceği umulan kimsenin ya da makamın karşısında durmaya, göz bebeğini ona yöneltmeye “nazar” denilir olmuştur.[10]

Şu hâlde, Rabbe nazar etmenin, Allah’a gözle bakmakla ve Allah’ı görmekle alâkası yoktur. Dolayısıyla Kelâm ilmindeki “رئيةاللّه   Rü’yetüllah [Allah’ın görülmesi]” bahsinin de burada konu edilmesinin bir yararı bulunmamaktadır.

Bu bilgiler ışığı altında ayetlere dönecek olursak, “nazar” sözcüğünün “bir kimsenin karşısında beklemek, kapısı önünde durmak” şeklindeki anlam içeriği dolayısıyla ayetlerden “inançlı insanların ölüm anlarında Rabblerinin huzurunda nimetler umarak, aydınlık yüzlerle bekledikleri, yani Allah’a aydınlık yüzlerle nazar ettikleri” anlamı çıkmaktadır.

İnançlı insanların ölüm anlarındaki mutluluklarını anlatan bu ayetler gibi, onların ahiretteki mutluluklarını anlatan ayetler de mevcuttur. Örneğin:

22-28Şüphesiz ki “Ebrar/iyi adamlar”, elbette, Naim'in içindedirler, tahtlar üzerinde beklenti içindedirler. Yüzlerinde nimetin aydınlığını görürsün. Onlar, mühürlü saf bir içkiden sulanırlar. Ki onun mühürü/ neticesi misktir. Karışımı Tesnim'dendir. Yaklaştırılmışların içecekleri bir pınardandır. –Artık yarışanlar, işte bunda yarışmalıdırlar.–

                                                                 (Muttaffifin/ 22- 28)

    Sonuç olarak 22. ve 23. ayetler, yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda şöyle takdir edilebilir:

“O gün [ölüm günü] bu dünya ile ilgili hiçbir şeyi dikkate almayan; maldan, mülkten, servetten, makamdan, mevkiden, eşten, dosttan ayrılığı hiçe sayan; sadece ve sadece Rabblerine yönelmiş, O’ndan, geride bırakacaklarından daha iyi nimetler uman; aydınlık yüzlü, mutluluktan uçan, ölümü hiçe sayan, ‘bir an evvel öleyim de geçici dünyadan kurtulup ebediyet yurduna, esas hayatıma varayım, gerçek nimetleri tadayım’ diye bekleyen mutlu, sevinçli insanlar vardır.”

24, 25. Ayetler:

           24Ve yüzler de var ki, o gün asıktırlar; 25zannederler ki kendilerine “Belkıran” yapılıyor.

22. ve 23. ayetlerde inançlı insanların, bu ayetlerde de inançsızların ölüm anları anlatılmıştır. İnançsız insanlar mutsuzdurlar. Çünkü yaptıkları ve yapmadıkları derlenip toparlanıp kendilerine gösterilmiştir ve onlar da başlarına ne büyük bir felâketin gelmek üzere olduğunu anlamışlar, bu en büyük felâketi yaşayacaklarından emin olmuşlardır. İşte bu yüzden durumları “Zannederler ki kendilerine belkıran yapılacaktır” ifadesi ile tasvir olunmaktadır.

            “فاقرة    Fakırah [Belkıran]”:

Bu sözcük aslında “devenin burnunu dağlamakta kullanılan alet”in adıdır. Esmaî’ye göre de “kemiğe değinceye kadar devenin burnunu koparmadan kesmek, sonra da o kesilen yere, sayesinde o devenin güdüleceği bir ağaç parçası yerleştirmek, yani halka takmak” demektir.

Mübered’e göre ise “kişinin belini kıran büyük bir belâ” demektir. Bu sözcüğün esas kaynağı, omurga kemikleri dizisi anlamındaki “الفقرة   el fekratü” ve “elfekarat” kelimeleridir.[11]

Lisanü’l-Arab’ın verdiği bilgilere dayanarak “فاقرة   fâkırah” sözcüğünün anlamının “kişinin omurga kemiklerini kıran büyük belâ” olduğu söylenebilir. Bu tanımdan, “kişinin özgürlükleri elinden alınarak [burnuna halka takılarak], omurga kemiklerini [belini] kıracak şiddette eziyetlere maruz bırakılması” anlaşılabilir.

