89 (3). ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ

MEDENÎ, 200 ÂYET

GİRİŞ

Medîne'de inen ilk sûrelerden olup iniş sırasına göre 89. sûre olarak kabul edilir. İçeriğinden hareketle Enfâl sûresi'nden sonra indiği söylenebilir. İçerisindeki farklı konulara ait birçok pasajın, farklı sebeplerle farklı zamanlarda indiği anlaşılmaktadır.

Adını, 33-35. âyetlerden oluşan paragrafta geçen “Âl-i İmrân” [İmrân ailesi] ifadesinden alan bu sûrede, Kitap Ehli ile, özellikle Hristiyanların inançlarının yanlışlığı hususundaki sürtüşmeler, müşrik ve münâfıklar ile yapılan fikrî mücâdeleler, onların iman ve samimiyete daveti, savaşlar, özellikle de Uhud savaşı işlenmekte; bunun yanı sıra da, hayırlı ve diğer toplumlara şâhit olacak olan bu ümmete dünyayı düzeltmeleri için yapmaları gereken görevler bildirilmektedir. Bu sûre, konuları itibariyle Bakara sûresi'nin devamı ve ondaki bazı konuların da açılımı mesâbesindedir.

Sûrenin iyi anlaşılabilmesi için târihsel arka planın bilinmesi gerekir. Bu sebeple ilgili pasajın [121-122, 140-144, 155, 157, 165-168. âyetler] girişine Uhud savaşı'nın nedenleri ve sonuçlarıyla ilgili ansiklopedik tarzda bir açıklamanın yanısıra, sûrenin inişine neden olan Hristiyanlara yönelik boyutu hakkında da merhum Râzî'nin târihçi İbn İshâk'tan naklettiği bilgiyi koymuş bulunuyoruz:

“Bu sûrenin başından, mübâhele âyetine [61. âyete] kadar olan kısım Hristiyanlar hakkındadır.” Bu Muhammed b. İshâk'ın görüşüdür. O şöyle demiştir: “Hz. Peygamber'e (s.a), Necrân'dan 70 kişilik binitli bir heyet geldi. İçlerinden 14'ü onların eşrafından idi. Bu 14 kişinin 3'ü kavmin ileri gelenlerindendi. Bunlardan 1'i başkanları olup adı da Abdu'l-Mesîh idi. İkincisi, danışmanları ve en ileri görüşlü olanları idi. Ona “Seyyid” diyorlardı, adı ise el-Eyhem idi. Üçüncüsü de, âlimleri, piskoposları ve müderrisleri idi ki adı Ebû Hârise ibn Alkame idi. O, Benû Bekr ibn Vâil kabilesindendi. Hristiyanlık'taki eğitim ve öğretimi, Hristiyanlık'a yaptığı hizmetleri, çalışmaları sebebi ve ilmi ile meşhur olduğu için Rûm hükümdarları tarafından izzet ve ikramlara mazhar kılınarak kendisine birçok mal verilmiş ve idaresine birçok kilise bağlanmıştı. Necrân'dan gelirken bir katıra binmiş, onun yularını da kardeşi Kürz b. Alkame çekmiştir. Ebû Hârise'nin katırı yürürken birden tökezler. Kardeşi Kürz, Hz. Peygamber'i (s.a) kastederek, “O uzaktaki helâk olsun” deyince, Ebû Hârise, “Aksine senin anan helâk olsun” dedi. Bunun üzerine Kürz, “Niçin ey kardeşim?” deyince, o cevaben, “Vallahi o bizim beklemekte olduğumuz peygamberdir” der. Kürz de, “Bunu bildiğin hâlde, o'na inanmana mâni olan nedir?” der. Ebû Hârise, “Şu krallar bize çok mal verip izzet ü ikramda bulundular. Eğer biz Muhammed'i tasdik edecek olursak, onlar bütün verdiklerini geri alırlar” dedi. Bu cevap Kürz'ün kalbinde bir ukde oldu. Müslüman oluncaya kadar bunu gönlünde sakladı. Müslüman olunca, bu hâdiseyi anlattı.

Sonra ileri gelen bu üç reisleri, piskoposları ve danışmanları Hz. Peygamber (s.a) ile, dinlerindeki ihtilaflar üzerine konuştular. Onlar bazan Hz. Îsâ'nın (a.s) “Tanrı” olduğunu, bazan “Allah'ın oğlu” olduğunu, bazan da “üçün [Baba-Oğul-Rûhu'l-Kudüs] üçüncüsü” olduğunu söylüyorlardı. “O, Allah'tır” demelerine, “Çünkü ölüleri diriltir, anadan doğma körleri, alaca hastalığına musab olanları ve diğer hastaları iyileştirir, ğaybları haber verir, çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar, ona üfler, o da uçardı” diye delil getiriyorlardı. O'nun, Allah'ın oğlu olduğu iddiasına da, “Çünkü o'nun bilinen bir babası yoktu” diye istidlal ediyorlardı. Onun, üçün üçüncüsü olduğu görüşlerine de, “Çünkü Allah ‘Biz yaptık,’ ‘Biz kıldık’ diyor. Eğer Allah bir olsaydı ‘Ben yaptım’ derdi” diye istidlal etmişlerdir. Buna karşılık Hz. Peygamber (s.a) onlara, “İslâm'a girin” deyince, onlar, “Biz senden daha önce İslâm'a girdik” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Yalan söylüyorsunuz. Allah'a bir oğul isnad edip duruyorken, haça taparken ve domuz eti yiyip dururken, sizin Müslümanlığınız nasıl doğru olur?!” dedi. Onlar da, “Eğer O, Allah'ın oğlu değil ise, o'nun babası kimdir?” dediler. Hz. Peygamber (s.a) sustu ve bunun üzerine Allah Teâlâ, Âl-i İmrân sûresi'nin başından 80 kadar âyeti indirdi.

Daha sonra Hz. Peygamber (s.a) onlarla münazaraya başlayarak, şöyle dedi:

— Bilmiyor musunuz, Allah ölümsüz olan bir diridir? Hz. Îsâ ise, ölümlüdür.

— Evet biliyoruz.

— Bilmiyor musunuz ki, babasına benzemeyen hiç bir çocuk yoktur?

— Evet biliyoruz.

— Bilmiyor musunuz ki, Rabbimiz her şeye hâkim ve kayyûmdur? Onu korur, gözetir, muhafaza eder ve rızıklandırır. Hâlbuki Îsâ, bunların herhangi birini yapabilir mi?

— Hayır.

— Bilmiyor musunuz, yerde ve gökte bulunan hiç bir şey Allah'a gizli kalmaz. Îsâ ise, Allah'ın bildirdiğinden başka herhangi bir şeyi bilebilir mi?

— Hayır.

— Rabbimiz, Îsâ'yı anasının rahminde dilediği gibi şekillendirdi. Bunu bilmiyor musunuz? Rabbimizin ise yemez-içmez ve abdest bozmaz olduğunu bilmiyor musunuz?

— Evet, biliyoruz.

— Îsâ'yı anası, bir kadının çocuğunu taşıdığı gibi taşımış, yine bir kadının çocuğunu doğurduğu gibi de doğurmuştur. O da, bir çocuğun beslenmesi gibi beslenmiş, gıdalanmıştı.

— Evet.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle dedi:

— O hâlde Îsâ, sizin iddia ettiğiniz gibi nasıl bir ilâh olabilir?

Onlar da, bunu anladılar; ama sonra küfrân-ı nimette bulunarak, inkârı sürdürdüler.

Yine onlar inatlarını sürdürerek dediler ki:

— Sen, Îsâ'nın, Allah'ın kelimesi ve O'ndan bir rûh olduğunu zannetmiyor musun?

Hz. Peygamber de şöyle karşılık verdi:

— Evet, öyle biliyorum.

Onlar da şöyle dediler:

— Eh, bu da bize yeter.

Bunun üzerine Allah Teâlâ, İşte kalplerinde bir eğrilik bulunanlar, sırf fitne aramak, onun te’vîline yeltenmek için onun müteşâbih olanına tâbi olurlar. Hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar ise, “Biz ona inandık. Hepsi Rabbimiz katındandır” derler. Akıl sahiplerinden başkası bunu iyi düşünemez (Âl-i İmrân/7) âyetini indirdi.

Sonra onlar, bu âyeti kabul etmeyince Allah Teâlâ Hz. Muhammed'e (s.a) onlarla “mübâhele”yi [karşılıklı lânetleşmeyi] emretti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), onları “mübâhele”ye davet edince, onlar dediler ki:

— Ey Ebâ'l-Kâsım! Bizi bırak da bir düşünelim. Sonra, yapmamızı istediğin şeyi yapmak için sana geliriz.

Sonra da çekip gittiler.

Daha sonra bu üç kişi kendi aralarında birbirlerine sordular:

— Bu konuda ne diyorsunuz?

İçlerinden birisi şöyle dedi:

— Ey Hristiyan topluluğu! Allah'a yemin ederim ki, sizler hiç şüphesiz Muhammed'in peygamber olduğunu biliyorsunuz. Andolsun ki o size, peygamberiniz hakkındaki meseleyi çok güzel izah etti. Yine, yemin ederim ki, bir peygamber ile lânetleşmeye girmiş olan her kavmin, büyüğünün-küçüğünün öldüğünü; eğer siz de bunu yaparsanız, bunun sizin kökünüzü kurutacağını biliyor musunuz? Madem ki bu dinde kalmak istiyorsunuz, o hâlde o adamla bir anlaşma yapın, sonra da ülkenize dönün!

Bunun üzerine onlar, Allah'ın Rasûlü'ne gelerek şöyle dediler:

— Ey Ebâ'l-Kâsım! Biz seninle lânetleşmemeye, seni kendi dininde bırakmaya, kendimiz de kendi dinimiz üzere kalmaya karar verdik. O hâlde, malımız, mülkümüz hususunda anlaşmazlığa düştüğümüzde aramızda hükmedecek ashâbından birini beraberimizde yolla. Çünkü siz bizim nazarımızda kabule şayan kimselersiniz.

Bunun üzerine Hz. Peygamber onlara şöyle dedi:

— Öğle sonu yanıma geliniz de, çok kuvvetli ve güvenilir bir hakemi sizinle beraber yollayayım.

Hz. Ömer ise içinden şöyle diyormuş: “Ben hiç bir zaman emirlikten hoşlanmadım. Fakat o gün, kendimin tayin edilmesini umuyordum. Öğle namazını Allah'ın Rasûlü ile kıldığımızda, o, selâmdan sonra, sağa ve sola bakmıyordu. Ben de, beni görsün diye ileri atılıyordum. O ise, sürekli göz gezdiriyordu. Nihâyet Ebû Ubeyde ibnu'l-Cerrâh'ı gördü. Onu çağırdı ve dedi ki”:

— Onlarla git; ihtilâf ettikleri hususlarda aralarında hakk ile hüküm ver.

(Ömer şöyle devam etti:) “Hayatımda ilk defa arzuladığım emirliği, idareciliği de Ebû Ubeyde alıp götürdü.”1

RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA

MEAL:

1Elif/1, Lâm/30, Mîm/40.

2Allah, Kendisinden başka tanrı diye bir şey olmayandır, her zaman diridir, kayyûm'dur [her şeyi ayakta tutandır, koruyandır].

3,4Allah, sana, sadece içinde konu edilenleri doğrulayıcı olarak bu kitabı hak ile indirdi. O, daha önce insanlara doğru yol kılavuzu olarak Tevrât'ı ve İncîl'i de indirmişti. Furkân'ı da O indirdi. Şüphesiz kâfirler; Allah'ın âyetlerini bilerek reddeden şu kimseler, çetin bir azap kendileri için olanlardır. Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, suçluları yakalayıp cezalandırmak sûretiyle adaleti sağlayandır.

5Şüphesiz Allah, yeryüzünde ve gökte hiçbir şey Kendisine gizli kalmayandır.

6O, sizi, rahimlerde dilediği gibi şekillendirendir. Kendisinden başka ilâh diye bir şey yoktur. O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

7-9Allah, sana bu kitabı indirendir. Bu kitaptan bir kısmı yasa içeren âyetlerdir ki bunlar, kitabın anasıdır. Diğerleri de benzeşen anlamlılardır. Amma, durum bu iken, kalplerinde kaypaklık/tutarsızlık olan kimseler,

insanları dinden çıkarmak,

ortak koşmaya sürüklemek

ve onun anlamlarından en uygununun tesbitine yeltenmek için hemen ondan benzeşen anlamlı olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun anlamlarından en uygun olanının tesbitini ancak Allah ve –“Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır. Rabbimiz! Bize kılavuzluk ettikten sonra kalplerimizi çevirme! Bize Kendi nezdinden rahmet lütfet! Şüphesiz Sen, bol bol lütfedenin ta kendisisin. Rabbimiz! Şüphesiz Sen, insanları, kendisinde hiçbir şüphe olmayan gün için toplayansın. Şüphesiz Allah, verdiği sözden dönmez” diyen– o bilgide uzman olanlar bilirler. Ve sadece kavrama yetenekleri olanlar öğüt alırlar.

10,11Şüphesiz kâfirler; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimseler; onların malları ve evlatları, –aynı Firavun'un yakınlarının ve onlardan öncekilerinki gibi–Allah'tan hiçbir şeyi savamaz. Ve onlar Ateş'in yakıtıdırlar. Firavun'un yakınları ve onlardan öncekiler, âyetlerimizi yalanladılar da Allah, onları günahları yüzünden yakalayıverdi. Ve Allah, cezası/yakalaması çok çetin olandır.

12Kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimselere: “Siz, yakında yenilgiye uğrayacak ve cehenneme toplanacaksınız” de. Ve o, ne kötü bir döşektir!

13Karşılaşan iki birlikte sizin için kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır; birliğin biri, Allah yolunda savaşıyordu; diğeri de kâfirdi; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini örtendi/ inanmayandı. Onları, göz görüşüyle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Ve Allah, dilediğini yardımıyla güçlendirir. Şüphesiz bunda basiret sahipleri; sağduyulu kimseler için kesinlikle bir ibret vardır.

14Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu aşırı istek, insanlara süslü/çekici kılındı. Bunlar, basit dünya hayatının kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır.

15-17De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Allah'ın koruması altına girmiş; “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi Ateş'in azabından koru!” diyen, sabreden; direnç gösteren, doğru olan, sürekli saygıda duran, Allah yolunda harcamada bulunan ve seherlerde bağışlanma dileyen kişiler için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan hoşnutluk vardır. Ve Allah, kulları en iyi görendir.

18Allah, doğadaki güçler/haberci âyetler ve hakkaniyeti ayakta tutan bilgi sahipleri, şüphesiz Allah'tan başka ilâh diye bir şeyin olmadığına tanıklık etti. O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandan, en iyi yasa koyandan başka ilâh diye bir şey yoktur.

19Şüphesiz Allah nezdinde din, İslâm'dır. Kendisine Kitap verilen kimseler de, ancak, kendilerine o bilgi geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı ayrılığa düştüler. Kim de Allah'ın âyetlerini örtbas ederse; artık şüphesiz Allah, hesabı çabuklaştırandır.

20Buna rağmen eğer seninle tartışırlarsa de ki: “Ben tüm benliğimi Allah için İslâmlaştırdım/ben Müslüman oldum. Bana uyanlar da Müslüman oldular.” Kitap verilenlere ve Anakentliler'e: “Siz de sağlamlaştırdınız mı/İslâm'ı kabul ettiniz mi?” de. Eğer sağlamlaştırırlarsa/İslâm'a girerlerse, artık kılavuzlandıkları doğru yola ermişlerdir. Ve eğer sırt çevirirlerse sana düşen sadece mesajı iletmektir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.

21Şüphesiz Allah'ın âyetlerini örtbas eden, haksız yere peygamberleri öldüren ve insanlardan hakkaniyeti emreden kimseleri öldüren kişiler; sen hemen bunları acıklı bir azapla müjdele!

22İşte bunlar, dünyada ve âhirette amelleri boşa gitmiş kimselerdir. Onlar için yardımcılardan da bir şey yoktur.

23Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olan şu kimseleri görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Onlar, aralarında hüküm vermek için Allah'ın kitabına çağrılıyorlar, sonra onlardan bir kısmı, mesafelenerek geri duruyorlar.

24,25Bu, onların, “Ateş bize sayılı birkaç gün dışında asla dokunmayacaktır” demeleri nedeniyledir. Onların uydurmuş oldukları şeyler de dinlerinde kendilerini aldatmaktadır. Peki, kendisinde hiç şüphe olmayan o günde onları bir araya topladığımız ve hiç kimseye haksızlık edilmeden herkese kazandıkları şeyler tamamen ödendiği zaman nasıl olacaktır?

26,27De ki: “Ey hükümranlığın hükümranı Allah'ım! Sen hükümranlığı dilediğin kimseye verirsin, dilediğin kimseden de hükümranlığı çeker alırsın, dilediğin kimseyi güçlü yaparsın, dilediğin kimseyi de alçak, rezil edersin. Hayır Senin elindedir. Şüphesiz Sen, her şeye güç yetirensin! Sen, geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın; Sen, ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Sen, dilediğine de hesapsız rızık verirsin.”

28Mü’minler, kendilerinden seviyesiz, kâfirleri; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kimseleri yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edinmesinler/yönetici yapmasınlar, yaşamlarını onların ellerine teslim etmesinler. Artık onu her kim yaparsa, Allah'tan hiçbir şeyi yoktur. Ancak onlardan bir korunma/takıyye yaparak korunmanız başkadır. Allah sizi Kendisinden sakındırıyor. Ve oluş/varış yalnızca Allah'adır.

29De ki: “Göğüslerinizdeki şeyleri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Ve Allah, göklerde olan şeyleri ve yerde olan şeyleri bilir. Ve Allah, her şeye gücü yetendir.”

30O gün her kişi, hayırdan işlediği şeyleri, kötülükten işlediği şeyleri hazırlanmış bulur. Kendisi ile yaptığı kötülükler arasında şüphesiz çok uzak bir mesafe bulunmasını ister. Allah, sizi Kendisinden sakındırıyor. Şüphesiz Allah, kullarına çok şefkatlidir.

31De ki: “Eğer siz Allah'ı seviyorsanız o zaman bana uyun ki, Allah sizi sevsin ve günahlarınızı sizin için bağışlasın. Ve Allah, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır, engin merhamet sahibidir.”

32De ki: “Allah'a ve Elçi'ye itaat edin!” Artık yüz çevirirlerse, biliniz ki, şüphesiz Allah, kâfirleri; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kimseleri sevmez.

33,34Şüphesiz Allah, Âdem'i, Nûh'u, İbrâhîm ailesini ve İmrân ailesini –birbirinin soyundan olmak üzere– âlemler üzerine seçkin kıldı. Ve Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.

35Hani bir zaman İmrân'ın karısı: “Rabbim! Kesinlikle ben, karnımdakini tam hür olarak senin için adadım. Sen de benden kabul et, şüphesiz Sen en iyi işitensin, en iyi bilensin” demişti.

36Onu doğurunca da: “Rabbim, şüphesiz ben, onu kız doğurdum; - Hâlbuki Allah onun doğurduğu şeyi daha iyi bilir- erkek, kız gibi değildir. Ve şüphesiz ona Meryem adını verdim. Ve şüphesiz ben, onu ve soyunu şeytan-ı racimden; kovulmuş/ katil, asılsız söz ve düşünce üreten, karanlığa taş atan şeytandan sana sığındırırım” dedi.

37Bunun üzerine Rabbi Meryem'i güzel bir kabul ile kabul etti. Ve onu güzel bir bitki olarak bitirdi ve ona; Meryem’e, İsa’yı gayri meşru şekilde doğurmayıp Allah’ın iradesi çerçevesinde babasız doğuruşuna Zekeriyyâ’yı kefil kıldı. Zekeriyyâ ne zaman onun üzerine/özel odaya girse, onun yanında bir rızık bulurdu. Zekeriyyâ, “Ey Meryem! Bu sana nereden?” dedi. Meryem de: “O, Allah katındandır” dedi. Şüphesiz Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır.

***

– 38Orada Zekeriyyâ, Rabbine yakardı: “Rabbim! Bana katından temiz bir nesil ver. Şüphesiz Sen, duayı en iyi işitensin” dedi.

39Sonra Zekeriyyâ, özel kürsüde dikilmiş salât ederken [eğitim-öğretim yaptırırken] haberci âyetler ona: “Şüphesiz Allah sana, Allah'tan bir kelimeyi doğrulayıcı, efendi/ bir önder, iffetli bir peygamber olarak, sâlihlerden Yahyâ'yı müjdeliyor” diye seslendiler.

40Zekeriyyâ: “Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çatmışken, karım da kısır iken benim için bir delikanlı nasıl olabilir?” dedi. Allah: “Öyledir, Allah dilediğini yapar” dedi.

41Zekeriyyâ: “Rabbim! Benim için bir alâmet/gösterge göster” dedi. Allah: “Senin alâmetin/ göstergen, işaretle hariç, insanlara üç gün, konuşmamandır. Ve Rabbini çok an, her zaman noksan sıfatlardan arındır” dedi.–

42,43Ve hani haberci âyetler. “Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni tertemiz biri yaptı ve seni âlemlerin kadınlarına seçti. Ey Meryem! Rabbine saygılı ol, O'na boyun eğip teslimiyet göster ve Allah'ı birleyen erkeklerle beraber sen de Allah'ı birle!” demişlerdi.

44İşte bu, algılama imkânının olmadığı, geçmişin önemli haberlerinden sana vahyettiklerimizdir. Ve Meryem'e hangisi kefil olacağına kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin. Onlar tartışırlarken de sen yanlarında değildin.

45-46Hani bir zaman haberci âyetler: “Ey Meryem! Allah seni, Kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor. Onun adı, Meryem oğlu Îsâ Mesih'tir. Dünya ve âhirette saygındır. Ve O, yaklaştırılanlardan ve sâlihlerdendir. Yüksek mevkide bulunarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşacaktır da. 48Ve Allah, O'na kitabı, haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri ve Tevrât ile İncîl'i öğretecek.

49-51Ve o'nu İsrâîloğulları'na; ‘Şu bir gerçek ki, ben size Rabbinizden bir alâmet /gösterge getirdim/ gösterge ile geldim; şüphesiz ben, sizin için, çamurdan; kilden; seramikten kuş şekli gibi bir şey; “buhurdan (tütsülük”) tasarlarım. Sonra onun içine üflerim; aerosol oluştururum da Allah'ın izniyle hastalık yapan şeyler kuş oluverir/uçar gider. Ben, körü ve abraşı iyileştirir, sosyal ölüleri Allah'ın izniyle diriltirim. Yiyeceklerinizi ve evlerinizde zahire yapacaklarınızı; biriktirip sonra yiyeceklerinizi size haber veririm. -Eğer inananlarsanız bunda sizin için kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır.- Tevrât'tan sadece İncîl'de yer alanları doğrulayıcıyım. Size yasaklanmış olanların bir kısmını serbest edeceğim. Rabbinizden bir alâmet/gösterge de getirdim size. Artık Allah'ın koruması altına girin ve bana itaat edin. Şüphesiz Allah, benim Rabbimdir ve sizin Rabbinizdir. Onun için O'na kulluk edin! İşte bu, doğru yoldur’ diye bir elçi yapacak” demişlerdi.

47Meryem: “Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim için çocuk nasıl olur?” dedi. Allah: “Öyledir! Allah dilediği şeyi oluşturur; O, bir işe karar verdiği zaman onun için “Ol!” der, o da hemen olur” dedi.

52,53Sonra Îsâ, onlardan küfrü: Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmeyi sezince: “Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler: “Allah'ın yardımcıları biziz, biz Allah'a iman ettik, bizim şüphesiz müslimler olduğumuza tanık ol. –Rabbimiz! Biz, senin indirdiğine iman ettik, elçiye de uyduk. Artık bizi şâhitlerle beraber yaz”– dediler.

54Ve inanmayanlar kötü plân yaptılar, Allah da onların kötü plânlarını boşa çıkardı. Ve Allah, kötü plânları boşa çıkaranların en hayırlısıdır.

55-57Hani Allah: “Ey Îsâ! Şüphesiz ki Ben seni geçmişte yaptıklarını ve yapman gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırıcıyım/öldürücüyüm, seni Kendime yükselticiyim ve seni kâfirlerden; Benim ilâhlığımı ve rabliğimi bilerek reddeden kimselerden temizleyiciyim. Ve de sana uyan kimseleri, kıyâmete kadar kâfirlerin; Benim ilâhlığımı, rabliğimi bilerek reddeden o kişilerin üstünde tutucuyum. Sonra dönüşünüz yalnızca Bana'dır. Sonra da ayrılığa düştüğünüz şeylerde aranızda hükmedeceğim. Kâfirlere; Benim ilâhlığımı ve rabliğimi bilerek reddeden şu kimselere gelince de, onlara dünyada ve âhirette şiddetli bir azapla azap edeceğim. Onlar için yardımcılardan bir şey de olmayacaktır. İman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan kimselere gelince de, Allah, onların ödüllerini tastamam ödeyecektir. Ve Allah, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları sevmez” demişti.

58İşte bu, Biz bunu sana, âyetlerden ve yasalar içeren hatırlatmalardan/ öğütlerden/ Kur’ân'dan okuyoruz.

59Şüphesiz Allah katında Îsâ'nın durumu, Âdem'in/her insanın durumu gibidir; O, onu topraktan oluşturdu, sonra ona “Ol!” dedi, o da hemen oldu.

60Bu gerçek, senin Rabbindendir, öyleyse şüphecilerden olma. 61Sana bilgiden geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışırsa hemen: “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da birbirimizi dışlayıp gözden çıkaralım da Allah'ın dışlayıp gözden çıkarmasını yalancılar üzerine kılalım” de.

62Şüphesiz bu, kesinlikle gerçek kıssanın ta kendisidir. Allah'tan başka hiçbir tanrı da yoktur. Ve şüphesiz Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olanın, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapanın ta kendisidir.

63Artık yüz çevirirlerse, bilinsin ki Allah, bozguncuları en iyi bilendir.

64De ki: “Ey Kitap Ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze; ‘Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ın astlarından bazımız bazımızı rabler edinmeyelim’ ilkesine geliniz. Buna rağmen eğer Kitap Ehli, yüz çevirirlerse, artık “Şüphesiz bizim müslimler olduğumuza şâhit olun” deyin.

65Ey Kitap Ehli! Tevrât ve İncîl kendisinden sonra indirildiği hâlde İbrâhîm hakkında niçin tartışıyorsunuz? Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

66İşte siz bunlarsınız. Biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız, peki, hiç bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışıyorsunuz? Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz.

67İbrâhîm, Yahudi ve Nasrani/ Hristiyan değildi. Ama o, hakka dönmüş bir müslimdi/İslâmlaştıran kişiydi. O, ortak koşanlardan da değildi.

68Şüphesiz, insanların İbrâhîm'e en yakın olanları, elbette o'na uyanlar, bu Peygamber ve şu iman eden kimselerdir. Allah, mü’minlerin yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınıdır.

***

69Kitap Ehlinden bir taife sizi saptırmak istedi. Hâlbuki onlar, sadece kendilerini saptırıyorlar, farkına da varmıyorlar.

70Ey Kitap Ehli! Sizler tanık olup dururken, niçin Allah'ın âyetlerini bilerek reddedipduruyorsunuz?

71Ey Kitap Ehli! Sizler bilip dururken, niçin hakkı bâtıla karıştırıyor ve gerçeği gizliyorsunuz?

72-74Kitap Ehlinden bir grup da, mü’minlerin dönmeleri için, “İndirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da bilerek reddedin /inanmayın. Ve size verilenin benzerinin bir kimseye verilmiş olduğuna yahut Rabbinizin nezdinde sizin aleyhinize deliller getirecekleri hususunda kendi dininize uyanlardan başkasına inanmayın” dediler. De ki: “Şüphesiz kılavuzluk, Allah'ın kılavuzluğudur.” De ki: “ Şüphesiz lütuf, Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Ve Allah, bilgisi ve rahmeti geniş ve sınırsız olandır, çok iyi bilendir. Rahmetini dilediğine özelleştirir. Ve Allah, büyük lütuf sahibidir.”

75Ve Kitap Ehlinden öylesi vardır ki, eğer onlara yüklerle emanet teslim etsen onu sana geri öder. Onlardan öyleleri de vardır ki ona bir tek altın para emanet etsen, üzerine dikilmeden onu sana geri vermez. Bu, onların: “Ümmilerin/Anakentlilerin bizim aleyhimize yol bulmaları mümkün değildir” demelerinden dolayıdır. Onlar, bilip durdukları hâlde, Allah hakkında yalan da söylerler.

76Hayır, kim O'nun ahdine/ O'na verdiği söze vefalı olursa ve Allah'ın koruması altına girerse, bilsin ki şüphesiz Allah, Kendisinin koruması altına girmiş kişileri sever.

77Şüphesiz Allah'ın ahdini/Allah'a verdikleri sözleri ve yeminlerini az bir paraya satan şu kimseler; işte onlar, âhirette kendilerine hiçbir pay olmayanlardır. Ve Allah kıyâmet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Çok acıklı azap da onlar içindir.

78Ve Kitap Ehlinden, bazı söz ve ilkeleri, kitaptan olmamasına rağmen, siz onu kitaptan sanasınız diye, dillerini kitaba doğru eğip büken akılsız, serseri bir gurup vardır. O, Allah katından olmadığı hâlde, “Bu, Allah katındandır” derler. Kendileri bilip dururken, Allah'a karşı yalan da söylerler.

79Allah'ın ölümlü kimselerden, kendisine kitap, yasama-yürütme ve peygamberlik verdiği hiçbir kimse için, insanlara: “Allah'ın astlarından olan bana, kul/köle olun” demek yakışmaz. Fakat: “Öğrettiğiniz ve ders aldığınız/okuduğunuz kitap gereğince Rabbe içtenlikli kullar olunuz” demesi yaraşır.

80Ve Allah size, doğal güçleri; zorbaları, zorba yönetimleri ve peygamberleri Rabler edinmenizi emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra, size küfrü; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmeyi emreder mi?!

81Ve hani Allah, peygamberlerden: “Andolsun ki size kitaptan ve haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerden verdim, sonra yanınızda bulunanı doğrulayıcı bir elçi geldiğinde ona kesinlikle inanacak ve ona yardım edeceksiniz!” sağlam sözünü almıştı. Allah, “Bunu ikrar edip de kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı/verdğiniz sözü kesinlikle yerine getirecek misiniz?” dedi. Onlar: “İkrar ettik” dediler. Allah: “Öyleyse şâhit olun, Ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım” dedi.

82Artık bundan sonra her kim dönerse, artık işte onlar hak yoldan çıkanların ta kendileridir

83Peki onlar, göklerde ve yerde olan herkes, ister istemez O'nun için İslâmlaşmış iken ve kendileri de sadece O'na döndürüleceklerken Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar?

84De ki: “Biz, Allah'a, bize indirilen Kur’ân'a, İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshâk'a, Ya‘kûb'a ve torunlara indirilene, Mûsâ'ya, Îsâ'ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere inandık. Onlardan hiç biri arasında ayırım yapmayız. Ve biz, yalnız O'nun için İslâmlaşanlarız.”

85Ve kim İslâm'dan başka bir din ararsa, o takdirde hiçbir zaman ondan kabul edilmeyecektir. Ve İslâm'dan başka din arayan kimse, âhirette zarar edenlerden olacaktır.

86İmanlarından ve şüphesiz elçinin hak olduğuna tanık olduktan ve kendilerine açık deliller geldikten sonra, küfreden; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden bir topluma Allah nasıl kılavuzluk eder? Ve Allah, şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapanlar toplumuna kılavuzluk etmez.

87,88İşte onların cezaları, Allah'ın, doğal güçlerin/haberci âyetlerin, insanların hepsinin dışlayıp gözden çıkarması, sürekli içinde kalmak üzere şüphesiz onların üzerlerindedir. Kendilerinden bu azap hafifletilmez ve kendilerine süre tanınmaz.

89Ancak bundan sonra bilinçlenerek hatalarından dönen ve düzeltenler başka. Artık, şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

90Şüphesiz imanlarının arkasından, küfreden; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden, sonra da küfürü; gerçeği örtme işini artırmış olan şu kimseler; onların hatalardan dönüşleri asla kabul olunmayacaktır. Ve işte onlar sapıkların ta kendileridir.

91Şüphesiz ki küfretmiş; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş ve bu durumda oldukları hâlde de ölen şu kişilerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın –onu fidye/kurtulmalık verseler bile– asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur.

92Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça asla “iyi adamlık” mertebesine eremezsiniz. Ve siz, her neyi bağışlarsanız kesinlikle Allah, onu en iyi bilendir.

93,94Tevrât indirilmeden önce, İsrâîl'in/Ya‘kûb'un kendisine haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrâîloğulları için helal idi. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, hemen Tevrât'ı getirip de onu okuyun. Artık kim bundan sonra Allah'a karşı yalan uydurursa, artık işte onlar yanlış, kendi zararlarına iş yapanların ta kendileridir.”

95De ki: “Allah doğru söylemiştir. Öyle ise ortak koşmaktan, Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmekten vaz geçen biri olarak İbrâhîm'in dinine uyun. Ve o, ortak koşanlardan değildi.”

96,97Şüphesiz, insanlar için bereketli ve âlemlere yol gösterme olarak konulan ilk ev, Mekke'dekidir. Onda apaçık alâmetler/göstergeler; İbrâhîm'in görev yaptığı yer [eğitilip, yetiştirilip ortak koşmaya karşı ayaklandığı yer] vardır. Ve oraya kim girerse güvende olmuştur. Ve yoluna gücü yeten herkesin Beyt'i/ilâhiyat eğitim merkezini kastetmesi, ilâhiyat eğitimi için oraya gitmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim de gerçeği örtbas ederse, bilsin ki, şüphesiz Allah bütün âlemlerden zengindir.

(89/3, Âl-i İmrân/96-97)

Necm: 493

98De ki: “Ey Kitap Ehli! Allah, yaptıklarınıza tanık iken, niçin Allah'ın âyetlerini örtüp duruyorsunuz?”

99De ki: “Ey Kitap Ehli! Siz tanık olduğunuz hâlde niçin Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek inanan kimseleri Allah'ın yolundan çeviriyorsunuz? Allah yaptıklarınıza duyarsız değildir.”

100Ey iman etmiş kimseler! Kendilerine Kitap verilenlerden herhangi bir zümreye itaat ederseniz, imanınızdan sonra sizi, kâfirler; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenkimseler olarak döndürürler.

101Size Allah'ın âyetleri okunup dururken ve O'nun Elçisi de aranızda iken nasıl olur da küfredersiniz; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedip durursunuz? Kim de Allah'a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle o, dosdoğru kılavuzlanmıştır.

102Ey iman etmiş kimseler! Allah'ın koruması altına girmiş kişiler olmanız için nasıl koruma altına alınmanız gerekiyorsa kendinizi öyle Allah'ın koruması altına alın ve ancak müslimler olarak can verin.

103Ve hep birlikte Allah'ın ipine sıkıca sarılın/Allah'ın ipi ile korunun, ayrılmayın ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz, birbirinize düşmanlar idiniz de, Allah, kalpleriniz arasında ülfet oluşturdu. Sonra da siz, O'nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de oradan sizi O kurtarmıştı. İşte Allah, kılavuzlandığınız doğru yolu bulasınız diye alâmetlerini/ göstergelerini sizin için böyle ortaya koyar.

104Ve içinizden hayra çağıran, herkesçe kabul gören iyi şeyleri emreden, vahiy ve ortak akıl ile kötülüğü-çirkinliği kabul edilen şeyleri engelleyen bir önderli toplum bulunsun. Ve işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

105-107Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanan ve ayrılığa düşen kimseler gibi de olmayın. İşte bunlar, birtakım yüzlerin beyazlaştığı, birtakım yüzlerin siyahlaştığı günde büyük bir azap kendileri için olanlardır. Artık yüzleri kararan kimselere: “Siz inandıktan sonra yeniden kâfir; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden biri mi oldunuz? Öyleyse, küfretmenizden; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmenizdendolayı tadın cezayı!” Yüzleri ağaran kimseler de, biliniz ki, Allah'ın rahmeti içindedirler. Onlar orada sürekli kalanlardır.

108Bunlar, Allah'ın âyetleridir. Biz, sana gerçek olarak okuyoruz. Allah âlemlere hiçbir haksızlığı, yanlış yapmayı istemez.

109Ve göklerde ve yeryüzünde olan şeyler Allah'ındır. Ve bütün işler yalnızca Allah'a döndürülür.

110Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Herkesçe iyi kabul edilen şeyleri emreder, vahiy ve ortak akıl ile kötülüğü, çirkinliği kabul edilen şeyleri engeller ve Allah'a inanırsınız. Kitap Ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Onların bazıları mü’mindirler, pek çoğu da yoldan çıkmış kimsedirler.

111Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşırlarsa, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra onlar, yardım olunmazlar.

112Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine alçaklık damgası vurulmuştur. Ve–Allah'ın sözleşmesine ve insanların sözleşmesine bağlı kalanlar hariç– onlar Allah'ın hışmına uğradılar ve üzerlerine de miskinlik vurulmuştur. Bu, onların Allah'ın âyetlerini örtbas etmiş olmaları ve haksız yere peygamberleri öldürmeleri sebebiyledir. Bu, isyan etmiş ve sınırı da aşmış olmaları nedeniyledir.

113,114Hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir önderli topluluk vardır ki onlar, gecenin saatlerinde boyun eğip teslimiyet göstererek Allah'ın âyetlerini okurlar. Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, herkesçe iyi kabul edilen şeyleri emrederler, herkesçe kötülüğü kabul edilen şeylerden vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar, iyi insanlardandırlar.

115Ve onlar hayırdan ne işlerlerse asla saklanmayacaktır/ karşılıksız bırakılmayacaklardır. Ve Allah, Kendisinin koruması altına girmiş kişileri en iyi bilendir.

116Kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden şu kimselerin malları ve çocukları, Allah'ın katında, onlara asla bir fayda vermeyecektir. Ve işte onlar, ateş ashâbıdırlar. Onlar orada sürekli kalıcıdırlar.

117Onların bu basit dünya hayatında harcadıklarının durumu, şirk koşmak sûretiyle kendilerine haksızlık eden bir toplumun ekinlerine isabet edip de onları değişime/yıkıma uğratan, içinde kavurucu soğuğu olan rüzgârın durumu gibidir. Ve Allah, onlara haksızlık etmedi. Fakat onlar, şirk koşmak sûretiyle kendilerine haksızlık ediyorlar.

118Ey iman etmiş kimseler! Kendi seviyenizde olmayanlardan sırdaş/sıkı arkadaş edinmeyin. Onlar, size fenalık etmekten geri kalmazlar. Onlar, sıkıntıya düşmenizi istediler. Kesinlikle kinleri ağızlarından dışa vurmuştur. Göğüslerinde gizledikleri şeyler de daha büyüktür. Eğer siz, aklınızı kullanacaksanız, Biz, sizin için âyetleri/alâmetleri/göstergeleri kesinlikle açığa koymuşuzdur.

119İşte siz öyle kimselersiniz ki onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler, siz kitabın hepsine inanırsınız, onlarsa sizinle buluştukları zaman “İnandık” derler, başbaşa kaldıkları zaman da size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: “Kininizle ölün/ geberin!” Şüphesiz ki Allah, göğüslerin özünü/gönülleri en iyi bilendir.

120Size bir iyilik dokunsa fenalarına gider ve eğer size bir kötülük isabet etse onunla sevinirler. Ve eğer sabreder ve Allah'ın koruması altına girerseniz, onların hileleri size hiçbir şekilde zarar vermez. Şüphesiz Allah onları kendi yaptıkları şeylerle kuşatmıştır.

121Ve hani sen, sabah erkenden mü’minleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ehlinden ayrılmıştın. –Ve Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.– 122O zaman sizden iki grup, Allah kendilerinin yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakını olmasına rağmen bozulmaya yüz tutmuştu. –Artık inananlar, yalnızca Allah'a işin sonucunu havale etsinler!–

123-127Ve andolsun, sizler güçsüz iken, Allah, kendinize verilen nimetlerin karşılığını ödersiniz diye size Bedir'de yardım etti: Hani sen inananlara, “Rabbinizin, indirilen/ hulûl ettirilen üç bin haberci âyetle size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. Eğer sabreder ve Allah'ın koruması altına girerseniz, evet sizi Rabbiniz destekler. Ve eğer onlar, ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size işaretlenmiş /eğiten/ gönderilmiş beş bin haberci âyetle yardım eder. Ve Allah, bu yardımı size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Ve bu yardım, sırf Allah, kâfirlerden; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan kimselerden bir kısmının kökünü kessin yahut onları perişan etsin de kaybeden kimseler olarak dönüp gitsinler diye, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olan ve en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan Allah katındandır. Öyleyse Allah'ın koruması altına girin.

128Bu işten sana hiçbir şey yoktur. Allah, ya onların tevbesini kabul eder yahut onlara azap eder. Artık, şüphesiz onlar yanlış; kendi zararlarına iş yapanlardır.

129Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Ve Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

130Ey iman etmiş kimseler! Kat kat artırılmış olarak ribayı [emeksiz, hizmetsiz, risksiz kazancı] yemeyin. Kurtuluşa ermeniz için Allah'ın koruması altına girin. 131Kâfirler; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kimseler için hazırlanmış olan ateşten de sakının.132Merhamet olunmanız için Allah'a ve Elçi'ye itaat edin.

133-135Ve Rabbinizden bağışlanmaya, bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcama yapan, öfkelerini yutan, insanları affeden, çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da kendi kendilerine haksızlık ettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyen, –Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir?– yaptıkları kötü şeylerde bile bile ısrar etmeyen, Allah'ın koruması altına girmiş kişiler için hazırlanmış eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun. Ve Allah, iyilik, güzellik üretenleri sever.

136İşte bunların karşılığı, Rablerinden bağışlanma ve içinde sonsuza dek kalacakları altından ırmaklar akan cennetlerdir. Yapıp edenlerin karşılığı/ödülü ne güzeldir!

137Kesinlikle sizden önce uygulamalar gelip geçti. Hadi, yeryüzünde gezin de yalanlayıcıların âkıbetinin nasıl olduğunu bir görün.

138Bu emirler, insanlar için bir açıklama ve Allah'ın koruması altına girmiş kişiler için bir yol gösterme ve bir öğüttür.

139Ve gevşemeyin, üzülmeyin! Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz.

140,141Eğer size bir yara değmişse, o topluma da benzeri bir yara dokunmuştu. Ve işte o günler; Biz onları, Allah'ın sizden iman eden kimseleri bildirmesi/ işaretleyip göstermesi ve sizden şâhitler edinmesi, Allah'ın iman eden kimseleri arındırması, kâfirleri; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenleri de mahvetmesi için insanlar arasında döndürür dururuz. Ve Allah, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları sevmez.

142Yoksa Allah, içinizden çaba harcayanları bildirmeden/ işaretleyip göstermeden, sabredenleri de bildirmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?

143Andolsun ki siz ölümle karşılaşmadan önce onu arzuluyordunuz. İşte bakıp duruyorken onu gerçekten gördünüz.

144Ve Muhammed, ancak bir elçidir. Kesinlikle o'ndan önce elçiler gelip geçmiştir. Şimdi eğer o ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim ki de geri dönerse, bilsin ki Allah'a hiçbir şekilde zarar veremez. Ve Allah, sahip olduğu nimetlerin karşılığını ödeyenleri karşılıklandıracaktır.

145Ve herkes sadece Allah'ın bilgisiyle vakitlendirilmiş bir yazgı olarak ölür. Ve kim dünya karşılığını dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de âhiret karşılığını isterse ona da ondan veririz. Ve Biz, sahip olduğu nimetlerin karşılığını ödeyenleri karşılıklandıracağız.

146Nice peygamberler de vardı ki kendileriyle beraber birçok Allah erleri savaştılar; Allah yolunda kendilerine isabet eden şeylerden gevşemediler, zaafa düşmediler ve boyun eğmediler. Ve Allah, sabredenleri sever.

147Onların sözleri de sadece: “Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıklarımızı bağışla ve ayaklarımızı sabitle, kâfirler; Senin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenler toplumuna karşı bize yardım et!” idi.

148Bu yüzden Allah, onlara dünya karşılığını ve âhiret karşılığının güzelliğini verdi. Ve Allah, güzelleştirenleri-iyileştirenleri sever.

149Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimselere uyarsanız, onlar sizi topuklarınız üstünde gerisin geriye çevirirler de siz kaybedenlerden oluverirsiniz.

150Aslında Allah, sizin yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınınızdır. Ve O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.

151Biz, Allah'ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmalarından dolayı, kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimselerin kalplerine korku salacağız. Onların varacakları yer Ateş'tir. Şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapanların barınağı da ne kötüdür!

152Ve siz, Allah'ın bilgisi ile düşmanlarınızı doğrarken Allah, size olan vaadini doğru olarak gerçekleştirdi. Allah, size sevdiğiniz şeyleri gösterdikten sonra zaafa düştünüz, o iş hakkında çekiştiniz ve isyan ettiniz. Sizden kimi dünyayı istiyordu, kiminiz de âhireti istiyordu. Sonra Allah sizi, denemek için onlardan geri çevirdi ve kesinlikle sizi bağışladı. Ve Allah, mü’minlere karşı çok armağan sahibidir.

153Ve hani siz yukarı kaçıyordunuz hiç kimseye bakmıyordunuz. Elçi de ötenizden sizi çağırıyordu. Bundan dolayı Allah, elinizden gidene ve kendinize isabet edene üzülmeyesiniz diye size keder üstüne keder ile karşılık verdi. Allah, yaptıklarınıza haberdardır.

154Sonra Allah, o kederin ardından üzerinize bir güven, sizden bir grubu örtüp bürüyen bir uyku indirdi. Bir grup da nefislerinin sevdasına düştü; Allah'a karşı gerçek dışı cahiliyet zannı olarak, zan üretiyorlardı. Onlar, “Bu işten bize bir şey var mı?” diyorlardı. –De ki: “Bütün iş Allah'a aittir.– Onlar, sana açıklamayacakları şeyleri içlerinde saklıyorlardı. Onlar, “Bize bu işten bir şey olsaydı burada öldürülmezdik” diyorlardı. De ki: “Eğer siz, evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülme yazılmış olanlar kesinlikle yan gelip yatacakları [öldürülecekleri] yerlere çıkıp gidecekti.” Ve o, Allah'ın göğüslerinizdekini sınaması ve kalplerinizdekini temizlemesi içindir. Ve Allah, göğüslerinizdekini çok iyi bilendir.

155Şüphesiz iki toplumun karşılaştığı gün, sizden yüz çevirip giden kimseler, şeytan onların kazandıkları şeylerin acısıyla ayaklarını kaydırmak istedi. Yine de Allah, onları kesinlikle affetti. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok yumuşak davranandır.

156Ey iman etmiş kişiler! Allah'ın ilâhlığını, rabliğini tanımayan ve yeryüzünde dolaşan yahut gazaya çıkan kardeşleri için “Yanımızda olsalardı ölmezlerdi, öldürülmezlerdi” diyen şu kişiler gibi olmayın. –Kesinlikle Allah, bunu, onların kalplerinde bir yara yapacaktır.–Ve Allah, hayat verir ve öldürür. Ve Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir.

157Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz de, Allah'tan bir bağışlanma ve rahmet, kesinlikle onların topladıklarından daha hayırlıdır. 158Andolsun, ölseniz veya öldürülseniz de kesinlikle Allah'a toplanacaksınız.

159İşte sen, sırf Allah'ın rahmeti sebebiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için bağışlanma dile. İşlerde onlarla müşavere et; işin en güzelini ortaklaşa bulup ortaya çıkar,bir kere de azmettin mi, artık Allah'a işin sonucunu havale et. Şüphesiz Allah, işin sonucunu Kendisine havale edenleri sever.

160Allah size yardım ederse, sizi yenecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, artık ondan sonra size kim yardım edebilir? Öyleyse mü’minler sadece Allah'a, işin sonucunu havale etsinler.

161Ve hiçbir peygamber için, kamu malına hıyanet olur şey değildir. Ve kim kamu malına ihanette bulunursa kıyâmet günü hainlik ettiği kamu malı ile gelir. Sonra da herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir. Ve onlar, haksızlığa uğramazlar.

162Peki, Allah'ın rızasına uyan kimse, Allah'ın hışmına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi midir? O, ne kötü dönüş yeridir!

163Onlar, Allah nezdinde derece derecedirler. Allah, onların yaptıklarını en iyi görendir.

164Andolsun ki Allah, mü’minlere kendilerinden, onlara Kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.

165İki katını isabet ettirdiğiniz bir musibet, kendinize isabet edince mi, “Bu hezimet nereden!?” dediniz. De ki: “Başınıza gelen bu hezimet, kendi nezdinizdendir.” Şüphesiz Allah, her şeye en iyi güç yetirendir.

166-168İki topluluğun karşılaştığı günde size dokunan şeyler de Allah'ın izniyledir/ bilgisiyledir. Ve mü’minleri bildirsin/ işaretleyip göstersin ve münâfıklık yapan kimseleri –kendileri oturup dururken kardeşleri için: “Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi” diyen kimseleri– bildirsin/ işaretleyip göstersin diyedir. Ve onlara: “Geliniz, Allah yolunda savaşınız veya savunma yapınız” denilmişti. Onlar: “Biz, savaşı bilseydik kesinlikle size uyardık” dediler. Onlar o gün, imandan çok Allah'ın ilâhlığını, rabliğini örmeye yakındılar. Onlar, kalplerinde olmayan şeyleri ağızlarıyla söylüyorlar. Allah, gizledikleri şeyleri daha iyi bilendir. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, haydi kendinizden ölümü uzaklaştırınız.”

169-171Allah yolunda öldürülenleri de sakın ölüler sanma. Tam tersi onlar diridirler, Allah'ın armağanlarından verdiği şeylerle sevinçli olarak Rableri katında rızıklanmaktadırlar. Arkalarından kendilerine henüz ulaşmayan kimselere, kendileri için hiçbir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar, Allah'tan bir nimeti, armağanı ve Allah'ın şüphesiz, mü’minlerin ecrini kaybetmeyeceğini müjdelemek isterler.

172,173Kendilerine yara dokunduktan sonra Allah ve Elçi'nin davetine katılan kimseler; insanlar kendilerine: “Şüphesiz insanlar size karşı birlik oldular, onlardan ürperin” dediklerinde, bunun, kendilerini inanç yönünden artırdığı ve: “Allah bize yeter. O, ne güzel tüm varlıkları belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyarak, destekleyerek uygulayan”dır!” diyen kimseler; onlardan iyileştiren, güzelleştiren ve Allah'ın koruması altına girmiş kimselere büyük bir ödül vardır.

174Sonra da onlar, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan Allah'ın nimeti ve armağanıyla geri döndüler ve Allah'ın rızasına uydular. Ve Allah, çok büyük lütfun sahibidir.

175Şüphesiz ki o şeytan/kötü niyetli insan, kendi yakınlarını korkutur. Onlardan korkmayın, eğer mü’min iseniz Benden korkun.

176Küfürde Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmekte yarışan şu kişiler de seni üzmesin. Onlar, Allah'a hiçbir şekilde asla zarar vermezler. Allah onlara âhirette herhangi bir pay vermemeyi istiyor. Ve onlar için çok büyük bir azap vardır.

177Şüphesiz iman karşılığında küfrü; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmeyisatın alan kimseler, Allah'a hiçbir şekilde asla zarar vermezler. Ve onlar için çok acıklı bir azap vardır.

178Allah'ın ilâhlığını rabliğini tanımayan şu kimseler, şüphesiz Bizim kendilerine süre tanıyışımızın, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Şüphesiz Biz, onlara daha çok günaha girsinler diye süre tanıyoruz. Ve onlar için alçaltıcı bir azap vardır.

179Allah, murdar olanı temiz olandan ayırt edinceye kadar mü’minleri, sizin kendisi üzerinde bulunduğunuz şey üzerinde bırakacak değildir. Allah sizleri görülmeyen, duyulmayan, sezilmeyen, geçmiş, gelecek üzerine bilgilenen biri yapacak da değildir. Velâkin Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse Allah'a ve Elçisi'ne iman edin. Ve eğer iman eder ve Allah'ın koruması altına girerseniz, işte o zaman sizin için çok büyük bir karşılık vardır.

180Ve Allah'ın, kendilerine fazlından verdiği nimetlere karşı cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Tam tersi o kendileri için zarardır. Cimrilik ettikleri şey, kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası yalnızca Allah'a aittir. Ve Allah, yaptıklarınıza bilgi sahibidir.

181,182Allah, “Şüphesiz Allah fakirdir, biz zenginiz” diyen kimselerin sözünü kesinlikle duydu. Onların söyledikleri şeyleri ve peygamberleri haksız yere öldürmelerini yazacağız. Ve Biz: “Tadın o yakıcının azabını! Bu, kendi ellerinizin önden gönderdiklerinin karşılığıdır” diyeceğiz. Ve şüphesiz Allah, kullara asla haksızlık eden biri değildir.

“183Allah fakir, biz zenginiz” diyenler, “Ateşin yiyeceği bir kurbanı bize getirmedikçe hiçbir elçiye iman etmeyeceğimize dair Allah, bize kesinlikle ahitte bulundu” diye saçmalayan kimselerdir. De ki: “Kesinlikle benden önce, size kimi elçiler açık belgelerle ve sizin dediğiniz şeyle geldiler de, peki, –eğer doğru kimseler iseniz– onları niçin öldürdünüz?”

184Eğer şimdi seni yalanladılarsa, bil ki senden önce açık deliller, sayfalar ve aydınlatıcı kitap ile gelen elçiler de yalanlanmıştı.

185Her benliği olan varlık, ölümü tadıcıdır. Ve şüphesiz kıyâmet günü ecirleriniz size eksiksiz verilecektir. Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete girdirilirse bilsin ki o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Ve basit dünya hayatı, aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir.

186Hiç kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız konusunda yıpranacaksınız/imtihan olunacaksınız. Sizden önce kendilerine Kitap verilen kimselerden ve ortak koşan kimselerden birçok eza; can sıkıçı, sinir bozucu şeyler de işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah'ın koruması altına girerseniz, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.

187Ve hani Allah, kendilerine Kitap verilen kimselerden sağlam sözünü almıştı: “Kitabı kesinlikle insanların önüne apaçık koyacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz.” Onlar ise bunu sırtlarının ötesine attılar ve onu az bir bedel karşılığı sattılar. İşte, satın aldıkları şeyler ne kötüdür!

188O yaptıkları şeylerle sevinen ve yapmadıkları şeylerle de övülmek isteyenleri sakın hesaba katma! Onların azaptan kurtulacak bir yerde olacaklarını da sanma! Ve onlar için çok acıklı bir azap vardır.

189Göklerin ve yeryüzünün yönetimi Allah'ındır. Ve Allah her şeye en iyi güç yetirendir.

190-194Göklerin ve yeryüzünün oluşturuluşunda, gecenin ve gündüzün ardarda gelişinde, elbette, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anan; göklerin ve yerin oluşturuluşu üzerinde: “Rabbimiz! Sen, bunu boş yere oluşturmadın, Sen, tüm noksanlıklardan arınıksın. Artık bizi Ateş'in azabından koru! Rabbimiz! Şüphesiz Sen, kimi o ateşe girdirirsen artık onu kesinlikle rezil etmişsindir. Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar için yardımcılardan da hiç kimse yoktur. Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, “Rabbinize inanın!” diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi “iyi adamlar” ile birlikte, geçmişte yaptıklarımızı ve yapmamız gerekirken yapmadıklarımızı bir bir hatırlattır/öldür. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaat ettiğin şeyleri ver, kıyâmet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen, verdiğin sözden dönmezsin” diye iyiden iyiye düşünen kavrama yetenekleri olanlar için nice alâmetler/göstergeler vardır.

195Bunun üzerine Rableri onlara karşılık verdi: “Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun –ki hepiniz aynısınızdır– çalışanın amelini kaybetmem. O nedenle, göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Benim yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler; elbette onlardan kötülüklerini örteceğim ve Allah katından bir sevap olarak, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Ve Allah, sevabın güzeli Kendi katında olandır.”

196,197Kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kişilerin beldelerde dolaşmaları, çok az bir kazanım, sakın seni aldatmasın. Sonra onların varacakları yer cehennemdir ve o, ne kötü bir yataktır!

198Ama, Rablerinin koruması altına girmiş kişilere gelince, onlar için, Allah katından bir yolcu ikramı olarak, altlarından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetler vardır. Ve Allah katındaki, “iyi adamlar” için daha iyidir.

199Şüphesiz ki Kitap Ehlinden, Allah'a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene –Allah'a samimiyetle saygı duyanlar olarak– inananlar da vardır. Onlar, Allah'ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rableri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.

200Ey iman etmiş kimseler! Kurtulmanız, başarı kazanmanız için sabredin ve birbirinizin sabırlı olmasını sağlayın, birbirinize bağlanın ve Allah'ın koruması altına girin.

