98 (76). İNSAN/DEHR SÛRESİ

MEDENÎ, 31 ÂYET

GİRİŞ

Adını 1. âyette geçen الإنسان [el-insân] ve دهر [dehr] sözcüklerinden alan ve bu iki isimle de anılan sûrenin, Medîne'de 98. sırada indiği kabul edilir. Üslubu Mekkî olduğu için bilginlerin bazıları[1] sûreyi Mekkî saymış; bazıları ise 8. ve 10. âyetleri dışındakileri Mekkî saymış; diğer bir bazıları ise 24. âyet hariç Medenî saymışlardır.[2]

Bizce sûre Medenî'dir. Üslubunun Mekkî oluşunun nedeni, Ra‘d ve Rahmân sûreleri gibi bu sûrenin de muhatabının Mekkeli müşrikler olmasıdır.

Sûrede insanın, insan olma aşaması; ilâhî eğitime alınışından evvelki hâli ve sonraki durumu konu edilmekte, kâfirlere sert uyarılar yöneltilmekte ve mü’minler övülmektedir. Ayrıca mü’min ve kâfirlere âhirette karşılaşacakları âkıbet hatırlatılmaktadır.

RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA

MEAL:

1İnsan üzerine, henüz kendisi anılabilecek bir şey değilken, dehrden/milyarca yıldan bir süre geçti mi? Elbette ki geçti!

2,3Şüphesiz Biz, insanı karışık bir nutfeden oluşturduk. Onu yıpratacağız/yükümlülükler vereceğiz. Bu nedenle onu çok iyi işitici, çok iyi görücü yaptık; iyiyi kötüyü ayıracak bilgileri yollayarak bilgilendirdik. Şüphesiz Biz, ona yolu gösterdik, ister kendisine verilen nimetlerin karşılığını ödeyen biri olsun, ister nankör.

4Şüphesiz Biz, kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler için zincirler, tasmalar ve alevli bir ateş hazırladık.

5-22Şüphesiz, “iyi adamlar”, kâfur katılmış bir tastan içerler, fışkırtıldıkça fışkırtılacak bir pınardan ki ondan, verdikleri sözleri yerine getiren, kötülüğü yayılan bir günden korkan ve “Biz sizi, ancak Allah rızası için doyuruyoruz ve sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz; evet, biz asık suratlı ve çatık kaşlı bir günde Rabbimizden korkarız” diyerek Allah sevgisi için/sevmesine rağmen yiyeceği, yoksula ve öksüze ve tutsağa veren Allah'ın kulları içerler.

 Allah da, bu yüzden onları, o günün kötülüğünden korur; onlara aydınlık ve sevinç rastlayacak, sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve ipekleri verecek; orada tahtlara kurulmuş olarak kalacaklar; orada bir güneş de, dondurucu bir soğuk da görmeyecekler ve bahçenin gölgeleri onların üzerlerine sarkacak ve alçaltıldıkça alçaltılacak. Ve aralarında gümüş bir kap ve billûr kâseler dolaştırılacak, -kendilerinin ayarladığı billûrları gümüştendir-. Ve orada onlar, karışımı zencefil olan bir tastan sulanırlar, orada Selsebil denilen bir pınardan... Ve aralarında büyümez, yaşlanmaz çocuklar dolaşır; onları gördüğünde, saçılmış birer inci sanacaksın! Orayı gördüğünde, mutluluk ve büyük bir mülk ve yönetim göreceksin; üzerlerinde ince, yeşil ipekli, parlak atlastan giysiler olacak; gümüş bileziklerle süslenmiş olacaklar; Rableri onlara tertemiz bir içecek içirecek. Şüphesiz ki bu, sizin için karşılıktır. Çalışmalarınız da karşılık ödenecek niteliktedir.

23Şüphesiz Biz, evet Biz, Kur’ân'ı sana indirdikçe indirdik.