Demek oluyor ki, inançsız insan o gün her şeyin bittiğini anlamış, büyük belâya çarptırılacağını, belinin kırılacağını fark ederek suratını asmış, kaşlarını çatmıştır.

Kur’an’da inançsız insanların ahiretteki hâllerini anlatan, bu halleri bir tiyatro sahnesi gibi canlandıran çok sayıda ayet vardır. Bu ayetler herkes tarafından bilindiği için burada örnek vermeye gerek duymuyoruz.

            26-30. Ayetler:

26-30Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Köprücük kemiklerine dayandığı, “Çare bulan kimdir!” denildiği ve can çekişen kişi bunun o ayrılık anı olduğunu anladığı ve bacak bacağa dolaştığı zaman; işte o gün sürülüp götürülmek, sadece Rabbinedir.

26. ayetteki “ كلاّ  Kella/ Hayır… Hayır…” ifadesi ile 21. ayette değinilen inançsız insanların “basit, iğreti, gelip geçici dünya nimetlerini ebedî âleme ve nimetlere tercih etme mantığı” reddedilmektedir.

27. ayette geçen “راق   râk” sözcüğü, “رقية   rukye” sözcüğünden türediği dikkate alındığında “üfürükçü ve muskacı” anlamına gelir ki, Kur’an’ın indiği dönemde bu sözcükle “hekimlik ve eczacılık” kast edilirdi. Sözcüğe bu anlam verilirse, ayetin takdiri şöyle yapılabilir: “Yok mu bu adamı tedavi edecek hekim, şifa verecek ilaç?”

Ancak “الرّقى   raky” sözcüğü “terakki” manasına da gelmektedir. Sözcüğün bu anlamı itibara alındığında ise ayet; “Bu kişinin canını alacak, bu sıkıntıdan kurtaracak kimdir, var mı böyle birisi?” şeklinde anlaşılır. Ayete verilecek bu anlam, umutsuz hastalar ve aşırı yaşlılar için Türkçedeki “Allah çektirmese”, “Allah kurtarıverse” gibi umutsuzluk ve çaresizlik belirten ifadelere karşılık gelmektedir.

29. ayette geçen “السّاق   sâk” sözcüğünün lügat anlamı “zor iş, müthiş olay” demektir.[12] Bu sözcük genelde lügat anlamıyla kullanılır. Arapçada bacağa “sak” denilmesinin sebebi, vücudun ağırlığını taşıyan organ olmasından ve insanın yaptığı en zor, en ağır işleri onunla yapmasındandır.

“Bacağın bacağa dolaşması” deyimi ise hem Türkçedeki “derbederlik, şaşkınlık ve buna bağlı hâlsizliği; hem takatten düşüp iki ayağı da hareket ettirememeyi; hem iki ayağın birbirinden ayrılmadan birbirine yapışık olarak kalmasını; hem de çırpınırken ayakların birbirine dolaşmasını” ifade etmektedir. Fakat deyim esas olarak “zor işlerin birbirine sarılıp sorunlar yumağı hâline gelmesi, derdin derde eklenmesi” anlamındadır. Bu durumda ayetteki “Bacağın bacağa dolaştığı zaman” ifadesinden; “kişinin dünyadan, dünyanın tatlarından kopup ayrılma ve bir daha dönemeyecek olma sıkıntılarını duyduğu ve bu sıkıntılarının bir araya geldiği zaman” veya “kişinin ailesini, çoluk çocuğunu, tüm sevdiklerini bırakıp gitme sıkıntısı duyduğu ve bu sıkıntının dostlarının üzüntüleri, düşmanlarının veya rakiplerinin de sevinçleriyle birleştiği zaman” anlamları çıkarılabilir. Aslında 26-30. ayetlerin ifade ettiği anlamlarda Türkçeye yerleşmiş pek çok deyim bulmak mümkündür.

Bütün bu anlamlar dikkate alınarak 26-30. ayetlerin takdiri şu şekilde yapılabilir:

“Can ümüğe gelip de kişinin çevresindekiler ‘bunu kim kurtarır, kim tedavi eder’ diye doktor, ilâç arama derdine düşünce; kişi tüm umutların bittiğini kabullenip artık ayrılık vakti olduğunu anlayınca; sıkıntılar üst üste binip de bacak bacağa dolaşınca; işte o gün sevk sadece Allah’adır. Durmak, beklemek başka yere gitmek mümkün değildir. Mecburî istikamet sadece Allah’adır.”