TAHLİL:

1ا [elif/1], ل [lâm/30], م [mîm/40].

“Hurûf-ı Mukatta‘a” [Kesik Harfler] diye adlandırılan bu harflerin neyi ifade ettiği kesin olarak bilinmemektedir. Bir uyarı veya gelecek âyetlere dikkat çekme ünlemi olabilecekleri gibi, Kur’ân'ın içyapısına ait önemli bir yapı taşı da olabilirler. Ayrıca Kur’ân indiği dönemde henüz rakamların icat edilmemiş olduğu ve rakam yerine Ebced harflerinin kullanıldığı dikkate alındığında, bu harflerin belirli sayıları ifade ediyor olması da mümkündür. İleriki dönemlerde yapılacak çalışmalar sonucunda bu harflerin işaret ettiği anlamların doğru şekilde te’vîl edilebileceği kanaatindeyiz. Ebced hesabına göre sûrenin başındaki harflerin sayı değerleri şöyledir:

ا [elif] 1

ل[lâm] 30.

م[mîm] 40

2Allah, Kendisinden başka tanrı diye bir şey olmayandır, her zaman diridir, kayyûm'dur [her şeyi ayakta tutandır, koruyandır].

Bu âyette, Allah'ın, “Kendisinden başka ilâh olmayan hayy ve kayyûm” olduğu vurgulanmıştır.

Bu âyette yer alan özellikler Bakara/255'te [âyete'l-kürsi] daha detaylı olarak zikredilmişti. Burada kısaca yer almasının nedeni, bu sûrenin ilk pasajlarının Hristiyanlara yönelik olmasındandır. Çünkü Hristiyanlar, Îsâ'yı tanrılaştırarak küfre düşmüşlerdir. Burada Hristiyanların şirki reddedilmekte, onlara, Îsâ'nın bu vasıfları haiz olmadığı, Tanrı olarak kabul edilebilecek bir varlığın, “tek, hayy ve kayyûm” olması gerektiği bildirilerek tevhid inancı öğretilmektedir.

Bu âyette kısaca, Bakara/255'te ise detaylıca zikredilen ilâhî nitelikler hakkında şu açıklamayı yapmıştık:

255Allah, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayandır, her zaman diridir, her şeyi ayakta tutan, koruyan, diri ve bütün kâinatın idaresini bizzat yürütendir. Kendisini uyuklama ve uyku yakalamaz. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca O'nun içindir. Kendisinin izni/ bilgisi olmadan yanında yardım, kayırma yapacak olan kimmiş? O, onların önlerinde ve arkalarında olan şeyleri bilir. Onlar ise, O'nun dilediğinden başka bilgisinden hiçbir şeyi kavrayamazlar. O'nun kürsüsü, gökleri ve yeryüzünü kucaklamıştır. Onların ikisinin de korunması O'na zor gelmez. Ve O, çok yücedir, yücelticidir, sonsuz büyüktür.

Müstakil bir necm olan bu âyet, evvelki âyetlere de sonraki âyetlere de bağlanabilir. Ama müstakil olup Allah'ın sıfatları ve varlıklarla ilişkisi ciheti ön planda tutulmalıdır. Âyetin açık olan ifadesinde Allah'ın şu vasıfları vurgulanmıştır:

* Allah, Kendisinden başka ilâh olmayandır.

* Hayy'dır [her zaman diridir], kayyûm'dur [her şeyi ayakta tutan, koruyan ve kâinatın idaresini yürüten, Kendisine hiçbir şeyin gizli kalmadığı zattır].

* Kendisini uyuklama ve uyku tutmaz.

* Göklerde ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca O'nun mülküdür.

* O'nun izni olmadan yanında kimse şefaat edemez.

* Allah, varlıkların önlerinde ve arkalarında olan şeyleri bilir.

* Varlıklar, dilediğinden başka O'nun ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar.

* Allah'ın kürsüsü, gökleri ve yeryüzünü kucaklamıştır.

* Göklerin ve yeryüzünün korunması Allah'a zor gelmez.

* O, alî'dir, azîm'dir.

Allah Kendisini şu âyetlerde de toplu olarak tanıtmaktadır:

1De ki: “O Rabb, bir tek olan Allah'tır, 2Samed olan Allah'tır, 3doğurmamış ve doğurulmamıştır. 4Ve hiçbir şey O'na denk olmamıştır.”

(İhlâs/1-4)

22O, kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah'tır. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet edendir, engin merhamet sahibidir.

23O, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah'tır. O, bütün kâinatın hükümdârı, tertemiz, her türlü kötülük ve eksiklikten uzak, her türlü kusurdan uzak; sapasağlam, güven veren, gözetici, koruyucu, doğrulayıcı ve güvenilir, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olan, dilediğini zorla yaptıran, ulaşılmaz, azametli, ihtiyaçları gideren, işleri düzelten, derman veren, büyüklük ve ululukta tek olan; her şeyde ve her hâdisede büyüklüğünü gösterendir. Allah, onların ortak koştukları şeylerden arınıktır.

24O, oluşturan, kusursuz yaratan, her şeye şekil ve sûret veren Allah'tır. En güzel isimler O'nun içindir. Göklerde ve yeryüzünde olanlar O'nu noksan sıfatlardan arındırırlar. Ve O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

(Haşr/22-24)

Allah'ın kayyûm sıfatı şu âyetlerde detaylandırılmıştır:

33Peki, o, kazandığı şeyler ile birlikte her bir kişinin üzerinde dikilen/görüp gözeten kimdir? Onlar ise Allah'a ortaklar edindiler. De ki: “Onları isimlendirin! Yoksa siz, O'na yeryüzünde bilmediği bir şey mi ya da sözden açık olanı mı haber vereceksiniz? Aslında kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kişilere plânları güzel gösterildi de Yol'dan saptırıldılar. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için yol gösteren kimse yoktur.

(Ra‘d/33)

41Hiç şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yokoluvermekten, Allah tutuyor. Andolsun ki eğer gökler ve yeryüzü yokoluverirlerse, onları O'ndan sonra kimse tutamaz. Gerçekten O, çok yumuşak davranan, çok bağışlayandır.

(Fâtır/41)

Âyetteki, O, onların önlerinde ve arkalarında olan şeyleri bilir ifadesi, “onların dünya ve âhiretteki konumlarını, geçmiş ve geleceklerini bilir” demektir. Onlar ise, O'nun dilediğinden başka ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar ifadesi ise, insanların Allah katındaki bilgiyi, ancak O'nun dilemesiyle alabileceğini ifade eder.

3,4Allah, sana, sadece içinde konu edilenleri doğrulayıcı olarak bu kitabı hak ile indirdi. O, daha önce insanlara doğru yol kılavuzu olarak Tevrât'ı ve İncîl'i de indirmişti. Furkân'ı da O indirdi. Şüphesiz kâfirler; Allah'ın âyetlerini bilerek reddeden şu kimseler, çetin bir azap kendileri için olanlardır. Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, suçluları yakalayıp cezalandırmak sûretiyle adaleti sağlayandır.

Bu âyetlerde, Ehl-i Kitabın, özellikle de Hristiyanların Son Peygamber ve Son Kitabı tanımasına yönelik bir giriş yapılmakta ve Hristiyanlara, “Daha evvel Tevrât ve İncîl'i indirdiği gibi Furkân'ı [Kur’ân'ı] da indirmiştir. Bunda anormal bir durum yoktur. Buna da inanmalısınız. Aksi takdirde çok çetin bir azap ile azaplandırılacaksınız. Allah'a karşı koyamazsınız. Allah, suçluları yakalar ve cezalandırır” mesajı verilmektedir.

Âyetteki, kendisinin iki eli arasındakiler ifadesi ile kastedilen, “önceki ilâhî kitapların Kur’ân'da yer alan kısımları”dır. Bu demektir ki, mevcut Kitab-ı Mukaddes'in hepsi Allah'ın gönderdiği vahiylerden değildir. Bir kısmı Ehl-i Kitap bilginlerince eklenmiş, bir kısmı da tahrif edilmiştir. Geriye kalanlar ise Kur’ân tarafından doğrulanmaktadır.

TEVRÂT

Mûsâ peygambere verilen kitabın adı olan Tevrât'ın, sözcük olarak ne anlama geldiği hususunda şunlar söylenebilir:

التّورية [Tevrât] kelimesi, çakmak taşının alevi görüldüğü vakit kullanılan و ر ى [v-r-y] kelimesinden türemiş olup “aydınlık ve nûr” demektir.2

Klâsik kaynaklarda Tevrât kelimesinin, tevriye'den alındığı da söylenmiştir.3 Bu ise, “bir şeyi tariz yoluyla [üstü kapalı] açıklarken, diğer tarafını gizlemek” demektir. “Adeta Tevrât'ın çoğunluğu, gereken tasrih ve açıklamadan yoksun olup birtakım tariz ve işaretlerden meydana geldiğinden, bu isim verilmiş gibidir” şeklinde açıklamalar da mevcuttur. Bu sözcüğün, Süryânice veya İbrânice olması daha büyük bir ihtimal olmakla birlikte, Arapça olduğu var sayıldığında v-r-y'den türediği ve “aydınlık-nûr” anlamına geldiği söylenebilir.

Zira Allah Tevrât'ı şöyle nitelemiştir:

48,49Ve andolsun ki Mûsâ ve Hârûn'a Furkân'ı ve görülmeyen, duyulmayan, sezilmeyen ıssız yerde Rablerine saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan, kıyâmetin kopmasından içleri titreyen, Allah'ın koruması altına girmiş kişiler için bir ışığı ve öğüdü verdik.

(Enbiyâ/48-49)

53Ve hani Biz, kılavuzlandığınız doğru yolu bulursunuz diye, Mûsâ'ya, o kitabı ve Furkân'ı vermiştik.

(Bakara/53)

44İçinde doğru yol rehberi ve ışık bulunan Tevrât'ı, şüphesiz Biz indirdik. Müslümanlaşmış kişiler olan peygamberler onunla Yahudilere hükmederler, kendilerini Allah'a adamış kişiler ve hahamlar da, Allah'ın kitabından kendilerinden korumaları istenilen ve kendilerinin de üzerine tanıklık ettikleri şeylerle hükmederler. İnsanlara saygı duyup ürpermeyin, Bana saygı duyup ürperin. Benim âyetlerimi de az bir paraya satmayın. Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimselerin ta kendileridir.

(Mâide/44)

İNCÎL

الإنجيل[İncîl], sözcüğünün de Süryanice veya İbranice olduğu genel kabul görmesine rağmen, Arapça olduğu var sayılarak anlamı üzerinde durulabilir:

İncîl kelimesi, “asl” demek olan النجل[en-necl] kelimesinden if‘îl vezninde bir kelime olup çoğulu, اناجل[enâcîl]’dir. Kişinin aslı olduklarından dolayı, –anne ve babası kastedilerek– “Allah onun iki nâciline de lânet etsin” denilir.

İncîl, birçok ilim ve hikmetin aslı demektir.

İncîl kelimesinin, “bir şeyi çıkartmak, hâlini anlatmak” için kullanılan, neceltü'ş-şey’e tabirinden geldiği de söylenmiştir. Buna göre, kendisi vasıtasıyla birçok ilim ve hikmet elde edildiği için ona İncîl ismi verilmiş olmaktadır. Çocuğa ve soy-sopa, –anne-babasından çıktığı için– neci denilmesi bundan dolayıdır.

Necl, aynı zamanda “sızıntı hâlinde çıkan su” demektir. Su bir yerden sızıntı hâlinde çıktığı vakit, استنجلت الأرض و بها نجال [istenceletil arzu ve biha nicâlün] ifadesi kullanılır. İşte bundan dolayı İncîl'e bu ad verilmiştir. Zira yüce Allah, onun vasıtasıyla, silinip izi kaybolmuş hakkı ortaya çıkarmıştır.

İncîl kelimesinin, “gözün genişliği”ni ifade etmek üzere kullanılan necel'den alınma olduğu da söylenmiştir. Geniş bir mızrak yarasını ifade etmek için, سنان منجل [sinânü mincel] tabiri kullanılır. Bu anlam göz önünde bulundurularak, İncîl'e bu isim verilmiştir. Çünkü İncîl, onlar için çıkartılan, genişletilen ve onlar için hem nûr, hem aydınlık olan aslî bir kaynaktır.4

Tevrât ve İncîl ile ilgili merhum Mevdûdî'nin bir açıklamasını naklediyoruz:

Tevrât ve İncîl hakkında genel bir yanılgı vardır. Çünkü çoğu kişi Pentateuch'u [Eski Ahid'in ilk beş kitabını] Tevrât, Gospel'i [Yeni Ahid'in ilk dört kitabını] ise İncîl olarak kabul eder. Bu yanlış anlama vahyin kendisinde şüpheler uyandırır ve şöyle bir soru akla gelebilir: “Bu kitaplar gerçekten Allah'ın kelamı mı? Kur’ân-ı Kerîm gerçekten bunların içindekileri tasdik mi ediyor?”

Aslında Kur’ân'ın tasdik ettiği Tevrât, Pentateuch'un kendisi değildir; fakat onun içine serpiştirilmiştir. Aynı şekilde İncîl de, “Dört Gospel” değildir, fakat bu kitaplarda muhtevîdir.

Tevrât, Hz. Mûsâ'ya (a.s) 40 yıl süren peygamberliği müddetince verilen emir ve öğütlerden oluşur. Taş tabletlere kazınmış olan ve Tûr dağı'nda Mûsâ'ya verilen On Emir de bunların içindedir. Geri kalan emir ve öğütleri ise Hz. Mûsâ (a.s) kendisi yazdırmıştır. Daha sonra 12 İsrâîl kabilesinin [sıbt] her birine, rehberlik etmesi için Tevrât'ın bir kopyasını vermiştir. Bir kopyası da dikkatle korunması için Levi'lere verilmiş ve taş tabletlerle birlikte tâbût'ta [On Emir'in muhafaza edildiği sandıkta] muhafaza edilmiştir. Bu Tevrât, Kudüs'ün ilk yakılıp yıkılmasına kadar tam bir kitap olarak kalmıştır. Fakat zamanla İsrâîloğulları bu Kitab'a o denli ilgisiz, anlayışsız ve aldırmaz bir hâle geldiler ki, Yoşiya'nın krallığı zamanında Süleymân Tapınağı tamir edilirken, başkâhin Hilkiya onu şans eseri buldu; fakat onun Tevrât olduğunu anlayamadı. Onun sadece bir kanun kitabı olduğunu düşündü ve Kitab'ı krallık yazmanına antika bir eser olarak verdi. Bir sonraki, onu Kral Yoşiya'ya iletti. Kitap okununca Yoşiya elbiselerini yırttı ve Hilkiya ile diğerlerine Kitab'ın içindekiler hakkında Rabbe danışmalarını emretti. (II. Krallar, 22:8-13). Nebukadanazor'un Kudüs'ü yağmalayıp Süleymân Tapınağı'nı yıktığı dönemde, İsrâîloğulları'nın durumu işte böyleydi. Bu şekilde uzun yıllardan beri bir köşede unutulmuş Tevrât'ın son kopyalarını da ebediyen kaybetmiş oldular.

İsrâîloğulları, Bâbil'deki sürgünden ülkeleri Kudüs'e geri dönüp tapınağı tekrar yaptıklarında Ezra, Eski Ahid'i derledi. Ezra, halkının ileri gelen bazı adamlarını topladı ve onların yardımıyla şimdi Kitab-ı Mukaddes'in ilk 17 kitabını oluşturan İsrâîloğulları'nın tüm târihini yazdı. Bunlardan Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye Hz. Mûsâ'nın (a.s) hayatını anlatır. Ezra ve yardımcılarının bulup vahyin kronolojik düzenini göz önünde bulundurarak uygun yerlere yerleştirdikleri asıl Tevrât âyetlerini de içerir. Asıl Tevrât, Hz. Mûsâ'nın (a.s) hayat hikâyesi içine serpiştirilmiş bulunan âyetlerden oluşur ve bugün bile onları diğerlerinden ayırıp Mûsâ'nın (a.s) “Rabbiniz Allah diyor ki” dediği yerde asıl Tevrât başlar ve hayat hikâyesi yeniden başladığında Tevrât'ın o bölümü biter. Kitab-ı Mukaddes'in yazarı buralara açıklama ve yorum mahiyetinde bazı şeyler eklemiştir. Sıradan okuyucu işte bu yorumlardan asıl Tevrât'ı ayırt etmede yanılgıya düşer.

Bununla birlikte İlâhî Kitaplar'ın mahiyetini iyi bilenler, bir dereceye kadar bu yorumla, vahyolunan âyetleri ayırt edebilirler.

Kur’ân'a göre sadece Pentateuch'un içine serpiştirilen bu bölümler gerçek Tevrât'tır ve Kur’ân sadece bu bölümleri tasdik eder. Bu âyetleri derleyip Kur’ân'la karşılaştırarak sınayabiliriz. Orada veya burada ayrıntılarda bazı farklılıklarla karşılaşılabilir; fakat, iki kitabın ana öğretilerinde en ufak bir farklılık bile yoktur. Bugün bile bu iki Kitab'ın aynı kaynaktan geldiği açıkça görülebilir. Aynı şekilde, İncîl de Hz. Îsâ'nın (a.s) hayatının son birkaç yılı boyunca sarfettiği, vahyolunan sözler ve konulardan oluşur.

Bu sözlerin Hz. Îsâ'nın (a.s) hayatı esnasında derlenip kaydedildiğinden emin olamayız. Moffat, Kitab-ı Mukaddes tercümesine yazdığı önsözde şöyle diyor: “Îsâ (a.s) hiç bir şey yazmadı ve bir müddet için havarileri de o'nunla ilgili hiç bir kayıt tutma ihtiyacı duymadılar. O hâlde târihte Îsâ ile ilgili bize ulaşan bilgiler Filistinli ilk havarilerin sözlerine ve derlemelerine dayanıyor. Bunların ne zaman yazıya geçirildiğini söyleyemeyiz. Fakat en azından onlardan bir tanesi her hâlde yaklaşık M.S. 50 yıllarında yazılı hâlde mevcut idi.” Her ne ise, ölümünden yıllar sonra Hz. Îsâ'nın (a.s) hikâyeleri 4 İncîl [Gospel] şeklinde derlendiği zaman (Markos'un tertiplendiği zaman, ilki M.S. 65-67 yıllarında düzenlenmiştir), o'nun bazı yazılı veya ezberde kalan sözleri, târihsel sıralamaya göre uygun yerlere konulmuştur. Yani, ilk Dört Gospel'in İncîl olmadığı, yani Hz. Îsâ'nın (a.s) söz ve rivâyetlerinden oluşmadığı, fakat onları içerdiği çok açıktır. Yazarların eserlerinde Hz. Îsâ'nın (a.s) sözlerini diğerlerinden ayırmak için tek bir aracımız var: Yazarların “Îsâ şunu söyledi ve öğretti” dediği yerlerde İncîl başlar ve hikâyeye geri döndüklerinde İncîl biter. Kur’ân'a göre sadece bu bölümler İncîl'dir ve Kur’ân sadece bu bölümleri tasdik eder. Eğer bu bölümler derlenir ve Kur’ân'la karşılaştırılırsa, ikisi arasında ciddî bir fark görülmez. Eğer bazı ufak farklılıklar varmış gibi görünüyorsa, bunlar da ön yargısız bir düşünce sonucunda ortadan kaldırılabilir.5

Burada Kur’ân'ın hakk ile indirildiği ifade edilmektedir. Kur’ân'ın hakk ile indirilmiş olmasından maksat, içerisinde geçmişe ait nakledilen bilgilerin doğruluğu, geleceğe ait verilen sözlerin gerçekliği, emir ve yasaklarının insanlık için gerekli olduğu, insanın eğitimine yönelik öğretilenlerde iyi-kötü, güzel-çirkin, hakk-bâtıl ayırımının yapıldığı, insanlar arası ilişkilere yönelik adalet ve hakkaniyeti içerdiği ve kendisinde çelişki, tutarsızlık, eğrilik olmadığıdır. Kur’ân'ın bu özellikleri farklı âyetlerde yüzlerce defa yer almıştı.

Buradaki bir başka nokta da Kur’ân'ın, “kendisinden önceki kitapların doğru olan bölümlerini tasdik eden bir kitap” olmasıdır. Eğer Kur’ân onları tasdik etmeseydi, Kur’ân'ın Allah tarafından indirildiği hususunda şüphe olurdu. Çünkü Kur’ân, Allah'tan indirilmeseydi, diğer kitaplara uygun olmayabilirdi. Zira Peygamber, hiç bir bilginle görüşmemiş, hiç kimseye talebelik yapmamış ve hiç kimseden bir şey okumamıştı. Allah bütün peygamberleri, zâtını bir tanımaya, Kendisine inanmaya, O'na yakışmayan şeylerden Kendisini tenzih etmeye, kulların yararına olan ilkeleri bildirmeye ve uygulamaya davet etmek için göndermiştir. 

O nedenle Kur’ân, bütün bu hususlarda önceki kitapların tahrif edilmemiş bölümlerini doğrulamakta ve peygamberler arasında fark gözetmemektedir:

285,286Elçi, kendi Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de. Hepsi Allah'a, doğal güçlerine/haberci âyetlerine, kitaplarına ve elçilerine iman ettiler: “Biz Allah'ın elçileri arasında ayırım yapmayız.” Ve “Biz duyduk ve itaat ettik. Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz, dönüş ancak Sanadır. Ey Rabbimiz! Eğer terk ettiysek ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz! Bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır sorumluluk/sıkıntıya sokacak şeyler yükleme! Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Ve affet bizi, bağışla bizi, merhamet et bize! Sen bizim yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınımızsın. Ve de kâfirler toplumuna; Senin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden toplumlara karşı yardım et bize” dediler.

Allah, hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka; kapasitesi dışında yük yüklemez. Herkesin kazandığı kendi yararına ve kendi yaptığı zararınadır.

(Bakara/285,286)

Âyetteki, Furqân'ı da O indirdi ifadesindeki furqân'dan, öncelikli olarak Kur’ân anlaşılır. Zira Kur’ân, daha evvel Furqân olarak nitelenmişti.

Bu âyette Kur’ân'ın “furqân” özelliği ön plâna çıkarılmıştır. Kur’ân'ın isimlerinden biri olan الفرقان[furqân] sözcüğü, “iki şeyi birbirinden ayırmak” anlamındaki فرق[farq] kökünden türemiştir ve فارقة[fâriqa] sözcüğü ile aynı anlama gelir. Yaygın kullanımına bakıldığında, farq sözcüğünün türevleri olan tefriq, firaq, firqat, fırqa, tefriqa, feriq sözcüklerinin somut şeyler [mahsûsât] için; فارقات [fâriqât], فاروق[fârûq] ve الفرقان [furqân] sözcüklerinin ise soyut şeyler [ma‘kûlât] için kullanıldığı görülür.

Bakara/53 ve Enbiyâ/48'de Mûsâ peygambere verilen Furqân, soyut şeyler olan hakk ile bâtılı, iman ile küfrü, güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü birbirinden ayırdığı için Kur’ân'a da isim olarak verilmiştir. Halife Ömer'e verilen “fârûq” unvanı da, onun hakk ile bâtılı iyi ayırmasından dolayıdır.6

Kur’ân'ın, “Furqân” olarak anıldığı birçok âyet vardır:

185Ramazân ayı ki, Kur’ân, bir kılavuz olarak ve furkândan, yol göstermeden açık seçik açıklamalar olarak kendisinde indirilmiştir. Bu nedenle sizden her kim bu aya şâhit olursa hemen onda oruç tutsun. Kim de hasta veya sefer; çiftçilik, ticaret, askerlik, eğitim- öğretim gibi gidiş gelişli; hareketli bir iş üzerinde ise diğer günlerden sayısıncadır. Allah, size kolaylık diler, size zorluk dilemez. Bu kolaylık, Allah'ın koruması altına girmeniz ve sayıyı tamamlamanız, size yol gösterdiğinden dolayı Allah'ı büyüklemeniz ve Allah'ın verdiği nimetlerin karşılığını ödeyesiniz diyedir.

(Bakara/185)

1Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna/kullarına Furkân'ı indiren ne cömerttir/ ne bol bol nimet verendir!2Furkân'ı indiren, göklerin ve yerin hükümranlığı Kendisinin olan, hiç çocuk edinmeyen, hükümranlıkta ortağı olmayan ve her şeyi oluşturup sonra da onları bir ölçüye göre ayarlama yapandır.

(Furkân/1)

Aslında “Furqân”, ilâhî kitapların genel bir niteliğidir.

Âyetin son bölümündeki, Şüphesiz Allah'ın âyetlerini inkâr eden şu kimseler, çetin bir azap kendileri için olanlardır. Allah, azîz'dir, intikam sahibidir [suçluları yakalayıp cezalandırmak sûretiyle adaleti sağlayandır] ifadesiyle, gerçeği bile bile inkâr eden ve akıllarını kullanmayanlar tehdit edilmektedir.

5Şüphesiz Allah, yeryüzünde ve gökte hiçbir şey Kendisine gizli kalmayandır.

6O, sizi, rahimlerde dilediği gibi şekillendirendir. Kendisinden başka ilâh diye bir şey yoktur. O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

Bu âyetlerde de Allah, Kendisini tanıtmakta ve özellikle Hristiyanlara, Allah'ın her şeyi bildiği, O'na hiç bir şeyin gizli kalmadığı, Allah'ın rahimlerde yaratılan bebeği dilediği gibi şekillendirdiği, O'ndan başka ilâh olmadığı, yenilmezliği ve yasa koyuculuğu vurgulanıp ilâhlaştırılan Îsâ'nın bu özelliklere sahip olmadığı ima edilerek, Îsâ'nın, nasıl ilâh veya ilâhın oğlu olabileceğini düşünmeleri gerektiği mesajı verilmektedir.

Allah'ın burada zikredilen nitelikleri birçok âyette yer almıştı. Bunlardan birkaçını hatırlatıyoruz:

59Görünmezin, duyulmazın, geçmişin, geleceğin anahtarları da yalnızca O'nun katındadır. O'ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın.

(En‘âm/59)

49İşte Nûh ile ilgili anlatılanlar, sana vahyettiğimiz görülmeyenin, duyulmayanın, sezilmeyenin haberlerindendir. Bunları sen ve toplumun bundan önce bilmiyordunuz. Şu hâlde sabret. Şüphesiz âkıbet, Allah'ın koruması altına girmiş olan kişilerindir.

(Hûd/49)

22O, kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah'tır. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet edendir, engin merhamet sahibidir.

23O, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah'tır. O, bütün kâinatın hükümdârı, tertemiz, her türlü kötülük ve eksiklikten uzak, her türlü kusurdan uzak; sapasağlam, güven veren, gözetici, koruyucu, doğrulayıcı ve güvenilir, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olan, dilediğini zorla yaptıran, ulaşılmaz, azametli, ihtiyaçları gideren, işleri düzelten, derman veren, büyüklük ve ululukta tek olan; her şeyde ve her hâdisede büyüklüğünü gösterendir. Allah, onların ortak koştukları şeylerden arınıktır.

24O, oluşturan, kusursuz yaratan, her şeye şekil ve sûret veren Allah'tır. En güzel isimler O'nun içindir. Göklerde ve yeryüzünde olanlar O'nu noksan sıfatlardan arındırırlar. Ve O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

(Haşr/22-24)

12-16Ve andolsun ki Biz, insanı seçilmiş bir çamurdan oluşturduk. Sonra onu çok dayanıklı bir karargâhta bir nutfe yaptık. Sonra o nutfeyi bir embriyon oluşturduk. Sonra o embriyoyu bir et parçası oluşturduk. Sonra o bir et parçasını kemikler olarak oluşturdukk. Sonunda o kemiklere de bir et giydirdik. Sonra onu bir başka oluşumda yeniden kurduk. İşte, oluşturanların en güzeli Allah ne cömerttir! Sonra şüphesiz sizler, bunların ardından kesinlikle öleceksiniz. Sonra şüphesiz siz, kıyâmet gününde diriltileceksiniz.

(Mü’minûn/12-16)

6-8Ey insan! Üstün kerem sahibi olan, seni oluşturan, sonra da sana bir düzen içinde biçim veren, sonra da seni dengeleyen, dilediği bir sûrette seni tertip eden Rabbine karşı seni aldatan şey nedir?

(İnfitâr/6-8)

164Şüphesiz ki göklerin ve yerin oluşturuluşunda, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde,

insanlara yarayan şeylerle denizde akıp giden gemide,

Allah'ın semadan bir su indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde,

yeryüzünde her deprenen canlılardan yaymasında,

rüzgârları evirip çevirmesinde,

gök ile yeryüzü arasında emre hazır olan bulutta, şüphesiz akıllarını çalıştıran bir toplum için elbette alâmetler/göstergeler vardır.

(Bakara/164)

Bu âyetlerde ayrıca, insanın yaratılışına kimsenin müdahalesinin olmadığı-olamayacağı ve tüm yaratılış aşamalarının bir plan dâhilinde gerçekleştiği, tesadüfe yer olmadığı bildirilmektedir:

13Ey insanlar! Biz sizi, bir erkek ile bir dişiden oluşturduk, birbirinizle tanışasınız diye sizi uluslar ve oymaklar yaptık. Şüphesiz ki, Allah katında en değerliniz, en çok Allah'ın koruması altına girmiş olanınızdır. Gerçekten Allah, en iyi bilendir, en çok haber alandır.

(Hucurât/13)

6O, sizi tek bir nefisten oluşturdu, sonra ondan eşini yaptı ve sizin için hayvanlardan sekiz eş indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, oluşturluştan sonra bir oluşturuluşla oluşturuyor. İşte bu, sahiplik, yönetim yalnız Kendisinin olan Rabbiniz Allah'tır. O'ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Öyleyse, nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?

(Zümer/6)

49,50Göklerin ve yeryüzünün hükümranlığı yalnız Allah'ındır. O, dilediğini oluşturur, dilediğine kız çocuk bahşeder, dilediğine de erkek çocuk bahşeder.

Yahut Allah onları erkek ve kız olmak üzere eşleştirir. Dilediğini de kısır yapar. Şüphesiz O, en iyi bilendir, çok güçlü olandır.

(Şûrâ/49-50)

Buradaki, dilediği şekilde ifadesi, “erkeklik, dişilik, güzellik, çirkinlik, siyahlık, beyazlık, uzunluk, kısalık, azaların sağlıklı olması yahut herhangi bir noksanlık vs.” olarak anlaşılabilir. Bu konuda detaylı bilgi İnfitâr sûresi'nde verilmiştir.7

7-9Allah, sana bu kitabı indirendir. Bu kitaptan bir kısmı yasa içeren âyetlerdir ki bunlar, kitabın anasıdır. Diğerleri de benzeşen anlamlılardır. Amma, durum bu iken, kalplerinde kaypaklık/tutarsızlık olan kimseler,

insanları dinden çıkarmak,

ortak koşmaya sürüklemek

ve onun anlamlarından en uygununun tesbitine yeltenmek için hemen ondan benzeşen anlamlı olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun anlamlarından en uygun olanının tesbitini ancak Allah ve –“Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır. Rabbimiz! Bize kılavuzluk ettikten sonra kalplerimizi çevirme! Bize Kendi nezdinden rahmet lütfet! Şüphesiz Sen, bol bol lütfedenin ta kendisisin. Rabbimiz! Şüphesiz Sen, insanları, kendisinde hiçbir şüphe olmayan gün için toplayansın. Şüphesiz Allah, verdiği sözden dönmez” diyen– o bilgide uzman olanlar bilirler. Ve sadece kavrama yetenekleri olanlar öğüt alırlar.

Allah bu âyet grubunda, önce Kendisini tanıtıp sonra indirdiği kitap ile kullar arasındaki bağı açıklamaktadır. Buna göre:

• Kur’ân'ı Rasûlullah'a indiren Allah'tır.

• Kur’ân âyetlerinin bir kısmı muhkemdir [yasa içerenlerdir], ki bunlar, kitabın anasıdır.

• Kur’ân âyetlerinin diğer kısmı da müteşâbihlerdir [benzeşen anlamlılardır].

• Kalplerinde kaypaklık olan kimseler, fitne çıkarmak ve onun te’vîline yeltenmek için müteşâbih âyetlerin peşine düşerler.

• Müteşâbih âyetlerin te’vîlini ancak Allah ve –“Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır. Rabbimiz! Bize kılavuzluk ettikten sonra kalplerimizi çevirme! Bize Kendi nezdinden rahmet lütfet! Şüphesiz Sen, bol bol lütfedenin ta kendisisin. Rabbimiz! Şüphesiz Sen, insanları, kendisinde hiç bir şüphe olmayan gün için toplayansın. Şüphesiz Allah, vaadinden dönmez” diyen– ilimde uzman olanlar bilirler, câhil ve sığ kimseler bilmezler.

• Öğüdü de sadece kavrama yeteneği olanlar alırlar.

Kur’ân'ın müteşâbihliği Zümer sûresi'nde de konu edilmiştir:

23Allah, sözün en güzelini benzeşen anlamlı olarak, ikişerli bir kitap hâlinde indirmiştir. Ondan, Rablerine saygısı olanların tüyleri ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah'ın anılmasına karşı yumuşar. İşte bu, Allah'ın rehberidir. Allah, onunla dilediğini kılavuzlar. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösteren biri yoktur.

(Zümer/23)

Bilindiği üzere, muhkem, müteşâbih ve te’vîl sözcükleri, kavramlaştırılmak sûretiyle anlaşılması zor, makul ve makbul olmayan tanımlar ortaya konulmuştur. Bunlardan birçok anlayışa da kaynaklık edenlerini örnek olarak sunuyoruz:

MUHKEM ve MÜTEŞÂBİHE DAİR İLİM ADAMLARININ GÖRÜŞLERİ

İlim adamları muhkem ve müteşâbih âyetlerle ilgili olarak farklı görüşlere sahiptir. Câbir b. Abdillah –ki bu aynı zamanda eş-Şa‘bî'nin, Süfyân Sevrî'nin ve diğerlerinin görüşlerinin de muktezasıdır– der ki: “Kur’ân-ı Kerîm'in muhkem âyetleri, te’vîli bilinebilen, manası ve tefsiri anlaşılabilen buyruklardır. Müteşâbih âyetler ise Yüce Allah'ın, ilmini yalnızca Kendisine sakladığı, yarattıklarına vermediği, herhangi bir kimsenin bilme imkânı bulunmayan buyruklardır.” Kimi ilim adamları der ki: “Bu kabilden olanlara örnek, kıyâmetin kopma vakti, Ye’cûc-Me’cûc'un çıkma vakti, Deccal'in çıkma vakti, Hz. Îsâ'nın inme vakti ve sûre başlarında bulunan Mukatta‘a Harfleri gibi şeylerdir.

Bir diğer görüşe göre de müteşâbih, birden çok anlama gelme ihtimali olmakla birlikte, bu değişik anlamlar tek bir anlama havale edilerek geri kalanı iptal edilecek olursa, müteşâbih muhkem olur. Buna göre muhkem, her zaman için fer’î hususların kendisine havale edildiği [o esas alınarak yorumlandığı] bir asıl ilkedir. Müteşâbih ise onun fer’î durumundadır.8

Bu örnekteki anlayışa göre, herkesin anlayacağı bir açıklıkta olan Kur’ân, anlaşılması zor veya imkânsız bir kitap hâline sokulmaktadır. Hem bu âyetlerin, hem de Kur’ân'ın diğer âyetlerinin iyi anlaşılması için çalışmamızın [Tebyînu'l-Kur’ân] Sunuş bölümünde müteşâbih, muhkem ve te’vîl ile ilgili yaptığımız açıklamaları naklediyoruz:

Zümer/23 ve Âl-i İmrân/7 âyetleri, Kur’ân'ın محكم [muhkem] ve متشابه [müteşâbih] âyetlerden oluştuğunu açıkça belirtmektedir. Mekke'de inen ve iniş sırasına göre 59. sırada yer alan Zümer/23 âyeti bir ipucu olarak değerlendirildiğinde, o âna kadar inmiş olan bütün âyetlerin müteşâbih oldukları öne sürülebilir. Muhkem ve müteşâbih kavramlarının ne anlama geldiklerini açıklama gereği duyan sözlük, ansiklopedi ve terim kitaplarının neredeyse tümünde muhkem sözcüğünün “açık, anlaşılan, sağlam”; müteşâbih sözcüğünün ise “kapalı ve anlaşılmaz” anlamlarına geldiği belirtilmektedir. Söz konusu lügat ve ansiklopedilerin işlediği ortak yanlış, bu iki sözcüğün birbirinin karşıt anlamlısı olarak gösterilmesidir.

Bu satırların yazarı, söz konusu kavramların zıt anlamlı iki sözcük olduğu şeklindeki yerleşik kanaati paylaşmamaktadır. 

Ayrıntıları yeri geldiğinde verilecek olmakla birlikte, Kur’ân âyetleri hakkında yerleşmiş bulunan bu yanlış ön kabulü düzeltmek üzere her iki kavramın özü hakkında kısaca bilgi vermeyi yararlı görmekteyiz:

محكم [muhkem] sözcüğü, “hüküm içeren” demektir. Dolayısıyla muhkem âyetler, “içerisinde, insanları kargaşa ve zulme düşmekten engelleyen ilkelerin bulunduğu âyetler” anlamına gelir. Bu âyetler açıktır, nettir ve tek bir anlam ifade ederler. Bu âyetlerden, ifade ettikleri birincil anlamlardan başka anlamlar çıkarılmaz/çıkarılamaz.

Müteşâbih âyetler ise, “birden çok, birbirine benzer, birbirinden güzel anlamlar içeren ve her bir anlamı da açık olarak anlaşılan âyetler” demektir. Bu âyetler mecâz, kinâye ve diğer edebî sanatların da kullanıldığı, ama yapılan benzetme ve örneklemelerden dolayı kültür seviyesi en alt düzeyde olanların bile anlayabilecekleri âyetlerdir. Onlar da tıpkı muhkem âyetler gibi açık-seçik, anlaşılır âyetler olup kesinlikle kapalı, müşkil ve anlaşılmaz değildirler. Müteşâbih âyetler; kapalı, müşkil ve anlaşılmaz âyetler olarak kabul edildiği takdirde Zümer/23'te “sözün en güzeli” olarak nitelenen Kur’ân, aynı zamanda kapalı, anlaşılmaz âyetler de içeriyor olacaktır. Bu ise kapalı, anlaşılmaz âyetlerin “sözün en güzeli” olması anlamına gelir ki, Kur’ân ile böyle bir tuhaflığın bağdaşması mümkün değildir.

İşin doğrusu, müteşâbih âyetler, “anlaşılır, birden çok ve birbirinden güzel anlamlar içeren, kim hangisini anlarsa anlasın bu anlamların hepsinin de doğru olduğu âyetler”dir.

Âl-i İmrân/7'de bu âyetlerin te’vîlinin mümkün olduğu bildirilmektedir. Kimilerinin “yorumlama”, kimilerinin de “tefsir etme” anlamında kullandığı تأويل [te’vîl] sözcüğü de anlamı çarpıtılmış sözcüklerden biridir. Aslında sözcük, الرّجوع [er-rucû‘/geriye dönüş] anlamındakiاول [evl] sözcüğünün tef‘il babından mastarıdır. Türkçe'deki “evvel, ilk” kelimeleri de bu sözcükten gelmektedir.

Te’vîl sözcüğü, “geriye dönüş” şeklindeki kök anlamından değişerek “tedbir” [arkalaştırma], yani “birinci, ikinci, üçüncü şeklinde ardı ardına dizmek, sıralamak, öncelik sırasına koymak” anlamlarında kullanılır.

Bu anlamlara göre müteşâbih âyetlerin te’vîli demek, “o âyetlerin birbirinden güzel, birbirine benzeyen açık-seçik anlamlarının arka arkaya sıralanması, bu anlamların öncelikli bir sıraya tâbi tutulması” demektir. Yoksa, anlamları sadece Allah tarafından bilinen, kapalı ve anlaşılmaz âyetlerin ancak “râsihûn” denen ehil kimselerce yorumlanabilmesi değildir.

Karşıt anlamlı oldukları iddia edilen muhkem ve müteşâbih ile müteşâbih âyetlerin te’vîlikonularında daha ayrıntılı bilgiye bu kelimelerin geçtiği âyetler incelenirken değinilecektir. Yine de unutulmamalıdır ki, âyetteki muhkem ve müteşâbih kelimeleri, birer terim olmayıp sözlük anlamlarında kullanılmış sözcüklerdir.

Âyetteki, Amma, durum bu iken, kalplerinde kaypaklık olan kimseler, fitne çıkarmak ve onun te’vîline yeltenmek için hemen ondan müteşâbih olanlarının peşine düşerler ifadesiyle, Necrân heyetinin veya Yahûdi bir grubun kastedildiği ileri sürülse de, bizce bu tüm zamanlara yöneliktir. Böyle öküz altında buzağı arayan zavallılar her zaman ve her yerde bulunur. Nitekim Mekkî sûrelerde bunun örneklerini (İsra/60) görmüştük.

Âyetteki, fitne çıkarmak ifadesi, “inanmış kimseleri dinden döndürmek” demektir. Bu konu hakkında Bakara sûresi'nde açıklama yapmıştık.

Kısacası müteşâbih âyetler, sanatsal mucize içeren, indiği dönemde insan havsalasının ulaşmayacağı konulara, bilgilere ve ğayba dair âyetlerdir. Bunlarla Kur’ân'ın Allah kelâmı olduğu ortaya çıkar.

Muhkem âyetler de, kişisel davranışları, aile ve sosyal hukuku, uluslararası ilişkileri düzenleyen ilkeleri içeren âyetlerdir. Bu âyetler, Kitab'ın anasıdır; yani, Kur’ân'ın amacı muhkem âyetlerle düzeni sağlamak, insanlığı, zulümden, fesattan ve kan dökmekten alıkoymaktır.

Dikkat edilirse âyette, Hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah ve –“Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır. Rabbimiz! Bize kılavuzluk ettikten sonra kalplerimizi çevirme! Bize Kendi nezdinden rahmet lütfet! Şüphesiz Sen, bol bol lütfedenin ta kendisisin. Rabbimiz! Şüphesiz Sen, insanları, kendisinde hiç bir şüphe olmayan gün için toplayansın. Şüphesiz Allah, vaadinden dönmez” diyen– ilimde uzman olanlar bilirler buyurulmaktadır. Burada zikri geçen, “ilimde uzman olanlar”ın kimler olduğuna gelince:

RÂSİH

Arapça'da رسوخ[rusûh], “bir şeyin iyice içinde olmak, bir şeyde sebat bulmak (ağaç ve dağ gibi derinlemesine yerleşmek)” demektir.9

İlimde râsih olmak ise, “belirli bir ilim dalında uzman olmak” demektir. Klâsik kabule göreilimde râsih olan, “yakînî ve kat‘î deliller ile Allah'ın zât ve sıfatlarını; Kur’ân'ın Allah kelâmı olduğunu bilen kimse”dir. Hâlbuki müteşâbih âyetlerin bir kısmı, biyoloji açısından, bir kısmı fizik açısından, bir kısmı kimya açısından, bir kısmı filoloji açısından, bir kısmı astronomi açısından, bir kısmı astrofizik açısından… müteşâbihtir. Dolayısıyla da bu müteşâbihlik, her ilmin, her bilgi dalının kendi uzmanı tarafından te’vîl edilmesi gerekir.

ÂYETTEKİ TEKNİK YAPI

Âyetin, وما يعلم تأويله[ve mâ ya‘lemu te’vîlehu] kısmıyla ilgili olarak teknik açıdan iki vecih söz konusudur: Birinci vecihe göre وما يعلم'daki [ve mâ ya‘lemu'daki] و[vav/ve] bağlacı, الا الله'daki [illâllâhu'daki] الله[Allâh] lafzına atıf olup âyetin anlamı, “hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah ve ilimde uzman olanlar bilirler” şeklindedir. Biz de âyeti bu şekle göre meallendirdik.

İkinci vecih ise, وما يعلم[ve mâ ya‘lemu] ifadesinin, yeni bir cümle başı olmasıdır, ki buna göre mana, “müteşâbihatın te’vîlini yalnızca Allah bilir, başkası bilemez” şeklinde olur. Bu durumda, “Anlamayacağımız, anlayamayacağımız âyetleri Allah niye indirdi?” sorusu gündeme gelir.

Bu konuya ait klâsik kaynaklarda yer alan bilgiler ise şöyledir:

İLİMDE DERİNLEŞMİŞ OLANLAR:

Yüce Allah'ın, İlimde derinleşmiş olanlar buyruğu ile ilgili olarak; bunun, önceki buyruklarla ilişkisi olmayan yeni bir söz başlangıcı mı, yoksa önceki buyruğa atfedilmiş ve buradaki “vav”ın cem için mi olduğu hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptirler.

Çoğunluğun kabul ettiği görüşe göre; kendisinden önceki buyruklardan ayrı, yeni bir cümle başıdır ve ifade daha önce yüce Allah'ın, Onun te’vîlini ancak Allah bilir buyruğunda tamamlanmıştır. İbn Ömer, İbn Abbâs, Âişe, Urve b. ez-Zübeyr, Ömer b. Abdulazîz ve başkalarının görüşü budur. el-Kisâî, el-Ahfeş, el-Ferrâ, Ebû Ubeyd ve başkaları da bu görüştedir.

Ebû Nehîk el-Esedî de der ki: “Sizler bu âyet-i kerîmeyi vasl ile [durak yapmaksızın] okuyorsunuz. Hâlbuki bu kelime kat‘ ile okunmalıdır. İlimde derinlik sahibi olanların bilgilerinin vardığı son nokta ise onların, Biz O'na iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır sözleridir.”

İlim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre bu âyet-i kerîmede tam vakıf, Hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah bilir buyruğu üzerinde olduğu ve bundan sonraki buyrukların ise yeni bir söz başlangıcı olduğu şeklindedir. Bundan sonraki buyruk ise, İlimde derinleşmiş olanlar, “Biz ona iman ettik...” derler buyruğudur.

Ancak Mücâhid'den, “ilimde derinleşmiş olanlar”ı, kendisinden önceki buyruğa nesak atfı yaptığı ve ilimde derinleşmiş olanlar'ın, te’vîli bildiklerini iddia ettiği de rivâyet edilmiştir. Bu görüşün lehine kimi dilcileri de delil göstererek, bunun, “İlimde derinleşmiş olanlar da bunu bilirler ve iman ettik... diyerek” şeklinde olduğunu söyler ve derler kelimesinin hâl olmak üzere nasb mahallinde olduğunu iddia ederler. Ancak dilcilerin büyük çoğunluğu bu açıklamayı reddeder ve uzak bir ihtimal olarak görürler. Çünkü Araplar hem fiili, hem de mef‘ulü bir arada hazf etmezler. Hâli ise fiil açıkça söylenmedikçe zikretmezler. Eğer fiil açıkça söylenmemiş ise, hâl de söz konusu değildir. Şâyet böyle bir şey mümkün olsaydı, “Abdullah binerek geldi” anlamında, “Abdullah binerek” demek mümkün olurdu. Böyle bir şeyin mümkün olması ise, ancak fiilin zikredilmesiyle birlikte olur; kişinin, “Abdullah konuşur ve insanların arasını ıslah eder” demesi gibi. Burada “ıslah eder” ifadesi Abdullah'ın hâlini bildirir.

Derim ki: Hattabî'nin naklettiği ve Mücâhid'den başkasının söylemediğini belirttiği söz ile ilgili olarak şunu ekleyelim: İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre, İlimde derinleşmiş olanlar buyruğu, azîz ve celîl olan Allah'ın ismine atfedilmiştir ve bunlar da müteşâbihi bilenler arasında yer alıp onlar müteşâbihi bilmelerine rağmen, Biz ona iman ettik demektedirler. Ayrıca er-Rabî, Muhammed b. Ca‘fer b. ez-Zübeyr, el-Kâsım b. Muhammed ve başkaları da bu görüşü belirtmişlerdir. Bu te’vîle göre, derler kelimesi derinleşmiş olanlar'ın hâli olmak üzere nasb durumundadır.

İbn Fûrek, ilimde derinleşmiş olanların, te’vîli bileceği görüşünü tercih eder ve bu hususta uzun uzun açıklamalarda bulunurdu. Hz. Peygamber'in İbn Abbâs'a, “Allahım! Onu dinde fakih kıl ve ona te’vîli öğret” şeklindeki sözünde bu hususa dair açıklama vardır. Bu, “kitabının manalarını ona öğret” anlamındadır. Buna göre yüce Allah'ın, İlimde derinleşmiş olanlar buyruğu üzerinde vakıf yapmakla ilgili olarak hocamız Ebu'l-Abbâs, Ahmed b. Ömer, “Doğrusu da budur” demiştir. Çünkü onların, İlimde derinleşmiş olanlar diye adlandırılmaları, Arap dilini anlayan herkesin bilmekte müsavi olduğu muhkemden daha fazlasını bilmelerini gerektirmektedir. Eğer onlar herkesin bildiğinden başka bir şey bilmiyor iseler, onların derinlikleri nerede kalır? Fakat müteşâbih de türlü türlüdür. Kimisi hiç bir şekilde bilinemez; rûhun durumu, Allah Teâlâ'nın ğaybın bilgisini yalnızca Kendisine ayırdığı Sa‘at'in [Kıyâmetin kopma] vakti gibi. Bu gibi şeylerin bilgisi İbn Abbâs'a da başkasına da verilmemiştir. İşte ileri gelen ilim adamları arasında, “İlimde derinleşmiş olanlar müteşâbihi bilmez” diyenlerin bu sözden kasdettikleri bu tür müteşâbihtir. Dinde bazı şekillere ve Arap dilinde birtakım anlatım üsluplarına göre yorumlanması mümkün olan sözlere gelince, bunlar te’vîl edilir ve doğru te’vîli bilinebilir.10

Abdurrezzâk der ki: Bize Ma‘mer, İbn Tavus'tan, o da babasından rivâyet etti ki, İbn Abbâs bu âyeti şöyle okurdu: Ve mâ ya‘lemu te’vîlehu illâllâh. Ve yeqûlu'r-râsihune âmennâ bihi [Hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah bilir, ilimde derinleşmiş olanlar, “Ona îmân ettik” derler].

İbn Cerîr, Ömer ibn Abdulazîz ve Mâlik ibn Enes'ten rivâyet eder ki: “Onlar ona îmân ederler ve te'vîlini bilmezler” demiştir.

Yine İbn Cerîr'in naklettiğine göre, Abdullah ibn Mes‘ûd ve Ubey ibn Ka‘b'ın Mushaflarında bu âyet şöyledir: İnne te’vîlehu illâ ındallâhi ve'r-râsihûne fi'l-‘ılmi yeqûlûne âmennâ bihi [Onun te’vîli ancak Allah katındadır. İlimde derinleşmiş olanlar, “Biz ona inandık” derler].

İbn Cerîr de bu kavli tercih etmiştir.

Bazıları da âyetteki, ve'r-râsihûne fi'l-‘ilm [ilimde derinleşmiş olanlar] kısmında dururlar ki, müfessir ve usûlcülerin bir çoğu bu görüşe uyarak, “Anlaşılmayan bir şeyle (Kur’ân'da) hitapta bulunulması uzaktır” demişlerdir.

İbn Ebû Necîh'in Mücâhid'den, onun da İbn Abbâs'tan rivâyetine göre o şöyle dermiş: “Ben, onun te’vîlini bilen ilimde derinleşmiş kimselerdenim.”

Mücâhid'den rivâyetle İbn Ebî Necin şöyle diyor: “İlimde derinleşmiş olanlar; onun te'vîlini bilirler ve ‘Ona îmân ettik’ derler.” Rebî ibn Enes de böyle demiştir. Muhammed ibn İshâk, Muhammed ibn Ca‘fer ibn Zübeyr'den naklen şöyle dedi: “Arzu edilen te’vîli ancak Allah ve ilimde derinleşenler bilir. İlimde derinleşenler de, ‘Ona inandık’ derler. Sonra da müteşâbihin yorumunu, ancak bir tek şekilde yapılabilen muhkemin yorumuyla karşılaştırırlar. Kitabla [Kur’ân'la] onların sözleri birleşir, biri diğerini doğrular, hüccet, delil, geçerli olur, özür ortaya çıkar, bâtıl ortadan kalkar, küfür onunla reddedilmiş olur.”

Hadis'te Rasûlullah'ın (s.a) İbn Abbâs hakkında, “Allahım! Onu dinde fâkih, bilgin kıl ve ona Kur’ân'ın yorumunu öğret” şeklinde dua buyurduğu belirtilir.

Bu konuda bazı âlimler ayrı fikir beyan ederek diyorlar ki: Te’vîl kelimesiyle Kur’ân'da iki mânâ kastedilir:

1) Te’vîl, “bir şeyin hakikati, gerçeği ve aslı”dır. Kur’ân-ı Kerîm'deki şu âyetlerde geçen te’vîl kelimesi bu anlamdadır: Ana-babasını tahtın üzerine çıkarıp oturttu. Hepsi o'nun için secdeye kapandılar. Dedi ki: “Babacığım! İşte bu; vaktiyle gördüğüm rüyânın te’vîlidir. Doğrusu Rabbim onu gerçekleştirdi” (Yûsuf/100), Onlar onun te’vîlinden başkasını mı bekliyorlar? Onun te’vîlinin geldiği  gün... (A‘râf/53)

Bu durumda er-râsihûne fi'l-‘ilm mübtedâ; yeqûlûne âmennâ bihi haberi olur. Te’vîl ile diğer anlam –ki Bize bunun yorumunu bildir... (Yûsuf/36) âyetinde olduğu gibi “bir şeyi tefsir, tabir edip açıklamak beyân etmek”tir– kastedilirse bu durumda, er-râsihûne fi'l-‘ilm'de durulur. Bu anlayışa göre ilimde derinleşenler eşyânın künhüne vâkıf olacak şekilde bir ilmi ihata etmeseler bile kendilerine tevcih olunan hitabı anlayabilirler. Bu durumda yeqûlûne âmennâ bihi kısmı, “ilimde derinleşenler”den hâl olur. Ma‘tûfun aleyh'den değil de sadece ma‘tûf'dan hâl olması dilde caizdir. Nitekim şu âyetler de böyledir: (Bu ganimetler) yurtlarından ve mallarından edilmiş olan, Allah'tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah'ın dînine ve Peygamberi'ne yardım eden fakir Muhâcirler içindir... derler ki: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla...” (Haşr/8-10), Melekler sıra sıra dizilip Rabbinin buyruğu geldiğinde… (Fecr/22)[1]

10,11Şüphesiz kâfirler; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimseler; onların malları ve evlatları, –aynı Firavun'un yakınlarının ve onlardan öncekilerinki gibi– Allah'tan hiçbir şeyi savamaz. Ve onlar Ateş'in yakıtıdırlar. Firavun'un yakınları ve onlardan öncekiler, âyetlerimizi yalanladılar da Allah, onları günahları yüzünden yakalayıverdi. Ve Allah, cezası/yakalaması çok çetin olandır.

Bu âyetlerde, Medîne'deki kâfirlere, savaşa katılmalarını engelleyen mallarının ve çocuklarının, aynı Firavun ve onun yakın çevresinde olduğu gibi kendilerine fayda vermeyeceği uyarısı yapılmaktadır: Onların malları ve evlâtları, Allah katında onlara hiç bir fayda sağlamayacak, onlara gelecek Allah'ın azabından hiç bir şeyi önleyemeyecektir.

Bu âyetin mesajı evrensel olmasına rağmen ilk muhatapları –sûrenin giriş bölümünde detaylıca sunduğumuz gibi– Necrân heyetidir. Bu heyettekilerden Ebû Hârise ibn Alkame'nin kardeşine, “Ben onun gerçekten, Allah'ın Elçisi olduğunu kesinlikle bilmekteyim... Ama ne var ki bunu açıklarsam, Rûm kralları bana vermiş olduğu mal ve makamı geri alırlar” dediğini de nakletmiştik. İşte bu âyette kınananlar başta bunlardır. Bunlara; mallarının, çoluk-çocuklarının dünya ve âhirette kendilerine fayda vermeyeceği, onlardan azabı def edemeyeceği bildirilmektedir.

Bu âyetlerde verilen mesaj birçok defa  (Şu‘arâ/87-91, Enbiyâ/98, Meryem/77-82, Kehf/46, Nûh/25, Mü’min/45-46, En‘âm/94, Tebbet/1-5, Âl-i İmrân/116-117,  Âl-i İmrân/196-197, Enfâl/52) geçmiştir.

12Kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimselere: “Siz, yakında yenilgiye uğrayacak ve cehenneme toplanacaksınız” de. Ve o, ne kötü bir döşektir! 

Bu âyette yine küfredenler, âkıbetleri açıklanarak uyarılmakta; dünyada yenilip perişan olacakları, sonunda da en kötü döşek olan cehennemi boylayacakları bildirilerek bir an evvel imana gelmeleri istenmektedir. Târih de bu âyette verilen mesajların aynıyla gerçekleştiğine; küfrün, şirkin ve zulmün çok kısa ömürlü olduğuna, mutlaka yok olup gittiğine tanıktır.