24-26O hâlde Rabbinin hükmü için sabret. Onlardan günahkâra yahut hatta çok nanköre itaat etme ve daima/her zaman Rabbinin ismini an. Gecenin bir bölümünde de O'na boyun eğip teslimiyet göster. Ve O'nu uzun gecede her türlü noksanlıktan arındır.

“27Sen elçi değilsin” diyenler, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar ve ağır bir günü arkalarına atıyorlar.

28Biz, onları Biz oluşturduk. Bedenlerini Biz sağlam yaptık. Dilediğimizde de benzerleriyle değiştirdikçe değiştiririz.

29Şüphesiz bu, bir öğüttür. Artık dileyen kişi Rabbine doğru yol edinir.

30,31Ve siz, Allah dilemedikçe dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır, dilediğini rahmetine sokar. Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlara da, acıklı bir azap hazırlamıştır.

TAHLİL:

1İnsan üzerine, henüz kendisi anılabilecek bir şey değilken, dehrden/milyarca yıldan bir süre geçti mi? Elbette ki geçti!

2,3Şüphesiz Biz, insanı karışık bir nutfeden oluşturduk. Onu yıpratacağız/yükümlülükler vereceğiz. Bu nedenle onu çok iyi işitici, çok iyi görücü yaptık; iyiyi kötüyü ayıracak bilgileri yollayarak bilgilendirdik. Şüphesiz Biz, ona yolu gösterdik, ister kendisine verilen nimetlerin karşılığını ödeyen biri olsun, ister nankör.

Âyet, soru cümlesi ile başlamıştır. Âyetin başındaki soru edatı  هل[hel], birçok bilgin tarafından  قد[qad] anlamında değerlendirilmiştir. Oysa bu, kurala aykırıdır. Zira قد/qad, kesinlik ifade eden bir edat,  هل[hel] ise soru edatıdır. Ama sorunun cevabı, “evet, geçti!” şeklinde olmak zorunda olduğundan, âyetin manası “evet, kesinlikle dehr geçmiştir” şeklinde olacaktır.

Bu âyetler, Rahmân sûresi'ndeki, Rahmân, Kur’ân'ı öğretti, insanı yarattı, ona beyânı öğretti âyetlerini açmaktadır. İnsan, önce hiçbir şey değildi; değer verilecek bir özelliği yoktu, açıkça sıradan bir hayvandı. Sonra da ilâhî lütfa mazhar kılınarak kendisine temyiz kabiliyeti; iyiyi, güzeli, çirkini, zararı, yararı ayırt etme imkânı verildi.

Buradaki “çok iyi işitici, çok iyi görücü olmak”, insanın ayırt etme, gidilecek yolu seçme yetisinden kinayedir. Bunun örneği Meryem sûresi'nde görülebilir:

42-45Bir zaman o, babasına: “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir yararı olmayan şeylere niçin kulluk ediyorsun? Babacığım! Şüphesiz sana gelmeyen bir bilgi bana geldi. O hâlde bana uy da, sana dosdoğru bir yolu göstereyim. Babacığım! Şeytana kulluk etme. Şüphesiz şeytan Rahmân'a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] âsi oldu. Babacığım! Şüphesiz ben, sana Rahmân'dan [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'tan] bir azap dokunur da şeytan için bir yol gösteren, koruyan, yardım eden bir yakın olursun diye korkuyorum” demişti.

                                                                               (Meryem/42-45)

Allah, insana temyiz yetisini verdikten sonra elçi gönderip kitap indirerek doğruyu da göstermiş ve kişiyi özgür iradesiyle baş başa bırakmıştır: Şüphesiz Biz, ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör:

 99Oysa Rabbin dileseydi, elbette yeryüzündekilerin hepsi topluca inanırdı. Artık, inanan kimseler olmaları için, insanları sen mi zorlayacaksın?

                                                                                        (Yûnus/99)

29Ve de ki: “O gerçek, Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen bilerek reddetsin / inanmasın.” Şüphesiz Biz, şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapanlar için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O, ne kötü bir içecektir! Dayanma/ sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür!