Hatırlanacak olursa, 12. ayette de kaçacak delik arayan imansız kimseye “O gün varıp durmak sadece Rabbinedir / O gün varılıp durulacak yer sadece Rabbinin huzurudur” diye cevap verilmişti.

         31, 32. Ayetler:

31Fakat o, ne onayladı, ne destekledi. 32Fakat o, yalanladı ve geri durdu.

31. ayetin başında bulunan “ف   fe” bağlantı edatı, bu iki ayetin daha önceki bir cümlenin devamı olduğunu göstermektedir. Bize göre bu ayetler, surenin “O insan kendisinin kemiklerini asla bir araya toplamayacağımızı mı sanıyor?” anlamındaki 3. ayetini teşkil eden cümlenin devamıdır. Araya, ölüm anında çokça pişmanlık duyan günahkâr insanın psikolojik çöküşünü açıklayan, aklı ve mantığı devreye sokarak bu ürpertici projeksiyondan ibret alınmasını sağlayan anlatımlar girmiştir.

Yukarıdaki ayetler, 3. ayetle birlikte mütalâa edildiğinde, bu üç ayet için şöyle bir takdir yapılabilir:

“İşte o, yani kemiklerin bir araya getirilemeyeceğini zanneden insan, din gününü/ahireti doğrulamadı; Mâûn suresinde anlatılan insan gibi, sosyal konularda destekçi de olmadı, hep geri durdu, hep kendi geçici çıkarını ön plânda tuttu.”

      33. Ayet:

           33Sonra da gerine gerine yakınlarına gitti.

Yani; “İnançlı ve vicdanlı insanın yapmayacağını yaparak, kasıla kasıla, ölmeyecek ve hiç hesap vermeyecek gibi, kendinden emin bir eda ile ehlinin, ailesinin ve arkadaşlarının yanına gitti.”

Bu ayetler, yukarıda söylediğimiz gibi, klâsik kaynakların isim vererek belirlediği bir insanın belirli tavırları üzerine indiğini doğrular mahiyettedir. Ancak o kişinin ismi bildirilmediği için, inançsız insandan sadece o belirli kişiyi değil, aynı davranışı gösteren tüm inançsız insanları anlamak gerekir. Zaten sebebin özel olması da hükmün genel olmasına engel teşkil etmemektedir.

       34, 35. Ayetler:

           34,35Yıkım çok yakın sana, hem de çok yakın! Yine, yıkım çok yakın sana, hem de çok yakın!

Bu ayetlerdeki ifadeler, Türkçedeki “Görürsün sen, görürsün!”, “Yazıklar olsun sana!”, “Sana belâ gerek, belâ!” ifadeleri gibi tehdit ifadeleridir. Önceki ayetleri de dikkate alarak bu ayetler şu şekilde takdir edilebilir:

“Sen yakında belânı bulacaksın. Ölüm gelince gerçeği anlayacaksın, pişman olacaksın ve kaçacak delik arayacaksın. Çevrendekiler ölmemen için doktor arayacaklar, ilâç arayacaklar, ya da ‘şundan biran evvel kurtulsak’ diyecekler. Ama gidiş sadece Rabbinedir, sevk sadece Rabbinedir!”

        36. Ayet:

            36Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanır?

Bu ayet, o inançsız insanın kendini bu dünyada yükümlü tutulmayan, herhangi bir vazife emredilmeyen, yasak konulmayan ve ahirette yaptıkları için hesap vermesi gerekmeyen, başıboş, manasız bir varlık sanmaması gerektiğine işaret etmektedir.

Ayette geçen “سدى   südâ” sözcüğünün anlamı “ihmal edilmiş, dikkate alınmamış, başıboş bırakılmış” demektir. Bu sözcük genellikle sahipsiz, arazide başıboş dolaşan, istediği yerden istediğini yiyen ve kimsenin etinden, sütünden ve gücünden istifade etmediği deve için kullanılır.[13]     Lisanü’l-Arab’taki açıklamalar dikkate alınarak ayetten şu anlam çıkarılabilir:

“O inançsız insan herhangi bir yükümlülüğünün olmadığını, yaratıcının kendisini başıboş deve gibi canının istediği yerden istediğini yesin diye yarattığını, kendisine verilen akıl ve zekâdan sorulmayacağını mı sanıyor? O deve değildir. Onda devede olmayan donanım vardır. Bu donanım dünya için değil ahiret yurdu içindir. O başıboş bırakılmayacaktır; istese de istemese de ahiret yurduna götürülecektir.”

