27 BÜRUC [YILDIZ KÜMELERİ]SURESİ


          Büruc suresi Mekke’de 27. sırada inmiştir. Adını birinci ayetteki “ البروج  el-büruc  [yıldız kümeleri]” sözcüğünden alan sure, müminlerin en sıkıntılı döneminde, Mekkeli müşriklerin Müslümanlara dinlerinden dönmeleri için zulmettikleri, her türlü eziyeti yaptıkları, hatta onları şehit ettikleri bir dönemde inmiştir. Müminler için büyük bir destek ve teselli olan sure, müşriklere ileri derecede tehditler yöneltmektedir.

27 / BÜRUC [YILDIZ KÜMELERİ] SURESİ

Ayetlerin meali:

Rahman Rahîm Allah adına

           1-3Kur’ân âyetlerini öğrenmiş iyi hesap bilenleri, ölüm anını, değişime, yıkıma uğratılan toplumların kalıntılarını ve bunları gözlemleyenleri kanıt gösteririm ki, 12Rabbinin kıskıvrak yakalaması gerçekten çok şiddetlidir.13Kesinlikle ilk yaratan, sonra öldürüp yeniden yaratan yalnızca O’dur. 14Ve O, çok bağışlayandır, çok sevendir,15en büyük tahtın sahibidir, ikramı çok olandır, 16dilediğini en ileri derecede yapandır.

17,18O orduların; Firavun ve Semûd’un haberi sana geldi mi? Elbetteki geldi!

4,5Uhdud’un/şiddetli tutuşturulmuş ateşin ashâbı öldürüldü: 6Hani onlar, onun üzerine oturmuşlar7ve inananlara yaptıklarına tanık idiler. 8,9Mü’minleri cezalandırmalarının sebebi de, onların yalnız çok güçlü, övgüye lâyık, göklerin ve yerin hükümranlığı Kendisinin olan ve her şeye tanık olan Allah’a inanmalarından başka bir şey değildi.

10Şüphesiz ki inanan erkek ve kadınları ateşlerde işkence edip sonra da tevbe etmeyenler için cehennem azabı vardır, yangın azabı da onlar içindir. 11Kesinlikle inanan ve düzeltmeye yönelik işler yapanlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte bu, büyük kurtuluştur.

19Fakat  o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden  o kimseler hâlâ bir yalanlama içindedirler. 20Oysa Allah onları arkalarından kuşatıcıdır. 21,22Aksine o, korunmuş levhada şerefli bir Kur’ân’dır.

 Sureyle İlgili Özel Bir Açıklama

            Ayetlerin tahliline başlamadan önce, çok önemli gördüğümüz bir tespiti açıklamak ve bu tespit konusundaki görüşlerimizi belirtmek ihtiyacını duymaktayız.

            Herkesin bildiği ve kabul ettiği gibi, surenin ilk üç ayeti kasem/yemindir.  Ancak bu üç ayetin neyin kasemi/kanıtı olduğu 12. ayete kadar anlaşılamamaktadır. Çünkü kaseme cevap olan cümle ancak 12. ayette karşımıza çıkmaktadır. Bu durum Arapça dilbilgisi kurallarına aykırı olduğu gibi, surenin doğru anlaşılmasını da zorlaştırmaktadır.

            İlk üç ayetteki kasemin cevap cümlesinin surenin 12. ayeti olması gerektiği yönündeki görüşümüzü dayandırdığımız esas nokta Arapçadaki dilbilgisi kurallarıdır. Bu kurallar Kalem suresinin tahlilinde “Kasem Cümlesi” başlığı altında mevcuttur.

Surenin ilk üç ayetinde kasem edilen “burçlar sahibi sema, vaat edilmiş gün, tanık ve tanıklık edilen” olmak üzere üç şey, 12. ayette ileri sürülen “Allah’ın kıskıvrak yakalayacağı” şeklindeki ilahi tehdidin kanıtları durumundadır. Böylece Rabbimiz tarafından yapılan kasemler ile daha sonra yine O’nun tarafından haber verilen tehdit, iki öğesiyle tam bir kasem cümlesi oluşturmaktadır. Ne var ki, elimizdeki klâsik Mushaf’a baktığımızda, 1-3. ayetlerin oluşturduğu “kasem bölümü” ile 12. ayetten oluşan “cevap bölümü”nden ibaret olması gereken kasem cümlesinin içine 4-11. ayetlerin de girdiği görülmektedir. Bu, bir cümlenin içine o cümlenin kendi öğelerinden olmayan başka sözcüklerin de girmiş olması demektir. Bu aynı zamanda mesajın doğru anlaşılmasını zorlaştıran bir durumdur. Zira bir cümlenin içine başka bir cümleye ait herhangi bir sözcüğün, paragrafın veya pasajın girmesi hâlinde, her iki cümle de cümle olmaktan çıkar, anlaşılmaz söz yığını olur.

            Ama görünen odur ki, sureler düzenlenirken ya da mushaf tertip edilirken bu kural sahabe tarafından maalesef dikkate alınmamıştır. Benzer örneklerini daha önce Fecr suresinde görmüştük ileride Kaf, Naziat ve Sad ve birçok surede de göreceğimiz bu uygulamanın Allah ve peygamberimiz tarafından yapılmış olması mümkün değildir, olsa olsa sahabe tarafından Mushaf’ın tertibi sırasında yapılan bir gaflet veya ihanet ile ilgilidir.

            Büruc suresinin eldeki tertibi üzerinde çalışan ve yorum yapan eski tefsirciler, 4. ayeti kaseme cevap yapabilmek için olmadık yollara başvurmuşlardır. Kimileri takdir yaparak ayetin içine “لقدlekad” sözcüğünü eklemişler, kimileri de kasemin cevabını mahzuf [gizlenmiş] sayıp kaseme “mutlaka kıyamet kopacaktır” anlamında bir cevap takdir etmişlerdir. Günümüzde de buna benzer yaklaşımları benimseyen birçok meal ve tefsire rastlanmaktadır.

Oysa 12. ayet, teknik yapısını yukarıda belirttiğimiz kasem cümlesinin “kaseme cevap” bölümünü oluşturmaktadır ve bu nedenle de surede ilk üç ayetten oluşan “kasem bölümü”nden hemen sonra yer almalıdır. Gerek dilbilgisi kurallarına, gerekse suredeki söz akışına uygun olan bu durumun Arapçayı ve Kur’an ilimlerini bilenler tarafından reddedilmesi mümkün değildir.

            Bize göre, kasem cümlesinin teknik özellikleri ve surenin bütünündeki söz akışı dikkate alınarak Büruc suresi yukarıdaki tertip üzerine okunup anlaşılmalıdır.

Ayetlerin Tahlili

 1-3. Ayetler:

1-3Kur’ân âyetlerini öğrenmiş iyi hesap bilenleri, ölüm anını, değişime, yıkıma uğratılan toplumların kalıntılarını ve bunları gözlemleyenleri kanıt gösteririm ki,

Âyetteki sözcüklerin “hakikat” anlamlarına göre âyet grubunun anlamı, “Burçlar sahibi gökyüzüne, söz verilmiş o güne, şâhitlik edene ve şâhitlik edilene kasem olsun ki, Rabbinin kıskıvrak yakalaması gerçekten çok şiddetlidir” şeklindedir. Biz Meali, mecâzî anlama göre takdim ettik.

            Kasem cümlesinin “kasem bölümü”nü oluşturan bu ayetlerdeki her sözcük, gerek hakikat gerekse mecaz anlamları itibariyle müteşabih olup birden fazla anlam ifade etmektedirler:

            Sema

            “السّماء   Sema” sözcüğünden sadece dilimizdeki karşılığı olan “gökyüzü”nü anlarsak, sözcüğün kullanıldığı cümleleri anlamakta oldukça zorlanırız. Çünkü “sema” sözcüğünün ifade ettiği daha birçok anlam mevcuttur.