                                                                                 (Kehf/29)

29Şüphesiz bu, bir öğüttür. Artık dileyen kişi Rabbine doğru yol edinir.

                                                                                            (İnsan/29)

4Şüphesiz Biz, kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler için zincirler, tasmalar ve alevli bir ateş hazırladık.

3. âyette Allah'ın, doğru yolu gösterdikten sonra herkesi serbest bıraktığı beyân edilmişti. Bu âyette ise, yanlışı tercih ve nankörlük edenlerin zincirli ve tasmalı olarak alevli bir ateşe atılmak sûretiyle cezalandırılacağı uyarısı yapılmıştır.

–30-37Onu yakalayın sonra da bağlayın. Sonra cehenneme yaslayın onu. Sonra da onu yetmiş arşın zincir içerisinde cehenneme sokun! Şüphesiz o, çok büyük Allah'a inanmıyordu. Miskinin yiyeceği üzerine teşvik de etmiyordu. Bu sebeple bugün burada onun için hiçbir samimi dost yoktur. Sadece hata edenlerin yiyeceği olan bir irinden başka yiyecek de yok.–

                                                                                       (Hakka/30-37)

 69-76Allah'ın âyetleri üzerinde tartışanları görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Nasıl da döndürülüyorlar? Kitabı ve elçilerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette ileride, boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülüp, sonra ateşte yakılırlarken bileceklerdir. Sonra onlara: “Allah'ın astlarından ortaklar koştuğunuz şeyler nerededir?” denir. Onlar: “Bizden kaybolup gittiler; aslında biz zaten önceleri hiçbir şeye yakarmıyorduk” derler. İşte Allah, kâfirleri; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenleri böyle saptırır: “İşte bu, yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür. Orada sürekli kalmak üzere cehennem kapılarına girin!” –İşte, büyüklenenlerin durağı ne de kötüdür!–

                                                                                  (Mü’min/69-76)

5-22Şüphesiz, “iyi adamlar”, kâfur katılmış bir tastan içerler, fışkırtıldıkça fışkırtılacak bir pınardan ki ondan, verdikleri sözleri yerine getiren, kötülüğü yayılan bir günden korkan ve “Biz sizi, ancak Allah rızası için doyuruyoruz ve sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz; evet, biz asık suratlı ve çatık kaşlı bir günde Rabbimizden korkarız” diyerek Allah sevgisi için/sevmesine rağmen yiyeceği, yoksula ve öksüze ve tutsağa veren Allah'ın kulları içerler.

 Allah da, bu yüzden onları, o günün kötülüğünden korur; onlara aydınlık ve sevinç rastlayacak, sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve ipekleri verecek; orada tahtlara kurulmuş olarak kalacaklar; orada bir güneş de, dondurucu bir soğuk da görmeyecekler ve bahçenin gölgeleri onların üzerlerine sarkacak ve alçaltıldıkça alçaltılacak. Ve aralarında gümüş bir kap ve billûr kâseler dolaştırılacak, -kendilerinin ayarladığı billûrları gümüştendir-. Ve orada onlar, karışımı zencefil olan bir tastan sulanırlar, orada Selsebil denilen bir pınardan... Ve aralarında büyümez, yaşlanmaz çocuklar dolaşır; onları gördüğünde, saçılmış birer inci sanacaksın! Orayı gördüğünde, mutluluk ve büyük bir mülk ve yönetim göreceksin; üzerlerinde ince, yeşil ipekli, parlak atlastan giysiler olacak; gümüş bileziklerle süslenmiş olacaklar; Rableri onlara tertemiz bir içecek içirecek. Şüphesiz ki bu, sizin için karşılıktır. Çalışmalarınız da karşılık ödenecek niteliktedir.