Kıyamet suresinde “insanın başıboş bir yaratık olmadığı ve sürekli kontrol altında tutulduğu” şeklinde tek bir soru cümlesiyle yapılan bu uyarı, Kur’an’ın değişik yerlerinde detay verilmek suretiyle tekrarlanmıştır:

1-4Bilginler ve Târık; delip geçen Kur’ân âyetleri grubu tanıktır ki, kesinlikle her benliğini tamamlamış varlığın üzerinde birtakım koruyucular vardır.

     (Tarık/ 1- 4)

115Peki siz, Bizim sizi sadece boş yere oluşturduğumuzu ve şüphesiz sizin yalnızca Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?

      (Müminun/ 115)

178Allah'ın ilâhlığını rabliğini tanımayan şu kimseler, şüphesiz Bizim kendilerine süre tanıyışımızın, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Şüphesiz Biz, onlara daha çok günaha girsinler diye süre tanıyoruz. Ve onlar için alçaltıcı bir azap vardır.

(Âl-i Imran/ 178)

4-6Yoksa kötülük yapanlar, Bizi öne geçebileceklerini/ Bizden kaçabileceklerini mi sanıyorlar? İlke olarak benimsedikleri şey, ne kötüdür! Kim Allah'a kavuşmayı umuyorsa, hiç şüphesiz ki Allah'ın belirlediği zaman kesinlikle gelicidir. Ve O, en iyi duyandır, en iyi bilendir. Ve kim gayret gösterirse, ancak kendisi için gayret gösterir. Şüphesiz Allah, kesinlikle âlemlerden zengindir.

  ( Ankebut/ 4-6)

Bu konu ile ilgili şu ayetlere de bakılabilir: Casiye 21, Kehf 102, Ankebut 2, 4,  Muhammed 29, Tövbe 16.

   37-39. Ayetler:

           37O, ayarlanmış meniden bir nutfe değil miydi? 38Sonra bir embriyon idi de sonra onu oluşturmuş, sonra da düzene koymuştur; 39ki ondan da iki eşi; erkek ve dişiyi var etmiştir.

1. ve 2. ayetlerde “Kıyamet gününe kanıt gösteriyorum!” ve “O çok kınayan nefse de kanıt gösteriyorum!” ifadeleriyle işaret edilen kanıtlar, bu ayetlerle anlatılanlardır. Bu üç ayetteki kanıtlar, Rabbimizin mucizelerinden başka şeyler değildir. Rabbimiz bu üç ayette bildirdiği mucizelerini hem 1. ve 2. ayetlerde bahsettiği “kıyamete” ve “çok kınayan nefse”, hem de 40. ayette sözünü ettiği kendindeki “ölüleri diriltecek güç”e kanıt göstermektedir.

Rabbimiz tarafından kanıt gösterilmiş olan bu biyolojik mucizelerin müminler tarafından iyice araştırılıp öğrenilmesi gerekmektedir. Bu mucizelerin kendilerinden çok inançsızlara lâzım olduğunu düşünen inançlı insanların, bunları öğrenip anlatmak suretiyle inançsızları da inanmaya yönlendirmeleri gerekmektedir. Bu gereklilik, “hakkı tavsiye etmek” bağlamında ele alınması ve asla ihmal edilmemesi gereken dinî bir görevdir.

İnsanın yaratılışı ile ilgili biyolojik mucizelerden ikisi, “meni” ve “nutfe ile alak”tır. Bunlarla ilgili olarak Necm ve Alak surelerinin tahlillerinde bir miktar açıklama yapılmıştı.

Nutfe, Alak, Embriyonun evreleri ile ilgili bilimsel araştırmalar tetkik edilerek Kur’an’ın mucizeliğine şahit oluna bilinir.

            40. Ayet:

           40Peki, bütün bunları yapan, ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir?