Bu anlamlar şunlardır:

            “Sema” sözcüğü, ‘yükseklik, yücelik’ anlamındaki ‘السّموّ   es-sümüvv’ sözcüğünün türevlerindendir. Her yüksek ve yüce şeye ‘es-sema’ denilir. Gökyüzüne sema denilmesinin sebebi, yeryüzünden yukarıda olmasındandır. Her bir şeyin üstüne ve üstününe de sema denilir. Meselâ hesaba [matematiğe] da sema denilir. Çünkü matematik üstün bir ilimdir. Herhangi bir şeyin üst kısmına da sema denir. Ayakkabının üstü de, evin tavanı da birer semadır. Hatta bulutlara ve yağmura da sema denmiştir. ‘Es-sema’nın fiili olan ‘semâ’ fiili, ‘حسيب   hasîp [ince hesap bilen, muhasebeci]’ ve ‘شريف   şerif [onurlu, erdemli]’ kimselerin işleri için kullanılır. Bu demektir ki, iyi hesap [matematik] bilen kimseler de ‘sema’dır.” [1]

            Büruc

            “البروج   Büruc” sözcüğü, “البرج   bürc” sözcüğünün çoğuludur. “Bürc” sözcüğü, “belirli  bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi, tek hisarlı kale, kale duvarlarının üstüne yapılmış çıkıntı, yüksek köşk, konak ve Dünya’nın Güneş etrafındaki bir dönüşünün on iki bölümünden her birini temsil eden Koç, Kova, Akrep burçları gibi göksel duraklar” anlamında kullanılır.

            “Bürc” sözcüğünün “yıldız kümesi” anlamına geldiğinden hareket edilerek “necm” sözcüğüne benzer bir şekilde “her bir defada inmiş Kur’an ayetleri” olarak da anlamlandırılabilir. Bu durumda “البروج   büruc [burçlar]” sözcüğünü de mecazî olarak “Kur’an necmlerinden oluşmuş kümeler” ya da “Kur’an ayetlerinden oluşmuş öbekler” şeklinde anlamak mümkündür.

“Büruc” sözcüğünün karşılığı olarak “ayet öbekleri”; “sema” sözcüğünün karşılığı olarak da “iyi hesap [matematik] bilen kimseler” anlamı esas alındığında 1. ayet şu şekilde anlamlandırılabilir:

            Kur’an ayetlerini öğrenmiş matematik bilginleri şahittir ki,

            Bu şekildeki bir ifadelendirmeye göre; 1. ayette yapılan kasemle, iyi hesap bilen bilim adamlarının evrenin yapısını ve işleyişini tespit ederek evrenin sonunun [kıyametin] mutlaka gerçekleşeceğini bilimsel olarak ispat edecekleri ve bu bilgiyi de açıklayacakları kanıt gösterilmiş olmaktadır. Gerçekten de, 01. 08. 2002 tarihinde www.bilimveteknoloji.com adresinde yayınlanmış aşağıdaki bilgiler,  ayetin yukarıdaki şekilde anlamlandırılmasını doğrular mahiyettedir:

            “Devasa büyüklüğe ve akıl almaz karmaşıklığa sahip olan bu muhteşem evren her şey gibi bir gün son bulacaktır. Bu sonun nasıl olacağı sorusu, evrenin kapalı mı yoksa açık mı olduğu sorusunun cevabına bağlıdır. … Şu an teorik fizikçiler evrenin kapalı ya da açık oluşu ile ilgili kesin bir yargıya sahip değiller. Evren ister açık olsun ister kapalı, üzerindeki bu muhteşem denge eninde sonunda bozulacak ve madde bir şekilde yok olacaktır. Eğer evren kapalı ise, genişlemesi bir gün duracak ve Big Bang’in tersi bir şekilde, kütle çekiminin etkisi altında kalan evren zamanla küçülecek, ısınacak ve sonuçta sonsuz yoğunluk ve sıfır hacme ulaşarak yok olacaktır. Kesin bir bulgu olmamasına rağmen, bilim adamlarının çoğu evrenin sonunu bu şekilde tanımlamaktadır. Eğer evren açık ise üzerine çöküş gerçekleşmeyecek fakat geçen zamanla birlikte genişleyen evren soğuyacak ve üzerindeki maddeyi oluşturan tüm enerji harcanarak yok olacaktır. Bu ikinci yok oluş senaryosuna göre  yıl sonra evrendeki tüm yıldızların yakıtı tükenecek ve bu enerji tükenişi ile soğuyan evren yaklaşık  yıl sonra tamamı ile demire dönüşerek var olan tüm enerjisini tüketecek. Şimdilik evrenin sonu hakkında ancak bu iki olasılıktan birinin gerçekleşebileceği tahmin edilmektedir. …”

            Vaat Edilen Gün

            2. ayette geçen “vaat edilmiş gün” ifadesi, klâsik kaynaklarda ve onları izleyenlerin eserlerinde “ahiret günü” olarak değerlendirilmiştir. Biz bu değerlendirmenin yanlış olduğu kanısındayız. Çünkü ayette “vaat edilen gün”e yemin edilmiştir. Yemin etmenin bir bakıma kanıt göstermek olduğu daha önceki bölümlerde de ifade edilmişti. Bu durumda, kanıt gösterilen şeyin mutlaka elle tutulur, gözle görülür, muhatap tarafından algılanabilir somut bir şey olması gerekmektedir. Dolayısıyla somut olmayan, geleceğe ya da gaybe ait [soyut] bir şeyin kanıt gösterilmesi akla uygun değildir.

            Bize göre “vaat edilmiş gün” ölüm günüdür, ölüm anıdır. Bu ölüm hem kişinin bireysel ölümünü hem de kıyametin birinci aşamasındaki toplu ölümü kapsar.

Çünkü Kur’an vaat edilmiş günde herkesin mutlaka öldürüleceğini ve yine o gün herkesin mutlaka imana geleceğini bildirmektedir:

90-92Ve İsrâîloğulları’nı bol sudan/nehirden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla onları hemen izledi. Sonunda boğulma ona yetişince, “Gerçekten, İsrâîloğulları’nın inandığı Tanrı’dan başka tanrı olmadığına ben de inandım, ben de teslim olanlardanım” dedi. –Şimdi mi? Hâlbuki daha önce isyan etmiştin ve de bozgunculardan olmuştun. Artık Biz senden sonra geleceklere ibret olasın diye, bugün seni zırhınla birlikte kurtaracağız.– Ve şüphesiz insanlardan birçoğu kesinlikle Bizim âyetlerimize/ alâmetlerimize/ göstergelerimize karşı duyarsız/ilgisizdirler.

                                                                                          (Yunus/ 90-92)

29Ve onlar, “Eğer siz doğrulardan iseniz bu vaat ettiğiniz ne zaman?” derler.

30De ki: “Size günün belirlenmiş bir zamanı vardır ki ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz, ne de ileri geçebilirsiniz.”

                                                                                                    (Sebe/ 29, 30)

9Tersine onlar, yetersiz bilgi içinde oynayıp duruyorlar.

10,11Şimdi sen, göğün, apaçık bir kıtlık getireceği günü gözetle. O kıtlık insanları sarıp sarmalar. Bu, elem verici bir azaptır.

12Rabbimiz! Bizden azabı kaldır. Şüphesiz biz artık kesinlikle inananlarız.

13,14Nerede onlarda öğüt almak? Hâlbuki kendilerine açıklayıcı bir elçi gelmişti. Sonra ondan yüz çevirdiler ve “Öğretilmiş bir deli/ gizli güçlerce desteklenen biri!” dediler.

15Şüphesiz Biz azabı birazcık kaldırırız, siz kesinlikle dönenlersiniz.

