1 ALAK  [EMBRİYON] SURESi

Adını ikinci ayetinde geçen alak sözcüğünden alan bu sure, Mekke’de inen ilk suredir. Alak suresini bütün incelikleriyle anlamak, onun indirilen ilk sure olduğunu bil­mek ve bunu dikkate almakla mümkündür. Edebiyattaki “mukaddime” usulüne kıyas edilerek bu sureye “Kur’an’ın önsözü” de denile­bilir. Bu özelliği dikkate alındığında, surenin ibaresinden, işâresinden, delâletinden ve iktizasından hareketle Kur’an’ın bütününe ulaşmak; Kur’an’da ne­ler bulunduğu, Kur’an’ın neler içerdiği hakkında genel bir kanaate varmak mümkündür.

Bu sure ile Yüce Allah, Muhammed’i muhatap alıp ona konuş­muştur. Tek taraflı bir hitap olan bu konuşmayla, Muhammed b. Abdullah’ı tüm insanlığa gönderdiği İslam Dininin son peygamberi olarak görevlendirmiştir. Bu sure ile ona ilk mesajlarını vahyetmiş, bu mesajların gereğini yerine getirme konusunda peygamberinin zihninde oluşan bazı soruları da gidermiştir. İçeriğini daha iyi anlaya­bilmek için surenin yukarıda sayılan özelliklerini dikkatten uzak tutmamak gerekir.

Ayetlerin İnişleriyle İlgili Meşhur Rivayet

Peygamberimize ilk vahyin gelişiyle ilgili rivayet şöyledir:

“Bize, Yahya b. Bükeyr, ona Leys, ona Ukayl, ona İbni Şihap, ona Urve b. Zübeyr, Urve de müminlerin annesi Ayşe’den tahdis etti. Müminlerin annesi Ayşe şöyle dedi:

            Rasülüllah’a ilk vahyin başlayışı, uykuda doğru rüya görmekle olmuştur. Her gördüğü rüya sabah aydınlığı gibi ortaya çıkardı. Sonraları ona yalnızlık sevdirildi. Hıra dağındaki mağaraya yalnızlığa çekilir, belirli gecelerde ailesinin yanına gelinceye kadar ibadet ederdi. Tekrar yiyecek içecek alır, yine giderdi. Tekrar Hadice’nin yanına döner, yiyecek içecek tedarik edip yine giderdi. Ta ki vahiy gelene kadar…

            Birgün Hıra mağarasında iken melek ona geldi, “إقرأ  oku” dedi. O da  “ ما انا بقارئ Ben okuyucu değilim” dedi. Peygamber buyurdu ki: “O zaman melek beni alıp takatım kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine, “إقرأ  oku” dedi. Ben de ona, “Ben okuyucu değilim” dedim. Yine beni alıp ikinci defa takatim kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine, “إقرأ  oku” dedi. Ben yine, “Ben okuyucu değilim” dedim. Sonra beni üçüncü defa sıkıştırdı. Sonra bırakıp:

             “Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı kan damlasından yarattı. Oku! Rabbin en büyük cömertliğin sahibidir.”

            Bunun üzerine Rasulüllah, bu ayetlerle yüreği titreyerek Hadice’ye döndü. “زمّلونى زمّلونى  Beni sarıp örtünüz, beni sarıp örtünüz!” dedi. Korkusu gidinceye kadar vücudunu sarıp örttüler.  Ondan sonra, olanları Hadice’ye haber verdi. “Kendimden korktum” dedi.  Hadice de:

            “Hayır, vallahi. Allah seni ebediyen rüsva etmez. Çünkü sen, yakınlarına sıla yaparsın, acizlerin işini görürsün, fakire yardım eder, kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın. Misafiri ağırlarsın. Hak vekillerine yardımcı olursun” dedi. Ve hemen Peygamberi alıp amcasının oğlu Varaka’ya götürdü. Bu kişi cahiliye döneminde Hıristiyan olmuş bir kişi idi. İbranice yazı yazmasını bilir, İncil’den Allah’ın dilediği kadar bazı şeyleri İbranice yazardı. Ve kördü. Hadice, Varaka’ya:

            “Amcaoğlu dinle! Kardeşinin oğlu ne söylüyor?” dedi. Varaka:

            “Ne var kardeşimin oğlu?” diye sorunca, Rasulüllah, gördüğü şeyleri ona haber verdi. Bunun üzerine Varaka:

            “O gördüğün, Allah’ın Musa’ya indirdiği Namus’tur. Ne olurdu, senin davetin günlerinde ben de genç olsaydım. Kavminin seni çıkaracakları/hicrete zorlayacakları zaman sağ olsaydım.” Bunun üzerine Rasulüllah:

            “Onlar beni çıkaracaklar mı?” diye sordu. O da:

            “Senin gibi bir şey getirmiş [vahiy tebliğ etmiş] bir kimse yoktur ki düşmanlığa uğramasın. Şayet senin davet günlerine ulaşırsam sana son derecede yardım ederim” dedi. Ondan sonra çok geçmedi, Varaka öldü. Ve bir müddet vahy kesildi.”[1]

Alak suresi şimdiye kadar bu rivayet doğrultusunda anlaşılmaya çalışılmıştır. Oysa ayetleri anlamanın en iyi yolu, onları Kur’an’ın diğer ayetleriyle açıklama ilkesinden hareket ederek sureyi Kur’an’ın genel çerçevesi içinde anlamaya çalışmaktır. Bu ilke, öncelikle vahyin başlangıcını anlatan ve yukarıda özeti verilen meşhur rivayetin Kur’an ışığında dikkatle incelenmesini gerektirir.

Bu incelemenin bizi ilk elde ulaştıracağı sonuçlar şunlardır:

•İlk vahiylerin uyku esnasında inmediği Kur’an ile sabittir.
(Necm/11-13) Rivayette iddia edildiği gibi ilk vahiyler rüyada inmiş ise, bunun Alak suresinden önce vuku bulmuş olması ve o rüyada inen vahye ait başka ayetlerin de bulunmuş olması gerekir. Böyle bir şeyin kabulü ise vahyin eksik toparlandığının kabulü olur ki, bu hem tarihî belgelere hem de Rabbimizin kitabını koruma vaadine ters düşer. Ayşe’den rivayet edilenler doğru ise, rivayette sözü edilen vahiyler ancak Ayşe’nin olayları hatırlayabileceği çağa ve peygamberimizin evine dâhil olduğu döneme ait olabilir.

Rivayet, Ayşe’nin ağzıyla, sanki Ayşe olaylara tanık olmuş ve anlatmış gibi aktarılmış, geniş bilgi verilmemiştir. Hâlbuki herkes tarafından bilinmektedir ki, ilk vahiyler geldiğinde Ayşe küçük bir çocuktur.

  • Peygamberimiz, kendisine ilk vahiy geldiğinde korkmamış, ürpermemiştir. (Necm/13-17) Varaka gaybı bilmez, bilemez. Bu rivayette Varaka, tahminin de ötesinde, kehânette bulunmaktadır. Rivayetin peygamberlerin öz yurtlarından çıkarılmasıyla ilgili bu bölümü İbrahim suresinin 13. ayetinden alınmış gibi görünmektedir. Böylece Rabbimizin değişmez ve şüphe götürmez beyanı Varaka’ya isnat edilmiştir.

13,14Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler, elçilerine: “Ya sizi kesinlikle yurdumuzdan çıkaracağız, ya da kesinlikle bizim dinimize/ yaşam tarzımıza döneceksiniz!” dediler. Rableri de elçilerine: “Biz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları kesinlikle değişime/ yıkıma uğratacağız ve onlardan sonra sizi kesinlikle o yere yerleştireceğiz. Bu, makamımdan ve tehdidimden korkan içindir” diye vahyetti.

 (İbrahim/ 13,14)   

88,89Toplumundan büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: “Ey Şu‘ayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kentimizden kesinlikle çıkarırız, ya da bizim dinimize/ yaşam tarzımıza dönersiniz!” Şu‘ayb, dedi ki: “İstemesek de mi! Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize/yaşam tarzınıza dönersek, kesinlikle Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi dışında ona geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz bilgisi ile her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah’a güvenip dayandık.” –Ey Rabbimiz! Bizimle toplumumuz arasında hak ile hükmet. Çünkü Sen hükmedenlerin en hayırlısısın!– (A’raf/ 88, 89)                                                                                                  

86Ve sen Kitab’ın sana vahyedileceğini/indirileceğini ummuyordun. O, ancak Rabbinden bir rahmet olarak verildi. Öyleyse sakın kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere arka çıkma/ yardımcı olma.(Kasas/86)

Kur’an’a göre ilk vahiy Hıra Mağarası’nda değil, Mescid-i Aksa’da; Cennetu’l-Me’vâ denilen yerde gelmiştir. Hıra mağarası ile ilgi­li rivayetler, hem Peygamberimizi hem de vahyi rencide eder.

  • Bu rivayet doğruysa, Kur’an’da tam üç tane “ikra” sözcüğünün eksik olduğunun kabul edilmesi gerekir.
  • Eğer bu rivayet doğru sayılırsa, ilk mümin, ilk müslüman Peygamberimiz değil, En’âm/l4, l63 ve Zümer/12′nin hilâfına Hatice olur.