Bu âyetlerde de tercihini hakktan yana yapan mü’minlerin âkıbetine dair bilgi verilmekte ve onlar ebrâr olarak nitelenmektedir. Ebrâr niteliği de şöyle açıklanmaktadır: Verdikleri sözleri yerine getiren, kötülüğü yayılan bir günden korkan ve “Biz sizi, ancak Allah yüzü [Allah rızası] için doyuruyoruz ve sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz; evet, biz asık suratlı ve çatık kaşlı bir günde, Rabbimizden korkarız” diyerek Allah sevgisi için/sevmesine rağmen, yiyeceği, yoksula ve öksüze ve tutsağa veren Allah'ın kulları.

Ebrâr hakkında daha önce şu açıklamayı yapmıştık:

Takvâ'nın anlamdaşı durumunda olan birr sözcüğü, “her türlü hayır ve iyilik işlerinde genişlik, ihsan, itaat, doğruluk, bol bol iyilik” demektir. Sözcük, her türlü iyiliği, ihsanı ve hayırlı davranışı kapsamaktadır. Ebrâr da, “kişilikleri bu iyiliklerle özdeşleşmiş kimseler”dir.

Birr, Kur’ân'da şöyle tanımlanmıştır:

 177Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz “iyi adamlık” değildir. Ama “iyi adamlar”, Allah'a, Âhiret Günü'ne/Son Gün'e, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanan; malını akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolcuya ve dilenenlere ve özgürlüğü olmayanlara, Allah'a/mala/vermeye sevgisi olmasına rağmen veren ve salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan-ayakta tutan], zekâtı/vergiyi veren kimselerdir. Ve de sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getiren, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreden kimselerdir. İşte onlar, özü-sözü doğru olanlardır. Ve işte onlar, Allah'ın koruması altına girmiş kişilerin ta kendileridir.

                                                                                      (Bakara/177)

el-Berr sıfatı, hem Allah için hem de itaatkâr kullar için kullanılır. Allah için kullanıldığında anlamı, “kullarına karşı şefkati, ihsanı geniş ve yaygın olan” demektir. Kullar için kullanıldığında ise; “itaati yaygın, çok itaatkâr, sâdık [sözünde duran]” anlamına gelir. Sözcük bu anlamıyla Kur’ân'da Îsâ ve Yahyâ peygamberler için kullanılmıştır.

Sosyal hayatın kurulması ve sağlıklı işlemesi açısından çok önemli olan ve âdeta insanlar arasındaki kaynaşmanın harcı olan “birr”, takvâ sahibi mü’minlerin olmazsa olmaz bir özelliğidir. Bu özelliğe bizzat “takvâ” denmese de, “takvâlı olma hâli” denebilir.

İşte bu nitelikteki kullar, fışkırtıldıkça fışkırtılacak bir pınardan, kâfur katılmış bir tastan içecekler. Allah onları, o günün kötülüğünden koruyacak; onlara aydınlık ve sevinç rastlatacak, sabretmelerine karşılık onlara cennet ve ipekler verilecek; orada tahtlara kurulmuş olarak kalacaklar; orada bir güneş de, dondurucu bir soğuk da görmeyecekler ve onun [bahçenin] gölgeleri onların üzerlerine sarkacak ve alçaltıldıkça alçaltılacak. Ve aralarında gümüş bir kap ve billûr kâseler dolaştırılacak, kendilerinin ayarladığı billûrları gümüştendir. Ve orada onlar, karışımı zencefil olan bir tastan sulanırlar, Orada, selsebil denilen bir pınardan... Ve aralarında, saçılmış birer inci sanılan süreklileştirilmiş [büyümez, yaşlanmaz] çocuklar dolaştırılacak. Orası mutluluk ve büyük bir krallık [mülk ve yönetim] görünümündedir; üzerlerinde ince, yeşil ipekli, parlak atlastan giysiler olacak; gümüş bileziklerle süslenecekler; Rabb'leri, onlara çalışmalarının karşılığı olarak tertemiz bir içecek içirecek. Çünkü onlar, bunu hak etmişlerdir.