16En büyük bir yakalayışla yakalayacağımız gün, şüphesiz Biz, suçluyu yakalayıp ceza vererek adaleti sağlayanlarız.

                                                                                              (Duhan/ 9-16)

19Ölümün sarhoşluğu gerçekten gerçek ile gelmiştir de: –“Ey insan! İşte bu, senin kaçıp durduğun şeydir.”–

20Ve Sûr da üflenmiştir. –“İşte bu, korkutulan gündür.”– 21Ve herkes, kendisiyle beraber bir sürücü ve bir şâhit bulunarak geldi.

                                                                                                      (Kaf/ 19, 20)

83Sen hemen bırak onları, kendilerine söz verilen günlerine kavuşuncaya kadar boşa uğraşsınlar ve oynayadursunlar.

                                                                                                         (Zühruf/ 83)

7-10İşte, göz şimşek gibi çaktığı, ay tutulduğu ve güneş ve ay bir araya getirildiği zaman, işte o gün insan, “Kaçış nereye/kaçacak yer neresi?” der.

11Kesinlikle onun düşündüğü gibi değil! Sığınak diye bir şey yoktur. 12O gün varıp durmak sadece Rabbinedir/ o gün varılıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur. 

13O gün, o insan, önden yolladığı şeyler ve geriye bıraktığı şeyler ile haberdar edilir.

                                                                                                 (Kıyamet/ 10-13)

26-30Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Köprücük kemiklerine dayandığı, “Çare bulan kimdir!” denildiği ve can çekişen kişi bunun o ayrılık anı olduğunu anladığı ve bacak bacağa dolaştığı zaman; işte o gün sürülüp götürülmek, sadece Rabbinedir.

                                                                                           (Kıyamet/ 26-30)

            Şahitlik Eden ve Şahitlik Edilen

            Bu ayetle ilgili olarak bir hayli rivayet uydurulmuştur. Rivayet tefsircileri de bu temelsiz anlatılardan yola çıkarak cümlenin kasem cümlesi olduğunu hiç dikkate almadan, “şahitlik eden” ve “şahitlik edilen”in ne olduğu hakkında ulu orta beyanlarda bulunmuşlardır. Bu beyanlar alt alta yazıldığında, karşımıza aşağıdaki gibi bir liste çıkmaktadır:

Şahitlik eden                          :                       Şahitlik edilen                        :

Cuma günü,                                                   Arife günüdür.

Pazartesi günü,                                              Cuma günüdür.

Hacer ül esved,                                              Hacc yapanlardır.

Kurban bayramının 1. günü,                          Arife günüdür.

Tevriye günü,                                                 Arife günüdür.

Allah,                                                             Kıyamettir.

Peygamber,                                                    Ümmettir.

Peygamberler,                                                Ümmetlerdir.

Peygamberler,                                                Peygamberimizdir

Ümmet-i Muhammed,                                   Diğer ümmetlerdir.

İsa peygamber,                                              [belirtilmemiş]

İnsan,                                                             [belirtilmemiş]

İnsanın organları,                                           [belirtilmemiş]

Hafaza melekleri,                                           [belirtilmemiş]

Mallar,                                                            İnsanlardır.

Yaratıklar,                                                      İnsanlardır.[2]

Oysa “şahitlik eden ve şahitlik edilen” cümlesi kesinlikle kasem [kanıt] olarak açıklanmalıdır. Yani ayetteki şahit ve şahidin tanık olduğu şeyler, Rabbimizin kıskıvrak yakalayışının kanıtı veya tanığı olmalıdır. Meselâ, Fil suresinde açıklandığı gibi, bu surenin muhatapları arasında Kâbe’yi yıkmak isteyen Fil Ashabının Rabbimiz tarafından nasıl kıskıvrak yakalandığının ve perişan edildiğinin canlı şahitlerinin bulunuyor olması, bu ayetteki tanıklığın bariz bir örneğini teşkil etmektedir.

            Ayetteki “şahitlik eden” ve “şahitlik edilen”i bulma işi Müslümanların görevidir.  Çünkü Rabbimiz birçok ayette yeryüzünde gezip dolaşmamızı ve eski medeniyetler hakkında bilgi edinmemizi emretmektedir. Rabbimiz tarafından böyle bir emrin verilmesi, inkârcıları nasıl kıskıvrak yakaladığının kanıtlarını bulmamıza ve bu yakalayıştaki çetinliğe tanık olarak aklımızı başımıza toplamamıza yöneliktir.

            Rabbimizin geçmiş medeniyetleri araştırmamızı emreden birçok ayetinden bazıları şunlardır:

6Görmediler mi ki Biz, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları kendilerine verdiğimiz, gökyüzünü üzerlerine bereketlerle gönderip altlarında ırmaklar akıttığımız nice nesilleri değişime/yıkıma uğrattık. Biz onları, günahları sebebiyle değişime/yıkıma uğrattık ve onların sonrasından başka bir nesil oluşturduk.

                                                                             (En’âm/ 6)

45Sonra nice kentler de vardı ki şirk koşmak sûretiyle yanlış; kendi zararlarına iş yaparlarken Biz, onları değişime/ yıkıma uğrattık. Artık damları çökmüş, duvarları üzerine yıkılmıştır; nice terk edilmiş kuyularla bomboş kalmış yüksek saraylar!

46Peki onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki kendilerinin, akıl edecekleri kalpleri ve işitecekleri kulakları olsun. İşte, şüphe yok ki, gözler kör olmaz, fakat göğüslerin içindeki kalpler kör olur.

                                                                                                         (Hacc/ 45, 46)

9Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü kazıp altüst etmişler, onu bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Elçileri de onlara nice açık delilleri getirmişlerdi. O hâlde Allah onlara haksızlık edecek değildi, fakat onlar şirk koşarak kendilerine haksızlık etmekteydiler.

                                                                                                       (Rum/ 9)

36Biz onlardan önce kendilerinden daha çetin güce sahip nice nesilleri değişime, yıkıma uğrattık. Öyle ki onlar beldeleri delik-deşik ediyorlardı. Hiç kaçıp kurtulacak yer var mı?

37Şüphesiz ki bunda aklı, anlayışı, vicdanı olan veya kendisi tanık olarak kulak veren kimse için elbette öğüt vardır.

                                                                                                      ( Kaf/ 36, 37)

            Ayrıca Âl-i Imran 137, En’âm 11, Yusuf 109, Neml 69, Ankebut 20, Rum 42, Fatır 44,   Muhammed 10, Nahl 36, Zühruf 8, Mümin 21 ve 82. ayetlere de bakılabilir.

            Bu ayetlerden anlaşılmaktadır ki, yeryüzü gezip dolaşılır ve bugüne kadar yapılmış arkeolojik çalışmalardan elde edilen veriler incelenirse, Rabbimizin inkârcıları kıskıvrak yakalayışına tanık ve kanıt olacak nice örenler/antik harabeler gözlenebilecektir. Eskiden yaşamış inkârcı toplumlara ait nice kalıntılar, bugün insanların dolaşıp incelemeleri ve ilahi yasanın nasıl işlediğini görmeleri için dünyanın her bir köşesinde meraklılarını beklemektedir.

            4-9. ayetler:

           4,5Uhdud’un/şiddetli tutuşturulmuş ateşin ashâbı öldürüldü: 6Hani onlar, onun üzerine oturmuşlar 7ve inananlara yaptıklarına tanık idiler. 8,9Mü’minleri cezalandırmalarının sebebi de, onların yalnız çok güçlü, övgüye lâyık, göklerin ve yerin hükümranlığı Kendisinin olan ve her şeye tanık olan Allah’a inanmalarından başka bir şey değildi.