Bu âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında kaynaklardaki nakiller şöyledir:

Burada kasıt Yahûdilerdir. Muhammed b. İshâk der ki: Rasûlullah (s.a) Bedir'de Kureyş'i mağlup edip Medîne'ye döndükten sonra Yahûdileri toplayıp onlara şunu dedi:

— Ey Yahûdi topluluğu! Bedir günü Kureyş'in başına gelenlerin bir benzerini Allah'ın başınıza getirmesinden sakının. Siz de biliyorsunuz ki ben gönderilmiş bir peygamberim. Siz bunu Kitabınızda, Allah'ın size ahdinde [buyruğunda] görmektesiniz.

Yahûdiler on'a şöyle karşılık verdiler:

— Ey Muhammed! Savaşın ne olduğunu bilmeyen gâfil bir topluluğu yenik düşürüp de onlara karşı eline bir fırsat geçti diye gurura kapılma! Allah'a yemin ederiz, bizimle savaşacak olursan asıl savaşçıların biz olduğumuzu göreceksin.

Bunun üzerine yüce Allah, Kâfirlere de ki: “Siz mutlaka yenileceksiniz...” buyruğunu inzâl buyurdu.[2]

Ebû Sâlih'in İbn Abbâs'tan rivâyetine göre ise; Yahûdilerin, Uhud günü Müslümanların başına gelen musibete sevinmeleri üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur.[3]

Âlimler bu âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında şu iki rivâyeti nakletmişlerdir:

1) Hz. Peygamber (s.a), Bedir'de Kureyş'e karşı savaşıp Medîne'ye döndüğünde, Yahûdileri, Benî Kaynuka mevkiinde toplayarak onlara şöyle der:

— Ey Yahûdiler! Kureyş'in başına gelen, sizin de başınıza gelmeden önce Müslüman olun.

Onlar da şöyle karşılık verirler:

— Ey Muhammed! Kureyş'ten, savaştan anlamayan bir grubu öldürüp yenmen seni aldatmasın. Eğer bizimle savaşsaydın, anlardın.

Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu âyeti indirdi.[4]

2) Medîneli Yahûdiler, Bedir'de kâfirlerin başına geleni öğrenince, “Allah'a yemin ederiz ki, bu, Hz. Mûsâ'nın Tevrât'ta müjdelediği ve vasıflarını sayıp, sancağının yere düşmeyeceğini haber verdiği ümmî peygamberdir” dediler. Daha sonra da birbirlerine, “Hele acele etmeyin” dediler. Uhud savaşı olup, Hz. Peygamber'in ashâbı gerileyince, onlar, “Bu, o müjdelenen peygamber değil” dediler ve şekâvetleri daha ağır bastığı için Müslüman olmadılar. İşte bunun üzerine Allah, bu âyeti indirdi.[5]

Âyetin iniş sebebi husûsî olsa da, mesajı tüm zamanlaradır. Kâfirler her zaman yenilecekler ve cehennemi boylayacaklardır.

Bu âyet, geleceğe dair verdiği haberle bir mucize ortaya koymaktadır. Bunun benzeri daha evvel de geçmişti:

9-11Yoksa çok güçlü ve çok bağış yapan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Ya da bütün o göklerin, yerin ve aralarında olanların mülkü onların mıdır? Öyleyse, burada, çeşitli gruplardan oluşmuş, bozguna uğramış bir ordu olan onlar, her yolu deneyerek yükselsinler, ellerinden gelen her şeyi denesinler!

                                                                                         (Sâd/9-11)

13Karşılaşan iki birlikte sizin için kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır; birliğin biri, Allah yolunda savaşıyordu; diğeri de kâfirdi; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini örtendi/ inanmayandı. Onları, göz görüşüyle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Ve Allah, dilediğini yardımıyla güçlendirir. Şüphesiz bunda basiret sahipleri; sağduyulu kimseler için kesinlikle bir ibret vardır.

Yukarıda, kâfirlere mal ve evlâtlarının fayda vermeyeceği, onların cehennem yakıtı olacakları, yenilecekleri ve cehennemi boylayacakları bildirilmiş, bu âyette ise, o günlerde çok sıcak bir konu olan Bedir savaşı'na değinilmiş ve mü’minlere, Karşılaşan iki birlikte sizin için kesinlikle bir âyet vardır; birliğin biri, Allah yolunda savaşıyordu; diğeri de inkârcıydı. Onları, göz görüşüyle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Ve Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için kesinlikle bir ibret vardır denilerek, Allah'ın vaadinin doğruluğu gösterilmiştir. Bedir'de kâfirlere mal ve evlâtları fayda vermemiş, yenilmişler ve kâfir olarak ölüp cehennemi boylamışlardır.

Buradaki muhatapların mü’minler olduğu, aşağıdaki âyetlerin delâletiyle de anlaşılabilir:

42Hani siz, vâdinin yakın bir yamacında idiniz, onlar da uzak yamacında idiler. Kervan da sizden daha aşağıda idi. Şâyet onlarla sözleşmiş olsaydınız da, buluşma yerinde kesinlikle anlaşmazlık çıkarırdınız. Fakat olması gereken işi Allah'ın gerçekleştirmesi için; değişime/yıkıma uğrayan apaçık bir delil gördükten sonra yıkıma uğrasın, sağ kalanlar da yine apaçık bir delilden sonra yaşasın diye... Şüphesiz Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.

43Hani o vakitler Allah sana uykunda onları az gösteriyordu. Eğer Allah, onları sana çok gösterseydi kesinlikle korkmuştunuz ve savaş konusunda anlaşmazlığa düşmüştünüz. Fakat Allah güvenlik sağladı. Şüphesiz O, gönüllerde olanı en iyi bilendir.

                                                                                      (Enfâl/42-43)

123-127Ve andolsun, sizler güçsüz iken, Allah, kendinize verilen nimetlerin karşılığını ödersiniz diye size Bedir'de yardım etti: Hani sen inananlara, “Rabbinizin, indirilen/ hulûl ettirilen üç bin haberci âyetle size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. Eğer sabreder ve Allah'ın koruması altına girerseniz, evet sizi Rabbiniz destekler. Ve eğer onlar, ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size işaretlenmiş /eğiten/ gönderilmiş beş bin haberci âyetle yardım eder. Ve Allah, bu yardımı size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Ve bu yardım, sırf Allah, kâfirlerden; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan kimselerden bir kısmının kökünü kessin yahut onları perişan etsin de kaybeden kimseler olarak dönüp gitsinler diye, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olan ve en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan Allah katındandır. Öyleyse Allah'ın koruması altına girin.

                                                                   (Âl-i İmrân/123-127)

Târih kaynaklarında yer aldığına göre (–ki bunu Enfâl sûresi'nde detaylıca sunmuştuk–) Bedir günü'nde müşrikler sayıca mü’minlerin üç katı (1.000'e yakın idiler), askerî malzeme ve donanım bakımından ise mü’minlerin onlarca katı idiler. Buna rağmen Allah'ın izin ve yardımıyla mü’minler kâfirleri yendi.

Allah mü’minlere yardım edeceğini, onları zafere ulaştıracağını birçok kez  (Mü’min/51, Muhammed/7, Mücâdele/21,) Saffat/171-173, Âl-i İmrân/139) vurgulamıştır.

14Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu aşırı istek, insanlara süslü/çekici kılındı. Bunlar, basit dünya hayatının kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır.

15-17De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Allah'ın koruması altına girmiş; “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi Ateş'in azabından koru!” diyen, sabreden; direnç gösteren, doğru olan, sürekli saygıda duran, Allah yolunda harcamada bulunan ve seherlerde bağışlanma dileyen kişiler için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan hoşnutluk vardır. Ve Allah, kulları en iyi görendir

Bu âyetlerde, Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, en‘âma [etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara] ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara süslü-çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır denilerek uyarı yapılmış, ardından da, Ve Allah, varılacak güzel yer kendi katında olandır. De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Takvâ sahibi olan; “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi ateş'in azabından koru!” diyen, sabreden, doğru olan, sürekli saygıda duran, infakta bulunan ve seherlerde istiğfâr eden kişiler için Rabb'lerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan hoşnutluk vardır. Ve Allah kulları en iyi görendir buyurularak mal, evlât vs. gibi şeylerin fayda vermeyeceği, insanın bunlara tutkun olmaması, malını Allah yolunda harcaması gerektiği vurgulanıp insanlar; özellikle de sûrenin bu bölümünün inişine neden olan Necrân heyeti imana ve sâlihâtı işlemeye teşvik edilmiştir.

Burada şu hususa dikkat edilmelidir ki, âyette dünya nimetlerinden uzak durulması değil, onlara kul-köle olunmaması; âhiret nimetlerine öncelik verilmesi, dünya nimetleri için ebedî hayatın mahvedilmemesi istenmektedir.

Bu âyetin Bedir savaşı'na değinen âyetlerle aynı pasaj içinde gelmesinin bir nedeni de, mü’minlerin savaşta çapul peşinde koşmamaları gerektiğine dair bir uyarı içermesidir. Zira bazıları, müşrik ordusuyla savaşmak yerine, ganimet elde etmek için kervanın peşinden gitmeyi istemişlerdi.

Âyetteki “tertemiz eşler”, Bakara sûresi'nde de zikredilmişti. Buradaki “çok temiz eşler”in, cennette mü’min erkeklere verilecek olan hayız ve nifastan temizlenmiş kadınlar olduğu kanaati yaygındır. Oysa buradaki tertemiz eşler, –Bakara/25'te de açıkladığımız gibi– Allah'ın cennette mü’min kullarına lutfedeceği arkadaşlar olup tertemiz olmalarından kasıt, “kin, buğz, kıskançlık” gibi kötü huylardan arınmış olmalarıdır. Zira, cennette cinsiyet yoktur. Bu konuyu daha evvel Vâkıa sûresi'nde detaylı olarak işlemiştik.

Dünyanın ve dünyaya ait tüm kazanımların değersizliği, âhiretin daha hayırlı ve kalıcı olduğu birçok yerde vurgulanmıştır. Mesela: Kıyâmet/20-21, İnsan/27, Âl-i İmrân/196-197,  Nisâ/77, Yûnus/70, Ra‘d/26, Kasas/60,  A‘lâ/16-17.

Burada muttakilerin, özellikleri ve kavuşacakları nimetler hatırlatılırken seherlerde istiğfâr ettikleri, yani Allah'tan af ve yarlığama talebinde bulundukları bildirilmiştir. Karanlığın aydınlığa dönüşme zamanı olan seher vakti, insanın hâlet-i rûhiyesinde derin duygular meydana getirir. Dinlenmiş beden ve zihin, hakikati daha berrak bir şekilde idrak eder. Ayrıca bu vakit, uykunun en tatlı zamanıdır. O nedenledir ki bu vakitte uykudan kalkıp Allah'a yönelmenin değeri daha fazla olacaktır.

Ayrıca buradaki seher, kişinin küfür ve şirkten kurtuluşu olarak anlaşılabilir ki bu durumda, seherde istiğfâr, küfürden kurtulmuş kişilerin Allah'a yakarışlarına işâret eder.

18Allah, doğadaki güçler/haberci âyetler ve hakkaniyeti ayakta tutan bilgi sahipleri, şüphesiz Allah'tan başka ilâh diye bir şeyin olmadığına tanıklık etti. O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandan, en iyi yasa koyandan başka ilâh diye bir şey yoktur.

19Şüphesiz Allah nezdinde din, İslâm'dır. Kendisine Kitap verilen kimseler de, ancak, kendilerine o bilgi geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı ayrılığa düştüler. Kim de Allah'ın âyetlerini örtbas ederse; artık şüphesiz Allah, hesabı çabuklaştırandır.

Burada Allah Kendisini tanıtmakta, özellikle de Îsâ'yı rabb edinen Hristiyanları, müşrikleri ve İslâm'dan başka din edinenleri uyarmaktadır:

• Allah, melekler ve hakkaniyeti ayakta tutan bilgi sahipleri, Allah'tan başka ilâh olmadığına tanıktırlar.

• Azîz, Hakîm olan Allah'tan başka ilâh yoktur.

• Allah nezdinde din, İslâm'dır.

• Kendisine kitap verilenlerin, kendilerine o bilgi geldikten sonra ayrılığa düşmeleri, aralarındaki kıskançlıktan dolayıdır.

• Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse; şüphesiz Allah, hesabı çabuklaştırandır.

Bu âyetlerin iniş sebebi ile ilgili nakiller şöyledir:

Rasûlullah'ın (s.a) Medîne'de olduğu haberi yayılınca o'nun huzuruna Şam halkı Yahûdilerinden iki âlim geldi. Medîne'yi görünce biri diğerine, “Bu şehir âhir zamanda çıkacak Peygamber'in Medînesi'nin niteliklerini ne kadar da andırıyor!” dedi. Peygamber'in (s.a) huzuruna vardıklarında sıfat ve özellikleriyle o'nu tanıdılar. Ona sordular:

— Sen Muhammed misin?

O cevap verdi:

— Evet.

Yine sordular:

— Ahmed misin?

Yine aynı cevabı verdi:

— Evet.

Bu sefer şöyle sordular:

— Biz sana bir şehâdete dair soru soracağız. Eğer sen bunu bize haber verirsen sana iman eder ve seni takdis ederiz.

Rasûlullah (s.a) şöyle karşılık verdi:

— Sorun.

Şöyle dediler:

— Bize Allah'ın Kitabında yer eden en büyük şâhitlik hakkında haber ver.

Bunun üzerine Yüce Allah Peygamberi'ne (s.a), Allah, adaleti ayakta tutarak. şehâdet eder ki gerçekten O'ndan başka ilâh yoktur, melekler ve ilim sahipleri de buna şehâdet ettiler âyetini indirdi. Her iki ilim adamı da İslâm'a girdi ve Rasûlullah'ı (s.a) tasdik etti.[6]

Âyette, tevhid'in birinci tanığının bizzat Allah olduğu ifade ediliyor. Çünkü evreni yaratıp Kendi varlık ve birliğine delil kılan, âyetlerinin anlaşılması için akıl, ilim veren; ayrıca varlık ve birliğinin tanınması için elçi gönderen ve kitap indiren Allah'tır.

MELEKLERİN ŞÂHİTLİĞİ

Buradaki melekler, “haberciler” anlamında kabul edilirse, Allah'ın indirdiği kitapların âyetlerinin mucizevî bir anlatımla Allah'ın birliğini haber verdikleri ifade edilmiş olur.

Buradaki melekler, “güçler” olarak kabul edilirse, evrendeki her sistemin Allah'ın varlığına ve birliğine tanıklık ettiği ifade edilmiş olur. Nitekim bu daha evvel şöyle ifade edilmişti:

21Yoksa onlar, yeryüzünden birtakım ilâhlar edindiler de onlar, kendilerini mi canlandıracaklar/ diriltecekler?

22Eğer yer ile gökte Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de kesinlikle kargaşa içinde olurdu/düzenleri bozulurdu. O hâlde en büyük tahtın Rabbi olan Allah, onların nitelemekte oldukları şeylerden arınıktır.

23Arşın Rabbi Allah, yaptığından sorumlu olmaz, onlar ise sorumlu olacaklardır.

24Yoksa onlar, O'nun astlarından birtakım ilâhlar mı edindiler? De ki: “Kesin delilinizi getirin. İşte şu, benimle beraber olanların öğüdüdür ve benden öncekilerin öğüdüdür.” Tam tersi, onların çoğu gerçeği bilmezler. Artık onlar, yüz çevirenlerdirler.

25Ve Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki ona: “Gerçek şu ki, Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için Bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.

                                                                                        (Enbiyâ/21-25)

Tevhid'in üçüncü tanıkları da hakkaniyeti ayakta tutan bilgi sahipleridir. Evrendeki eşyanın hakikatine vakıf olan bilginler [fizik, kimya, biyoloji, astronomi, matematik, bilenler] eğer bir etki altında değillerse, bilgilerinin gereği olarak Allah'ın birliğini haykırmak zorunda kalmaktadırlar. O nedenle Allah evrende gözlem ve araştırma yapılmasını emretmektedir. Âl-i Imran 7. âyette de, Hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah ve –“Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır. Rabbimiz! Bize kılavuzluk ettikten sonra kalplerimizi çevirme! Bize Kendi nezdinden rahmet lütfet! Şüphesiz Sen, bol bol lütfedenin ta kendisisin. Rabbimiz! Şüphesiz Sen, insanları, kendisinde hiç bir şüphe olmayan gün için toplayansın. Şüphesiz Allah, vaadinden dönmez” diyen– ilimde uzman olanlar bilirler. Ve sadece kavrama yetenekleri olanlar öğüt alırlar buyurularak bilgili insanlar övülmüşlerdi.

Ayrıca, yalnızca bilgin kulların Allah'a haşyet duyacağı, bilgi olmadan aklın kullanılamayacağı defalarca açıklanmıştı:

28İnsanlardan, diğer canlı varlıklardan ve davarlardan da böyle türlü türlü renkte olanlar vardır. Kulları arasında Allah'tan ancak bilginler saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperirler. Hiç şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır.

                                                                                         (Fâtır/28)

7-9En büyük tahtı taşıyan, bir de en büyük tahtın dış kenarından olan kimseler, Rablerinin övgüsüyle birlikte Kendisini noksan sıfatlardan arındırırlar ve O'na inanırlar. İman etmiş kimseler için bağışlanma dilerler: “Rabbimiz! Sen rahmet ve bilgice her şeyi kuşattın. Onun için tevbe eden ve Senin yoluna uyan kimseleri bağışla ve onları cehennemin azabından koru! Rabbimiz! Onları ve onların atalarından, zevcelerinden ve soylarından sâlih olan kimseleri kendilerine vaat ettiğin Adn cennetlerine girdir. Şüphesiz Sen en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olan ve en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapanın ta kendisisin. Onları kötülüklerden de koru. Ve Sen her kimi kötülüklerden korursan, artık o gün elbette ona rahmet etmişsindir. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.”

                                                                                     (Mü’min/7-9)

43Ve Biz, bu örnekleri insanlara veriyoruz. Onlara da bilginlerden başkası akıl erdiremez.

                                                                              (Ankebût/43)

9Ya da gece saatlerinde kalkan, boyun eğip teslimiyet göstererek, dikelerek, ahretten çekinerek daima saygıda duran ve Rabbinin rahmetini uman o kimse, öyle yapmayan gibi midir? De ki: “Hiç bilen kimseler ve bilmeyen kimseler eşit olur mu?” Kesinlikle sadece temiz akıl sahibi olanlar öğüt alırlar/gereği gibi düşünürler.

                                                                              (Zümer/9)

Kur’ân'da bilgi ve bilginin önemi ve değeri ile ilgili yüzlerce âyet mevcuttur.

19. âyette, Şüphesiz Allah nezdinde din, İslâm'dır buyurulmuştur. Daha evvel de ifade ettiğimiz gibi din, “ister hakk ister bâtıl olsun, ister Allah ister insanlar tarafından kurulmuş olsun, her türlü toplum nizamı, yaşam kurallarının bütünü” demektir. Burada, Allah nezdindeki dinin, sadece “İslâm” olduğu vurgulanmıştır. Bir başka âyette ise, Allah'ın İslâm'dan başka dini kabul etmeyeceği bildirmiştir:

85Ve kim İslâm'dan başka bir din ararsa, o takdirde hiçbir zaman ondan kabul edilmeyecektir. Ve İslâm'dan başka din arayan kimse, âhirette zarar edenlerden olacaktır.

                                                                                       (Âl-i İmrân/85)

“İSLÂM” NE DEMEKTİR?

 الإسلام[islâm] sözcüğü,  س ل م[silm] kökünden türemiş if‘âl kalıbında mastar bir sözcük olup isim ve mastar olarak kullanılır. Silm sözcüğü, “berâet/uzak tutma; korkudan, kuşkudan, beladan, huzursuzluktan, mutsuzluktan, kavgadan savaştan, ağrıdan, sızıdan, maddî ve manevî sıkıntılardan, zayıflıktan çürüklükten… tüm olumsuzluklardan uzak olma” demektir.[7] Bu sözcük, sâlim, selâm, teslim, islâm vs. sözcüklerinin de köküdür. Sözcüğün islâm kalıbı, “sağlamlaştırma” [dertten, tasadan, korkudan, mutsuzluktan, kavgadan, savaştan ve benzeri şeylerden uzaklaştırma] demektir. Öyleyse İslâm dini de, “insanları sağlamlaştıran din” [dert, tasa, savaş, zayıflık, manevî hastalık, mutsuzluk ve benzeri şeylerden uzaklaştırıp sağlama, güvenceye alan ilkeler] demektir.

Ehl-i Kitabın kendilerine hakikat geldikten sonra kıskançlık ve ihtiras sebebiyle ihtilafa düşmeleri, Kur’ân'ı ve Rasûlullah'ı tanımamaları, kendi içlerinde birçok mezhep ve meşreplere ayrılmaları daha evvel birçok yerde konu edilmiştir:

20Kendilerine Kitap verdiğimiz şu kimseler, Peygamber'i, kendi oğullarını bildikleri gibi bilirler. Kendi nefislerini kayba uğratan şu kimseler, işte onlar iman etmezler.

                                                                                             (En‘âm/20)

146Kendilerine Kitap verdiğimiz şu kimseler, Peygamber'i kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Şüphesiz onlardan bir kesim de bilip durmalarına rağmen, kesinlikle hakkı gizliyorlar.

                                                                                          (Bakara/146)

89Onlara Allah katından kendileri ile birlikte olanı doğrulayan bir kitap; Kur’an gelince de –ki bunlar daha önceleri kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kimselere karşı zafer kazanmak istemişlerdi de o tanıdıkları kendilerine gelmişti– onu kendileri örttüler. Artık Allah'ın dışlaması/ rahmetinden mahrum bırakması, Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini örtenler üzerinedir.

90Onların, kendilerini karşılığında sattıkları şey; Allah'ın kullarından dilediğine Kendi armağanlarından indirmesini kıskanarak, Allah'ın indirdiği şeyleri; Kur’an’ı bilerek reddetmeleri ne çirkindir! İşte bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. Küçültücü azap da yalnızca gerçekleri bilerek reddedenler içindir.

                                                                            (Bakara/89-90)

20Buna rağmen eğer seninle tartışırlarsa de ki: “Ben tüm benliğimi Allah için İslâmlaştırdım/ben Müslüman oldum. Bana uyanlar da Müslüman oldular.” Kitap verilenlere ve Anakentliler'e: “Siz de sağlamlaştırdınız mı/İslâm'ı kabul ettiniz mi?” de. Eğer sağlamlaştırırlarsa/İslâm'a girerlerse, artık kılavuzlandıkları doğru yola ermişlerdir. Ve eğer sırt çevirirlerse sana düşen sadece mesajı iletmektir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.

Yukarıdaki açıklamalardan sonra, “Ben yüzümü [kendimi] Allah için sağlamlaştırdım [ben Müslüman oldum]. Bana uyanlar da (Müslüman oldular).” Kitap verilenlere ve Ümmilere [Anakentliler'e], “Siz de sağlamlaştırdınız mı [İslâm'ı kabul ettiniz mi]?” de. Eğer sağlamlaştırırlarsa [İslâm'a girerlerse] artık doğru yola ermişlerdir. Ve eğer sırt çevirirlerse, sana düşen sadece tebliğ etmektir [mesajı iletmektir]. Ve Allah, kullarını en iyi görendir buyurularak uyarı yapılmakta; herkesin kendisini sağlamlaştırması, işini sağlama alması istenmektedir:

De ki: “İşte bu, benim yolumdur; basiret üzere [aklın, bilginin, sağduyunun gereği olarak] Allah'a davet ediyorum. Ben ve bana uyanlar… Ve Allah münezzehtir. Ve ben müşriklerden değilim.”

                                                                                   (Yûsuf/108)

Âyetteki, ümmiler [anakentliler] ifadesi, Mekkelilerin de hâlâ muhatap alındığını göstermektedir.

Âyetteki yüz kelimesi ise, “kişinin kendisi”ni ifade eder.

İSLÂM [SAĞLAMLAŞTIRMA]

İslâm sözcüğünü, İslâm dini'ni açıklarken yukarıda izah etmiştik. Burada sağlamlaştırma, “kişinin İslâm dinini kabul ederek kendini sağlama alması, güvende olması” demektir. Müslüman da –ki aslı müslim'dir–, “sağlama alan, sağlamlaştıran” demektir. “Müslüman” dediğimizde, bu anlam dikkate alınmalıdır.

Târih boyunca Allah tarafından gönderilen her peygamber, sadece İslâm'ı [sağlamlaştıran; barış, huzur güven sağlayan sistemi] tebliğ etmiş; her topluma kendi diliyle İslâm'ı öğretmiştir. Daha sonra egemen güçler, işlerine gelmediği için bu dini bozmuşlar, kendi çıkarları doğrultusunda yapay dinler oluşturmuşlardır.

Bu âyette, din'in Allah tarafından ortaya konulduğu, Peygamber'in din oluşturmadığı, aksine peygamberlerin Allah'ın dinine uyan ve yaşayanların ilki olduğu vurgulanmaktadır, ki bu, başka âyetlerde de ifade edilmektedir:

14De ki: “Gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat Kendisi beslenmeyen Allah'tan başka yardım eden, koruyan, yol gösteren bir yakın mı edineyim?” De ki: “Ben İslâm kişilerin ilki olmakla emrolundum.” Ve sen sakın Allah'a ortak koşanlardan olma!

                                                                              (En‘âm/14)

162,163De ki: “Benim salâtım [mâlî yönden ve destek olmam; toplumu aydınlatmak için çalışmam], kulluğum, hayatım ve ölümüm sadece Kendisinin ortağı olmayan âlemlerin Rabbi Allah içindir. Ve ben böyle emrolundum, ben Müslümanların da ilkiyim.”

                                                                      (En‘âm/162-163)

11,12De ki: “Ben, kesinlikle dini yalnızca Kendisine özgü kılarak Allah'a kulluk etmekle emrolundum. Ve bana Müslümanların ilki olmam için emir verildi.”

13De ki: “Şüphesiz Rabbime karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım.”

                                                                     (Zümer/11-13)

21Şüphesiz Allah'ın âyetlerini örtbas eden, haksız yere peygamberleri öldüren ve insanlardan hakkaniyeti emreden kimseleri öldüren kişiler; sen hemen bunları acıklı bir azapla müjdele!

22İşte bunlar, dünyada ve âhirette amelleri boşa gitmiş kimselerdir. Onlar için yardımcılardan da bir şey yoktur.

Bu âyetlerde, muhatap kâfirler, geçmişteki kâfirlerin uğradıkları âkıbet ile uyarılmaktadır. Burada zikredilen kâfirler, Ehl-i Kitabın inkârcılarıdır. Aslında bunlar, bir peygamberi öldürmüş değillerdir. Ama, peygamberleri öldürenlerin yaptıklarına razı olan ve eskilerin yolunu izleyen kimseler idiler. O bakımdan peygamberi öldürenler ile bunların aralarında bir fark bulunmamaktadır. Kitab-ı Mukaddes'e göre İsrâîloğulları'nın târihi, öldürme ve eziyet olayları ile doludur: II. Târihler, 16:1-14, 24:20-21; I. Krallar, 19:1-10, 22:26-27, Yeremya, 15:10, 18:20-23, 20:1-18, 20:36-40, Matta, 23:37, 27:22-26; Markos, 6:17-29.

Yine bunların, Rasûlullah'ı ve o'nunla beraber olanları öldürmeye çalıştıkları; savaş açtıkları, planlar kurdukları hem târihi olaylarla hem de Kur’ân'ın verdiği bilgilerle sabittir:

30Ve hani bir zaman, şu kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimseler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Ve onlar tuzak kurarken Allah da cezalandırıyordu. Ve Allah, cezalandıranların en hayırlısıdır.

                                                                                           (Enfâl/30)

Bu konu Bakara sûresi'nde (87- 91. Âyetler) de yer almış ve orada kâfirlerin hangi peygamberleri öldürdüğü de detaylıca sunulmuştu.

Âyetteki, ve insanlardan hakkaniyeti emreden kimseleri öldüren kişiler ifadesinden anlaşıldığına göre bu çıkarcı zümre, sadece peygamberleri öldürmekle kalmamış, Allah'ın dinini anlatan, toplumu aydınlatan kimseleri de öldürmüşler ya da öldürmeye çalışmışlardır.

22. âyetteki, İşte bunlar, dünyada ve âhirette amelleri boşa gitmiş kimselerdir. Onlar için yardımcılardan da bir şey yoktur ifadesiyle, bu kâfirlerin dünyadaki gayretlerinin tümünün boşa çıkacağı, âhiretlerinin de perişan olacağı açıklanmıştır.

Târih şâhittir ki, kâfirler, Allah'ın nûrunu söndürmek için ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar Allah nûrunu hep tamamlamıştır:

32Onlar, Allah'ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Hâlbuki Allah, sadece, kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler hoş görmeseler de Kendi nûrunu tamamlamaya dayatıyor.

                                                                             (Tevbe/32)

 8Onlar, ağızlarıyla Allah'ın ışığını/ gönderdiği dini söndürmek için irade kullanıyorlar. Hâlbuki kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler hoş görmese de Allah, ışığını/ dinini tamamlayandır.

                                                                        (Saff/8)

80Sonunda etkili söz söyleyen bilginler gelince, Mûsâ onlara, “Ne atacaksanız atın!” dedi.

81,82Onlar ortaya atınca da Mûsâ, “Sizin getirdiğiniz şey bir göz boyama/ aldatmacadır. Şüphesiz, Allah onun boş ve asılsızlığını ortaya çıkaracaktır. Şüphe yok ki, Allah kargaşacıların işini düzeltmez. Ve Allah, günahkârların hoşuna gitmese de, hakkı, Kendi kelimeleriyle ortaya koyup gerçekleştirir” dedi.

                                                                                  (Yûnus/80-82)

Ve Âl-i İmrân/181-182, Nisâ/153-158,

23Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olan şu kimseleri görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Onlar, aralarında hüküm vermek için Allah'ın kitabına çağrılıyorlar, sonra onlardan bir kısmı, mesafelenerek geri duruyorlar.

24,25Bu, onların, “Ateş bize sayılı birkaç gün dışında asla dokunmayacaktır” demeleri nedeniyledir. Onların uydurmuş oldukları şeyler de dinlerinde kendilerini aldatmaktadır. Peki, kendisinde hiç şüphe olmayan o günde onları bir araya topladığımız ve hiç kimseye haksızlık edilmeden herkese kazandıkları şeyler tamamen ödendiği zaman nasıl olacaktır?

Yukarıda genel olarak şu küfretmiş kimseler ifadesi kullanılırken, burada özelleştirme yapılarak bunların, Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olan kimseler –ki bunlar da, Ehl-i Kitap bilginleridir– olduğu açıklanıp, muhataplar doğrudan uyarılmaktadır.

Bu âyetlerin iniş sebebi hakkında klâsik eserlerdeki nakiller şöyledir:

İbn Abbâs der ki: Bu âyet-i kerîme Rasûlullah'ın (s.a) Yahûdilerden bir topluluğun yanına Beytu'l-Midras'a gelip de onları Allah'ın yoluna davet etmesi sebebiyle nâzil olmuştur. Nuaym b. Amr ile el-Hâris b. Zeyd o'na, “Ey Muhammed! Sen hangi din üzeresin?” diye sordu. Peygamber (s.a), “Ben İbrâhîm'in dini üzereyim” diye cevap verince şöyle dediler: “İbrâhîm Yahûdi idi.” Peygamber (s.a) da şöyle buyurdu: “Haydi Tevrât'ı getiriniz; o sizin ve bizim aramızda hakem olsun.” Ancak Tevrât'ı getirmeyi kabul etmediler. İşte bu âyet bunun üzerine nâzil oldu.

en-Nakkâş'ın naklettiğine göre ise bu âyet-i kerîmenin iniş sebebi şudur: Yahûdilerden bir topluluk Muhammed'in (s.a) peygamberliğini inkâr ettiler. Peygamber (s.a) onlara, “Haydi Tevrât'ı getirin, orada benim sıfatlarım yazılıdır” dedi. Ancak onlar bunu kabul etmediler.[8]

Bu âyetin sebeb-i nüzûlü olarak birkaç rivâyet zikredilmiştir:

1) İbn Abbâs'tan (r.a) rivâyet edildiğine göre, Yahûdilerden bir kadın ile bir erkek zina ettiler. Bunlar, asalet sahibi ailelerden idiler. Tevrât'ta da zinanın cezası olarak recm [taşlanarak öldürülme] hükmü var idi. Asil oldukları için onları recmetmeyi istemediler ve o ikisinin meselesinde, recmi bırakmaya, onun şeriatında recmi terk etmeye bir ruhsat olur ümidi ile Hz. Peygamber'e (s.a) başvurdular. Hz. Peygamber (s.a) de recmedilmelerine hükmedince, bunu kabul etmediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a), “Sizinle benim aramda Tevrât hakem olsun. Çünkü onda recm hükmü vardır. Sizin en bilgiliniz kimdir?” dedi. Onlar, “Abdullah b. Sûriya el-Fedekî” dediler. Onu getirip bir de Tevrât getirdiler. Abdullah ibn Sûriya, Tevrât'taki recm âyetine gelince, elini onun üzerine koyup gizlemek istedi. Bunun üzerine Abdullah b. Selâm (r.a), “Yâ Rasûlallah! Recm âyetinin yeri geçti” diye haber verdi. Bunun üzerine o elini kaldırdı ve recm âyetini buldular. Hz. Peygamber (s.a) de, o kadın ile erkeğin recmedilmelerini emretti. Allah'ın lâneti üzerlerine olasıca Yahûdiler, bundan dolayı son derece gazaplandılar. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah bu âyeti indirdi.

2) Hz. Peygamber (s.a) Yahûdilerin midraslarına girmişti. Orada, Yahûdilerden bir grup bulunmaktaydı. Peygamberimiz (s.a) onları İslâm'a davet etti. Bunun üzerine onlar, “Sen hangi din üzeresin?” dediler. Hz. Peygamber (s.a), “İbrâhîm ümmeti üzereyim” cevabını verdi. Onlar da, “İbrâhîm bir Yahûdi idi” dediler. Hz. Peygamber (s.a), “Öyle ise Tevrât'a gelin”  dedi. Onlar buna yanaşmayınca Cenâb-ı Allah bu âyet-i kerîmeyi indirdi.

3) Hz. Peygamber'in peygamberliğinin alâmetleri Tevrât'ta zikredilmiş, o'nun peygamberliğinin sıhhatine delâlet eden deliller de, aynı zamanda orada bulunmaktaydı. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a) onları Tevrât'a ve Tevrât'ta kendisinin peygamberliğine delâlet eden sözlere davet etti. Ama onlar bundan kaçındılar. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hakk, bu âyet-i kerîmeyi indirdi. Buna göre mânâ şöyle olur: “Onlar, kitapları olan Tevrât'ın hükmüne icabet etmekten kaçındıkları için, onların, senin kitabın Kur’ân'a muhalefet etmelerine şaşma! İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hakk, De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, Tevrât'ı getirin de onu okuyun!” (Âl-i İmrân/93) buyurmuştur. Bu rivâyete göre bu âyet, Tevrât'ta, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğinin gerçekliğine ve doğruluğuna dair delillerin bulunduğuna delâlet etmektedir. Çünkü onlar Tevrât'ta, Hz. Muhammed'in (s.a) nübüvvetinin sıhhatine delâlet edecek delillerin bulunmadığını bilselerdi, Tevrât'ta bulunan şeyleri çarçabuk ortaya koymaya yönelirlerdi. Ancak ne var ki onlar bunu gizlemişlerdir.[9]

Burada bu grubun sahip olduğu inançlar, Onlar, “Ateş bize sayılı birkaç gün dışında asla dokunmayacaktır” demektedirler buyurularak zikredilmiş, ardından da, Onların uydurmuş oldukları şeyler de, dinlerinde kendilerini aldatmaktadır. Peki, kendisinde hiç şüphe olmayan o günde onları bir araya topladığımız ve hiç kimseye hakksızlık edilmeden herkese kazandıkları şeyler tamamen ödendiği zaman nasıl olacaktır? Buyurularak reddedilmiştir.

Bunların inançları birçok yerde teşhir edilmiş ve eleştirilmiştir:

18Ve Yahudiler, Hristiyanlar, “Biz, Allah'ın oğullarıyız ve O'nun sevgilileriyiz” dediler. De ki: “Madem öyle niçin günahlarınız sebebiyle Allah size azap ediyor?” Tam tersi, siz, O'nun oluşturduklarından birer beşersiniz. O dilediği kişiyi bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin sahipliği, yönetimi de Allah'ındır. Dönüş de yalnızca O'nadır.

                                                                                    (Mâide/18)

80Ve onlar dediler ki: “Sayılı birkaç gün dışında ateş bize asla dokunmayacaktır.” De ki: “Allah'tan garanti içeren bir söz mü aldınız? Allah, verdiği söze asla ters düşmez. Yoksa siz, Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”

81Evet, kim bir kötülük kazandıysa ve hatası kendisini kuşattıysa, işte bunlar ateş ashâbıdır. Onlar, orada sürekli kalıcıdırlar.

                                                                                    (Bakara/80-81)

160,161Sonra da Yahudileşen kimselerden olan haksız davranışlar, onların birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları hâlde riba almaları [emeksiz, hizmetsiz, risksiz kazanç sağlamaları] ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış temiz şeyleri haram kıldık. Ve Yahudileşenlerden kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olanlara can yakıcı bir azap hazırladık.

162Fakat bu Yahudileşenlerden bilgide derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan, ayakta tutan], vergiyi veren, Allah'a ve âhiret gününe iman edenlerdir. İşte onlar, Bizim büyük bir ödül vereceklerimizdir.

                                                                               (Nisâ/160-162)

Tabiî ki Ehl-i Kitabın hepsi aynı değildir. Kınananlar da tüm Ehl-i Kitap değildir. İçlerinde farklı düşünenleri, inananları da vardır:

113,114Hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir önderli topluluk vardır ki onlar, gecenin saatlerinde boyun eğip teslimiyet göstererek Allah'ın âyetlerini okurlar. Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, herkesçe iyi kabul edilen şeyleri emrederler, herkesçe kötülüğü kabul edilen şeylerden vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar, iyi insanlardandırlar.

115Ve onlar hayırdan ne işlerlerse asla saklanmayacaktır/ karşılıksız bırakılmayacaklardır. Ve Allah, Kendisinin koruması altına girmiş kişileri en iyi bilendir.

                                                                            (Âl-i İmrân/113-115)

199Şüphesiz ki Kitap Ehlinden, Allah'a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene –Allah'a samimiyetle saygı duyanlar olarak– inananlar da vardır. Onlar, Allah'ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rableri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.

                                                                                (Âl-i İmrân/199)

10De ki: “Hiç düşündünüz mü? Eğer Kur’ân, Allah tarafından ise ve siz de onu bilerek reddetmişseniz, bununla birlikte İsrâîloğulları'ndan bir şâhit de onun bir benzeri üzerine tanık olup da inanmışsa, siz de büyüklük tasladıysanız … Şüphesiz ki, Allah şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapanlar topluluğuna kılavuzluk etmez.”

                                                                            (Ahkâf/10)

114Ve O, size Kur’ân'ı ayrıntılı/hak-bâtıl ayrılmış olarak indirdiği hâlde, Allah'tan başka bir hakem mi arayayım?” Ve kendilerine Kitap verdiğimiz şu kişiler, Kur’ân'ın şüphesiz Rabbinden hak ile indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde sen onların bu kitabın Allah tarafından indirildiğini bildikleri hususunda sakın şüphecilerden olma.

                                                                                     (En‘âm/114)

 52Sözden [vahiyden/Kur’ân'dan] önce kendilerine Kitap verdiğimiz kimseler; onlar, Söz'e [vahye/Kur’ân'a] de inanırlar.

53Ve onlara o Söz [vahy/Kur’ân] okunduğu zaman onlar, “Biz, ona inandık. Şüphesiz o, Rabbimizden gelen gerçektir. Kesinlikle biz, ondan önce müslüman olanlardık” dediler.

                                                                                       (Kasas/52-53)

Burada ifade, her ne kadar Ehl-i Kitabın din adamlarını kınamaya yönelik olmakla birlikte, Allah'ın kitabına göre hareket etmeyen tüm din adamları bu kınamaya muhataptırlar. Zira din adamlarının ilâhî kitaba aykırı bilgi vermesi, halkın din konusunda aldanmasına neden olur. Ayrıca Allah, ilâhi kitaba aykırı iddiada bulunmayı, dini oyun ve eğlence olarak nitelemiştir:

70Ve dinlerini oyun ve eğlence edinmiş/ oyun ve eğlenceyi kendilerine din edinmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış olan kimseleri bırak ve Kur’ân ile hatırlat/öğüt ver: Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığıyla değişim ve yıkıma düşerse, onun için Allah'ın astlarından bir yardım eden, yol, gösteren koruyan bir yakın kimse ve destekçi, kayırıcı söz konusu olmaz. Suçuna karşı her türlü bedeli ödemeyi istese de ondan alınmaz. İşte bunlar, kazandıkları ile değişime/yıkıma uğrayan kimselerdir. İyilikbilmezlik ettiklerinden ötürü onlar için kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır.

                                                                                         (En‘âm/70)

Âyetin sonundaki, Peki, kendisinde hiç şüphe olmayan o günde onları bir araya topladığımız ve hiç kimseye hakksızlık edilmeden herkese kazandıkları şeyler tamamen ödendiği zaman nasıl olacaktır? ifadesiyle de, âhiretin temel özelliği ve varlığının gerekliliği bildirilmektedir:

48Ve hiçbir kimsenin başka bir kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiçbir kimseden yardımın, adam kayırmanın kabul edilmediği, kimseden fidyenin/kurtulmalığın alınmadığı ve hiçbir kimsenin yardım olunmadığı güne karşı Allah'ın koruması altına girin.

                                                                                       (Bakara/48)

254Ey iman etmiş kimseler! Kendisinde hiçbir alış-verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir yardımın, iltimasın bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan harcamada bulunun. Ve kâfirler; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenler, kendi benliklerine haksızlık edenlerin ta kendileridir.

                                                                                  (Bakara/254)

18Ve günâhkar bir kimse, başkasının günahını çekmez. Eğer çok günahı olan/çok zengin olan bir kimse, günahını çektirmek için birini çağırsa da ondan hiçbir günah alınıp başkasına 

çektirtilmeyecek. –Bir akrabası olsa bile– Şüphesiz sen ancak Rablerine karşı ıssız yerlerde saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve salâtı ikame edenleri [mâlî yönden ve destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturan-ayakta tutanları] uyarırsın. Her kim arınırsa ancak kendisi için arınır. Dönüş de yalnızca Allah'adır.

                                                                                      (Fâtır/18)

26,27De ki: “Ey hükümranlığın hükümranı Allah'ım! Sen hükümranlığı dilediğin kimseye verirsin, dilediğin kimseden de hükümranlığı çeker alırsın, dilediğin kimseyi güçlü yaparsın, dilediğin kimseyi de alçak, rezil edersin. Hayır Senin elindedir. Şüphesiz Sen, her şeye güç yetirensin! Sen, geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın; Sen, ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Sen, dilediğine de hesapsız rızık verirsin.”

Bu âyetlerde, sıradan bir Arap iken elçi-melik seçilen Muhammed'i kıskançlıkları yüzünden kabullenmeyenlere bir ders verilmektedir.

Bu âyetlerin iniş sebebiyle ilgili kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır:

İbn Abbâs ve Enes b. Mâlik der ki: Rasûlullah (s.a) Mekke'yi fethedince ümmetine İran ve Bizans mülkünü vaad etti. Münâfıklarla Yahûdiler, “Heyhat, heyhat” dediler, “Muhammed nerde, İranlılarla Bizanslıların mülkünü ele geçirmek nerde? Onlar bunu kaptırmayacak kadar güçlü ve kuvvetlidirler. Muhammed'e Mekke ile Medîne yetmiyor mu ki İran ve Bizanslıların mülküne göz dikiyor?” Bunun üzerine yüce Allah, bu âyet-i kerîmeyi indirdi.[1]

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerîme Necrân Hristiyanlarının, “Îsâ, Allah'ın kendisidir” şeklindeki bâtıl iddialarını çürütmek üzere nâzil olmuştur. Çünkü Îsâ'nın sahip olduğu nitelikler, fıtratı sağlıklı olan herkese Îsâ'nın ulûhiyete ait niteliklerin hiç birisine sahip olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. İbn İshâk der ki: Azîz ve celîl olan Allah bu âyet-i kerîme ile onların inat ve küfürlerini bildirdiği gibi; Hz. Îsâ'nın da her ne kadar yüce Allah tarafından kendisine peygamberliğine delil olacak şekilde ölüleri diriltmek ve buna benzer mucizeler verilmiş olsa dahi, bu niteliklere tek başına yüce Allah'ın sahip olduğunu bildirmektedir. Bu nitelikleri ifade eden buyruklar ise yüce Allah'ın, Mülkü dilediğine verirsin, mülkü dilediğinden de alırsın, dilediğini aziz edersin dilediğini zelil edersin buyruğu ile, Geceyi gündüze geçirir, gündüzü geceye geçirirsin, ölüden diriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın, dilediğin kimseye de hesapsız rızık verirsin (Âlî-İmrân/27) buyruklarıdır. Şâyet Îsâ bir ilâh olsaydı, bu özelliklerin o'nda bulunması gerekirdi. İşte bu buyrukta hem ibret alınacak taraf ve hem de (Hz. Îsâ'nın ilâh olmadığına) apaçık bir belge vardır.[2]

Rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a) Mekke'yi fethettiğinde ümmetine Bizans ve Fars İmparatorlukları'nı da bir gün ele geçireceklerini müjdeledi. Bunun üzerine münâfık ve Yahudiler, “Olacak şey değil. Fars ve Bizans krallıkları Muhammed'in eline nasıl geçebilir?! Onlar Muhammed'den daha güçlü ve kuvvetli” dediler.

Yine rivâyet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a), Hendek savaşı'nda, kazılacak hendeğin sınırlarını çizip, her on kişilik grubun 40 zira'lık bir yer kazmalarını söyledi. Müslümanlar hendek kazarken, bir yerde kazmaların gücünün yetmediği tepe gibi bir kaya karşılarına çıktı. Bunun üzerine Selmân'ı (r.a), Hz. Peygamber'e (s.a) gönderdiler, o da durumu haber verdi. Hz. Peygamber (s.a), Selmân'ın elinden levyeyi alıp, o taşa öyle bir vuruş vurdu ki taş yarıldı ve taştan karanlık gecenin ortasında kandil gibi etrafı aydınlatan bir şimşek çıktı. Bunun üzerine hem Hz. Peygamber, hem de Müslümanlar tekbir getirdiler. Hz. Peygamber (s.a), “Sanki köpeklerin azı dişi gibi (sıra sıra) Hîre'nin köşkleri bana göründü” dedi. İkinci vuruşunda, “Bana, Rûm diyarının kırmızı sarayları göründü” dedi; üçüncü vuruşta da, “Bana, San’a'nın sarayları göründü” dedi. Ardından da, “Cebrâîl (a.s) bana, ümmetimin bütün bu milletlere gâlib geleceğini haber verdi, müjdeler olsun” buyurdu.

Bunun üzerine münâfıklar, “Peygamberinizin asılsız vaadlerde bulunuşuna, Yesrib'den [Medîne'den], Hîre'nin köşklerini ve Kisra'nın saraylarını size haber verişine ve buraların elinize geçeceğine şaşmıyor musunuz? Hâlbuki siz şu anda, savaşa çıkmaya bile kâdir olamıyorsunuz ve korkunuzdan hendek kazıyorsunuz” dediler. Bunun üzerine işte bu âyet-i kerîme nâzil oldu.[3]

Hasan el-Basrî de şöyle demiştir: “Hakk Teâlâ, Peygamberi Hz. Muhammed'e (s.a), Kendisinden, Fars ve Bizans Krallıkları'nın mülkünü kendisine vermesini istemesini ve Arapların üzerindeki zilleti Fars ve Rûmlar üzerine geçirmesini niyaz etmesini emretti. Allah'ın bunu emretmiş olması, Hz. Peygamber'in duasını kabul edeceğine bir delildir. Diğer peygamberlerin durumu da aynıdır. Onlar bir dua etmekle emrolundukları zaman, onların o duaları mutlaka kabul olunurdu.[4]

Bu âyette konu edilen mülk, “hükümdarlık”tır. Yüce Allah elçilerinden birçoğunu, elçiliğin-nebiliğin yanında hükümdarlıkla da şereflendirmiştir:

54Yoksa onlar insanları, Allah'ın onlara armağan olarak verdiği şey için kıskanıyorlar mı? Bakın, şüphesiz Biz, İbrâhîm soyuna da kitap ve haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri vermiştik. Hem de onlara büyük bir hükümranlık verdik.

                                                                                              (Nisâ/54)

164Andolsun ki Allah, mü’minlere kendilerinden, onlara Kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.

                                                                                (Âl-i İmrân/164)

31Yine onlar: “Bu Kur’ân, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?” dediler.

32Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit dünya hayatında, onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz, onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.

                                                                                 (Zuhruf/31-32)

124Ve onlara bir âyet geldiği zaman, “Allah'ın elçilerine verilen gibi bize de verilmedikçe asla inanmayacağız” dediler. Allah elçilik görevini nereye vereceğini daha iyi bilir. Suç işleyenlere, çevirdikleri hilelerinden dolayı Allah katında bir aşağılık ve çetin bir azap dokunacaktır.

                                                                                     (En‘âm/124)

21Onların bir kısmını bir kısmı üzerine fazlalıklı yaptığımıza bir bak! Elbette âhiret, dereceler bakımından daha büyüktür, fazlalık bakımından da daha büyüktür.

                                                                                 (İsrâ/21)

Âyetteki, diriltme-öldürme, gece-gündüz ifadeleri daha evvel birçok âyette geçmişti.

Bu âyette Rasûlullah'a, Ey mülkün mâliki Allahım! Sen mülkü dilediğin kimseye verirsin, dilediğin kimseden de mülkü çeker alırsın, dilediğin kimseyi güçlü kılarsın, dilediğin kimseyi de zelil edersin. Hayır, Senin elindedir. Şüphesiz Sen, her şeye güç yetirensin! Sen Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın; Sen ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Sen dilediğine de hesapsız rızık verirsin demesinin emredilmesinin nedeni, bu olup bitenlerin Allah'ın irade ve kuvvetiyle olduğunun, Allah Elçisi'nin mülk ve iktidar peşinde koşan birisi olmadığının ortaya konulmasına yöneliktir.

28Mü’minler, kendilerinden seviyesiz, kâfirleri; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kimseleri yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edinmesinler/yönetici yapmasınlar, yaşamlarını onların ellerine teslim etmesinler. Artık onu her kim yaparsa, Allah'tan hiçbir şeyi yoktur. Ancak onlardan bir korunma/takıyye yaparak korunmanız başkadır. Allah sizi Kendisinden sakındırıyor. Ve oluş/varış yalnızca Allah'adır.

29De ki: “Göğüslerinizdeki şeyleri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Ve Allah, göklerde olan şeyleri ve yerde olan şeyleri bilir. Ve Allah, her şeye gücü yetendir.”

30O gün her kişi, hayırdan işlediği şeyleri, kötülükten işlediği şeyleri hazırlanmış bulur. Kendisi ile yaptığı kötülükler arasında şüphesiz çok uzak bir mesafe bulunmasını ister. Allah, sizi Kendisinden sakındırıyor. Şüphesiz Allah, kullarına çok şefkatlidir.

Bu âyet grubunda mü’minlere, kâfirlerle nasıl bir münasebet kuracakları bildirilmekte, sosyal ve siyasal ilişkilere, yani devletler arası ilişkilere ışık tutulmaktadır.

Mü’minlerden bazıları kâfirlere sır vermiş, destek olmuş olmalı ki bu uyarılar yapılmıştır:

 67Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar birbirlerindendir; kötülüğü emreder, iyilikten sakındırırlar ve ellerini sıkı tutarlar/ cimrilik ederler. Allah'ı terk ederler de, Allah da onları terk ediverir. Gerçekten de münâfıklar, hak yoldan çıkmış kimselerin ta kendileridir.

                                                                                (Tevbe/67)

51Ey iman etmiş kimseler! Yahudileri ve Nasara'yı/Hristiyanları yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edinmeyin. Onlar birbirlerinin koruyucu, yol gösterici yakınıdırlar. Sizden kim onları mütevelli [koruyucu, gözetici, yönetici] yaparsa, artık o, şüphesiz onlardandır. Şüphesiz Allah, şirk koşarak, küfrederek yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar topluluğunu kılavuzlamaz.

52Bundan sonra kalplerinde hastalık bulunan; zihniyeti bozuk kimselerin: “Bize bir felaket gelmesinden ürperiyoruz” diyerek, onların içinde koşuştuklarını göreceksin. Artık umulur ki Allah, bir fetih veya katından bir emir getirir de içlerinde gizlediklerine pişman olan kimseler olurlar.

                                                                         (Mâide/51-52)

57Ey iman etmiş kimseler! Sizden önce kendilerine Kitap verilmiş olanlardan ve kâfirlerden; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerden, dininizi alay ve eğlence edinen kimseleri yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edinmeyin. Eğer mü’minler iseniz de Allah'ın koruması altına girin.

58Ve siz, onları salâta [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmaya; toplumu aydınlatmaya] çağırdığınız zaman, onlar, onu alay ve eğlence edinirler. Bu, onların, akıllarını kullanmayan bir toplum olmalarındandır.

                                                                                 (Mâide/57-58)

Ve Tevbe/71, Mümtehine/1-3, Mücâdele/22, Mümtehine/8-9, Mâide/80-82, Âl-i İmrân/28, Tevbe/23, Nisâ/144, Nisâ/89, Âl-i İmrân/118.

Âyette, Ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır istisnâsı yapılmıştır, ki bu, “takıyye” olarak terimleştirilmiştir ki özü şudur: Bir mü’min, kâfirler arasında bulunur da canına bir zarar geleceğinden korkarsa, kalbi iman ile mutmain olduğu hâlde diliyle onları idare etme yoluna gidebilir.

Yani takiyye, ancak öldürülme veya bir azanın kesilmesi veya büyük bir eziyet ve işkence veya malların zayi edilmesi korkusuyla yapılabilir:

106Her kim imanından sonra küfreder; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeder, –kalbi iman ile yatışmış hâlde iken, baskıyla zorlanan hariç olmak üzere– ve de küfre; inanmamaya göğsünü açarsa, artık kendilerinin üzerine Allah'tan bir gazap vardır. Bunlar için büyük bir azap da vardır.

                                                                                            (Nahl/106)

28. âyetin iniş sebebi ile ilgili şu bilgiler verilmektedir:

a) Yahûdilerden bir grup, onları dinlerinden saptırmak için bir Müslüman grubun yanına geldiler. Bunun üzerine Rifâ‘a ibn el-Münzir, Abdurrahmân ibn Cübeyr ve Sa‘îd ibn Heyseme, bu Müslüman topluluğa, “Yahûdilerden kaçının ve onların sizi dininizden çıkarma çabalarına karşı uyanık olun” dediler. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.[5]

b) Mukâtil şöyle demiştir: “Bu âyet Hâtıb ibn Ebî Beltea (r.a) ile bazı Müslümanlar hakkında nâzil olmuştur. Bunlar, Mekke kâfirlerine sevgi duyuyorlardı. Allah Teâlâ, onları bu sevgiden nehyetti.

c) Bu, Abdullah ibn Ubey münâfığı ve arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. Çünkü bunlar Yahûdi ve müşrikleri dost ediniyor, Müslümanların haberlerini onlara ulaştırıyor ve onların Hz. Peygamber'e gâlip gelmesini arzu ediyorlardı. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.

d) Bu âyet, Ubâde ibn Sâmit (r.a) hakkında nâzil olmuştur. Çünkü onun Yahûdilerden anlaşmalı olduğu kimseler vardı. Hendek savaşı'nda o, “Yâ Rasûlallah! Beraberimde 500 kadar Yahûdî var. Benimle beraber harbe çıkmalarını istiyorum” demişti de bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.[6

30. âyette, O gün her nefis, hayırdan işlediği şeyleri, kötülükten işlediği şeyleri hazırlanmış bulur. Kendisi ile onun [yaptığı kötülükler] arasında şüphesiz çok uzak bir mesafe bulunmasını ister buyurulmaktadır

36,37Ve her kim Rahmân'ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] öğüdünden, anılmasından körleşirse Biz ona bir şeytan musallat ederiz de artık o, onun için akrandır/ yandaştır; ve şüphesiz ki yandaşlar/ akranlar, körleşenleri Yol'dan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin kılavuzlandıkları doğru yolda olduklarını sanırlar.