Rivayetteki “bir müddet vahiy kesildi” ifadesi karşımıza bir de “fetret” problemini çıkarmaktadır. Sözlük anlamı olarak, “bir çeviklikten sonra gevşeme, sertlikten sonra yumuşama, güçlülükten sonra gelen zayıf­lık, aralık, boşluk” demek olan fetret,konumuz itibariyle “tebliğsiz dönem” anlamına gelir. Bu “tebliğsiz dönem”in ne kadar sürdüğü ri­vayetten rivayete değişmektedir; 12, 15, 25, 40 gün, hatta 3 sene sür­düğünü iddia eden rivayetler vardır. Bu rivayetler, Fetret’in sebepleri konusunda da birbirleriyle çelişkili bir çeşitlilik arz ederler. Fetret’e, yani vahyin kesildiğine ve bunun sebebine dair rivayetler güvenilir olmak­tan çok uzaktır.

  Fetretin nedenlerine dair Razî’nin naklettiği şu görüşler, konuyla ilgili rivayetlerin neden güvenilir olmadığını gösterecek niteliktedir:

            1- Ehl-i Beyt içinde tırnağı uzun olanlar varmış.

            2- Peygamberimiz bir savaşta ayağını taşa vurup kanatmış, bunun üzerine “Sen, kanayan ve karşılaştığı şey Allah yolunda sayılan bir parmak mısın?” diye sızlanmış. Allah da buna kızmış, vahyi kesmiş.

            Oysa bu olay, Sahih-i Buhari’de başka konular dolayısıyla yer alan ve ilk vahiylerin gelmesinden yıllar sonrasına ait bir olaydır.

            3- Peygamberimizin evinde, torunları Hasan ile Hüseyin’e ait köpek yavruları varmış. Bu nedenle, bir melek olan Cebrail peygamberimizin evine girememiş.

            Oysa peygamberimizin kızı Fatıma, Ehli Sünnet kaynaklarına göre vahyin başlangıcında henüz beş yaşlarında bir çocuktu. Şia kaynaklarına göre ise peygamberimizin nübüvvetle görevlendirilmesinden beş yıl sonra dünyaya gelmiştir. Eşi Ali ile evlenmesi ise hicretin ikinci yılında gerçekleşmiştir. İlk vahiyler sırasında çocuk oldukları iddia edilen Hasan ve Hüseyin, gerçekte hicretin ikinci yılından sonra dünyaya gelmişlerdir.

            4- Yahudiler peygamberimize Zülkarneyn ve Ashab-ı Kehf hakkında sorular sormuşlar, peygamberimiz de “yarın cevap vereyim” demiş fakat “İnşaallah” dememiş.

            Halbuki Zülkarneyn ve Ashab-ı Kehf’ten Kur’an’da ilk defa 69. sure olan Kehf suresinde söz edilmektedir. Alak suresi ile Kehf suresinin inişleri arasında en az on yıllık bir zaman farkı vardır.

           Gerçekte fetret denen böyle bir dönem yaşanmamış, vahiy kesintisiz olarak devam etmiştir. Aslında Duhâ/3 ayeti, fetret konusuna malze­me yapılmıştır. Birçok çevirmen ve yorumcu bu ayeti,Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı şeklinde anlamış ve ilk vahiyle bu ayet arasında bir fetret döneminin bulunduğu kanısına varmıştır. Oysa Duhâ suresi, iniş sırası olarak 11. suredir. Eğer bu kabulleri doğru olsaydı, ilk vahiyden sonra -bu ayete kadar- hiç vahiy gelmemiş ol­ması veya Duhâ suresi’nin 2. sure olması gerekirdi.

Söz konusu ayetin doğru anlamı, Rabbin sana darılmayacak ve seni bırakmayacak (Duhâ/3) şeklindedir. Yani, bu ayetle Peygambe­rimiz ve misyonu kesin bir dille teminat altına alınmıştır. Bu ayet­teki ifadeler, ayetin içeriğine kesinlik kazandırmak [olacağın kesinli­ğini tembih] maksadıyla geçmiş zaman kipiyle gelmiştir. Kur’an’da bunun, -Ay’ın yarılması gibi- yüzlerce örneği vardır. Duhâ suresi’nin söz akı­şı da buna delâlet etmektedir.

Bu surenin iniş sebebi, Rabbimizin rahmet ve hidayeti kendine yazmış [farz kılmış] olmasıdır.

Daha sonraki ayetlerden öğreneceğiz ki Rabbimiz, Rahman ve Rahîm olmasının bir gereği olarak rahmeti kendi üzerine borç kılmıştır (En’âm/12, 54); hidayeti üzerine yazmıştır (Leyl/12, Nahl/9); her canlıya rızık vermeyi üzerine borç kılmıştır (Hûd/6).

Yeryüzünde özgürlükler ortadan kaldırılarak insan onuru ayaklar altına alınıp birtakım ilâhlar, rabler oluşturulduğu, şirk, haksızlık, yanlış işler ve kargaşa yaygınlaştığı, doğadaki denge bozulduğu dönemlerde Allah, rahmeti gereği müdahale edip o toplumlara elçi gönderip kitap indirir. Allah, rahmeti üzerine borç kabul etmiştir. İşte Mekke’de bu koşullar altında Muhammed elçi seçilip vahye muhatap olmuştur.

Bu işleri kendine farz kılan Rabbimiz, insanlara hidayet etme­yi [doğru yola kılavuzlamayı]; onlara akıl ve vicdan vermek, pey­gamber göndermek ve kitap indirmek suretiyle yerine getirmiştir.

Yüce Allah’ın hangi şartlarda toplumlara peygamber gönderdiği, Kur’an’ın birçok suresinde doğrudan ya da dolaylı olarak dile getirilmektedir.

Allah’ın yozlaşmış toplumlara peygamberler göndermesi konusundaki ilahî sünneti gereği, tüm insanlık genel bir hidayet çağrısına muhtaç bir durumdaydı. O günün Mekke’sinde de dinî inanç yozlaşmış, bu yozlaşma ve bozulmalar sonucu yüzlerce tanrısı bulunan müşrik bir kitle oluşmuştu. Bu kitlenin giderek tâğûtî bir sistemle kaynaşması, doğrudan şirk inancının bir sonucuydu. Her tâğûtî sistemde olduğu gibi, orada da alt kesimdeki insanları hor ve hakir gören yeni firavunlar ve küstah asilzadeler türemişti. Bunlar kendi rabliklerinin ve kurdukları düzenlerin sarsılmaması için ihtirasla gayret göstermekteydiler.

Böyle bir ortamda doğmuş ve büyümüş olan Muhammed b. Abdul­lah, o toplumdan biri olmasına rağmen farklı bir uygulamaya tâbi tutul­muş, Rabbinin özel nimetine mazhar olmuştu. Onun henüz peygamber ol­madan mazhar olduğu bu nimet, Allah’ın tektanrıcı bir müslüman olan İbrahim (as)’e de verdiği “doğruyu bulma yeteneği”nin ona da bah­şedilmiş olmasıydı (Enbiya/51).

O, kendisine bahşedilen bu anlama ve kavrama yeteneği sa­yesinde dalâletten kurtulmuş, tevhîd mücadelesi veren, bu uğurda toplumuyla tersleşen bir kimliğe bürünmüştü. Artık onlardan biri de­ğildi, aksine onların şirkini ve tâğûtî düzenlerini protesto ediyordu.

O tarihte Kâbe, Mekkelilerin halka açık parlamentosu, ibadet merkezi idi. Kâbe’de yaptıkları ibadetler; beytin çırılçıplak ta­vaf edilmesi, ıslık çalarak ve el çırparak gösterişle salat ikame edilmesi şeklindeki yozlaşmış ibadetlerdi (Enfâl/35). Kâbe’nin içi ve çevresi, sahte tanrıların yüzlerce heykeliyle doluydu. İdare ise yöresel firavunlar mesabesindeki Daru’n-Nedve üyelerinin kontrolündeydi. Ne var ki, artık aralarında onlara karşı koyacak kimse­siz bir adam vardı: Muhammed b. Abdullah.

Kâbe’nin Arablar arasındaki işlevini de dikkate alarak, bir karşılaştırma ve tespit yapmak için önce o günün Mekke’sinin emiri, ke­rîmi Ebu Cehl’i, sonra da yine Mekke’de doğmuş-büyümüş Muham­med b. Abdullah’ı düşünmek gerekir.

Bu hal ve şartlar içinde, Muhammed b. Abdullah bir gece Kabe’de salat etme; birin aydınlatma, sosyal destek sağlama girişiminde bulunmuş fakat bu arzusu Ebû Cehl tarafından engellenmişti. (Alak/9-10). Bakara/185′e göre Ramazan ayı içinde yer alan bu gece, Duhân/3′teki adıyla “Mübarek Gece”, Kadr suresi’ndeki adıyla “Kadr Gecesi”dir. Alak/9-10′da bahsedilen “kul”, ittifakla Muhammed b. Abdullah’tır.

Bu tartışma ve salattan engelleme sonrasında Muhammed b. Abdullah, bulunduğu Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yürür. Nitekim bu olay İsrâ/1′de, “Yürüten… Allah tarafından yürütülen” ifadeleriyle anlatılır,

Mescid-i Haram’ı biliyoruz, ama Mescid-i Aksa neresidir?