            Ashab-ı Uhdud

            Kur’an’ın üslûbundan, Mekke halkının Firavun, Âd ve Semud’u bildikleri gibi, Uhdud halkından da haberdar oldukları anlaşılmaktadır. Ashab-ı Uhdud’un kimler olduğu, ne zaman ve nerede yaşadıkları hakkında çok değişik rivayetler vardır. Bu rivayetlerin her birinin de uzunca birer hikâyesi vardır. Hangisinin doğru olduğu belli olmamakla birlikte, bu rivayetlere göre olay Yemen, Necran, Irak, Şam, Habeş, Mecusî veya Yahudî krallarından biri tarafından meydana getirilmiştir. Zaten Kur’an da bu olayı yer, zaman ve faillerinin kim olduklarını belirtmeden zikretmektedir. Kur’an’ın anlatışına göre; Allah’a inanmayan kâfir bir beldenin hükümdarı, Allah’a inananları dinlerinden çevirmek ve tekrar eski sapık dine döndürmek için uzun ve derin hendekler, kanallar [uhdud] kazdırarak içine büyük ateşler yaktırmış ve Allah’a inanmakta ısrar edenleri bu ateşin içine atmıştır. Sadece Allah’a inandıkları için cezalandırılan insanların maruz kaldıkları bu vahşet ise Allah’a iman etmeyen zalimler tarafından seyredilmiştir.

            Orta Çağ kaynaklarında Uhdud halkı ve yukarıdaki ayetlerde açıklanan olaylar ile ilgili çok değişik bilgiler yer almaktadır. Bu bilgiler arasında en çok itibar edilenler, Razi, İbn-i Kesir, İbn-i Cerir, İmam Ahmed, Müslim, Nesaî, Tirmizî, Abdürrezzak b. Ebi Şeybe, Taberanî, Abd b. Humeyd tarafından nakledilenlerdir.

İlgilenenler için bu nakillerin özeti niteliğinde olan bazı pasajları Mevdudî’nin Tefhimu’l-Kur’an adlı eserinden aynen aktarıyoruz:

“1- Bir kral ve bir sihirbaz vardı. Sihirbaz çok yaşlandığı için bir gün krala  ‘Bana bir genç verin de onu yetiştireyim’ diye arz eder. Bunun üzerine kral da bir genci görevlendirerek onu sihirbaza gönderdi. Ancak bu genç, sihirbazın yanına giderken yolu üzerindeki bir rahibe [galiba Hıristiyanlığa mensup birine] uğradı.

            Böylece genç bu rahipten feyz alarak iman ehli oldu. Elinden körler ve cüzamlılar şifa bulmaya başladılar. Krala bu gencin dininden döndüğü haber verilince kral çok öfkelendi. Önce rahibi öldürdü, sonra da genci öldürmek istedi. Ancak gence hiçbir şey tesir etmiyordu. Sonunda genç delikanlı krala şöyle söyledi:  “Şayet beni öldürmek istiyorsan, halkı topla ve bana ok atarken ‘Bu gencin Rabbinin ismiyle’ de. Ben ancak o zaman ölürüm.” Kral da böyle yaparak genci öldürdü. Halk tüm olanları gördükten sonra ‘Bu gencin Rabbine iman ettik’ dediler.  Bunun üzerine kralın müşavirleri ‘Korktuğumuz başımıza geldi. Bu halk bizim dinimizi bırakarak o gencin dinini kabul etti’ dediler. Bu haber üzerine kral oldukça kızdı ve yolların  kenarlarına hendekler kazdırarak içinde ateş yakmalarını emretti. O gencin Rabbine iman edenlerden dönmeyenleri ateşe attırıyordu. (İmam Ahmet, Müslim,  Neseî, Tirmizi, İbn Cerir, Abdurrezzak b. Ebi Şeybe, Tabarânî, Abd b. Humeyd)

2- Hz. Ali’den [r.a] rivayet olunduğuna göre, İran Kisrâsı, birgün içkiden dolayı sarhoşken kendi kız kardeşi ile zina etmiş ve ikisi arasındaki ilişki devam etmişti. Bu haber halk arasında yayılınca, Kisrâ ‘Tanrı kız kardeşlerle evlenmeyi helal etti’ diye ilan etmiş, halk da buna karşı çıkınca azap etmeye, hatta onları ateş dolu hendeklere atarak öldürmeye başladı. Hz. Ali, Mecusilerde kız kardeşle evlenme adetinin o zamandan başladığını söyler. (İbn Cerir)

3- İbn Abbas da buna benzer bir olayı [galiba İsrâiliyata dayanarak] şöyle nakletmiştir: “Babilliler İsrailoğulları’nı Hz. Musa’nın dininden dönmeleri için zorladılar ve dinlerinden dönmeyenleri ateş dolu hendeklere attılar.” (İbn Cerir, Abd b. Humeyd)

4] Bu olaylar içinde en meşhuru Necran Hıristiyanlarının başına gelendir. Bunu İbn Hişam, Taberî, İbn Haldun ve Mu’cemu’l-Buldan’ın sahibi ile diğer Müslüman tarihçiler rivayet ederler. Olayın özeti şöyledir:

            Himyer [Yemen] Kralı Tuban Esed Ebu Karib, bir defasında Medine’yi ziyaret etti. Orada Yahudilerle temas kurarak dinini değiştirdi ve Yahudi oldu. Daha sonra [Yahudilerin Medine’deki kollarından biri olan] Beni Kurayza’dan iki Yahûdi alim alarak Yemen’e getirdi. Böylece orada Yahudiliği yaymaya başladılar. Daha sonra tahta oğlu Zûnuvas geçti. Zûnuvas [Arabistan’ın güneyinde Hıristiyanların en kuvvetli merkezlerinden biri olan] Necrân’ı ortadan kaldırmak için hücum ederek oranın halkını Yahudi olmaları için zorlamaya başladı. [İbn Hişam bunların Hz. İsa’nın gerçek dini üzerinde bulunduklarını söyler] Zûnuvas Necran’ı ele geçirdikten sonra halkı Yahudiliğe davet edince, halk bu daveti reddetti.

            O da bundan dolayı birçok kimseyi ateş dolu hendeklere atarak yaktı ve birçoğunu da katletti. Toplam 20.000 kişi öldürüldü. Necran ahalisinden bir şahıs, dost Zûsaliban’a gitmeyi başardı. Bir rivayete göre Rum Kayseri’ne gitti, bir başka rivayete göre ise Habeşistan Kral’ı Necaşi’ye giderek bu zulmü ona anlattı. Birinci rivayete göre Rum Kayseri Habeşistan kralına mektup yazdı. İkinci rivayete göre ise Necaşi Rum Kayseri’ne deniz kuvvetleri göndermesi için ricada bulundu. Sonunda Habeşistan, Uryat isimli bir komutanın emri altında 20.000 askeri Yemen’e gönderdi. Zûnuvas öldürülerek Yahudi hakimiyeti ortadan kaldırıldı ve Yemen Habeşistan sınırlarına dahil edildi.