Burada cennet ehli, “ipekler, yeşil ipekler, parlak atlas kumaşlar giyen, tahtlara kurulan, gümüş ve kristal kâselerden içen, gümüş bilezikler takan kimseler” olarak nitelenmiştir. Bu, eski kralların niteliği olup mü’minlerin âhirette krallar gibi ağırlanacağı müjdesi verilmektedir. Bu müjdeler başka âyetlerde de verilmişti:

 30Şüphesiz iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapanlar; şüphe yok ki Biz, işi güzel yapanların karşılığını kaybetmeyiz.

31İşte onlar, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, orada koltuklarına yaslanmış olarak altından bileziklerle süslenecekler, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyecekler. O ne güzel karşılıktır! Ve ne güzel kalma yeri!

                                                                                      (Kehf/30-31)

19-22Şu ikisi; mü’min ile kâfir; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kişi, Rableri hakkında tartışmaya girmiş iki hasımdır. Artık kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan kimseler, kendileri için ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üstünden kaynar su dökülür. Bununla karınlarındaki şeyler ve derileri eritilir. Ve onlar için demirden topuzlar vardır. Gamdan dolayı, oradan ne zaman çıkmak isteseler, oraya geri çevrilirler ve: “Yakıcı azabı tadın!”

23Şüphesiz Allah, iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapanları, altından ırmaklar akan cennetlere girdirecek. Onlar, orada altından bilezikler ve inciler ile süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir. 24Ve onlar sözden, güzel/ hoş olana kılavuzlanmışlardır. Hem de övülmeye layık olan Allah'ın yoluna kılavuzlanmışlardır.

                                                                                    (Hacc/19-24)

Bu müjdeler karşısında dünyada ipek giyme, altın ve gümüş takı takmanın durumu akla gelmektedir. Bu meseleyle ilgili A‘râf sûresi'nde yaptığımız açıklamayı naklediyoruz:

Bu noktada akla hemen altının ve ipeğin erkeklere haram kılınması gelmektedir. Oysa bu iki nesnenin erkeklere haram olduğuna dair Kur’ân'da herhangi bir hüküm yoktur. Dolayısıyla kendi kendilerine birtakım haramlar koyanlar Rabbimizin, “Allah'ın kulları için çıkardığı zînetleri ve tertemiz rızıkları kim haram etmiş?!” sözlerinin birebir muhatabı olmaktadırlar. Ancak bu konuda dikkat edilmesi gereken asıl şey, sadece altın ve ipek ile sınırlı olmamak kaydıyla, Allah'ın kulları için çıkardığı bütün nimetlerin gurur ve kibre âlet edilmemesi veya başkalarının kıskanmalarına yol açacak şekilde kullanılmamasıdır. Çünkü nitelikleri ne olursa olsun, nimetlerin bu amaçlarla kullanılması, ilâhî ilkeler bakımından çirkin bir davranıştır. Meselâ, yaşadığı ortamdaki insanların standartlarının çok üstünde ve pek çoğunun mevcut imkânlarıyla asla sahip olamayacakları özellikte bir araba almak veya bir ev yaptırmak bize göre böyle davranışlardandır.

23Şüphesiz Biz, evet Biz, Kur’ân'ı sana indirdikçe indirdik.

24-26O hâlde Rabbinin hükmü için sabret. Onlardan günahkâra yahut hatta çok nanköre itaat etme ve daima/her zaman Rabbinin ismini an. Gecenin bir bölümünde de O'na boyun eğip teslimiyet göster. Ve O'nu uzun gecede her türlü noksanlıktan arındır.

Allah'ın topluma müdahalesi, insanı yaratıp serbest bırakması, insanların özgürce tercihlerine göre karşılıklandırılacağı açıklandıktan sonra bu paragrafta Elçi muhatap alınıp, Şüphesiz Biz; evet, Biz, Kur’ân'ı sana indirdikçe indirdik. O hâlde Rabbinin hükmü için sabret. Onlardan günahkâra yahut hatta çok nanköre itaat etme ve sabah-akşam [daima/her zaman] Rabbinin ismini an. Gecenin bir bölümünde de O'na secde et. Ve O'nu uzun gecede tesbih et direktifi verilmiştir. Buna göre Rasûlullah, kâfir ve günahkârlara aldırış etmeden, onlara eğilim göstermeden ve onların yoldan çıkarıcı telkinlerine kulak vermeden görevini sürdürmelidir.