38Sonunda Bize gelince: “Keşke seninle benim aramda doğu ile batı arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı” der. –Öyleyse bu ne kötü bir akrandır/ yandaştır!–

39Ve bugün pişmanlık duymanız size hiçbir yarar sağlamayacak. Siz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yaptığınız zaman kesinlikle azapta ortaklarsınız.

                                                                            (Zuhruf/36-39)

Kulun amelleriyle yüzleşmesi ve pişmanlığı, uyarı amaçlı olarak birçok âyette yer almıştır: Câsiye/28, 29, Mücâdele/6, Kehf/49, İnfitâr/10-12, Zilzâl/7-8, Fussilet/20-22, Yâ-Sîn/65, Hakka/19-20, Nisâ/108, Kehf/30, İnşikak/10-11, Hakka/25-29, Secde/12, Zümer/58, Mülk/8-10, Zuhruf/37-38.

31De ki: “Eğer siz Allah'ı seviyorsanız o zaman bana uyun ki, Allah sizi sevsin ve günahlarınızı sizin için bağışlasın. Ve Allah, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır, engin merhamet sahibidir.”

32De ki: “Allah'a ve Elçi'ye itaat edin!” Artık yüz çevirirlerse, biliniz ki, şüphesiz Allah, kâfirleri; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kimseleri sevmez.

Bu âyetlerde, insanlara, özellikle de Necrânlılara kulluğun, Allah'a olan sevginin ölçü ve yolları açıklanmaktadır. Allah'ı seven Elçi'ye uymalıdır ki Allah da onu sevsin ve günahlarını bağışlasın. Ayrıca her mü’min Allah'a ve Elçi'ye (artık Elçi, aynı zamanda hükümdardır) itaat etmekle yükümlüdür. Buna yanaşmayıp yüz çevirenler, kâfirlerdir, Allah ise kâfirleri sevmez.

Bu âyetlerin iniş sebebi olarak kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır:

Âyet-i kerîme Necrân'dan gelen heyet hakkında nâzil olmuştur. Çünkü onlar Hz. Îsâ ile ilgili olarak iddialarının, yüce Allah'a olan sevgilerinin ifadesi olduğunu ileri sürmüşlerdi. Bunu Muhammed b. Ca‘fer b. ez-Zübeyr söylemiştir. el-Hasen ve İbn Cüreye ise der ki: Bu âyet-i kerîme, “Biz Rabbimizi seven kimseleriz” diyen Kitap Ehlinden bir topluluk hakkında nâzil olmuştur.

Rivâyet edildiğine göre Müslümanlar, “Ey Allah'ın Rasûlü! Allah'a yemin olsun ki şüphesiz biz Rabbimizi seviyoruz” dediler. Bunun üzerine yüce Allah, De ki: “Allah'ı seviyorsanız bana uyun...” buyruğunu indirdi.[7]

Bil ki Allah Teâlâ Yahûdileri, Kendisine ve peygamberlerine imana, tehdit ile davet edince, onları bir başka şekilde de buna davet etmiştir ki, o da şudur. Yahûdiler, Biz, Allah'ın oğulları ve dostlarıyız (Mâide/18) diyorlardı. Bundan dolayı bu âyet nâzil olmuştur.

Yine rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a), Kureyş, Mescid-i Haram'da putlara taparken, yanlarında durup şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu! Vallahi siz İbrâhîm'in dinine muhalefet ediyorsunuz.” Bunun üzerine Kureyşliler, “Biz, Allah'ı sevdiğimiz için, Bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye bu putlara tapıyoruz (Zümer/3) dediler. İşte bundan dolayı, bu âyet nâzil oldu.

Bir başka rivâyete göre Hristiyanlar, “Biz, Allah'ı sevdiğimizden ötürü Mesih'e [İsâ'ya] tâzim ediyoruz” dedikleri için bu âyet nâzil olmuştur.[8]

Rivâyet olunduğuna göre, De ki: “Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin...” âyeti nâzil olduğu zaman, Abdullah ibn Ubey münâfığı, “Muhammed kendine itaati, Allah'a itaat gibi sayıyor ve Hristiyanların Îsâ'yı sevdikleri gibi, bizim de kendisini sevmemizi emrediyor” dedi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.[9]

Bu âyetten anlaşıldığına göre, Allah sevgisinin işareti, Elçi'ye uymaktır. Elçi'ye uyulmadan, “Allah'ı seviyorum” demek, kuru bir iddiadan öte anlam taşımaz ve hiçbir işe yaramaz.

Allah'a ve Elçi'ye itaat, Kur’ân'da önemli bir husus olup birçok yerde üzerinde durulmuştur:

130Ey iman etmiş kimseler! Kat kat artırılmış olarak ribayı [emeksiz, hizmetsiz, risksiz kazancı] yemeyin. Kurtuluşa ermeniz için Allah'ın koruması altına girin. 131Kâfirler; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kimseler için hazırlanmış olan ateşten de sakının. 132Merhamet olunmanız için Allah'a ve Elçi'ye itaat edin.

                                                        (Âl-i İmrân/130-132)

59Ey iman etmiş kimseler! Allah'a itaat edin, Elçi'ye ve sizden olan emir sahiplerine/ anayöneticiye itaat edin. Sonra, eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve âhiret gününe inanan kimseler iseniz, onu Allah ve Elçi'ye havale edin. Bu, daha iyidir ve en uygun çözümü bulmak bakımından daha güzeldir.

                                                                     (Nisâ/59)

 1Sana, savaşın bahşişlerinden soruyorlar. De ki: “Enfâl/savaş bahşişleri Allah ve Elçisi/ kamu içindir. Onun için siz, mü’minler iseniz, Allah'ın koruması altına girin, birbirinizle aranızı düzeltin ve de Allah'a ve Elçisi'ne itaat edin.

                                                                           (Enfâl/1)

20Ey iman etmiş kimseler! Allah'a ve Elçisi'ne itaat edin. İşitip dururken ondan yüz çevirmeyin! 21Vahye kulak asmadıkları hâlde “İşittik/vahye kulak verdik” diyenler gibi de olmayın!

                                                                    (Enfâl/20)

46Yine Allah'a ve O'nun Elçisi'ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız ve gücünüz-canınız gider. Ve sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.

                                                                         (Enfâl/46)

Ayrıca, Nûr/54, 56; Mâide/92; Muhammed/32, Mücâdele/13 ve Teğâbün/12, 16'ya da bakılabilir.

Âyetin sonundaki, Artık yüz çevirirlerse, biliniz ki, şüphesiz Allah, kâfirleri sevmez ifadesiyle, Allah'a ve Peygamberi'ne itaat etme emrine aldırış etmeyen kimseler, kâfir olarak nitelenmekte ve Allah'ın onları sevmediği bildirilmektedir. Bu ifadeyi bir başka sûrede de görüyoruz:

80Kim, Elçi'ye itaat ederse, artık o, Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, artık Biz, seni o yüz çevirenlere koruyucu/bekçi olarak göndermedik.

81Ve onlar sana, “Baş üstüne!” derler. Fakat senin yanından çıktıklarında, içlerinden birtakımı, geceleyin, senin dediğinden başkasını kurarlar. Ama Allah, onların geceleyin kurduklarını yazıyor. Artık sen, onlardan mesafelen. Ve Allah'a işin sonucunu havale et. Tüm varlıkları belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyarak, destekleyerek uygulayan” olarak da Allah yeter.

                                                         (Nisâ/80-81)

Allah, Kendisine ve Elçisi'ne itaatı emrederken, rahmeti gereği itaat edilmemesi gerekenleri de bildirmiştir: En‘âm/121, 116; Kehf/28; Ahzâb/1, 48; Kalem/8, 10; İnsan/24; Lokmân/15; Şu‘arâ/151-152.

33,34Şüphesiz Allah, Âdem'i, Nûh'u, İbrâhîm ailesini ve İmrân ailesini –birbirinin soyundan olmak üzere– âlemler üzerine seçkin kıldı. Ve Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.

Bu âyetlerde elçilik müessesesi anlatılarak Necrân heyeti ve Medîne kâfirleri uyarılmakta ve onlardan, geçmiş peygamberleri kabullendikleri gibi Son Elçi'yi de kabullenmeleri istenmektedir.

Bu âyetlerde, özellikle Hristiyan inancının [Îsâ'yı Allah, Allah'ın oğlu ve üçün üçüncüsü olarak kabul etmelerinin] yanlışlığına parmak basılmakta; Âdem'in, Nûh'un, İbrâhîm ve İmrân ailesinden olan peygamberlerin insan olduğu ve hiç birinin kudsiyetinin bulunmadığı, sadece Allah'ın onları elçi yaptığı beyân edilmektedir.

Buradaki İmrân, Mûsâ ve Hârûn'un babası olan İmrân'dır. “İmrân”, Kitab-ı Mukaddes'te geçen “Amram” sözcüğünün Arapça'laşmış hâlidir.

Pasajın devamında Meryem vâlideden bahsedilirken, “İmrân'ın karısı” denilmesi nedeniyle bu âyetteki İmrân'ın, Meryem vâlidenin babası olan İmrân olduğu düşünülebilirse de, onun soyundan sadece Îsâ peygamberin gelmesi, Îsâ peygamberin ise babasız doğması hasebiyle, buradaki İmrân'ın, Mûsâ ve Hârûn'un babası olan İmrân olması daha uygundur.

MÛSÂ'YLA HÂRÛN'UN SOY KÜTÜĞÜ

İsrâîlliler'in aile önderleri şunlardır: Ya‘kûb'un ilk oğlu Ruben'in oğulları: Hanok, Pallu, Hesron, Karmi. Ruben'in boyları bunlardır. Şimon'un oğulları: Yemuel, Yamin, Ohat, Yakin, Sohar ve Kenanlı bir kadının oğlu Şaul; Şimon'un boyları bunlardır. Kayıtlarına göre Levioğulları'nın adları şunlardır: Gerşon, Kehat, Merari. Levi 137 yıl yaşadı. Gerşon'un oğulları boylarına göre şunlardır: Livni, Şimi. Kehat'ın oğulları: Amram, Yishar, Hevron, Uzziel. Kehat 133 yıl yaşadı. Merari'nin oğulları: Mahli, Muşi. Kayıtlarına göre Levi boyları bunlardır. Amram halası Yokevet'le evlendi. Yokevet ona Hârûn'la Mûsâ'yı doğurdu. Amram 137 yıl yaşadı.[10]

35Hani bir zaman İmrân'ın karısı: “Rabbim! Kesinlikle ben, karnımdakini tam hür olarak senin için adadım. Sen de benden kabul et, şüphesiz Sen en iyi işitensin, en iyi bilensin” demişti.

36Onu doğurunca da: “Rabbim, şüphesiz ben, onu kız doğurdum; - Hâlbuki Allah onun doğurduğu şeyi daha iyi bilir- erkek, kız gibi değildir. Ve şüphesiz ona Meryem adını verdim. Ve şüphesiz ben, onu ve soyunu şeytan-ı racimden; kovulmuş/ katil, asılsız söz ve düşünce üreten, karanlığa taş atan şeytandan sana sığındırırım” dedi.

37Bunun üzerine Rabbi Meryem'i güzel bir kabul ile kabul etti. Ve onu güzel bir bitki olarak bitirdi ve ona; Meryem’e, İsa’yı gayri meşru şekilde doğurmayıp Allah’ın iradesi çerçevesinde babasız doğuruşuna Zekeriyyâ’yı kefil kıldı. Zekeriyyâ ne zaman onun üzerine/özel odaya girse, onun yanında bir rızık bulurdu. Zekeriyyâ, “Ey Meryem! Bu sana nereden?” dedi. Meryem de: “O, Allah katındandır” dedi. Şüphesiz Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır.

Bu âyetlerde bir yandan insanlar vahiy ve elçilik hususunda bilgilendirilmekte, bir yandan da Ehl-i Kitap uyarılmaktadır. Âyetin,  إذ[iz/hani] edatıyla başlamasından anlaşılıyor ki, muhatap olan Hristiyanlar [Necrân heyeti] konu hakkında bilgi sahibidirler.

Âyetteki, tam hür olarak ifadesi, “tamamen özgür, katışıksız, etkilenmeden, kimseye bağımlı olmamak üzere, can-ı gönülden” demektir.

Meryem Sûresinden:

Mef‘al kalıbında olan مريم [Meryem] sözcüğünün, “bir yerden ayrılmak”[11] anlamındaki رام [rame] fiilinden türemiş olması mümkündür. Ancak bu ismin Kitab-ı Mukaddes'te iki yerde Mûsâ peygamberin kız kardeşinin adı olarak geçmesi, sözcüğün İbrânice'den geldiğini göstermektedir.[12] Yeni Ahid'de [İncîl'de] bu sözcük Marim, Maria ve Mariamme tarzında 53 kez yer alır. Bu sözcüklerin anlamı net olarak bilinmemektedir. Yorumcular tarafından, Meryem sözcüğü ile ilgili, “deniz damlası”, “deniz yıldızı”, “tanrıya bağlı”, “tanrıyı seven”, “hanımefendi”, “ışık veren”, “şişman”, “prenses”, “mağrur”, “güzel kimse”, “kâmil kimse” gibi anlamlar ileri sürülmüştür.[13]

Meryem sözcüğü, Kur’ân'da 34 kez isim şeklinde, 1 kez de “o” zamiriyle işaret edilmek sûretiyle toplam 35 kez geçmektedir.

Meryem'in kimliği ve ailesi hakkında yazılıp çizilenlerin ekserisi hayal ürünü olup bu konuda Hristiyan kaynaklarında da yeterli bilgi ve belge yoktur. Dolayısıyla, Meryem'in anasının adının “Hanna” olduğu, onun da Zekeriyyâ peygamberin baldızı olduğu, Zekeriyyâ peygamberin eşinin (yani, Meryem'in teyzesinin) adının “Elizabet” olduğu yönündeki nakiller kesinlik arz etmemektedir. Çünkü Taberî Târihi'nde de olduğu gibi, bu nakiller kesin olmayan Hristiyan kaynaklarına dayanmaktadır:

Hristiyanlar, Meryem'in Îsâ'ya 13 yaşında gebe kaldığını, Îsâ göğe kaldırılıncaya (!) kadar 32 yıl ve birkaç gün dünyada kaldığını, Meryem'in Îsâ'nın (a.s) göğe kaldırılmasından sonra 6 yıl daha yaşadığını iddia ederler. Buna göre Meryem 50 küsur yaşında vefat etmiş demektir.[14]

Bu durumda yapılacak şey, her zaman olduğu gibi Kur’ân'daki bilgilerle yetinmektir. Kur’ân'da Meryem'in ana-babası hakkında geniş bilgi verilmemekle birlikte, Âl-i İmrân/35'ten anlaşıldığı kadarıyla babasının adı İmrân'dır.

Meryem'in doğumu ile ailesinden ayrılışına kadarki yaşamına dair Kur’ân'da herhangi bir bilgi verilmemiştir. Konumuz olan âyetlerde verilen bilgiler, Meryem'in yetişkinlik çağına aittir.

Yukarıdaki âyetlere göre Meryem, ehlinden [ailesinden ve yakınlarından] ayrılıp tek başına doğuda bir bölgeye gitmiştir. O dönemde Meryem'in kaç yaşında olduğuna ve ehlinden hangi sebeple ayrıldığına dair herhangi bir bilgi yoktur.

MİHRAB

Âyette geçen mihrab[15] sözcüğü, “karargâh, ibâdethane” demektir. Burada mihrab ile kastedilen, “Meryem'in özel odası”dır.

Bu âyetteki vahy sözcüğü, “işaret ile anlatma” anlamında olup bu sözcükle ilgili geniş açıklama Necm/10'un tahlilinde verilmiştir.[16]

Konunun daha iyi anlaşılması için Meryem sûresi'ndeki pasajı naklediyoruz:

(Meryem/16-33, 36, 34)

16Kitap'ta Meryem'i de an! Hani o, ailesinden/yakınlarından ayrılarak doğu tarafında bir yere kaçıp gitmişti.

17Sonra ailesiyle/yakınlarıyla kendisi arasına bir perde edinmişti de Biz ona ruhumuzu/ilâhî mesajımızı gönderdik, sonra ruhumuzu/mesajlarımızı getiren elçi, Meryem'e mükemmel bir beşerî örnek verdi.

18Meryem: “Ben senden Rahmân'a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] sığınırım. Eğer sen Allah'ın koruması altına girmiş birisi/takî isen...” dedi.

19Elçi/Zekeriyyâ: “Ben sadece, sana tertemiz bir delikanlı bağışlamam/bağışlamak için, Rabbinin elçisiyim” dedi.

20Meryem: “Benim nasıl delikanlım olabilir? Bana hiçbir beşer dokunmamıştır. Ben bir yasa tanımaz/iffetsiz biri de değilim” dedi.

21Elçi: “Öyledir! Rabbin buyurdu ki: Babasız çocuk vermek, Bana pek kolaydır. Hem Biz, onu nezdimizden insanlara bir alâmet/gösterge ve rahmet yapacağız.” Ve o gerçekleştirilmiş bir iş oldu.

22Sonunda Meryem/delikanlıya gebe kaldı. Sonra da O'nunla uzak bir yere kaçtı gitti.

23Sonra doğum sancısı onu bir hurma kütüğüne tutunup dayanmaya zorladı. “Keşke bundan önce ölseydim ve büsbütün unutulan biri olsaydım!” dedi.

24-26Sonra ona; Meryem’e aşağısındaki kişi; Zekeriyya seslendi: “Sakın üzülme, Rabbin alt tarafında bir su arkı akıttı. Hurma kütüğünü kendine doğru silkele, üzerine olgunlaşmış taze hurmalar düşsün. Sonra ye-iç, gözün aydın olsun. Sonra eğer beşerden birini görürsen, ‘Ben Rahmân'a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] bir oruç adadım, onun için bugün hiçbir kimseyle konuşmayacağım’ de.”

27-28Sonra Meryem, çocuğunu yüklenerek toplumuna getirdi. Toplumu dediler ki: “Ey Meryem! Doğrusu sen görülmemiş bir şey yaptın. Ey Hârûn'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kişi değildi, annen de yasa tanımaz/iffetsiz bir kadın değildi.”

29Bunun üzerine Meryem ona; doğum anında aşağısında bulunan kişiye; Zekeriyya’ya işaret etti, ondan gelişmeleri açıklamasını istedi. Zekeriyya, Meryem’in zina etmeden çocuğu doğurduğuna kefil olup çocuğun ma’bedde yetiştirilmesini istedi. Onlar, “Biz, yüksek mevkide olan kişiler, henüz ergenlik çağına gelmemiş birine nasıl söz söyleriz/yüksek mevkide olan kişiler henüz ergenlik çağına gelmemiş birine nasıl söz söyler?” dediler.

34İşte bu, hak söze göre, hakkında ihtilâf edip durdukları, “30Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber yaptı. 31Beni, ben nerede olursam olayım mübarek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmayı] ve zekâtı/vergiyi yükümlülük olarak ulaştırdı. 32Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse yaptı. Ve beni bir zorba, mutsuz biri yapmadı. 33Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden diriltileceğim gün, selâm benim üzerimedir. 36Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O'na kulluk edin, işte bu, dosdoğru yoldur” 34diyen Meryem oğlu Îsâ'dır.

29-36. âyetlerinin, “mühd” kıraatine göre meali:

29Bunun üzerine Meryem ona; doğum anında aşağısında bulunan kişiye; Zekeriyya’ya işaret etti, ondan gelişmeleri açıklamasını istedi. Zekeriyya, Meryem’in zina etmeden çocuğu doğurduğuna kefil olup çocuğun ma’bedde yetiştirilmesini istedi. Onlar, “Biz, yüksek mevkide olan kişiler, henüz ergenlik çağına gelmemiş birine nasıl söz söyleriz/yüksek mevkide olan kişiler henüz ergenlik çağına gelmemiş birine nasıl söz söyler?” dediler.

34İşte bu, hak söze göre, hakkında ihtilâf edip durdukları, “30Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber yaptı. 31Beni, ben nerede olursam olayım mübarek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmayı] ve zekâtı/vergiyi yükümlülük olarak ulaştırdı. 32Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse yaptı. Ve beni bir zorba, mutsuz biri yapmadı. 33Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden diriltileceğim gün, selâm benim üzerimedir. 36Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O'na kulluk edin, işte bu, dosdoğru yoldur” 34diyen Meryem oğlu Îsâ'dır.

                                                                                 (Meryem/29-36

ZEKERİYYÂ

 

Zekeriyyâ ibn Ezen (?) ile İmrân ibn Mâ’sân aynı çağda yaşamışlardır. İmrân'ın hanımı ise Hannân bt. Fâküz'dür. Hz. Zekeriyyâ, Hz. Meryem'in kız kardeşi olan Îsâ'nın teyzesi ile evliydi. Yahyâ (a.s) ise, teyzesinin oğluydu.[17]

Âyetteki, Onu doğurunca da, “Rabbim! Şüphesiz ben, onu kız doğurdum; –halbuki Allah onun doğurduğu şeyi daha iyi bilir– erkek, kız gibi değildir” ifadesinden anlaşıldığına göre, İmrân'ın karısı umduğunu bulamamış, çocuğun kız olmasından pek memnun olmamıştır.

Ve o nedenle de, erkek, kız gibi değildir demiştir. İmrân'ın karısının, doğacak çocuğunu hizmet için Beytü'l-Makdis'e adama niyeti ve azmi göz önünde bulundurulduğunda, bunun nedenlerinin şunlar olabileceği düşünülebilir:

• O günün şartlarında kız çocukları toplumda hor görülmekte, dinî hizmet vermelerine ve toplum içinde erkeklerle beraber olmalarına izin verilmemektedir.

• Kız çocukları, bedensel yönden erkeklerden zayıftır. Her hizmeti göremezler.

Âyetteki, Zekeriyyâ ne zaman onun üzerine mihraba girse, onun yanında bir rızık bulurdu. O [Zekeriyyâ], “Ey Meryem! Bu sana nereden?” dedi. O [Meryem] da, “O, Allah katındandır” dedi ifadesindeki rızkın Allah katından oluşu, Meryem'e mucize olarak gökten yiyecek-içecek geldiğini değil, kendisine Allah rızası için yapılmış yardımları ifade eder. Sadaka, infak ve yardım Allah rızası için yapılır ve faili gizlenir, teamülen de “Allah'tandır” denilip geçilir. Örfte de faili gizlenmek istenen işin faili, “Allah” olarak nitelenir.

Bunun başka bir örneği de Tahrîm sûresi'ndedir:

Ve hani Peygamber, eşlerinden bazılarına bir sözü sır olarak söylemişti. Sonra eşlerinden bazıları bunu haber yapınca ve Allah ona bunu açığa vurunca, o [Peygamber] bir kısmına bildirmiş, bir kısmından yüz çevirmişti. Sonunda ona/onlara [bazısına] kendisi haberi verince, onlar [bazısı], “Bunu sana kim haber verdi?” dedi. O da, “Bana iyi bilen, iyi haber alan haber verdi” demişti. (Tahrîm/3)

– 38Orada Zekeriyyâ, Rabbine yakardı: “Rabbim! Bana katından temiz bir nesil ver. Şüphesiz Sen, duayı en iyi işitensin” dedi.

39Sonra Zekeriyyâ, özel kürsüde dikilmiş salât ederken [eğitim-öğretim yaptırırken] haberci âyetler ona: “Şüphesiz Allah sana, Allah'tan bir kelimeyi doğrulayıcı, efendi/ bir önder, iffetli bir peygamber olarak, sâlihlerden Yahyâ'yı müjdeliyor” diye seslendiler.

40Zekeriyyâ: “Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çatmışken, karım da kısır iken benim için bir delikanlı nasıl olabilir?” dedi. Allah: “Öyledir, Allah dilediğini yapar” dedi.

41Zekeriyyâ: “Rabbim! Benim için bir alâmet/gösterge göster” dedi. Allah: “Senin alâmetin/ göstergen, işaretle hariç, insanlara üç gün, konuşmamandır. Ve Rabbini çok an, her zaman noksan sıfatlardan arındır” dedi.–

Bu âyet grubunda, parantez açılıp Meryem ve Zekeriyyâ ile ilgili kısa bir bilgi verilmektedir. Hatırlanacağı üzere Meryem sûresi'nde Zekeriyyâ'dan Meryem'e geçilmişti; burada ise Meryem'den Zekeriyyâ'ya geçilmektedir.

Pasajlardan anlaşıldığına göre Zekeriyyâ çocuk hasreti çeken bir kişi, eşi de doğurmaya elverişli sağlığa sahip olmayan bir kadındır. Zekeriyyâ, Rabbim! Bana katından temiz bir nesil ver. Şüphesiz Sen, duayı en iyi işitensin diye yakarır. Zekeriyyâ topluma eğitim verirken kendisine, Şüphesiz Allah sana, Allah'tan bir kelimeyi doğrulayıcı, efendi [bir önder], iffetli bir peygamber olarak, sâlihlerden Yahyâ'yı müjdeliyor diye vahiy gelir. Zekeriyyâ kendisine vahiyle gelen bu bilgi karşısında şaşkınlığa düşerek, Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çatmışken, karım da kısır iken benim için bir delikanlı nasıl olabilir? diye hayretini dile getirir. Allah da, Öyledir, Allah dilediğini yapar karşılığını verir. Bunun üzerine Zekeriyyâ, Rabbim! Benim için bir âyet [alâmet] kıl der. Allah da, Senin âyetin [alâmetin], işaretle hariç, insanlara üç gün konuşmamandır. Ve Rabbini çok an, sabah-akşam [daima] tesbîh et diye karşılık verir.

Meryem sûresi'ndeki bu konu öğrenilmeden, Âl-i İmrân sûresi'ndeki bu pasaj anlaşılmaz. O nedenle bu pasajı anlamak için, önce bu konuya dair daha evvel inen âyetler okunmalıdır.

Yahyâ'yı müjdeleyen melekler, haberci vahiylerdir. Meryem sûresi'nde açıklanmıştır.

Bu pasajda nakledilen Zekeriyyâ peygamberin duası, bizim için, özellikle çocuk beklentisi içinde olanlar için çok güzel bir örnektir: Rabbim! Bana katından temiz bir nesil ver. Şüphesiz Sen, duayı en iyi işitensin.

Bu konuya dair iki örnek dua daha:

3Bir zamanlar o, Rabbine gizli olarak seslenmişti. 4-6Demişti ki: “Rabbim! Şüphesiz benim kemiğim zayıflayıp gevşedi ve başım ağarmış saçıyla alev gibi tutuştu. Sana dua etmekle de Rabbim, mutsuz olmadım. Ve gerçekten ben, arkamdan, yakınlarımdan/amcaoğullarımdan endişedeyim. Karım da kısırdır. Onun için katından bana, bana da mirasçı olacak, Ya‘kûb ailesine de mirasçı olacak bir velî [yardımcı, koruyucu yakın kimse] bağışla. Rabbim, onu rızanı kazanan/herkesin hoşnut olacağı biri kıl!”

                                                                           (Meryem/3-6)

74Ve Rahmân'ın kulları, “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve bizden sonraki kuşaklarımızdan göz aydınlığı olacak kimseler hibe et/ bağışla. Ve bizi Allah'ın koruması altına girmiş kişilere önder kıl!” derler.

                                                                                (Furkân/74)

42,43Ve hani haberci âyetler. “Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni tertemiz biri yaptı ve seni âlemlerin kadınlarına seçti. Ey Meryem! Rabbine saygılı ol, O'na boyun eğip teslimiyet göster ve Allah'ı birleyen erkeklerle beraber sen de Allah'ı birle!” demişlerdi.

Burada yine Meryem'e dönülerek şu bilgiler verilmiştir: Meryem sûresi'nden, Meryem'e elçi aracılığı ile mesajlar gönderildiğini öğrenmiştik. Buradaki melekler; “o vahiyler”, meleklerin dedikleri de “o vahiylerdeki mesajlar”dır. Burada konu, intak [konuşturma/dile getirme] sanatı ile anlatılmaktadır. Bu mesajlarda Meryem'e, Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınlarına seçti. Ey Meryem! Rabbine saygılı ol, O'na boyun eğ ve rükû edenlerle [rükû eden erkeklerle] beraber rükû et denilmektedir ki bununla, Meryem'in erkeklere karışması, erkek öğretmenlerle birlikte öğretmenlik yapması istenmektedir.

Meryem ve Enbiyâ sûrelerinde Meryem'in çift cinsiyetli olduğunu açıklamıştık.

Âyetteki, rükû ifadesiyle, “tevhid öğretmenliği yapmak” kastedilmiştir.

Âyetteki, seni tertemiz kıldı ifadesi, iddia edildiği gibi, onun hayızdan-nifastan, kirden-pastan temizlendiğini değil, şirkten temizlenip uzak tutulduğunu ifade eder. Sözcüğün orijinali olan tathîr ile ilgili olarak Vâkıa sûresi'ndeki açıklamamıza bakılabilir.[18]

44İşte bu, algılama imkânının olmadığı, geçmişin önemli haberlerinden sana vahyettiklerimizdir. Ve Meryem'e hangisi kefil olacağına kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin. Onlar tartışırlarken de sen yanlarında değildin.

Bu âyetlerde, Rasûlullah'a hitap edilerek Ehl-i Kitap (özellikle de Necrân heyeti) uyarılmaktadır. Çünkü Rasûlullah bunları bilmiyordu. Ehl-i Kitap bilginlerinin herkesten gizledikleri Zekeriyyâ, Yahyâ ve Meryem'e ait bu bilgiler, Rasûlullah'a Allah tarafından mucize olarak bildirilerek ifşa edilmiştir, ki bu, Muhammed'in peygamberliğine açık bir delildir. Zira İmrân'ın karısının gebe kaldığını, karnındaki bebeği mescide adadığını, kız doğurduğunu, adını Meryem koyduğunu, “Erkek, kız gibi değildir” dediğini, ve onun kefilinin kim olacağının belirlenmesi için tartışıldığını, kura çekildiğini, Zekeriyyâ'nın kefil olduğunu, ayrıca Zekeriyyâ ve Yahyâ ile ilgili bilgileri Mekkeli Muhammed asırlar sonra nereden bilebilirdi? Kur’ân'da bu bilgilerin yer alması, bu bilgileri Ehl-i Kitaba okuması, Muhammed'in peygamberliğinin ve Kur’ân'ın o'nun tarafından yazılmadığının apaçık göstergesidir.

Bu tarz ğaybî haberlerle mucize gösterilmesi, birçok konuda gerçekleşmiştir:

3Biz, iman edecek bir toplum için Mûsâ ve Firavun'un önemli haberlerinden bir kısmını sana hak ile okuyoruz/takip ettiriyoruz.

                                                                             (Kasas/3)

46,47Ve Biz, seslendiğimiz zaman, Tûr'un yanında da değildin. Tersine senden önce kendilerine uyarıcı/peygamber gelmeyen bir toplumu uyarman için ve kendi ellerinin yaptıklarından dolayı başlarına bir fenalık geldiğinde hemen, “Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de, âyetlerine uysak ve mü’minlerden olsak” diyemesinler, onlar öğüt alsınlar diye Rabbinden bir rahmet olarak… orada geçenleri sana bildirdik, seni elçi olarak gönderdik.

                                                                             (Kasas/46-47)

102İşte bu, sana vahyettiğimiz görmediğinin, duymadığının, bilmediğinin haberlerindendir. Yoksa onlar yapacaklarına karar verip kötü plân yaparlarken sen onların yanında değildin.

                                                                          (Yûsuf/102)

49İşte Nûh ile ilgili anlatılanlar, sana vahyettiğimiz görülmeyenin, duyulmayanın, sezilmeyenin haberlerindendir. Bunları sen ve toplumun bundan önce bilmiyordunuz. Şu hâlde sabret. Şüphesiz âkıbet, Allah'ın koruması altına girmiş olan kişilerindir.

                                                                            (Hûd/49)

Âyette dikkat çeken başka bir nokta da, Kalemlerini atarlarken ifadesidir. Târihî bilgilere göre “kalem atmak”, bir kur’a çekme şeklidir. Kur’aya katılacaklar toplanıp kalemlerini [çöplerini] suya atarlar, suyun akıntısına kapılmayan çöpün sahibi kur’ayı kazanmış sayılırdı.

Anlaşılan o ki, Meryem onlar için bir sorun teşkil etmiş ve bu yüzden kur’a çekmek zorunda kalmışlar, kur’a neticesinde Zekeriyyâ Meryem'in kefili olmuştur.

Kur’a çekilmesi ve Zekeriyyâ'nın Meryem'e kefil olması, Meryem'in çift cinsiyetli olması nedeniyle mescidde ortaya çıkacak sorunlardan kaynaklanmış olmalıdır.

45-46Hani bir zaman haberci âyetler: “Ey Meryem! Allah seni, Kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor. Onun adı, Meryem oğlu Îsâ Mesih'tir. Dünya ve âhirette saygındır. Ve O, yaklaştırılanlardan ve sâlihlerdendir. Yüksek mevkide bulunarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşacaktır da. 48Ve Allah, O'na kitabı, haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri ve Tevrât ile İncîl'i öğretecek.

49-51Ve o'nu İsrâîloğulları'na; ‘Şu bir gerçek ki, ben size Rabbinizden bir alâmet /gösterge getirdim/ gösterge ile geldim; şüphesiz ben, sizin için, çamurdan; kilden; seramikten kuş şekli gibi bir şey; “buhurdan (tütsülük”) tasarlarım. Sonra onun içine üflerim; aerosol oluştururum da Allah'ın izniyle hastalık yapan şeyler kuş oluverir/uçar gider. Ben, körü ve abraşı iyileştirir, sosyal ölüleri Allah'ın izniyle diriltirim. Yiyeceklerinizi ve evlerinizde zahire yapacaklarınızı; biriktirip sonra yiyeceklerinizi size haber veririm. -Eğer inananlarsanız bunda sizin için kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır.- Tevrât'tan sadece İncîl'de yer alanları doğrulayıcıyım. Size yasaklanmış olanların bir kısmını serbest edeceğim. Rabbinizden bir alâmet/gösterge de getirdim size. Artık Allah'ın koruması altına girin ve bana itaat edin. Şüphesiz Allah, benim Rabbimdir ve sizin Rabbinizdir. Onun için O'na kulluk edin! İşte bu, doğru yoldur’ diye bir elçi yapacak” demişlerdi.

Bu âyette, yaratma şekilleri ve Allah'ın elçi yetiştirmesi konu edilmekte, yanısıra da, Zekeriyyâ ile Meryem'e iletilen mesajların içeriği açıklanmaktadır. Yukarıda mesajın bir bölümünü görmüştük.

Buradaki melekler de, 42-43. âyetlerde olduğu gibi, “vahiyler”, meleklerin dedikleri de “o vahiylerdeki mesajlar”dır. Burada konu, intak [konuşturma/dile getirme] sanatı ile anlatılmaktadır. Aslında bu mesajlar, Zekeriyyâ'ya vahyedilmiş, Zekeriyyâ da Meryem'e iletmiştir. Ahzâb/30-34'de de Rasûlullah vasıtasıyla o'nun kadınlarına hitap edildiğini göreceğiz.

Âyette Îsâ peygamber, “mesih” olarak nitelenmektedir. Bu sözcüğün İbranice, aslının da “meşih” olduğu kabul edilmektedir. Biz “mesih” sözcüğünün Arapça olduğunu varsayarak kısaca tahlilini veriyoruz:

 مسيح[mesih] sözcüğünün kökü olan مسح'in [mesh'in] anlamı, “herhangi bir şeyi elle sıvazlayarak temizlemek”tir.[19] Mesih sözcüğü, mübalağa ism-i fail olduğundan, “ileri derecede kirli nesnelerin kirini sıvazlayıp temizleyen, tozunu kirini gideren” anlamına gelir.

Sözcüğün bu anlamına göre Îsâ peygambere bu ismin veriliş nedeni olarak şu görüşler ortaya atılmıştır: “Yeryüzünü meshettiği, yani birçok yerde dolaşıp tebliğde bulunduğu için”, “hastaya el sürdüğünde hasta iyileştiği için”, “yetimleri çok sevip yetimlerin başını okşadığı için”, “günahları temizlettiği için” Îsâ'ya Mesih denilmiştir.

Bize göre ise Tevrât'a sürülen lekeleri temizlediği, temizleyeceği için Îsâ Mesih olarak nitelenmiştir.

46. âyette Îsâ için, Yüksek mevkide bulunarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşacaktır da buyurulmaktadır. Bu noktanın iyi anlaşılması için, şu hususlara dikkat edilmelidir:

Mushaf tertip heyetinin, necmleri ve dilbilgisi kurallarını dikkate almadıklarını, Mushafı kronolojik olarak tertip etmediklerini göstermiş; bu durumun da, tertip heyetinin dilbilimde uzman olmamalarından, düzeltmeleri sonra yapmak üzere önce bütünü koruma yolunu tercih etmelerinden kaynaklanmış olabileceğini ifade etmiştik.

Ne var ki, bu heyetin ve baş sorumlunun bu olumsuzluklara karşı duyarsız kalışı, bu nedenle birçok olay ve katliamın zuhuru, buna rağmen tertibin irdelenmesinin engellenmesi, bizi, bunun ihmal ve gafletten değil, ihânetten kaynaklandığı kanaatine sevketti.

Kur’ân'daki [Meryem, Zuhruf, Nisâ sûreleri] Îsâ peygamberle ilgili pasajlarda bazı âyetlerin yer değiştirmiş olduğunu, bunların bulunduğu yere teknik ve semantik açıdan uygun düşmediğini gördük ve bunları da belirttik.

Kur’ân'daki bazı âyetler, yerlerinden alınıp Îsâ ile ilgili pasajın içine yerleştirilmiş, bunun sonucu olarak da Kur’ân'a yönelik nitelikler, Îsâ peygambere kaydırılmış, böylece de yanlış inançların oluşması sağlanmıştır. Bu nedenle, tertipte olduğu gibi kıraatte de bir dahlin olup olmadığını araştırmayı bir iman borcu bildik ve Meryem sûresi'ndeki Îsâ ile ilgili pasajı yeniden ele alıp inceledik ve daha evvel ihmal ettiğimiz çok önemli bulgulara ulaştık. Bu âyetleri, yeni bulgular çerçevesinde meallendiriyoruz.

Meryem/29. âyetin, mevcut Mushaftaki lafzına göre meali şöyledir:

Bunun üzerine o [Meryem], o'na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Biz beşikte bir sabî olan kimseyle nasıl konuşuruz?” dediler. (Meryem/29)

Bu meale göre Meryem, elçinin öğüdüne uyarak oruç tutmuş ve kavminin üzücü ithamlarına rağmen onlara cevap vermemiştir. Konuşmadığı gibi, “Size o cevap verecek” şeklinde bebeğini işaret etmesi de herkesi çileden çıkarmış ve kavminin, Biz beşikte bir sabî olan kimseyle nasıl konuşuruz? sözlerine muhatap olmuştur.

Bu ifadelere göre, Îsâ beşikte konuşmuştur. Bu anlam, Âl-i İmrân/46, Mâide/110. âyetlerin mevcut kıraatleriyle de desteklenmiş ve Îsâ'ya beşikte konuşma mucizesi verilmiş ve Îsâ, mevcut âyet tertibine göre beşikteyken, Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber kıldı [yaptı]. Beni, ben nerede olursam olayım mübârek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı ve zekâtı tavsiye etti. Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse [kıldı]. Ve beni bir zorba, bir mutsuz kılmadı. Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak ba‘s olacağım [yeniden diriltileceğim] gün selâm benim üzerimedir. Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O'na ibâdet edin, işte bu, dosdoğru yoldur diye konuşmuştur. (!)

Ne var ki, belirttiğimiz gibi, bu paragrafın tertibi de düzgün yapılmamış, Îsâ'nın sözlerinden olan 36. âyet [“Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O'na ibâdet edin, işte bu, dosdoğru yoldur” ifadeleri], 34. âyet olarak tertip edilerek paragraf kuralsızlaştırılmış ve anlamsızlaştırılmıştır.

Biz tahlilimizi, önce bu pasajda ve Îsâ ile ilgili diğer âyetlerde yer alan  المَهد[el-mehdi/beşik] sözcüğü üzerinde yaptık. Diğer sözcükler gibi ilk Mushaflarda harekesiz olarak yazılı olan bu sözcüğün,  المَهد[el-mehdi],  المُهد[el-müdi] ve المِهد [el-mihdi] olarak okunması mümkündür.  المَهد[el-mehdi] okunursa, “beşik”; المُهد [el-mühdi] okunursa “yüksek mevki” anlamına gelmektedir.[20]

Elimizdeki resmi Mushafta bu sözcüğün Îsâ ile ilgili olarak ilk geçtiği yer Âl-i İmrân/38-39. âyetlerdir. İlk Mushaflardan İsam nüshasında bu âyetlerin yer aldığı 385. varak kayıptır. Bu sayfa, Dâvûd b. Ali Keylanî tarafından Mekke'de 1437/841 senesinde yazılarak Mushafa yerleştirilmiştir.[21] Kayıp olan sayfayı yazanlar âyetteki  المهد[el-mhd] sözcüğünü harekelememişler; yani sözcüğü المَهد [el-mehdi], المُهد [el-mühdi] ve المِهد [el-mihdi] şeklinde okunabilir kılmışlardır.

Meryem/29'daki el-mehdi sözcüğü, المُهد [el-mühdi] şeklinde okunursa, âyetin anlamı, “Bunun üzerine O [Meryem], O'na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Biz; yüksek mevkideki kişiler, sabîye nasıl konuşuruz?” dediler” şeklinde olacaktır.

Yine bu âyetin orijinalindeki  نكلّم[nükellimü] diye okunan sözcüğün, ilk Mushaflarda harekesiz oluşu ve bu sözcüğü oluşturan harflerin يكلّم [yükellimü] şeklinde de okunabileceği gerçeğinden hareket edildiğinde âyetin anlamı, “Bunun üzerine O [Meryyem], O'na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Yüksek mevkideki kişiler, sabîye nasıl konuşur?” dediler şeklinde olur.

Âyetteki sözcüklerin kıraatlerini ve anlamlarını böylece açıkladıktan sonra pasajdaki âyetlerin tertibi konusuna yeniden dönüyoruz.

Elimizdeki Mushafın 30. âyeti,  قال[qâle/= dedi ki] ifadesiyle başlamaktadır. Bu âyet, 29. âyetin devamında tertip edilerek, Îsâ, beşikteki çocuk dedi ki: “…” anlamı oluşturulmuştur. Bu sözcükler, beşikteki çocuğun konuşamayacağını ileri sürenlere bir gösteri durumunda olsa idi, teknik olarak cümle “fâ-i takibiyye” ile başlayarak ifadenin, فقال [fe qâle] şeklinde olması gerekirdi. Nitekim 29. âyette Meryem'e yapılan ithama karşı Meryem'in savunması,  فأشارت اليه[fe eşâret ileyhi/bunun üzerine O, (yani, Meryem), O'na [çocuğa] işaret etti] şeklinde “fâ-i takıbiyye” ile gelmiştir.

Kısacası 30. âyet de, teknik yönden bulunduğu yere uygun değildir. 30. âyet teknik ve anlam itibariyle, 34. âyetin devamıdır. Cümle hâlinde 31-33 ve 36. âyetler ile birlikte 34. âyette yer alan “Meryem oğlu Îsâ” ifadesinin sıfatıdır. Bu kabule göre paragrafın anlamı şöyle olacaktır:

29Bunun üzerine Meryem ona; doğum anında aşağısında bulunan kişiye; Zekeriyya’ya işaret etti, ondan gelişmeleri açıklamasını istedi. Zekeriyya, Meryem’in zina etmeden çocuğu doğurduğuna kefil olup çocuğun ma’bedde yetiştirilmesini istedi. Onlar, “Biz, yüksek mevkide olan kişiler, henüz ergenlik çağına gelmemiş birine nasıl söz söyleriz/yüksek mevkide olan kişiler henüz ergenlik çağına gelmemiş birine nasıl söz söyler?” dediler.

34İşte bu, hak söze göre, hakkında ihtilâf edip durdukları, “30Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber yaptı. 31Beni, ben nerede olursam olayım mübarek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmayı] ve zekâtı/vergiyi yükümlülük olarak ulaştırdı. 32Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse yaptı. Ve beni bir zorba, mutsuz biri yapmadı. 33Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden diriltileceğim gün, selâm benim üzerimedir. 36Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O'na kulluk edin, işte bu, dosdoğru yoldur” 34diyen Meryem oğlu Îsâ'dır.

                                                                      (Meryem/29, 34, 30-33, 36)

Bu paragrafta açıkça Îsâ'nın peygamberlik görevi ve hayatı özetlenmiştir. Onun tebliğinde de Sünnetullah dışında herhangi bir ayrıcalık söz konusu değildir. Îsâ'nın misyonu ile ilgili burada verilen özet şu âyetlerde de zikredilmiştir:

72Andolsun, “Allah, Meryem oğlu Mesih'in kendisidir” diyen kimseler kesinlikle kâfir; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden birileri olmuşlardır. Hâlbuki Mesih, “Ey İsrâîloğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz Allah'a kulluk edin. Şüphesiz kim Allah'a ortak koşarsa kesinlikle Allah ona cenneti haram eder, onun barınağı da Ateş'tir. Ve şirk koşarak, küfrederek yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar için yardımcılardan kimse yoktur” demişti.

73Andolsun, “Allah üçün üçüncüsüdür” diyen kimseler kesinlikle kâfir; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden birileri olmuşlardır. Oysa tek ilâh'tan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, kesinlikle onlardan kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan kimselere acı veren bir azap dokunacaktır.

                                                                                 (Mâide/72-73)

63,64Îsâ apaçık delillerle geldiği zaman dedi ki: “Ben size haksızlık ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri getirdim ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklayayım diye geldim. O hâlde Allah'ın koruması altına girin ve bana itaat edin. Şüphesiz ki Allah; O, benim Rabbimdir ve sizin Rabbinizdir. Öyle ise O'na kulluk edin. İşte bu, doğru bir yoldur.”

                                                                                (Zuhruf/63-64)

Bu paragraftaki metne göre de, “mühd”de [yüksek mevkide] olan, Îsâ değil o günün ileri gelen mabed görevlileridir.

Meselenin temel unsuru olan  المهد[el-mehd] kelimesi, Îsâ peygamber ile ilgili olan Âl-i İmrân/46 ve Mâide/110'da da geçmektedir. Sözcük, المُهد [el-mühd] şeklinde okuyup anlamlandırıldığında bu âyetlerin anlamı şöyle olacaktır:

45-46Hani bir zaman haberci âyetler: “Ey Meryem! Allah seni, Kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor. Onun adı, Meryem oğlu Îsâ Mesih'tir. Dünya ve âhirette saygındır. Ve O, yaklaştırılanlardan ve sâlihlerdendir. Yüksek mevkide bulunarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşacaktır da. 48Ve Allah, O'na kitabı, haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri ve Tevrât ile İncîl'i öğretecek.

                                                                                   (Âl-i İmrân/46)

110Hani Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Senin üzerinde ve annenin üzerinde olan nimetimi hatırla! Hani Ben, seni Allah'ın vahyi ile güçlendirmiştim. Yüksek mevkide olan biri olarak ve yetişkin biri olarak insanlara konuşuyordun. Hani sana Kitabı, haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri, Tevrât'ı ve İncîl'i öğretmiştim.

Hani Benim iznimle/ bilgimle çamurdan; kilden (seramikten) kuş şekli gibi bir şey (Buhurdan) yapıyordun. Sonra da onun içine üflüyordun; aerosol oluşturuyordun, onlar da (hastalık yayan; aşılayan haşereler) Benim iznimle kuş oluveriyordu/çabucak gidiyorlardı. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle/ bilgimle iyileştiriyordun. Yine Benim iznimle/ bilgimle sosyal ölüleri çıkarıyordun/ canlandırıyordun. Ve hani İsrâîloğulları'na apaçık kanıtlarla gelip de onlardan Allah'ın ilâhlığına ve rabliğine inanmayanların: “Bu, ancak apaçık bir sihirdir” dedikleri zaman seni onlardan korumuştum.

                                                                               (Mâide/110)

Bu âyetlerde, Meryem/29'un aksine yüksek mevkide olan Îsâ'dır. Rabbimiz o'na yüksek mevkiler ihsan etmiştir. Bu Nisâ/158'de, Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah o'nu Kendine yükseltti [derecesini artırdı] şeklinde ifade edilmiştir.

Böyle yüksek mevkilerin İdrîs peygambere de ihsan edildiği bildirilmiştir:

 56Ve Kitap'ta İdris'i an/hatırlat. Şüphesiz O, özü-sözü doğru biriydi, bir peygamberdi. 57Ve Biz O'nu yüce bir mekâna yükselttik.

                                                                                            (Meryem/56-57)

Bu açıklamalardan anlaşıldığına göre, Mushaftaki Îsâ ile ilgili pasajların âyetlerinin yerleri ve kıraatleri, Îsâ'ya özel bir statü verebilmek için bilinçli olarak değiştirilmiş ve böylece Îsâ beşikte iken konuşturulmuş, göğe/Allah'ın yanına uçurulmuş, insanlar tekrar geleceğine inandırılmış, gelişi kıyâmet alameti sayılmış ve ölmeden evvel herkesin o'na iman edeceği inancı yaygınlaştırılmıştır.

Yahûdi ve Hristiyanlar, Îsâ peygamberin beşikte konuştuğunu reddetmekte ve şu görüşleri ileri sürmektedirler:

Eğer bu olay gerçekten meydana gelseydi, çok ilginç ve etkileyici olması sebebiyle tevatür şeklinde yayılır ve hiç unutulmazdı. Hâlbuki böyle bir olay hiç duyulmamıştır ve Hristiyanların en fanatiklerinde bile böyle bir inanç oluşmamıştır. Ayrıca Yahûdilerin o dönemde Îsâ'ya düşman oldukları târihî bir gerçektir. Nitekim Îsâ elçiliğini ilân edince o'nu öldürmeye uğraşmışlardır. Eğer Îsâ beşikte konuşmuş ve peygamberliğini ilân etmiş olsaydı, Yahûdiler O'nu daha o zaman ortadan kaldırırlardı.

Biz bu görüşü daha evvel, “Îsâ peygamberin beşikte konuşma mucizesine inanmayanların bu düşünceleri ilk bakışta mantıklı gibi görünse de, o günün bağnaz Yahûdilerinin zina ile suçladıkları Meryem'i neden recm etmediklerinin cevabını açıklamaya yetmemektedir. Bize göre, İsrâîloğulları'nın recm etme girişiminden Meryem'i ancak böyle bir mucize kurtarmış olabilir” mantığıyla reddetmiştik. Fakat daha sonraki araştırmalarımız neticesinde böyle bir olayın vâki olmadığı kanaatine ulaşmış ve bunun delillerini de yukarıda zikretmiş bulunuyoruz.

Bu paragrafta Îsâ'nın İsrâîloğulları'na, Ölüleri Allah'ın izniyle diriltirim diyeceği, Îsâ doğmadan evvel Meryem'e bildirilmiştir. Burada Îsâ'nın ölüleri diriltmesi, hakiki anlamda anlaşılarak bu konuda birçok menkıbe ortaya atılmıştır. Bunlardan bazıları şöyledir:

Çevredekiler bunu görünce Îsâ'ya, “Sen, ölümünün üzerinde fazla zaman geçmemiş kimseleri diriltiyorsun. Belki de bunlar ölmemişlerdi, geçici bir sekteye yakalanmışlardı. O bakımdan sen bize Hz. Nûh'un oğlu Sâm'ı dirilt” dediler. Îsâ onlara, “Bana onun kabrini gösterin” dedi. Daha sonra Hz. Îsâ ve o'nunla birlikte bir topluluk yola koyuldular. Nihâyet onun kabrinin yanına vardılar. Hz. Îsâ Yüce Allah'a dua etti, o da kabrinden saçları ağarmış olarak çıktı. Hz. Îsâ ona, “Sizin döneminizde saç ağarması diye bir şey yoktu. Nasıl oldu da saçların ağardı?” diye sorunca, “Ey Allah'ın rûhu!” dedi, “Sen beni çağırınca ben, ‘Allah'ın rûhuna icâbet et’ diyen bir ses işitim. Kıyâmetin koptuğunu zannettim, işte bunun dehşetinden olacak saçlarım ağardı.” Hz. Îsâ ona, rûhun nasıl kabzedildiğini sordu, şu cevabı verdi: “Ey Allah'ın rûhu! Rûhun kabzedilmesinin acısı hançeremden gitmiş değildir.”

Oysa ölümünün üzerinden 4.000 yıldan fazla bir zaman geçmişti. Çevresindekilere de, “Onu tasdik edin, bu bir peygamberdir” dedi. Bir kısmı Hz. Îsâ'ya iman etti, bir kısmı da o'nu yalanlayarak, “Bu bir büyüdür” dedi.[1]

Kelbî, Hz. Îsâ'nın ölüleri, “Tâ-Hâyy, yâ Kayyûm!..” diyerek dirilttiğini; dostu olan Azer'i böylece dirilttiğini, Sâm ibn Nûh'u kabrinden çağırdığını, onun da diri olarak kabrinden çıktığını, sonra bir ihtiyarın, o anda ölmüş olan oğluna uğradığını, o'nun hemen Allah'a duâ ettiğini, onun da diri olarak tabutundan çıkıp, çoluk çocuğunun yanına döndüğünü söylemiştir.[2]

Kur’ân'ın birçok âyetinde, “ölü” ifadesi, gerçek ölü anlamında değil, “yaşayan ölü” [manevî açıdan ölü] anlamında kullanılmıştır:

80Şüphesiz ki sen, ölülere dinletemezsin ve arkasını dönüp kaçtıkları zaman sağırlara da çağrıyı işittiremezsin.

                                                                                     (Neml/80)

22Ölüler ve diriler de eşit olmaz. Şüphesiz Allah, her dilediğine/dileyene işittirir. Sen ise kabirlerdeki kişilere işittiren biri değilsin. 23Sen sadece bir uyarıcısın.

                                                                            (Fâtır/22)

122Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içinde yürümesi için kendisine bir nûr verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp oradan bir çıkış bulamayanın durumu gibi midir? İşte, kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere yapmakta oldukları böyle ‘süslü ve çekici’ gösterilmiştir.

                                                                                            (En‘âm/122)

Bu âyetlerdeki “ölü” ifadesi, rahatlıkla anlaşılabileceği gibi, manevî açıdan ölü; şirke ve küfre batmış, akıl ve vicdanını yitirmiş kimseler için kullanılmıştır.

Bu arada Kur’ân'ın bu ölüleri diriltmek için gönderildiği ve rûh olduğu da hatırlanmalıdır:

52,53İşte böylece Biz, sana da Kendi emrimizden/Kendi işimizden olan ruhu/ Kur’ân'ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nûr/ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde bulunanlar Kendisi için olan Allah'ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın, bütün işler yalnız Allah'a döner.

                                                                                   (Şûrâ/52-53)

Bu bilgilerden sonra şimdi şu âyete dikkat edelim:

24Ey iman etmiş kimseler! Elçi sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah'a ve Elçi'ye karşılık verin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz, kesinkes O'nun huzurunda toplanacaksınız.

                                                                                          (Enfâl/24)

Demek oluyor ki Îsâ peygamberin getirdiği, topluma ulaştırdığı vahiyler de manevî hayatın kaynağı olup manen ölü olan insanların dirilmelerini temin etmiştir.

KUŞ YARATMA

 

Pasajdaki  ‘Şu bir gerçek ki, ben size Rabbinizden bir alâmet /gösterge getirdim/ gösterge ile geldim; şüphesiz ben, sizin için, çamurdan; kilden; seramikten kuş şekli gibi bir şey; “buhurdan (tütsülük”) tasarlarım. Sonra onun içine üflerim; aerosol oluştururum da Allah'ın izniyle hastalık yapan şeyler kuş oluverir/uçar gider” ifadeleriyle İsa peygamberin  israiloğullarına gönderilişi ve gönderiliş nedenleri açıklanıyor. Musa ve Harun peygamberler, hem israiloğullarına vahyi, tevhidi öğretmek hem de israiloğullarını Mısırdaki esaretten kurtarmak için gönderilmişlerdi. Buradaki pasajda İsa peygamberin vahyi tebliğ etmesiyle birlikte israiloğullarını salgın halde kuşatmış olan hastalıklardan kurtarmak, onlara karşı önceden önlem almak ve onlara rahat bir geçim sağlamak için;  koruyucu hekimlik, göz hekimliği cilt hekimliği ve sağlıklı gıda tüketimi ve konserve, turşu, pekmez, salamura yapımı, arpa, buğday,  kuru bakliyat stoklaması ve bunların nem ve haşereden korunmasının öğretilmesi gibi görevlerle gönderildiği  özet olarak açıklanmaktadır.

