88-ENFÂL SURESİ

 

Adını birinci âyette geçen  الأنفال[enfâl] sözcüğünden alan sûre Medîne’de, hicretin ikinci yılı içerisinde Bedir savaşı sonrası inmiştir. 30-36. âyetlerin Mekkî olduğu söylenmişse de bu görüş kabul görmemiştir.[1] Yerinde de görüleceği üzere bu âyetler, sûre ve paragrafın bir parçası olup, Mekke’de yaşananları konu etmektedir. Sûrenin içeriği; iman, savaş, savaş stratejisi, uluslar arası antlaşmalar ve mü’minlerin yöneticileriyle ilgili hükümler olarak özetlenebilir. Bu sûre aynı zamanda Bakara/216-218. âyetlerin tafsili mahiyetindedir.

Sûrede, –Bedir adı zikredilmese de– Bedir savaşı’nın ön hazırlıkları, savaştan bazı sahneler ve savaş sonrası gelişmeler yer alır. Bedir savaşı’yla ilgili bilgi sahibi olmak sûrenin anlaşılmasına katkı sağlayacağı için detaylarına girmeden Bedir savaşı hakkında özet bir bilgi vermek istiyoruz:

BEDİR SAVAŞI

Medîne’nin güney-batısında şehre 120 km. uzaklıkta, Kızıldeniz’e 20 km. mesafede bulunan Bedir, Baharat Yolu konak yerlerinden biriydi. Halkı, gelip geçen yolculara verdikleri hizmet ve kurulan panayırdan elde ettikleri kazanç ile geçinirlerdi.

Söz konusu savaş bu yerleşim birimi sınırları içerisinde cereyan ettiği için târihe “Bedir savaşı” olarak geçmiştir.

Mekke müşrikleri, Mekke’den ayrılıp Medîne’ye yerleşen Rasûlullah ve arkadaşlarının konumlarından rahatsızlık duydukları, geleceklerinden korktukları için zaman zaman bazı çeteler yollayıp onlara zarar vermekteydiler.

Ayrıca, Medîne’de Rasûlullah ve mü’minlerden rahatsız olan bir kesim vardı. Bunlar Rasûlullah ve mü’minlerin Medîne’ye gelişinden hiç memnun olmamışlardı. Bunların başında, –Rasûlullah’ın Medîne’ye davet edildiği günlerde taç giyip kral olmak üzere olan– Abdullah b. Übey b. Selül vardı. Rasûlullah’ın Medîne’ye gelişi bu planı altüst etmişti. Zira Medîne halkı Abdullah b. Übey b. Selül yerine Rasûlullah’ı devlet başkanı yapmışlardı.

Halkın bu tercihi ve akrabalarından birçoğunun müslüman olması nedeniyle Abdullah b. Übey b. Selül, Müslümanlara katılmanın kendisi ve yandaşları daha uygun olacağına karar vererek görünürde müslüman oldu. Böylece Medîne’de münâfıklık hareketi başladı.

Abdullah b. Übey b. Selül, aynı zamanda Mekke ileri gelenlerinin de dostuydu. Mekke yönetimindeki kinci müşrikler, Medîne’deki dostları Abdullah b. Selül ile işbirliği yaparak Rasûlullah ve arkadaşlarını Medîne’den çıkarmayı, hatta onları yok etmeyi planladılar ve Abdullah b. Übey b. Selül’e şu mektubu yazdılar: “Siz bizimkileri barındırdınız. Siz Muhammed’i ya öldürür ya yurdunuzdan çıkarırsınız; yahut biz topluca üzerinize saldırır, erkeklerinizi öldürüp kadınlarınızı esir alırız.”

Bu mektuptan sonra Mekke müşrikleri ile Medîne münâfıkları işbirliği yaptılar. Buna göre Rasûlullah ve mü’minler öldürülecek veya Medîne’den sürüleceklerdi.

Rasûlullah ve mü’minler bu planı öğrendiler ve karşı tedbir almaya başladılar; Medîne çevresindeki kabileleri ziyaret ediyor, onlarla dostluklar kuruyor ve barış sözleşmeleri yapıyorlar; böylece kendilerini, kentlerini ve devletlerini güvenceye alıyorlardı. Bir taraftan da çevreyi gözetleyip denetlemeyi sürdürüyorlar, fakat kan dökmekten uzak duruyorlardı. Zira henüz savaş izni verilmemişti.

İşte bu dönemde Allah mü’minler için yeni strateji belirliyor; fitne, zulüm ve yeryüzünde kargaşanın ortadan kalkması için gerektiğinde savaşmaları [ölmeleri ve öldürmeleri] gerektiğini bildiriyordu. Artık mü’minler, dinlerini, canlarını ve yurtlarını korumak için savaşmak zorundaydılar.

Bu esnada Mekkeli müşrikler müslümanları tehdit ediyor, Medîne yakınlarına kadar gönderdikleri çapulcu birlikler yoluyla onlara zararlar veriyorlardı. Son olarak da Mekke müşriklerinin ortaklığıyla oluşturulan ve Ebû Süfyân tarafından idare edilen bir ticaret kervanını Sûriye’ye gönderdiler; amaçları bundan elde edilen kâr ile Müslümanlara karşı hazırlık yapmak ve onlara son darbeyi indirmekti.

Bunu haber alan Rasûlullah (s.a), durumu ashâbıyla istişare etti. Bu kervanın Mekke’ye ulaşmasına engel olunması kararı alındı. Bunun üzerine 305 kişiden oluşan bir ordu hazırlandı. Bu ordunun 83′ü Muhâcirlerden, 61′i Evs’den, geri kalanları da Hazrec kabilesinden idiler. 3 atları ve 70 develeri vardı.

Rasûlullah müşriklerle karşılaşmak üzere Bedir kuyuları mevkiine doğru yola koyuldu.

Kervanın idarecisi Ebû Süfyân, casusları aracılığıyla Rasûlullah’ın bu hazırlığını öğrendi ve hemen Mekke’ye haberci yollayıp yardım istedi. Ebû Cehl gibi ileri gelenlerin öncülüğünde 100′ü atlı, 700′ü develi, geri kalanı da piyade olmak üzere yaklaşık 1.000 kişilik bir ordu hazırlanarak Müslümanların üzerine gönderildi.

Ebû Süfyân, Müslümanların Bedir’e gelmekte olduğunu öğrenince kervanın yönünü değiştirdi. Deniz tarafından Mekke’ye yollandı. Müslümanlar Bedir’e geldiğinde, kervan çoktan uzaklaşmıştı.

Müslümanlar, Zefiran denilen yere geldiklerinde Mekkeli müşriklerin büyük bir ordu ile üzerlerine gelmekte olduklarını öğrendiler. Biraz duraklayıp tereddüt ettiler. Çünkü onların Mekke ordusuna karşı koyacak kadar güçleri yoktu. Zaten hazırlık ve hesaplarını da kervan üzerine yapmışlardı.

Rasûlullah ashâbıyla yeniden istişare etti. Kervanın peşine mi düşülmeliydi; yoksa müşrik ordusuna karşı mı durulmalıydı. Rasûlullah ve Muhâcirler ordunun karşısına çıkılması taraftarıydılar. Ensâr, Akabe beyatında Rasûlullah’ı Medîne’de korumak üzere söz verdikleri, şimdi ise Medîne dışında oldukları için Rasûlullah onlara düşüncelerini sordu. Görüşmelerden sonra onlar da Muhâcirlerle birlikte savaşmaya karar verdiler.

Bu sırada Ebû Süfyân’ın başında bulunduğu kervan Mekke’ye ulaştı. Ebû Süfyân müşriklere, “Siz kervanınızı korumak için harekete geçtiniz. Kervanınız güvende olduğuna göre savaşmanıza lüzum kalmadı, geri dönün” diye haber gönderdi. Ancak çoğunluk savaşma taraftarıydı. Ebû Cehl, “Müslümanları öldürmeye bile lüzum yoktur. Ellerini bağlayıp onları tekrar Mekke’ye götüreceğiz ve böylece İslâm da bitecek” diyordu.

Nihâyet 17 Ramazân [13 Mart 624] Cuma günü sabahleyin iki ordu Bedir kuyularının bulunduğu yerde karşılaştı.

Mekke müşriklerinin çokluğuna rağmen Allah’ın yardımıyla zafer inananların oldu. Mekkeli müşriklerin elebaşılarının bir kısmı öldürüldü, bir kısmı esir alındı, birçok da ganimetler elde edildi. Bu zafer, Müslümanları siyasî, askerî ve iktisadî açıdan çok güçlendirdi.

RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA

MEAL:

1.Sana, savaşın bahşişlerinden soruyorlar. De ki: “Enfâl/savaş bahşişleri Allah ve Elçisi/ kamu içindir. Onun için siz, mü’minler iseniz, Allah’ın koruması altına girin, birbirinizle aranızı düzeltin ve de Allah’a ve Elçisi’ne itaat edin.

2-4.Hiç şüphesiz mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperen,

O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman, iman açısından güç kazanan ve yalnızca Rablerine sonucu havale eden,

salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturan, ayakta tutan]

ve Bizim kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir. İşte bunlar, gerçekten inananların ta kendisidir. Onlara Rableri katında dereceler, bağışlama ve saygın bir rızık vardır.

5,6.Ve onlar, gerçek açığa konduktan sonra, sanki göz göre göre –Rabbinin seni, gerçek ile evinden çıkardığı gibi, ki şüphesiz mü’minlerden bir kesim de kesinlikle hoşlanmıyorlardı– kendileri ölüme sürükleniyorlarmışçasına, gerçek hakkında seninle tartışıyorlardı.

7,8.Ve hani Allah, size, iki tâifeden birinin kesinlikle sizin olacağını vaat ediyordu. Siz ise şanı ve şerefi olmayan şeyin/çapulun kendinizin olmasını istiyordunuz. Allah da, kelimeleriyle hakkı yerine oturtmak ve suçluların hoşuna gitmese de gerçeği ortaya çıkarmak ve bâtılı yok etmek için kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerin arkasını kesmek; hak dini geliştirmek istiyordu.

9.Hani siz, Rabbinizden yardım diliyordunuz da Rabbiniz, “Şüphesiz Ben, işte ardarda bin haberci âyetle size yardım ediyorum” diye karşılık vermişti.

10.Bunu da Allah, sırf size bir müjde olsun ve bununla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştı. Ve yardım ancak Allah katındandır. Şüphesiz Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

11.Hani Rabbiniz, yine Kendi katından bir güven olarak bir uyku sardırıyordu. Sizi kendisiyle temizlemek, kötü niyetli kişinin pisliğini/zararını sizden gidermek, yüreklerinize kuvvet vermek ve ayaklarınızı sabitleştirmek; ayaklarınızın sağlam basması için gökten üzerinize bir su indiriyordu.

12.Ve hani, Rabbin doğal güçleri programlıyordu: “Şüphesiz Ben, sizinle beraberim, haydin inanmış kimselere sebat verin. Ben, kâfirlerin; Kendimin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan kimselerin yüreğine korku salacağım, hemen boyunların üstüne vurun, onlardan tüm parmak uçlarına/eklemlerine de!”