Kur’an’da geçen Mescid-i Aksa, bugünkü bildiğimiz Kudüs’teki Mescid-i Aksa değildir. Kur’an’da geçen Mescid-i Aksa, Mekke’de; Haram bölgenin kenarında, Taif yolu üzerinde, Cirâne vadisinin yamacında eski bir mesciddir. İslâm’ın ilk yıllarında Kudüs’te bulunan -bu günkü Mescid-i Aksa’nın yerindeki- mescidin adı Beytü’l-Makdis’tir. Beytü’l-Makdis’in inşası Hz. Süleyman’a dayanır. Hicretten 90 yıl sonra Abdülmelik b. Mervan, Beytü’l- Makdis’in yıkıntıları üzerine bugünkü mescidi yapmış ve adını da “Mescid-i Aksa” koymuştur. Kur’an’da adı geçen mescitle ilgisi bulunmamakla beraber Abdülmelik’in yaptırdığı bu mescid de aynı isimle meşhur olmuştur. Konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi inşaallah İsra suresi’nin tahlilinde ve­rilecektir.

Muhammed b. Abdullah’ın geceleyin yürütülüşünün nedeni, İsrâil’den öğrendiğimize göre, Rabbimizin, ayetlerinden bir kısmını ona göstermeyi irade etmesidir:

      Kulunu, bir gece, âyetlerimizden/ alâmetlerimizden/ göstergelerimizden gösterelim diye, Mescid-i Haram’dan bir kenarını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürüten Zat, her türlü noksan sıfatlardan arınıktır. Şüphesiz O, en iyi işitenin, en iyi görenin ta kendisidir. (İsrâ/1)

Orada neler oldu?

6,7Ve müthiş kuvvetleri olan, üstün akıl sahibi olan ve egemenlik kurmuş olan, en yüksek ufukta idi.8,9Sonra yaklaştı ve hemen sarktı. İki yay uzunluğu kadar, ya da daha yakın olmuştu. 10Hemen de kuluna, 14son kiraz ağacının yanında 15–ki yanında oturmaya değer konaklama yeri vardır–vahyettiğini vahyetti. 16O zaman kiraz ağacını kaplayan kaplıyordu. 11Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. 12Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz?/Onun gördüğü şey hakkında o’nunla mücâdele mi ediyorsunuz?

13Andolsun onu, başka bir inişte daha gördü. 17Göz şaşmadı ve azmadı. 18Andolsun, Rabbinin alâmetlerinin/göstergelerinin en büyüğünü gördü. (Necm/7-18)

Evet, en büyük ayeti gördü: Vahiy aldı, peygamber oldu. İlk aldığı vahiy “ikra!”dır.

Muhammed b. Abdullah artık bir peygamberdir. Bundan sonra sadece Rabbi adına hareket edecektir.

Musa (as) ve Muhammed (as)’in ilk vahiy alışları arasında benzer­lik vardır. Musa bir ateş görür, ateşten bir parça kor almak için ate­şe doğru yürür ve dağa çıkar. Orada bir ağaçtan tecelli [görüntü ve ses] etmesiyle vahye muhatap olur. Muhammed de Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yürür ve orada son sidre ağacından bir tecelli ile vahye muhatap olur. (Kasas/30 ve Tâ-Hâ/9-24. ayetleri tetkik edi­niz.)

1 (96). ALAK SURESİ

Rahman, Rahîm Allah Adına

MEAL:

1-2Oluşturan; insanı embriyondan oluşturan Rabbinin adına öğren-öğret!

3-5Öğren -öğret!

Senin Rabbin ise kendilerini üstün biri sayan o kişilerden daha üstün olandır. Senin Rabbin ki kalemle öğretti. O, insana bilmediğini öğretti.

6-8Kesinlikle senin düşündüğün gibi değil! Dönüş Rabbine olmasına rağmen insan, kendisini yeterli gördüğünde, kesinlikle azar. 9,10Salât ettiği [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olduğu; toplumu aydınlatmaya çalıştığı] zaman bir kulu engelleyen kişiyi gördün mü? 11,12Hiç düşündün mü, eğer o salât eden kul, doğru yol üzerinde idiyse ya da takvâyı [Allah'ın koruması altında olmayı] emrettiyse!… 13Hiç düşündün mü, eğer salât edeni engelleyen o kişi, yalanlamış ve yüz çevirmiş ise!… 14Salâta engel olan o kişi, bilmedi mi, Allah’ın kesinlikle görmekte olduğunu?

15,16Kesinlikle senin düşündüğün gibi değil! Eğer salât edene; mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olan; toplumu aydınlatmaya çalışan kimseye engel olan o kişi, salâtı; mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmaya çalışmayı engellemesine son vermeyecek olursa, andolsun, perçemden; yalancı, günahkâr perçemden; saçından tutup sürükleyeceğiz.  17O zaman o, meclisini/örgütünü çağırsın. 18Biz zebanileri; defedicileri, engelleyicileri çağıracağız.

19Kesinlikle senin düşündüğün gibi değil! Sen salât eden; mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmaya çalışmayı engelleyen o kişiye itaat etme. Sen Rabbine boyun eğip teslim ol ve yaklaştırıl/Rabbin seni Kendine yaklaştırsın.

Ayetlerin Tahlili

1-2Oluşturan; insanı embriyondan oluşturan Rabbinin adına öğren-öğret!

Ayein orijinalindeki “İkra” sözcüğü, “karae” fiilinin emir kipidir. Bu sözcük İbranice ve Süryanice’de de mevcuttur. Meselâ, şu anda bile Süryanice’de “oku­mak” sözcüğü için “kıryono” kullanılır. “İkri”sözcüğü de “adımla, oku” anlamındadır. Araştırmacılar “ikra” sözcüğünün hangi dilden diğe­rine geçmiş olduğu konusunda kesin bir kanaat sahibi değildirler.

Henüz defter-kitap ortada yokken karae sözcüğü, “hayız kanının rahimde toplanması ve dışarı atılması” anlamına üretilmiş [vaz edil­miş] ve zaman içerisinde de kadınların hayızlı günleri ile hemen arkasından gelen kanamasız günleri kapsayan dönemlerin adı olarak kullanılmıştır. Nitekim sözcüğün Bakara/228′deki kullanımı da bu anlamdadır.

Daha sonra sözcük, istiare [ödünç alma] yoluyla “bir şeyleri biriktirip onu dağıtmak, başka yerlere nakletmek” anlamında kulla­nılmaya başlanmıştır. “Develerin hamile kalarak yavruyu rahimde ta­şıyıp sonra da doğurmasına” karaet’in-nâqatu denilirdi.[2]

Aynı sözcük, yukarıdakilere ek olarak “harfleri, kelimeleri, cümleleri ya da bilgileri bir araya getirip bir başkasına nakletme” ey­lemi için de kullanılmaktadır. Zaten bu sözcüğün “okumak” anlamında kullanılma nedeni de budur.

Ne var ki, karae sözcüğünü “okumak” diye çevirmek yeterli olmadığı gibi, böyle çevrilmesi onun Kur’an’da neden kullanıldığını anlamak bakımın­dan da yanlış sonuç verir. Çünkü Türkçe’de kullanılan “okumak” sözcüğünün karşılığı, Arabça’da “tilâvet”tir. Buna, hazırdaki bir met­ni okumak diyebiliriz. Ancak Kur’an’ın ikra sözcüğü ile bu anlamda bir okumayı kasdetmediği açıktır. Nitekim “6-8Bundan böyle sende bilgi birikimi sağlayıp onu başkalarına ulaştırtacağız sonra da sen unutmayacaksın/ terk etmeyeceksin. Ancak Allah dilerse başkadır. Kuşkusuz ki O, açığı da bilir, gizliyi de. Ve sana “En Kolay Olan”ı/ seni en çok mutlu edecek olan şeyleri kolaylaştıracağız”[3] ayeti göstermektedir ki, kıraat, “ön­ce bir şeyleri zihinde, kitapta vs. toparlayıp-hazırlayıp, sonra başka­larına sözlü ya da yazılı olarak aktarmaktır.” Bir gazeteyi, dergi ve­ya kitabı sessizce okuyup bir şeyler öğrenmek, kıraat sözcüğünün ifade ettiği “okumak” değil; tilâvet sözcüğünün ifade ettiği “okumak”tır. Görüldüğü üzere ikra sözcüğünün temel anlamı tek bir sözcükle ifade edilememektedir. Meal ve tahlilde ikra sözcüğüne “oku” diye anlam vermiş olsak bile, doğrusu açıkladığımız gibidir. Bu husus dik­katten kaçırılmamalıdır.

Bu durumda, konumuz olan ikra emrinden, Peygamberimizde bir şeylerin biriktirileceğinin ve sonra da bunların yine ona dağıttırılacağının anlaşılması gerekir. Diğer bir ifadeyle, Peygamberimiz Allah’tan bir şeyler öğrenecek; öğrendiklerini de insanlara sözlü veya yazılı olarak öğretecektir. Kendisine ikra ile emredilen [verilen görev] işte budur. Bu konuda şu ayetlere bakılabilir: İsrâ/14, 45, 93, 106; Nahl/98; Şu’arâ/199; A’râf/204; İnşikak/21; A’lâ/6 ve Müzzemmil/20.

Ancak unutulmamalıdır ki, bu ayetler kendisine vahyolunduğu zaman Peygamberimiz henüz neyi okuyacağını, zihninde neyi topar­layacağını, neyi depolayacağını, neyi taşıyacağını ve neyi dağıtacağı­nı bilmemekteydi.