            İslâm tarihçileri bu olayı sadece tasdik etmekle kalmaz, ayrıca ayrıntılı bilgi de verirler. Yemen ilkin M. 340 Yılında Hıristiyanların eline geçti ve M. 378’e kadar buradaki hâkimiyetleri devam etti. O dönemde Hıristiyan misyonerler Yemen’e geldiler. Bu dönemde zahit, mücahit ve iman sahibi bir Hıristiyan seyyah olan Faymiyun Necran’a geldi ve halka putlara tapmaktan vazgeçmeleri için tebliğ etmeye başladı. Bu tebliğ sayesinde Necran halkı Hıristiyanlığı kabul etti. Necran’ı üç kişi idare ediyordu. Biri o kabilenin başkanlığını, dışişlerini ve askeri işlerini yürüten Seyyid, ikincisi içişlerini yürüten Akib, üçüncüsü dini işleri idare eden Papaz. Güney Arabistan’da Necran önemli bir stratejik konuma sahipti. Aynı zamanda ticaret ve sanayi merkeziydi. Sun’î ipek, deri ve silah sanatları revaçtaydı, ayrıca Yemen  cübbesi de meşhurdu. Bundan da anlaşılıyor ki, Zûnuvas Necran’ı sadece dinî endişelerle değil, siyasi ve ekonomik nedenlerle işgal etmek için yola çıkmıştı. Necran’ın  Seyyidi Harise hakkında bir Süryâni tarihçisi olan Haritas şöyle yazar: “Zûnuvas  onu katletti ve iki kızını da öldürdükten sonra, kızlarının kanını içmesi için karısı Roma’yı zorladı. Sonra onu da katletti. Papaz Paul’un mezarını kazdırdı ve kemiklerini ateşe attırdı. Ateş dolu hendekler içinde kadınları, erkekleri, çocukları, papaz ve rahipleri yaktılar. 20.000 ile 40.000 arasında insan telef oldu.” Bu olay M. 523’ün Ekim ayında vukû buldu. Nihayet M. 525’de Habeşistan Yemen’e saldırarak Zûnuvas’ın Himyer saltanatına son verdi. Yemen’de bir bölge olan Hüsni Gurap’ta yapılan arkeolojik araştırmalar sırasında birtakım levhalar bulunmuş ve bunların üzerindeki yazılardan bu olayları aydınlatıcı bilgiler elde edilmiştir.

            M. 6. Yüzyılda Hıristiyanların çeşitli kitaplarında Ashab-ı Uhdud hadisesi zikredilmiş ve bizzat görenler tarafından ayrıntılı bir biçimde nakledilmiştir. Şahitlerden bazıları anlatma yolunu seçerken bazıları da olayı bizzat yazmışlardır. Şu üç kitabın yazarı da o dönemde yaşamıştır.

            Birincisi Prokopius, ikincisi Cosmos Indcopleustis [Habeş Necaşisi Elesboan’ın emriyle Batlamyus’un Yunanca kitabını tercüme etmekteydi. Habeşistan’ın sahil şehri Andolis’te oturuyordu], üçüncüsü de Johannes Mala’dır. Ondan sonra da bir çok tarihçi bu olayı nakletmiştir. Daha sonraları Johannes of Ephesus da [öl. 585] yazdığı Kanisa Tarihi’nde Necran Hıristiyanlarının ateşe atılmaları hadisesi hakkında, Papaz Simeon’un Dercila’nın başkanı Abbot von Gabula’ya yazdığı bir mektubu nakleder. Papaz Simeon, bu hadiseyi bizzat gören Yemenlilerden rivayet etmiştir. Bu mektup ayrıca M. 1881 ve M. 1890’da ‘Hristiyan Şahidlerinin Hayatı’ adlı bir kitapta yayınlanmıştır. Yakubî Patriarch Dionusisus ve Zacharia of Mitylene Süryani lisanında basılan kitaplardan nakletmişlerdir. Yakub Surucî de Necran Hıristiyanları hakkında bilgi vermiştir. Erreha [Edessa] Papazı Pulus, Necranlı Hıristiyanların katledilmeleri dolayısıyla bir mersiye yazmış ve bu mersiye günümüze kadar gelmiştir. Süryani lisanında yazılan kitabın İngilizce tercümesi  “Book of the Himyarites” adlı eser de Müslüman tarihçilerin açıklamalarını onaylamaktadır.  British Museum’da bu dönemle ilgili Habeşistan’dan gelen birtakım vesikalar bulunmaktadır ve bu vesikalar da hadiseyi doğrulamaktadırlar. Filbî de “Arabian Highland” adlı kendi seyahat kitabında Necranlıların Ashab-ı Uhdud olayının geçtiği yeri hâlâ bildiklerini yazmaktadır. Ummi Hark’ın yanında bir tepe üzerinde bazı resimler de bulunmaktadır. Ayrıca Necran’daki Kâbe’nin yeri de Necran halkı tarafından bilinmektedir. Habeşistan Hıristiyanları Necran’ı ele geçirdikten sonra buraya Kâbe şeklinde bir mabet inşa etmişler ve Mekke’deki Kâbe-i Muazzama yerine bunu dinî merkez kılmak istemişlerdir. Buranın papazları başlarına sarık sararlardı. Ayrıca bu mabedi “Harem” ilân etmişlerdi. Roma buraya malî yardımda bulunuyordu. Mabedin papazları Rasulullah [s.a.] ile münazara yapmak için Mekke’ye de gelmişlerdir.”[3]

Ashab-ı Uhdud olayı ile Musa peygamber ve Firavun arasında geçen olay arasında, hükümdarların inananlara uyguladığı vahşetin büyüklüğü açısından benzerlik vardır.

Detayları A’râf suresinin 103-130. ayetlerinde anlatılmış o olayda da  Firavun, Musa peygambere yenilen sihirbazların Allah’a iman etmeleri üzerine, Ashab-ı Uhdud’a uygulanan vahşetin bir benzerini sergilemiştir:

123-126Firavun dedi ki: “Ben size izin vermeden önce ona iman mı ettiniz? Şüphesiz bu, halkını şehirden çıkarmak için, şehirde kurduğunuz gizli bir tuzaktır. Yakında bileceksiniz. Kesinlikle ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi kesinlikle asacağım.” Çok bilgili, büyüleyici, etkin bilginler de dediler ki: “Hiç şüphesiz biz sadece Rabbimize dönenleriz. Senin bizi, yakalayıp cezalandırman da sırf Rabbimizin âyetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır.” –“Ey Rabbimiz! Bize çok çok sabır ver de gevşemeyelim, zaafa düşmeyelim, boyun eğmeyelim. Canımızı da Müslümanlar olarak al!”–

127Firavun toplumundan ileri gelenler de, “Seni ve senin ilâhlarını/ seni ilâh edinmeyi terk etsinler de yeryüzünde kargaşa çıkarsınlar diye mi Mûsâ’yı ve toplumunu serbest bırakacaksın?” dediler. Firavun dedi ki: “Onların oğullarını öldüreceğiz, kızlarını sağ bırakacağız ve biz onlar üzerinde ezici bir güce sahip kimseleriz.”

128Mûsâ, toplumuna dedi ki: “Allah’ın yardımını isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı yapar. Mutlu son da Allah’ın koruması altına giren kimseler içindir.”

                                                                                                  (A’râf /123-128)

            Ashab-ı Uhdud’a yapılanların Büruc suresinde anlatılması, “Giriş” bölümünde de ifade edildiği gibi, o dönemde Mekkeli Müslümanlara yapılmakta olan eziyetler nedeniyledir.

            Tarih kitaplarında verilen bilgilere göre Kureyş önce İslâm’ı seçen kölelere ve toplumun zayıf, güçsüz ve kimsesizlerine karşı savaş açmıştır. Yapılan işkenceler, dövmek, günlerce aç susuz bırakmak, üzerlerine büyük taş parçaları koyarak kızgın kumlarda yatırmak ve akıllara durgunluk verecek buna benzer vahşice uygulamalar şeklindeydi. Meselâ Bilâl gibi İslâm’ı ilk seçenlerden biri olan Yasir, ayaklarından develere bağlanmak suretiyle parçalanarak öldürülmüş, bu manzara karşısında isyan eden Yasir’in eşi Sümeyye de Ebucehil tarafından karnına mızrak saplanmak suretiyle katledilmiştir. Bu ikisinin oğulları olan Ammar ise işkenceye dayanamamış, kalbi iman dolu olduğu hâlde diliyle inkârda bulunmuştur. Yine cefakâr Müslümanlardan biri olan Habbab b. Eret, İslâm düşmanı bir kadın olan Ümmü Anmar’ın azatlı kölesi olmasına rağmen, Müslüman olduğu için eski sahibi tarafından kızgın demirlerle dağlanmıştır.