13.İşte kâfirlerin bu cezalandırılışı, Allah’a ve Elçisi’ne karşı gelmeleri nedeniyledir. Ve kim Allah’a ve Elçisi’ne karşı gelirse, bilsin ki Allah, azabı çok çetin olandır.

14.İşte artık, bunu tadın. Şüphesiz ki âhirette kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler için ateşin azabı da vardır.

15.Ey iman etmiş kimseler! Toplu olarak kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler ile karşılaştığınız zaman, hemen onlara arkalarınızı dönmeyin.

16.Ve böyle bir günde her kim onlara, –tekrar dönüp çarpışmak için geri çekilmek veya diğer bir safta yeniden mevzilenmek hâlleri hariç– arkasını dönerse, kesinlikle Allah’tan bir gazaba uğramış olur ve onun varacağı yer cehennemdir. Orası da ne kötü bir dönüş yeridir.

17.Artık, onları siz öldürmediniz, lâkin onları Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı. Ve mü’minleri bundan güzel bir bela ile belâlandırmak/güzelce sınamak içindi. Şüphesiz Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.

18.İşte! Şüphesiz Allah, kâfirlerin; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerin tuzağını zayıflatandır.

19.Fetih istiyorsanız, işte size fetih gelmiştir. Ve eğer son verirseniz, bu da sizin için daha iyidir. Yok eğer dönerseniz, Biz de döneriz. Her ne kadar toplumunuz çok olsa da size hiçbir şekilde, hiçbir zaman yarar sağlamayacak. Ve şüphesiz Allah, mü’minlerle beraberdir.

20.Ey iman etmiş kimseler! Allah’a ve Elçisi’ne itaat edin. İşitip dururken ondan yüz çevirmeyin! 21.Vahye kulak asmadıkları hâlde “İşittik/vahye kulak verdik” diyenler gibi de olmayın!

22.Şüphesiz yeryüzünde dolaşan canlıların Allah katında en kötüsü, aklını kullanmayan şu sağırlardır, dilsizlerdir.

23.Ve eğer Allah, onlarda hayır olduğunu bilseydi kesinlikle onlara işittirirdi. Ve eğer işittirseydi yine de onlar, geri duranların ta kendisi olarak sırt dönerlerdi.

24.Ey iman etmiş kimseler! Elçi sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah’a ve Elçi’ye karşılık verin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz, kesinkes O’nun huzurunda toplanacaksınız.

25.Ve sadece sizden kendi benliklerine haksızlık edenlere isâbet etmeyen toplumsal ateşlerden korunun ve hiç şüphesiz Allah’ın, azabı çetin olan olduğunu bilin.

26.Ve hatırlayın; hani sizler sayıca azdınız, yeryüzünde zayıf bırakılmıştınız, insanların sizi kapıp yakalamasından korkuyordunuz da Allah, kendinize verilen nimetlerin karşılığını ödersiniz diye barındırmıştı, sizi yardımıyla güçlendirmişti ve size temiz-hoş şeylerden rızıklar vermişti.

27,28.Ey iman etmiş kimseler! Allah’a ve Elçi’ye ihânet etmeyin. Bile bile kendi emanetlerinize de ihânet etmeyin. Şüphesiz mallarınızın ve evlatlarınızın, kesinlikle imtihan aracı; sizi dinden çıkaracak birer varlık olduğunu ve kesinlikle de Allah katında çok büyük ecir olduğunu bilin.

29.Ey iman etmiş kimseler! Allah’ın koruması altına girerseniz, O, size hakkı bâtıldan ayırdedecek bir anlayış verir ve sizden kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah çok büyük armağan sahibidir.

30.Ve hani bir zaman, şu kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimseler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Ve onlar tuzak kurarken Allah da cezalandırıyordu. Ve Allah, cezalandıranların en hayırlısıdır.

31.Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman da, “İşittik, dilersek bunun gibisini biz de söyleriz, bu, geçmiş toplumların efsanelerinden başka bir şey değildir” demişlerdi.

32.Bir vakit de onlar, “Ey Allah’ım! Eğer bu, Senin katından gelmiş bir hakkın/gerçeğin ta kendisi ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver” demişlerdi.

33.Hâlbuki sen içlerinde iken Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma diledikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir.

34.Ve onların, kendileri Mescid-i Harâm’ın/dokunulmaz kılınmış ilâhiyat eğitimi merkezinin ayakta tutan mütevellileri/vakıf yöneticileri olmadıkları hâlde ondan menedip dururlarken Allah’ın kendilerine azap etmemesi için neleri var? Onun ayakta tutan mütevellileri/vakıf yöneticileri sadece Allah’ın koruması altına girmiş kimselerdir. Velâkin onların çoğu bilmiyorlar.

35.Ve onların Beyt’in/Ka‘be’nin yanındaki destek vermeleri, sadece, ıslık çalmak ve el çırpmaktır, bir gösteriştir. –Öyleyse küfrettiğinizden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olduğunuzdan dolayı bu azabı tadınız!–

36,37.Şüphesiz, mallarını Allah yolundan alıkoymak için harcayan, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini örtmüş olan o kişiler; yine onu sarf edeceklerdir. Sonra onlara, bir pişmanlık olacak, sonra da onlar, Allah’ın, murdarı temizden ayırt etmesi için ve bir de murdar kısmını birbiri üzerine bindirip hepsini bir araya getirmesi, sonra da topunu birden cehenneme koyması için yenileceklerdir. Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan kişiler cehenneme toplanacaklar. İşte bunlar, kayba, zarara uğrayıp acı çeken o kimselerin içinde kalanların ta kendileridir.

38.Kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimselere de ki: “Eğer bu işe son verirlerse daha önce yaptıkları bağışlanacak. Yine de dönerlerse, kesinlikle önceki önderli toplumlara uygulanan kurallar devam etmiş olur.”

39.Ve insanları dinden çıkarma faaliyeti kalmayıp din tamamıyla Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Artık vazgeçerlerse bilinsin ki, şüphesiz Allah, onların yaptıklarını en iyi görendir.

40.Ve eğer onlar geri dururlarsa, artık siz, şüphesiz Allah’ın yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınınız olduğunu bilin. O, ne güzel yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakın, ne güzel yardımcıdır!

41.Yine, biliniz ki eğer siz Allah’a, hak ile bâtılın ayrıldığı o gün; iki ordunun karşı karşıya geldiği Bedir günü, kulumuza indirdiğimiz âyetlere iman etmiş iseniz, herhangi bir şeyden ganimet olarak elinize geçirttiğimiz şeyler; artık onların beşte-biri, Allah, Elçi, yakınlığı olanlar; yurtlarından çıkarılan fakirler, yetimler, miskinler ve yolda kalmışlar içindir. Ve Allah, her şeye güç yetirendir.

42.Hani siz, vâdinin yakın bir yamacında idiniz, onlar da uzak yamacında idiler. Kervan da sizden daha aşağıda idi. Şâyet onlarla sözleşmiş olsaydınız da, buluşma yerinde kesinlikle anlaşmazlık çıkarırdınız. Fakat olması gereken işi Allah’ın gerçekleştirmesi için; değişime/yıkıma uğrayan apaçık bir delil gördükten sonra yıkıma uğrasın, sağ kalanlar da yine apaçık bir delilden sonra yaşasın diye… Şüphesiz Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.

43.Hani o vakitler Allah sana uykunda onları az gösteriyordu. Eğer Allah, onları sana çok gösterseydi kesinlikle korkmuştunuz ve savaş konusunda anlaşmazlığa düşmüştünüz. Fakat Allah güvenlik sağladı. Şüphesiz O, gönüllerde olanı en iyi bilendir.

44.Ve hani olması gereken bir işi gerçekleştirmek için, onlarla karşılaştığınız vakit onları sizin gözünüze az gösteriyordu. Sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Ve bütün işler yalnızca Allah’a döndürülür.

45.Ey iman etmiş kimseler! Başarmanız/zafer kazanmanız için, bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çokça anın.

46.Yine Allah’a ve O’nun Elçisi’ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız ve gücünüz-canınız gider. Ve sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.

47.Çalım satarak ve insanlara gösteriş yaparak yurtlarından çıkan ve Allah yoluna engel koyan kimseler gibi de olmayın. Ve Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatandır.

48,49.Hani o münâfıklar ve kalplerinde hastalık bulunan kimseler, “Şu adamları dinleri aldattı” dedikleri sırada, o kötü niyetli komutan, onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara, “Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım” demişti. Sonra da, ne zaman ki iki topluluk birbirini görür oldu, o, iki topuğu üstünde geri döndü ve: “Şüphesiz ben sizden uzağım. Şüphesiz ben, sizin görmediğinizi görmekteyim, şüphesiz ben, Allah’tan korkmaktayım” dedi. Ve Allah, sonuçlandırması/ cezalandırması pek şiddetli olandır. Ve her kim Allah’a işin sonucunu havale ederse bilsin ki şüphesiz Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

50,51.Ve sen, görevli güçlerin, kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimselerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak, “Tadın bakalım kızgın ateşin azabını! İşte bu, sizin kendi ellerinizle meydana getirdiğiniz şeyler sebebiyledir. Ve şüphesiz Allah, kullara hiçbir şekilde haksızlık eden biri değildir” diye onları geçmişte yaptıklarını ve yapmaları gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırırken bir görseydin.

52.Tıpkı Firavun’un yakınları ve onlardan öncekilerin gidişi gibi onlar da Allah’ın âyetlerini/ alâmetlerini/ göstergelerini tanımadılar da Allah, kendilerini günahları yüzünden yakalayıverdi. Şüphesiz ki Allah, çok güçlüdür, cezası/ sonuçlandırması çok şiddetli olandır.

53.Bu, şüphesiz bir toplum, kendinde olanı değiştirinceye kadar, Allah’ın, o topluma nimet olarak bağışladığını değiştirici olmayışı ve şüphesiz Allah’ın en iyi işiten, en iyi bilen olması nedeniyledir.

54.Tıpkı Firavun’un yakınları ve onlardan öncekilerin gidişi gibi, onlar da Rablerinin âyetlerini/ alâmetlerini/ göstergelerini yalanladılar. Biz, onları günahları yüzünden değişime/yıkıma uğrattık; Firavun’un yakınlarını suda boğduk. Hepsi de kendi benliklerine haksızlık eden kimseler idiler.

55,56.Şüphesiz, Allah katında canlıların en kötüsü, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedip de iman etmeyen kimseler; kendileriyle antlaşma yaptığın hâlde her defasında antlaşmalarını bozan kimselerdir. Onlar Allah’ın koruması altına girmezler.

57.Artık onları harpte; bozuma uğratma işinde yakalarsan, ibret almaları için onlarla birlikte arkalarındaki kişileri dağıt.

58.Eğer bir toplumdan; hâinlik yapmasından korkarsan, aynı şekilde antlaşmayı bozduğunu kendilerine bildir. Şüphesiz Allah, hâin kimseleri sevmez.

59.Kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan o kimseler, kendilerinin öne geçtiklerini de sanmasınlar. Şüphesiz onlar âciz bırakamazlar.