Bizim “şüphesiz ben, sizin için, çamurdan; kilden; seramikten kuş şekli gibi bir şey; “buhurdan (tütsülük”) tasarlarım” diye çevirdiğimiz ayetteki “tasarlarım” fiilinin tümleci ayetin orijinalinde yer almamış bu paragrafın söz akışı içinde okurun takdirine bırakılmıştır. Ayette “kuş figürü” kuş maketi” yaparım denilmeyip “kuş şekli, kuş figürü, kuş maketi gibi bir şey” yaparım denilmektedir. Ki burada İsa’nın kuş şeklinde kilden buhurdanlık yapıp, içerisine koyduğu baharata  (…….) üfleyerek, çıkan duman ve koku ile sivrisinek, karasinek gibi göz hastalığı vs.ye neden olan böcekleri çevreden uzaklaştırdığı açıklanmaktadır. Bu gün mevcut olan seramik buhurdanların çoğunun kuş şeklinde olduğu aşikardır.

Yine ayette “feyekünü (oluverir)” fiilinin öznesi de yer almamış bu da söz akışından anlaşılmaya bırakılmıştır.

Ayetlerin lafzi manalarından anlaşılan bu gerçekler yakın zamanda deşifre edilen Esseniler’e ait Kumran yazıtlarıyla da teyit edilmektedir.[3]

Kuş yaratmanın doğru anlaşılabilmesi için, “halq” fiilinin anlamının doğru bir şekilde tesbit edilmesi gerekir:

خلق [halq] sözcüğünün esas anlamı, “takdir”dir [ayarlama, ölçülendirme, biçimlendirmedir]. Arap dilinde, “örneksiz olarak, taklit olmayarak yapmak”tır. Ebû Bekr ibn el-Enbari, “Halq sözcüğü Arap dilinde, ‘inşa ve takdir’ anlamlarında olmak üzere iki vecihte kullanılır” der.[4]

Halq fiili Kur’ân'da (örneğin Bakara/21, 29; Fecr/8; Mü’minûn/14; Şu‘arâ/137; Ankebût/17; Sâd/7), “takdir etme, biçimlendirme, ayarlama, şekil verme, uydurma” anlamlarında kullanılmıştır.

Şu iki âyet,  خلَق[halq] fiilinin “takdir” anlamında olduğunu kabule yetecektir:

110Hani Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Senin üzerinde ve annenin üzerinde olan nimetimi hatırla! Hani Ben, seni Allah'ın vahyi ile güçlendirmiştim. Yüksek mevkide olan biri olarak ve yetişkin biri olarak insanlara konuşuyordun. Hani sana Kitabı, haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri, Tevrât'ı ve İncîl'i öğretmiştim.

Hani Benim iznimle/ bilgimle çamurdan; kilden (seramikten) kuş şekli gibi bir şey (Buhurdan) yapıyordun. Sonra da onun içine üflüyordun; aerosol oluşturuyordun, onlar da (hastalık yayan; aşılayan haşereler) Benim iznimle kuş oluveriyordu/çabucak gidiyorlardı. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle/ bilgimle iyileştiriyordun. Yine Benim iznimle/ bilgimle sosyal ölüleri çıkarıyordun/ canlandırıyordun. Ve hani İsrâîloğulları'na apaçık kanıtlarla gelip de onlardan Allah'ın ilâhlığına ve rabliğine inanmayanların: “Bu, ancak apaçık bir sihirdir” dedikleri zaman seni onlardan korumuştum.

                                                                 (Mâide/110)

6-13Âd toplumuna, sütunların sahibi İrem'e –ki, beldeler içinde bir benzeri oluşturulmamıştı–, vadilerde kayaları kesen Semûd toplumuna, o kazıkların sahibi; muhteşem orduları olan/ görülmemiş işkenceler eden Firavun'a Rabbinin ne yaptığını görmedin mi/düşünmedin mi? Onlar ki, o ülkelerde azıtmışlardı. Dolayısıyla da oralarda bozgunculuğu çoğaltmışlardı. Onun için de Rabbin üzerlerine azap kamçısı yağdırdı.

                                                         (Fecr/6-13)

Bu açıklamalardan sonra âyetteki, Ben, çamurdan kuş görünümünde bir şey yapar, ona üflerim de Allah'ın izniyle o kuş oluverir ifadesini, Îsâ peygamberin topraktan bir nesne tasarlayıp, bunu hava basıncı ile uçurduğu anlaşılmaktadır. Bu iş, o güne göre bir mucizedir.

Îsâ'nın, “Allah'ın izniyle” demesi, kendisinin ilâh olduğu yanılgısını ortadan kaldırmak içindir.

İsa’nın şifacılığı ve zahireciliği (Gaybı bilmesi)

Ayetler metne sadakatle çevrildiği zaman görülecektir ki burada İSA peygamberin İsrail oğullarına gönderilişi ve gönderiliş nedenleri açıklanıyor. Musa ve Harun peygamberler, hem İsrail oğullarına vahyi, tevhidi öğretmek hem de onları Mısırdaki esaretten kurtarmak için gönderilmişlerdi. Buradaki pasajda İsa peygamberin vahyi tebliğ etmesiyle birlikte İsrail oğullarını salgın halde kuşatmış olan hastalıklardan kurtarmak, onlara karşı önceden önlem almak ve onlara rahat bir geçim sağlamak için;  koruyucu hekimlik, göz hekimliği cilt hekimliği ve sağlıklı gıda tüketimi ve konserve, turşu, pekmez, salamura yapımı, arpa, buğday,  kuru bakliyat stoklaması ve bunların nem ve haşereden korunmasının öğretilmesi gibi görevlerle gönderildiği özet olarak açıklanmaktadır.

Ayetlerin lâfzî manalarından anlaşılan bu gerçekler yakın zamanda deşifre edilen Esseniler’e ait Kumran yazıtlarıyla da teyit edilmektedir.

Ayetteki “Size yasaklanmış olanların bir kısmını serbest edeceğim” ifadesiyle de Yahudilerin kendi kendine haramlaştırdığı şeyleri ortadan kaldıracağını, işin doğrusunu ortaya koyacağını ifade etmektedir.  Bunu iki açıdan ele alabiliriz:

— Dikkat edilirse burada “Tevrat’ta size yasaklanmış olanların bir kısmını serbest edeceğim” dememiştir. İfadede “Tevrat’ta” ifadesi yoktur. Bu demektir ki İsrail oğullarının haramlaştırdıkları şeyler kendi ileri gelenlerinin haramlaştırdığı şeylerdir. Burada Tevrat’tan hüküm kaldırma vs. gibi bir şey söz konusu değildir.

— Normalde haram olmamasına rağmen İsrail oğullarına ceza olsun diye konulmuş yasakların varlığı da bir gerçektir. İsa peygamber ile bu cezalar ortadan kalkmaktadır.

160,161Sonra da Yahudileşen kimselerden olan haksız davranışlar, onların birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları hâlde riba almaları [emeksiz, hizmetsiz, risksiz kazanç sağlamaları] ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış temiz şeyleri haram kıldık. Ve Yahudileşenlerden Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini örtmüş olanlara can yakıcı bir azap hazırladık.

                                                                   (Nisa/ 160, 161)

Bu konu Îsâ peygamberin hayatını anlatan kaynaklarda ifade edildiğine göre, Îsâ, İncîl'de yer alan Tevrât hükümlerini tasdik etmiş, gerisini toz-kir kabul edip atmıştır:

Kutsal Yasa'yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim.[5]

Bundan sonra Îsâ halka ve öğrencilerine şöyle seslendi: “Din bilginleri ve Ferisiler Mûsâ'nın kürsüsünde otururlar. Bu nedenle size söylediklerinin tümünü yapın ve yerine getirin, ama onların yaptıklarını yapmayın. Çünkü söyledikleri şeyleri kendileri yapmazlar. Ağır ve taşınması güç yükleri bağlayıp başkalarının omuzlarına koyarlar da, kendileri bu yükleri taşımak için parmaklarını bile kıpırdatmak istemezler. Yaptıklarının tümünü gösteriş için yaparlar. Örneğin, muskalarını büyük, giysilerinin püsküllerini uzun yaparlar. Şölenlerde baş köşeye, havralarda en seçkin yerlere kurulmaya bayılırlar. Meydanlarda selâmlanmaktan ve insanların kendilerini ‘Rabbî’ diye çağırmalarından zevk duyarlar.”[6]

Allah, Kur’an ile de Yahûdilerin kendilerine haram kıldıkları ve onlara konulmuş cezaları kaldırmış, eski hükümlerin bazılarını nehetmiştir:

 156,157Allah diyor ki: “Benim azabım var; onu dilediğime dokundururum, rahmetim de var; o ise her şeyi kuşatmıştır. Onu da özellikle Allah'ın koruması altına girenlere, zekâtını; vergisini verenlere ve âyetlerimize inananlara; kendilerine iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine serbestleştiren, kirli, pis ve kötü şeyleri de üzerlerine yasaklayan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren, yanlarındaki Tevrât ve İncîl'de yazılmış bulacakları Anakentli/ Mekkeli Peygamber, o Elçi'ye uyan kimselere yazacağım. O hâlde, O'na iman eden, O'na kuvvetle saygı gösteren, O'na yardımcı olan ve O'nun ile birlikte indirilen nûru izleyen kimseler var ya, işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”

                                                                                      (A‘râf/157)

47Meryem: “Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim için çocuk nasıl olur?” dedi. Allah: “Öyledir! Allah dilediği şeyi oluşturur; O, bir işe karar verdiği zaman onun için “Ol!” der, o da hemen olur” dedi.

Bu âyet, anlam itibariyle buraya uygun olduğundan burada tertip ettik.

Meryem, Ey Meryem! Allah seni, kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor. Onun adı, Meryem oğlu Îsâ Mesih'tir mesajını alınca şaşırmış, Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim için çocuk nasıl olur? diye sormuş, Allah da, Öyledir! Allah dilediği şeyi yaratır; O, bir işe karar verdiği zaman onun için ‘Ol!’ der, o da hemen olur cevabını vermiştir.

Bu olay, Meryem sûresi'nde şöyle nakledilmişti:

19Elçi/Zekeriyyâ: “Ben sadece, sana tertemiz bir delikanlı bağışlamam/bağışlamak için, Rabbinin elçisiyim” dedi.

20Meryem: “Benim nasıl delikanlım olabilir? Bana hiçbir beşer dokunmamıştır. Ben bir yasa tanımaz/iffetsiz biri de değilim” dedi.

21Elçi: “Öyledir! Rabbin buyurdu ki: Babasız çocuk vermek, Bana pek kolaydır. Hem Biz, onu nezdimizden insanlara bir alâmet/gösterge ve rahmet yapacağız.” Ve o gerçekleştirilmiş bir iş oldu.

22Sonunda Meryem/delikanlıya gebe kaldı. Sonra da O'nunla uzak bir yere kaçtı gitti.

                                                                          (Meryem/19-22)

52,53Sonra Îsâ, onlardan küfrü: Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmeyi sezince: “Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler: “Allah'ın yardımcıları biziz, biz Allah'a iman ettik, bizim şüphesiz müslimler olduğumuza tanık ol. –Rabbimiz! Biz, senin indirdiğine iman ettik, elçiye de uyduk. Artık bizi şâhitlerle beraber yaz”– dediler.

54Ve inanmayanlar kötü plân yaptılar, Allah da onların kötü plânlarını boşa çıkardı. Ve Allah, kötü plânları boşa çıkaranların en hayırlısıdır.

55-57Hani Allah: “Ey Îsâ! Şüphesiz ki Ben seni geçmişte yaptıklarını ve yapman gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırıcıyım/öldürücüyüm, seni Kendime yükselticiyim ve seni kâfirlerden; Benim ilâhlığımı ve rabliğimi bilerek reddeden kimselerden temizleyiciyim. Ve de sana uyan kimseleri, kıyâmete kadar kâfirlerin; Benim ilâhlığımı, rabliğimi bilerek reddeden o kişilerin üstünde tutucuyum. Sonra dönüşünüz yalnızca Bana'dır. Sonra da ayrılığa düştüğünüz şeylerde aranızda hükmedeceğim. Kâfirlere; Benim ilâhlığımı ve rabliğimi bilerek reddeden şu kimselere gelince de, onlara dünyada ve âhirette şiddetli bir azapla azap edeceğim. Onlar için yardımcılardan bir şey de olmayacaktır. İman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan kimselere gelince de, Allah, onların ödüllerini tastamam ödeyecektir. Ve Allah, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları sevmez” demişti.

58İşte bu, Biz bunu sana, âyetlerden ve yasalar içeren hatırlatmalardan/ öğütlerden/ Kur’ân'dan okuyoruz.

Bu âyetlerde Îsâ peygamberin hayatından bir kesit nakledilerek Hristiyanların, özellikle de Necrân heyetinin, Îsâ'nın ilâhlığı ile ilgili sapık inançları reddedilmektedir. Ayrıca Rasûlullah motive edilmektedir. Âyette verilen bilgiler şöyle özetlenebilir: Îsâ, inkârcıların düşmanlığını sezer. Yakın çevresine, “Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?” diye sorar. Havariler, “Allah'ın yardımcıları biziz; biz, Allah'a iman ettik, bizim şüphesiz müslimler olduğumuza tanık ol” diye Îsâ'ya teminat verirler ve “Rabbimiz! Biz senin indirdiğine iman ettik, Elçi'ye de uyduk. Artık bizi şahitlerle beraber yaz” diyerek Allah'a niyazda bulunurlar.

Bu safha başka bir âyette şöyle nakledilir:

14Ey iman etmiş kişiler! Allah'ın yardımcıları olun; nitekim Meryem oğlu Îsâ, havarilere: “Allah'a benim yardımcılarım kimdir?” demişti. Havariler: “Allah'ın yardımcıları biziz” dediler. Sonra İsrâîloğulları'ndan bir zümre inandı, bir zümre inanmadı. Sonra da Biz, inanmış kimseleri, düşmanlarına karşı güçlendirdik de onlar üstün geldiler.

                                                                                           (Saff/14)

Bu arada kinci Yahûdiler Îsâ'yı ortadan kaldırmak için plan kurmakta, Allah da plan kurmaktadır [onların planını boşa çıkaracak olayları yaratmaktadır]. Ayrıca Îsâ'ya, Ey Îsâ! Şüphesiz ki Ben seni vefat ettiriciyim, seni Kendime yükselticiyim ve seni inkârcılardan temizleyiciyim. Ve de sana uyan kimseleri, kıyâmete kadar o küfretmiş olan kişilerin üstünde tutucuyum. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır. Sonra da ayrılığa düştüğünüz şeylerde aranızda hükmedeceğim. Şu inkâr eden kimselere gelince de, onlara dünyada ve âhirette şiddetli bir azapla azap edeceğim. Onlar için yardımcılardan bir şey de olmayacaktır. İman eden ve sâlihâtı işleyen kimselere gelince de, O [Allah], onların ödüllerini tastamam ödeyecektir. Ve Allah, zâlimleri sevmez diye güvence vermektedir. Yani, bu sırada Îsâ ölmeyecektir. Onun daha yapacağı işler vardır.

Geçmişe ait verilen bu bilgilerle, Rasûlullah'a da güvence verilmekte; o'na zımnen, “Senin de yapacağın işler vardır” denilmektedir.

54. âyetteki, Allah da kötü plan yaptı [onların kötü planlarını boşa çıkardı]. Ve Allah, plancıların [kötü planları boşa çıkaranların] en hayırlısıdır ifadesi, Nisâ sûresi'nde açığa kavuşturulmuştur:

154-158Ve söz vermeleri ile birlikte üstlerini/ en değerlilerini/Mûsâ'yı Tûr'a yükselttik. Ve onlara: “O kapıdan boyun eğip teslimiyet göstererek girin” dedik. Yine onlara: “Tefekkür/kulluk gününde sınırları aşmayın” dedik. Sonra da onların kendi sözlerini bozmaları, Allah'ın âyetlerine inanmamaları, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve: “Kalplerimiz örtülüdür/ sünnetsizdir” demeleri –aksine Allah, küfretmeleri; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmeleri nedeniyle kalplerine damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar– ve Allah'ın ilâhlığına ve rabliğine inanmamaları ve Meryem'in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri; “Biz, Allah'ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih Îsâ'yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle onlardan sağlam bir söz aldık. Oysa O'nu öldürmediler ve O'nu asmadılar. Ama onlar için, Îsâ, benzetildi. Gerçekten O'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir yetersiz bilgi içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. O’nu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah O'nu, Kendine yükseltti/ derecesini artırdı. Ve Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

                                                                         (Nisâ/154-158)

Âyetteki, Oysa o'nu öldürmediler ve o'nu asmadılar. Ama onlara o, benzetildi ifadesinden anlaşıldığına göre havarilerden biri, Îsâ rolünü üstlenip, Allah yolunda canını feda etmiştir.

Kurtubî'nin nakline göre bu konuyu ed-Dahhâk şöyle izah etmiştir:

ed-Dahhâk der ki: Olay şöyle olmuştur: Hz. Îsâ'yı öldürmek istediklerinde, Havariler 12 kişi oldukları hâlde bir odada toplandılar. Hz. Îsâ, odanın havalandırma deliğinden yanlarına geldi. İblis de Yahûdi topluluklarını durumdan haberdar edince 4.000 kişi bineklerine bindiler ve odanın kapısını tuttular. Hz. Mesih Havarilere, “Hanginiz cennette benimle birlikte olmak karşılığında ölümü göze alabilir?” dedi. Onlardan biri, “Ben ey Allah'ın peygamberi” dedi. Bunun üzerine Hz. Îsâ yünden yapılmış abasını ve yünden bir sarığı üzerine attı, sopasını ona teslim etti. Bu kişi Hz. Îsâ'nın sûretine benzetildi. Yahûdilere karşı çıkınca onu öldürdüler, daha sonra çarmıha gerdiler.[7]

HAVARİLER KİMLERDİR?

Kaynaklarda[8] havâri/havâriyyun sözcüğüyle ilgili, “Onlara bu isim elbiselerinin beyazlığı dolayısıyla verilmiştir”; “Bunlar avcı kimselerdi”; “Bunlar elbise beyazlatıcıları idiler”; “Elbiseleri beyazlattıklarından dolayı onlara bu isim verilmiştir”; “Bunlar elbise temizleyicisi, ağartıcısı ve boyacısı idiler”; “Bunlar peygamberlerin has adamları olduklarından dolayı bu adı aldılar” tarzında iddialar bulunsa da, âyetlerden anlaşıldığına göre bunlar Îsâ peygamberin en yakın arkadaşları ve yardımcılarıdır.

Âyetteki, Şüphesiz ki Ben seni vefat ettiriciyim ifadesi, Îsâ'nın da diğer insanlar gibi öleceğinin, canının alınacağının beyanıdır. En‘âm sûresi'nin sonunda, “Vefat” başlığı altında detaylı bir tahlilde[9] ifade ettiğimiz gibi “vefat”, ölüm değil, “ölüm öncesi, insanın tüm yaptıklarını tastamam, noksansızca hatırlaması”dır. Burada Îsâ'nın da her kul gibi bu yoldan geçeceği vurgulanmıştır.

Âyetteki, Seni Kendime yükselticiyim ifadesi, Îsâ'nın Allah katında derecesinin yüksek olacağının beyanıdır. Burada göğe çıkmaktan, Allah'ın yanına varmaktan bahsedilmemektedir. Aynı ifade Nisâ sûresi'nde de geçmektedir:

154-158Ve söz vermeleri ile birlikte üstlerini/ en değerlilerini/Mûsâ'yı Tûr'a yükselttik. Ve onlara: “O kapıdan boyun eğip teslimiyet göstererek girin” dedik. Yine onlara: “Tefekkür/kulluk gününde sınırları aşmayın” dedik. Sonra da onların kendi sözlerini bozmaları, Allah'ın âyetlerine inanmamaları, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve: “Kalplerimiz örtülüdür/ sünnetsizdir” demeleri –aksine Allah, küfretmeleri; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmeleri nedeniyle kalplerine damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar– ve Allah'ın ilâhlığına ve rabliğine inanmamaları ve Meryem'in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri; “Biz, Allah'ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih Îsâ'yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle onlardan sağlam bir söz aldık. Oysa O'nu öldürmediler ve O'nu asmadılar. Ama onlar için, Îsâ, benzetildi. Gerçekten O'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir yetersiz bilgi içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. O’nu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah O'nu, Kendine yükseltti/ derecesini artırdı. Ve Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

                                                            (Nisâ/157-158)

Burada da Îsâ'yı öldürmedikleri, o'nun derecesinin artırıldığı ifade edilmektedir. Buradaki “yükseltme”nin iyi anlaşılabilmesi için şu âyetlere dikkat edilmesi gerekir:

176Ve eğer Biz, dileseydik onu o âyetlerle yüceltirdik, ama o alçaklığa saplandı kaldı ve tutkusuna uydu. Artık onun durumu, üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. O nedenle sen iyice düşünsünler diye bu kıssayı iyice anlat.

                                                                           (A‘râf/176)

11Ey iman etmiş kimseler! Size: “Meclislerde yer açın/başkalarına da katılım hakkı tanıyın” denilince hemen yer açıverin ki Allah da yer açsın/size genişlik versin. Ve size: “Kendinizi olduğunuzdan daha büyük gösterin” denilince de kendinizi olduğunuzdan daha büyük gösterin. Böylece Allah, sizden inanmış olan kimseleri ve kendilerine bilgi verilenleri derecelerle yükseltsin. Ve Allah, yaptıklarınıza iyice haberi olandır.

                                                                              (Mücâdele/11)

56Ve Kitap'ta İdris'i an/hatırlat. Şüphesiz O, özü-sözü doğru biriydi, bir peygamberdi. 57Ve Biz O'nu yüce bir mekâna yükselttik.

                                                                         (Meryem/56-57)

Bu âyetlerde konu edilen insanların yükseltilmesi, maddî yükseltme değil, derece yükseltilmesi, kıymetlerinin artırılmasıdır. Allah'ın bir sıfatı da “refiyyu'd-derecât”tır [dereceleri yükseltendir]:

15O, dereceleri yükseltendir, en büyük tahtın/en yüksek mevkiin sahibidir: O, buluşma günü hakkında uyarmak için Kendi emrinden/ Kendi işinden olan vahyi kullarından dilediğine bırakır.

                                                                               (Mü’min/15)

Ayrıca yukarıda 46. âyette geçen ve “beşik” olarak çevirilen el-mehdi sözcüğünün, “el-mühdi” şeklinde okunmasıyla âyetin anlamın şöyle olacağını beyân etmiştik: Ve yüksek bir mevkide bulunarak, yetişkin biri olarak insanlarla konuşacak ve o sâlihlerdendir. Ayrıca Bakara/253; En‘âm/83, 165; Zuhruf/32, İnşirah/4, Yûsuf/86'ya da bakılabilir.

59Şüphesiz Allah katında Îsâ'nın durumu, Âdem'in/her insanın durumu gibidir; O, onu topraktan oluşturdu, sonra ona “Ol!” dedi, o da hemen oldu.

60Bu gerçek, senin Rabbindendir, öyleyse şüphecilerden olma. 61Sana bilgiden geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışırsa hemen: “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da birbirimizi dışlayıp gözden çıkaralım da Allah'ın dışlayıp gözden çıkarmasını yalancılar üzerine kılalım” de.

62Şüphesiz bu, kesinlikle gerçek kıssanın ta kendisidir. Allah'tan başka hiçbir tanrı da yoktur. Ve şüphesiz Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olanın, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapanın ta kendisidir.

63Artık yüz çevirirlerse, bilinsin ki Allah, bozguncuları en iyi bilendir.

Bu âyetlerde, Ehl-i Kitaba, özellikle de Necrân heyetine karşı Îsâ'nın gerçek konumu hakkında son nokta konulmaktadır: Şüphesiz Allah katında Îsâ'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir; O, onu topraktan yarattı, sonra ona “ol!” dedi, o da hemen oldu.

Bu açıklamaların amacı, Hristiyanların yanlış inançlarını tashih etmektir. Buradaki benzetme ile, Îsâ'nın da Âdem gibi maddeden yaratıldığı ifade edilmekte; yaratılış açısından Îsâ'nın diğer insanlardan bir farkının bulunmadığı, dolayısıyla ilâh, rabb ve Allah'ın oğlu olmadığı bildirilmekte, ardından da bu hususta inatlaşanlara meydan okunmaktadır: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da lânetleşelim de Allah'ın lânetini yalancılar üzerine kılalım.

Bu lânetleşme hakkında kaynaklarda şu bilgiler verilmiştir:

Rivâyet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a), Necrân Hristiyanlarına deliller getirip, onlar da cehâlet ve inkârlarında ısrar edince, Hz. Peygamber (s.a), onlara, “Eğer getirdiğim delilleri kabul etmezseniz, şunu biliniz ki, Cenâb-ı Hakk bana, sizinle lânetleşmemi emretmiştir” dedi. Bunun üzerine onlar, “Ey Ebu'l-Kâsım! Hele bir dur da, arkadaşlarımızın yanına varıp bu hususu aramızda konuştuktan sonra tekrar sana gelelim” dediler. Gidip arkadaşlarıyla görüştüklerinde kraldan sonra gelen ve içlerinde söz sahibi olan kimseye, “Ey Abdu'l-Mesih! Söyle bakalım ne dersin?” dediler. Bunun üzerine o, “Ey Hristiyan topluluğu! Allah'a yemin ederim ki, siz Muhammed'in gönderilmiş bir peygamber olduğunu anladınız. Yine o'nun, sizin sahibiniz [Hz. Îsâ] hakkında hakk olan sözü ve görüşü getirdiğine de yemin ederim. Yine Allah'a yemin ederim ki, herhangi bir peygamberle lânetleşmeye giren topluluğun ne yaşlısı sağ kalır, ne çocukları büyür [hepsi mahvolur[. Yine yemin ederim ki, eğer siz bu işe girişirseniz, sizin soyunuz ve nesliniz kurur ve tükenir. Ama, bundan kaçınır, dininiz üzere yaşamaya devam eder ve bulunduğunuz hâli sürdürmeye devam ederseniz, o adamla [Hz. Muhammed] anlaşın ve memleketlerinize geri dönün!..” dedi.

Bu esnada, Hz. Peygamber (s.a) de, üzerinde siyah kıldan bir örtü, futa olduğu hâlde evinden dışarı çıkmıştı.. Hz. Hüseyn'i kucağına almış, Hz. Hasan'ın da elinden tutmuş, Hz. Fâtıma Hz. Peygamber'in, Hz. Ali de Hz. Fâtıma'nın peşindeydi... Hz. Peygamber şöyle diyordu: “Ben duâ ettiğim zaman, siz âmin! deyin.” Bunun üzerine Necrân'ın piskoposu, “Ey Hristiyanlar! Ben karşımda öylesine yüzler görüyorum ki, onlar Allah'tan, bir dağı yerinden oynatıp yok etmesini isteseler, muhakkak ki Allah o dağı yerinden götürür. Binâenaleyh, lânetleşmeyin, aksi hâlde helâk olur, yok olursunuz.. Ve yeryüzünde, kıyâmete kadar tek bir Hristiyan kalmaz” dedi. Hristiyanlar, “Ey Ebu'l-Kâsım! Biz seninle lânetleşmemeye ve dinin hususunda sana müdahale etmemeye karar verdik” dediler. Hz. Peygamber (s.a) de, “Lânetleşmediğinize göre Müslüman olunuz... Böylece de, Müslümanların lehine olan sizin de lehinize, aleyhlerine olan sizin de aleyhinize olur” deyince, onlar bunu kabul etmediler, direttiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “En kısa zamanda sizinle savaşıp işinizi bitireceğim” deyince, onlar, “Bizim, Araplarla savaşacak gücümüz yok. Fakat sana, 1.000'i Safer 1.000'i de Receb ayında olmak üzere, 2.000 takım elbise ile, demirden yapılmış normal 30 zırh vermek üzere bizimle savaşmaman ve bizi dinimizde serbest bırakman konusunda seninle anlaşma yapmak istiyoruz” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlarla, bu şartlar altında anlaşma yaptı ve şöyle dedi: “Canımı kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, helâk o Necrânlılara öylesine yaklaşmıştı ki... Eğer onlar lânetleşmeye girmiş olsalardı, maymunlar ve domuzlar hâline getirilecekler, bu vâdi ateş olup onları yakacak ve Allah Necrân ve halkının kökünü kurutacaktı. Ağaçların tepelerinde kuşları bile... Bir yıla kalmayacak bütün Hristiyanlar helâk olacaklardı.” Yine Hz. Peygamber'in (s.a) siyah futa içinde evinden çıkıp, Hz. Hasan'ı, Hz. Hüseyin'i, Hz. Fâtıma ve Hz. Ali'yi (r.a) futanın içine soktuğu, sonra da, Ey ehl-i beyt! Allah sizden her türlü kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak diler (Ahzâb/33) âyetini okuduğu rivâyet edilmiştir. Bil ki bu rivâyet, gerek tefsir gerekse hadis âlimleri arasında, sıhhati konusunda âdeta üzerinde ittifak edilmiş gibidir.[10]

Paragrafın sonunda da, Şüphesiz bu, kesinlikle gerçek kıssanın ta kendisidir. Allah'tan başka hiç bir tanrı da yoktur. Ve şüphesiz Allah, azîz'in, hakîm'in ta kendisidir. Artık yüz çevirirlerse, bilinsin ki, Allah, bozguncuları en iyi bilendir buyurularak hakikati örtmeye çalışanlar ile vakit öldürülmemesi, onların Allah'a havale edilmesi istenmektedir.

64De ki: “Ey Kitap Ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze; ‘Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ın astlarından bazımız bazımızı rabler edinmeyelim’ ilkesine geliniz. Buna rağmen eğer Kitap Ehli, yüz çevirirlerse, artık “Şüphesiz bizim müslimler olduğumuza şâhit olun” deyin.

65Ey Kitap Ehli! Tevrât ve İncîl kendisinden sonra indirildiği hâlde İbrâhîm hakkında niçin tartışıyorsunuz? Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

66İşte siz bunlarsınız. Biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız, peki, hiç bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışıyorsunuz? Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz.

67İbrâhîm, Yahudi ve Nasrani/ Hristiyan değildi. Ama o, hakka dönmüş bir müslimdi/İslâmlaştıran kişiydi. O, ortak koşanlardan da değildi.

68Şüphesiz, insanların İbrâhîm'e en yakın olanları, elbette o'na uyanlar, bu Peygamber ve şu iman eden kimselerdir. Allah, mü’minlerin yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınıdır.

***

69Kitap Ehlinden bir taife sizi saptırmak istedi. Hâlbuki onlar, sadece kendilerini saptırıyorlar, farkına da varmıyorlar.

70Ey Kitap Ehli! Sizler tanık olup dururken, niçin Allah'ın âyetlerini bilerek reddedip duruyorsunuz?

71Ey Kitap Ehli! Sizler bilip dururken, niçin hakkı bâtıla karıştırıyor ve gerçeği gizliyorsunuz?

72-74Kitap Ehlinden bir grup da, mü’minlerin dönmeleri için, “İndirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da bilerek reddedin /inanmayın. Ve size verilenin benzerinin bir kimseye verilmiş olduğuna yahut Rabbinizin nezdinde sizin aleyhinize deliller getirecekleri hususunda kendi dininize uyanlardan başkasına inanmayın” dediler. De ki: “Şüphesiz kılavuzluk, Allah'ın kılavuzluğudur.” De ki: “ Şüphesiz lütuf, Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Ve Allah, bilgisi ve rahmeti geniş ve sınırsız olandır, çok iyi bilendir. Rahmetini dilediğine özelleştirir. Ve Allah, büyük lütuf sahibidir.”

Bu âyet grubunda, Ehl-i Kitaptan, özellikle de Necrân heyetinden, bildiklerini gizlememeleri, sahip oldukları bilgiye göre amel etmeleri istenmektedir. Bunlar, Allah'ın geçmişte kitap indirdiğine, elçi gönderdiğine ve yine yapacağına inanıyorlardı. Ama kin ve kıskançlıkları sebebiyle gerçeği kabullenmiyorlardı. 72-74. âyetler ile onların gizli planları deşifre edilmiştir.

Bu pasajda yer alan teklifler, Rasûlullah tarafından o günün civar devletlerine mektuplar, elçiler gönderilerek iletilmiştir.

Bu pasajın ağırlık noktası, tevhiddir. Zira Ehl-i Kitap, peygamberlerini, bilginlerini rabb edinerek şirke bulaşmışlardı:

31Onlar, Allah'ın astlarından bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Îsâ'yı kendilerine rabler edindiler. Oysa onlar sadece bir tek olan ilâha kulluk etmekle emrolunmuşlardı. Allah'tan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, ortak koşanların ortak koştuğu şeylerden de arınıktır.

                                                                                   (Tevbe/31)

66Ve hiç kuşkusuz eğer onlar Tevrât'ı, İncîl'i ve kendilerine Rablerinden indirilen Kur’ân'ı ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından [her yönden] besleneceklerdi. Onlardan bir kısmı orta yol tutan; bazısına inanıp bazısına inanmayan, inanmadığı hâlde inanmış gözüken önderli bir toplumdur. Ve onlardan çoğunun yapmakta oldukları ne kötüdür!

                                                                                (Mâide/66)

113,114Hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir önderli topluluk vardır ki onlar, gecenin saatlerinde boyun eğip teslimiyet göstererek Allah'ın âyetlerini okurlar. Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, herkesçe iyi kabul edilen şeyleri emrederler, herkesçe kötülüğü kabul edilen şeylerden vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar, iyi insanlardandırlar.

                                                                   (Âl-i İmrân/113-114)

Bu âyetlerin iniş sebebi hakkında kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır:

Bu âyet-i kerîme, hem Yahûdilerin, hem de Hristiyanların, İbrâhîm'in kendi dinleri üzere olduğunu iddia etmeleri üzerine nâzil olmuştur. Yüce Allah onları, Yahûdiliğin ve Hristiyanlığın İbrâhîm'den sonra ortaya çıktığını belirterek yalanlamaktadır. İşte yüce Allah'ın, Hâlbuki Tevrât da İncîl de ancak o'ndan sonra indirilmiştir buyruğu bunu ifade etmektedir.

Bu âyet-i kerîme Mu‘âz b. Cebel, Huzeyfe b. el-Yemân ve Ammâr b. Yâsir'i, Nadîroğulları ile Kurayza ve Kaynukaoğulları'na mensup Yahûdilerin kendi dinlerine çağırmaları üzerine nâzil oldu. Bu âyet-i kerîme yüce Allah'ın, Kitap Ehlinden pek çok kimse hakk kendilerine besbelli olmuşken rûhlarında yerleşmiş olan kıskançlıktan dolayı sizi imanınızdan sonra kâfirler olarak geri döndürmek isterler... (Bakara/109) âyetine benzemektedir.[11]

75Ve Kitap Ehlinden öylesi vardır ki, eğer onlara yüklerle emanet teslim etsen onu sana geri öder. Onlardan öyleleri de vardır ki ona bir tek altın para emanet etsen, üzerine dikilmeden onu sana geri vermez. Bu, onların: “Ümmilerin/Anakentlilerin bizim aleyhimize yol bulmaları mümkün değildir” demelerinden dolayıdır. Onlar, bilip durdukları hâlde, Allah hakkında yalan da söylerler.

76Hayır, kim O'nun ahdine/ O'na verdiği söze vefalı olursa ve Allah'ın koruması altına girerse, bilsin ki şüphesiz Allah, Kendisinin koruması altına girmiş kişileri sever.

77Şüphesiz Allah'ın ahdini/Allah'a verdikleri sözleri ve yeminlerini az bir paraya satan şu kimseler; işte onlar, âhirette kendilerine hiçbir pay olmayanlardır. Ve Allah kıyâmet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Çok acıklı azap da onlar içindir.

78Ve Kitap Ehlinden, bazı söz ve ilkeleri, kitaptan olmamasına rağmen, siz onu kitaptan sanasınız diye, dillerini kitaba doğru eğip büken akılsız, serseri bir gurup vardır. O, Allah katından olmadığı hâlde, “Bu, Allah katındandır” derler. Kendileri bilip dururken, Allah'a karşı yalan da söylerler.

79Allah'ın ölümlü kimselerden, kendisine kitap, yasama-yürütme ve peygamberlik verdiği hiçbir kimse için, insanlara: “Allah'ın astlarından olan bana, kul/köle olun” demek yakışmaz. Fakat: “Öğrettiğiniz ve ders aldığınız/okuduğunuz kitap gereğince Rabbe içtenlikli kullar olunuz” demesi yaraşır.

80Ve Allah size, doğal güçleri; zorbaları, zorba yönetimleri ve peygamberleri Rabler edinmenizi emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra, size küfrü; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmeyi emreder mi?!

81Ve hani Allah, peygamberlerden: “Andolsun ki size kitaptan ve haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerden verdim, sonra yanınızda bulunanı doğrulayıcı bir elçi geldiğinde ona kesinlikle inanacak ve ona yardım edeceksiniz!” sağlam sözünü almıştı. Allah, “Bunu ikrar edip de kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı/verdğiniz sözü kesinlikle yerine getirecek misiniz?” dedi. Onlar: “İkrar ettik” dediler. Allah: “Öyleyse şâhit olun, Ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım” dedi.

Bu âyet grubunda da Ehl-i Kitap gerçeğe davet edilmekte; ancak onların hepsinin aynı olmadığı, iyilerinin de bulunduğu bildirilmektedir. Bu pasajda Ehl-i Kitap sınıflara ayrılıp tahlil edilmekte, yanlış yolda olanlarına doğru yol gösterilmektedir. Bu sûrenin 114. âyetinde de geleceği üzere ve daha evvel birçok yerde geçtiği üzere Ehl-i Kitabın hepsi aynı olmayıp içlerinde az da olsa gerçeği gören, hakk yolu kabul edenler vardır.

75. âyette Ehl-i Kitaptan bir grup nitelenirken, Onlardan öyleleri de vardır ki, ona bir tek dinar [para] emânet etsen, üzerine dikilmeden onu sana geri vermez. Bu, onların, “Ümmilerin/Anakentlilerin bizim aleyhimize yol bulmaları mümkün değildir” demelerinden dolayıdır. Onlar, bilip durdukları hâlde, Allah hakkında yalan da söylerler buyurulmuştur, ki bununla, Yahûdilerin mü’minleri sömürmek için güttükleri politikaya işaret edilmiştir. Onlar, diğer insanların mallarını kendilerine helâl görür ve bu hususta her türlü gayr-i meşru yöntemi kullanırlar:

Her yedi yılın sonunda size borçlu olanları bağışlayacaksınız. Borçları bağışlama işini şöyle yapacaksınız: Her alacaklı, komşusunun borcunu bağışlayacak. Borcun ödenmesi için komşusunu ya da kardeşini zorlamayacak. Çünkü Rabbin borçları bağışlama yılı duyurulmuştur. Yabancıdan borcunu alabilirsin. Ama İsrâîlli kardeşinin borcunu bağışlayacaksın.[12]

Yabancıdan faiz alabilirsiniz, ama kardeşinizden almayacaksınız. Böyle yapın ki, mülk edinmek için gideceğiniz ülkede el attığınız her işte Tanrınız Rabb sizi kutsasın.[13]

İsrâîlli kardeşlerinden birini kaçırıp ona kötü davranan ya da onu satan adam yakalanırsa ölmeli. Aranızdaki kötülüğü içinizden atacaksınız.[14]

Talmud'da denilmektedir ki: “Şâyet bir İsrâîlli'nin boğasını İsrâîlli olmayan bir kimsenin boğası yaralarsa, İsrâîlli'ye tazminat vermek zorundadır. Eğer İsrâîlli'nin boğası İsrâîlli olmayanın boğasını yaralarsa, İsrâîlli tazminat vermek zorunda değildir. Bir kimse kaybolmuş bir şey bulursa ve bulduğu şey İsrâîllilerin yerleşim bölgesindeyse, bulduğu şeyi sahibine vermek için ilân etsin. Şâyet, İsrâîlli olmayanların bölgesinde bulunmuşsa, ilân etmeye gerek yoktur. İsmâîl'in Rabbi diyor ki: Eğer bir Ümmî ile bir İsrâîlli arasında anlaşmazlık çıkmışsa, mahkemedeki hâkim, kardeşinin lehine bitmesi için uğraşsın. Mümkün değilse Ümmîlerin kanunlarına göre, kardeşinin lehine bir sonuç almaya çalışsın. Ve “Bu sizin kanununuza göredir” desin. Her iki kanundan da yararlanamıyorsa, hangi yolla olursa olsun, İsrâîlli kardeşini kazandırsın. İsmâîl'in Rabbi, “İsrâîlli olmayanların zaaflarından yararlanın” diyor.” (Talmudic Mıscelleny, Paul Îsâac Hershum, 1880 London, s. 37, 210-221).[15]

Bu âyette konu edilen olayla ilgili kaynaklarda şu bilgiler verilmektedir:

Hadis imamları el-Eş‘as b. Kays'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Benimle Yahûdilerden bir adam arasında (ortak) bir arazi vardı. O benim o arazideki hakkımı inkâr etti. Ben de onu Peygamber'in (s.a) huzuruna götürdüm. Rasûlullah (s.a) bana, “Senin herhangi bir delilin var mı?” diye sordu. Ben, “Hayır” dedim. Bu sefer Yahûdiye, “(Arazide hakkım olmadığına dair) yemin et!” dedi. Ben, “O vakit yemin eder ve malımı alıp götürür” deyince, yüce Allah, Allah'ın ahdini ve yeminlerini az bir pahaya değişenlerin... buyruğunu âyetin sonuna kadar indirdi.[16]

ÜMMÎLER

 الامّى[el-ümmî] ifadesinin, “Anakent” demek olduğunu, bununla da “Mekke”nin kastedildiğini ifade etmiştik.[17]

77. âyetteki, Şüphesiz şu, Allah'ın ahdini ve yeminlerini az bir paraya satanlar; işte onlar, âhirette kendilerine hiç bir pay olmayanlardır. Ve Allah kıyâmet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Çok acıklı azap da onlar içindir ifadesinden, Ehl-i Kitabın (onlardan bir grubun) karakteri anlaşılabilir.

Bu âyetin inişinden evvel şu olayın yaşandığı nakledilmektedir:

Âyet-i kerîme, bir arazi parçası hakkında Eş‘as ibn Kays ile davalaşan bir kimse hakkında nâzil olmuştur. Onlar, davalaşmak üzere Hz. Peygamber'in yanına geldiklerinde, Hz. Peygamber adama, “Delilini getir” deyince adam, “Benim bir hüccetim yok” der. Bunun üzerine Eş‘as'a, “Sana da yemin etmek düşer” deyince, Eş‘as yemin etmeye niyetlenir, bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurur. Böylece Eş‘as, yemin etmekten vazgeçer, söz konusu olan arazi parçasını hasmına bırakarak gerçeği itiraf eder. Bu, İbn Cüreyc'in görüşüdür.

Mücâhid şunu söylemiştir: “Bu âyet-i kerîme, malına rağbeti artırmak için yalan yere yemin etmiş olan bir adam hakkında nâzil olmuştur.”

Bu âyet-i kerîme, Abdan ile İmri’u'l-Kays hakkında nâzil olmuştur. Onlar, bir arazi hususunda davalaşmak üzere Hz. Peygamber'in yanına gelmişlerdi. Bunun üzerine, İmri’u'l-Kays'ın yemin etmesi gerekince o, “Yarına kadar bana mühlet ver” dedi. Sonra, ertesi gün geldiğinde arazinin Abdan'a ait olduğunu kabul etti.[18]

78. âyette, Ehl-i Kitaptan tahrifçiler ve din istimrarcıları konu edilmektedir. Onlar, Allah'ı ve O'nun kitabını malzeme yaparak câhil halkı aldatıyor ve sömürüyorlardı. Bu kesim daha evvel birçok âyette (örneğin; Nahl/116, En‘âm/21, En‘âm/144, Nisâ/46, Mâide/13, Mâide/41, Bakara/75) teşhir edilmiş ve lânetlenmiştir.

Ehl-i Kitap bilginlerinin yalancılıkları beyân edildikten sonra, onların halkı sömürmek için uydurdukları, Îsâ'ya kudsiyet verilmesi, insanların peygamberlere ve din bilginlerine kul-köle olması yanlışı düzeltilmektedir: Allah'ın kendisine kitap, hüküm [yasama-yürütme] ve peygamberlik verdiği hiç bir beşer için [insanlardan hiç bir kimse için], insanlara, “Allah'ın astlarından bana kul/köle olun” demek yakışmaz. Fakat, “Öğrettiğiniz ve ders aldığınız [okuduğunuz] kitap gereğince Rabbe içtenlikli kullar olunuz” (demesi yaraşır). Ve O [Allah] size, “Melekleri ve peygamberleri rabbler edinmenizi emretmez. Siz müslim olduktan sonra, size küfrü emreder mi?! Ve hani Allah peygamberlerin, “Andolsun ki size kitaptan ve hikmetten [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerden] verdim, sonra yanınızda bulunanı doğrulayıcı bir elçi geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz!” mîsâkını almıştı. O [Allah], “Bunu ikrar edip de kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” dedi. Onlar, “İkrar ettik” dediler. O [Allah], “Öyleyse şâhit olun, Ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım” dedi.

İlâhî dinlerde köleliğin olmadığını Beled sûresi'nde detaylıca açıklamıştık

Bu âyet grubunun iniş sebebi hakkında kaynaklardaki bilgiler şöyledir:

Bu âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında birkaç rivâyet vardır:

a) İbn Abbâs (r.a) şunu söylemiştir: Yahûdiler, “Üzeyr Allah'ın oğludur”; Hristiyanlar da “Mesih, Allah'ın oğludur” dedikleri için bu âyet nâzil olmuştur.

b) Denildiğine göre, Yahûdilerden Ebû Râfî el-Kurazî, ve Hristiyanlardan da Necrân heyetinin reisi, Hz. Peygamber'e (s.a), “Sana ibâdet etmemizi ve seni bir rabb edinmemizi mi istiyorsun?” demişler, bunun üzerine de Hz. Peygamber (s.a), “Allah'tan başkasına tapmaktan veya Allah'tan başkasına ibâdet etmeyi emretmekten Allah'a sığınırız. Allah Teâlâ, beni böyle bir iş için göndermedi ve bana böyle bir şeyi emretmedi” demiş ve bu âyet nâzil olmuştur.[19]

Yahûdiler, kendilerinin elde ettiği fazilet ve makamlara hiç kimsenin ulaşamayacağını iddia edince, Allah Teâlâ onlara şöyle demiştir: “Eğer durum sizin dediğiniz gibi olsaydı, sizin, insanları köle ve hizmetçi yapmaya uğraşmamanız, aksine insanlara Allah'a itaat edip, O'nun tekliflerine boyun eğmelerini emretmeniz gerekirdi. Bu durumda da, insanları Hz. Muhammed'in (s.a) nübüvvetini tasdik etmeye teşvik etmeniz gerekirdi. Çünkü Hz. Muhammed'in elinde mucizelerin zuhur etmesi, böyle yapmanızı gerektirir.” Bu, âyetin lafzının ihtimal tanıdığı bir izahtır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, Sonra diğer insanlara, “Allah'ı bırakıp da bana kul olun” demesi... ifadesi, tıpkı Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve râhiblerini tanrı edindiler (Tevbe/31) âyeti gibidir.[20]

80. ayette konu edilen melekler, doğadaki güçler olabileceği gibi toplumdaki güçlü kimseler, zorba iktidarlar da olabilir. Toplumların folklorik olarak algıladığı melekleri rab edinmeleri mümkün değildir. Zira onlardan herhangi bir ilke almaları sözkonusu olamaz.

81. âyette zikredilen mîsâk ile, ilk peygamberden itibaren tevhid ilkesinin varlığı ve elçilik müessesesinin devam ettiği kastedilmiştir. Her elçi tevhidi öğretmekle görevlendirilmiş ve kendisinden evvelki kitap ve elçileri tasdik etmiştir.

84De ki: “Biz, Allah'a, bize indirilen Kur’ân'a, İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshâk'a, Ya‘kûb'a ve torunlara indirilene, Mûsâ'ya, Îsâ'ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere inandık. Onlardan hiç biri arasında ayırım yapmayız. Ve biz, yalnız O'nun için İslâmlaşanlarız.”

                                                                                 (Âl-i İmrân/84)

187Ve hani Allah, kendilerine Kitap verilen kimselerden sağlam sözünü almıştı: “Kitabı kesinlikle insanların önüne apaçık koyacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz.” Onlar ise bunu sırtlarının ötesine attılar ve onu az bir bedel karşılığı sattılar. İşte, satın aldıkları şeyler ne kötüdür!

                                                                            (Âl-i İmrân/187)

6Ve hani Meryem oğlu Îsâ: “Ey İsrâîloğulları! Şüphesiz ben, Tevrât'tan iki elimin arasındakileri doğrulayan ve benden sonra gelecek, adı, Ahmed/övgüye başkalarından daha layık bir elçiyi müjdeleyen, Allah'ın bir elçisiyim” demişti. Sonra Îsâ, onlara apaçık delillerle gelince “Bu, apaçık bir büyüdür” dediler.

                                                                                     (Saff/6)

285,286Elçi, kendi Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de. Hepsi Allah'a, doğal güçlerine/haberci âyetlerine, kitaplarına ve elçilerine iman ettiler: “Biz Allah'ın elçileri arasında ayırım yapmayız.” Ve “Biz duyduk ve itaat ettik. Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz, dönüş ancak Sanadır. Ey Rabbimiz! Eğer terk ettiysek ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz! Bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır sorumluluk/sıkıntıya sokacak şeyler yükleme! Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Ve affet bizi, bağışla bizi, merhamet et bize! Sen bizim yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınımızsın. Ve de kâfirler toplumuna; Senin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden toplumlara karşı yardım et bize” dediler.

Allah, hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka; kapasitesi dışında yük yüklemez. Herkesin kazandığı kendi yararına ve kendi yaptığı zararınadır.

                                                                                 (Bakara/285,286

82Artık bundan sonra her kim dönerse, artık işte onlar hak yoldan çıkanların ta kendileridir

83Peki onlar, göklerde ve yerde olan herkes, ister istemez O'nun için İslâmlaşmış iken ve kendileri de sadece O'na döndürüleceklerken Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar?

84De ki: “Biz, Allah'a, bize indirilen Kur’ân'a, İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshâk'a, Ya‘kûb'a ve torunlara indirilene, Mûsâ'ya, Îsâ'ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere inandık. Onlardan hiç biri arasında ayırım yapmayız. Ve biz, yalnız O'nun için İslâmlaşanlarız.”

85Ve kim İslâm'dan başka bir din ararsa, o takdirde hiçbir zaman ondan kabul edilmeyecektir. Ve İslâm'dan başka din arayan kimse, âhirette zarar edenlerden olacaktır.

86İmanlarından ve şüphesiz elçinin hak olduğuna tanık olduktan ve kendilerine açık deliller geldikten sonra, küfreden; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden bir topluma Allah nasıl kılavuzluk eder? Ve Allah, şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapanlar toplumuna kılavuzluk etmez.

87,88İşte onların cezaları, Allah'ın, doğal güçlerin/haberci âyetlerin, insanların hepsinin dışlayıp gözden çıkarması, sürekli içinde kalmak üzere şüphesiz onların üzerlerindedir. Kendilerinden bu azap hafifletilmez ve kendilerine süre tanınmaz.

89Ancak bundan sonra bilinçlenerek hatalarından dönen ve düzeltenler başka. Artık, şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

90Şüphesiz imanlarının arkasından, küfreden; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden, sonra da küfürü; gerçeği örtme işini artırmış olan şu kimseler; onların hatalardan dönüşleri asla kabul olunmayacaktır. Ve işte onlar sapıkların ta kendileridir.

91Şüphesiz ki küfretmiş; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş ve bu durumda oldukları hâlde de ölen şu kişilerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın –onu fidye/kurtulmalık verseler bile– asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur.

Bu pasajda yine Ehl-i Kitap, özellikle de Necrân heyeti tehdit edilmektedir. Bakara sûresi'nden bu yana Ehl-i Kitabın geçmişteki ve o dönemdeki yanlışları sayılıp dökülmüş ve hakka davet edilmişlerdir. Bu âyetlerde, Allah'ın merhamet gösterdiği, Elçi'nin gerekli tebliğleri yaptığı, gerisinin Ehl-i Kitaba kaldığı bildirilmektedir.

Âyetler gâyet açık ve beliğ olmakla birlikte, birkaç nokta üzerinde durmak istiyoruz:

90. âyetteki, Şüphesiz imanlarının arkasından küfreden, sonra da küfrünü artırmış olan şu kimseler; onların tevbeleri asla kabul olunmayacaktır. Ve işte onlar sapıkların ta kendileridir ifadesiyle, İncîl'i ve Kur’ân'ı inkâr eden Yahûdiler, İslâm'dan çıkıp müşriklere sığınan veya münâfıklık eden kimseler kastedilmiştir.

92Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça asla “iyi adamlık” mertebesine eremezsiniz. Ve siz, her neyi bağışlarsanız kesinlikle Allah, onu en iyi bilendir.

Tüm toplumlar için başlı başına bir beyanname olan bu âyet, öncelikle Ehl-i Kitaba bir uyarıdır. Bu âyetin iniş sebebiyle ilgili kaynaklarda şu bilgiler mevcuttur:

el-Kelbî der ki: Ka‘b b. el-Eşref ile arkadaşları Hristiyanlarla birlikte, anlaşmazlıkları hakkında hüküm vermek üzere Peygamber'in (s.a) yanına geldiler ve şöyle dediler: “Bizden hangimiz İbrâhîm dinine daha layıktır?” Peygamber (s.a), “Her iki kesiminiz de o'nun dininden uzaktır” deyince, onlar, “Hayır biz senin verdiğin bu hükme razı olmuyoruz ve senin dinini de kabul etmiyoruz” dediler. Bunun üzerine yüce Allah'ın, Yoksa Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar, yani “istiyorlar” buyruğu nâzil oldu.[1]

Burada hedef olarak “birr” gösterilmiştir. “Birr” kavramı ile ilgili daha evvel bilgi vermiştik. Burada “birr”in, “kendisiyle cennete girilebilecek bir nitelik” olduğunu ifade ederek birkaç âyetteki tanımı veriyoruz:

177Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz “iyi adamlık” değildir. Ama “iyi adamlar”, Allah'a, Âhiret Günü'ne/Son Gün'e, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanan; malını akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolcuya ve dilenenlere ve özgürlüğü olmayanlara, Allah'a/mala/vermeye sevgisi olmasına rağmen veren ve salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan-ayakta tutan], zekâtı/vergiyi veren kimselerdir. Ve de sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getiren, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreden kimselerdir. İşte onlar, özü-sözü doğru olanlardır. Ve işte onlar, Allah'ın koruması altına girmiş kişilerin ta kendileridir.

(Bakara/177)

13Şüphesiz ki “ebrar/iyi adamlar”, elbette bol nimet, mutluluk cennetinin içindedirler.

(İnfitar/13)

5-22Şüphesiz, “iyi adamlar”, kâfur katılmış bir tastan içerler, fışkırtıldıkça fışkırtılacak bir pınardan ki ondan, verdikleri sözleri yerine getiren, kötülüğü yayılan bir günden korkan ve “Biz sizi, ancak Allah rızası için doyuruyoruz ve sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz; evet, biz asık suratlı ve çatık kaşlı bir günde Rabbimizden korkarız” diyerek Allah sevgisi için/sevmesine rağmen yiyeceği, yoksula ve öksüze ve tutsağa veren Allah'ın kulları içerler.

Allah da, bu yüzden onları, o günün kötülüğünden korur; onlara aydınlık ve sevinç rastlayacak, sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve ipekleri verecek; orada tahtlara kurulmuş olarak kalacaklar; orada bir güneş de, dondurucu bir soğuk da görmeyecekler ve bahçenin gölgeleri onların üzerlerine sarkacak ve alçaltıldıkça alçaltılacak. Ve aralarında gümüş bir kap ve billûr kâseler dolaştırılacak, -kendilerinin ayarladığı billûrları gümüştendir-. Ve orada onlar, karışımı zencefil olan bir tastan sulanırlar, orada Selsebil denilen bir pınardan... Ve aralarında büyümez, yaşlanmaz çocuklar dolaşır; onları gördüğünde, saçılmış birer inci sanacaksın! Orayı gördüğünde, mutluluk ve büyük bir mülk ve yönetim göreceksin; üzerlerinde ince, yeşil ipekli, parlak atlastan giysiler olacak; gümüş bileziklerle süslenmiş olacaklar; Rableri onlara tertemiz bir içecek içirecek. Şüphesiz ki bu, sizin için karşılıktır. Çalışmalarınız da karşılık ödenecek niteliktedir.