Hûd/1’de belirtildiği gibi, Kur’an’ın önce ihkam [yasalaştırma], sonra tafsil [detay, ayrıntı] üslûbu doğrultusunda olmak üzere, Kur’an’ın önsözü mahiye­tinde olan bu surede işaret edilenler, ileriki ayet ve surelerde detaylandırılacaktır,

Kur’an sözcüğü de bu kökten türetilmiş “furkan” kalıbında mas­tar ve isimdir.  Allah’ın son vahyine isim olarak koyduğu bu sözcük, “emir, nehiy, kıssa, toplanıp dağıtılan [Allah'tan alı­nıp, kullara tebliğ edilen], Allah’tan öğrenilip kullara öğretilen” anlamına gelmektedir.

Özetle, ikra emri, toplamak ve dağıtmak anlamı ekseninde “vahyolunacakları zihninde toparla/oku/dağıt, tebliğ et” anlamına gelir. Bu nedenle biz burada “ikra’” emrini, “öğren öğret” diye ifade etmeyi uygun gördük.

Verilen görev, Yaratan Rabb adına olup yerine getirilecek görev­de kişisel bir amaç ve çıkar söz konusu değildir.

Peygamberimiz bundan böyle Rabbini de yavaş yavaş tanıyacak­tır: Yaratan, ekrem [en üstün olan], kalemle öğreten… Daha sonra Rabbülalemin [tüm yaratıkların programcısı], Rahman [çok merha­metli], Rahîm [hep merhametli], Mâlik-i yevm’id-dîn [karşılık gününün hükümdarı], Rabb’ul-felâk [çatlamanın programcısı], Rabb’un-nâs [insanların programcısı], Habîr [her şeyden haberi olan]… Vahiy geldikçe Rabbimizin “Esma-i Husnâ” dediğimiz güzel isim ve sıfatları da yavaş yavaş öğrenilecek ve Rabbimiz kendisine layık bir şekilde tanınacaktır.

Rabb, “terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak birtakım hedeflere götüren, gelişmeyi programlayıp yöneten” demektir. Bu sözcük, mutlak anlamda sadece Allah için kullanılır. İnsanlar için, “evin rabbi”, “işyerinin rabbi” şeklinde kullanılır. Bu ifadeye en yakın anlamlı sözcük, Fransızca’dan Türkçe’ye geçmiş olan “patron” sözcüğüdür. Bu sözcük, her ne kadar yakın anlam ifade etse de, sadece ticarete özgü bir ifade olması nedeniyle rabb kelimesinin birebir anlamı sayılmaz. Bu nedenle, “rabb” kelimesini bir iki sözcükle ifade imkânı olmadığından Mealimizde sözcüğü Arapça haliyle bırakmak zorunda kaldık. O nedenle okurlarımız, yukarıdaki tanımı belleklerinde iyi tutmalıdırlar.

Rabb kavramı, “yaratan” ve “ilâh” gibi kavramlarla karıştırılmamalıdır.

Allah’ın rabb özelliği zerreden kürreye her nesne üzerinde ilk var oluşundan itibaren başlayıp son aşamaya kadar devam eder. Hiç­bir varlık bu programdan ayrı değildir. Rabb sıfatı Kur’an’da en çok yer alan sıfattır. Öyle ki, tam 903 kez yer alır.

Ayetin orijinalindeki Alak sözcüğü, kelimenin sözlük an­lamlarının dışında olarak eski tefsirlerde “kan pıhtısı” şeklinde karşılanmıştır. Bunun nedeni, ya ilk Yunan hekimi Hipokrat ve takipçilerinin etkisi, ya da düşük ya­pan bir kadında, düşük halindeki ceninin rahim kanıyla karışık gö­rüntüsünün kabaca izlenimiydi.

Alak sözcüğü, “birleşmek, bitişmek, asılı olmak, cezp etmek, gö­nülden sevgi ve aşk”[4] anlamlarına gelir.

İnsanın yaratılışındaki “alak” evresi, “nutfe” evresinden sonradır (Mü’minûn/14, Hacc/5). Nutfe tarafından döllenen yumurta, rahime yapışır. Böylece embriyon, rahim üzerinde bir kök oluşturarak rahi­me çengelle asılmış gibi bir görünüm arz eder ve o kök ile beslenir. Ra­hime asılı bu döllenmiş yumurta adeta bir parazit pozisyonunu an­dırır. Başka bir ifadeyle aslında bu “larva”, yani embriyon kurtçuğu, parazitin bizzat kendisidir. Cenin, hamilelik süresince bir parazit ola­rak anneden beslenir.

Bu ayetten şu anlamları çıkarmak mümkündür:

Allah en basit, en olmadık şeyden mükemmel insanı yaratandır veya kibirli olanı [Ebu Cehl'i ve benzerlerini] pis bir şeyden yaratan­dır. İnsanın evveli cife [iğrenç şey], ahiri lâşedir [leş]. Öyleyse bu ki­bir niyedir?

Esasen, sadece insan değil, canlıların birçoğu da alak’tan yara­tılmıştır. Ayette sadece insanın zikredilmiş olması, biyolojik canlılar içindeki tek akıl sahibi olup teklife muhatap alınması sebebiyledir.

Ayetten işaret anlamı olarak “koskoca insanı küçücük bir hücreden yaratan Rabbin, bir Muhammed’den de koskoca bir ümmet yaratacaktır” mesajı da alınabilir.

Alak/embriyonun mahiyetinin bu ayetin indiği dönemde henüz tam bilinmediği dikkate alınırsa, bu ayet içeriği itibariyle bugün mucize niteliği de taşımaktadır.

Anlatımlar Ebu Cehil’in şahsında tekil insana yönelik olmasına rağmen tüm insanlığı içine almaktadır.

Alaktan oluşturma

“ خلق  halq” sözcüğü, Allah’a ait olan “yoktan var etme” eylemi değil, terzinin kumaştan elbise yapması, marangozun keresteden dolap yapması gibi “bir nesneden başka bir şey yapma” veya “uydurma; oluşturma” demektir.[5]

 “خلق  halq” sözcüğü Kur’an’da sadece Allah’ın yaratması için kullanılmaz.

            Meselâ, Fecr suresinin 8. ayetinde Rabbimiz “Ülkelerde benzeri yaratılmamış olan sütun sahibi İrem’e” demek suretiyle Babil bahçelerini/kulelerini tanımlarken “لم يخلق مثلها  Lem yuhlaq mislüha [benzeri yaratılmamıştı]” ifadesini kullanmıştır. Bizler biliyoruz ki, İrem’i yapan, Kur’an’daki ifadesiyle “halq” eden [yaratan] insanlardır.

            Bundan başka, Rabbimiz Âl-i Imran suresinin 49. ayetinde “…انّى اخلق لكم  enni ehlüqu leküm [sizin için yaratırım] …” ve Maide suresinin 110. ayetinde “ واذ تخلق ve iz tahlüqu mine’t-tıni [hani sen çamurdan yaratıyordun] …” diyerek yaratma sözcüğünü İsa Peygamber için, Ankebut suresinin 17. ayetinde “…وتخلقون إفكا  ve tahlüqûne ifken [iftira yaratıyorsunuz] …” diyerek müşrikler için kullanmıştır.

            “Halq” sözcüğünün yedinci yüzyılda inen bu ayette “mâ-i mevsule” ile kullanılışı ise, biyoloji bilimi açısından tam bir mucize mahiyetindedir. Bu konuda daha fazla detay, Necm suresinin 45 ve 46. ayetleri ile Abese suresinin 18-20. ayetlerinde karşımıza çıkacaktır.

3-5Öğren -öğret!

Senin Rabbin ise kendilerini üstün biri sayan o kişilerden daha üstün olandır. Senin Rabbin ki kalemle öğretti. O, insana bilmediğini öğretti.

Bu suredeki “rabbike” [senin Rabbin] ifadesi, Fatiha suresinde “Rabbi’l-âlemîn” [âlemlerin Rabbi] olacaktır.

Ayet mealinde karşılığı [ise] olarak verilen vav, ayetin anlamı açısından son derece önemlidir. Çünkü vav sözcüğünün oradaki kullanılışı, cümlede bir mukayese yapıldığını göstermektedir. Ebu Cehl’in Kabe’de salat eden, sosyal faaliyetlerde bulunan Muhammed (as)’i engelleyişi ve hezeyanları, mukayese edilenin Ebu Cehl olduğunu gösterir. Yani, “o [Ebu Cehl] kerîm [cömert, saygın] ise, se­nin Rabbin ekrem’dir [en cömert, en saygın, en üstün olandır] anlamı ortaya çıkar.

Ayetdeki vav ihmal edildiği için meal ve tefsirlerin çoğunda “ise” sözcüğü bulunmamaktadır. Bu yüzden de ayetin işaret ettiği Ebû Cehl’in kerimliği akıldan uzaklaşmakta ve cümle sağlıklı olarak anlaşılamamaktadır.

Allah, Kendisini Peygamberimize tanıtmaya başlıyor: Rabb, yara­tıcı, en cömert, en üstün ve bilgilendirici…

Kullar açısından en önemli, en gerekli şey ilimdir. Demek isten­mektedir ki, bundan sonra Allah ilim akıtacak, vahyedecek ve Peygamber de onları toparlayacak; ezber edecek, yazdıracak ve in­sanlara tebliğ edecektir.

Peygamberimiz tâğûtla, tuğyanla, şimdilik ilimle mücadele etme­li; yani herkesi bilgilendirmeye çalışmalıdır.

Kalem ilmin sembolüdür. İşaret anlamıyla, gönderilecek va­hiylerin kalemle yazılmasının, zapturapt altına alınmasının gereği­ne işaret eder. Zaten Peygamberimiz de her ayeti kâtipler eliyle ya­zılı hâle getirmiştir.