60.Ve siz de gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten kuvvet biriktirin ve savaş atları hazırlayın ki onlarla, Allah’a düşman olanları, kendi düşmanlarınızı ve Allah’ın bilip de sizin bilmediğiniz, bunlardan aşağı daha başkalarını korkutasınız. Ve Allah yolunda her ne harcarsanız o size eksiksiz ödenir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.

61.Ve eğer onlar barış için yanaşırlarsa, sen de barışa yanaş! Ve Allah’a işin sonucunu havale et. Şüphesiz Allah, en iyi işitenin, en iyi bilenin ta kendisidir.

62,63.Ve eğer onlar, sana hile yapmak isterlerse, bil ki şüphesiz sana Allah yeter. O, seni Kendi yardımıyla ve mü’minlerle güçlendirendir ve mü’minlerin gönüllerini kaynaştırandır. Sen yeryüzünde ne varsa hepsini topluca harcasaydın yine de onların gönüllerini kaynaştıramazdın. Ama Allah, aralarını kaynaştırdı. Şüphesiz O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

64.Ey Peygamber! Sana ve mü’minlerden sana uyan kimselere Allah yeter!

65.Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabreden yirmi kişi olursa ikiyüze gâlip gelirler. Ve eğer sizden yüz olursa, şüphesiz bunlar, anlayışsız bir toplum olduklarından dolayı, kâfirlerden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kişilerden bin kişiyi yenerler.

66.Şimdi Allah, sizden hafifletti ve sizde şüphesiz bir zaaf olduğunu bildi. O hâlde sizden sabreden yüz kişi olursa ikiyüzü yenerler. Ve sizden bin olursa Allah’ın izniyle/ bilgisiyle ikibini yenerler. Ve Allah sabredenlerle beraberdir.

67.Yeryüzünde ağır basmadıkça; savaşta kesin ve tam üstünlük sağlamadıkça, kendisi için esirler oluşturması hiçbir peygambere uygun değildir. Siz, dünya genişliğini istersiniz, Allah da âhireti ister. Ve Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

68.Eğer Allah’tan bir yazı olmasa idi, kesinlikle aldığınız şeylerden dolayı size büyük bir azap dokunurdu.

69Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl ve hoş olarak yiyin ve Allah’ın koruması altına girin. Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

70.Ey Nebi! Esirlerden elinizde olan kimselere de ki: “Eğer Allah sizin kalplerinizde bir hayır bilirse, sizden alınandan daha hayırlısını size verir ve günahlarınızı bağışlar. Ve Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

71.Ve eğer sana hıyanet etmek isterlerse iyi bilsinler ki bundan önce onlar, Allah’a hâinlik ettiler de Allah, mü’minlere onlardan fazla imkân verdi. Ve Allah, çok iyi bilendir, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

72.Kuşkusuz iman etmiş, yurtlarından göç etmiş, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşan ve barındırıp yardım eden şu kimseler; evet işte bunlar, bazısı bazısının yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakını olanlardır. İnanan ve hicret etmeyen kimselere gelince, hicret edene kadar, onlara yakınlık söz konusu değildir. Ve din uğrunda yardım isterlerse, aranızda antlaşma bulunan bir halk zararına olmaksızın, onlara yardım etmeniz gerekir. Ve Allah, yaptıklarınızı çok iyi görendir.

73.Kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimseler de, birbirlerinin yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlarıdır. Eğer siz de onu yapmazsanız; mü’minler olarak birbirinizin velîsi [yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınları] olmazsanız, yeryüzünde büyük bir kargaşa ve insanları dinden döndürme işleri ortaya çıkar.

74.Ve iman eden, hicret eden ve Allah yolunda var gücüyle gayret eden o kimseler ile barındıran ve yardım eden kimseler; işte bunlar, gerçek mü’minlerin ta kendileridir. Bunlar için bir bağışlanma ve saygın bir rızık vardır.

75.Ve bundan sonra, inanan ve sizinle birlikte yurtlarından göç eden ve var gücüyle gayret eden kimseler; artık onlar da sizdendirler. Akraba olanlar da, Allah’ın kitabına göre, birbirlerine daha yakındırlar. Şüphesiz Allah, her şeyi en iyi bilendir

TAHLİL:

1.Sana, savaşın bahşişlerinden soruyorlar. De ki: “Enfâl/savaş bahşişleri Allah ve Elçisi/ kamu içindir. Onun için siz, mü’minler iseniz, Allah’ın koruması altına girin, birbirinizle aranızı düzeltin ve de Allah’a ve Elçisi’ne itaat edin.

Âyetteki, sana soruyorlar… ifadesinden anlaşıldığına göre bu âyet, Müslümanlar arasında ganimetle ilgili bir çekişme olması ve bu çekişmenin Rasûlullah’a yansıtılması üzerine inmiş ve sorulan suali cevaplandırarak, Müslümanlar arasında baş gösteren çekişmeyi ortadan kaldırmıştır.

Malum olduğu üzere Bedir savaşı, Müslümanların, İslâm adına yaptıkları ilk savaştır. Daha evvel Bakara sûresi’nde savaşa dair kısa bilgiler verilmiş olsa da bu savaşın olduğu dönemde savaş hukukuna dair ilkeler henüz indirilmediği için Müslümanlar, eski örfe göre hareket etmekteydiler. Önceleri bu ganimetler, ya onları ele geçiren askerlerin, ya kumandanın ya da tüm orduya sahip olan kralın olurdu. Her savaşçı eline geçirdiği ganimetin kendisine ait olmasını bekliyordu. Ama ganimete aldırmayıp düşmanı takip eden, Rasûlullah’ın çevresinde muhafızlık edenler de ganimetten pay istemekteydiler. Bu nedenle de problem ortaya çıkmış, tartışma büyümüştü. Bu hususta nasıl hareket edileceği, 41. âyette bildirilmiştir.

Âyette geçen enfâl sözcüğü,  نفل[nefl] sözcüğünün çoğuludur. Nefl ise, “asıl üzerine bir şey eklemek” demektir.[2] Bu sözcük genelde “ganimet” olarak çevrilir. “Ganimet” de, yanlış olarak harbde elde edilen servet olarak anlaşılır. Hâlbuki  غنيمة[ğanîmet], “zahmetsiz olarak mal, başarı elde etmek” demektir.[3] Eğer bu kavramlar doğru anlaşılmazsa, İslâm’ın öngördüğü savaşın amacı yanlış anlaşılır.

Bazıları, savaşta elde edilen mallara, “enfâl” denilmesinin nedeninin, bunun geçmiş ümmetlere harâm iken ümmet-i Muhammed’e helâl kılınması” olduğunu iddia etmişlerdir. Bu kesinlikle yanlıştır, zira çapul yoluyla mal elde etmek, Allah’ın doğru bulmadığı bir kazanç şeklidir.

1-5.Soluk soluğa koşanlar, sonra ateş saçanlar, sonra sabahtan baskın yapanlar, derken orada tozu dumana katanlar, sonra bir topluluğun en değerli kaynaklarına, varlıklarına kadar dalanlar kanıttır ki 6kesinlikle insan, Rabbine karşı çok nankördür, 7kendisi de buna kesinlikle tanıktır. 8Şüphesiz o, mal sevgisinden dolayı da kesinlikle çok katıdır.

9-11.Peki, o vurguncu insanlar, kabirlerde olanların diriltilip dışa atıldığı, göğüslerde olanların derlenip toparlandığı zaman, hiç şüphesiz o gün, Rablerinin kendilerine gerçekten haber verici olduğunu bilmezler mi?

                                                                                 (Âdiyât/1-11)

İslâm dini, savaşa, ancak ila-yı kelimetullah, savunma ve fitneyi bertaraf için izin verir. İslâm’daki savaşın ana gayesi, fitne ve fesadın ortadan kalkıp din ve imanın güvenceye alınmasıdır. Bu hizmetler yapılırken en ufak bir çıkar düşünülmesine izin vermez. Ana hedef bu iken, savaş şartları gereği bir şeylere de sahip olunuyorsa, işte bu artı değere/gelire “nefl, enfâl, ganimet” denir. Hedef ve amaç olmamasına karşın, bu işin bahşişi mahiyetinde olan bu bahşiş, savaşçılara değil kamuya aittir. O da bunu, Allah’ın emrettiği yerlere taksim eder. Nasıl taksim edileceği de ileriki âyetlerde gelecektir.

Bu âyetin iniş sebebiyle ilgili klasik eserlerde şu bilgileri bulunmaktadır:

Ubâde b. es-Sâmit, rivâyetle der ki: Rasûlullah (s.a) Bedir’e çıktı. Orada düşmanla karşılaştılar. Allah düşmanı hezimete uğratınca, Müslümanlardan bir grup peşlerine takılıp onların arasından yakaladıklarını öldürdüler. Bir kesim de Rasûlullah’ın (s.a) etrafını çevirmişlerdi. Bir başka kesim ise karargâhın etrafını dolanmış ve talana koyulmuştu.

Allah, düşmanı uzaklaştırıp onları takip edenler döndüklerinde şöyle dediler: “Nefel [ganimet] bizimdir. Çünkü düşmanı takip edenler bizler olduk. Allah bizim vasıtamızla onları uzaklaştırdı ve bozguna uğrattı.” Rasûlullah’ın (s.a) etrafını çevirenler de şöyle dedi: “Bu ganimetteki hakkınız bizden fazla değildir. Bilakis bu ganimet bizimdir. Rasûlullah’a (s.a) düşman ansızın herhangi bir zarar veremesin diye o’nun etrafını kuşatanlar bizler olduk.” Askerlerin karargâhını arkadan dolananlar ve talanda bulunanlar da şöyle dediler: “Siz ona bizden daha fazla hakk sahibi değilsiniz. O bizimdir. Çünkü onun etrafını kuşatan ve onu ele geçirenler bizler olduk.”