Paragraftan da anlaşılacağı üzere Mekkeli müşrikler, Medîneli Yahûdiler ve münâfıklar, Rasûlullah'ın davetini engelleyebilmek için var güçleriyle mücâdele ediyorlardı. Bu duruma ilk sûrelerde de işaret edilmişti:

109Ve sen, sana vahyolunan şeye uy! Ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. Ve Allah, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

                                                                                   (Yûnus/109)

45-48Ey Peygamber! Şüphesiz Biz, seni, bir şâhit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Kendi izniyle/ bilgisiyle Allah'a bir davetçi ve ışık saçan bir kandil olarak gönderdik/elçi yaptık. Sen de inananlara, şüphesiz kendileri için Allah'tan büyük bir armağan olduğunu müjdele. Kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kimselere ve münâfıklara itaat etme, onların verdiği eziyetleri bırak, önemseme. Ve sen, Allah'a işin sonucunu havale et. Ve “tüm varlıkları belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyarak, destekleyerek uygulayan” olarak Allah yeter.

                                                                                      (Ahzâb/45-48)

5-8Artık, yakında hak dinden çıkarak kendini ateşe atmış olan hanginizmiş göreceksin, onlar da görecekler. Şüphesiz Rabbindir, yolundan sapanı en iyi bilen. Yine O'dur kılavuzlanarak doğru yola ermiş olanları en iyi bilen. O hâlde âhiret gününü yalanlayan o kişilere itaat etme!

9-16Onlar arzu ettiler ki, sen onlara yağ çekesin, onlar da hemen sana yağ çeksinler. Çok yemin eden, aşağılık, alaycı, gammaz; arkadan çekiştiren, arabozucu, kovuculuk için gezip duran, mal ve oğulları var diye hayrı engelleyen, saldırgan, günaha batmış, kaba/obur, sonra da kötülükle damgalı şu asalakların hiçbirine itaat etme. Âhireti yalanlayan o kişi, âyetlerimiz kendisine okunduğu zaman: “Daha öncekilerin masalları” dedi. Yakında Biz onun burnunu sürteceğiz.

                                                                              (Kalem/5-16)

48Öyleyse Rabbinin kararı için sabret, bunalan kişi gibi olma. Hani o, bir kez aşırı bunaldığında Rabbine seslenmişti.

                                                                         (Kalem/48)

41,42Ey iman eden kişiler! Allah'ı anışınız, ‘çokça anmak’ olmak üzere anın. Ve O'nu her zaman noksan sıfatlardan arındırın.

                                                                          (Ahzâb/41-42)

“27Sen elçi değilsin” diyenler, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar ve ağır bir günü arkalarına atıyorlar.

28Biz, onları Biz oluşturduk. Bedenlerini Biz sağlam yaptık. Dilediğimizde de benzerleriyle değiştirdikçe değiştiririz.

Bu âyetlerde müşriklerin zihinsel takıntıları anlatılıp kınanıyor: Onlar [“Sen elçi değilsin” diyenler], aceleciyi [çarçabuk geçen dünyayı] seviyorlar ve ağır bir günü arkalarına atıyorlar. Âyetlerde konu edilen kâfir ve günahkârlar, dünyayı ve dünyanın geçici değerlerini seviyorlar:

5Aslında o insan, önünü; kalan ömrünü din-iman tanımayıp kötülüğe batmakla geçirmek istiyor: 6Soruyor: “Kıyâmet günü ne zamanmış?”

                                                                                        (Kıyâmet/5)

Sonra da bu kesim, Biz, onları Biz yarattık. Bedenlerini Biz sağlam yaptık. Dilediğimizde de benzerleriyle değiştirdikçe değiştiririz denilerek tehditle uyarılmaktadır.