            4. ayetteki “قتل   kutile” sözcüğünün anlamı “öldürüldü” demektir. Ancak İbn-i Abbas gibi bilginlere isnat edilen bazı rivayetlere dayanılarak sözcük “lânet olsun!” anlamında beddua olarak kullanılmaya başlanmış ve hâlâ da bu anlamda kullanılmaya devam edilmektedir. Tebbet suresinin tahlilinde detaylı olarak açıklandığı gibi, Rabbimizin beddua etmesini mantıklı görmüyor ve bu tarz ifadeleri uygun bulmadığımızı bir kez ifade ediyoruz.

            9. ayetin sonundaki “ve Allah her şeye şahittir” ifadesi, deyim yerindeyse Allah’ın gözünden hiçbir şeyin kaçmadığını vurgulamaktadır. Bu ifade müminler için ne kadar büyük bir ümit kaynağı ise, zalim müşrikler için de bir o kadar tehdit ve uyarı unsurudur

            10. Ayet

10Şüphesiz ki inanan erkek ve kadınları ateşlerde işkence edip sonra da tevbe etmeyenler için cehennem azabı vardır, yangın azabı da onlar içindir.

            İbret alınması gereken tarihî Uhdud olayının anlatılmasından sonra, bu ayetten başlayarak bazı ilâhî ilkelerin açıklanmasına geçilmiştir.

            10. ayet çok önemli bir konuya dikkat çekmektedir. Bu, müminleri ateşe atıp da tövbe etmeyenler için cehennem azabından başka bir de “yangın azabı”nın var olduğu konusudur. “Yangın azabı” ifadesini, müminleri yakanların kendilerinin de yanacakları şeklinde anlamak eksik bir anlayıştır. Bize göre “yangın azabı”, cehennem azabından ayrı ve başka bir azaptır. Bu azap, müminleri ateşe atıp da tövbe etmeyenlerin bu dünyada çekecekleri ruhsal acıdır, özellikle vicdan azabıdır. Dolayısıyla ayetteki “yangın azabı” sadece Ashab-ı Uhdud’u yakanlara mahsus olmayıp genel bir ilâhî ilkeyi ifade etmektedir.

            Ayetin bir başka mesajı da kâfirlere bir ümit ışığı olarak tövbe kapısının açık tutulduğudur. Nitekim tarihe baktığımız zaman, müminlere pek çok zararları dokunmuş kimselerin bu açık kapıdan girerek [tövbe ederek] mümin oldukları, kendilerini kurtardıkları gibi İslâm’a da hizmette bulundukları görülmüştür. Bu durumun en iyi örneği Halid b. Velid’dir.

            “Ateşlere salıp” diye çevirdiğimiz “fetenu” sözcüğü, altın ve gümüş gibi kıymetli madenlerin cürufunu hasından ayırmak için yüksek sıcaklıkta eritilmesi anlamındaki  “fetn” kökünden gelmektedir. Sözcük, “ateşte yakıp eritmek” anlamı doğrultusunda “denemek, imtihana tâbi tutmak, sıkıntıya-belâya sokmak, ayrılık, iç çekişme, kavga, kargaşa, kışkırtma, baştan çıkarma, birbirine düşürme” anlamlarında da kullanılmaktadır. Dikkat edilirse bu anlamların hepsi de acı ve ıstırap içeren, mecazî anlamda ateş gibi yakıp eriten bir ima taşımaktadır. Bu sebeple ayetin ifade ettiği manayı sadece “müminleri ateşe atmak” olarak değil, “Müslümanları birbirine düşürmek, baştan çıkarmak, başlarını belâya sokmak” olarak da anlamak gerekir. Bu konuyla ilgili detay Sad suresinde verilecektir.

            Ayrıca şu gerçeğin hatırlanmasında da yarar vardır: Müslümanlar bu dünyada her zaman İbrahim peygamber, peygamberimiz, Ashab-ı Uhdud’da bahsedilen inananlar, Yasir, Sümeyye, Bilâl ve diğer bir çok mümin gibi eza ve cefa içinde bulunacaklardır.

186Hiç kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız konusunda yıpranacaksınız/imtihan olunacaksınız. Sizden önce kendilerine Kitap verilen kimselerden ve ortak koşan kimselerden birçok eza; can sıkıçı, sinir bozucu şeyler de işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah’ın koruması altına girerseniz, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.

                                                                                                (Âl-i Imran/ 186)     

39-41Kendilerine savaş açılan kimselere, kendileri haksızlığa uğramaları; onlar, başka değil sırf “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmaları nedeniyle savaşmalarına izin verildi.

                                                                                             (Hacc/ 40)

            11. Ayet:

11Kesinlikle inanan ve düzeltmeye yönelik işler yapanlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte bu, büyük kurtuluştur.

            Ayette geçen “الفوز   fevz” sözcüğü “kurtuluş” ve “başarma” demektir. Burada, inananlara ve sâlihâtı işleyenlere Allah’ın ikramda bulunacağı ve onlardan razı olacağı, cennet vaadi ile ifade edilmektedir. Aslında sırf ahiretteki azaptan kurtulmak bile büyük bir başarıdır. Bunun üzerine bir de altlarından ırmaklar akan cennetleri elde etmek ise en büyük zaferdir.

            12. Ayet:

            12Rabbinin kıskıvrak yakalaması gerçekten çok şiddetlidir

            İşte, surede kasemlerle dikkat çekilen, kanıtlarla ispat edilmek istenen yargı budur. Kasem cümlesinin cevabı olan bu ayette Rabbimiz zalimlerin yaptıklarının yanlarına kâr kalmayacağını, adaletin mutlaka sağlanacağını, suçluların ve zalimlerin kıskıvrak yakalanacağını bildirerek kasemle dikkatleri çektiği hükmünü belirtmektedir.

            Bu ayette kısa bir açıklama şeklinde yapılan uyarı, Hud suresinin 25-103. ayetlerinde Nuh peygamber ile kavmi arasındaki ilişkiyle başlayıp Musa peygamber ile Firavun arasındaki ilişkiye kadar devam eden geniş açıklamalarla detaylandırılmış ve pasaj şu ayetlerle bağlanmıştır:

100İşte geçmişe yönelik bu anlatım, kentlerin ciddî haberlerinden, önemli bilgilerindendir. Biz, onu sana anlatıyoruz; onlardan ayakta olan ve biçilmiş ekin olan da vardır.

101Ve onlara Biz haksızlık etmedik; fakat onlar kendilerine haksızlık ettiler, yanlış; kendi zararlarına iş yaptılar. Onun için Rabbinin emri geldiğinde, Allah’ın astlarından taptıkları tanrıları, onlara hiçbir şey sağlamadı ve onlara ziyandan başka bir şey arttırmadılar.

102Ve Rabbin, halkı şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimseler olan kentleri yakaladığında, O’nun yakalayışı işte böyledir. Şüphesiz O’nun yakalaması pek acıklıdır, çok çetindir!

                                                                                                       (Hud/ 100-102)

            13. Ayet:

           13Kesinlikle ilk yaratan, sonra öldürüp yeniden yaratan yalnızca O’dur.

            Bu ayet ilk bakışta bu evrendeki yaratılışı ve kıyamet sonrasındaki dirilişi çağrıştırmaktadır. Ancak evrene dikkatle bakıldığında, her şeyin sürekli bir yenilenme ve sürekli bir çürüme içinde olduğu görülmektedir. Bu, evrende her an gerçekleşen bir ilk yaratılışın, bir ölümün ve her ölenin yerine yeni bir dirilişin söz konusu olduğu anlamına gelmektedir. “Başlatma ve iade etme” sözünün işaret ettiği bu döngünün en belirgin örneği gece ile gündüzün sürekli meydana geliyor olmasıdır.