Bunun üzerine Yüce Allah, Sana enfâli soruyorlar de ki: “Enfâl Allah’ın ve Rasûlünündür. O hâlde Allah’tan korkun ve aranızı düzeltin. Eğer mü’minler iseniz Allah’a ve Rasûlüne itaat edin”buyruğunu indirdi. Rasûlullah (s.a) da aradan bir devenin iki sağımlığı arasındaki süre kadar bir zaman geçmeden ganimetleri aralarında paylaştırdı.[4]

Muhammed b. İshâk der ki: Bana Abdurrahman b. el-Hâris ile arkadaşlarımızdan ondan başkaları Süleymân b. Mûsâ el-Eşdak’dan anlattılar. Süleymân Mekhul’den, o, Ebû Umame el-Bahilî’den dedi ki: Ben Ubade b. es-Sa-mit’e el-Enfâl’e dair sual sordum, bana şöyle dedi: “Enfâl hakkında anlaşmazlığa düşüp de bu hususta kötü davranınca biz Bedir ashâbı hakkında nâzil oldu. Allah onu elimizden aldı ve Rasûlü’nün eline teslim etti. Rasûlullah (s.a) da onu eşit bir şekilde paylaştırdı. İşte Allah’tan korkmak [takvâ] ve Onun Rasûlü’ne itaat etmek ile aramızı düzeltmek bu idi.”[5]

Sahîh’de Sa‘d b. Ebî Vakkas’dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir:Rasûlullah’ın (s.a) ashâbı büyük bir ganimet ele geçirdi. Ganimetler arasında bir kılıç vardı. Onu alıp Peygamber’e (s.a) götürerek şöyle dedim: “Bu kılıcı bana nefel olarak [paylaştırılacak ganimetler arasına sokmadan] ver. Ben, durumunu bildiğin kimseyim” dedim. Rasûlullah (s.a), “Onu aldığın yere geri götür” dedi. Onu aldığım yere alınan ganimetler arasına bırakmak üzere geri gittim, fakat bu sefer nefsim beni kınadı. Tekrar o’na dönüp şöyle dedim: “Onu bana ver.” Bana karşı sesini yükselterek, “Onu aldığın yere geri götür” dedi. Ben de onu alınan ganimetler arasına geri bırakmak isteği ile döndüm. Tekrar nefsim beni kınadı, yine o’na dönüp “Bunu bana ver” dedim. Yine bana yüksek bir sesle, “Onu aldığın yere geri götür” dedi. Bunun üzerine Yüce Allah, Sana enfâli soruyorlar. buyruğunu indirdi.[6]

1) Hz. Peygamber (s.a), ashâbın, Bedir Günü elde ettikleri ganimetleri hem Bedir savaşı’na katılmış olanlara, hem de katılmamış olan Müslümanlara bölüştürmüştü. Bedir savaşı’nda bulunmadığı hâlde bu ganimetten istifade edenlerin üçü Muhâcirlerden, beşi de Ensârdandı. Muhâcirlerden biri, Hz. Osman idi. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) onu, kızı hasta olduğu için, onun yanında bırakmıştı. Diğer kişi de Talha (r.a) ile Sa‘îd b. Zeyd (r.a) idi. Zira Hz. Peygamber (s.a), bu ikisini müşriklerin kervanının durumunu gözetlemeleri için göndermişti. Onlar da bunun için Şam yoluna çıkmışlardı. Ensâr’dan olan o beş kişiden birisi Ebû Lubâbe Mervan b. Abdulmünzir idi. Hz. Peygamber (s.a) onu Medîne’de kendi yerine vekil bırakmıştı. Bunlardan diğer birisi Âsim (r.a) idi. Hz. Peygamber (s.a) onu da, “Âliye”de vekil olarak bırakmıştı. Üçüncüsü, Hâris b. Hatıb olup, Hz. Peygamber (s.a) onu, Revhâ’dan, kendisine bir haber ulaştırmak üzere Amr b. Avf’a göndermişti. Bu beş kişiden dördüncüsü ise, Hâris b. es-Samt idi. O da, Revha’da hastalanıp (kalmıştı). Beşincisi ise Huvât b. Cübeyr’dir. İşte Bedir savaşı’nda bulunmadığı hâlde ganimet alan Ensâr bunlardır. Hz. Peygamber (s.a), bunlara da ganimetlerden pay verdi. Dolayısıyla diğer Müslümanlar arasında bu husus dedikoduya sebeb oldu. İşte bunun üzerine, bu âyet nâzil oldu.

2) Rivâyet olunduğuna göre, Bedir Günü genç olanlar savaştılar ve esir aldılar. Yaşlı Müslümanlar ise, Hz. Peygamber (s.a) ile birlikte gerideki saflarda beklediler. Bundan dolayı gençler, “Ganimetler bize âit. Çünkü biz vuruştuk, kâfirleri biz hezimete uğrattık” dediler. İhtiyarlar da, “Biz, sizin gerideki destekçileriniz idik. Eğer bozguna uğrasaydınız, bizim yanımıza gelip toplanacaktınız. Binâenaleyh ganimetleri, bizi dışta bırakarak almayın” dediler. İşte bundan dolayı aralarında bir çekişme meydana geldi ve âyet bunun üzerine nâzil oldu.[7]

İmâm Ahmed der ki: Bize Ebû Muâviye… Sa‘d ibn Ebî Vakkâs’dan rivâyet etti ki o, şöyle anlatıyor: Bedir günü olduğunda kardeşim Ümeyr öldürülmüş ve ben Sa‘îd ibn Âs’ı öldürüp kılıcını almıştım. Kılıcının ismi Zû el-Ketîfe idi. Bu kılıcı Hz. Peygamber’e (s.a) getirdim, “Git ve onu toplanan (ganimetlerin) içine at” buyurdu. Döndüm, ancak içimde kardeşimin öldürülmesi ve öldürdüğüm Sa‘îd ibn el-Âs’dan almış olduklarımın benden alınmasından ötürü ancak Allah’ın bildiği duygular vardı. Allah Rasûlü’nün (s.a) yanından azıcık ayrılmıştım ki Enfâl sûresi nâzil oldu. Allah Rasûlü (s.a) bana, “Git ve kılıcım al” buyurdu.

Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Esved ibn Âmir… Sa‘d ibn Mâlik’den rivâyet eder ki o, şöyle anlatıyor: O, “Ey Allah’ın Elçisi! Bugün Allah müşriklerden intikamını almak sûretiyle benim kinimi giderdi. Şu kılıcı bana ver” demişti. Hz. Peygamber, “Bu kılıç ne senindir, ne de benimdir. Onu koy” buyurdu. Anlatmaya şöyle devam eder: Kılıcı koydum, sonra döndüm ve, “Belki de bu kılıcı, bugün benim başıma gelenlerin başına gelmediği birisine verecek” dedim. Arkamdan birisi beni çağırdı. Ben, “Allah benim hakkımda bir şey mi indirdi?” dedim.“Kılıcı benden istemiştin. O bana âit değildi, ama Allah Rasûlü onu bana verdi. İşte kılıç senindir” dedi.Allah Teâlâ, Sana ganimetlerden sorarlar. De ki: “Ganimetler Allah’ın ve Rasûlü’nündür âyetini indirdi.[8]

41. âyette, ganimetlerin 1/5′i kamuya, kalanının da eşit olarak gazilere ait olduğu hükmüyle, savaş ganimetlerinin paylaştırılması hususunda bir devrim gerçekleştirildi; böylece ganimet elde etmek için savaş ortadan kaldırıldı, savaşçının ganimet için her türlü vahşete tevessülü önlendi.

Bu âyetteki enfâl sözcüğü, sadece savaş ekstrasını değil; maden, define, kamu görevlilerine verilen hediyeler vs. her türlü ekstra geliri ifade eder.

2-4.Hiç şüphesiz mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperen,

O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman, iman açısından güç kazanan ve yalnızca Rablerine sonucu havale eden,

salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturan, ayakta tutan]

ve Bizim kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir. İşte bunlar, gerçekten inananların ta kendisidir. Onlara Rableri katında dereceler, bağışlama ve saygın bir rızık vardır.

1. âyette mü’minler iseniz… buyurulmuştu. Burada ise, mü’minin nasıl olduğuna, nasıl olması lazım geldiğine açıklık getirilmektedir: Şüphesiz mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperen ve O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman, imanca güç kazanan ve yalnızca Rabb’lerine tevekkül eden kimseler, salâtı ikâme eden ve Bizim kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak eden kimselerdir. İşte bunlar, gerçekten inananların ta kendisidir. Onlara Rabb’leri katında dereceler, bağışlama ve saygın bir rızık vardır.

Allah anıldığı zaman yürekleri ürperen ifadesiyle gerçek mü’minlerin birinci niteliği olarak, Allah’a haşyet duyma zikredilmiştir. Yüreklerin ürpermesi, Allah’ı gereği gibi tanımaktan geçer. Zira ancak Allah’ı gereği gibi [tüm sıfatlarıyla] tanıyanların yürekleri ürperir. Çünkü bu bilince erenler kendilerini daima O’nun huzurunda hissederler.

Yüksek makam sahibinin veya çok sevip hayran olduğu birinin yanında bulunan kimse etkilenip heyecanlanır, kalbi yerinden çıkacakmış gibi çarpar.

Ama aynı kişinin makam sahibi olduğunu bilmeyen veya hayran olduğu kişinin yanında olmasına rağmen onu tanımayan kimse etkilenmez, heyecan duymaz:

34,35.Ve Biz, her önderli toplum için, Allah’ın kendilerine hayvanların kusursuzlarından rızık olarak verdikleri üzerine O’nun adını ansınlar diye bir kulluk gösteri yeri/ kulluk biçimi yaptık. İşte, sizin ilâhınız, bir tek ilâhtır. O nedenle, yalnız O’nun için Müslüman olun. Allah anıldığı vakit kalpleri titreyen, kendilerine isabet edene sabreden, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturan, ayakta tutan] ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden Allah yolunda harcayan, Allah’a içtenlikle boyun eğen o kimselere müjdele.

                                                                             (Hacc/34-35)

27-29,31.Yine o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan o kimseler: “Ona Rabbinden bir alâmet/gösterge indirilmeli değil miydi, eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulduğu bir Kur’ân olsaydı…” diyorlar. De ki: “Şüphesiz Allah, dilediğini şaşırtır ve gönülden bağlanan kimseleri; inanan ve kalpleri Allah’ı anmakla zihnindeki tüm soru işaretlerini gidererek rahata kavuşmuş kişileri Kendisine kılavuzlar.” Gözünüzü açın! Kalpler, yalnız ve yalnız Allah’ı anmakla; zihnindeki tüm soru işaretlerini gidermekle rahata kavuşur. İman etmiş ve düzeltmeye yönelik işler yapmış kimseler; tuba; güzellikler, müjdeler ve güzel dönüş yeri sadece onlar içindir. Aslında emrin tümü Allah’ındır. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki eğer Allah dilemiş olsaydı, kesinlikle insanların tümüne kılavuzluk ederdi. İnkâr eden kimseler, Allah’ın vaadi gelinceye kadar, yaptıkları dolayısıyla ya başlarına çetin bir bela çatacak veya yurtlarının yakınına inecek. Şüphesiz Allah, verdiği sözden dönmez/miadını şaşırmaz.

                                                                               (Ra‘d/27-31)

57.Elbette göklerin ve yerin oluşturulması, insanların oluşturulmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar.

                                                                                      (Mü’min/57)

 23.Allah, sözün en güzelini benzeşen anlamlı olarak, ikişerli bir kitap hâlinde indirmiştir. Ondan, Rablerine saygısı olanların tüyleri ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah’ın anılmasına karşı yumuşar. İşte bu, Allah’ın rehberidir. Allah, onunla dilediğini kılavuzlar. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösteren biri yoktur.

                                                                         (Zümer/23)

28.İnsanlardan, diğer canlı varlıklardan ve davarlardan da böyle türlü türlü renkte olanlar vardır. Kulları arasında Allah’tan ancak bilginler saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperirler. Hiç şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır.

                                                                                     (Fâtır/28)

83,84.Ve onlar, Elçi’ye indirilen Kur’ânı dinledikleri zaman, onun hak olduğunu öğrendiklerinden dolayı gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Onlar: “Rabbimiz! Biz iman ettik, bizi şâhitler ile birlikte yaz!” ve “Biz, Rabb’imizin bizi sâlihler toplumu ile birlikte girdirmesini umarken, Allah’a ve haktan bize gelen şeylere neden inanmayalım!” derler.