Kalem mecazî bir ifadedir. Kalem insanlığın gelişiminde ve yücelmesinde rol oynamış en önemli alettir. Kalemden amaç bilgidir, eğitimdir, okuldur, her türlü eğitim malzemesidir. Buradan, eğitimin tüm alt ve üst yapısının hazırlanması gereğini de anlamalıyız.

            Kalem, mecaz olarak ele alınmaz ise, uydurma rivayetler ön plana çıkıverir,  Arş’ın etrafına melekler oturtulur, önlerine hokkalar konur, peygamberimiz de miraçta kalemlerin gıcırtısını dinler ve gelir anlatır.

6-8Kesinlikle senin düşündüğün gibi değil! Dönüş Rabbine olmasına rağmen insan, kendisini yeterli gördüğünde, kesinlikle azar. 9,10Salât ettiği [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olduğu; toplumu aydınlatmaya çalıştığı] zaman bir kulu engelleyen kişiyi gördün mü? 11,12Hiç düşündün mü, eğer o salât eden kul, doğru yol üzerinde idiyse ya da takvâyı [Allah'ın koruması altında olmayı] emrettiyse!… 13Hiç düşündün mü, eğer salât edeni engelleyen o kişi, yalanlamış ve yüz çevirmiş ise!… 14Salâta engel olan o kişi, bilmedi mi, Allah’ın kesinlikle görmekte olduğunu?

Ayetin orijinalindeki Kellâ [hayır, hayır] sözcüğü, muhataptaki bir düşünce veya eylemi inkâr ve ret için kullanılır. Sözcüğün içerdiği itiraz anlamı, babanın çocuğuna veya öğretmenin öğrencisine müdahalesi anlamındaki bir itirazı ifade eder; herhangi bir soruya verilen “hayır” anlamındaki olumsuz cevapla bir ilgisi yoktur. Eğer ayette neye itiraz edilip neyin reddedildiği doğru tespit edilmezse, sure anlamsızlaşır; edebî mucize olan Kur’an’ın garabetle, anlam bozukluklarıyla dolu meal ve anlatımları ortaya çıkar.

Bazı tefsirciler bu sözü “Ebu Cehl ve benzerlerinin yaptıklarına ret” olarak algılayıp “Hayır, onun zannettiği gibi değil” şeklinde an­lamışlardır. Oysa muhatap Ebu Cehl veya benzeri kimseler değildir. O anda, ilk vahiy esnasında Allah’ın karşısında sadece Peygamberi­miz vardır ve Allah Peygamberimize kellâ [hayır, hayır] demektedir. Yani, Allah, Peygamberimizin yaptığı veya düşündüğü bir şeye mü­dahale etmektedir.

Kellâ’nın anlamı birçok meal ve tefsirde maalesef ya ihmal edil­miş ya da yanlış verilmiştir.

Peygamberimiz kendisine vahiy geldiği esnada hiçbir şey yapmadığına ve söylemediğine, sadece vahyedileni dinlediğine göre, Allah neye müdahale etmektedir? Tabiî ki Peygamberimizin zihninde oluşan şeylere… Çünkü Allah, akıllardan geçenleri bilendir.

Kalem, A’lâ, Müddessir ve Müzzemmil gibi ilk inen surelerdeki ayetlerin işaretinden öğreniyoruz ki, bu olay karşısında Peygamberi­mizin aklına çok şey geldi: Peygamber seçilişinden şüphelendi (Yû­nus/94); kendini buna uygun bulmadı; verilen görevi zor, mücadele edeceği kitleyi ise güçlü ve acımasız gördü; hakkında çıkabilecek “delir­di, cinlendi” gibi söylentileri düşündü. Rabbimiz bu düşüncele­rin yersizliğini belirtip resulünün kafasından bunları çıkarıp atmasını istedi ve ona kellâ[hayır, hayır!] dedi. İşte buradaki kellâ’nın anlamı budur.

Yani, işte insanlığın tuğyanı, firavunlaşması, zalim bir sistem oluş­turması nedeniyle… seni peygamber yapıyorum. Bundan sonra sana vahyolunanları toplamalı, başkalarına taşımalı, tebliğ etmelisin.

Ayette bahsedilen tuğyan/azma; mahallede, sokakta şımarık dav­ranışlarla yapılan sıradan bir azma değildir. Bu nedenle tuğyan ve onun temsilcisi tâğût ile ilgili biraz daha ayrıntılı ve kavramsal bilgi ver­menin faydalı olacağını düşünüyoruz:

Tuğyan, “haddi aşma, zulüm, azgınlık, sapıklık, isyan, küfür” de­mektir. (LİSAN)

Tuğyan kelimesi, tağâ [azdı, taştı, zulmetti] fiilinin mastarı olarak Kur’an’da dokuz yerde geçer. Ayrıca “haddi aşıp azgınlık yapan kişi ve topluluklar” manasında [tağ] altı yerde; insanları yoldan çıkaran, azdı­ran “şeytan”, “put” ve “kâhin” anlamında [tâğût] sekiz yerde geçer. Mas­tar ve diğer türevleriyle birlikte bu kelime Kur’an’da toplam otuz dokuz yerde zikredilir.

Tuğyan, insanın tabiatında vardır. Vahye kulağını tıkayan, kendi aklını yegâne rehber kabul ederek kendini beğenen bencil insan, bir de çok mal sahibi olup kendini ihtiyaçtan uzak görmeye başladı mı, tuğyan içine düşmüş olur.

İnsan, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek hissettiği zaman artık Allah’ı unutur; gerçek kudret, gerçek ilim, ger­çek dileme, gerçek güç ve irade sahibinin yalnızca Allah olduğunu aklından çıkarır. Bu durum insan için tuğyana açılan bir kapıdır; ar­tık dilediğini yapar, hak-hukuk ve sınır tanımaz. Allah’a ortak koş­maya, nefsini O’nun yerine geçirip hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeye başlar. İşte bu hâl, tuğyan hâlidir ve bu tür insanlar da Kur’an’ın diliyle “tağî’dir.

Kur’an’da Firavun, tuğyanın simgesi olarak takdim edilmiştir. O, bütün gücün kendi elinde olduğuna inanıyor, insanları küçük görü­yor, öldürüyor ve en kötü işkenceye maruz bırakıyordu (Bakara/49, İbrahim/6). Firavun mantığına göre bütün insanlar onun kulu-kölesi, Mısır ve nehirler onun mülkü idi (Zuhruf/51).

Eğer Musa (as) ile Harun (as) ona tuğyanını hatırlatmasa ve onu Allah’a çağırmasa idiler, Firavun da âhirette Allah’a karşı bir bahane üretebilir, “Rabbim! Bana bir uyarıcı gelmedi ki!” diyebilirdi. Çünkü azgınlığının farkında değildi; insanları köle olarak çalıştırmayı, onlara işkence et­meyi ve öldürmeyi tabiî hakkı olarak görüyordu. Saltanatı onu mağ­rur etmişti.

Tuğyan’ın temelinde kibir ve bencillik yatar. Şeytanın da azgınlığının sebebi kibir ve bencillikti. Bu bakımdan Nisâ/51′de tâğût, şey­tanı [İblisi] da kapsamaktadır.

Tâğût, “azgın, sapık, kötülük ve sapıklık önderi, zorba, şeytan, put, puthâne, kâhin, sihirbaz, Allah’ın hükümlerine sırt çeviren kişi ve kuruluş” anlamlarına gelir.

Tuğyan ile aynı kökten gelen tâğût kelimesi; “azgın, insanlara zorla hükmeden, kâfir, zorba kişi”yi ifade eder.

Kur’an’da Allah müminlerin dostu ve yardımcısı; tâğût ise kâ­firlerin dostu ve yardımcısı olarak gösterilmiş, müminlerin “Allah yolunda savaştıkları”, kâfirlerin ise “tâğût yolunda savaştıkları” ifade edilmiştir:

Allah, inananların yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınıdır; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kimselere gelince; onların yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınları tâğûttur ki kendilerini aydınlıktan karanlıklara çıkarır. Bunlar, cehennem ashâbıdır. Onlar, orada sürekli kalıcıdırlar. (Bakara/257)                                                   

İman etmiş kimseler, Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş kişiler de tâğut yolunda savaşırlar. O hâlde siz şeytanın yakınları, yardımcıları ile savaşın. Şüphesiz şeytanın tuzağı çok zayıftır.(Nisâ/76)                                                                 

Allah’ın indirdiği hükümlere muhalif olan ve onların yerine geç­mek üzere hükümler icat eden her kişi ve kurum, tâğûttur.

Tâğût, Allah’a karşı isyan etmesinin yanısıra, O’nun kullarını kendisine kul edinmek gayretinde olandır. Bu işleviyle o, şeytân, papaz, dî­nî veya siyasî bir lider olabilir.

Yüce Allah Kur’an’da, “Ve andolsun ki Biz her ümmete, “Allah’a kulluk edin ve tağuttan sakının” diye bir elçi gönderdik. Artık Allah, bu ümmetlerden bir kısmına doğru yolu gösterdi, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş”;[6] 76İman etmiş kimseler, Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş kişiler de tâğut yolunda savaşırlar. O hâlde siz şeytanın yakınları, yardımcıları ile savaşın. Şüphesiz şeytanın tuzağı çok zayıftır”[7] ayetleriyle mü’minlere tâğût hakkında bilgi vermekte ve tâğûta karşı takın­maları gereken tavrı açıklamaktadır.