(İnsan/5-22)

18-21Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! “Ebrar”ın/iyi adamların kaydı, kesinlikle Illıyyin'dedir. –Illıyyin'in ne olduğunu sana ne bildirdi? Yaklaştırılmışların tanık olduğu rakamlanmış/ yazılmış bir kayıttır!–

22-28Şüphesiz ki “Ebrar/iyi adamlar”, elbette, Naim'in içindedirler, tahtlar üzerinde beklenti içindedirler. Yüzlerinde nimetin aydınlığını görürsün. Onlar, mühürlü saf bir içkiden sulanırlar. Ki onun mühürü/ neticesi misktir. Karışımı Tesnim'dendir. Yaklaştırılmışların içecekleri bir pınardandır. –Artık yarışanlar, işte bunda yarışmalıdırlar.–

(Mutaffifîn/18-28)

Burada insanlara, özellikle de kendilerini Allah'ın sevgilisi, has kulu gören Ehl-i Kitaba, “Cennetlik olabilmeniz için, sevdiklerinizi infak etmeniz gerekir. Halbuki, siz bırakın infakı, mala-mülke, paraya-pula tapıyorsunuz” mesajı verilmektedir.

İnsanın sevdiği şeyi infak etmesi, âhiret inancının sağlamlığından kaynaklanır. Yani, âhirette daha değerlisinin kendisine verileceğine inandığı için infakta bulunur. Buna inanmayanlar, infakı, sadakayı, yardımı aptallık olarak görürler.

. 267Ey iman etmiş kimseler! Kazandıklarınızdan, sizin için yerden çıkardıklarımızın temizlerinden Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olamayacağınız pis şeyleri vermeye yeltenmeyin. Ve şüphesiz Allah'ın çok zengin/hiçbir şeye muhtaç olmayan, övülen/övgüye lâyık bulunan olduğunu bilin.

(Bakara/267)

111,112Şüphesiz Allah, tevbe eden, kulluk eden, övgüde bulunan, seyahat eden, Allah'ı birleyen, boyun eğip teslimiyet gösteren, herkesçe kabul gören iyi şeyleri emreden, kötü olan her şeyden vazgeçiren, Allah'ın hududunu koruyan inananlardan, canlarını ve mallarını şüphesiz cenneti onlara verme karşılığında satın almıştır: Onlar, Allah yolunda savaşırlar; sonra öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allah'ın Tevrât, İncîl ve Kur’ân'daki gerçek bir vaadidir Ve sözünü, Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alış-verişle sevinin. Ve işte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir. Ve mü’minlere müjde ver!

(Tevbe/111,112)

10-13Ey iman etmiş kimseler! Size, sizi can yakıcı bir cezadan kurtaracak, kazançlı bir ticaret göstereyim mi? Allah'a ve O'nun eElçisi'ne inanacaksınız; Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla çaba harcayacaksınız. İşte bu, eğer bilirseniz, sizin için daha iyidir: Sizin günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki hoş meskenlere girdirir. İşte bu, büyük kurtuluştur. Ve sizin seveceğiniz başka bir şey daha: Allah'tan yardım ve yakın bir fetih… Ve inananlara müjde ver.

(Saff/10-13)

93,94Tevrât indirilmeden önce, İsrâîl'in/Ya‘kûb'un kendisine haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrâîloğulları için helal idi. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, hemen Tevrât'ı getirip de onu okuyun. Artık kim bundan sonra Allah'a karşı yalan uydurursa, artık işte onlar yanlış, kendi zararlarına iş yapanların ta kendileridir.”

95De ki: “Allah doğru söylemiştir. Öyle ise ortak koşmaktan, Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmekten vaz geçen biri olarak İbrâhîm'in dinine uyun. Ve o, ortak koşanlardan değildi.”

Bu âyetler, ayrı bir necm olup Yahûdileri uyarmaya ve tüm Ehl-i Kitaba doğru bilgi vermeye yöneliktir. Onlara, Tevrât indirilmeden önce, İsrâîl'in [Ya‘kûb'un] kendisine haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrâîloğulları için helâl idi. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, hemen Tevrât'ı getirip de onu okuyun. Artık kim bundan sonra Allah'a karşı yalan uydurursa, artık işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.” De ki: “Allah doğru söylemiştir. Öyle ise hanîf olarak İbrâhîm'in dinine uyun. Ve o, müşriklerden değildi denilerek, akıllarını başlarına almaları, bulundukları sapık yoldan dönerek İbrâhîm'in dinine; gerçek dine [İslâm'a] gelmeleri istenmektedir.

Allah tüm elçilerini ve inananları, Hanif İbrâhîm eksenine bağlamıştır:

161De ki: “Şüphesiz Rabbim, beni doğru yola kılavuzladı; dimdik ayakta duran bir dine, şirkten, Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmekten dönmüş olan İbrâhîm'in dinine, yaşam tarzına. İbrâhîm, ortak koşanlardan olmamıştı.”

(En‘âm/161)

123Sonra sana: “Küfürden; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmekten, ortak koşmakdan dönmüş bir kişi olan ve ortak koşanlardan olmayan İbrâhîm'in dinine/yaşam tarzına tâbi ol” diye vahyettik.

(Nahl/123)

Âyette geçen İsrâîl, “Ya‘kûb peygamber”dir.

YA‘KÛB GÜREŞ TUTUYOR

Ya‘kûb o gece kalktı; 2 karısını, 2 câriyesini, 11 oğlunu yanına alıp Yabbuk Irmağı'nın sığ yerinden karşıya geçti. Onları karşıya geçirdikten sonra sahip olduğu her şeyi de geçirdi. Böylece Ya‘kûb arkada yalnız kaldı. Bir adam gün ağarıncaya kadar o'nunla güreşti. Ya‘kûb'u yenemeyeceğini anlayınca, o'nun uyluk kemiğinin başına çarptı. Öyle ki, güreşirken Ya‘kûb'un uyluk kemiği çıktı. Adam, “Bırak beni, gün ağarıyor” dedi. Ya‘kûb, “Beni kutsamadıkça seni bırakmam” diye yanıt verdi. Adam, “Adın ne?” diye sordu. “Ya‘kûb.” Adam, “Artık sana Ya‘kûb değil, İsrâîl [Tanrı'yla dövüşen] denecek” dedi, “çünkü Tanrı'yla, insanlarla güreşip yendin.” Ya‘kûb, “Lütfen adını söyler misin?” diye sordu. Ama adam, “Neden adımı soruyorsun?” dedi. Sonra Ya‘kûb'u kutsadı. Ya‘kûb, “Tanrı'yla yüzyüze görüştüm, ama canım bağışlandı” diyerek oraya Peniel adını verdi. Ya‘kûb Peniel'den ayrılırken güneş doğdu. Uyluğundan ötürü aksıyordu. Bu nedenle İsrâîlliler bugün bile uyluk kemiğinin üzerindeki siniri yemezler. Çünkü Ya‘kûb'un uyluk kemiğinin başındaki sinire çarpılmıştı.[2]

Bu âyetlerden anlaşılıyor ki, İsrâîloğulları'nın birtakım yiyecekleri haram addetmeleri mesnetsizdir, şeriat kaynağı olan gerçek Tevrât'ta böyle bir şey yoktur, bunlar Ehl-i Kitap tarafından uydurulmuştur. Bunlar hakkında klâsik kaynaklar şu bilgileri vermişlerdir:

Âlimler İsrâîl'in [Ya‘kûb'un] kendisine neyi haram kılmış olduğu hususunda ihtilâf etmiş ve şunları söylemişlerdir:

a) İbn Abbâs (r.a), Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “Ya‘kûb (a.s) çok şiddetli bir hastalığa tutuldu. Bundan dolayı da Allah'ın kendisine afiyet vermesi hâlinde, en sevdiği yiyecek ve içecekleri haram kılmayı nezretti. En sevdiği yiyecek deve eti, en sevdiği içecek de deve sütü idi.” Bu, Ebu'l-Âliye, Atâ ve Mukâtil'in görüşüdür.

b) Hz. Ya‘kûb'da (a.s) siyatik vardı. Bundan dolayı o, Allah'ın kendisine şifâ vermesi hâlinde, etin damarlarını yememeyi nezretti.

c) Bazı rivâyetlerde, Ya‘kûb'un (a.s) kendisine haram kıldığı şeyin, hayvanın sırtındaki yağlar hariç, iç yağı ve böbrek yağı olduğu belirtilmiştir. Kaffâl (r.a) Tevrât'ın tercümesinden şunu nakletmiştir: Ya‘kûb (a.s) Harran'dan çıkıp Kenan beldesine gelince, Şâir beldesinde bulunan kardeşi Îsû'ya bir haberci gönderdi. Haberci geri döndü ve şöyle dedi: “Îsû, 400 kişiyle seni karşılayacak.” Bunun üzerine Ya‘kûb (a.s) korktu ve çok üzüldü; namaz kılıp duâ etti ve kardeşine hediyeler takdim etti. Hâdiseyi, meleğin kendisini bir adam sûretinde karşılamasına kadar olan kısmını anlattı... Bunun üzerine adam sûretindeki o melek Ya‘kûb'a yaklaştı ve parmağını siyatik olan yere koydu. Böylece o hastalık iyileşti, sinir de kurudu. İşte bu sebeple İsrâîloğulları, etin damarlarını yememektedirler.[3]

Bunlarla ilgili Kitab-ı Mukaddes'te  (Levililer/3, 7 ve 11. Bablarda) ayrıntılı bilgi bulunmaktadır. Oraya müracaatı öneriririz.

Haram kılma yetkisi, Allah'a aittir; kimse, “Şu haramdır, bu haramdır” diyemez:

31Ey Âdemoğulları! Her mescidin yanında; toplum içinde süslerinizi alın, yiyin-için fakat savurganlık etmeyin; kesinlikle Allah, savurganları sevmez.

32De ki: “Allah'ın, kulları için çıkardığı zînetleri ve tertemiz rızıkları kim haram etmiş?” De ki: “Bunlar, iğreti dünya hayatında inananlar içindir –kıyâmet gününde yalnız onlar için olmak üzere–.” İşte böylece Biz, âyetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz.

(A‘râf/31-32)

1Ey Peygamber! Eşlerinin rızalarını arayarak Allah'ın helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haramlaştırıyorsun? Ve Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

(Tahrîm/1)

Bir yiyecek ancak Allah tarafından haram kılınabileceğine göre, Ya‘kûb'un bazı şeyleri kendisine haramlaştırması [hastalığı sebebiyle bir müddet bazı şeylere perhiz etmesi], tıbbî bir zaruretten kaynaklanmış olsa gerektir. Anlaşılan o ki, Ya‘kûb'un kişisel davranışları zaman içerisinde dinleştirilmiştir; tıpkı zaman içerisinde Müslümanların; Peygamber'in, sahabenin, tabiînin, imamların, şeyhlerin… kişisel davranışlarını dinleştirdikleri gibi. Dolayısıyla, böyle kişiye özgü zaruret uygulamaları genellenemez, ama nesiller boyu da devam ettirilemez.

96,97Şüphesiz, insanlar için bereketli ve âlemlere yol gösterme olarak konulan ilk ev, Mekke'dekidir. Onda apaçık alâmetler/göstergeler; İbrâhîm'in görev yaptığı yer [eğitilip, yetiştirilip ortak koşmaya karşı ayaklandığı yer] vardır. Ve oraya kim girerse güvende olmuştur. Ve yoluna gücü yeten herkesin Beyt'i/ilâhiyat eğitim merkezini kastetmesi, ilâhiyat eğitimi için oraya gitmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim de gerçeği örtbas ederse, bilsin ki, şüphesiz Allah bütün âlemlerden zengindir.

95. âyette, Öyle ise hanîf olarak İbrâhîm'in dinine uyun. Ve o, müşriklerden değildi buyurulunca, Bakara sûresi'nde gösterilen yeni strateji burada tekrar gündeme getirilerek, tüm inananların İbrâhîmleşmesi; İbrâhîmleşmesi için de Mekke'de İbrâhîmî eğitim almaları istenmiştir.

Bu âyetleri açıklayabilmek için bazı nakiller yapılmıştır:

Hz. Peygamber (s.a), kıblesini Ka‘be'ye çevirince, Yahûdiler o'nun nübüvveti hususunda ileri-geri konuşmuş ve şöyle demişlerdir: “Beyt-i Makdis Ka‘be'den daha faziletli ve kıble yapılmaya daha layıktır. Çünkü orası, Ka‘be'den önce yapılmıştır, Mahşerin olacağı yerdir ve bütün peygamberlerin de kıblesidir. Durum böyle olunca, kıblenin Beyt-i Makdis'den Ka‘be'ye çevrilmesi bâtıldır.” İşte Cenâb-ı Hakk, Yahûdilerin bu iddiasına, Şüphesiz insanlar için konulan... ilk ev, elbette Mekke'de olandır diye cevap vermiş ve Ka‘be'nin, Beyt-i Makdis'den daha faziletli ve şerefli olduğunu beyân etmiştir.[4]

Kur’ân'ı, özellikle de Bakara sûresi'ni (Kıble ve Hacc kavramlarını) iyi anlamış birinin bu nakilleri kabul etmesi söz konusu bile olmaz.

Bu konunun anlaşılmasına sağlayacağı katkı nedeniyle Bakara sûresi'ndeki Kıble ve Hacc ile ilgili açıklamalarımızın okunmasını öneriyoruz.[5] Burada kısa bir hatırlatma yapıyoruz:

KIBLE

Salâtın ikâmesi [okulların açılması, sosyal destek kurumlarının oluşturulması ve ayakta tutulması], zekât alınması, ma‘rûfun emredilip münkerden nehyedilmesi, hikmetle [zulmü engelleyip adaleti sağlayan ilkelerle] hareket edilmesi, gerektiğinde de savaşılması, “İbrâhîm'in Mescid-i Haram'daki uyguladıklarının tatbik edilmesi; eğitim-öğretim eksenli bir yapılanma ile devlet hâline gelinmesinin hedef/strateji edinilmesi” demektir.

HACC

Hacc, “Ka‘be'de yüksek ilâhiyat eğitim-öğretimini kafaya koyup oraya gitmek, orada İbrâhîmî eğitim-öğretimle İbrâhîmleşmek; bir tevhid eri olmak” demektir.

Âyetteki, Şüphesiz, insanlar için mübârek ve âlemlere yol gösterme olarak konulan ilk ev, Bekke'dekidir [Mekke'dekidir] ifadesinden anlaşıldığına göre, Beyt-i Haram'dan önce herhangi bir okul kurulmuş değildir. Burada bahsedilen ev, herhangi biri için yapılan normal bir ev değil, tüm insanlar için kurulan bir evdir:

26-29Ve hani Biz bir zamanlar, “Sakın Bana hiçbir şeyi ortak koşma; dolaşanlar, orada haksızlığa baş kaldıranlar, Allah'ı birleyenler, boyun eğip teslimiyet gösterenler için evimi tertemiz et, kendilerine ait birtakım menfaatlere tanık olmaları ve Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerinde, belli günlerde O'nun adını anmaları için insanlar arasında ilâhiyat eğitim-öğretimi verileceğini duyur. Yürüyerek veya yorgun düşmüş binekler üstünde her derin vadiyi aşarak sana gelsinler! Sonra kirlerini giderip temizlensinler. Adaklarını yerine getirsinler. Eski evde/özgür evde/Ka‘be'de dolaşsınlar” diye, o evin/Ka‘be'nin yerini, İbrâhîm için hazırlamıştık. –Siz de onlardan yiyin ve zorluk çeken fakiri doyurun.–

(Hacc/26-29

Burası bereketlidir: Hem ziyaretçilerin geliş-gidişi [turizm] yönünden, hem de orada öğrenilen ve öğretilen bilgilerin çokluğu ve değerliliği yönünden bereketlidir.

Orada yol gösterilir: Orada ilâhî hidâyet kaynağı olan Allah'ın vahiyleri öğretilir, insanların huzur ve mutluluğu sağlanır.

Orada İbrâhîm'in makamı vardır: Orada İbrâhîm yaşamış, küfürle mücâdele için ayaklanmış, dik durmuştur. Orada o'nun hatıraları, ayak izleri vardır. Orada bunları hatırlayan ve düşünen insanlar bundan feyz alır, bununla kendilerini motive ederler.

Oraya giden güvende olur: Hacc, haram [dokunulmaz] aylarda yapıldığı/yapılacağı için oraya giden, giren rahatsız edilmez.

Âyette, Mekke yerine Bekke ifadesi geçmektedir. Dilbilimcilere[6] göre her ikisi de “izdiham” [zahmet çekme, sıkıntıya düşme] anlamı taşımakta, sözcüğün aslı “Bekke” olmasına rağmen zaman içerisinde “be” harfi “mim” harfine dönüşerek “Mekke” olmuştur. Bazıları da, “Beke, Beyt'in yerinin adı, Mekke ise şehrin sâir bölümlerinin adıdır” demişlerdir. Eskiler bu şehre bu ismin verilmesini, “insanların oradaki izdihamlarına”, “orada hakksızlık, zulüm ve isyana kalkışan zorbaların ezilmesine [yasa uygulanan bir kent olmasına]”, “suyunun azlığı nedeniyle sıkıntı vermesine”, “oraya gelmek isteyen kimsenin karşı karşıya kaldığı zorluklar dolayısıyla kemikten adeta iliğini çıkaracak kadar sıkıntılarla karşılaşmasına” bağlamışlardır.

Kur’ân'da Mekke'ye, “Ummu'l-Qurâ” [anakent] da denilmektedir:

7İşte böylece Biz, kentlerin anasını ve onun kıyısındaki kişileri uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur’ân vahyettik.

Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir.

(Şûrâ/7)

197Hac/programlı ilâhiyat eğitimi, bilinen aylardır. Artık her kim o aylarda haccı; programlı ilâhiyat eğitimini, başlayıp kendisine farz ederse/mutlaka yapacağım derse, artık hac; programlı ilâhiyat eğitimi süresince kadına yaklaşmak, çirkin söz söylemek, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz de Allah onu bilir. Ve azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah'ın koruması altına girmedir. Ve ey kavrama yetenekleri olanlar! Benim korumam altına girin!

(Bakara/197)

67Yoksa kıyılarında insanların zorla kapılıp götürülmesine rağmen Mekke'yi, güvenli, dokunulmaz yaptığımızı da görmediler mi? Hâlâ bâtıla mı inanıyorlar ve Allah'ın nimetine iyilikbilmezlik mi ediyorlar?

(Ankebût/67)

97Allah, Ka‘be'yi; o Beyt-i Haram'ı, haram ayı, hac yapanlara yiyecek olarak hayvan hediye etmeyi ve gerdanlıkları/hac yapanların yemesi için gönderilen hayvanlara konulan işaretleri insanlar için bir ayağa kalkış; silkiniş, kendilerini kurtarış yaptı. Bu, Allah'ın göklerde ve yerde olan her şeyi bildiğini ve Allah'ın her şeyi hakkıyla bilici olduğunu sizin de bilmeniz içindir.

(Mâide/97)

1,2Kureyş'in güvenliği esenliği; kış ve yaz seferlerinde güvenlik esenlikleri için… 3,4Öyleyse kendilerini açlıktan kurtararak beslemiş olan ve her korkudan onları güvene kavuşturmuş olan, bu Beyt'in Rabbine kulluk etsinler.

(Kureyş/1-4)

98De ki: “Ey Kitap Ehli! Allah, yaptıklarınıza tanık iken, niçin Allah'ın âyetlerini örtüp duruyorsunuz?”

99De ki: “Ey Kitap Ehli! Siz tanık olduğunuz hâlde niçin Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek inanan kimseleri Allah'ın yolundan çeviriyorsunuz? Allah yaptıklarınıza duyarsız değildir.”

Bu iki ayet, Ehl-i Kitaba, özellikle de bu âyetlerin inişinde hazır olan Necrân heyetine yönelik olup, “Ey Kitap Ehli! Allah, yaptıklarınıza tanık iken, niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?” Ey Kitap Ehli! Siz tanık olduğunuz hâlde niçin Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek inanan kimseleri Allah'ın yolundan çeviriyorsunuz?” denilerek, yakından tanık oldukları gerçeği kabullenmeleri, inkâr etmemeleri ve hakk dini engellemek için faaliyet göstermemeleri ihtar edilmiş, ardından da Allah yaptıklarınıza duyarsız değildir diye tehdit edilmişlerdir.

Bilindiği gibi Kitap Ehlinden bir çoğu bugün de, İslâm dinini perdelemeye çalışarak bilgisiz-bilinçsiz kesimi Hristiyanlığa döndürmek için ellerinden geleni yapmakta, Müslüman ülkelerde misyonerlik faaliyetlerini sürdürmektedirler. İşte bu tehdit, bunlar için de söz konusudur. Aynı zamanda bu âyetler, mü’minlerin de bu faaliyetlere karşı uyanık olmalarını sağlamaya yöneliktir.

100Ey iman etmiş kimseler! Kendilerine Kitap verilenlerden herhangi bir zümreye itaat ederseniz, imanınızdan sonra sizi, kâfirler; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kimseler olarak döndürürler.

101Size Allah'ın âyetleri okunup dururken ve O'nun Elçisi de aranızda iken nasıl olur da küfredersiniz; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedip durursunuz? Kim de Allah'a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle o, dosdoğru kılavuzlanmıştır.

102Ey iman etmiş kimseler! Allah'ın koruması altına girmiş kişiler olmanız için nasıl koruma altına alınmanız gerekiyorsa kendinizi öyle Allah'ın koruması altına alın ve ancak müslimler olarak can verin.

103Ve hep birlikte Allah'ın ipine sıkıca sarılın/Allah'ın ipi ile korunun, ayrılmayın ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz, birbirinize düşmanlar idiniz de, Allah, kalpleriniz arasında ülfet oluşturdu. Sonra da siz, O'nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de oradan sizi O kurtarmıştı. İşte Allah, kılavuzlandığınız doğru yolu bulasınız diye alâmetlerini/ göstergelerini sizin için böyle ortaya koyar.

104Ve içinizden hayra çağıran, herkesçe kabul gören iyi şeyleri emreden, vahiy ve ortak akıl ile kötülüğü-çirkinliği kabul edilen şeyleri engelleyen bir önderli toplum bulunsun. Ve işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

105-107Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanan ve ayrılığa düşen kimseler gibi de olmayın. İşte bunlar, birtakım yüzlerin beyazlaştığı, birtakım yüzlerin siyahlaştığı günde büyük bir azap kendileri için olanlardır. Artık yüzleri kararan kimselere: “Siz inandıktan sonra yeniden kâfir; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden biri mi oldunuz? Öyleyse, küfretmenizden; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmenizden dolayı tadın cezayı!” Yüzleri ağaran kimseler de, biliniz ki, Allah'ın rahmeti içindedirler. Onlar orada sürekli kalanlardır.

108Bunlar, Allah'ın âyetleridir. Biz, sana gerçek olarak okuyoruz. Allah âlemlere hiçbir haksızlığı, yanlış yapmayı istemez.

109Ve göklerde ve yeryüzünde olan şeyler Allah'ındır. Ve bütün işler yalnızca Allah'a döndürülür.

110Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Herkesçe iyi kabul edilen şeyleri emreder, vahiy ve ortak akıl ile kötülüğü, çirkinliği kabul edilen şeyleri engeller ve Allah'a inanırsınız. Kitap Ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Onların bazıları mü’mindirler, pek çoğu da yoldan çıkmış kimsedirler.

111Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşırlarsa, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra onlar, yardım olunmazlar.

112Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine alçaklık damgası vurulmuştur. Ve –Allah'ın sözleşmesine ve insanların sözleşmesine bağlı kalanlar hariç– onlar Allah'ın hışmına uğradılar ve üzerlerine de miskinlik vurulmuştur. Bu, onların Allah'ın âyetlerini örtbas etmiş olmaları ve haksız yere peygamberleri öldürmeleri sebebiyledir. Bu, isyan etmiş ve sınırı da aşmış olmaları nedeniyledir.

113,114Hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir önderli topluluk vardır ki onlar, gecenin saatlerinde boyun eğip teslimiyet göstererek Allah'ın âyetlerini okurlar. Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, herkesçe iyi kabul edilen şeyleri emrederler, herkesçe kötülüğü kabul edilen şeylerden vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar, iyi insanlardandırlar.

115Ve onlar hayırdan ne işlerlerse asla saklanmayacaktır/ karşılıksız bırakılmayacaklardır. Ve Allah, Kendisinin koruması altına girmiş kişileri en iyi bilendir.

116Kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden şu kimselerin malları ve çocukları, Allah'ın katında, onlara asla bir fayda vermeyecektir. Ve işte onlar, ateş ashâbıdırlar. Onlar orada sürekli kalıcıdırlar.

117Onların bu basit dünya hayatında harcadıklarının durumu, şirk koşmak sûretiyle kendilerine haksızlık eden bir toplumun ekinlerine isabet edip de onları değişime/yıkıma uğratan, içinde kavurucu soğuğu olan rüzgârın durumu gibidir. Ve Allah, onlara haksızlık etmedi. Fakat onlar, şirk koşmak sûretiyle kendilerine haksızlık ediyorlar.

Bu pasajda, muhatap alınan mü’minler uyanık olmaya davet edilmiş, özellikle de hakk dinden döndürme girişiminde bulunan misyonerlere karşı dikkatli olmaya çağırılmışlardır. Âyetlerin ifadeleri gâyet açık ve net olup herhangi bir açıklamaya ihtiyaç yoktur. O nedenle bu pasajdaki bazı ifadelerle ilgili ipuçları sunacağız.

Allah, Hep birlikte Allah'ın ipine sıkıca sarılın/Allah'ın ipi ile korunun, ayrılmayın ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanan ve ayrılığa düşen kimseler gibi de olmayın buyurarak, tüm mü’minleri Allah'ın ipine sarılarak tefrikaya düşmemeleri, dinde ihtilaf, düşmanlık yaratmamaları, kardeşliği zedelememeleri hususlarında uyarmıştır, ki bu uyarı birçok yerde yapılmıştır:

31,32De ki: “Sizi gökten ve yeryüzünden kim rızıklandırıyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim sahip oluyor, bunların sahibi kim? Ve ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? Ve işleri kim düzenliyor?” Hemen “Allah” diyecekler. O zaman de ki: “O hâlde hâlâ Allah'ın koruması altına girmeyecek misiniz? Öyleyse işte O, sizin gerçek Rabbiniz Allah'tır. Artık, gerçekten sonra sapıklıktan başka ne olabilir! O hâlde nasıl da çevriliyorsunuz?”

(Yûnus/31-32)

13Allah, dinden Nuh'a yükümlülük olarak ulaştırdığı şeyi, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Mûsâ’ya ve İsa'ya yükümlülük olarak ulaştırdığımız şeyi yaşam yolu yaptı: “Dini hayata geçirin, ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin.” Senin kendilerini davet ettiğin şey, ortak koşan kimselere ağır geldi. Allah, dilediğini kendine seçer ve kalpten yöneleni de o davet edilene kılavuzlar.

(Şûrâ/13)

31,32Kalben O'na yönelenler olarak, Allah'ın koruması altına girin, salâtı ikame edin [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturun-ayakta tutun], ortak koşanlardan; dinlerini parça parça bölmüş, ayrılıkçı gruplara ayrılmış kimselerden de olmayın. –Her ayrılıkçı grup kendi yanlarındaki şeylerle böbürlenmektedir.–

(Rûm/31-32)

Ve En‘âm/63,  En‘âm/153, 159,  Nisâ/150-151.

Allah tefrikaya düşenleri, İşte bunlar, birtakım yüzlerin beyazlaştığı, birtakım yüzlerin siyahlaştığı günde büyük bir azap kendileri için olanlardır. Artık yüzleri kararan kimselere, “Siz, inandıktan sonra yeniden kâfir mi oldunuz? Öyleyse, küfretmiş olduğunuzdan dolayı tadın cezayı!” Yüzleri ağaran kimseler de, biliniz ki, Allah'ın rahmeti içindedirler. Onlar, orada sürekli kalanlardır” ifadeleriyle tehdit etmektedir. Tefrikaya düşenler [Allah'ın dininden-kitabından uzaklaşanlar], dünyadaki perişanlıklarının üstüne bir de âhirette perişan olacaklardır. Âyette zikredilen “yüz karalığı”, azabı hakk edenlerin bir göstergesidir.

Bu nitelik birçok yerde dile getirilmiştir:

60Ve o kıyâmet günü, Allah'a karşı yalan söyleyen kişileri yüzleri kararmış olarak göreceksin. -Kibirlenenler için cehennemde yer yok mu?-

(Zümer/60)

26Güzellik yapan kişiler için daha güzeli ve fazlası vardır. Yüzlerine kara bulaşmaz, aşağılık, aşağılanma da. İşte bunlar, cennet ashâbıdırlar. Onlar, orada sonsuz olarak kalıcıdırlar. 27Kötülük kazanmış olan kimseler de, kötülüğün cezası, bir benzeri iledir. Ve onları bir aşağılık kaplar. Onlar için Allah'tan, hiçbir koruyucu yoktur. Sanki onların yüzleri karanlık gecelerden bir parçaya bürünmüş gibidir. İşte onlar ateşin ashâbıdırlar. Onlar orada sonsuza dek kalacaklardır.

(Yûnus/26)

Ve Abese/38-41, Kıyâmet/22-25, Mutaffifîn/22-28, Rahmân/41.

Mü’minler uyarılırlarken 111. âyette, Onlar, “size eziyetten başka bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşırlarsa, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra onlar, yardım olunmazlar haberi verilmiştir. 100. âyette de, Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir zümreye itaat ederseniz, imanınızdan sonra sizi kâfirler olarak döndürürler” uyarısı yapmıştı. Burada ise denilmektedir ki: “Eğer onları dikkate almazsanız, onlar size biraz eza, sıkıntı verebilir, ama sizi dininizden döndüremezler, âhiretinizi mahvedemezler.

Sonra da onlar perişan olup giderler. Kimse de onlara yardımcı olmaz.” Bu ifadeleri aşağıda tekrar göreceğiz:

166-168İki topluluğun karşılaştığı günde size dokunan şeyler de Allah'ın izniyledir/ bilgisiyledir. Ve mü’minleri bilsin ve münâfıklık yapan kimseleri –kendileri oturup dururken kardeşleri için: “Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi” diyen kimseleri– bilsin diyedir. Ve onlara: “Geliniz, Allah yolunda savaşınız veya savunma yapınız” denilmişti. Onlar: “Biz, savaşı bilseydik kesinlikle size uyardık” dediler. Onlar o gün, imandan çok Allah'ın ilâhlığını, rabliğini örmeye yakındılar. Onlar, kalplerinde olmayan şeyleri ağızlarıyla söylüyorlar. Allah, gizledikleri şeyleri daha iyi bilendir. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, haydi kendinizden ölümü uzaklaştırınız.”

(Âl-i İmrân/166-168)

112. âyette, Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine alçaklık damgası vurulmuştur. Ve –Allah'ın ipine ve insanların ipine bağlı kalanlar hariç– onlar Allah'ın hışmına uğradılar ve üzerlerine de miskinlik vurulmuştur. Bu, onların Allah'ın âyetlerini inkâr etmiş olmaları ve hakksız yere peygamberleri öldürmeleri sebebiyledir. Bu, isyan etmiş ve haddi de aşmış olmaları nedeniyledir buyurularak onların; öldürülmeleri, esir edilmeleri, mallarının ganîmet olarak alınması ve topraklarına el konulması gibi nedenlerle sürekli perişan olacakları vurgulanmıştır.

113-114. âyetlerde Ehl-i Kitabın hepsinin aynı olmadığı, onlar içinde de Allah'ın âyetlerine saygılı olanların, vicdanının sesini dinleyenlerin bulunduğu ifade edilmektedir. Bu âyetin iniş sebebiyle ilgili kaynaklarda şöyle bir nakil vardır:

İbn İshâk İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakleder: Abdullah b. Selâm, Sa‘lebe b. Sa’ye, Esid b. Sa’ye, Esid b. Ubeyd ve Yahûdilerden İslâm'a giren diğerlerinin kalplerinde İslâm yerleşince, Yahûdilerin âlimleri ve küfre sapanları şöyle demişlerdi: “Muhammed'e iman edip tâbi olanlar, ancak bizim kötülerimizdir. Eğer bunlar bizim hayırlılarımız olsalardı, atalarının dinini terkedip bir başkasına gitmezlerdi.” Bunun üzerine şanı yüce Allah, Hepsi bir değildir, Kitap Ehlinden secdeye vararak geceleri Allah'ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk vardır... İşte onlar sâlihlerdendir buyruklarını indirdi.[7

İMANSIZ AMEL FAYDA VERMEZ

 

116-117. âyetteki, Şu inkâr eden kimselerin malları ve çocukları, Allah'tan yana, onlara asla bir fayda vermeyecektir. Ve işte onlar, ateş ashâbıdırlar. Onlar orada sürekli kalıcıdırlar. Onların bu basit hayatta harcadıklarının durumu, kendilerine zulmeden bir toplumun ekinlerine isâbet edip de onları helâk eden, içinde kavurucu soğuğu olan rüzgârın durumu gibidir. Ve Allah, onlara zulmetmedi. Fakat onlar, kendilerine zulmediyorlar ifadesiyle, imansızca yapılanların faydasının olmayacağı bildirilmiştir. Bunu birçok kez detayıyla açıklamıştık.[8]

118Ey iman etmiş kimseler! Kendi seviyenizde olmayanlardan sırdaş/sıkı arkadaş edinmeyin. Onlar, size fenalık etmekten geri kalmazlar. Onlar, sıkıntıya düşmenizi istediler. Kesinlikle kinleri ağızlarından dışa vurmuştur. Göğüslerinde gizledikleri şeyler de daha büyüktür. Eğer siz, aklınızı kullanacaksanız, Biz, sizin için âyetleri/alâmetleri/göstergeleri kesinlikle açığa koymuşuzdur.

119İşte siz öyle kimselersiniz ki onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler, siz kitabın hepsine inanırsınız, onlarsa sizinle buluştukları zaman “İnandık” derler, başbaşa kaldıkları zaman da size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: “Kininizle ölün/ geberin!” Şüphesiz ki Allah, göğüslerin özünü/gönülleri en iyi bilendir.

120Size bir iyilik dokunsa fenalarına gider ve eğer size bir kötülük isabet etse onunla sevinirler. Ve eğer sabreder ve Allah'ın koruması altına girerseniz, onların hileleri size hiçbir şekilde zarar vermez. Şüphesiz Allah onları kendi yaptıkları şeylerle kuşatmıştır.

100. âyette, “Ey iman etmiş kimseler! Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir zümreye itaat ederseniz, imanınızdan sonra sizi kâfirler olarak döndürürler” denilmişti. Burada ise mü’minlere hayatlarında uymaları gereken temel ilkelerden birkaçı açıklanmaktadır. Burada iman etmemiş kimselerin [Yahûdi, Hristiyan, müşrik, münâfıkların] mü’minleri harcayabilecekleri, onları arkadan vurabilecekleri, hiç bir konuda onlara güvenmemeleri, sır vermemeleri, onların iyi görünmelerine aldanmamaları emredilmektedir. Buna gerekçe olarak da, Onlar, sıkıntıya düşmenizi istediler buyurularak, onların mü’minlerin iyiliğini asla istemedikleri beyân edilmiştir:

21Şüphesiz Allah'ın âyetlerini örtbas eden, haksız yere peygamberleri öldüren ve insanlardan hakkaniyeti emreden kimseleri öldüren kişiler; sen hemen bunları acıklı bir azapla müjdele!

(Âl-i İmrân/21)

1Ey iman etmiş kimseler! Eğer Benim yolumda çaba harcamak ve Benim rızamı kazanmak için çıktınızsa, size haktan gelen şeyleri bilerek reddetdikleri /inanmadıkları hâlde, onlara sevgi ulaştırarak/onlara sevgiyi gizleyerek Bana düşman olanları ve kendinizin düşmanını yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edinmeyin/onları yönetici yapmayın. Onlar, Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı Elçi'yi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Oysa Ben, sizin gizlediğiniz şeyleri ve açığa vurduğunuz şeyleri en iyi bilenim. Ve sizden kim bunu yaparsa artık o, kesinlikle yolun ta ortasından sapmıştır.

2Eğer onlar sizi ele geçirirlerse, sizin için düşman olacaklardır, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatacaklardır. Ve onlar, “Keşke küfretseniz; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddederseniz/ inanmasanız” diye arzu etmektedirler.

3Kıyâmet günü akrabalarınız ve çocuklarınız size asla yarar sağlamazlar. Allah aranızı ayırır. Ve Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir.

(Mümtehine/1-3)

120. âyetteki, “Ve eğer sabreder ve takvâlı davranırsanız, onların hileleri size hiç bir şeyce zarar vermez. Şüphesiz Allah onları kendi yaptıkları şeylerle kuşatmıştır” ifadesiyle de, onlardan kurtulma yolları gösterilmiştir.

121Ve hani sen, sabah erkenden mü’minleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ehlinden ayrılmıştın. –Ve Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.– 122O zaman sizden iki grup, Allah kendilerinin yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakını olmasına rağmen bozulmaya yüz tutmuştu. –Artık inananlar, yalnızca Allah'a işin sonucunu havale etsinler!–

123-127Ve andolsun, sizler güçsüz iken, Allah, kendinize verilen nimetlerin karşılığını ödersiniz diye size Bedir'de yardım etti: Hani sen inananlara, “Rabbinizin, indirilen/ hulûl ettirilen üç bin haberci âyetle size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. Eğer sabreder ve Allah'ın koruması altına girerseniz, evet sizi Rabbiniz destekler. Ve eğer onlar, ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size işaretlenmiş /eğiten/ gönderilmiş beş bin haberci âyetle yardım eder. Ve Allah, bu yardımı size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Ve bu yardım, sırf Allah, kâfirlerden; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan kimselerden bir kısmının kökünü kessin yahut onları perişan etsin de kaybeden kimseler olarak dönüp gitsinler diye, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olan ve en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan Allah katındandır. Öyleyse Allah'ın koruması altına girin.

128Bu işten sana hiçbir şey yoktur. Allah, ya onların tevbesini kabul eder yahut onlara azap eder. Artık, şüphesiz onlar yanlış; kendi zararlarına iş yapanlardır.

129Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Ve Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

120. âyette mü’minlere, Ve eğer sabreder ve takvâlı davranırsanız, onların hileleri size hiç bir şeyce zarar vermez. Şüphesiz Allah onları kendi yaptıkları şeylerle kuşatmıştır buyurulunca, bunun böyle olduğu gösterilmek için Uhud savaşı'na ve Uhud savaşı'nda cereyan eden olaylara, bu olaylar içerisinde de 123-127. âyetlerle Bedir'de yaşananlara dikkat çekilmiştir. Bedir ve Uhud'da bu vaad-i ilâhî gerçekleşmiştir.

Burada önce Enfâl sûresi'nde yer alan Bedir zaferi âyetlerini hatırlayalım:

5,6Ve onlar, gerçek açığa konduktan sonra, sanki göz göre göre –Rabbinin seni, gerçek ile evinden çıkardığı gibi, ki şüphesiz mü’minlerden bir kesim de kesinlikle hoşlanmıyorlardı– kendileri ölüme sürükleniyorlarmışçasına, gerçek hakkında seninle tartışıyorlardı.

7,8Ve hani Allah, size, iki tâifeden birinin kesinlikle sizin olacağını vaat ediyordu. Siz ise şanı ve şerefi olmayan şeyin/çapulun kendinizin olmasını istiyordunuz. Allah da, kelimeleriyle hakkı yerine oturtmak ve suçluların hoşuna gitmese de gerçeği ortaya çıkarmak ve bâtılı yok etmek için kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerin arkasını kesmek; hak dini geliştirmek istiyordu.

9Hani siz, Rabbinizden yardım diliyordunuz da Rabbiniz, “Şüphesiz Ben, işte ardarda bin haberci âyetle size yardım ediyorum” diye karşılık vermişti.

10Bunu da Allah, sırf size bir müjde olsun ve bununla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştı. Ve yardım ancak Allah katındandır. Şüphesiz Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

11Hani Rabbiniz, yine Kendi katından bir güven olarak bir uyku sardırıyordu. Sizi kendisiyle temizlemek, kötü niyetli kişinin pisliğini/zararını sizden gidermek, yüreklerinize kuvvet vermek ve ayaklarınızı sağlam durdurmak için gökten üzerinize bir su indiriyordu.

12Ve hani, Rabbin doğal güçleri programlıyordu: “Şüphesiz Ben, sizinle beraberim, haydin inanmış kimselere sebat verin. Ben, kâfirlerin; Kendimin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan kimselerin yüreğine korku salacağım, hemen boyunların üstüne vurun, onlardan tüm parmak uçlarına/eklemlerine de!”

13İşte kâfirlerin bu cezalandırılışı, Allah'a ve Elçisi'ne karşı gelmeleri nedeniyledir. Ve kim Allah'a ve Elçisi'ne karşı gelirse, bilsin ki Allah, azabı çok çetin olandır.

(Enfâl/5-13)

Şimdi de ansiklopedik düzeyde Uhud savaşı'nı görelim:

UHUD SAVAŞI (H. 3/M. 625)

Uhud savaşı, Hicret'in üçüncü yılında Uhud dağı civarında müşriklerle yapılmış bir savaş olup Müslümanların târihinde çok önemli bir yeri vardır.

SAVAŞIN GEREKÇESİ: KİN ve ÖÇ ALMA

Bedir yenilgisi sonucunda Kureyş müşriklerinin öfkesi kabarmış, kin ve intikam duyguları artmıştı. Bedir'de yakınlarını kaybeden Mekke'nin yöneticisi Ebû Süfyân'ın karısı Utbe kızı Hind, “Muhammed'le arkadaşlarından öç almadıkça içim rahatlamayacak, Muhammed'le savaş yapmadıkça koku sürünmek bana haram olsun. Sevdiklerimin intikamının alındığını gözümle görmedikçe bana sevinmek yok!” diyordu. Ebû Süfyân ve yandaşları da aynı şekilde düşünmekteydiler. Ebû Süfyân'ın idaresinde Müslümanlardan kurtulan kervanın, Dâru'n-Nedve'de duran mallarıyla güçlü bir ordu kurma imkânlarına sahiptiler. Bedir'de ölenler yakınlarının intikamını almalıydılar. O nedenle Bedir'de yakınları öldürülenler karalar giyinmiş vaziyette kabileler arasında dolaşıyor, şairler mersiyeler söyleyerek müşrikleri savaşa teşvik ediyorlardı.

Müşriklerin ileri gelenleri, herkese katılma payını verdikten sonra geri kalan kâr ile güçlü bir ordu hazırlanmasına karar verdiler.

Târih kayıtlarına göre müşrik Kureyşliler Mekke dışındaki Arap kabilelerinin de katılımıyla hazırladıkları 3.000 kişilik orduda, 700 zırhlı, 200 süvari, 3.000 deve vardı. Aralarında, başta Ebû Süfyân'ın karısı Hind olduğu hâlde 14 tane de kadın vardı.

Durumu öğrenmesi (Mekke'deki amcası Abbâs'ın mektupla bilgilendirdiği nakledilir) üzerine Rasûlullah, keşifçiler gönderdi. Keşifçilerin getirdiği haberler, kendisine ulaşan bilgilere aynen uyuyordu. Düşman, büyük bir ordu hazırlamış ve Medîne'ye doğru ilerliyordu.

Bunun üzerine Rasûlullah, bir savaş meclisi kurarak meseleyi ayrıntılı olarak ashâbıyla görüştü. Rasûlullah, düşmanı şehrin dışında karşılamayıp şehri içerden savunmak görüşündeydi. Fakat, özellikle Bedir Savaşı'na katılan gaziler hakkında nâzil olan övücü âyetlerin etkisinde kalan gençler, düşmanın dışarıda karşılanmasından yana idiler. Düşmanla bir meydan savaşı yapmak istiyorlardı.

Rasûlullah, ashâbın isteklerini kırmayarak düşmanı karşılamak üzere kılıcını kuşandı, zırhını giydi. Sözde inanmış görünenlerin reisi Abdullah b. Ubey b. Selül, şehrin içinde kalınıp savunma yapılmadığını bahane ederek 300 kişilik kuvvetini geri çekti. Müslümanları düşman karşısında güçsüz bırakmak istiyordu. Böylece Müslüman ordusunun mevcudu 1.000'den 700'e düşmüştü.

Müşrik Kureyş ordusu, Medîne'nin yegâne açık sahası olan kısımdan içeriye sızarak karargâhını Uhud dağı'nın Medîne'ye bakan eteklerinde kurmuştu. Rasûlullah 700 Müslümanla cumartesi sabahı Uhud dağı'na ulaştı. Sırtını dağa vererek karşıdaki çorak arazide yer tutan düşmana karşı saf tuttu. Düşmanın düşüncesi Müslüman ordusunu mağlup ettikten sonra şehri yağmalamaktı. Bunun için Medîne'nin yakınındaki Uhud önleri savaş sahası seçilmişti.

Rasûlullah, Bedir'de olduğu gibi bu savaşta da İslâm ordusunu savaş düzenine göre yerli yerine yerleştirdi, düşmanın sızabileceği, kuşatma yapabileceği geçit ve gedikleri de okçularla korudu ve özellikle ordunun sol tarafındaki dağın vâdisini beklemek üzere Abdullah b. Cübeyr kumandası altında 50 kişilik okçu birliği bıraktı ve, “Düşman yense de, yenilse de kesinlikle yerlerinizden ayrılmayın” diye tembihte bulundu.

SAVAŞ BAŞLIYOR

11 Şevval 3 [27 Mart 625] Cumartesi günü savaş teke tek vuruşmalarla başladı; Ali, Hamza ve öteki İslâm savaşçıları hasımlarını öldürdüler. Sonra savaş kızıştı. Başta Rasûlullah'ın amcası Hamza olmak üzere savaşan tüm mü’minler, kükremiş arslan gibi düşmana kılıç sallayarak ilerliyor, hasımlarını kırıp geçiriyordu. Düşmanlar da olanca gayretleriyle kılıca sarılmalarına rağmen bozguna uğramaktan kendilerini kurtaramadılar. Tef çalarak müşrik askerlere moral veren düşman kadınları bile korku içinde dağ yamacına tırmanmaya, kaçmaya başladı.

Rasûlullah'ın almış olduğu askerî tedbirler ve uygulamış olduğu planlar sayesinde ilk safhada Müslümanlar gâlip geldiler.

DURUM DEĞİŞİYOR

Bununla beraber henüz kesin netice alınmış değildi; düşmanın hızlı bir şekilde takibi ve dönmeyeceği bir noktaya kadar kovalanması gerekiyordu.

Hâlbuki bu inceliği ve harp usulünün bu yönünü bir an unutarak gaflete düşen ve dünyalığa meyleden Müslümanlar, kılıçlarını bırakıp ganimet toplamaya koyulmuşlardı. Ordunun gerisindeki vâdiyi bekleyen 50 okçu da kumandanlarının ısrarlarına rağmen Rasûlullah'ın kesin emrini dikkate almayarak, “Kardeşlerimiz üstün geldi, biz niye bekleyelim?” diyerek yerlerinden ayrıldılar, ganimet toplamaya giriştiler.

İşte bu sırada böyle bir ânı gözetlemekte olan 200 kişilik düşman süvari birliği komutanı Hâlid b. Velîd az sayıdaki İslâm okçusunun kaldığı geçidi rahatça ele geçirerek İslâm ordusunu arkasından vurmaya başladı. Bunu gören müşrikler de geri döndüler ve yeniden hızlı bir saldırıya giriştiler. Böylece Müslümanlar iki ateş arasında kaldılar, üstünlüğü sağlamışken dünyalığa dalmaları ve Peygamber'in emrini çiğnemeleri yüzünden zor durumlara düştüler.

SAVAŞTAN BAZI SAHNELER: HAMZA ALLAH YOLUNDA ÖLÜYOR

İşte bu safhada Hamza, Ebû Süfyân'ın karısı Hind'in kölesi Vahşi tarafından mızrakla vurularak Allah yolunda can verdi. Rasûlullah'ın Hicretten evvel Medîne'ye tayin ettiği ilk öğretmen Mus‘ab b. Umeyr de bu esnada Allah yolunda canını verenler arasındaydı. Mus‘ab sima itibariyle Rasûlullah'a benzediğinden öldüğünde, onu öldüren kimse Rasûlullah'ı öldürdüğünü haykırıyordu. Bu durum Müslümanların daha da dağılmasına sebep oldu.

Kureyşli müşrikler bu savaşta o kadar vahşiyane şeyler yapmışlardı ki, târihte benzerine az rastlanır. Müslümanlar bu savaşta 70 Allah yolunda ölü vermişlerdi. Düşmanlar özellikle de müşrik kadınlar Allah yolunda ölen Müslümanların burunlarını ve kulaklarını kesiyorlardı. Ebû Süfyân'ın karısı Hind ve öteki bazı müşrik kadınları, Müslüman şölülerin organlarından yaptıkları gerdanlıkları boyunlarına takmışlardı. Ayrıca Hind, Hamza'nın ciğerini çıkartarak çiğnemek iğrençliğini gösterebilmişti.

DURUM DEĞİŞİYOR: MÜ’MİNLER TOPLANIYOR

Kısa zaman sonra Rasûlullah'ın sağ olduğu anlaşıldı. Uhud dağı'nın hemen eteklerinde bulunan Rasûlullah'ın çevresi büyük çarpışmalara sahne oldu. Müslümanlar O'nun etrafında dönüyorlar, gerektiğinde kollarını, bacaklarını kalkan yerine kullanıyorlardı, Talha bu yolda kolunu kaybetmişti. Sa‘d b. Ebî Vakkas'a ise Rasûlullah ok veriyor ve, “Anam-babam fedâ olsun, at yâ Sa‘d” diyor; oklarının isâbet etmesi için Allah'a dua ediyordu.

Müşrikler Rasûlullah'ı öldürmek için hücum ettikçe, Müslümanlar O'nun çevresinde çoğalmış ve çetin bir savunma hattı kurmuşlardı. Düşman bu hattı yaramayacağını anlayınca geriye çekilmek durumunda kaldı ve böylece savaş üçüncü safhada denk bir duruma geldi. Ebû Süfyân karşı dağa, Rasûlullah da Uhud'a doğru tırmandı. RRasûlullah'ın dişi kırılmış, yanağı yarılmıştı. Kızı Fâtıma O'nu tedavi etti.

MÜŞRİKLERİN PLANINA, KARŞI PLAN

Uhud'dan ayrılan Ebû Süfyân bir süre sonra geri dönerek Medîne'ye saldırmak ve başladıkları işi tamamlamak isteğine kapılmıştı. Esasen böyle bir durumu, Rasûlullah tahmin etmiş, 70 ölü ve yaralıya rağmen savaşın hemen ertesi Pazar günü düşmanı takibe karar vermişti. Rasûlullah 70 kişilik süvari birliği ile 8 km. kadar müşrikleri takip etti. Sonra konaklayarak üç gün bekledi. Geceleri ateş yaktırarak düşmana savaştan yılmadıkları mesajını veriyordu. Müslüman olmadığı hâlde Müslümanların dostlarından olan Huzâa kabilesinden Mabed-i Huzâî, Rasûlullah'ı gördükten sonra Ebû Süfyân'a giderek, O'nun arkadaşlarıyla birlikte savaş için geldiklerini söylemiş, Ebû Süfyân da yeni bir vuruşmayı göze alamayarak Mekke'ye gitmiş ve Medîne'ye saldırmaktan vazgeçmişti.

UHUD SAVAŞI'NIN SONUCU

Müslümanlar, bu savaşta birinci safhada üstünlük sağlamışlar, gaflet ve dikkatsizlik neticesinde ikinci safhada ilâhî bir imtihana uğratılarak kendilerine mağlubiyet acısı tattırılmış, fakat üçüncü safhada durum denkleşmişken Rasûlullah'ın cesaretle takibi neticesinde düşman korkutulmuş ve üstünlük tekrar Müslümanlara geçmiştir.

122. âyette, O zaman sizden iki grup, Allah, kendilerinin velîsi olmasına rağmen bozulmaya yüz tutmuştu ifadesinde zikredilen iki grup, târih kayıtlarından anlaşıldığına göre Hazrec'ten Benû Seleme ve Evs'ten Benû Hârise'dir. Abdullah ibn Ubey münâfığı ordudan ayrılınca, bu iki grup da İbn Ubey'e tâbi olmayı gönüllerinden geçirmişlerdi. Ama Cenâb-ı Hakk onları korudu da, böylece onlar Rasûlullah'ın yanında kaldılar.

130Ey iman etmiş kimseler! Kat kat artırılmış olarak ribayı [emeksiz, hizmetsiz, risksiz kazancı] yemeyin. Kurtuluşa ermeniz için Allah'ın koruması altına girin. 131Kâfirler; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kimseler için hazırlanmış olan ateşten de sakının. 132Merhamet olunmanız için Allah'a ve Elçi'ye itaat edin.

133-135Ve Rabbinizden bağışlanmaya, bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcama yapan, öfkelerini yutan, insanları affeden, çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da kendi kendilerine haksızlık ettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyen, –Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir?– yaptıkları kötü şeylerde bile bile ısrar etmeyen, Allah'ın koruması altına girmiş kişiler için hazırlanmış eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun. Ve Allah, iyilik, güzellik üretenleri sever.

136İşte bunların karşılığı, Rablerinden bağışlanma ve içinde sonsuza dek kalacakları altından ırmaklar akan cennetlerdir. Yapıp edenlerin karşılığı/ödülü ne güzeldir!

137Kesinlikle sizden önce uygulamalar gelip geçti. Hadi, yeryüzünde gezin de yalanlayıcıların âkıbetinin nasıl olduğunu bir görün.

138Bu emirler, insanlar için bir açıklama ve Allah'ın koruması altına girmiş kişiler için bir yol gösterme ve bir öğüttür.

139Ve gevşemeyin, üzülmeyin! Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz.

Bu âyetlerde, Uhud savaşı ortamında mü’minler, birtakım ilâhî ilkelerle yönlendirilmekte, sonra da kendilerine birtakım müjdeler verilmektedir:

• Kat kat artırılmış olarak ribayı yemeyin.

• Felâh bulmanız için Allah'a takvâlı davranın.

• Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının.

• Merhamet olunmanız için Allah'a ve Elçi'ye itaat edin.

• Rabbinizden bağışlanmaya, eni göklerle yer kadar olan, bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan, insanları affeden, çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyen, –Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir?– yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyen muttakiler için hazırlanmış olan cennete koşuşun.

• Gevşemeyin, üzülmeyin! Eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz.

Âyette ilk olarak faizin yer alması, insanları çıkarcılıktan uzak tutmak içindir. Zira Uhud'daki yenilginin en önemli nedeni, Müslümanların servet gailesine ve çapul peşine düşmeleri olmuştu. Kazandıkları zafer, çıkarcılık düşüncesi sonucu kaybedilmişti. Bir başka neden de faizin toplumda; açgözlülük, hırs, cimrilik, bencillik, nefret, kızgınlık, düşmanlık ve kıskançlık duyguları oluşturması nedeniyle birliğin sağlanmasına engel olmasıdır.

Faizin, kişileri köleleştirdiği, ülkeleri sömürgeleştirdiği Bakara/275-281'de detaylıca işlenmişti.

Âyette cennet, “eni göklerle yer kadar” olarak nitelenmiştir. Bu ifade, cennetin sınırını değil, insan aklının alamayacağı kadar geniş olduğunu ifade için kullanılmıştır. Nitekim birçok mübalağada, insanlar için de “deniz gibi, dağ gibi” tabirleri kullanılır.

Âyette muttakiler, bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan, insanları affeden, çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyen, yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyen kimseler olarak tanıtılmıştır. Muttakilerin burada zikredilen özellikleri, bundan evvelki âyetlerde de defalarca zikredilmişti.

139. âyetteki, Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz ifadesiyle mü’minlere cesaret verilmektedir. Bu ilâhî vaad birçok yerde (örneğin; Saffat/171-173, Mücâdele/21, Fetih/7, Mü’min/51, Enbiyâ/105) konu edilmiş, biz de ilgili yerlerde detaylı olarak açıklamıştık.

140,141Eğer size bir yara değmişse, o topluma da benzeri bir yara dokunmuştu. Ve işte o günler; Biz onları, Allah'ın sizden iman eden kimseleri bildirmesi/ işaretleyip göstermesi ve sizden şâhitler edinmesi, Allah'ın iman eden kimseleri arındırması, kâfirleri; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenleri de mahvetmesi için insanlar arasında döndürür dururuz. Ve Allah, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları sevmez.

142Yoksa Allah, içinizden çaba harcayanları bildirmeden/ işaretleyip göstermeden, sabredenleri de bildirmeden/ işaretleyip göstermeden cennete gireceğinizi mi sandınız?

143Andolsun ki siz ölümle karşılaşmadan önce onu arzuluyordunuz. İşte bakıp duruyorken onu gerçekten gördünüz.

144Ve Muhammed, ancak bir elçidir. Kesinlikle o'ndan önce elçiler gelip geçmiştir. Şimdi eğer o ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim ki de geri dönerse, bilsin ki Allah'a hiçbir şekilde zarar veremez. Ve Allah, sahip olduğu nimetlerin karşılığını ödeyenleri karşılıklandıracaktır.