Bu soru sadece inançsızlara değil, akıllı olan her insana yöneltilmiş bir sorudur. Çıkarlarının kölesi olmamış akıllı insanların bu soruya verecekleri cevap “Evet, tüm bunları yapan, ölüleri de diriltir!” sözlerinden başka bir şey olamaz.

            Bu soru insanlara sadece bu ayette değil, bu soruya cevap olabilecek açıklamalarla birlikte birçok ayette daha işlenmiştir:

15Peki, Biz, ilk oluşturmada âcizlik mi gösterdik? Hayır, ama onlar yeni bir oluşturuluştan kuşku içindedirler.

      (Kaf/ 15)

57Elbette göklerin ve yerin oluşturulması, insanların oluşturulmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar.

(Mü’min/57)

5Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, bilin ki ne olduğunuzu size ortaya koymak için, şüphesiz Biz, sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra bir embriyondan, sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından oluşturmuşuzdur. Ve Biz, dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak, sonra da olgunluk çağına erişmeniz için çıkartırız. Bununla beraber kiminiz geçmişte yaptıkları ve yapması gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırılır/öldürülür. Kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en rezil zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki sönmüştür; sonra Biz, onun üzerine su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir.

6İşte bu, şüphesiz ki Allah'ın hak olması, şüphesiz sadece O'nun, ölüleri diriltmesi ve şüphesiz sadece O'nun her şeye en iyi güç yetiren olması nedeniyledir.

7Kıyâmet ise şüphesiz gelicidir. Kesinlikle onda şüphe yoktur. Ve şüphesiz ki Allah, kabirlerde olan kimseleri diriltecektir.

   (Hacc/ 5-7)

Hacc süresinin 5-7. ayetlerindeki konular, Müminun suresinin 12-16. ayetleri ile Fussılet suresinin 39. ayetinde de aynen geçmektedir.

5Onun için insan neden oluşturulmuş olduğuna bir baksın; 6,7omurga ile göğüs kemikleri arasından çıkan, atıcı bir sudan; “östrojen” ve “testosteron”dan başlanarak oluşturuldu.

8,9Şüphe yok ki o Yaratıcı, bütün sırların meydana çıkarıldığı gün, onun geri döndürülmesine güç yetirendir. 10Artık onun için ne herhangi bir güç vardır, ne de herhangi bir yardımcı.

(Tarık/ 5-9)

33Onlar, şüphesiz gökleri ve yeryüzünü oluşturan ve onları oluşturmakla yorulmamış olan Allah'ın ölüleri diriltmeye de güç yetiren olduğunu görmediler mi/ düşünemediler mi? Evet şüphesiz ki, O, her şeye gücü yetendir.

(Ahkâf/ 33)

97,98Ve Allah kime kılavuz olursa, işte o doğru yolu bulmuş olandır. Kimi de saptırırsa, artık bunlar için Allah'ın astlarından hiçbir yardımcı, koruyucu, yol gösterici yakın kimse bulamazsın. Ve Biz, onları kıyâmet günü kör, dilsiz ve sağır oldukları hâlde, yüzleri üstü toplayacağız. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne zaman ki cehennem dindi, onlara ateşi arttırırız. İşte bu, onların, âyetlerimizi/ alâmetlerimizi/ göstergelerimizi örtbas etmiş olmaları ve “Bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, biz yeni bir oluşturuluşla kesinlikle diriltilmiş mi olacağız?” demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır.

99Onlar, gökleri ve yeri oluşturan Allah'ın, kendilerinin aynı olan insanları oluşturmaya da güç yetiren olduğunu ve onlar için şüphe edilmeyen bir süre sonu belirlemiş olduğunu da görmediler mi? İşte bu şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar, gerçeği örtmeden başka şeyden kaçındılar/ hep gerçekleri örtmeye yöneldiler.

(İsra/ 97- 99)

Allah’ın gökyüzü ve yeryüzünü yaratmış olmasını, Kendisinin, öldükten sonra diriltmeye kadir olduğuna kanıt göstermektir. Rabbimiz surenin baş kısımlarında Kendisinin göklerin ve yeryüzünün yaratıcısı olduğunu bildirmişti. Gökleri ve yeri yaratmanın öldükten sonra insanı yeniden hayata döndürmekten daha zor ve daha büyük bir iş olduğu herkesçe kabul edilir. Bundan hareketle, “Öyleyse, en zor ve en mükemmele güç yetiren, daha kolay ve daha azına güç yetirmez mi?” mesajı verilerek insanlar düşünmeye davet edilmektedir.