            Başlattığı evrende tüm bu işleyişi gerçekleştiren, dolayısıyla hem başlatan hem de iade eden, sonuçta da kıyametle sona erecek olan evreni ahiret yaşamı ile iade edecek olan, bunları yapan ve yapabilecek olan sadece Allah’tır.

            14. Ayet

           14Ve O, çok bağışlayandır, çok sevendir,

            Günahı ne kadar büyük olursa olsun, isyanı ne kadar aşırı olursa olsun, tövbe edip dönüş yapan herkese açık bir kapı olan “bağışlanma”, Allah’ın hiçbir engel tanımayan rahmetinden, coşkun lütuf ve ihsanından kaynaklanmaktadır. Sevgi ise, her durum ve koşulda Rabbini tercih eden müminlere Allah’ın lütufkâr, cömert ve yumuşak yaklaşımını ifade etmektedir.

            15. Ayet:

           15en büyük tahtın sahibidir, ikramı çok olandır,

            “العرش   Arş” sözcüğü, iktidar alameti olan “kral koltuğu, taht” demektir. “Arşın sahibi” ifadesi ise yeryüzünün, gökyüzünün, içindeki varlıklarıyla tüm evrenin tek sahibi, tek yöneticisi, tek hükümranı anlamına gelir. her şeyin ve herkesin sahibi olan bu yüce varlık, kimsenin ve hiçbir şeyin kendisinden kaçamayacağı Allah’tır.

            Ayette Allah’ın “المجيد   Mecid [Yüce]” olduğu belirtilerek insanoğluna âciz bir varlık olduğu hatırlatılmaktadır.

            16. Ayet:

           16dilediğini en ileri derecede yapandır.

            Yani; “O, en sonunda istediğini yapandır, dilediğini dilediği şekilde yapandır. O’na itiraz edilemez, O’nun iradesine karşı çıkılamaz ve O’na engel olunamaz. Çünkü kâinatta hiç kimse ve hiçbir şey O’nun gibi güçlü değildir, hiçbir güç O’nu mağlûp edemez.”

Bundan dolayı O, dostlarını cennetine sokar ve buna kimse mani olamaz. Düşmanlarını cehennemine sokar ve onlara kimse yardım edemez. Suçluların kimisini hemen cezalandırır, kimisine cezalandıracağı vakte kadar dilediğince mühlet verir; kimisine dünyada, kimisine de ahirette azap eder. Bütün bunları ve bunların dışında kalan her şeyi dilediği gibi yapar.

            17, 18. Ayetler:

           17,18O orduların; Firavun ve Semûd’un haberi sana geldi mi? Elbetteki geldi

            Hatırlanacağı üzere, Kur’an’da Firavun’dan daha önce de söz edilmişti. Artık muhatapların bu konuları iyi bildiği kabul edildiğinden, hatırlatmak için sadece bir işaretle yetinilen Firavun konusu bundan sonraki surelerde de sık sık hatırlatılacaktır.

            Kur’an’ın Firavun ve yandaşlarına “ordular” adını vermesi, onların kuvvetlerine ve organize oluşlarına işaret etmektedir.

            19, 20. Ayetler:

19Fakat  o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden  o kimseler hâlâ bir yalanlama içindedirler. 20Oysa Allah onları arkalarından kuşatıcıdır.

   Yani “Bu inkârcılar Benim avucumun içindedirler. Ben bunları yok etmeye ve yalanlamalarının cezasını hemen vermeye kadirim. Öyleyse yalanlamalarından ötürü sabırsızlık gösterme, onlar Benim elimden kurtulamazlar.”

            Allah’ın “المحيط   Muhit [Kuşatıcı]” olması

            Bu ifade, Allah’ın inkârcıları arkalarından kuşatarak kaçacakları bir yer bırakmamak üzere yollarını kestiğini, onlara her zaman ve her yerde güç yetirdiğini, onları avucunun içine aldığını belirtmektedir.

            Ancak “kuşatma” sözcüğü ile Fetih suresinin 21, İsra suresinin 60 ve Yunus suresinin 22. ayetlerindeki gibi “helâkin yakınlığını ifade eden bir kuşatma” da kastedilmiş olabilir. Bu takdirde “Bunlar, yalanlamak suretiyle kendilerini bir helâkle karşı karşıya getiriyorlar” denmek istenmiş ve inkârcıların bir helâkle yüz yüze oldukları ifade edilmiş olabilir.

            Bu ifadeyle, bir diğer anlam olarak; “Allah onların bütün yaptıklarını biliyor, Allah onların yaptıkları şeyleri [ilmiyle] çepeçevre kuşatmıştır, dolayısıyla da yaptıklarına karşılık ceza verme zamanını bekliyor” manası da kastedilmiş olabilir.

            21, 22. Ayetler:

           21,22Aksine o, korunmuş levhada şerefli bir Kur’ân’dır.

            Bu iki ayet konu dışıdır. Bu durum, bu iki ayetin ayrı bir necm olduğu anlamına gelmektedir. 21. ayetin başındaki “ بل  bel [aksine]” edatı, bu iki ayetin müşriklerin Kur’an’a sataşmalarına karşılık olarak inmiş olduğunu düşündürmektedir. Ancak bu sataşmanın yeri, zamanı ve nasıl olduğu hakkında herhangi bir bilgi verilmemiştir.  Bununla beraber biz, bu ayetlerin Abese suresinin 11-16. ayetlerinden oluşan necmin devamı olduğu kanaatini taşımaktayız. Çünkü Abese suresinin 11. ayetinin başındaki “ كلاّ  kellâ [Hayır… Hayır…]” sözcüğü ile buradaki 21. ayetin başındaki “بل   bel” edatı bir bütünlük arz etmektedir.

Bu takdire göre ise, aşağıdaki gibi bir pasaj oluşmaktadır:

  11- Hayır… Hayır… Hiç de öyle değil! O, bir düşündürücüdür.

  12- Dileyen onu düşünüp öğüt alır;

  13- değerli sayfalar içindedir,

  14- yüceltilmiş, tertemiz temizlenmiş,

  15- sefirlerin ellerinde;

  16- saygın, güvenilir.

  21- Aksine o, Mecid/ şerefli bir Kur’an’dır.

  22- Korunmuş levhada.

            15. ayette Allah’ın sıfatı olarak zikredilen “ المجيد  Mecid [yüce, şerefli, köklü]” sözcüğü, 21. ayette Kur’an için zikredilmiştir. Bu da, Allah’ın sözünden daha yüce, daha üstün, daha köklü bir söz olmadığı, olamayacağı anlamındadır.

22. ayetteki “Korunmuş levhada” ifadesinden, Kur’an’ın korunduğu ve korunacağı anlaşılmaktadır ki, zaten Rabbimizin bu manada başka beyanları da mevcuttur:

77hiç kuşkusuz o, şerefli Kur’ân’dır. 78Saklanmış/korunmuş bir kitaptadır. 79Ona zihinsel olarak temizlenmişlerden başkası temas edemez. 80O, âlemlerin Rabbinden indirilmedir.  

                                                                                                          Vakıa/ 77, 78

9Hiç kuşkusuz Biz, o Öğüt’ü/ Kur’ân’ı Biz indirdik, Biz. Ve kesinlikle Biz, onun için koruyucularız.

                                                                                                                                         (Hicr/ 9

            Görüldüğü gibi, bu ayetlerde Kur’an’ın korunduğu, değişmediği, Allah’ın sözünün ele alınan her konuda en son merci olduğu telkin edilmektedir.