145Ve herkes sadece Allah'ın bilgisiyle vakitlendirilmiş bir yazgı olarak ölür. Ve kim dünya karşılığını dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de âhiret karşılığını isterse ona da ondan veririz. Ve Biz, sahip olduğu nimetlerin karşılığını ödeyenleri karşılıklandıracağız.

146Nice peygamberler de vardı ki kendileriyle beraber birçok Allah erleri savaştılar; Allah yolunda kendilerine isabet eden şeylerden gevşemediler, zaafa düşmediler ve boyun eğmediler. Ve Allah, sabredenleri sever.

147Onların sözleri de sadece: “Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıklarımızı bağışla ve ayaklarımızı sabitle, kâfirler; Senin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenler toplumuna karşı bize yardım et!” idi.

148Bu yüzden Allah, onlara dünya karşılığını ve âhiret karşılığının güzelliğini verdi. Ve Allah, güzelleştirenleri-iyileştirenleri sever.

Bu âyet grubunda da Allah, Uhud günü öldürülen ve yaralananlar dolayısıyla Müslümanlara tâziyede bulunmakta, onları teselli etmekte; düşmanlarıyla savaşa teşvik etmekte, acze düşüp güç ve kuvvetlerini yitirmemelerini, morallerini bozmamalarını istemektedir. Adeta, “Bedir yenilgisi müşrikleri yıldırmadı, bakın hâlâ mücâdele ediyorlar, siz de yılmayın” diyerek mü’minleri, askerî, siyasî ve idarî konularda yönlendirmekte ve emirler vermektedir.

Yüzkırk ve yüz kırk ikinci ayetteki “ya’leme” ifadesinin tahlili ile ilgili ayrıntılı bilgi Sebe/21. ayetin tahlilinde verilmiştir.[1]

144. âyetteki, Ve Muhammed, ancak bir elçidir. Kesinlikle o'ndan önce elçiler gelip geçmiştir ifadesiyle, peygamberlerin kavimleri arasında ebediyyen kalmayacaklarını, bununla birlikte eğer Peygamber ölür veya öldürülecek olursa, peygamberlerin getirdiklerine sımsıkı yapışma gerektiğini anlatmaktadır.

142. âyetteki, Yoksa Allah, içinizden çaba harcayanları bildirmeden ve sabredenleri de bildirmeden cennete gireceğinizi mi sandınız ifadesiyle de, cennetin ucuz olmadığı vurgulanmıştır; ki bu husus daha evvel birçok âyette yer almıştı: Mesela:  Ankebût/2-3, Tevbe/16, Bakara/214, Âl-i İmrân/139, Âl-i İmrân/179,  Muhammed/31.

Rabbimizin insanları sınaması, öğretmek için değil, dünya ve ahırete tanık oluşturmak içindir. Kimmse hakkındaki karara itiraz edemesin. Tıpkı okullardaki öğretmenlerin öğrencilerini sıvav yapma amacının, öğrencilerden öğrenmek olmayıp sınava giren öğrencilerin durumunun belirlenmesi, şahitlendirilmesi olduğu gibi.

Kıyamet gününde insanlar için, kendi nefsi, yakınları, toplumu, elçiler ve vahyler tanıklık edecektir.

Bu konuyla ilgili şu ayetlere de bakılabilir.

Bakara/ 143, Hacc 78, Fecr/21-23, , Nisa/ 41, 159, Nahl /84, 89, Kaf/ 21, Mü’min /51,  Hud/18, 19, Kasas/ 75, Fussılet /20-22, Nur/ 24, Ya Sin/ 65, Furkan/30, Maide/116-118.

149Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimselere uyarsanız, onlar sizi topuklarınız üstünde gerisin geriye çevirirler de siz kaybedenlerden oluverirsiniz.

150Aslında Allah, sizin yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınınızdır. Ve O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.

Bu âyetlerde de mü’minler uyarılmaktadır: Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz şu küfretmiş kimselere uyarsanız, onlar, sizi topuklarınız üstünde gerisin geriye çevirirler de siz kaybedenlerden oluverirsiniz. Aslında, Allah, sizin mevlânızdır. Ve O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.

Klâsik kaynaklarda bu âyetin iniş sebebiyle ilgili şu bilgiler verilmektedir:

Bu ifadedeki kâfirler/inkâr edenler ibaresiyle, “Ebû Süfyân”ın kastedildiği söylenmiştir. Çünkü Ebû Süfyân (r.a), o gün kâfirlerin büyüğü ve reisi idi. Süddî de, bu ifadeden maksadın, Ebû Süfyân olduğunu, çünkü onun, o zamanda fitne ağacı olduğunu söylemiştir. Başka âlimler ise, buradaki “kâfirler/inkâr edenler” tabirinden maksadın, Abdullah ibn Ubey ve onun münâfık arkadaşları olduğunu, bunların zayıf inançlı kimselerin kalplerine şüphe sokan ve “Şâyet Muhammed, Allah'ın Peygamberi olsaydı, başına böyle bir şey gelmezdi. O, diğer insanlar gibi bir insandır. Bazı günler lehine, bazı günler aleyhine olur. Binâenaleyh daha önceki dininize dönün” diyenler olduğunu söylemişlerdir. Âlimlerin bir kısmı da bundan muradın, Yahûdiler olduğunu, çünkü Medîne'de bir grup Yahûdinin mevcut olduğunu ve bunların, özellikle Uhud hâdisesi'nden sonra Müslümanların kalplerine şüphe attıklarını söylemişlerdir. Doğruya en yakın olan, bu ifadenin bütün kâfirlere şamil olmasıdır. Çünkü âyetin lafzı umûmîdir, sebebin [sebeb-i nüzûlün] hususî olması, âyetin umûmî manaya gelmesine mâni değildir.[2]

150. âyetteki, Aslında, Allah, sizin mevlânızdır. Ve O, yardım edenlerin en hayırlısıdır ifadesiyle, mü’minlere kullardan hayrın olmadığı, her türlü yardımın Allah'tan olduğu vurgusu yapılmaktadır.

151Biz, Allah'ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmalarından dolayı, kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimselerin kalplerine korku salacağız. Onların varacakları yer Ateş'tir. Şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapanların barınağı da ne kötüdür!

152Ve siz, Allah'ın bilgisi ile düşmanlarınızı doğrarken Allah, size olan vaadini doğru olarak gerçekleştirdi. Allah, size sevdiğiniz şeyleri gösterdikten sonra zaafa düştünüz, o iş hakkında çekiştiniz ve isyan ettiniz. Sizden kimi dünyayı istiyordu, kiminiz de âhireti istiyordu. Sonra Allah sizi, denemek için onlardan geri çevirdi ve kesinlikle sizi bağışladı. Ve Allah, mü’minlere karşı çok armağan sahibidir.

153Ve hani siz yukarı kaçıyordunuz hiç kimseye bakmıyordunuz. Elçi de ötenizden sizi çağırıyordu. Bundan dolayı Allah, elinizden gidene ve kendinize isabet edene üzülmeyesiniz diye size keder üstüne keder ile karşılık verdi. Allah, yaptıklarınıza haberdardır.

154Sonra Allah, o kederin ardından üzerinize bir güven, sizden bir grubu örtüp bürüyen bir uyku indirdi. Bir grup da nefislerinin sevdasına düştü; Allah'a karşı gerçek dışı cahiliyet zannı olarak, zan üretiyorlardı. Onlar, “Bu işten bize bir şey var mı?” diyorlardı. –De ki: “Bütün iş Allah'a aittir.– Onlar, sana açıklamayacakları şeyleri içlerinde saklıyorlardı. Onlar, “Bize bu işten bir şey olsaydı burada öldürülmezdik” diyorlardı. De ki: “Eğer siz, evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülme yazılmış olanlar kesinlikle yan gelip yatacakları [öldürülecekleri] yerlere çıkıp gidecekti.” Ve o, Allah'ın göğüslerinizdekini sınaması ve kalplerinizdekini temizlemesi içindir. Ve Allah, göğüslerinizdekini çok iyi bilendir.

155Şüphesiz iki toplumun karşılaştığı gün, sizden yüz çevirip giden kimseler, şeytan onların kazandıkları şeylerin acısıyla ayaklarını kaydırmak istedi. Yine de Allah, onları kesinlikle affetti. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok yumuşak davranandır.

Bu âyetlerde, önce müşrikleri bekleyen âkıbet bildirilmekte, sonra da Uhud'da olan olayların nakliyle mü’minlere uyarıya devam edilmektedir. Rabbimiz önce, Biz, Allah'ın, hakkında hiç bir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmalarından dolayı, şu inkâr etmiş kimselerin kalplerine korku salacağız buyurarak, mü’minlerin her zaman kâfirlere karşı muzaffer olacakları müjdesini vermiştir, ki Uhud savaşı ve uluslararası ilişkilerde bu vaad-i ilâhî gerçekleşmiş ve gerçekleşmektedir.

Uhud'da Ebû Süfyân, kendisi muzaffer bir konumda, Rasûlullah ve yakın arkadaşları da saklanmış iken, “İbn Ebî Kebşe [Peygamber] nerede! İbn Ebî Kuhâfe [Ebû Bekr] nerede? İbnu'l-Hattâb nerede?” diye bağırmıştı. Ömer de ona karşılık vermiş ve aralarında sözler geçmişti. Ebû Süfyân, Rasûlullah'ın yerini öğrenmesine rağmen dağdan inip onların yanına gitmeye cesaret edememişti.

Yine kâfirler, Mekke'ye dönerlerken, yolun yarısında, “Biz, hiç bir şey yapmadık. Onların pek çoğunu öldürdük ve sonra tam galipken onları bıraktık. Haydi dönüp şunların kökünü tamamen kazıyalım” dediler.

Onlar tam bunu kararlaştırırlarken, Allah kalplerine bir korku attı. Bu durumu başka sûrelerde de göreceğiz:

26,27Hem de Allah, Kitap Ehlinden kâfirlerle yardımlaşanları kalelerinden indirdi. Ve kalplerine korku saldı: Siz onların bir kısmını katlediyordunuz, bir kısmını da esir alıyordunuz. Ve Allah, onların arazilerine, yurtlarına, mallarına ve henüz ayak basmadığınız bir yere sizi son sahip yaptı. Ve Allah, her şeye en iyi güç yetirendir.

(Ahzâb/26-27)

2Allah, Kitap Ehli’nden Allah'ın ilâhlığına ve rabliğine inanmayan kimseleri, toplanmanın ilki için yurtlarından çıkarandır. Siz, onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da, şüphesiz kalelerinin, kendilerini Allah'tan koruyacağına kesinkes inanıyorlardı da Allah'ın azabı, onlara hesaba katmadıkları yerden geliverdi. Ve Allah, onların yüreklerine, evlerini kendi elleriyle ve mü’minlerin elleriyle harap edileceği korkusunu düşürdü. Ey sağduyu sahipleri! Artık ibret alın!

(Haşr/2)

152-155. âyetlerde ise Uhud'da yaşanan hezimet ve hezimetin gerekçesi anlatılıyor; görev yerini terk edenlere sitem ediliyor. Bu paragrafta hezimetin nedeni, zaafa düşmek, emre aykırı davranmak ve dünya malı peşinde koşmak olarak tesbit ediliyor.

Bu âyetlerin iniş nedeniyle ilgili şu bilgiler verilmiştir:

Muhammed b. el-Ka‘b el-Kurazî der ki: Müslümanlar Uhud'da musibete uğramışlar olarak Rasûlullah (s.a) ile beraber Medîne'ye döndüğünde, birbirlerine şöyle dediler: “Allah bize zaferi vaad etmişken bu bize nereden geldi?” Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi. Çünkü onlar, müşriklerin yedi sancaktarını öldürmüşlerdi. Önceleri zafer Müslümanlardaydı. Ancak daha sonra ganimet toplamakla meşgul oldular ve bazı okçular da ganimet elde etmek isteği ile yerlerini terk ettiler. İşte bu husus, bozguna sebep teşkil etmişti.

Buhârî, el-Berâ b. Âzib'den şöyle dediğini rivâyet eder: Uhud günü'nde müşriklerle karşılaştığımız sırada, Rasûlullah (s.a) okçulardan bazılarını (tepeye) oturttu ve onlara Abdullah b. Cübeyr'i kumandan tayin ederek şöyle dedi: “Asla yerinizden ayrılmayın; bizim onlara karşı muzaffer olduğumuzu görseniz bile ayrılmayın, onların bize karşı muzaffer olduklarını görseniz bile, bize yardım etmek için yerinizi terketmeyin”. İki taraf birbirleriyle karşılaşıp Müslümanlar onları bozguna uğrattılar. O kadar ki, kadınların dağa doğru süratle koştuklarını gördük. Koşmaları esnasında elbiselerini yukarı doğru toplamış ve ayak bileklerindeki halhalları dahi görülüyordu.

Bu sefer (Abdullah b. Cübeyr'in beraberindeki okçular), “Ganimete koşalım, ganimete koşalım!” demeye koyuldular. Ancak Abdullah onlara, “Durun. Rasûlullah (s.a) size yerinizden ayrılmamanızı emretmedi mi?” dedi. Ancak onlar yerlerinden ayrıldılar. Okçular, (yerlerini terk edip) onların yanlarına gidince, Allah da onları şaşırttı (ne yapacaklarını bilemez hâle geldiler) ve Müslümanlardan 70 kişi öldürüldü. Daha sonra Ebû Süfyân b. Harb, yüksekçe bir yerden bize doğru görünerek şöyle dedi: “Hayatta kalanlar arasında Muhammed var mı?” Rasûlullah (s.a), “Ona cevap vermeyin” buyurdu. Nihâyet Ebû Süfyân aynı şeyi üç defa tekrarladı, sonra, “Hayatta kalanlar arasında Ebû Kuhâfe'nin oğlu [Ebû Bekr] var mı?” diye üç defa sordu. Yine Peygamber (s.a), “Ona cevap vermeyin” buyurdu. Bu sefer, “Peki hayatta kalanlar arasında Ömer b. el-Hattâb var mı?” diye üç defa sordu, yine Peygamber (s.a), “Ona cevap vermeyin” buyurdu. Daha sonra arkadaşlarına dönerek, “Bunlar öldürüldü demektir” deyince, Ömer (r.a), “Ey Allah'ın düşmanı! Yalan söyledin, Allah seni rezil edecek kimseleri senin için saklamış bulunuyor” demekten kendisini alamadı.

Bu sefer (Ebû Süfyân), “Yücel ey Hubel!” diye iki defa seslendi. Peygamber (s.a), “Ona cevap verin” buyurunca, ashâb, “Ne diyelim Ey Allah'ın Rasûlü?” diye sordular. Hz. Peygamber, “Allah daha üstün, daha yücedir deyin” buyurdu. Ebû Süfyân dedi ki: “Bizim Uzzamız var, sizin ise Uzza'nız yok.” Rasûlullah (s.a), “Ona cevap verin” buyurunca, “Ne diyelim Ey Allah'ın Rasûlü?” diye sordular. Hz. Peygamber, “Allah bizim mevlâmızdır, sizin ise mevlânız yok deyin” buyurdu. Bu sefer Ebû Süfyân şöyle dedi: “Bugün Bedir'e karşılık olsun. Savaş(ta zafer) nöbetleşedir. Diğer taraftan siz, öldürülenler arasında müsle [öldürülenlerin bazı organlarının kesilmiş olduğunu] göreceksiniz. Ben böyle yapılmasını emretmedim.”[3]

Hz. Peygamber ve ashâbı, Uhud'da başlarına gelen musibetle Medîne'ye dönünce, ashâbdan bazıları, “Bu, bizim başımıza nereden geldi? Hâlbuki Allah bize yardım edeceğini vaad etmişti...” dediler. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti inzâl etti.[4]

153. âyette mü’minlere, “keder üstüne keder” tattırıldığı ifade edilmiştir. Âyetlerin genel ifadesi ile târih kayıtları dikkate alındığında, bununla şunların kastedildiği anlaşılabilir:

• Önce malların elden gitmesi, ganimetten olmaları, sonra da birçok ölü vermeleri, canlarından olmaları sûretiyle yaşadıkları keder.

• Kendi sıkıntılarının üzerine, Rasûlullah'ın öldürüldüğü dedikodusunun eklendiği keder.

• Önce gevşemelerinden, sonra da hezimetten doğan keder ve üzüntü.

• Kendi yenilgilerinin üzerine, bir de kentteki ailelerine gelecek zararın kederi.

156Ey iman etmiş kişiler! Allah'ın ilâhlığını, rabliğini tanımayan ve yeryüzünde dolaşan yahut gazaya çıkan kardeşleri için “Yanımızda olsalardı ölmezlerdi, öldürülmezlerdi” diyen şu kişiler gibi olmayın. –Kesinlikle Allah, bunu, onların kalplerinde bir yara yapacaktır.– Ve Allah, hayat verir ve öldürür. Ve Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir.

157Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz de, Allah'tan bir bağışlanma ve rahmet, kesinlikle onların topladıklarından daha hayırlıdır. 158Andolsun, ölseniz veya öldürülseniz de kesinlikle Allah'a toplanacaksınız.

Bu âyetlerde de uyarı devam ediyor: Ey iman etmiş kişiler! İnkâr etmiş ve yeryüzünde dolaşan yahut gazaya çıkan kardeşleri için, “Yanımızda olsaydılar ölmezlerdi, öldürülmezlerdi” diyen kişiler gibi olmayın.. Kesinlikle Allah, bunu, onların kalplerinde bir yara kılacaktır. Ve Allah hayat verir ve öldürür. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir. Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz de, Allah'tan bir bağışlanma ve rahmet, kesinlikle onların topladıklarından daha hayırlıdır. Andolsun, ölseniz veya öldürülseniz de kesinlikle Allah'a toplanacaksınız.

Klâsik eserlerde bunların, Rasûlullah'ın “Bi’r-i Maûne”ye gönderdiği grubun neseb itibariyle kardeşleri veya münâfıklıkta kardeşleri olanlar olduğu nakledilmiştir. Bunlar kim olursa olsun, hangi zamanda olursa olsun her zaman var olabilirler. Bunlara, “ecelin mukadder olduğu, öldüren ve diriltenin Allah olduğu vurgulanarak savaştan kaçmanın anlamsızlığı ve mantıksızlığı ihtar edilmektedir. Yani, madem ki öldüren de dirilten de Allah'tır; o zaman hayatta kalmasını takdir ettiği kimseler, savaşta da ölmez; ölümünü takdir ettiği kimseler ise savaşa gitmeseler de ölür. Nitekim yukarıda 154. âyette, Eğer siz evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülme yazılmış olanlar kesinlikle yatacakları [öldürülecekleri] yerlere çıkıp gidecekti buyurulmuştur.

43Hiç kuşkusuz, güldüren de O'dur, ağlatan da… 44Hiç kuşkusuz, öldüren de O'dur, dirilten de…

(Necm/43-44)

159İşte sen, sırf Allah'ın rahmeti sebebiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için bağışlanma dile. İşlerde onlarla müşavere et; işin en güzelini ortaklaşa bulup ortaya çıkar, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a işin sonucunu havale et. Şüphesiz Allah, işin sonucunu Kendisine havale edenleri sever.

160Allah size yardım ederse, sizi yenecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, artık ondan sonra size kim yardım edebilir? Öyleyse mü’minler sadece Allah'a, işin sonucunu havale etsinler.

161Ve hiçbir peygamber için, kamu malına hıyanet olur şey değildir. Ve kim kamu malına ihanette bulunursa kıyâmet günü hainlik ettiği kamu malı ile gelir. Sonra da herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir. Ve onlar, haksızlığa uğramazlar.

162Peki, Allah'ın rızasına uyan kimse, Allah'ın hışmına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi midir? O, ne kötü dönüş yeridir!

163Onlar, Allah nezdinde derece derecedirler. Allah, onların yaptıklarını en iyi görendir.

Bu âyetlerde önce Rasûlullah'ın, savaşta itaatsizlik edenlere karşı davranışına değinilmiş ve Rasûlullah'a mü’minlerle istişarede bulunması, kesin karar aldığında da onu uygulamaya koyması emredilmiş, sonra da mü’minler arasında oluşmuş bazı tereddütler giderilmiş, ileriye dönük motivasyon yapılmış ve inkârcılar tehdit edilmiştir.

Âyette, Sen, sırf Allah'ın rahmeti sebebiyle onlara karşı yumuşak davrandın buyurularak, Rasûlullah'ın suçlulara karşı davranışı ilâhî rahmet ve terbiyeye bağlanmıştır. Rasûlullah'ın davranışlarını şekillendiren âyetlerden birkaçı:

214Ve en yakın oymağını uyar. 215Ve mü’minlerden sana uyan kimselere kanadını indir.

(Şu‘arâ/214-215)

199Sen afvı/ malın fazlasını al, “urf” [örf, Kur’ân âyetleri öbeği] ile emret ve câhillerden de mesafeli dur.

(A‘râf/199)

128Andolsun, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, sadece inananlara çok şefkatli, kolaylık sağlayan, çok merhametli bir elçi gelmiştir.

(Tevbe/128)

Ve Bakara/109, Yûsuf/89-93, Fussilet/33-34.

Âyetteki, Rasûlullah'a yönelik olan, İşlerde onlara da danış ifadesi, tabiî ki hakkında ilâhî emir ve açıklama olmayan konulara aittir. İstişare mü’minlerin vazgeçilmez bir davranışıdır:

36-39İşte, verilen herhangi bir şey basit dünya hayatının kazanımıdır. Sadece dünya hayatının geçici bir menfaatidir. Allah katında bulunanlar [nimetler, ödüller] ise;

iman etmiş ve sadece Rablerine işin sonucunu havale eden kimseler için,

günahın büyüklerinden ve hayâsızlıktan kaçınan ve öfkelendikleri zaman bağışlayan kimseler için,

Rablerinin çağrısına cevap veren, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan-ayakta tutan], işleri de kendi aralarında görüşme, danışma olan, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden harcamada bulunan kimseler için

ve kendilerine bir haksızlık ve saldırı isabet ettiği zaman birbirleriyle yardımlaşan/ intikam alan kimseler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır.

(Şûrâ/36-39)

Bu âyetlerde, başta yöneticiler olmak üzere herkese, bilmedikleri hususlarda ve içinden çıkamadıkları konularda; ister dinî, ister siyasî, ister iktisadî, ister askerî olsun uzmanlarla istişare edilmesi emri verilmektedir. Ayrıca bu ifadeyle, müşaverenin önemi ortaya konulmuş, mü’minlerin bu ilkeden vazgeçmemeleri istenmiştir.

Daha sonra, Bir kere de azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et buyurularak, aldığı kararı tereddütsüz uygulaması, sonucu Allah'a bırakması istenmiştir.

Azmetmek, –düşünmeksizin önüne gelen görüşü uygulamaya koymak, sonuçlara aldırmaksızın canının istediğini yapmak, sonucu ne olursa olsun bir işi yapmak değil– “bir şey üzerinde uzun uzun araştırma yapmak ve kesin, vazgeçilmez bir sonuca varmak”tır:

73Ey Peygamber! İnkârcılar ve münâfıklar ile çaba göster. Ve onlara karşı sert ol. Onların barınma yerleri de cehennemdir. Ve o, ne kötü bir oluş yeridir!

(Tevbe/73)

2Zina eden kadın ve zina eden erkek, hemen her birini yüz kamçı ile kamçılayın, Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah dininde sizi, onlara acıma duygusu tutmasın! Ve mü’minlerden bir grup onların cezalandırılmasına tanık olsun.

(Nûr/2)

54Ey iman etmiş kimseler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında mü’minlere karşı yumuşak, kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimselere karşı da onurlu ve şiddetli bir toplum getirir ki Allah, onları sever, onlar da O'nu severler; onlar, Allah yolunda çaba harcarlar ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu, Allah'ın dilediğine verdiği bir armağandır. Allah, bilgisi ve rahmeti geniş ve sınırsız olandır, çok iyi bilendir.

(Mâide/54)

161. âyetteki, Ve hiç bir peygamber için hıyânet olur şey değildir. Ve kim ihânette bulunursa kıyâmet günü hâinlik ettiği şey ile gelir. Sonra da herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir. Onlar, zulme de uğramazlar ifadesi, mü’minleri terbiyeye yöneliktir.

Bu âyetin inişi ile ilgili kaynaklarda şu bilgiler nakledilir:

Hz. Peygamber (s.a) savaşların birinde birtakım ganimetler elde etmiş, sonra da elde ettiği bu ganimetleri bir araya toplamış, ama bazı sebeplerden dolayı ganimetlerin taksimi gecikmişti. Bunun üzerine bir topluluk o'na gelerek, “Ganimetlerimizi taksim etmiyor musun?” deyince, Hz. Peygamber (s.a), “Şâyet sizin Uhud dağı kadar altınınız olsa, ondan tek bir dirhemini bile alıkoymam. Siz, ganimetlerinize hıyânet ettiğimi mi sanıyorsunuz?” buyurmuş ve bunun üzerine Hakk Teâlâ bu âyeti indirmiştir.

İkrime ve Sa‘îd ibn Cübeyr şunu rivâyet etmişlerdir: “Âyet, Bedir günü (ganimet içinden) kaybolan kırmızı bir kadife hakkında nâzil olmuştur. Bu kadifeden dolayı bazı câhiller, “Belki de onu Peygamber aldı” demişlerdir. Bu âyet, işte bundan dolayı nâzil olmuştur.”

İbn Abbâs'tan (r.a), bir başka yolla şu rivâyet edilmiştir: “Ashâbın ileri gelenleri, Hz. Peygamber'e (s.a) ganimet mallarından ilâve bir şey vermeyi arzu etmişlerdi de, bundan dolayı bu âyet nâzil olmuştur.”

Rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a), öncü birlikler göndermiş ve onlar bazı ganimetler elde etmişlerdi. Hz. Peygamber (s.a) bu ganimetleri dağıtmış, fakat öncülere pay ayırmamıştı. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.

Kelbî ve Mukâtil şöyle demişlerdir: “Bu âyet-i kerîme, Uhud günü o okçular, ganimet elde etme arzusu ile mevzîlerini terkedip de, “Biz Allah Rasûlü'nün, “Kim bir şey alırsa o, onundur” demesinden ve Bedir günü'nde yaptığı gibi, burada da ganimetleri taksim etmemesinden korkuyoruz” dedikleri, bunun üzerine de Hz. Peygamber'in (s.a), “Siz, bizim hâinlik edip size ganimetten pay vermeyeceğimizi mi zannettiniz” demesi üzerine nâzil olmuştur.[5]

Burada, Elçi ile ilgili ihâneti, Kendisine verilen vahyi saklaması, tebliğ etmemesi olarak da anlamak mümkündür. Zira Mekke'de ve Medîne'de Allah'ın mesajlarını iletmemesi için Rasûlullah'a birçok baskı kurulmaktaydı.

Buna göre hiç bir elçi, kendisine tevdi edilen mesajı saklayamaz, Allah'a ihânet edemez:

67Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Ve eğer bunu yapmazsan, o zaman O'nun verdiği elçilik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah da seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfirler; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler toplumuna kılavuzluk etmez.

(Mâide/67)

24O kimsenin görmediği, duymadığı, sezmediği, kendisine verilen vahiyler hakkında cimri de değildir.

(Tekvîr/24)

44-47Eğer Elçi/Muhammed, bazı sözleri Bizim sözlerimiz olarak ortaya sürseydi, kesinlikle O'ndan tüm gücünü alırdık. Sonra O'ndan can damarını kesinlikle keserdik. Artık sizden hiç biriniz O'na siper de olamazdınız.

(Hakka/44-47)

Bu âyetlerde tüm insanlığa açık bir beyânat vardır: “Eğer Muhammed Kur’ân'a ekleme ve çıkarma yapmaya veya onu değiştirmeye veya gizlemeye kalkarsa, Allah adına söz uydurursa, feci şekilde cezalandırılır.

Bu tehdit, Rasûlullah'a olduğu kadar, her zamandaki insanlara da yöneliktir. Hiç kimse Allah adına söz üretmemeli, din adına verilecek hükümler mutlaka Kur’ân'dan alınmalıdır:

15Ve âyetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar: “Bundan başka bir Kur’ân getir yahut bunu değiştir!” dediler. De ki: “Onu kendimin öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım.”

(Yûnus/15)

73Az kalsın onlar seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırarak ondan başkasını Bize dayandırarak söyleyesin diye sana yanlış yaptırıp seni ateşte yakacaklardı. İşte o takdirde seni halil/ iz bırakan bir önder edinirlerdi.

74Ve eğer Biz, seni sağlamlaştırmamış olsaydık, gerçekten onlara birazcık meylediverecektin.

75O durumda sana hayatın iki katını ve ölümün iki katını tattırırdık. Sonra Bize karşı kendine hiçbir yardımcı da bulamazdın.

(İsrâ/73-75)

15,10İşte bunun için sen, davet et ve sana emredildiği gibi dosdoğru ol. Onların boş iğreti arzularına uyma ve de ki: “Ben, Allah'ın kitaptan indirdiğine inandım ve ben, aranızda adaleti gerçekleştirme görevi ile emrolundum. Allah, bizim Rabbimizdir sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız yalnızca bize, sizin yaptıklarınız da yalnızca size aittir. Sizinle bizim aramızda hiçbir delile yer yoktur. Allah, bizi bir araya toplayacaktır. Dönüş de yalnız O'nadır. Ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey; artık onun hükmü Allah'a aittir. İşte bu, benim Rabbim Allah'tır. Ben, yalnız O'na işin sonucunu havale ettim ve ben, yalnız O'na yöneliyorum.”

(Şûrâ/15-10)

18Sonra da seni Allah'ın Kendine özgü işlerinden apaçık bir yol haritası/ toplu yaşam ilkeleri sahibi yaptık. Artık sen, ona uy, bilmeyen kimselerin boş-iğreti arzularına uyma.

(Câsiye/18)

5-8Artık, yakında hak dinden çıkarak kendini ateşe atmış olan hanginizmiş göreceksin, onlar da görecekler. Şüphesiz Rabbindir, yolundan sapanı en iyi bilen. Yine O'dur kılavuzlanarak doğru yola ermiş olanları en iyi bilen. O hâlde âhiret gününü yalanlayan o kişilere itaat etme!

9-16Onlar arzu ettiler ki, sen onlara yağ çekesin, onlar da hemen sana yağ çeksinler. Çok yemin eden, aşağılık, alaycı, gammaz; arkadan çekiştiren, arabozucu, kovuculuk için gezip duran, mal ve oğulları var diye hayrı engelleyen, saldırgan, günaha batmış, kaba/obur, sonra da kötülükle damgalı şu asalakların hiçbirine itaat etme. Âhireti yalanlayan o kişi, âyetlerimiz kendisine okunduğu zaman: “Daha öncekilerin masalları” dedi. Yakında Biz onun burnunu sürteceğiz.

(Kalem/8-9)

164Andolsun ki Allah, mü’minlere kendilerinden, onlara Kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.

Mü’minleri onöre etmek için bu âyette, Andolsun ki Allah, mü’minlere kendilerinden, onlara Kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler buyuruluyor, ki bunda iki husus söz konusudur: A) Elçi'nin içlerinden biri olması, B) Onların dünya ve âhirette mutluluklarını sağlayacak ilkelerin gönderilmiş olması.

Allah, Rasûlullah'ı sadece mü’minler için değil, tüm insanlığın iyiliği için göndermiştir:

28Ve Biz, seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik, velâkin insanların çoğu bilmiyorlar.

(Sebe/28)

158De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü Kendisinin olan, Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah'ın, size, hepinize gönderdiği elçiyim. O hâlde kılavuzlandığınız doğru yolu bulmanız için Allah'a ve O'nun sözlerine iman eden, Ümmî; Anakentli; Mekkeli Peygamber olan Elçisi'ne iman edin ve o'na uyun.”

(A‘râf/158)

19De ki: “Tanıklık bakımından hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Benimle sizin aranızda Allah tanıktır. Ve sizi ve ulaşan herkesi kendisiyle uyarayım diye bana bu Kur’ân vahyolundu. Allah'la beraber gerçekten başka ilâhlar olduğuna siz gerçekten tanıklık eder misiniz?” De ki: “Ben etmem.” De ki: “O, ancak ve ancak bir tek ilâhtır ve kesinlikle ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım.”

(En‘âm/19)

1Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna/kullarına Furkân'ı indiren ne cömerttir/ ne bol bol nimet verendir! 2Furkân'ı indiren, göklerin ve yerin hükümranlığı Kendisinin olan, hiç çocuk edinmeyen, hükümranlıkta ortağı olmayan ve her şeyi oluşturup sonra da onları bir ölçüye göre ayarlama yapandır.

(Furkân/1)

7İşte böylece Biz, kentlerin anasını ve onun kıyısındaki kişileri uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur’ân vahyettik.

Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir.

(Şûrâ/7)

2,3O, Anakentliler/Mekkeliler içinde, kendilerinden olan ve Anakentlilere ve henüz onlara katılmamış olan onlardan başkalarına Allah'ın âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri öğreten bir elçi gönderendir. –Onlar, önceden apaçık bir sapıklık içinde olsalar da.– Ve O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

(Cuma/2-3)

Burada, mü’minlere… denilmesi, ondan istifade edenin mü’minler olması sebebiyledir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır:

45Sen, ancak kıyâmetin kopuş zamanına, saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan kişilerin uyarıcısısın.

(Nâzi‘ât/45)

Aynı ifade, Kur’ân için de kullanılmıştır; yani, Kur’ân da tüm insanların rehberi olmasına rağmen, Kur’ân'dan muttakilerin istifade etmeleri nedeniyle, Muttakiler için rehberdir (Bakara/185) denilmiştir.

165İki katını isabet ettirdiğiniz bir musibet, kendinize isabet edince mi, “Bu hezimet nereden!?” dediniz. De ki: “Başınıza gelen bu hezimet, kendi nezdinizdendir.” Şüphesiz Allah, her şeye en iyi güç yetirendir.

166-168İki topluluğun karşılaştığı günde size dokunan şeyler de Allah'ın izniyledir/ bilgisiyledir. Ve mü’minleri bildirsin/ işaretleyip göstersin ve münâfıklık yapan kimseleri –kendileri oturup dururken kardeşleri için: “Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi” diyen kimseleri– bildirsin/ işaretleyip göstersin diyedir. Ve onlara: “Geliniz, Allah yolunda savaşınız veya savunma yapınız” denilmişti. Onlar: “Biz, savaşı bilseydik kesinlikle size uyardık” dediler. Onlar o gün, imandan çok Allah'ın ilâhlığını, rabliğini örmeye yakındılar. Onlar, kalplerinde olmayan şeyleri ağızlarıyla söylüyorlar. Allah, gizledikleri şeyleri daha iyi bilendir. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, haydi kendinizden ölümü uzaklaştırınız.”

165. âyette işaret edildiği üzere Müslümanlar kâfirleri Bedir günü'nde hezimete uğratmışlardı; Uhud savaşı'nın başında da hezimete uğratmışlardı. Ama sonra, isyan edip emre riâyet etmeyince, hezimete uğramışlar; Uhud savaşı'nda 70 ölü vermişlerdi. Oysa Bedir savaşı'nda müşriklerden 70'i öldürülmüş, 70'i de esir alınmıştı. Böylece Müslümanlar müşrikleri iki kere, müşrikler de Müslümanları bir kere hezimete uğratmış oldu. Âyetteki, Bu [başınıza gelen hezimet], kendi nezdinizdendir ifadesinden de anlaşılacağı üzere Uhud hezimeti, savaşçıların kendilerinden; yani, itaatsizliklerinden ve mal düşkünlüklerinden kaynaklanmıştır.

166-168. âyetlerde, Abdullah b. Ubey ile onunla birlikte geri dönerek Rasûlullah'ı yardımsız bırakan arkadaşlarına işaret edilmektedir. Bu olay şöyle nakledilir:

300 kişi idiler. Câbir b. Abdullah'ın babası, Abdullah b. Amr b. Haram el-Ensârî, arkalarından giderek; “Allah'tan korkun, Peygamberinizi bırakmayın, Allah yolunda çarpışın yahut savunma yapın” dedi ve buna benzer sözler söyledi. İbn Ubey kendisine, “Savaş olacağı görüşünde değilim. Eğer biz, savaş olacağını bilsek, elbette sizinle birlikte oluruz” dedi. Abdullah onlardan ümit kesince, “Haydi gidin Allah'ın düşmanları! Allah, Rasûlü'nü size muhtaç bırakmayacaktır” dedi. Bu sözleri söyledikten sonra Peygamber (s.a) ile birlikte yola devam etti ve şehid düştü. Yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun.[6]

Paragrafın devamında da münâfıkların ölüme bakışları ortaya konmuştur. Onlara göre, savaşta öldürülen kişi, savaşa gitmemiş olsaydı ölmez ya da öldürülmezdi. Bunlara, Eğer doğru kimseler iseniz, haydiyin kendinizden ölümü uzaklaştırınız denilerek, onların kanaat ve iddialarının yanlışlığı dile getirilmektedir.

169-171Allah yolunda öldürülenleri de sakın ölüler sanma. Tam tersi onlar diridirler, Allah'ın armağanlarından verdiği şeylerle sevinçli olarak Rableri katında rızıklanmaktadırlar. Arkalarından kendilerine henüz ulaşmayan kimselere, kendileri için hiçbir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar, Allah'tan bir nimeti, armağanı ve Allah'ın şüphesiz, mü’minlerin ecrini kaybetmeyeceğini müjdelemek isterler.

Bu âyetlerde, konunun, savaş [ölme, öldürme ve ölüm korkusu ile savaştan kaçma] olması nedeniyle, Rasûlullah'ın şahsında insanlara çok önemli bilgiler veriliyor: Allah yolunda öldürülenleri de sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Allah'ın lütfundan verdiği şeylerle sevinçli olarak Rabb'leri katında rızıklanmaktadırlar. Arkalarından kendilerine henüz ulaşmayan kimselere, kendileri için hiç bir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar, Allah'tan bir nimeti, lütfu ve Allah'ın şüphesiz, mü’minlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelemek isterler.

Bu âyetin, önce Bedir ve Uhud'da Allah yolunda ölenlerle ilişkilendirilmesi, sonra da genellenmesi gerekir. Zira, eski ümmetlerdeki Allah yolunda ölmüşleri saymazsak, bu âyetler indiğinde Bedir ve Uhud dışında Allah yolunda ölen henüz yoktu.

Bu âyetin iyi anlaşılması için, Bakara ve Nisâ sûrelerinde yer alan şu âyetlerin göz önünde bulundurulması gerekir:

154Ve Allah yolunda öldürülenlere, “Ölüler” demeyin. Aslında onlar diridirler. Fakat siz bilincine ermiyorsunuz.

(Bakara/154)

85Kim hayır ve iyiliklere aracı olmakla yardımcı olursa, bundan kendisine bir pay vardır. Kim de kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla yardımda bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye güç yetirendir.

(Nisâ/85)

Bu âyetlerden yola çıkarsak, Allah yolunda ölenlerin ölmeyip rızıklandığı, örneklikleriyle başkalarını da Allah yolunda ölmeye teşvik etmeleri nedeniyle unutulmayıp şan ve şerefle anılmaları ve amel defterlerinin kapanmaması, onları örnek alan kimselerin ecri kadar onlara da ecir yazılıp durması olarak anlaşılabilir.

172,173Kendilerine yara dokunduktan sonra Allah ve Elçi'nin davetine katılan kimseler; insanlar kendilerine: “Şüphesiz insanlar size karşı birlik oldular, onlardan ürperin” dediklerinde, bunun, kendilerini inanç yönünden artırdığı ve: “Allah bize yeter. O, ne güzel tüm varlıkları belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyarak, destekleyerek uygulayan”dır!” diyen kimseler; onlardan iyileştiren, güzelleştiren ve Allah'ın koruması altına girmiş kimselere büyük bir ödül vardır.

174Sonra da onlar, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan Allah'ın nimeti ve armağanıyla geri döndüler ve Allah'ın rızasına uydular. Ve Allah, çok büyük lütfun sahibidir.

Burada savaşın zorlu şartlarında metânetli davranan, Allah'a tevekkül eden mü’minler övülmektedir.

Tevekkül, “kişinin azimden [her türlü tedbiri aldıktan] sonra, işin sonucunu Vekîl'e [varlığı ayakta tutan, sürdüren, koruyan ve rızık veren Allah'a] bırakması” demektir.

Bu âyetlerin iniş sebebiyle ilgili kaynaklarda şu bilgiler yer almıştır:

Bu âyet, Uhud günü'nde nâzil olmuştur. Ashâb, bozguna uğradıktan sonra, Hz. Peygamber'in yanına dönünce, Hz. Peygamber, müşrikleri takib konusunda Müslümanları teşvik etti, Zaten Hz. Hamza'nın (r.a) mübârek nâşına müsle [işkence] yapılmış olduğunu gördükten sonra onlar da müsle yapmaya niyetliydiler, ama Hz. Peygamber onları bundan men etmişti. Derken Allah Teâlâ müşriklerin kalbine korku salmış, böylece dağılıp gitmişlerdi. Hz. Peygamber, Uhud'da şehid olanların cenaze namazını kılmış ve onları, kanlarıyla defnetmişti. Âlimlerin rivâyet ettiğine göre Safiyye, kardeşi Hamza'nın durumunu görmek için geldiğinde, Hz. Peygamber (s.a) Zübeyr'e, “Onu bırakma da, kardeşine yapılmış olan müsle'den dolayı feryâd ü figan etmesin” demiş, bunun üzerine Safiyye, “Ona ne yapıldığına dair haber bana geldi. Bu, Allah'a itaat etmenin yanında önemsiz bir şeydir” deyince, Hz. Peygamber Zübeyr'e, “Ona müsaade et de kardeşine baksın” demiştir. Safiyye de, “Hayır!” demiş ve Hz. Hamza için Allah'tan mağfiret talebinde bulunmuştur. Yine kocası, babası, kardeşi ve oğlu öldürülmüş bir kadın gelip de, Hz. Peygamber'in hayatta olduğunu görünce, “Artık bundan sonra hiç bir musibetin önemi yoktur!” dedi. Âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında söylenenler, işte bunlardır.[7]

En doğru olan bu rivâyete göre, Ebû Süfyân ve arkadaşları, Uhud'dan dönüp Revhâ denilen yere vardıkları zaman pişman olarak şöyle demişlerdir: “Biz onların pek çoğunu öldürdük. Onlardan geriye pek az kimse kaldı. O hâlde ne diye biz onların yakasını bıraktık? Aksine, bizim yapmamız gereken, geriye dönüp onların kökünü kazımaktır.” Böylece onlar, geri dönmeye niyetlendiler. Bu haber Hz. Peygamber'e (s.a) ulaşınca, kâfirleri korkutmak ve onlara, gerek kendisinin gerekse ashâbının son derece güçlü olduğunu göstermek istedi. Bunun üzerine o, ashâbını Ebû Süfyân'ı takibe çıkmaya teşvik etti. Ve şöyle dedi: “Ben şu anda, ancak savaşta benimle beraber olanlarla takibe çıkmayı istiyorum...” Böylece Hz. Rasûl (s.a) ashâbından bir toplulukla, Kureyş'i takibe çıktı. Rivâyete göre bu topluluğun sayısı 70 kadardı. Müslümanlar, Medîne'ye üç mil mesafede olan Hamrâu'l-Esed mevkiine varınca, Allah Teâlâ müşriklerin kalbine bir korku saldı da, böylece müşrikler dağıldılar. Rivâyet edildiğine göre, ashâbın içinde, birbirlerini birer saat süreyle omuzlarında taşıyan kimseler vardı; bütün bunlar, yaralarının çok ve ağır olmasındandı. Yine onların içinde, birer saat süreyle birbirlerine dayanarak yürüyen kimseler de vardı.[8]

Müşrikler, Uhud'dan ayrılıp Peygamber (s.a) ve ashâbına isâbet edenler isâbet ettikten sonra, (müşriklerin) geri döneceklerinden korktular. Bunun üzerine Peygamber şöyle buyurdu: “Bizim gücümüzün yerinde olduğunu bilmeleri için onların arkasından gitmeye kim gelir?” Ebû Bekr ve ez-Zübeyr, 70 kişi ile birlikte gidenler arasında idiler. Ve (Kureyşlilerin) arkasından yola çıktılar. Onlar geldiklerini haber alınca da Allah'tan bir nimet ve bir lütuf ile geri döndüler.

Âişe (r.anhâ) Hamrâu'l-Esed gazvesi'nde meydana gelen olaylara işaret etmektedir. Hamrâu'l-Esed Medîne'den yaklaşık 8 millik uzaklıktadır. Şöyle olmuştu: Uhud'un ertesi günü olan Pazar günü, Rasûlullah (s.a) müşriklerin arkasından gitmek üzere insanlar arasında ilanda bulunup şöyle dedi: “Bizimle birlikte ancak dün orada bulunan kimseler çıksın. Onunla beraber 200 mü’min yola çıktı. Buhârî'de de şöyle denilmektedir: (Peygamber) buyurdu ki: “Onların arkasından kim gider?” Onlardan 70 kişi ortaya çıktı, Aralarında önceden de geçtiği üzere Ebû Bekr ve ez-Zübeyr de vardı. Hamrâu'l-Esed'e varıncaya kadar yollarına devam etliler. Böylelikle düşmanı korkutmuş oluyordu. Aralarında ağır yaralı olup yürüyemeyecek olan ve bineği de bulunmayan kimseler vardı. Hatta başkalarının boyunları üzerinde taşınanlar dahi vardı. Bütün bunlar ise Rasûlullah'ın (s.a) emrini yerine getirmek ve cihada rağbet için yapılmıştı.

Âyet-i kerîmenin oldukça ağır yaralı, biri diğerine yaslanan, bununla birlikte Peygamber (s.a) ile beraber yola koyulan Abduleşhel oğulları'ndan iki kişi hakkında indiği de söylenmiştir, (Hz. Peygamber ve beraberindekiler) Hamrâu'l-Esed'e ulaştıklarında Nuaym b. Mes‘ûd ile karşılaştılar. O onlara, Ebû Süfyân b. Harb'in ve beraberindeki Kureyşlilerin toparlanıp bir araya geldiklerini ve Medîne'ye gidip oranın halkını toptan imha etmeyi kararlaştırdıklarını söyledi. Bunun üzerine onlar –yüce Allah'ın söylediklerini haber verdiği– Allah bize kâfidir, O ne güzel vekîldir dediler.[9]

Bu âyetlerde, Uhud sonrası Rasûlullah'ın çağrısına icâbet eden mü’minler övülür. Târih, her şey bitti sanıldığında, sabır ve metanetin zafer getirdiğine şâhittir.

175Şüphesiz ki o şeytan/kötü niyetli insan, kendi yakınlarını korkutur. Onlardan korkmayın, eğer mü’min iseniz Benden korkun.

176Küfürde Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmekte yarışan şu kişiler de seni üzmesin. Onlar, Allah'a hiçbir şekilde asla zarar vermezler. Allah onlara âhirette herhangi bir pay vermemeyi istiyor. Ve onlar için çok büyük bir azap vardır.

177Şüphesiz iman karşılığında küfrü; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmeyi satın alan kimseler, Allah'a hiçbir şekilde asla zarar vermezler. Ve onlar için çok acıklı bir azap vardır.

178Allah'ın ilâhlığını rabliğini tanımayan şu kimseler, şüphesiz Bizim kendilerine süre tanıyışımızın, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Şüphesiz Biz, onlara daha çok günaha girsinler diye süre tanıyoruz. Ve onlar için alçaltıcı bir azap vardır.

179Allah, murdar olanı temiz olandan ayırt edinceye kadar mü’minleri, sizin kendisi üzerinde bulunduğunuz şey üzerinde bırakacak değildir. Allah sizleri görülmeyen, duyulmayan, sezilmeyen, geçmiş, gelecek üzerine bilgilenen biri yapacak da değildir. Velâkin Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse Allah'a ve Elçisi'ne iman edin. Ve eğer iman eder ve Allah'ın koruması altına girerseniz, işte o zaman sizin için çok büyük bir karşılık vardır.

180Ve Allah'ın, kendilerine fazlından verdiği nimetlere karşı cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Tam tersi o kendileri için zarardır. Cimrilik ettikleri şey, kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası yalnızca Allah'a aittir. Ve Allah, yaptıklarınıza bilgi sahibidir.

Bu âyet grubunda muhatap alınan mü’minler, nerelerden ve nasıl zarar geleceği bildirilerek uyanık olmaya davet ediliyor:

• Şüphesiz ki o şeytan, kendi yakınlarını korkutur.

• Onlardan korkmayın, eğer mü’min iseniz Benden korkun.

• Küfürde yarışanlar seni üzmesin.

• Onlar, Allah'a hiç bir şeyce asla zarar veremezler. Allah onlara âhirette bir pay kılmamak istiyor.

• Onlar için çok büyük bir azap vardır.

• İman karşılığında inkârı satın alan kimseler, Allah'a hiç bir şeyce asla zarar vermezler.

• Onlar için çok acıklı bir azap vardır.

• Şu küfretmiş kimseler, Bizim kendilerine mühlet verişimizin, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar.

• Biz, onlara günahça artsınlar diye mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.

• Allah, murdar olanı, temiz olandan ayırt edinceye kadar mü’minleri, sizin üzerinde bulunduğunuz şey üzerinde bırakacak değildir.

• Allah, sizleri ğayba muttali kılacak da değildir. Velâkin Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse Allah'a ve Elçisi'ne iman edin.

• Eğer iman eder ve takvâlı davranırsanız, sizin için çok büyük bir karşılık vardır.

• Allah'ın, kendilerine fazlından verdiği nimetlere karşı cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar.

• Bilakis o, kendileri için şerrdir. Cimrilik ettikleri şey, kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır.

• Göklerin ve yerin mirası yalnızca Allah'a aittir.

• Ve Allah, yaptıklarınıza bilgi sahibidir.

Görüldüğü üzere âyetler gâyet net ve açıktır. 175. âyetteki, Şüphesiz ki o şeytan, kendi yakınlarını korkutur. Onlardan korkmayın, eğer mü’min iseniz Benden korkun ifadesi, Medîne'de döndürülen dolaplara işaret etmektedir. Şöyle ki:

Uhud savaşı'nda umduğunu bulamayan Ebû Süfyân, Müslümanları Bedir savaşı'nın ilk yıldönümünde tekrar savaşa davet etmişti. Fakat Mekke'de yaşanan ekonomik sorunlar nedeniyle böyle bir savaşı göze alamadı. Ama psikolojik olarak durumu kurtarmak için birçok hileye başvurdu. Casusları aracılığı ile, mü’minlere, kendilerini yok edecek dünyanın en güçlü ordusunu kurduğu haberini yaydı. Bu yalan haber etkili oldu. Rasûlullah'ın çevresindeki Müslümanlar Bedir'e gidip savaşmaya sıcak bakmadılar. Bunun üzerine Rasûlullah, “Benimle hiç kimse gelmese de, söz verilen savaşa tek başıma gideceğim” diyerek kararlılığını ortaya koydu. Bunun üzerine 1.500 civarında gönüllü Rasûlullah ile birlikte Bedir'e gitti. Ebû Süfyân da 2.000 kişilik bir ordu ile Mekke'den Bedir'e doğru yola çıktı. İki gün yol aldıktan sonra savaş kararından vaz geçip, seneye savaşmalarının daha uygun olacağını söyledi. Daha sonra ordusuyla birlikte Mekke'ye döndü. Rasûlullah ise, Ebû Süfyân liderliğindeki müşrik ordusunu Bedir'de sekiz gün bekledi. Müşriklerin Mekke'ye döndükleri öğrenilince Rasûlullah da mü’minler ile Medîne'ye döndü.

Kaynaklarda bu âyet grubunun iniş sebebi hakkında şu bilgiler yer alır:

Yüce Allah'ın, Küfürde yarışanlar seni üzmesin buyruğunda sözü geçen kimseler, önce İslâm'a giren sonra da müşriklerden korkarak irtidad eden kimselerdir Peygamber (s.a) bundan dolayı üzülünce yüce Allah da, Küfürde yarışanlar seni üzmesin âyet-i kerîmesini indirdi. el-Kelbî der ki: “Bununla yüce Allah münâfıkları ve Yahûdilerin elebaşılarını kasdetmektedir Bunlar Peygamber'in (s.a) kitaptaki niteliklerini gizlediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.”[10]

Buradaki şeytan'dan murad, (Ebû Süfyân'a rastlayan) “o topluluk”tur. Bunun, Nu‘aym ibn Mes‘ûd olduğu da söylenmiştir. Nu‘aym kâfirlikte ileri gidip azdığı için, “şeytan” olarak zikredilmiştir.[11]

Âlimler, âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında ihtilaf edip şu görüşleri beyan etmişlerdir:

1) Bu âyet, Kureyş kâfirleri hakkında nâzil olmuştur. Allah, Peygamber'i Hz. Muhammed'i onların şerrinden emin kılmıştır. Buna göre mana, “seninle savaşmak için ordular toplayarak küfürde yarışanlar seni mahzun etmesin. Çünkü onlar, bu hareketleriyle Allah'a değil, sadece kendilerine zarar verirler” şeklindedir. Bunu, onların Peygamber'e ve ashâbına hiç bir şekilde zarar veremeyecekleri manasına anlamak gerekir. İfade, bu şekilde anlaşıldığında, mutlaka belli bir zarara hamledilmesi gerekir. Çünkü bundan sonra onların, Hz. Peygamber'e (s.a) birtakım zararlar verdikleri meşhurdur. Evlâ olan, bunun, “Kâfirlerin ordular toplamaktan maksatları, bu dini yok etmek ve bu şeriatı silmektir. Onların bu maksatları hiç bir zaman tahakkuk etmeyecek, aksine kendi işleri bozulacak, güçleri gidecek, senin işin yücelip ismin duyulacak” manasına hamledilmesidir.

2) Bu âyet, münâfıklar hakkında nâzil olmuştur. Onların küfürde yarışmaları, mü’minleri Uhud hâdisesi ile korkutmaları ve ilâhî yardım ile muzafferiyetten ümitsiz bırakmaya gayret etmeleridir. Veyahut da onların, “Muhammed, mülk peşinde koşuyor. Bundan dolayı durum bazan lehine, bazan aleyhine oluyor. Eğer o, Allah'ın gönderdiği bir peygamber olsaydı, hiç mağlup olmazdı” demeleridir. Bu da, Müslümanları (nerede ise) İslâm'a karşı soğutuyordu ve Hz. Peygamber (s.a) bundan dolayı üzülüyordu.

3) Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: “Bir kısım kâfirler, Müslüman olmuşlar, fakat Kureyş'ten çekindikleri için irtidad etmiş [İslâm'dan çıkmışlardı]. İşte bundan dolayı, Hz. Peygamber'in (s.a) gönlüne bir üzüntü düşmüştü. Çünkü o, onların bu irtidadları ile kendisine bir zarar verebileceklerini sanıyordu. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah, onların mürted olmalarının, o'na bir zarar vermeyeceğini beyan buyurmuştur.”[12]

Âyetteki, Şu, küfürde yarışan kişiler de seni üzmesin uyarısı, Rasûlullah'a birçok kez yapılmıştır. Rasûlullah, kavminin küfrü dolayısıyla aşırı derecede üzülürdü:

7Kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimseler; onlar için şiddetli bir azap vardır. İman etmiş ve düzeltmeye yönelik işleri yapmış kişiler; onlar için bir bağışlanma ve büyük bir ödül vardır. 8Onun için, kötü ameli kendisine süslü gösterilen sonra da onu güzel gören kişi mi? Şüphe yok ki Allah dilediğini/dileyeni şaşırtır, dilediğine/dileyene de kılavuzluk eder. Onun için canın onlara karşı hasretlerle/ üzüntülerle sıkılıp gitmesin. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilir.

(Fâtır/7,8)

            3Onlar; Hıcr 91Kur’ân'ı sihir, şiir, esatir (mitolojik söylentiler), uydurulmuş söz gibi birtakım parçalar, kötü sözler kabul eden kimseler, 3iman edenler olmuyorlar diye sen kendini yıkıma uğratacaksın!

(Şu‘arâ/3)

6Sonra da sen onlar bu Kur’ân'a inanmazlarsa, onların yaptıklarından dolayı, üzüntüden neredeyse kendini harap edeceksin!

(Kehf/6)

181,182Allah, “Şüphesiz Allah fakirdir, biz zenginiz” diyen kimselerin sözünü kesinlikle duydu. Onların söyledikleri şeyleri ve peygamberleri haksız yere öldürmelerini yazacağız. Ve Biz: “Tadın o yakıcının azabını! Bu, kendi ellerinizin önden gönderdiklerinin karşılığıdır” diyeceğiz. Ve şüphesiz Allah, kullara asla haksızlık eden biri değildir.

“183Allah fakir, biz zenginiz” diyenler, “Ateşin yiyeceği bir kurbanı bize getirmedikçe hiçbir elçiye iman etmeyeceğimize dair Allah, bize kesinlikle ahitte bulundu” diye saçmalayan kimselerdir. De ki: “Kesinlikle benden önce, size kimi elçiler açık belgelerle ve sizin dediğiniz şeyle geldiler de, peki, –eğer doğru kimseler iseniz– onları niçin öldürdünüz?”