Her ne şekilde olursa olsun, insanlar tarafından Al­lah’ın hükümlerine muhalefet edecek şekilde konulan hükümler, “tâğûtî hükümler” ola­rak isimlendirilirler. Yüce Allah buyuruyor ki:

Kesin olarak, inanmamakla emrolundukları tâğutu aralarında hakem yapmak isteyerek kendilerinin, sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri süren şu kişileri görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Şeytan da onları uzak/geri dönülmez bir sapıklıkla sapıttırmak istiyor.(Nisâ/60                                                             

Kendisinde böyle yetkiler görüp, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyip hevâ ve hevesleri doğrultusunda hükümler koyanlar, aynı za­manda “ilâhlık” iddiasındadırlar. Dolayısıyla Allah’ın hükümleri dışında hüküm koyanlar ve o hükümlere tâbi olanlar, tevhîd akidesi­nin dışına çıkıp kâfir, zalim ve fasık olurlar. Allah Teâlâ, Allah’ın in­dirdiği ile hükmetmeyenleri kafir, zalim ve fasık olarak nitelemiştir. (Mâide/44-47).

Konumuz olan ayetten de anlaşıldığı üzere Yüce Allah, Nûh (as)’dan Muhammed (as)’e kadar bütün peygamberleri, insanlığı tev­hide, yani Allah’ın birliğine, ortağı olmadığına inanmaya; O’nun koy­duğu hükümleri kabullenmeyip hevâ ve heveslerine göre hüküm koyan tâğûta karşı savaşmaya ve tâğût kapsamına giren şeylere kul­luk etmekten kaçınmaya çağırmaları için göndermiştir.

Bu tâğûtlar, İbrâhîm (as) döneminde Nemrut, Mûsâ (as) döne­minde Firavun, Muhammed (as) döneminde de Ebû Cehl ve Ebû Leheb gibi toplumun ileri gelenleri ve puta tapan şahsiyetleridir; diğer peygamberler döneminde de, kendilerine gönderilen tevhîd akidesi­ni/inancını inkâr edip, atalarından kalan inançlar üzerinde inat gös­teren puta tapan kavimlerdir.

Tâğûtların devri kapanmış değildir. Peygamber bulunsun veya bulunmasın, her dönemde tâğûtlar var olmaya devam etmiştir. Onlar sadece eski kavimlerde ortaya çıkıp yaşama imkânı bulan güçler değil; bugün de müslümanlara en azim düşmanlığı ve en yıkıcı propagandaları reva gören kişi, odak veya organizasyonlardır. Tâğût, ekonomik, sosyal ve kültürel güç kaynaklarını ele geçirmiş, ahlâkî değerleri [dini], toplumların gözünde itibarsız ve taraftarı olmaktan çekinilen bir duruma düşürmeyi göze alacak kadar düşmanlığını ilerletmiştir. Ayrıca doğrudan yaptıklarının dışında, insanlığın ortak değerleri adı altında pek çok kavramı da müslümanlara zarar verecek bir içeriğe dönüştürmüştür. Kısaca tâğût, müslümanları dört bir yanından kuşatmış bulunmakta ve müslümanlara hayat hakkı tanımamaktadır.

Öyleyse anlıyoruz ki, Peygamberimizin görevi sokaktaki şımarık­larla değil, tâğûtî düzenin kurucularıyla mücadele etmekti. İlk işi, toplumun hidayet yolu üzerinde oturup haydutça engellemeler yapan bu azgın güruhu uyarmaktı.

Gerek ayetin orijinalindeki “inne” ve “lam” gibi edatlardan ve gerekse cümlenin isim cümlesi olması gibi te­kitlerden anlaşılmaktadır ki, Peygamberimizin karşısındaki düşman çok çetindir. Musa’nın düşmanı Firavun ile Peygamberimizin düşman­ları mukayese edilecek olursa, ayetteki üç tekitten hareketle, Pey­gamberimizin düşmanlarının azgınlığının Firavun’unkinden de daha fazla olduğu söylenebilir.

İnsanın tuğyanına, diğer bir ifadeyle tâğûtlaşmasma iki sebep gösterilmiştir. A) Âhireti inkâr, B) İstiğna. İstiğna; “insanın, (ister ger­çek olsun, ister öyle olduğunu zannetsin) zengin/kendi kendine ye­terli olduğuna inanması” demektir. Sözcük, “İstif’al” babındandır. Bu bab, Arabça dilbilgisi kuralları gereği, kendisine sokulan üç kök harfli herhangi bir fiile “talep”, “sual”, “tahavvül”, “itikat”, “vicdan”, “inkılab”, “isabet”, “ziyade”, “nazar” ve “teslim” anlamları kazandırır. Bu kelimeye itikat/inanç anlamı kazandırmıştır.

Kendisini zengin, yeterli görenlerin şımarıklıkları, azgınlıkları Hümeze süresinde de vurgulanmıştır.

9,10Salât ettiği [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olduğu; toplumu aydınlatmaya çalıştığı] zaman bir kulu engelleyen kişiyi gördün mü?

Bundan sonraki ayetlerde, azmış insan somut olarak gösteril­mekte, Peygamberimizin niçin peygamber seçildiğinin gerekçeleri örneklerle açıklanmaktadır. Kur’an’ın bir özelliği de örneklemeli olu­şudur. Yüce Rabbimiz, anlayışı en alt seviyede olanın bile Kur’an’ı anlayabilmesi için örnekler sunmuş ve bundan çekinmediğini ifade etmiştir. (Bakara/26)

Ayetteki sallâ sözcüğü meal ve tefsirlerde genellikle “namaz kıldı” anlamıyla yer alır. Aslında anlamı “namaz kılmak” değildir. Bu anlam kesinlikle İslam dinini yozlaştırmak amacıyla ortaya konulup zaman içerisinde zihinlere iyice yerleştirilmiştir. Salat sözcüğü Kur’an’da ilk olarak burada yer aldığı için gerekli tahlili burada yapıp bundan sonrakilerde buraya atıfta bulunacağız.

 [SALÂT]

Anlamı:

الصّلوة  [salât] sözcüğünün yapı olarak, ص ل ى [saly] ve ص ل و [salv] köklerinden türemiş olması mümkün görünmektedir. Dilbilgisi kurallarına göre her iki kökten de türemiş olabilir. Zira hem ص ل ى [saly] hem de ص ل و [salv] sözcükleri, son harflerinin “harf-i illet” olması sebebiyle “nâkıs”tırlar ve bu köklerden bir sözcük türediğinde, köklerin sonundaki harf-i illetler düşerek başka harfe dönüşür. Bu durumda, türeyen yeni sözcüğün, bu köklerin hangisinden türediği konusunda ciddi bir araştırma yapılmadığı takdirde ortaya bazı karışıklıklar çıkabilmektedir. Nitekim ص ل و  [salv] kökünden olan kalıpların birçoğunun çekimlerinde و [vav] harfi, “galb” [değişim] neticesi ى ]ya]ya dönüşmekte ve bu şekilde türeyen sözcükler, ilk bakışta ص ل ى [saly] kökünden türemiş gibi görünmektedir.

Bu gibi durumlarda Kur’ân’ın mesajını doğru anlamak için yapılacak ilk iş, sözcüğün türemiş olabileceği köklerin anlamlarına bakmaktır. Bu sebeple biz de tahlilimize, الصّلوة [salât] sözcüğünün türemiş olabileceği ص ل ى [saly] veص ل و  [salv] köklerinin anlamları ile başladık.

صلى [saly, sıla]; “pişirmek, yakmak, ateşe atmak-ateşe girmek, yaslamak” anlamına gelir. Sözcük bu manada Hâkka sûresi’nde geçmektedir:

Sonra cehenneme  [صلّوه/sallûhûyaslayın onu. (Hâkka/31)

Bundan başka, sözcük Kur’ân’da birçok kez, bu kökten türemiş olan إصلوها [islavhâ], يصلى [yeslâ], وسيصلون [veseyeslavne], ساصليه [seüslîhi], لايصلاها [lâ yeslâhâ] gibi farklı kalıplar hâlinde yine aynı anlamda yer almıştır. Meselâ, صلى [s-l-y] kökünden türemiş olan المصلّين [musallîn] sözcüğü, “destek veren, yardım eden” anlamında değil, “hayvanının sırtına, uyluğuna yaslanan” anlamında kullanılmaktadır.[8]

 صلى[saly] sözcüğü, Türkçe’deki “sallamak” ve “yaslamak” sözcüklerinin de kaynağıdır.

Ancak, konumuz olan salât sözcüğünün kökünün saly olduğu varsayılırsa, Kur’ân’da geçen tüm الصّلوة [salât] sözcüklerinin ve türevlerinin “ateşe atmak, yaslamak” anlamında olduğunu kabul etmek gerekecektir ki bu durumda, meselâ Kevser sûresi’ndeki صلّ [salli] emrinden, “onu ateşe at” veya Ahzâb/56′daki صلّواعليه [sallû aleyhi] ifadesinden, “onu [Muhammed'i] ateşe sallayın/atın” anlamını çıkarmak gerekecektir. Sonuç olarak, “yardım, destek, çaba, gayret” anlamlarına gelen الصّلوة [salât] sözcüğüyle, “ateşe atmak, ateşe yaslamak, pişirmek, yakmak” anlamındaki صلى [saly] sözcüğü arasında herhangi bir mana ilişkisi kurma imkânı yoktur.