Müşriklerin bu tavrı ve onlara yapılan tehditkâr uyarı birçok sûrede yer almıştı.

Âyette geçen ağır gün ile, “kıyâmet günü” kastedilmiştir:

187Sana, Sâat’ten; kıyâmetin kopuş anından soruyorlar: “Ne zaman gelip çatacak?” De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz. Onun vaktini bilmek, göklerde ve yerde ağır basmıştır/ bilinemez olmuştur. O size ansızın gelir.”

                                                                                      (A‘râf/187)

60,61Ölümü aranızda Biz ayarladık Biz. Ve Biz, sizi benzerlerinizle değiştirmemiz ve sizi bilmediğiniz bir şeyde inşa etmemiz üzerine, önüne geçilenler/engellenebilenler değiliz.

62Ve andolsun, ilk yaratılışı bildiniz, öğrendiniz. Peki, düşünüp öğüt almanız gerekmez mi?

                                                                                        (Vâkıa/60-62)

133Eğer Allah, dilerse sizi giderir ey insanlar! Ve başkalarını getirir. Ve Allah, buna en iyi güç yetirendir.

                                                                                         (Nisâ/133)

16,17Eğer O dilerse sizi yok eder ve yepyeni bir oluşturmayı/halkı getirir. Bu, Allah'a hiç güç de değildir.

                                                                                     (Fâtır/16-17)

 38İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılan kimselersiniz. Öyleyken sizden kimileri cimrilik ediyor. Ve kim cimrilik ederse, artık kendi benliğinden cimrilik ediyordur. Ve Allah zengindir, siz ise fakirlersiniz. Eğer siz, yüz çevirirseniz, Allah yerinize sizden başka bir toplum getirir. Sonra onlar, sizin benzerleriniz olmazlar.

                                                                             (Muhammed/38)

29Şüphesiz bu, bir öğüttür. Artık dileyen kişi Rabbine doğru yol edinir.

30,31Ve siz, Allah dilemedikçe dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır, dilediğini rahmetine sokar. Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlara da, acıklı bir azap hazırlamıştır.

Bu paragrafta, Rahmân sûresi'nden bu yana yapılan beyânnamelerin bir öğüt olduğu ve insanların zorla inanmaya sevk edilmediği bildirilmektedir:

8Ve eğer Allah dileseydi kesinlikle onları bir tek önderli toplum yapardı. Fakat O, dileyeni rahmetinin içine girdirir. Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar da, kendileri için bir koruyucu, yol gösterici yakın ve bir yardımcı olmayanlardır.

                                                                                       (Şûrâ/8)

29Ve de ki: “O gerçek, Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen bilerek reddetsin / inanmasın.” Şüphesiz Biz, şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapanlar için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O, ne kötü bir içecektir! Dayanma/ sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür!

                                                                                   (Kehf/29)

256Dinde zorlamak/tiksindirmek yoktur; iman, Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmekten; iyi kötüden, güzel çirkinden, doğruluk sapıklıktan kesinlikle iyice ayrılmıştır. O hâlde kim tâğûta küfreder; onu tanımaz Allah'a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.

                                                                                               (Bakara/256)

 Ve Hûd/28, Zümer/14-16, Yûnus/99, Nahl/9, İsrâ/15, Secde/13, Teğâbün/2, Kâfirûn/6, Fussilet/40, Mâide/48, Nahl/36, 93, Yûnus/108, Şûrâ/20, Hûd/15, İsrâ/18, En‘âm/35, Ra‘d/31 ve Şu‘arâ/3-4. âyetlerine de bakılabilir.

Allah, doğrusunu en iyi bilendir.


[1]              Zemahşerî, Râzî, Kadı Beydavî, Allame Nîsaburî, İbn Kesîr

[2]              Suyûtî, el-İtqân.


^ Başa Git - << Önceki Sayfa: Rahmân suresi - Sonraki Sayfa:Talâk suresi >>