184Eğer şimdi seni yalanladılarsa, bil ki senden önce açık deliller, sayfalar ve aydınlatıcı kitap ile gelen elçiler de yalanlanmıştı.

Bu âyetlerde Yahûdiler hakkında bilgiler verilmektedir, ki onlar, uydurdukları inançlar, söyledikleri çirkin sözler ve haddi aşmaları nedeniyle cezalandırılacaklardır.

Bu âyet grubunun iniş sebebiyle ilgili kaynaklarda şu bilgiler verilmiştir:

Muhammed (s.a), onlardan Allah yolunda mallarını harcamalarını isteyince, “Sen peygamber olsan bu maksatla mal istemezsin. Çünkü Allah Teâlâ fakir değildir ki, dinini ıslah hususunda bize muhtaç olsun. Eğer sen peygamber olsaydın, bizim mallarımızı, gökten bir ateşin inip onu yakması için istersin. Bunu böyle yapmadığına göre, senin peygamber olmadığını anladık” demişlerdi.[13]

Tefsir âlimleri derler ki: Yüce Allah, Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kimdir? (Bakara/245) buyruğunu indirince Yahûdilerden bir topluluk, –el-Hasen'in görüşüne göre Huyey b. Ahtab bunlardandır. İkrime ve başkaları ise; bu sözleri söyleyenin Finhâs b. Âzurâ olduğunu söylemişlerdir– “Muhakkak Allah fakirdir, biz de zenginiz ki O bizden borç istemektedir” dediler. Onlar bu sözlerini aralarından zayıf [kıt akıllı, zayıf inançlı] kimselere karşı hakikati sulandırmak için söylemişlerdi. Yoksa böyle bir inanca sahip olduklarından değil. Çünkü onlar Kitap Ehli kimselerdi. Fakat bu sözü söylemekle de kâfir oldular. Çünkü onlar aralarından zayıf olan kimselerle mü’minlerden zayıf olan kimseleri şüpheye düşürmek veya Peygamber'i (s.a) yalanlamak işlemişlerdi. Yani, onlar şunu söylemek istiyorlardı: Allah, Muhammed'in (s.a) söylediği bu söze göre fakirdir; çünkü bizden borç istemektedir.

el-Kelbî ve başkaları der ki: Bu âyet-i kerîme Ka‘b. el-Eşref, Mâlik b. es-Sayf, Vehb b. Yahuda, Finhas b. Azura ve bir grup kimse hakkında nâzil olmuştur. Bunlar Peygamber'in (s.a) yanına gelip o'na şöyle demişlerdi: “Sen Allah'ın seni bize peygamber olarak gönderdiğini iddia mı ediyorsun? Hâlbuki Allah bize indirmiş olduğu bir kitabında, Allah tarafından peygamber olarak gönderildiğini iddia eden birine, bize ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe iman etmememizi emretmiştir. Eğer sen bize böyle bir şeyi getirecek olursan, biz de senin doğru olduğunu kabul ederiz.” Bunun üzerine yüce Allah, bu âyet-i kerîmeyi indirdi.[14]

Allah bunlara, Kesinlikle benden önce size kimi elçiler açık belgelerle ve sizin dediğiniz şeyle geldiler de, peki, –eğer doğru kimseler iseniz– onları niçin öldürdünüz? buyurarak cevap vermiştir. Bu âyette, “ateşin yiyeceği bir kurban getirme, aksi hâlde inanmama” iddiası reddedilmiştir. Ayrıca açık kanıt gösteren peygamberleri [Zekeriyyâ, Yahyâ ve Şuyâ] de öldürmüşlerdir. Onların peygamberleri öldürdükleri kendi kaynaklarında detaylıca anlatılır.

Burada konu edilen, “ateşin yiyeceği bir kurban getirme, aksi hâlde inanmama” meselesi, Yahûdiler tarafından Allah'a yöneltilen bir iftira ve yalandır. Kitab-ı Mukaddes'te, yakılmış kurbanlardan bahsedilmesine rağmen, bunlar, peygamberliğin işareti olarak görülmez. Âyetteki redden anlaşılıyor ki, bunlar Kitab-ı Mukaddes'e sonradan sokulmuştur. Durumu Kitab-ı Mukaddes'ten görelim:

Hârûn günah, yakmalık, esenlik sunularını sunduktan sonra ellerini halka doğru uzatarak onları kutsadı ve aşağıya indi. Mûsâ'yla Hârûn Buluşma Çadırı'na girdiler. Dışarı çıkınca halkı kutsadılar. O zaman Rabbin yüceliği halka göründü. Rabb bir ateş gönderdi. Ateş sunağın üzerindeki yakmalık sunuyu, yağları yakıp küle çevirdi. Bunu gören halkın tümü sevinçle haykırarak yüzüstü yere kapandı.[15]

Tanrı'nın meleği, “Eti ve mayasız pideleri al, şu kayanın üzerine koy. Et suyunu ise dök” dedi. Gidyon söyleneni yaptı. Rabbin meleği elindeki değneğin ucuyla ete ve mayasız pidelere dokununca kayadan ateş fışkırdı. Ateş eti ve mayasız pideleri yakıp kül etti. Sonra Rabbin meleği gözden kayboldu.[16]

Manoah bir oğlakla tahıl sunusunu aldı, bir kayanın üzerinde Rabbe sundu. O anda Manoah'la karısının gözü önünde şaşılacak şeyler oldu: Rabbin meleği sunaktan yükselen alevle birlikte göğe doğru yükselmeye başladı. Bunu gören Manoah'la karısı yüzüstü yere kapandılar.[17]

Akşam sunusunun sunulacağı saatte, Peygamber İlyas sunağa yaklaşıp şöyle dua etti: “Ey İbrâhîm'in, İshâk'ın ve İsrâîl'in Tanrısı olan Rabb! Bugün bilinsin ki, sen İsrâîl'in Tanrısı'sın, ben de Senin kulunum ve bütün bunları Senin buyruklarınla yaptım. Yâ Rabb! Bana yanıt ver! Yanıt ver ki, bu halk Senin Tanrı olduğunu anlasın. Onların yine Sana dönmelerini sağla.” O anda gökten Rabbin ateşi düştü. Düşen ateş yakmalık sunuyu, odunları, taşları ve toprağı yakıp hendekteki suyu kuruttu. Halk olanları görünce yüzüstü yere kapandı. “Rabb Tanrı'dır, Rabb Tanrı'dır!” dediler. İlyas, “Baal'in peygamberlerini yakalayın, hiç birini kaçırmayın” diye onlara buyruk verdi. Peygamberler yakalandı, İlyas onları Kişon Vâdisi'ne götürüp orada öldürdü.[18]

KURAKLIĞIN SONU

Sonra İlyas, Ahav'a, “Git, yemene içmene bak; çünkü güçlü bir yağmur sesi var” dedi. Ahav yiyip içmek üzere oradan ayrılınca, İlyas Karmel Dağı'nın tepesine çıktı. Yere kapanarak başını dizlerinin arasına koydu. Sonra uşağına, “Haydi git, denize doğru bak!” dedi. Uşağı gidip denize baktı ve, “Hiç bir şey görmedim” diye karşılık verdi. İlyas, uşağına yedi kez, “Git, bak” dedi. Yedinci kez gidip bakan uşak, “Denizden avuç kadar küçük bir bulut çıkıyor” dedi. İlyas şöyle dedi: “Git, Ahav'a, ‘Yağmura yakalanmadan arabanı al ve geri dön’ de.” Tam o sırada gökyüzü bulutlarla karardı, rüzgâr çıktı, şiddetli bir yağmur başladı. Ahav hemen arabasına binip Yizreel'e gitti. Üzerine Rabbin gücü inen İlyas kemerini kuşanıp Yizreel'e kadar Ahav'ın önünde koştu.[19]

Ayrıca, II. Târihler, Bab: 7'ye de bakılabilir.

185Her benliği olan varlık, ölümü tadıcıdır. Ve şüphesiz kıyâmet günü ecirleriniz size eksiksiz verilecektir. Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete girdirilirse bilsin ki o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Ve basit dünya hayatı, aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir.

186Hiç kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız konusunda yıpranacaksınız/imtihan olunacaksınız. Sizden önce kendilerine Kitap verilen kimselerden ve ortak koşan kimselerden birçok eza; can sıkıçı, sinir bozucu şeyler de işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah'ın koruması altına girerseniz, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.

Bu âyetler, mü’minlere genel bir beyanname niteliğindedir. Herkes ölecek ve ettiğini bulacaktır. O nedenle, basit yaşama aldanarak ebedî hayat mahvedilmemelidir. 185. âyette, herkesin mutlaka öleceği bildirilmiştir, ki bu, mü’minleri Allah yolunda savaşmaya özendirirken, kâfirlerin kaçma telaşlarının da anlamsızlığını ortaya koyuyor.

Bu husus, başka âyetlerde şöyle beyân edilmiştir:

35Her kimliği olan varlık ölümü tadıcıdır. Ve eritip saflaştırmak üzere, sizi Biz, şer ve hayır ile sınarız. Ve siz, yalnız Bize döndürüleceksiniz.

(Enbiyâ/35)

57Her kimliği olan varlık ölümü tadıcıdır. Sonra da yalnızca Bize döndürüleceksiniz.

(Ankebût/57)

77,78Kendilerine, “Elinizi çekin, salâtı ikame edin [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturun, ayakta tutun], zekâtı/vergiyi verin” denilenleri görmedin mi/ hiç düşünmedin mi? Sonra savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, Allah'a duydukları saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti gibi yahut daha şiddetli olarak insanlara saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyarlar. Ve “Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?” dediler. De ki: “Dünyanın kazanımı, çok azdır. Âhiret ise Allah'ın koruması altına girmiş kişiler için daha hayırlıdır ve siz “bir hurma çekirdeğindeki ipince bir iplik kadar” bile haksızlığa uğratılmayacaksınız. Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde bulunsanız bile.” Ve onlara bir iyilik isabet ederse, “Bu Allah'tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, “Bu sendendir” derler. De ki: “Hepsi Allah'tandır.” Bunlara rağmen bu topluma ne oluyor ki, neredeyse hepten söz anlamayacaklar?

(Nisâ/77,78)

Herkesin öleceği ve ettiğini bulacağı beyân edildikten sonra, Allah yolunda mücâdele edenlerin, mücâdeleleri esnasında canları, malları, evlâtları açısından birtakım sıkıntılara maruz kalacakları, bunu peşinen kabul etmeleri gerektiği bildirilmektedir:

• Kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olunacaksınız.

• Sizden önce kendilerine kitap verilen kimselerden ve ortak koşan kimselerden birçok eza işiteceksiniz.

• Sabretmeniz ve Allah'a takvâlı davranmanız, azmi gerektiren işlerdendir.

Âyetteki son cümle ile, bunları defetmenin yolu da bildirilmiştir, ki Allah'a takvâlı davranmak ve sabretmektir.

İnsanların birtakım yollarla belâlandırılacağı, sabredenlerin kurtulacakları Bakara sûresi'nde şöyle dile getirilmişti:

154Ve Allah yolunda öldürülenlere, “Ölüler” demeyin. Aslında onlar diridirler. Fakat siz bilincine ermiyorsunuz.

155,156Ve de kesinlikle Biz, korkudan, açlıktan bir şeylerle ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile sizi zayıf düşüreceğiz/ imtihan edeceğiz. Kendilerine bir musibet geldiği zaman, “Biz şüphesiz Allah'a aidiz ve yalnız O'na döneceğiz” diyen şu sabredenlere de müjdele!

157İşte onlar; Rablerinden, birtakım destekler ve rahmet kendilerinedir. İşte onlar, kılavuzlandıkları doğru yolu bulanların da ta kendisidir.

(Bakara/155-157)

187Ve hani Allah, kendilerine Kitap verilen kimselerden sağlam sözünü almıştı: “Kitabı kesinlikle insanların önüne apaçık koyacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz.” Onlar ise bunu sırtlarının ötesine attılar ve onu az bir bedel karşılığı sattılar. İşte, satın aldıkları şeyler ne kötüdür!

188O yaptıkları şeylerle sevinen ve yapmadıkları şeylerle de övülmek isteyenleri sakın hesaba katma! Onların azaptan kurtulacak bir yerde olacaklarını da sanma! Ve onlar için çok acıklı bir azap vardır.

189Göklerin ve yeryüzünün yönetimi Allah'ındır. Ve Allah her şeye en iyi güç yetirendir.

Burada yine Yahûdilerin hâinliği gündeme getirilerek, hem onlar tehdit ediliyor, hem de mü’minler onlara karşı uyarılıyor. Birçok kez ifade edilmişti ki, onlar kendilerine gönderilen kitapları tahrif etmiş ve kitabı halktan gizlemişlerdi. Kitap meydanda olmadığı için de rahat ve bol yalan uydurmuş, kimse onları tekzip edememiş ve onlar da doğruyu öğrenememişlerdir.

Aslında Yahûdilerden –çoğu birbirinin aynı olan– yüzlerce ahit alınmıştı. Bunların birçoğu Bakara sûresi'nde geçmiş, bir kısmı da Mâide sûresi'nde gelecektir. Burada bahsedilen ahit ise, ellerindeki kitabın birçok yerinde yer alır:

Size verdiğim buyruklara hiç bir şey eklemeyin, hiç bir şey çıkarmayın. Ama size bildirdiğim Tanrınız Rabbin buyruklarına uyun.[20]

Kulak ver, ey İsrâîl! Yahve Tanrımızdır, O tektir. Tanrınız Yahve'yi bütün yüreğinizle, bütün canınızla, bütün gücünüzle seveceksiniz. Bugün size verdiğim bu buyrukları aklınızda tutun. Onları çocuklarınıza benimsetin. Evinizde otururken, yolda yürürken, yatarken, kalkarken onlardan söz edin. Bir belirti olarak onları ellerinize bağlayın, alnınıza takın. Evlerinizin kapı sövelerine, kentlerinizin kapılarına yazın.[21]

Şeria ırmağı'ndan Tanrınız Rabbin size vereceği ülkeye geçince, büyük taşlar dikip kireçleyeceksiniz. Atalarınızın Tanrısı Rabbin size verdiği söz uyarınca O'nun size vereceği ülkeye, süt ve bal akan ülkeye girince, bu yasanın bütün sözlerini taşlara yazacaksınız. Şeria ırmağı'ndan geçince, bugün size buyurduğum gibi, bu taşları Eval dağı'na dikip kireçleyeceksiniz.[22]

Eldeki kayıtlara göre, İsrâîloğulları Tevrât'ı kaybedip asırlar sonra tekrar bulmuşlardır. Tevrât adında bir kitabın varlığını bile bilmeyenleri vardı. Bu hususu Kitab-ı Mukaddes'ten görelim:

Başkâhin Hilkiya Yazman Şafan'a, “Rabbin Tapınağı'nda Yasa Kitabı'nı buldum” diyerek kitabı ona verdi. Şafan kitabı okudu. Sonra krala giderek, “Görevlilerin tapınaktaki paraları alıp Rabbin Tapınağı'ndaki işlerin başında bulunan adamlara verdiler” diye durumu bildirdi. Ardından, “Kâhin Hilkiya bana bir kitap verdi” diyerek kitabı krala okudu. Kral, Kutsal Yasa'daki sözleri duyunca üstünü başını yırttı. Kâhin Hilkiya'ya, Şafan oğlu Ahikam'a, Mikaya oğlu Akbor'a, Yazman Şafan'a ve kendi özel görevlisi Asaya'ya şöyle buyurdu: “Gidin, bulunan bu kitabın sözleri hakkında benim için de, bütün Yahuda halkı için de Rabbe danışın. Rabbin bize karşı alevlenen öfkesi büyüktür. Çünkü atalarımız bu kitabın sözlerine kulak asmadılar, bizler için yazılan bu sözlere uymadılar.”[23]

190-194Göklerin ve yeryüzünün oluşturuluşunda, gecenin ve gündüzün ardarda gelişinde, elbette, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anan; göklerin ve yerin oluşturuluşu üzerinde: “Rabbimiz! Sen, bunu boş yere oluşturmadın, Sen, tüm noksanlıklardan arınıksın. Artık bizi Ateş'in azabından koru! Rabbimiz! Şüphesiz Sen, kimi o ateşe girdirirsen artık onu kesinlikle rezil etmişsindir. Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar için yardımcılardan da hiç kimse yoktur. Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, “Rabbinize inanın!” diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi “iyi adamlar” ile birlikte, geçmişte yaptıklarımızı ve yapmamız gerekirken yapmadıklarımızı bir bir hatırlattır/öldür. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaat ettiğin şeyleri ver, kıyâmet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen, verdiğin sözden dönmezsin” diye iyiden iyiye düşünen kavrama yetenekleri olanlar için nice alâmetler/göstergeler vardır.

Bu âyetler, nasıl tefekkür edilmesi gerektiği hususunda güzel bir örnektir, ki böyle tefekkür edenler, “ulü'l-elbâb” olarak nitelenmektedir.

Göklerin ve yeryüzünün yaratılışı ve bunun akıl sahibi kimseler için âyet oluşu daha evvel de konu edilmişti:

164Şüphesiz ki göklerin ve yerin oluşturuluşunda, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde,

insanlara yarayan şeylerle denizde akıp giden gemide,

Allah'ın semadan bir su indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde,

yeryüzünde her deprenen canlılardan yaymasında,

rüzgârları evirip çevirmesinde,

gök ile yeryüzü arasında emre hazır olan bulutta, şüphesiz akıllarını çalıştıran bir toplum için elbette alâmetler/göstergeler vardır.

(Bakara/164)

Bu âyetlerin dışında da afaktaki âyetlere yönelik Kur’ân'da yüzlerce âyet bulunmaktadır.

Allah, afak ve enfüsteki âyetlerin düşünülüp incelenmesini istemekte, ki bunlar düşünülüp incelendiğinde, Allah'tan başka kimsenin bunları yapamayacağı; zerreden kürreye hiç bir varlığın bâtıl olarak [amaçsız olarak, oyun olsun diye] yaratılmadığı anlaşılır:

38Ve Biz gökleri, yeryüzünü ve ikisi arasındakileri oyun oynayanlar olarak oluşturmadık.

39Biz, o ikisini sadece hak/ gerçek ile oluşturduk. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.

(Duhân/38-39)

27Ve Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve aralarında olanları boşuna oluşturmadık. Bu, kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden  kişilerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı şu kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden şu kişilerin vay hâline!

(Sâd/27)

115Peki siz, Bizim sizi sadece boş yere oluşturduğumuzu ve şüphesiz sizin yalnızca Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?

(Mü’minûn/115)

Bunları gözlemleyip araştırarak Allah'a iman etmek, imanın taklitten uzak ve makbul olmasına vesile olur. O nedenle, Tefekkür eden, kavrama yetenekleri olanlar için nice âyetler vardır buyurulmuştur.

TEFEKKÜR

التّفكر[tefekkür], Kur’ân'da üzerinde önemle durulan ve tavsiye edilen bir eylemdir. Bu sebeple “tefekkür” kavramının iyi özümsenmesi gerekir.

تفكر[tefekkür] mastarı [tefekkere fiili], üç harfli olan  ف ك ر[fikr] kökünden [fekere fiilinden] türemiştir. Fikr ise, “i‘mâlu'l-hatarı fi'ş-şey’i” [bir şey hakkında ham düşünce üretilmesi] demektir.[24]

Fikr [ham düşünce] sözcüğü, Kur’ân'da sadece Müddessir/18'de (tef‘il babı kalıbıyla) yer almış ve bahsi geçen kişi, tefekkür etmediği, fikri [ham düşüncesi] ile hareket edip kâfir olduğu için kınanmıştır:

18-25Şüphesiz o, düşündü ve ölçü koydu. –Artık o mahvoldu. Nasıl bir ölçü koydu! Yine o mahvoldu. Nasıl bir ölçü koydu!– Sonra baktı. Sonra yüzünü buruşturdu, kaşlarını çattı. Sonra, arkasını döndü ve böbürlendi de: “Bu, söylenti hâlinde gelen bir büyüden başka bir şey değil. Bu, beşer sözünden başka bir şey değil” dedi.

(Müddessir/18-25)

“Ham düşünce üretmek” anlamındaki fikr sözcüğünden türemiş olan tefekkür sözcüğü ise Lisânu'l-Arab'da, “teemmül” olarak, teemmül sözcüğü de “tesebbüt” olarak tanımlanmıştır.[25] Tefekkür sözcüğü, kalıbı itibariyle, “bir şey üzerinde sürekli düşünmek; düşünce zinciri oluşturmak” demektir. Bu sözcüklerin Türkçe karşılıklarına göre tefekkür, “herhangi bir mesele hakkında iyice-etraflıca düşünmek, zihni yormak, işin bilincine varmak, yani üzerinde düşünülen konuya ait bilgileri ve başka fikirleri karşılaştırmak, aralarındaki bağlantıları inceleyerek bir karara ve hükme varmak” anlamına gelir. Görüldüğü gibi tefekkür, ham düşünce olmadığı gibi, sadece düşünme yetisinin ürünü de değildir; düşünme yetisi ile birlikte, akıl, muhakeme, hafıza, dikkat gibi diğer melekelerin ortaklaşa ürettikleri bir yargıdır.

Böyle olmasına rağmen bu kavram Türkçe'de yaygın olarak sadece “düşünme” sözcüğü ekseninde anlaşılmakta ve ifade edilmektedir.

Tefekkür'ü daha doğru bir şekilde anlayabilmek için; “düşünme” ile arasındaki farkı belirlemek, bunun için de öncelikle “düşünme”nin ne olduğunu bilmek gerekir. “Düşünme” başlığı altında psikoloji ders kitaplarında ve Ana Britannica Ansiklopedisi'nde aşağıdaki bilgiler verilmektedir:

Düşünme, beynin dolayısıyla [indirect] yaptığı bir tepkidir. (…) Beynimizin işleyişi yalnızca dış uyaranların varlığına tâbi değildir. Bir dış uyarıcı olmadan da beynimizin ‘düşünme’ şeklinde faaliyetine devam ettiğini görürüz. O kadar ki, kendimizi en sakin hissettiğimiz, her şeyle ilgimizi kestiğimiz zamanlarda dahi beynin faaliyetini gözlemek kabildir: Yorgun bir insanın hiç bir şeyi düşünecek hâli olmasa da, kafasından bir yığın hayaller geçer. Meselâ, uykusunda rüyalar görür. Böylece zihin âdeta boş durmaktan hoşlanmazmış gibi görünmektedir. Burada beyin, kendisine bir ‘övendire’ ödevini gören maddî uyaranlara karşı değil, belki bu maddî uyaranın beyinde bıraktığı bir ‘iz’e veya onun ‘sembol’üne karşı tepki gösteriyor denilebilir. (…) Aradan bir hayli zaman geçmesine rağmen beyni, aynı olay veya tepkiye davet eden sebep, artık maddî bir uyaran değil, o olayın algılanmasından meydana gelen, ‘olay’ın hayalleri, tasavvurlarıdır. Yani, beyin o anda olaydan gelen maddî uyaranlarla değil, o olaydan arta kalmış olan ‘sembol’lerle faaliyet hâlindedir.[26]

Düşünme, bireyin zihinsel etkinlikleri ile dış uyaranlar arasında kurduğu bağlantıdır. (…) Geçmişte düşünme bilinçli bir deneyim olarak tanımlanmaktaydı. Ancak, uyarıcı durumlar ile bunlara verilen cevaplar arasındaki tüm süreçler bilinçli değildir. Psikanalize göre ‘birincil süreç düşüncesi’, bilinç dışı ve sözcük öncesi bir süreçtir, yani sözcüklerle simgeselleşmemiştir. Örneğin, bir isteğin insanı baskı altında bırakması sözcüklere dökülemez. Bu düşünce türünde karşıtlar bir arada bulunabilir; böyle düşünce mantık kurallarına uymaz, zaman ve yer tanımaz, neden-sonuç bağıntısı taşımaz ve bütünüyle haz ilkesi doğrultusunda, gerçeklikle bağıntılı olmayan bir biçimde gelişebilir. Oysa ‘ikincil süreç düşüncesi’, gerçeklik ilkesine bağlı olarak dış nesnelerin gerçekliğini gözetir, söze dökülür, dil ve mantık kurallarına uyum gösterir. İç ve dış etkilerin yoğunluklarına bağlı olarak düşünce, mantıksal [yönlendirilmiş ve yapılandırılmış] ya da düşsel [imgesel ve fantastik] olabilir. Mantıksal düşünme, yaşanan deneyimlerin sonuçları arasında bağlantı kurma yolundaki usa vurmanın yönlendirilmiş ve yapılandırılmış biçimidir. Bu nitelikteki düşünce nesnel, dışa yönelik ve ‘gerçekçi’ [realistik] olarak nitelenir. Bunun karşıtı öznel, duygusal olan ‘içe yönelik’ [otistik] düşüncedir. (…) ‘Gerçekçi düşünce’, bir amaç doğrultusunda düşüncelerin bir araya getirilmesi ve düzenlenmesine yönelik mantıklı düşüncedir: Nesneler, kavramlar ya da bilgi kaynakları arasında bağlantı kurma, değerlendirme, yargılama, problem çözme ve yeni çözümler bulma, ilke çıkarsama, tümevarım ve tümdengelim gibi değişik biçimler alabilir. ‘İçe yönelik düşünce’, temelde düşünenin istek ve fantezileri bağlamında, dış koşullar ya da yer-zaman-nedensellik bağlantıları dikkate alınmadan gelişen düşüncedir. Bu tür düşüncenin tipik örneği, uyaranlara herhangi bir denetim uygulanmadan, düşüncelerin ansızın kendiliğinden anımsandığı serbest çağrışımdır.[27]

Yukarıdaki açıklamalardan, “düşünme” hakkında şu tesbitleri yapmak mümkündür:

• Düşünme, karşılaşılan her nesne ve olguya karşı, beyin tarafından verilen dolaylı bir tepkidir. Ancak bu tepki her zaman etki ile eş zamanlı olarak ortaya çıkmaz.

• Düşünme dolaylı bir tepki olduğundan, bu tepkiyi doğuracak bir etkinin bulunmaması hâlinde beynin düşünce yetisi harekete geçmez. Meselâ, duyu organlarının algılama yapamadığı bir ortamda [uzayda, boşlukta] beynin düşünme faaliyetinde bulunması söz konusu değildir.

• Düşünme yetisi, kontrol edilemeyen, yani insana boyun eğmeyen, onun iradesi dışında her türlü koşulda faaliyet gösteren bir beyin fonksiyonudur.

• Düşünme, beynin bilinçli sürecinde oluşabileceği gibi [ikincil süreç düşüncesi], bilinçsiz sürecinde de oluşabilir [birincil süreç düşüncesi].

• Düşünme, kendisini oluşturan iç ve dış etkilerin yoğunluklarına göre, “içe yönelik” veya “gerçekçi” olarak nitelendirilebilir.

“Tefekkür”ü daha doğru bir şekilde anlamak amacıyla gelinen bu noktadan sonra yapılacak şey; yazımızın başında açıklamalarını verdiğimiz “fikr” ve “tefekkür” kavramlarının, yukarıdaki bilimsel açıklamaların neresinde yer aldığına ve bilimsel açıklamalardaki tarifler ile Lisânu'l-Arab kaynaklı tarifler arasında bir fark olup olmadığına bakmak olmalıdır. Ancak, bu bakışın sağlıklı olabilmesi, Kur’ân'ın merkeze alınmasına bağlıdır. Çünkü cevabını aradığımız şey, Kur’ân'daki “fikr” ve “tefekkür”dür.

Konuya Kur’ân penceresinden bakıldığında Kur’ân'ın, “fikr” ve “tefekkür” kavramlarını, beynin bilinçli sürecine ait faaliyetler olarak gördüğü anlaşılır. Çünkü Kur’ân'ın muhatabı “bilinçli insan”dır. Yani, Kur’ân'ın “fikr” ettiğini söylediği ve “tefekkür” etmesini istediği insan; Kur’ân'ın muhatabı olan “bilinçli insan”dır. Bu tesbit, yukarıdaki bilimsel açıklamalar dikkate alınarak ifade edilecek olursa denilebilir ki; “fikr” de, “tefekkür” de, “ikincil süreç düşüncesi” kapsamındadır.

Bu noktada, “fikr” ve “tefekkür”ün, bilimsel açıklamalarda “ikincil süreç düşüncesi” olarak adlandırılan düşünceyi oluşturan “içe dönük düşünce”ye ve “gerçekçi düşünce”ye karşılık geldikleri söylenebilir. Çünkü bilimsel açıklamalarda, beynin bilinçli sürecinin ürünleri olarak “içe dönük düşünce” ve “gerçekçi düşünce”den başka bir düşünceden bahsedilmemektedir. Dolayısıyla, “fikr” ve “tefekkür”ü, “içe dönük düşünce” ve “gerçekçi düşünce” ile özdeşleştirmek mümkündür.

Gerçekten de “fikr” denilen ham düşüncelerin bir çoğu vesveseden ibaret olup tutarsız ve anlamsızdır, bazıları ise –Kur’ân'ın bildirdiği gibi– insanı helâk edecek boyuttadır. Bu durumda, insanın hevâsını ön plânda tuttuğu ve bu hevânın derecesine göre; “içe dönük, imgesel, fantastik, düşsel” olarak adlandırılan düşünce ile “fikr”, aynı şey sayılabilir. “Fikr” ile “içe dönük düşünce” aynı şey olarak kabul edildiğinde ise, “tefekkür” ile “gerçekçi düşünce”nin de aynı şey olduğunun kabulü gerekir. Nitekim “tefekkür” sözcüğünü açıklayan “karar vermek”, “hükme varmak” gibi davranışlar ile “gerçekçi düşünce”yi açıklayan “değerlendirme”, “yargılama”, “problem çözme”, “ilke çıkarsama” gibi davranışlar, anlamları itibariyle aynı eksendedir.

Ancak, bize göre bu yaklaşım noksandır ve bu yaklaşım ile doğru sonuca ulaşmak mümkün değildir. Kur’ân, yazımızın sonunda birçok örneğini vereceğimiz gibi, “tefekkür” sayesinde insanın yanlıştan uzaklaşarak doğruyu bulacağını, gerçek başarıya ulaşacağını söylemektedir. Yani, “tefekkür” sonucunda, ödülü cennet olan gerçek başarı söz konusudur. Hâlbuki “gerçekçi düşünce”nin tarifinde, açıklamalarında, böyle bir başarıya ulaştırma özelliğinden bahsedilmemiştir. Başka bir ifade ile, her aşaması bilimsel gerçeklere dayandırılarak mantıklı bir amaca göre hazırlanmış bir plân tasavvuru, “gerçekçi düşünce” olarak nitelendirilebilir ama gerçek başarıya ulaşmaya hizmet etmiyorsa, “tefekkür” olarak nitelendirilemez. Örnek olarak, nükleer enerjiyi bir imha silâhı olarak geliştiren düşünce, “gerçekçi düşünce”dir, ama asla “tefekkür” değildir. Bu durumda, bilimsel açıklamalarda yer alan “gerçekçi düşünce” tarifi, “tefekkür”ün açıklamasında yeterli olamamakta, noksan kalmaktadır.

Diğer taraftan Kur’ân, Müddessir/18'de; “fikr” eden kişinin ölçü koyduğunu söylemektedir. Ölçü koymak ise, anlam olarak değerlendirme yapmayı ve hüküm vermeyi de içermektedir. Yani, âyette sözü edilen kişi, bilimsel açıklamalarda “gerçekçi düşünce” olarak tanımlanmış davranışlarda bulunmak sûretiyle ölçü koymuş, ama sonuçta “fikr” ettiği [ham düşünce ürettiği] için kınanmıştır. Şu hâlde Kur’ân'daki “fikr” eylemi; bilimsel açıklamalardaki, hevânın ön plâna çıktığı “içe dönük düşünce”yi temsil ettiği gibi, “gerçekçi düşünce”yi de temsil etmektedir.

Bu bilgiler ışığı altında, Kur’ân'daki “fikr” ve “tefekkür” kavramları hakkında aşağıdaki tesbitleri yapmak mümkündür:

• Kur’ân bilinçli insanları muhatap aldığı için, Kur’ân'daki “fikr” ve “tefekkür”, bilinçli beynin ürünleridir.

• Kur’ân'daki “fikr”; bilinçli bir beyin tarafından üretilen, düşüncelerin ansızın kendiliğinden anımsandığı serbest çağrışımlardan başlayarak, değerlendirme, yargılama, ilke çıkarsama, problem çözme gibi biçimler ihtiva eden “gerçekçi düşünce”nin de içinde bulunduğu, düşünce çeşitlerinin genel adıdır.

• Kur’ân'daki “tefekkür”; yanlıştan sakındırıp doğruyu buldurmak sûretiyle gerçek başarıyı sağlayan “fikr”dir.

Bu son tesbitin bazı yanlış anlaşılmalara meydan vermemesi için, bir hususun belirtilmesinde yarar vardır: Gerçek başarının elde edilmesi, insanın oturduğu yerde tefekkür etmesi ile değil, tefekkür ile bulduğu doğruları hayatına geçirmesi, o doğrulara uygun davranması ile mümkündür. Nasıl ki, kuvveden fiile dönüşmeyen yanlış düşünceler sebebiyle bir kimsenin hesaba çekilip cezalandırılması söz konusu değilse, kuvveden fiile dönüşmeyen doğru düşünceler de kişiye ödül getirmez.

Gerek “fikr”, gerekse “tefekkür”, beynin düşünme fonksiyonunun ürünleri olduğu için, ancak algılanabilen varlıklar ve olaylar hakkında yapılabilir. Buna göre “fikr” ve “tefekkür”, Allah'ın yarattığı ve algılayabildiğimiz varlıklar için söz konusudur, ama sûret olarak vasıflandırılamayan ve şekil olarak hayal edilemeyen Allah hakkında mümkün değildir. Keza Kur’ân'da örneklemelerle, sembollerle anlatılan cennet, cehennem ve diğer detaylardan oluşan âhiret hayatı hakkında da, bizim bulunduğumuz boyuttan farklı bir boyutta bulunduğu (Ra‘d/35, İsrâ/60, Muhammed/15, İnsan/16), dolayısıyla da bizim algılayamadığımız bir âlem olduğu için, “fikr” ve “tefekkür” yapılamaz. Bundan başka “fikr” ve “tefekkür”, insan beyninin ürünleri olduğundan Allah için kullanılamaz. Yani, Allah'ın fikir sahibi olması veya tefekkür etmesi mantıksızdır, söz konusu edilemez.

Kur’ân, “tefekkür” dışında, insanlara gerçek başarının yolunu gösteren iki eylemin daha bulunduğunu bildirmiştir. Bu eylemlerden biri “akletmek”, diğeri de “vahye kulak vermek”tir:

10Ve onlar derler ki: “Eğer biz dinlemiş olsaydık yahut akletmiş olsaydık şu çılgın ateşin ashâbı içinde olmazdık.”

(Mülk/10)

44Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten vahye kulak vereceğini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir. Aslında yol bakımından daha sapıktırlar/şaşkındırlar/aşağıdırlar.

(Furkân/44)

“Tefekkür”ün alt basamağı mahiyetinde olan “akletmek”, Kur’ân'da mecazen “tefekkür” anlamında kullanılmıştır (Bakara/44, 73, 76, 164, 170, 171, 242; Âl-i İmrân/65, 118; Mâide/58, 103; En‘âm/32, 151; A‘râf/169; Enfâl/22; Yûnus/16, 42, 100; Hûd/51; Yûsuf/2, 109; Ra‘d/4; Nahl/12, 67; Enbiyâ/10, 67; Mü’minûn/80; Hacc/46; Nûr/61; Şu‘arâ/28; Ankebût/35, 63; Rûm/24, 28; Kasas/60; Yâ-Sîn/62, 68; Saffat/138; Mü’min/67; Zümer/43; Zuhruf/3; Hadîd/17; Câsiye/5; Hucurât/4 ve Haşr/14).

Ancak, “akletmek” [aklı kullanmak, akıl yürütmek] ve bu yolla “tefekkür”e ulaşmak herkesin yapabileceği bir şey olmayıp, bilginlere özgü bir beceridir. Yani, bilgisizler “tefekkür” edemezler:

43Ve Biz, bu örnekleri insanlara veriyoruz. Onlara da bilginlerden başkası akıl erdiremez.

Ankebût/43)

Vahye kulak vermek ise, “vahyi kabul etmek ve onunla amel etmek”tir. Vahiydeki haberler, Muhbir-i Sâdık [Doğru Haberci] olan Allah tarafından bildirildiği için mutlak doğrudur. İnsanoğlu, vahiydeki haber ve uyarıların hepsine bilimsel bilgi olarak henüz ulaşamamış, onların doğruluğunu bilimle tesbit edememiştir. Ama vahyin haber ve uyarılarını kabul edenler, yani vahye kulak verenler, bu doğru haber ve bilgiler sayesinde kendilerini kurtarırlar. Yine vahye kulak verenler, zihinlerinde oluşan ham düşünce ve vesveseleri Kur’ân terazisinde tartarlarsa, yani Şeytan-ı Racîm'den Allah'a sığınırlarsa, zihinlerindeki yanlışları görme şansını elde ederler.

Vahye kulak vermek de, aynen “akletmek” gibi Kur’ân'da “tefekkür” anlamıyla kullanılmıştır (A‘râf/100, Yûnus/67, Nahl/65-69, Rûm/21-24, Secde/26, Enfâl/21-22, Kehf/101, Kaf/37).

Sonuç olarak, İslâm'ın çok önem verdiği “tefekkür”ün; düşünme yetisi başta olmak üzere insan beyninin birçok melekesinin, aynı anda ve en mükemmel şekilde kullanılması olduğu söylenebilir. Tefekkür için akledebilmek, akledebilmek için de bilgili olmak lâzımdır. Yani tefekkür, insanın bilgisini arttırır, insanı taklitçilikten kurtarır. Bilgi sayesinde de insan, iyi ile kötünün ayrımını yapar, daima kârlı çıkar ve doğru davranışları ile başkalarına da yol gösterir.

Tefekkürden bahseden ve tefekkür örneği içeren âyetler şunlardır: Bakara/219, 266; En‘âm/50; A‘râf/176, 184; Rûm/8, 21; Yûnus/24; Ra‘d/3; Nahl/10-11, 44, 69; Zümer/42; Câsiye/13 ve Haşr/21.

Allah, yerler ve gökler üzerinde bilgilenerek, tefekkür eden ve tevhide ulaşanlara İbrâhîm peygamberi örnek vermiştir:

75Ve Biz, kanıt elde etmesi ve kesin inananlardan olması için İbrâhîm'e göklerin ve yerin mülkiyeti ve yönetimini böylece gösteriyorduk.

76Bu nedenle İbrâhîm, üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü, “Bu, benim rabbimdir” dedi. Sonra yıldız batınca, “Ben batanları sevmem” dedi.

77Sonra ay'ı doğarken görünce de, “Bu, benim rabbimdir” dedi. O da batınca, “Andolsun ki Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, kesinlikle ben sapkınlar toplumundan olurum” dedi.

78,79Sonra güneşi doğarken görünce de, “Bu benim rabbimdir, bu daha büyük!” dedi. Sonra o da batınca, “Ey toplumum! Şüphesiz ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Kesinlikle ben hanif; bâtıl inançlardan dönmüş biri olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene/yok edecek olana çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim” dedi.

(En‘âm/75-79)

ZİKİR

Rabbimiz burada Kendisinin anılmasından bahsetmektedir. Allah'ın zikri [anılması] ile ilgili A‘râf sûresi'nin sonunda yaptığımız açıklamanın[28] sonuç bölümünü aktarıyoruz:

Âyetlerden açık ve net olarak anlaşıldığı gibi, Yüce Allah Kendisini, babalarımızı andığımız gibi, hatta daha kuvvetle/şiddetle anmamızı emretmektedir. Bu durumda öncelikle babalarımızı nasıl andığımızı düşünmemiz gerekmektedir. Bir insanın herhangi bir sayaçla gece-gündüz “Baba, Baba...” diye diliyle babasını anması söz konusu olamayacağına göre, burada düğümü çözecek olan ipucu, babamızı anmamızın, onu düşünmemizin nasıl olması gerektiğindedir.

Evlâtlarına, “Oğlum/kızım, beni unutma!” diye tembih eden babaların bu sözle evlâtlarının kendilerini sayıklamalarını kastetmedikleri kesindir. O hâlde babalarımızı anmamız, onları düşünmemiz, onları aklımızdan çıkarmamamız, üzerimizdeki hakklarını düşünüp onlara olan maddî ve manevî sorumluluklarımızı hatırlamamız, sevgide ve saygıda kendilerine kusur etmememiz demektir.

“Zikrullah”ı, belirli sayıdaki ifade kalıplarıyla yapmayı doğru bulan zihniyetin, Allah'ın Bakara/152'de verdiği, Beni anın ki, Ben de sizi anayım mesajı hakkında ayrıca kafa yormaları ve Allah'ı, “Allah, Allah…” diye anan kimselerin, Allah'tan da kendilerini “kulum, kulum…” diye anmasını bekleyip beklemediklerini düşünmeleri gerekir.

Bu dini en iyi anlayan ve en iyi uygulayanların, Peygamberimiz ile o'nun çağdaşı olan ve dinî eğitimlerini o'ndan alan sahabe olduğu şüphesizdir. O güzide Müslümanlar bu âyetleri bugünkü tarikat, tekke ve tasavvuf anlayışıyla anlayıp uygulamamışlardır. Onların belirli sayılarla “Allah, Allah...” diye zikrettiklerini kimse duymamış, hiç bir kitap yazmamıştır. Onlar, kişinin aynasının “iş” olduğunun, lâfına bakılmayacağının bilincindeydiler. Bu nedenle de ömürlerini hep öğrenerek, öğreterek, Allah için mücâdele [cihad] ederek geçirmişlerdir.

Zikrullah/Allah'ın anılması, halk arasında uygulandığı şekliyle elde tesbîh, dil ile “Allah, Allah” demek değildir. Zikrullah/Allah'ın anılması, Allah'ın biz kulları üzerindeki hakklarını ve bize sunduğu nimetleri düşünmek, O'na karşı sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizi ikide bir kontrol etmek, verdiği görevleri eksiksiz yerine getirmek, nimetlerine karşı şükredip nankörlük etmemek ve daima bu bilinç içerisinde olmaktır.

Allah'ın bizden istediği de budur.[29]

Âyetteki, Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, “Rabbinize inanın!” diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık ifadesindeki nidacı, “insanları Allah'a davet eden elçi ve Allah'ın indirdiği kitap”tır:

125Rabbinin yoluna, haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Şüphesiz Rabbin Kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, kılavuzlandıkları doğru yolda olanları da en iyi bilendir.

(Nahl/125)

45-48Ey Peygamber! Şüphesiz Biz, seni, bir şâhit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Kendi izniyle/ bilgisiyle Allah'a bir davetçi ve ışık saçan bir kandil olarak gönderdik/elçi yaptık. Sen de inananlara, şüphesiz kendileri için Allah'tan büyük bir armağan olduğunu müjdele. Kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kimselere ve münâfıklara itaat etme, onların verdiği eziyetleri bırak, önemseme. Ve sen, Allah'a işin sonucunu havale et. Ve “tüm varlıkları belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyarak, destekleyerek uygulayan” olarak Allah yeter.

(Ahzâb/45-48)

1-1De ki: Bana vahyedildi ki, şüphesiz yabancılardan bir grup Kur’ân dinleyip de: “Şüphesiz biz, rüşde kılavuzluk eden hayret verici bir Kur’ân dinledik. Bundan dolayı, biz ona iman ettik ve Rabbimize hiçbir şeyi asla ortak koşmayacağız.

(Cinn/1-2)

195Bunun üzerine Rableri onlara karşılık verdi: “Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun –ki hepiniz aynısınızdır– çalışanın amelini kaybetmem. O nedenle, göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Benim yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler; elbette onlardan kötülüklerini örteceğim ve Allah katından bir sevap olarak, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Ve Allah, sevabın güzeli Kendi katında olandır.”

Bu âyet, tefekkür edip, Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi ebrâr [iyiler/yardımseverler] ile birlikte vefat ettir. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaad ettiğin şeyleri ver, kıyâmet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen verdiğin sözden dönmezsin diyen kavrama yeteneğine sahip kimselere verilen cevaptır. Özetle: Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun –ki bazınız bazınızdandır [hepiniz aynısınızdır]– çalışanın amelini zayi etmem. Binâenaleyh göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Benim yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler; elbette onlardan kötülüklerini örteceğim ve Allah katından bir sevap olarak, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım.Ve Allah, sevabın güzeli Kendi katında olandır” mesajı verilmiştir..

Âyetteki, Sizden erkek olsun, kadın olsun –ki bazınız bazınızdandır [hepiniz aynısınızdır]– vurgusu, Allah nezdinde kulun, kadın-erkek diye ayırımının bulunmadığının ifadesidir. Bir başka âyette de şöyle buyrulur:

123Bu iş, sizin kuruntularınızla ve Kitap Ehlinin kuruntularıyla değildir. Kim kötülük yaparsa onunla cezalandırılır. Ve o kendisi için Allah'ın astlarından bir yol gösterici, koruyucu yakın ve iyi bir yardımcı bulamaz.

(Nisâ/123)

196,197Kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kişilerin beldelerde dolaşmaları, çok az bir kazanım, sakın seni aldatmasın. Sonra onların varacakları yer cehennemdir ve o, ne kötü bir yataktır!

198Ama, Rablerinin koruması altına girmiş kişilere gelince, onlar için, Allah katından bir yolcu ikramı olarak, altlarından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetler vardır. Ve Allah katındaki, “iyi adamlar” için daha iyidir.

Bu âyetlerde, 195. âyetin ifadeleri biraz daha detaylandırılmıştır. Âyetin başındaki, Küfretmiş olan şu kişilerin beldelerde dolaşmaları; çok az bir kazanım, sakın seni aldatmasın ifadesiyle, Allah yolunda çalışanların, mal-mülk peşinde koşanlara göre ekonomik açıdan belki zayıf olacakları, fakat onlara bakıp adlanılmaması gerektiğine işaret edilmiştir:

14Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu aşırı istek, insanlara süslü/çekici kılındı. Bunlar, basit dünya hayatının kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır.

15-17De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Allah'ın koruması altına girmiş; “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi Ateş'in azabından koru!” diyen, sabreden; direnç gösteren, doğru olan, sürekli saygıda duran, Allah yolunda harcamada bulunan ve seherlerde bağışlanma dileyen kişiler için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan hoşnutluk vardır. Ve Allah, kulları en iyi görendir.

(Âl-i İmrân/14-17)

Dünya mal ve zînetinin geçiciliği, aldatıcılığı birçok kez (örneğin; Âl-i İmrân/178, A‘râf/182-183, Mü’minûn/55, Nahl/112, Hicr/88, Tâ-Hâ/131) dile getirilmiştir. Bu konuda Kasas sûresi'ndeki (76-83. âyetler), Kârûn kıssası, Kehf sûresi'ndeki (32-44. âyetler) “iki adam” kıssası ve Sebe sûresi'ndeki (15-21. âyetler) Sebe halkının kıssası da okunmalıdır.

199Şüphesiz ki Kitap Ehlinden, Allah'a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene –Allah'a samimiyetle saygı duyanlar olarak– inananlar da vardır. Onlar, Allah'ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rableri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir

Yukarıda, o günün Yahûdilerinin olumsuz düşünce ve tavırları bildirildikten ve onlar tehdit edildikten sonra bu âyette, Şüphesiz ki Kitap Ehlinden, Allah'a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene –Allah'a huşû [saygı] duyanlar olarak– inananlar da vardır. Onlar Allah'ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rabb'leri katında olanlardır ifadeleri ile istisnâ yapılmaktadır. Burada istisnâ edilenlerin kimlikleri hususunda kaynaklarda şu bilgiler verilmiştir:

Âlimler bu âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında ihtilaf etmişlerdir. Meselâ, İbn Abbâs, Câbir ve Katâde şöyle demiştir: “Bu âyet Habeş Necâşî'si hakkında nâzil olmuştur. O ölüp, Hz. Peygamber (s.a) (gıyabında) cinâze namazını kıldığı zaman, münâfıklar, “Muhammed, hiç görmediği bir Hristiyan için cenaze namazı kılıyor” demişlerdi.

İbn Cüreyc ve İbn Zeyd ise, bu âyetin Abdullah ibn Selâm (r.a) ve arkadaşları hakkında nâzil olduğunu söylemişlerdir. Âyetin, Necrânlılardan 40, Habeşlilerden 32 ve Rûmlardan [Bizanslılardan] Hrıstiyanken Müslüman olan 8 kişi hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir. Mücâhid bu âyet-i kerîmenin bütün Ehl-i Kitap hakkında nâzil olduğunu söylemiştir ki en uygun görüş budur. Zira Cenâb-ı Hakk, kâfirlerin varacakları yerin cehennem olduğunu bildirince, Ehl-i Kitaptan iman edenlerin varacakları yerin cennet olduğunu beyân buyurmuştur.[30]

Bu sûrenin 114. âyetinde, Ehl-i Kitabın hepsinin aynı olmadığı bildirilmişti. Bunlardan başka birçok âyette (örneğin; Bakara/62, İsrâ/107-109, Mâide/82-83, Ahkâf/10, En‘âm/114, Kasas/52-53) bu durum açıklanmıştır.

200Ey iman etmiş kimseler! Kurtulmanız, başarı kazanmanız için sabredin ve birbirinizin sabırlı olmasını sağlayın, birbirinize bağlanın ve Allah'ın koruması altına girin.

Yukarıda, Yahûdilerin hınzırlığı, içlerinde ehl-i insaf sahiplerinin bulunduğu, kâfirlere ceza, mü’minlere de ödül verileceği beyân buyurulmuştu. Bu âyette ise, davalarında başarılı olabilmeleri için Müslümanlara yapmaları gerekenler bildiriliyor: Felâh bulmanız [kurtulmanız, başarı kazanmanız] için sabredin ve sabırlaşın, birbirinize bağlanın ve Allah'a takvâlı davranın.

İnsanların başarılı olması ve zafer kazanmaları, işte bu üç maddeye; sabra, sabırlaşmaya ve kenetlenmeye [birlik oluşturmaya] bağlıdır.

SABIR

Kur’ân'ın 70'ten fazla âyetinde geçen صبر [sabr] kelimesi, halk arasında “acıya, sıkıntı ve zorluklara katlanma” olarak algılanmaktadır. Ancak Allah'ın Kur’ân'da sabırlı insanları övmesi ve onları hesapsızca ödüllendireceğini bildirmesi, bu kelimenin daha derinlikli olarak incelenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle kavram daha detaylı bir şekilde açıklanmaya çalışılacaktır. Sabır, “aklın ve dinin gösterdiği yolda sebat etmek, kararlı olmak”tır. İnsan psikolojisi zorluğa değil kolaylığa, acıya değil hazza, feragate değil bencilliğe eğilimlidir. Bu nedenle bazı ibâdetler ve ahlâkî davranışlar insana zor gelebilir. Meselâ insan, cebindeki parayla bir yoksula yardım etmektense onu kendine harcamayı, çalışıp yorulmaktansa eğlenmeyi, gezip tozmayı daha çok isteyebilir. İnsanın uzun yaz günlerinde bitkinlik duymadan oruç tutmasını, çıkarına olmasa da iyi ve doğru davranışlarda bulunmasını sağlayan güç, sabırdır.

Sabır, “aklın ve dinin gösterdiği yolda, nefsin aşırı istek ve arzularına direnmek”tir. Akıl, din ve toplum kuralları doğru bulmasa da, insanlar çoğu zaman nefislerine hoş gelen arzularını tatmin etmek isterler. Sabır, insan psikolojisinin bu kuvvetli çekim gücüne rağmen kişinin hiç tereddüt etmeden erdemli davranışları seçmesini sağlayan güçtür.

Sabır, “insanın elinde olmadan başına gelen ve ona büyük üzüntüler veren musibetlere karşı koymak, onların üstesinden gelmek”tir. Bazı sıkıntıların insanın irade gücünü aştığı bir gerçektir. Doğal afetler, savaşlar, savaş ortamı içinde karşılaşılabilecek ölüm korkusu, yokluklar ve işkenceler, kendisinin veya yakınlarının başına gelen felâketler, insanın istese de engelleyemeyeceği mutsuzluk ve acı duyma nedenleridir. Bunlar, insan psikolojisinin hoşlanmadığı ve daima kaçınmak istediği durumlardır. Bu durumlar insanda maddî yıkımlar kadar manevî yıkımlara da yol açarlar. İşte bu gibi durumlarda insanın metanetini ve hayata bağlılığını kaybetmesini önleyen, çektiği acılara rağmen Allah'a isyan etmeden mücâdelesine devam edebilmesini ve ayakta kalabilmesini sağlayan güç, sabırdır.

Sabır, bütün peygamberlerin ortak ahlâkî niteliğidir. Peygamberlerin tevhid mücâdelelerini dile getiren Kur’ân âyetleri, onların sabır ve sebatlarını örnek olarak göstermektedir. Çünkü Allah'ın dinini tebliğ ederlerken çeşitli sıkıntılara uğramışlar, eziyet görmüşler, yurtlarından çıkarılmışlar, zindanlara atılmışlar, fakat daima sabretmişlerdir. Dolayısıyla her Müslüman Allah'ın elçilerini örnek almalı, kurtuluşun sabırda olduğunu düşünerek sabırlı olmalı ve bu konuda Allah'tan yardım dilemelidir.

Ancak, sabrın ne olduğunun yanısıra ne olmadığını da belirlemek gerekir. İyi bilinmelidir ki, hakksız yere mahkûmiyete boyun eğmek, miskinliğe, uyuşukluğa, hor görülmeye ve aşağılanmaya razı olmak, zillete, hakksız tecavüzlere, insan onuruna gölge düşürecek saldırılara katlanmak, bunlara karşı sessiz ve pasif kalmak, sabır değildir. Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sessiz kalmak, o davranışa ortak olmak demektir. Aksine sabır, bu tarz kötülüklerle mücâdele etmek, bunlara karşı çıkmak, bir hakkı savunmak ve korumak için çaba göstermek, bu süreçte kararlı olmaktır.

İnsanın gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da ihtiyaçlarını temin hususunda gevşeklik göstermesi sabır değil, acizliktir, tembelliktir, korkaklıktır.

Sabır her şeyiyle şu âyette özetlenmiştir:

146Nice peygamberler de vardı ki kendileriyle beraber birçok Allah erleri savaştılar; Allah yolunda kendilerine isabet eden şeylerden gevşemediler, zaafa düşmediler ve boyun eğmediler. Ve Allah, sabredenleri sever.

(Âl-i İmrân/146)

Sabır, işte budur: sıkıntı anında gevşememek, zaafa uğramamak ve boyun eğmemek.

Bu âyette zikredilen ilkeler, parça parça birçok âyette geçmekte, Asr sûresi'nde ise öz olarak bildirilmektedir:

(Asr/1-3)

103Ve hep birlikte Allah'ın ipine sıkıca sarılın/Allah'ın ipi ile korunun, ayrılmayın ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz, birbirinize düşmanlar idiniz de, Allah, kalpleriniz arasında ülfet oluşturdu. Sonra da siz, O'nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de oradan sizi O kurtarmıştı. İşte Allah, kılavuzlandığınız doğru yolu bulasınız diye alâmetlerini/ göstergelerini sizin için böyle ortaya koyar.

(Âl-i İmrân/103)

4Şüphesiz Allah, Kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf saf olarak savaşan kimseleri sever.

(Saff/4)

Allah doğrusunu en iyi bilendir.


[1] Tebyinulkuran; clt ??? s. ????*

[2]              Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[3]              Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[4]              Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[5]              Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[6]              Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[7]              Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[8]              Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[9]              Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[10]             Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[11]             Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[12]             Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[13]             Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

[14]             Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur’ân.

[15]             Levililer, 9:22-24.

[16]             Hakimler, 6:20-21.

[17]             Hakimler, 13:19-20.

[18]             I. Krallar, 18:36-40.

[19]             I. Krallar, 18:41-46.

[20]             Tesniye, 4:2.

[21]             Tesniye, 6:4-9.

[22]             Tesniye, 27:2-4.

[23]             II. Krallar, 22:8-13.

[24]             Lisânu'l-Arab; c. 7, s. 146.

[25]             Lisânu'l-Arab; c. 7, s. 146.

[26]             Genel Psikoloji, Lütfi Öztabağ, Remzi Kitabevi, 7. Baskı, s. 118-119.

[27]             Ana Britannica; c. 11, s. 20.

[28]             Tebyînu'l-Kur’ân; c. ?????

[29]             Tebyînu'l-Kur’ân; c. ?????

[30]             Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb.

 


^ Başa Git - << Önceki Sayfa: Enfâl suresi - Sonraki Sayfa:Ahzab suresi >>