                                                                                     (Mâide/83,84)

Yüreklerin ürpermesinin bir başka ifadesi de, “haşyet” duymadır. Haşyet ise, “bilgi ve idrakin bir sonucu olarak ortaya çıkan hayranlık ve saygının doğurduğu bir hasret kalma, uzak düşme korkusu”dur.[9]

Âyette, hakiki mü’minlerin ikinci niteliğine de, O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman, imanca güç kazanan… ifadesiyle işaret edilerek, Allah’ın âyetlerinin onları imanca daha da kuvvetlendirdiği bildirilmiştir.

İmanın güçlenmesiyle ilgili şu âyetler de dikkate alınmalıdır:

172,173.Kendilerine yara dokunduktan sonra Allah ve Elçi’nin davetine katılan kimseler; insanlar kendilerine: “Şüphesiz insanlar size karşı birlik oldular, onlardan ürperin” dediklerinde, bunun, kendilerini inanç yönünden artırdığı ve: “Allah bize yeter. O, ne güzel tüm varlıkları belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyarak, destekleyerek uygulayan”dır!” diyen kimseler; onlardan iyileştiren, güzelleştiren ve Allah’ın koruması altına girmiş kimselere büyük bir ödül vardır.

                                                                      (Âl-i İmrân/172,173)

 4.O, kendi imanları ile birlikte, imanca fazlalaşsınlar diye mü’minlerin kalplerine kalbi teskin eden güven ve yatışma duygusu/moral indirendir. Göklerin ve yerin orduları da yalnızca Allah’ındır. Ve Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır.

                                                                                        (Fetih/4)

133-135.Ve Rabbinizden bağışlanmaya, bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcama yapan, öfkelerini yutan, insanları affeden, çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da kendi kendilerine haksızlık ettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyen, –Allah’tan başka günahları bağışlayan kimdir?– yaptıkları kötü şeylerde bile bile ısrar etmeyen, Allah’ın koruması altına girmiş kişiler için hazırlanmış eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun. Ve Allah, iyilik, güzellik üretenleri sever.

                                                                              (Âl-i İmrân/135)

40,41.Rabbinin makamından korkan ve kendini boş-iğreti arzudan meneden kimseye gelince; artık, hiç şüphesiz cennet, barınağın ta kendisidir.

                                                                             (Nâzi‘ât/40-41)

124.Ve bir sûre indirildiği zaman, içlerinden bir kimse, “O indirilmiş sûre hanginizi iman açısından güçlendirdi?” der. Fakat iman etmiş kimselere gelince, o inen sûre, onları iman açısından ziyadeleştirmiştir; güçlendirmiştir ve onlar sürekli olarak müjdelenip duruyorlar.

                                                                              (Tevbe/124)

22.Mü’minler, birleşik düşman birliklerini gördükleri zaman da: “İşte bu, Allah’ın ve Elçisi’nin bize vaat ettiği şeydir. Allah ve Elçisi doğru söyledi” dediler. Bu, onlara sadece iman ve güvenlik sağlamada artış sağladı.

                                                                              (Ahzâb/22)

Konumuz olan âyetten ve naklettiğimiz diğer âyetlerden anlaşılacağına göre, iman zayıflayıp güçlenebiliyor. Allah’ın âyetleri üzerinde tefekkür edildikçe iman güçleniyor, âyetlere duyarsızlaştıkça da zayıflıyor.

5,6.Ve onlar, gerçek açığa konduktan sonra, sanki göz göre göre –Rabbinin seni, gerçek ile evinden çıkardığı gibi, ki şüphesiz mü’minlerden bir kesim de kesinlikle hoşlanmıyorlardı– kendileri ölüme sürükleniyorlarmışçasına, gerçek hakkında seninle tartışıyorlardı.

Bu âyetlerde, savaş konusunda Rasûlullah’a karşı çıkanlar ve o’nunla tartışanlar kınanmaktadır. Rasûlullah kendisine daha evvel vahyedilen âyetlerden hareketle savaşa karar verip savaşmak üzere evinden çıkmıştır. Mü’minlerden bazıları ise bu durumdan hoşlanmamışlar; sanki Rasûlullah onları zorla ölüme sürüklüyormuş gibi meseleyi tartışmaya açmışlardır.

Rasûlullah’ın, o güne kadar inen âyetlerden hareketle savaşın zorunlu olduğuna ictihad etmesi sebebiyle, Rabbinin seni, gerçek ile evinden çıkardığı gibi denilmiştir ki bu, “seni savaşa Allah zorladı” demektir.

5. âyetin kendisiyle başladığı  ك[ke/gibi] edatı, daha evvel geçen bir yükleme bağlanmadığında cümle anlamsız kalır. Müfessirler bu problemi çeşitli yollarla gidermeye uğraşıp cümleyi anlaşılır kılmaya çalışmışlarsa da başaramamışlardır. Bizce tertipten kaynaklanan bu sorun, –mealde yaptığımız gibi– 5. âyet ile 6. âyetin yerlerinin değiştirmesiyle giderilebilir.

7,8.Ve hani Allah, size, iki tâifeden birinin kesinlikle sizin olacağını vaat ediyordu. Siz ise şanı ve şerefi olmayan şeyin/çapulun kendinizin olmasını istiyordunuz. Allah da, kelimeleriyle hakkı yerine oturtmak ve suçluların hoşuna gitmese de gerçeği ortaya çıkarmak ve bâtılı yok etmek için kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerin arkasını kesmek; hak dini geliştirmek istiyordu.

Bu âyetlerde, Bedir savaşı öncesi yaşanan olaylara değinilmektedir ki özeti şöyledir:

Rasûlullah, müşriklerin zulümlerini engellemek için bu kervanı ele geçirmeyi planladığından Medîne’den küçük bir kuvvetle Bedir’e gitmişti. Ama yolda aldığı habere göre, kervan kaçıp kurtulmuş, kendilerinden üç kat daha faza bir ordu üstlerine gelmekteydi.

5-6. âyetlere göre Allah Elçisi’ni, kervanı ele geçirmek için değil; hakkı yerine koymak, gerçeği ortaya çıkarmak ve bâtılı yok etmek üzere savaş için çıkarmıştır. Savaşçıların amacı ise, sadece kervanı ele geçirmekti.

İşte âyette konu edilen olaylar, bu esnada cereyan etmiştir: Bazıları –sadece kervan için gelmeleri sebebiyle– çatışmaya girmeden dönmek istiyorlardı. Bir çoğu da, savaştan ve savaşın doğuracağı sonuçlardan korktuklarını açığa vuruyorlardı:

18.Tam tersi Biz, hakkı bâtılın başına çarparız da onun beynini parçalar. Bir de bakarsın bâtıl yok olup gitmiştir. Ve Allah’a yakıştırdığınız niteliklerden dolayı size yazıklar olsun!

                                                                           (Enbiyâ/18)

216.Ve savaş sizin için hoş olmayan bir şey olmasına rağmen, size zorunlu görev olarak verildi. Olabilir ki siz, sizin için hayırlı olan bir şeyden hoşlanmazsınız. Yine olabilir ki, siz, sizin için kötü, zararlı olan bir şeyi seversiniz. Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz.

                                                                         (Bakara/216)

81.Ve de ki: “Hak geldi, bâtıl yok oldu. Şüphesiz bâtıl yok olup gider.”

                                                                               (İsrâ/81)

32.Onlar, Allah’ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Hâlbuki Allah, sadece, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseler hoş görmeseler de Kendi nûrunu tamamlamaya dayatıyor.

33.Allah, ortak koşanlar hoşlanmasa da, kendisini, Din’in; hepsinin üzerine çıkarması için Elçisi’ni, doğru yol kılavuzu ve hak din ile gönderendir.

                                                                                  (Tevbe/32-33)

Âyetteki, Allah da, kelimeleriyle hakkı yerine oturtmak ve suçluların hoşuna gitmese de gerçeği ortaya çıkarmak ve bâtılı yok emek için kâfirlerin arkasını kesmek istiyordu ifadesine göre, hedef kervan değil, müşrik ordusu olmalıydı. Çünkü savaşın amacı, çapul değil, bâtılı iptal edip yerine hakkı oturtmaktı.

9.Hani siz, Rabbinizden yardım diliyordunuz da Rabbiniz, “Şüphesiz Ben, işte ardarda bin haberci âyetle size yardım ediyorum” diye karşılık vermişti.

10.Bunu da Allah, sırf size bir müjde olsun ve bununla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştı. Ve yardım ancak Allah katındandır. Şüphesiz Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

11.Hani Rabbiniz, yine Kendi katından bir güven olarak bir uyku sardırıyordu. Sizi kendisiyle temizlemek, kötü niyetli kişinin pisliğini/zararını sizden gidermek, yüreklerinize kuvvet vermek ve ayaklarınızı sabitleştirmek; ayaklarınızın sağlam basması için gökten üzerinize bir su indiriyordu.

12.Ve hani, Rabbin doğal güçleri programlıyordu: “Şüphesiz Ben, sizinle beraberim, haydin inanmış kimselere sebat verin. Ben, kâfirlerin; Kendimin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan kimselerin yüreğine korku salacağım, hemen boyunların üstüne vurun, onlardan tüm parmak uçlarına/eklemlerine de!”

13.İşte kâfirlerin bu cezalandırılışı, Allah’a ve Elçisi’ne karşı gelmeleri nedeniyledir. Ve kim Allah’a ve Elçisi’ne karşı gelirse, bilsin ki Allah, azabı çok çetin olandır.

14.İşte artık, bunu tadın. Şüphesiz ki âhirette kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler için ateşin azabı da vardır.

Bedir savaşı sonrası inen bu âyetlerde, Bedir’de yaşanan olaylara değinilmektedir. 9. âyetteki, Hani siz Rabbinizden yardım diliyordunuz da O [Rabbiniz], “Şüphesiz Ben, işte ardarda bin melekle size yardım ediyorum” diye icabet etmişti buyruğundaki, Şüphesiz Ben, işte art arda bin melekle size yardım ediyorum ifadesiyle, mü’minleri iman, tevhid, adalet, cihad, sabır, sebat ve âhiretteki ödüller konusunda inmiş olan binlerce Kur’ân âyeti kasdedilmiştir.

Allah binlerce âyette, insanların azmasına, dünyayı zulüm ve fesada boğmasına dikkat çekmiş ve elçi gönderip kitap indirmek sûretiyle bu duruma müdahale ederek insanların akıllarını başlarına almalarını istemiştir. Elçilerinden bir kısmına hikmet de vererek onları toplumlara yönetici yapmıştır.