 ص ل و[salv]: İsim olarak “uyluk, sırt” demek olan sözcük şöyle açıklanır: صلو [salv], “insanın ve dört ayaklı hayvanların sırtı, kalça ile diz arası” anlamına gelir.[9]

Bu anlam doğrultusunda fiil olarak kullanıldığında sözcük; “uyluklamak, sırtlamak” anlamına gelir ki, uyluğun [bacağın, diz ile kalça arasındaki bölümünün] yatay duruma getirilerek bir yükün altına uzatılması şeklinde bir hareket olan “uyluklamak” da, bir yükü sırta almak demek olan “sırtlamak” da, yük altına girmeyi, yüke destek vermeyi ifade eder.

Bize göre salât sözcüğünün kökü saly değil, salv‘dir. Sözcüğün aslı ise صلوة [salvet] olup, kök sözcük nâkıs [son harfi illetli] olduğundan, genel dilbilgisi kuralları gereği صلوة [salvet] sözcüğü,الصّلوة [salât] şekline dönüşmüştür. Nitekim sözcüğün çoğulu olan صلوات [salavât] sözcüğünde, kök sözcüğün asıl harfi olan و [vav] açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu durum, başka birçok sözcük için de geçerlidir. Meselâ, ğazâ [savaştı] sözcüğünün mastarı غزوة [ğazve]dir ve ğazve‘nin çoğulu غزوات [ğazevât] olarak gelir. Diğer fiil çekimlerinde de ğazâ‘nın “vav”ı, ya ى [ya]ya dönüşür yahut da düşer. Zaten salâtsözcüğünün, s-l-v kökünden türediği hususunda ittifak olduğu içindir ki, bir anlam karışıklığı olmasın diye mushaflarda salât sözcüğü, الصلاة şeklinde ا [elif] ile değil, الصّلوة şeklindeو [vav] ile yazılır.

Diğer taraftan, صلو [s-l-v] kökünden türemiş olan صلّى [sallâ] (mastarı salât) sözcüğünün anlamı, Kıyâmet/31-32′de, hiçbir yanlış anlamaya meydan vermeyecek şekilde net olarak açıklanmıştır:

 فلا صدّق ولا صلّى ولاكن كذّب و تولّى [felâ saddaqa velâ sallâ velâkin kezzebe ve tevellâ (31Fakat o, ne onayladı, ne destekledi. 32Fakat o, yalanladı ve geri durdu. 33Sonra da gerine gerine yakınlarına gitti.].

Görüldüğü gibi yukarıdaki cümlede dört eylem zikredilmiş, bu eylemlerden ikisi diğer ikisinin karşıtı olarak gösterilmiştir. Şöyle ki: صدّق [saddaqa]nın karşıtı olarak كذّب [kezzebe], yani “tasdik etme”nin karşıtı olarak “tekzib etme, yalanlama” fiili kullanılırken, صلّى [sallâ] fiilinin karşıtı olarak da تولّى [tevellâ] fiili kullanılmıştır. Kalıbı itibariyle “süreklilik” anlamı taşıyan tevellâ sözcüğü; “sürekli geri durmak, sürekli yüz dönmek, lakayt kalmak, ilgisizlik, pasiflik ve yapılmakta olan girişimleri kösteklemek” demek olduğuna göre, تولّى [tevellâ]nın karşıtı olan صلّى [sallâ] da; “sürekli olarak destek olmak, seyirci kalmamak” anlamına gelmektedir.

Anlamı Kur’ân’da bu kadar açık olarak belirtilmesine rağmen salât sözcüğü, ünlü bilgin Râgıb el-İsfehânî’nin Müfredât adlı eserinde, “Lügat ehlinin çoğu, salât: ‘dua, tebrik ve temcit’tir demiştir” ifadesiyle âdeta geçiştirilmiştir.

Sonuç olarak الصّلوة [salât] sözcüğünün anlamını; “destek olmak, yardım etmek, sorunları sırtlamak; sorunların çözümünü üzerine almak” şeklinde özetlemek mümkündür. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, buradaki sorunlar, sadece bireysel sorunları değil, aynı zamanda toplumsal sorunları da kapsamaktadır. Dolayısıyla الصّلوة [salât] sözcüğünün anlamını, “yakın çevrede bulunan muhtaçlara yardım” boyutuna indirgemek doğru olmayıp, “topluma destek olmak, toplumu aydınlatmak, toplumun sorunlarını sırtlamak, üstlenmek ve gidermek” boyutunu da içine alacak şekilde geniş düşünmek gerekir. Yapılacak yardımın, sağlanacak desteğin gerçekleştirilme şeklinin ise “zihnî” ve “mâlî” olmak üzere iki yönü bulunmaktadır:

• Zihnî yönü ile salât; eğitim ve öğretimle bireyleri, dolayısıyla da toplumu aydınlatmak, rüşde erdirmek; en sağlam yola iletmek;

• Mâlî yönü ile salât; iş imkânları ve güvence sistemleri ile ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, onları zor günlerinde sırtlamak, böylece de toplumun sıkıntılarını gidermektir.

11,12Hiç düşündün mü, eğer o salât eden kul, doğru yol üzerinde idiyse ya da takvâyı [Allah'ın koruması altında olmayı] emrettiyse!…

Ayet, doğru yol üstünde olan, çevresine takvayı [cennete gidişin bedelini] emreden, öğreten bir kulun (yani, peygamber’in) bile haksızlığa uğradığını dile getirerek bu durumun acayipliğine dikkat çekmektedir.

“İnsanın kendisini Allah’ın koruması altına koyarak iyiliklere sarılması, günahlardan uzak durması, dolayısıyla âhirette kendisine zarar ve acı verecek şeylerden sakınması” demek olan takvâ, Kur’ân’da ilk önce “şirkten kaçınmak” ve “âhirete inanmak” anlamında ortaya konmuş, daha sonra da imanın yansımasını taşıyan tüm amelleri içine alacak şekilde genişletilmiş bir kavramdır. O nedenle biztakvâ‘yı, “Allah’ın koruması altına girmek”, muttakî‘yi de “Allah’ın koruması altına giren kişi” olarak aktardık.

Dilbilgisi kurallarına göre, yukarıda meâli verilen 11 ve 12. ayetler iki şart cümlesinden oluşmaktadır. Bilindiği üze­re şart cümleleri, şart ve ceza denilen iki bölümden oluşurlar. Burada şart cümlelerinin birinci bölümleri mevcut olmakla beraber ceza yani sonuç bölümleri bulunmamaktadır. Edebiyat kuralları ön plâna alınıp “icaz’ul-hazf’ yapılarak cümlelerin sonuç kısımları düşürülmüştür. Bu edebî yöntem cümleye zenginlik kazandırmak için uygulanır. Buna göre cümlelerin sonuç bölümü şöyle takdir edilebilir: “O kimseye hiç engel olunur mu? O kimseye hiç zulmedilir mi? Aksine ödül verilmez mi?”

13Hiç düşündün mü, eğer salât edeni engelleyen o kişi, yalanlamış ve yüz çevirmiş ise!…

Yani, dikkat ediyor musun? Bu engelleyen kişi dîn gününü ya­lanlamakta ve yüz çevirmektedir.

Bu cümle de şart cümlesi olup bunda da sonuç bölümü yoktur. Burada da icaz’ul-hazf yapılmıştır. Bu cümlenin sonuç bölümü de şöyle takdir edilebilir: “O insan hiç başıboş bırakılır mı? Hiç onların yalan­lamasına, azmasına seyirci kalınır mı? Onların bilgilenmeleri, eğitil­meleri için uğraşılmaz mı? Onları inzar [uyarmak] için bir peygamber gönderilmez mi? Onlar cezalandırılmazlar mı? Mazlumlar zulümden kurtarılmaz mı?”

  14Salâta engel olan o kişi, bilmedi mi, Allah’ın kesinlikle görmekte olduğunu?

Yani, o insan [engelleyen kişi], kendi yaptıklarını Allah’ın gördüğünü bilmemektedir. 

İşte, bütün bunların değişmesi gerekir. İnsanlar zulümden kurtarılmalı, kimse yalanlamamalı, yüz çevirmemeli… Herkes, Allah’ın her şeyi gör­düğünü bilmeli, öğrenmeli… Bunları oluşturma görevi sana verildi; sen peygamber seçildin. Sana vahyedilecekleri zihninde toparla ve yaratan Rabbinin adına oku: tebliğ et, başkalarına ulaştır!

15,16Kesinlikle senin düşündüğün gibi değil! Eğer salât edene; mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olan; toplumu aydınlatmaya çalışan kimseye engel olan o kişi, salâtı; mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmaya çalışmayı engellemesine son vermeyecek olursa, andolsun, perçemden; yalancı, günahkâr perçemden; saçından tutup sürükleyeceğiz. 

17O zaman o, meclisini/örgütünü çağırsın.

18Biz zebanileri; defedicileri, engelleyicileri çağıracağız.