260Bir zamanlar İbrâhîm de, “Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” demişti. Allah, “İnanmadın mı ki?” dedi. İbrâhîm, “İnandım, fakat kalbim tüm soru işaretlerini gidererek rahata kavuşsun diye” dedi. Allah, “Hemen kuşlardan dördünü tut da onları kendine alıştır. Sonra her dağın üzerine onlardan bir parça bırak. Sonra da kuşları çağır, koşa koşa sana gelecekler. Ve bil ki, Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır” dedi.

    (Bakara/ 260)

Görüldüğü gibi, konuya son örnek olarak verdiğimiz Bakara 260. ayet, Allah’ın ölüleri diriltebileceğinin bilfiil ispatı durumundadır. Bu ayette, İbrahim peygamberin kuşları kendine ısındırırken kendisi ile kuşlar arasında oluşacak bağa işaret edilmiş ve bu bağ Allah’ın ölüleri nasıl dirilteceği ile ilişkilendirilmiştir. Buna göre; İbrahim peygamber ile kuşlar arasında oluşan bağ nasıl kuşların İbrahim peygamberin kontrolüne girip ona dönmelerini sağlıyorsa, Allah ile canlı ve cansız varlıklar arasında oluşturulmuş bağlar da her şeyin Allah’a dönmesini sağlamakta, bunun için Allah’ın “ol!” demesi yeterli olmaktadır.

Bakara suresinin 260. ayeti hakkında, ilk dönem tefsircilerinin adıyla ortaya atılmış bir takım gerçek dışı rivayetler ve açıklamalar mevcuttur. Bu anlatılarda, kuşlar parçalanıp etleri karıştırılmakta ve bu etler muhtelif dağlara lokma lokma dağıtılmaktadır. Daha sonra ise parçalanıp etleri dağlara dağıtılmış bu kuşlar İbrahim (as)’in çağrısıyla canlanarak koşup ona doğru gelmektedir. Ne var ki, bu uzun anlatıların hiç biri de ayetin cümle yapısına uymamaktadır.

Sonuç olarak; Allah’ın yukarıda anlatılan mucizelerini tanımış akıllı bir insanın “Peki, [bütün bunları yapan] o, ölüleri diriltmeye kadir değil midir?” anlamındaki 40. ayete aşağıdakinden başka bir cevap vermesi beklenemez:

“ سبحانك بلى   Sübhaneke belâ! [Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, elbette Kadir’sin.”

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.


[1] Ana britanica; cilt: 16, s:275)

[2] [Cürcanî, et-Ta’rifat, s: 243; et-Tehanevî, Keşşafu Istılahati’l-Fünun, 1998 II. 222; Ebu Hizam, Mu’cemu Mustalahati’s Sofiye, s: 174]

[3] Cürcanî, et-Ta’rifat, s: 243; Ebu Hizam, Mu’cemu Mustalahati’s Sofiye, s: 178]

[4] [Cürcanî, et-Ta’rifat, s: 243; et-Tehanevî, Keşşaf-u Istılahati’l Fünun, 1998 II. 222; Ebu Hizam, Mu’cemu Mustalahati’s Sofiye, s: 174]

[5] (Lisanü’l-Arap, cilt 6, s: 148, “uzr” mad.)

[6] (Lisanü’l-Arap cilt 6, s: 148 “uzr” mad.)

[7] Buharî, Tefsîr, Kıyâmet 1, 2; Bed’ü’l-Vahy 4; Fedailu’l-Kur’an 28; Tevhid 43; Müslim, Salât 147, [448]; Tirmizî, Tefsir, Kıyamet, [3326]; Nesâî, Salât 37, [2, 149, 159])

(İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/364)

[8] (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

[9](Lisanü’l Arab, “n d r” mad. )

[10] (Lisanü’l Arab, “n z r” mad. )

[11] [Lisanü’l-Arab, c: 7, s:141, “fakr” mad.]

[12] (Lisanü’l-Arab, c: 4, s: 752, “sevk” mad.)

[13] (Lisanü’l-Arab, c: 4, s; 542 “südâ” mad.)


^ Başa Git - << Önceki Sayfa: Kariah suresi - Sonraki Sayfa:Hümeze Suresi >>