11-12. âyetlerdeki, Hani O [Rabbiniz], yine Kendi katından bir güven olarak bir uyku sardırıyordu. Sizi kendisiyle temizlemek, şeytânın pisliğini/zararını sizden gidermek, yüreklerinize kuvvet vermek ve ayaklarınızı sağlam durdurmak için gökten üzerinize bir su indiriyordu. Ve hani, Rabbin meleklere vahyediyordu: “Şüphesiz Ben, sizinle beraberim, hadiyin inanmış kimselere sebat verin. Ben, küfretmiş kimselerin yüreğine korku salacağım, hemen boyunların üstüne vurun, onlardan tüm parmak uçlarına [eklemlerine] da!” ifadeleriyle Allah’ın savaş esnasındaki yardımları gözler önüne serilmektedir. Konunun daha iyi anlaşılması için bu hususla alakalı diğer âyetleri de dikkate almakta yarar vardır:

154.Sonra Allah, o kederin ardından üzerinize bir güven, sizden bir grubu örtüp bürüyen bir uyku indirdi. Bir grup da nefislerinin sevdasına düştü; Allah’a karşı gerçek dışı cahiliyet zannı olarak, zan üretiyorlardı. Onlar, “Bu işten bize bir şey var mı?” diyorlardı. –De ki: “Bütün iş Allah’a aittir.– Onlar, sana açıklamayacakları şeyleri içlerinde saklıyorlardı. Onlar, “Bize bu işten bir şey olsaydı burada öldürülmezdik” diyorlardı. De ki: “Eğer siz, evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülme yazılmış olanlar kesinlikle yan gelip yatacakları [öldürülecekleri] yerlere çıkıp gidecekti.” Ve o, Allah’ın göğüslerinizdekini sınaması ve kalplerinizdekini temizlemesi içindir. Ve Allah, göğüslerinizdekini çok iyi bilendir.

                                                                     (Âl-i İmrân/154)

123-127.Ve andolsun, sizler güçsüz iken, Allah, kendinize verilen nimetlerin karşılığını ödersiniz diye size Bedir’de yardım etti: Hani sen inananlara, “Rabbinizin, indirilen/ hulûl ettirilen üç bin haberci âyetle size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. Eğer sabreder ve Allah’ın koruması altına girerseniz, evet sizi Rabbiniz destekler. Ve eğer onlar, ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size işaretlenmiş /eğiten/ gönderilmiş beş bin haberci âyetle yardım eder. Ve Allah, bu yardımı size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Ve bu yardım, sırf Allah, kâfirlerden; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan kimselerden bir kısmının kökünü kessin yahut onları perişan etsin de kaybeden kimseler olarak dönüp gitsinler diye, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olan ve en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan Allah katındandır. Öyleyse Allah’ın koruması altına girin.

                                                                                 (Âl-i İmrân-123-127)

Âyetlerden anlaşılan görünür yardımlar şunlardır:

İslâm ordusu savaşa kararı alıp yola koyuldu. Hedef Bedir kuyularını tutmaktı. Kureyşliler de aynı amaçla hareket ediyorlardı. Bu esnada yağan yağmurla müşriklerin yolları çamur oldu, rahat yol alamadılar. Müslümanların yol güzergahı ise kumluk olduğundan yağmur yeri sertleştirdi, müşriklerin aksine rahat yürüdüler. Böylece Bedir kuyularına Rasûlullah ve ordusu Müşrik ordusundan önce varıp kuyuları kontrol altına aldılar.

UYKU NİMETİ

Allah’ın müdahalesiyle mü’minler o şartlarda uyumuş –ki o şartlarda uyuyabilmeleri Allah’ın bir mucizesidir–; böylece savaşın yapılacağı ertesi gün için dinlenip güçlenmişler ve kalplerinden korku gidip kendilerine güven gelmiştir.

Âyette, Sizi kendisiyle temizlemek, şeytânın pisliğini/zararını sizden gidermek, yüreklerinize kuvvet vermek ve ayaklarınızı sağlam durdurmak için gökten üzerinize bir su indiriyorduifadesinde bahsedilen, yağmurun temizlediği şeytânın pisliği/zararı, zâhirî şartların aleyhlerine gözükmesinden dolayı Müslümanlarda oluşan korku, tereddüt, pişmanlık gibi duygular ile 49. âyette konu edilen, Şu adamları dinleri aldattı gibi dedikodulardır. O şartlarda uyutulmaları, yağmur sayesinde arazinin sertleşmesi ve su ihtiyaçlarının karşılanması Müslümanları zafer hususunda ümitlendirdi, korkuları yok oldu; moral kazandılar ve Allah’ın yardımından emin oldular.

Târih kayıtlarına göre bu pasajda konu edilen olay şöyle gelişmiştir:

Bedir Günü Rasûlullah (s.a), müşriklere baktı. 1.000 kişi olduklarını gördü. Ashâbı ise 317 kişi idi. Bunun üzerine Allah’ın Peygamberi (Allah’ın salat ve selâmı üzerine olsun) kıbleye yöneldi, sonra ellerini uzattı. Rabbine şöylece niyaz etmeye koyuldu: “Allahım! Bana vaadini gerçekleştir! Allahım! Bana vaad ettiğini ver. Allahım! Eğer İslâm ehlinden bu topluluğu helak edecek olursan, yeryüzünde Sana ibâdet olunmayacaktır.” O, kıbleye yönelmiş, ellerini uzatmış hâlde, Rabbine, –ridası omuzlarından düşünceye kadar– niyaza devam etti. Sonra Ebû Bekr yanına gitti, ridasını alıp omuzlarına koydu. Arkasına durup şöyle dedi: Ey Allah’ın Peygamberi! Rabbine bu kadar seslenişin yeter. Şüphesiz ki O, sana verdiği sözünü gerçekleştirecektir. Bunun üzerine Yüce Allah, Hani siz, Rabbinizden imdat istiyordunuz da, “Muhakkak Ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediyorum” diye duanıza karşılık vermişti buyruğunu indirdi.[10]

Bedir günü Hz. Peygamber (s.a), müşriklerin sayısının 1.000; ashâbının sayısının da 300 küsur olduğunu görünce, kıbleye dönüp ellerini göğe kaldırarak, “Allahım! Bana vaad ettiğin şeyi yerine getir. Allahım! Eğer şu bir avuç insanı helak edersen, yeryüzünde Sana bir daha ibâdet olunmaz” diye dua etti. O durmadan bu duaya devam etti. Hatta ridâsı sırtından düştü. Hz. Ebû Bekr onu alıp sırtına verdi ve o’na, “Yâ Rasûlallah! Rabbine yaptığın bu dua sana yeter. Çünkü O, sana vaad ettiğini mutlaka yerine getirir” dedi. İşte bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. İki ordu karşı karşıya saf bağlayınca, Ebû Cehl, “Allahım! Hangimiz hakka daha lâyık isek, ona yardım et” dedi ve Allah’ın Rasûlü de, elini kaldırıp o yukarıdaki duasını yaptı.

Âyette bahsedilen yardım isteme, mü’minler tarafından olmuştur. Çünkü Hz. Peygamber’i (s.a) yardım istemeye sevkeden sebep, ashâb için de söz konusu idi. Hatta ashâbın endişe ve korkusu, Hz. Peygamber’inkinden daha fazla idi.

Bu hususta doğruya en yakın olan şöyle söylemektir: Rivâyet olunduğu gibi, Hz. Peygamber (s.a) dua edip yalvardı; ashâb da o’nun duasına “âmin” dediler. Böylece içlerinden [kalben], bu dua hususunda Hz. Peygamber’e tâbi olmuş oldular. Binâenaleyh Hz. Peygamber (s.a) sesli olarak dua ettiği için, Hz. Peygamber’in dua etmiş olduğu rivâyet edildi, ashâbın dua ettiği nakledilmedi. İşte bu hususta farklı rivâyetleri bu şekilde bağdaştırmak mümkündür.[11]

Bu paragrafta iki kez meleklerden bahsedilmektedir. Kanaatimize göre 9. âyetteki “melekler” ile 12. âyetteki melekler birbirinden farklıdır.

9. âyette zikredilen “melekler”, ئلوك [ülûk] sözcüğünün türevi olup, “haberciler” demektir ki bununla da, “Kur’ân âyetleri” kasdedilmiştir. 12. âyetteki “melekler” ise, m-l-k kökünden türemiş olup, “güçler” demektir ki bununla da “yağmur, rüzgâr, ağrı, sancı, korku, sevinç” gibi şeyler kasdedilmiştir. Melek kavramı hakkında daha evvel ayrıntılı bilgi verilmişti.[12]

Âyetteki, Ve hani, Rabbin meleklere vahyediyordu ifadesi, Nahl sûresi’ndeki Rabbin bal arısına vahyetti ifadesi gibi anlaşılmalıdır.

“Melek” kavramı hakkında doğru bilgi sahibi olmayan kimseler, melekleri savaşa sokmuşlardır. Klasik kaynaklardan birkaç örnek nakletmekle yetiniyoruz:

MELEKLERİN SAVAŞIP SAVAŞMADIĞI

Âlimler, meleklerin Bedir Günü bizzat savaşıp savaşmadıkları hususunda ihtilaf etmişlerdir: Bir kısım âlimler şöyle demişlerdir: “Cebrâîl (a.s), 500 meleği Hz. Peygamber’in ordusunun sağına indirmişti. Ordunun bu cenahında Hz. Ebû Bekr vardı. Mîkâîl (a.s) de 500 melek ile birlikte, ordunun sol cenahına indi. Burada da Hz. Ali b. Ebî Tâlib (r.a) bulunuyordu. Melekler insan şeklinde idiler ve üzerlerinde beyaz elbiseler vardı. Bu 1.000 melek, Bedir’de bizzat savaştı.”[13]

Meleklerin Bedir’de savaştıkları, fakat Hendek [Ahzâb] ve Huneyn savaşlarında savaşmadıkları söylenmiştir. Ebû Cehl’in, İbn Mes‘ûd’a (r.a), “Sesini duyup da kendini göremediğimiz bu şeyler nedir?” dediği, Abdullah b. Mes‘ûd’un (r.a) da, “Onlar, meleklerin sesidir” cevabını verdiği, bunun üzerine Ebû Cehl’in, “Bizi yenen siz değilsiniz, onlar” dediği rivâyet edilmiştir. Yine rivâyet edildiğine göre bir müslüman, bir müşriğin peşine düştüğünde, başının üstünde bir şakırtı duyuyordu ve birden önündeki müşriğin yuvarlanıp düştüğünü ve yüzünün paramparça olduğunu görüyordu. İşte böyle bir hâdiseyi Ensârdan biri, Hz. Peygamber’e (s.a) anlatınca, o, “Doğrusun. Bu, gökten gelen yardımdandır” buyurdu.

Diğer bazı âlimler ise, meleklerin Bedir’de bizzat savaşmadıklarını, ancak Müslümanların (yanında durarak) sayılarını çoğalttıklarını ve Müslümanlara sebat verdiklerini; aksi hâlde tek bir meleğin gücünün, bütün dünyayı yok etmek için yeterli olacağını; çünkü (meselâ) Cebrâîl’in (a.s) kanadının bir teleği ile, Lût (a.s) kavminin şehirlerini ve Semûd kavminin diyarlarını alt üst ettiğini, tek bir nâra ile Sâlih (a.s) kavmini yok etmiş olduğunu söylemişlerdir.[14]

İbn Abbâs[15] (r.a) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a), Bedir Günü çadırında oturmuş dua ediyordu. Hz. Ebû Bekr (r.a) de sağında oturuyordu. Yanında Hz. Ebû Bekr’den başka kimse yoktu. Derken Hz. Peygamber (s.a) biraz uyuklayıp uyandı. Sonra sağ eliyle Hz. Ebû Bekr’in dizine dokunarak, “Allah’ın yardım edeceğini müjdelerim. Yemin olsun ki rüyamda Cibrîl’i, atlıları yönlendirirken gördüm” dedi.[16]

Bu pasajdan da anlaşılacağı üzere, Allah Kendi yolunda cihad eden veya savaşan kullarına daima yardım edecek, onları muzaffer kılacaktır. Bu vaad, onlarca âyette zikredilmiştir:

7.Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz, Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar.