22. ayetteki “لوح   levh” sözcüğünün esas anlamı “tahta, gemi tahtası” demektir.[4]

Bu sözcük daha sonraları üzerine yazı yazılan her türlü yassı nesne için de kullanılır olmuştur. Dolayısıyla tabletler ve yongalar gibi ilkel olanlarından başlayarak papirus, parşömen, kâğıt, teyb bandı, bilgisayar diski ve CD gibi daha gelişmiş olanlarına kadar, üzerine yazı yazılabilen, kayıt yapılabilen bütün malzemeler de “levh” kapsamında anlaşılmalıdır.

            “لوح   Levh” sözcüğüyle kurulmuş olan “للوح محفوظ   levh-i mahfuz [korunmuş levha]” tamlaması ise mecazî bir deyim olup Kur’an’ın kesinlikle kaybolmayacak şekilde korunduğu, korunacağı gerçeğini ifade etmektedir. Klâsik eserlerde görüldüğü gibi, özel isim hâline getirilerek bu isim etrafında çıkarılmış “Levh-ı Mahfuz altındandır, gümüştendir, yakuttandır”, “Levh-ı Mahfuz arşın sağ tarafındadır, semadadır, İsrafil’in alnındadır, Matiryun denen meleğin kucağındadır” gibi söylentiler, ciddî kaynak ve destekten yoksun kuruntulardır.

Kur’an’ın Allah tarafından korunduğu ve korunacağı konusu, üzerinde çok tartışılan bir husustur. Özellikle İslâm dininin mensubu olmayan araştırmacılar, bugünkü Tevrat ve İncil’in orijinalliğinin korunamadığının bu din mensuplarınca bile kabul edilmesinden olsa gerek, Kur’an’ın da tahrife uğradığını ispat için gayret göstermektedirler.

            Bilindiği kadarıyla bu yöndeki araştırmaların en sonuncusu İngiltere’de Prof. Mingana adında bir ilim adamı tarafından yapılmıştır. Bu şahıs, Dr. Agnes Levis adında birinin III. Halife Osman dönemine veya biraz daha eski bir döneme ait olan bir mushafın bir-kaç sayfasını bulduğunu ve kopyalarını da kendisine verdiğini iddia ederek mevcut Mushaf ile bu kopyalar arasında farklar olduğunu ileri sürmüştür. Ancak yapılan tetkikler sonucunda, yanlışlığın mevcut mushafta değil, araştırmacıya verilen kopyalarda olduğu anlaşılmıştır.

İslâm ve Kur’an’ın önde gelen hasımlarından ve Kur’an üzerinde araştırmaları bulunan İngiliz müsteşrik [oryantalist, doğubilimci] Sir William Muir, yaptığı uzun araştırmaların sonunda bilim adamı sıfatının verdiği sorumlulukla “Metninin bütün servetini on iki asır muhafaza eden bir başka kitap yoktur” demek zorunda kalmıştır.

            Ülkemizde de bazıları tarafından kıraat ve fonetik işaretleri ya da seslendirme farklılıkları öne sürülerek tahrif iddialarında bulunulmuşsa da, bu tip farklılıkların cümlenin anlamını etkilemeyen unsurlardan olması sebebiyle bu iddialar itibar görmemiştir.

            Ancak; aklını işletebilen her Müslüman’ın Kur’an’ın Allah tarafından nasıl korunduğuna mantıklı bir cevap araması doğaldır, hatta bir görevdir. Çünkü Kur’an, onu tahrife yeltenen tevhit düşmanlarının Tevrat ve İncil’e yaptıkları saldırılara benzer bir saldırıya [Hacc 52, 53, En’âm 112, 113, 121]  karşı sigortalanmış olarak çelik kasaların içinde muhafaza edilmemektedir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an’ın orijinalliğini muhafaza ettiği bizzat Müslümanlarca mantıklı bir şekilde ispat edilmelidir. Böylece -Müddessir suresinin 31. ayetinde işaret edildiği üzere- “iman etmiş olanların imanı artsın, kendilerine kitap verilmiş olanlar ile iman sahipleri kuşkuya düşmesin.”

            “Benim imanım tamdır, imanımı güçlendirmek için böyle bir şeye ihtiyacım yok” diyenlere, kalbini [imanını] güçlendirmek için Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini isteyen İbrahim peygamberi hatırlatmakta yarar vardır (Bakara 260).

Bizim görüşümüze göre, Kur’an aşağıdaki nedenler dolayısıyla tahrife uğramamıştır:

            – Kur’an lâfız, nazım ve içeriği itibariyle bir mucizedir. Bu sebeple herhangi bir eksiltme, arttırma veya değiştirme olsa, deyim yerindeyse hemen sırıtıvermektedir.

            – Rabbimiz sayesinde Müslümanlar, erken dönemde harekete geçerek Kur’an’ın kitaplaşmasını gerçekleştirmişlerdir. Böylece çok eski dönemlerdeki el yazması nüshalar ile bugünkü baskıların aynı olduğu görülebilmektedir.

            – İlk günden itibaren pek çok insan büyük bir zevkle, aşkla, hazla Kur’an’ı ezberine almak istemiş ve Kur’an’ın lafızlarındaki armonik özellik nedeniyle de bunu kolayca başarmıştır. Böylece tarihin her döneminde Kur’an’ı ezberinde tutan on binlerce hafız mevcut olmuş, bundan dolayı da Kur’an’ın tahrif edilme veya nüshalarının kaybolma riski hiç doğmamıştır.

            – Kur’an’ın inmeye başlamasıyla birlikte, Kur’an’ın eğitim ve öğretimi de başlamıştır. Diğer dinlerde dinî eğitimin ruhanîlerin tekelinde olmasına karşılık ruhban sınıfının olmadığı İslâm’da, eğitim ve öğretim, köylü-kentli herkese yönelik olmuştur. Kur’an bir zümrenin veya bir kurumun tekelinde olmadığı gibi, ilk yıllarda bile hiçbir zaman birkaç nüshadan ibaret kalmamıştır. Çok sayıdaki nüshasıyla her Müslüman’ın evine, iş yerine, kütüphanelere, camilere, mescitlere, kitap evlerine girmiş, herkes tarafından okunmuş ve öğrenilmiştir. Böylece yaygın bir öğretim sağlanmış, kötü niyetli kişilerin kişisel boyuttaki tahrif çabaları sonuçsuz kalmıştır.

            – Kur’an’ın inmeye başladığı Milâdî 610 yılı, diğer dinlerin ortaya çıkış zamanlarına göre insanlık tarihinin aydınlık bir dönemidir. Bu dönemde birçok eski medeniyet zirve noktasındadır ve olaylar artık kayda geçirilmeye başlanmıştır. Nitekim Musa ve İsa peygamberlerin varlığını ve yaşamını bazı tarihçiler kabul etmezken, peygamberimizin yaşadığı konusunda, hayatı ve kişiliği hakkında hiçbir tereddüt yoktur. Dolayısıyla peygamberimizin tek mucizesi olan Kur’an da, tereddüde yer vermeyen kayıtlarla günümüze gelmiştir.

            – İslâmiyet, Musa ve İsa peygamberler zamanındaki gibi yönetilen, değişime uğratılan, mağdur, mazlum, zavallı, garip azınlıklar arasında değil, zengin, hâkim, özgür kentlerde doğmuş ve büyümüş, yöneten, değişime uğratan, güçlü toplumların dini olmuştur. İslâmiyet’in bu özelliği dolayısıyla da Kur’an’ın tahrife uğramış olması mantıklı değildir.

Yukarıda sıralanan maddeler, değişik bakış açıları ile herkes tarafından arttırılabilir.

 Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.


[1] Lisanü’l-Arab, cilt 4, s. 695-697; semâ maddesi]

[2]  [Razi, Kurtubi, İbn-i Kesir]

[3] (MEVDUDİ)

[4] (Lisanü’l Arab, “lvh” mad.


^ Başa Git - << Önceki Sayfa: Şems (güneş) SURESİ - Sonraki Sayfa:Tin (incir) suresi >>