Surenin bu kısmı, peygamberlik görevinin bilgi ve bilgilendirme boyutundan başka bir boyutuna dikkat çekiyor: Eğer insanlar, Al­lah’a dönecek olmalarına rağmen kendilerini müstağni görerek [hiç kimseye, Allah'a bile ihtiyacı olmadığına inanarak], tâğûtlaşmış ve hi­dayet üzere olanlara, takvayı emredenlere saldırıyor ve zulmediyor­larsa cezalandırılacaklardır; hem dünyada hem de âhirette…

Bu ayetteki kellâ [hayır, hayır] ifadesi de, yine Peygamberimizin, bu tâğûtlar [varhklı, güçlü, oğullu-uşaklı organize müşrik tayfası] ile baş edemeyeceğine dair düşüncesinin reddidir. Böylece bu dü­şüncenin yersizliğine dikkat çekilmiş ve bu tip problemleri bizzat Al­lah’ın çözeceği mesajı verilmiştir. İleriki surelerde bunların hem de­tayı, hem de somut örnekleri görülecektir.

Ayetteki, perçemden veya alından tutup sürüklemek, “bir insanı toplum önünde rencide etmek, başına çeşitli belalar açmak, burnu­nu sürtmek” anlamında bir Arap deyimidir. 21 Yukarıda deyimin lâfzî manası verilmiştir. Ayetteki ifadede mecaz, mecaz-ı aklî kullanımı söz konusu olup perçem ile “perçemin sahibi” kastedilmiştir. Mecazî anlamı, “sahibi ya­lancı ve günahkâr olan perçem” demektir.

Yukarıda meali verilen ayette zımnen bu işin kolay olmayacağı, küfürle savaşılması gerektiği vurgulanmaktadır. Öyle ki, o azgın tüm meclisini [Dâr'un-Nedve'yi], kongresini, kurultayını, tüm işbirlikçilerini ve adamlarını toplasın, karşı koysun.

“Nâdiye” ve “nedve” aynı kökten türemiş olup kalıpları farklı ol­sa da anlamları aynıdır. Peygamberimiz dönemindeki Mekke’nin ida­rî, siyasî, sosyal ve iktisadî durumu bilinirse, konu daha iyi anlaşılır ve İslâm dîninin neleri tasvip ettiğini, nelere karşı çıktığını öğrenmek mümkün olur.

M.S. 400′lerde doğduğu tahmin edilen ve Peygamberimizin be­şinci atası olan Kusay b. Kilab, Mekke’de yaşları kırkın üzerinde olanların katı­labileceği Daru’n-Nedve adında bir şûra [danışma kurulu] kurmuştu. İdarî, siyasî ve iktisadî işlerin yönetimi için ayrı birimler tesis etmiş, bu birimler eliyle yürütülen Mekke şehir devletinin yönetimini kabileler arasında tak­sim etmişti.

Kusay’ın kurduğu bu idari sistemin birimleri ve yetki alanları şöyleydi: 

Sidanet ve hicabet: Kâbe’nin bakımı ve korunması. 

Sikayet: Mekke’nin su işleri. 

Rifade: Fakir hacıların yiyeceklerinin temini.

 Liva: Savaş işleri. 

Kıyade: Aske­rî işler. 

Nedve: Halk meclisi. 

Meşveret: Önemli olayların tartışıldığı kurul. 

Sefaret:Diğer ülkeler ile olan ilişkiler. 

Hükümet: Halk arasın­daki anlaşmazlıkların giderilmesi ve davaların karara bağlanması. 

Işnak: Ticaret mahkemesi. 

Kubbe: Silâh ve mühimmatın depolanması. 

Îsâr:Falcılık, büyü­cülük gibi işlere bakan kurul. Emval-i Muhacere: Putlara adanan mal ve eşyaya bakan kurul. İmare: İbâdet esnasında asayişi temin eden kurul. Ainne: Savaş esnasında atların bakımını üstlenen kurul.

“Münafere” diye adlandırılan yönteme göre, kabile reisliği hususunda bir anlaşmazlık çıktığında veya yeni bir kabile reisi seçilmesi ge­rektiğinde, reis adayları bir hakemin gözetiminde halk huzurunda tartışırlar, hakemin üstün gördüğü kişi kabile reisi olurdu. Bu sistem, yönetimde veraset [veliahtlık, babadan oğula geçiş] sistemini devre dışı bırakmaktaydı.

Muhammed b. Abdullah peygamber olduğunda, Mekke, Kusay’ın kurduğu bu sistemle yönetilmekteydi. Yönetim tek kabilenin ve tek kişinin elinde değildi. İdarî işler bir nevi istişarî bir danışma kurulu olan Dâru’n-Nedve eliyle yürütülmekteydi. Diğer toplumlarda mevcut olan otoriter ve egemenliği mutlak idarî sistemler Mekke’de bulunmadığı gibi, statüleri bakımından sadece eşitler arasında birinci olan idarî şefler de bu sivil tabiatlı istişarî geleneğe uygundu. Nitekim İslâm’ın ortaya çıkışından önce kurulan ve Pey­gamberimizin de üyesi olduğu “Hılfu’l-Fudul” [saygın kimselerin oluşturduğu bir sosyal yardım kurulu] Mekke’deki bu yerleşik sivil anlayışa iyi bir örnektir. Gönüllülüğü esas alan bu derneğin faaliyetleri, İslâm’ın ortaya çıkışına kadar devam etmiştir. İslâm ise bu faaliyetleri kurumlaştırmıştır.

Dikkatten uzak tutulmaması gereken noktalardan biri de, Kur’an’ın böyle idare edilen bir topluma gelmiş olduğudur. İslâm’ın ida­rî, siyasî ve iktisadî sistemini anlayabilmek için, Kur’an’ın geldiği top­lumun davranışlarının bilinmesi ve hangi davranışların Kur’an tara­fından onaylandığının ya da kaldırıldığının belirlenmesi gerekir.

Ayette geçen Zebânî (tekili; zibniye), “defediciler” demektir. Araplar bu sözcüğü “polis” anlamında kullanırlar.[10] burada konu edilen zebanileri cehennemdeki işkenceci, güçlü, kaba melekler olarak anlamak yanlış olur.

İlerideki surelerde âhireti yalanlayanların dünya ve âhirette nasıl cezalandırılacakları detaylarıyla an­latılacak ve kendilerine tüm uyarılar yapılacaktır. Burada, yukarıda adı verilmeyen ve sadece kişilikleri nitelenerek kınanan bazı kim­selerin ve dünyada tüm zamanlardaki benzerlerinin işledikleri suçlardan dolayı cezalarının bir kısmını bu dünyada çekecekleri; defedicilerin onların hakkından gelecekleri bildirilmektedir.

Nitekim Ebu Cehl de hak ettiği ilâhî cezanın bir kısmını daha dünyada iken çekenlerden biridir: Afra adlı kadının oğulları Mu’az ve Mu’avviz tarafından Bedir savaşında ağır yaralanışı, öldü di­ye savaş alanında bırakılışı, daha önce türlü kötülükler ettiği İbni Mes’ûd tarafından canlı olarak bulunuşu, göğsünün üzerine çıkan bu sahabe tarafından hakarete uğrayışı, yine onun tarafından kafası koparılıp perçeminden sürükle­nerek Peygamberimize getirilişi hatırlanırsa, Rabbimizin böyle nice zorbayı daha dünyada iken cümle âleme rezil ettiği iyi anlaşılmış olur.

19Kesinlikle senin düşündüğün gibi değil! Sen salât eden; mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmaya çalışmayı engelleyen o kişiye itaat etme. Sen Rabbine boyun eğip teslim ol ve yaklaştırıl/Rabbin seni Kendine yaklaştırsın.

Peygamberimizin zihninde yine sorular oluşmuş olmalı ki, Rabbimiz kellâ [hayır, hayır] diye bunları reddediyor. Buradaki kellâ [ha­yır, hayır] ifadesiyle neyin reddedildiğini Kalem/5-l4′den anlıyoruz. Peygamberimiz, karşıtlarının zengin, güçlü, nüfuzlu ve kalabalık olduklarını, onlarla mücadelenin zorluğunu, başarısız olacağını düşünmüş olmalı ki, Allah kellâ [hayır, hayır] diye reddetmekte; yani, “Öl, mağlûp ol, ama müşriklere sakın boyun eğme!” demektedir. Secde sözcüğü ile ilgili detay, inşallah Necm suresinde verilecektir.

İkinci derste [vahiyde] bu düşünceler şu ayetler ile iyice açı­ğa vurulmuştur:

9-16Onlar arzu ettiler ki, sen onlara yağ çekesin, onlar da hemen sana yağ çeksinler. Çok yemin eden, aşağılık, alaycı, gammaz; arkadan çekiştiren, arabozucu, kovuculuk için gezip duran, mal ve oğulları var diye hayrı engelleyen, saldırgan, günaha batmış, kaba/obur, sonra da kötülükle damgalı şu asalakların hiçbirine itaat etme. Âhireti yalanlayan o kişi, âyetlerimiz kendisine okunduğu zaman: “Daha öncekilerin masalları” dedi. Yakında Biz onun burnunu sürteceğiz.(Kalem/9-16)

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.


[1] (Sahih-i Buhari’nin Vahy Kitabı’nda nakledilen 3 numaralı rivayet)

[2] (Lisanü’l Arab, “k r e” mad. )

[3] (A’lâ/6-8)

[4] (LİSAN)

[5] (Lisanü’l Arab, “h l k” mad. )

[6] (Nahl/36)

[7] (Nisâ/76)

[8]  Lisân, 5/387; Tâc, 19/606.

[9]      Lisân, 5/387; Tâc, 19/606.

[10] (Lisanü’l Arab, “z b n” mad. )


^ Başa Git - << Önceki Sayfa: Sunuş - Sonraki Sayfa:Kalem Suresi >>