                                                                (Muhammed/7)

2.Allah, Kitap Ehli’nden Allah’ın ilâhlığına ve rabliğine inanmayan kimseleri, toplanmanın ilki için yurtlarından çıkarandır. Siz, onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da, şüphesiz kalelerinin, kendilerini Allah’tan koruyacağına kesinkes inanıyorlardı da Allah’ın azabı, onlara hesaba katmadıkları yerden geliverdi. Ve Allah, onların yüreklerine, evlerini kendi elleriyle ve mü’minlerin elleriyle harap edileceği korkusunu düşürdü. Ey sağduyu sahipleri! Artık ibret alın!

                                                                                        (Haşr/2)

151.Biz, Allah’ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmalarından dolayı, kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmişolan şu kimselerin kalplerine korku salacağız. Onların varacakları yer Ateş’tir. Şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapanların barınağı da ne kötüdür!

                                                                                (Âl-i İmrân/151)

50,51.Ve sen, görevli güçlerin, kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedeno kimselerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak, “Tadın bakalım kızgın ateşin azabını! İşte bu, sizin kendi ellerinizle meydana getirdiğiniz şeyler sebebiyledir. Ve şüphesiz Allah, kullara hiçbir şekilde haksızlık eden biri değildir” diye onları geçmişte yaptıklarını ve yapmaları gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırırken bir görseydin.

                                                                         (Enfâl/50-51)

93.Ve Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı hâlde “Bana vahyolundu” diyenden ve “Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha yanlış; kendi zararlarına  iş yapan kim olabilir? Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseleri ölümün şiddetleri içindeyken, görevli güçler de onlara ellerini uzatmış, “Canlarınızı çıkarın. Bugün, Allah’a karşı gerçek dışı şeyler söylediğinizden ve O’nun âyetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız” derlerken bir görsen!

                                                                       (En‘âm/93)

4-6.Artık Allah’ın ilâhlığına ve rabliğine inanmayan kimselerle karşılaştığınız/ savaştığınız zaman, hemen boyunları vuruş …/ölümüne savaşın. Sonra onlara üstün geldiğiniz zaman, hemen bağı sıkı bağlayın/sağlam kararlar alın. Sonra harp; bozum yapma işi ağırlıklarını atıp savaş bitince de onları ya karşılıksız olarak, ya da kurtulmalık karşılığı salıverin. İşte! Eğer Allah dileseydi elbette onları cezalandırıp adaleti sağlardı. Fakat böyle olması, sizi birbirinizle denemek içindir. Allah yolunda öldürülen/öldüren/savaşan kimselere gelince; artık Allah, onların amellerini asla boşa çıkarmaz. Allah onları kılavuzlayacak, durumlarını düzeltecek ve onları, kendilerine tanıttığı cennete girdirecektir.

                                                                                (Muhammed/4-6)

139.Ve gevşemeyin, üzülmeyin! Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz.

140,141.Eğer size bir yara değmişse, o topluma da benzeri bir yara dokunmuştu. Ve işte o günler; Biz onları, Allah’ın sizden iman eden kimseleri bilmesi ve sizden şâhitler edinmesi, Allah’ın iman eden kimseleri arındırması, kâfirleri; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenleride mahvetmesi için insanlar arasında döndürür dururuz. Ve Allah, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları sevmez.

                                                                           (ÂI-i İmrân/139-141)

51.Şüphesiz Biz, elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu basit dünya yaşamında ve şâhitlerin kalktığı/şâhitlik edecekleri günde kesinlikle yardım ederiz.

                                                                               (Mü’min/51)

21.Allah: “Elbette, Ben ve elçilerim galip geleceğiz” diye yazmıştır. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır.

                                                                               (Mücâdele/21)

171-173.Ve andolsun ki gönderilen kullarımız/ elçilerimiz hakkında bizim sözümüz geçmiştir: “Şüphesiz onlar, kesinlikle galip olanların ta kendisidir. Şüphesiz Bizim ordularımız kesinlikle galip gelenlerin ta kendisidir.”

                                                                            (Sâffât/171-173)

Pasajın 13-14. âyetlerinde de kâfirlerin hakk ettikleri sonuca değinilmiştir.

15.Ey iman etmiş kimseler! Toplu olarak kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler ile karşılaştığınız zaman, hemen onlara arkalarınızı dönmeyin.

16.Ve böyle bir günde her kim onlara, –tekrar dönüp çarpışmak için geri çekilmek veya diğer bir safta yeniden mevzilenmek hâlleri hariç– arkasını dönerse, kesinlikle Allah’tan bir gazaba uğramış olur ve onun varacağı yer cehennemdir. Orası da ne kötü bir dönüş yeridir.

Bu âyetlerde, savaş esnasında, bir savaş taktiği olarak ya da başka bir Müslüman grubuna yardım maksadı dışında düşmana arkasını dönenlerin [savaş alanını terkedenlerin veya firar edenlerin] mutlaka cezalandırılacağı beyân edilmektedir. Burada, askerî strateji gereği ya da savaşan diğer bir gruba destek vermek amacıyla geri çekilme yasaklanmamıştır. O nedenle müslümanlar, düşmanın baskısı çok şiddetli ise, komutanın emri ile geri çekilebilirler. Yasaklanan geri çekilme, ölüm korkusuyla, panikle geri çekilme, yani kaçmadır. Her kim öyle bir günde düşmana arkasını çevirirse, Allah’tan bir gazaba uğrar ve onun varacağı yer cehennemdir.

Burada konu edilen cezayı, âhirete hasretmek yanlıştır. Allah yolunda savaşmayanlar veya savaş meydanından kaçanlar dünyada da Allah’ın gazabına uğrarlar ve egemen güçlerin kontrolünde zillet içinde cehennem hayatı yaşarlar.

17.Artık, onları siz öldürmediniz, lâkin onları Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı. Ve mü’minleri bundan güzel bir bela ile belâlandırmak/güzelce sınamak içindi. Şüphesiz Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.

18.İşte! Şüphesiz Allah, kâfirlerin; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerin tuzağını zayıflatandır.

Bu âyetlerde savaşın anlamı anlatılmaktadır: Savaşta insan kâtil olmaz.

Klasik kaynaklarda bu âyetin iniş sebebine ilişkin şu bilgiler verilmiştir:

Rivâyete göre Rasûlullah’ın (s.a) ashâbı, Bedir’den geri döndüklerinde her biri kendisinin yaptıklarını söz konusu etmeye başlayarak, “Ben şu kadar kişi öldürdüm, şunu yaptım, bunu yaptım” demeye koyuldu. İşte onların bu ifadelerinden karşılıklı övünme ve benzeri hâller ortaya çıktı. Bunun üzerine, öldürenin de, her şeyi takdir edenin de Yüce Allah olduğunu, kulun ise, bu işe yalnızca kesbi ve kastı ile katıldığını bildirmek için bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Bu âyet-i kerîme, aynı zamanda, “Kulların fiilleri kullar tarafından yaratılmaktadır” diyenlerin görüşlerini de reddetmektedir.[17]

Mücâhid şöyle demektedir: “Bedir Günü’nde ashâb ihtilâf ederek, biri “Ben öldürdüm!”; diğeri, “Hayır, ben öldürdüm!” deyince, Allah bu âyeti inzâl buyurdu. Yani, “bu büyük bozgun ve kırma işi, bu hasar, sizin tarafınızdan olmadı. Bu, ancak Allah’ın yardımıyla gerçekleşti” demektir. Rivâyet olunduğuna göre, Kureyş ordusu gözükünce, Allah’ın Rasûlü, “İşte, Kureyş! Bütün kibri ve fahriyle, Senin Rasûlünü yalanlamaya geliyorlar. Allahım! Senden, bana vaad ettiğini istiyorum!” dedi. Bunun üzerine Cebrâîl gelerek, “Bir avuç toprak al ve onu onlara at!” dedi. İki ordu karşı karşıya gelince, Hz. Peygamber (s.a), Hz. Ali’ye, “Bana, bu vâdinin çakıl taşlarından bir avuç ver!” dedi. (Taşı aldığında) Hz. Peygamber bunu Kureyşlilerin yüzüne atarak, “Yüzleriniz, suratlarınız değişsin, bozulsun!” dedi. Böylece, bütün müşrikler gözleriyle meşgul oldular, akabinde de bozguna uğradılar.[18]

Süddî der ki: Allah Rasûlü (s.a) Bedir günü Hz. Ali’ye (r.a), “Yerden bana çakıl ver”, buyurdu. Hz. Ali, üzerinde toprak olan çakılları o’na verdi de Hz. Peygamber bunu müşriklerin yüzlerine attı. Gözlerine bu topraktan bir parça girmedik hiç bir müşrik kalmadı. Sonra mü’minler peşlerine düştüler, onları ya öldürdüler ya da esir ettiler. Allah Teâlâ, Siz öldürmediniz onları, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı âyetini indirdi.

Ebû Ma‘şer Medenî’nin Muhammed ibn Kays ve Muhammed ibn Ka‘b el-Kurâzî’den rivâyetine göre; onlar şöyle demişlerdir: Kavim birbirlerine yaklaştığında, Allah Rasûlü (s.a) bir avuç toprak alıp bunu kavmin [müşriklerin] yüzlerine attı ve, “Yüzleri çirkinleşsin” buyurdu. Onların hepsinin gözlerine girdi ve Allah Rasûlü’nün (s.a) ashâbı ilerleyip onların kimini öldürdü, kimini de esir etti. Onların hezimete uğramaları, Allah Rasûlü’nün (s.a) onlara bu şekilde toprak atması sebebiyle olmuştur. Allah Teâlâ da, Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı âyetini indirdi.

Abdurrahmân ibn Zeyd ibn Eslem, Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı âyeti hakkında der ki: “Bu, Bedir günüdür. Allah Rasûlü (s.a) üç avuç (toprak, çakıl taşı) aldı ve bir avucunu müşriklerin sağ cenahına, bir avucunu sol cenahına, bir avucunu da ortalarına attı ve, “Yüzleri çirkinleşsin” buyurdu da hezimete uğradılar. Her ne kadar bu, Huneyn gününde vâki’ olmuşsa bile Urve ibn Zübeyr, Mücâhid, İkrime, Katâde ve imamlardan bir çoğundan rivâyete göre bu, Hz. Peygamber’in (s.a) Bedir günü (müşriklerin yüzlerine toprak) atması hakkında nâzil olmuştur.[19]

Âyetteki, Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı ifadesiyle ilgili klasik eserlerde birtakım yakıştırmalar mevcuttur:

1) Müfessirlerin ekserisinin görüşüne göre, bu âyet-i kerîme Bedir Günü nâzil olmuştur. Bununla kasdedilen şudur: Hz. Peygamber (s.a) bir avuç toprak aldı ve onu müşriklerin yüzüne doğru serperek, “Yüzleriniz, suratlarınız değişsin, bozulsun” dedi. Bu toprak, istisnâsız olarak her bir müşriğin gözüne ve burnuna dolmuştu. Dolayısıyla bu, müşriklerin bozulmasına sebep oldu. İşte âyet-i kerîme, bu hususta nâzil olmuştur.

2) Bu âyet-i kerîme Hayber Günü nâzil olmuştur. Hz. Peygamber (s.a), Hayber kalesi’nin kapısının önünde, eline yayı alıp bir ok attı. Hz. Peygamber’in bu oku, hedefini buldu ve atı üzerinde duran (kâfir) İbn Ebi’l-Hakîk’i öldürdü. İşte bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.

3) Bu âyet, Uhud Günü, Übeyy b. Halef’in öldürülmesi hakkında nâzil olmuştur. Çünkü Übeyy, Hz. Peygamber’e (s.a) çürümüş bir kemik getirerek, “Ey Muhammed! Şu çürüyüp un ufak olmuş kemiği kim diriltebilir?” demişti. Hz. Peygamber (s.a) de, “Allah diriltir! Nitekim seni de öldürecek, sonra seni yeniden diriltip cehennemine sokacaktır!” buyurdu. Übeyy b. Halef, Bedir Günü esir alındı. Fidye verip kurtulunca, Hz. Peygamber’e (s.a) “Bir atım var. Onu, birgün onun üzerinde seni öldürebilmek için hergün biraz mısır ile besleyeceğim” dedi. Hz. Peygamber (s.a) de, “Hayır, inşaallah ben seni öldüreceğim” dedi. Uhud Günü, Übeyy, işte o atı üzerinde koşuşturuyordu. Derken Hz. Peygamber’e (s.a) yakın bir yere geldi. Bazı müslümanlar, onu öldürmek için önüne dikiliverdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Geri durun” dedi ve ona doğru kargısını atarak onun bir kaburgasını kırdı. Onu müşrikler atına yükleyip götürürlerken yolda öldü. İşte bu âyet bu hususta nâzil olmuştur.[20]

Aslında, Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı ifadesi, bir deyimdir. Nitekim Araplar, “Allah senin için atsın” ifadesini kullanırlar ve bununla “Allah sana yardımcı olsun, sana zafer versin, senin lehine olacak işleri yapsın” anlamını kasdederler. Buradaki ifade de, “sana yardım eden, sana zafer veren Allah’tır” demektir.[21]

Bu âyet, Bedir’de zafer kazanan Rasûlullah ve mü’minlere bir ihtardır. Müslümanlar, bu zaferle şımarmamalıdırlar. Savaşı, birçok olağanüstü yardımlar yaratarak Allah kazanmıştır. Mü’minler, el edilen başarıyı kendilerine mal etmemeli; onun Allah’ın lütfu olduğunu bilmelidirler.

Allah, Artık, onları siz öldürmediniz, lâkin onları Allah öldürdü buyurmak sûretiyle, öldürmeyi de Kendisine izafe ederek Müslüman askerlerin “kâtil” olarak isimlendirilemeyeceğine işaret etmiştir. Zira, kamu otoritesinin emir ve izniyle yapılan meşru savaşlarda adam öldürmek, öldüreni suçlu-katil yapmaz.

18. âyetteki, İşte! Şüphesiz Allah, kâfirlerin tuzağını zayıflatandır ifadesiyle, Allah’ın Bedir’de mü’minlere olan yardımına işaret edilmektedir. Allah’ın yardımı sayesinde mü’minler kâfirlerin tuzaklarını bozdular. Allah’ın yardımından şu âyetlerde de bahsedilir:

123-127.Ve andolsun, sizler güçsüz iken, Allah, kendinize verilen nimetlerin karşılığını ödersiniz diye size Bedir’de yardım etti: Hani sen inananlara, “Rabbinizin, indirilen/ hulûl ettirilen üç bin haberci âyetle size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. Eğer sabreder ve Allah’ın koruması altına girerseniz, evet sizi Rabbiniz destekler. Ve eğer onlar, ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size işaretlenmiş /eğiten/ gönderilmiş beş bin haberci âyetle yardım eder. Ve Allah, bu yardımı size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Ve bu yardım, sırf Allah, kâfirlerden; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan kimselerden bir kısmının kökünü kessin yahut onları perişan etsin de kaybeden kimseler olarak dönüp gitsinler diye, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olan ve en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan Allah katındandır. Öyleyse Allah’ın koruması altına girin.

                                                                                (Âl-i İmrân/123-127)

25.Andolsun ki Allah, birçok yerde ve Huneyn Günü size yardım etti. Hani çokluğunuz size güven vermişti de onun size bir yararı olmamış ve yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Sonra da arkanızı dönüp kaçmıştınız.

                                                                                 (Tevbe/25)

Allah’ın savaşta mü’minlere yaptığı yardıma dair geçmiş ümmetlerden de bir örnek verebiliriz:

249.Sonra Tâlût, ordu ile ayrılınca dedi ki: “Şüphesiz Allah sizi kesinlikle bir nehirle imtihan edecek. Artık kim ondan içerse, benden değildir. Kim de, –ancak eliyle bir avuç alan başka–onu tatmaz ise, işte o bendendir.” Sonra da içlerinden pek azı hariç, ondan içtiler. Tâlût ve beraberindeki iman eden kimseler nehri geçtiklerinde İsrâîloğulları, “Bizim bugün, Câlût ile ordusuna karşı duracak gücümüz yok” dediler. Allah’a kavuşacaklarına kesinlikle inananlar, “Nice az topluluklar, Allah’ın izniyle nice çok topluluklara gâlip gelmişlerdir. Allah, sabredenlerle beraberdir” dediler.

                                                                               (Bakara/249)

19.Fetih istiyorsanız, işte size fetih gelmiştir. Ve eğer son verirseniz, bu da sizin için daha iyidir. Yok eğer dönerseniz, Biz de döneriz. Her ne kadar toplumunuz çok olsa da size hiçbir şekilde, hiçbir zaman yarar sağlamayacak. Ve şüphesiz Allah, mü’minlerle beraberdir.

Âyetin muhatabının kim olduğu konusunda farklı görüşler vardır; kimisi muhatabın müşrikler, kimisi mü’minler, kimisi de âyetin ilk bölümünde muhatap mü’minler, son bölümünde ise kâfirler olduğunu ileri sürmüşlerdir. Âyetin içeriği, muhatabın müşriklere olduğunu açıkça göstermektedir. Dolayısıyla âyette, Fetih istiyorsanız, işte size fetih gelmiştir. Ve eğer son verirseniz, bu da sizin için daha iyidir. Yok eğer dönerseniz, Biz de döneriz. Her ne kadar toplumunuz çok olsa da size hiç bir şekilde, hiçbir zaman fayda vermeyecek. Ve şüphesiz Allah, mü’minlerle beraberdir buyurularak müşrikler uyarılmaktadır.

Nitekim âyetin sebeb-i nüzûlü hakkındaki nakiller de bunu desteklemektedir:

Bu, kâfirlere bir hitaptır. Çünkü onlar, zafer ve fetih istemiş ve, “Allahım! Bizden akrabalık bağını daha çok kim kesiyor, kim ötekine daha çok zulmediyor ise, Sen onu yenik düşür” diye dua etmişlerdi. Bu açıklamayı el-Hasen, Mücâhid ve başkaları yapmıştır. Onlar bu sözlerini kendi kervanlarına yardımcı olmak üzere Mekke’den çıkışları sırasında söylemişlerdi.

Bunu, savaş esnasında Ebû Cehl’in söylediği de ifade edilmiştir. en-Nadr b. el-Hâris ise şöyle demişti: “Allahım! Eğer bu Senin katından gelmiş bir hakk ise, üzerimize ya gökten taş yağdır, yahut da bize acıklı bir azab gönder.” en-Nadr da Bedir’de öldürülenler arasında idi.[22]

Rivâyet olunduğuna göre Ebû Cehl, Bedir Günü, “Allahım! İki dinin en üstün olanına ve yardıma en lâyık olanına yardım et” demiştir.

Yine rivâyet olunduğuna göre o, “Allahım! Hangimiz daha fazla sıla-i rahmi kesip fısk u fücûra daldı ise, yarın onu helak et!” demiştir.

Süddî şöyle demektedir: Müşrikler Bedir’e varmayı ve savaşmayı istediklerinde, Ka‘be’nin örtülerine yapışarak, “Allahım! İki ordunun en yüce ve üstün olanına; iki cemaatin en fazla hidâyette olanına; iki grubun en kerîmine ve iki dinin en üstününe yardım et!” dediler. Bunun üzerine de, Cenâb-ı Hakk bu âyeti indirdi.[23]

Süddî der ki: “Müşrikler, Mekke’den Bedir’e doğru çıktıklarında Ka‘be’nin örtülerine yapışmışlar, Allah’tan yardım dilemişler ve, “Ey Allahım! İki ordudan en üstün olanına, iki gruptan en şerefli olanına ve iki kabileden en hayırlı olanına yardım et” demişlerdi. Allah Teâlâ da, Eğer siz fetih istiyor idiyseniz; işte fetih size gelmiştir âyetinde, “Sizin söylediğinize muhakkak yardım ettim ki o da Muhammed’dir” (s.a) buyurur.”[24]

20.Ey iman etmiş kimseler! Allah’a ve Elçisi’ne itaat edin. İşitip dururken ondan yüz çevirmeyin! 21.Vahye kulak asmadıkları hâlde “İşittik/vahye kulak verdik” diyenler gibi de olmayın!

22.Şüphesiz yeryüzünde dolaşan canlıların Allah katında en kötüsü, aklını kullanmayan şu sağırlardır, dilsizlerdir.

23.Ve eğer Allah, onlarda hayır olduğunu bilseydi kesinlikle onlara işittirirdi. Ve eğer işittirseydi yine de onlar, geri duranların ta kendisi olarak sırt dönerlerdi.

Bu âyetlerde, mü’minler ile mü’min görünenler sergilenerek gerçek mü’minlere, o yalancı Yahûdiler ve münâfıklar gibi olmamaları uyarısı yapılmaktadır. Âyetteki, İşitmedikleri hâlde “İşittik [vahye kulak verdik]” diyenler ifadesi ile, vahyi samimiyetle dinlemeyen, işittiklerini iyice düşünmeyen, onun hakkında tefekkür etmeyen iki yüzlü kimseler kasdedilmiş; dolayısıyla da mü’minler ciddiyet ve tefekküre davet edilmişlerdir:

171.Ve kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan kişilerin hâli, sadece bir çağırma veya bağırmadan başkasını işitmeyen şeylere çoban haykırışı/ karga haykırışı yapan kimsenin hâli gibidir; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden onlar akıl da etmezler.

                                                                                    (Bakara/171)

179.Ve andolsun ki tanıdıklarınızdan-tanımadıklarınızdan birçoğunu cehennem için türetip ürettik; onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar duyarsızların ta kendileridir.

                                                                                   (A‘râf/179)

Âyetteki, Elçi’ye itaat ifadesiyle, “Elçi’ye bağlılık; o’nun aldığı kararlara; yaptığı içtihatlara saygılı davranmak, özellikle bu âyetin bulunduğu bağlamda, devlet reisi, ordu komutanı sıfatlarını da taşıması hasebiyle Elçi’ye askerî ve idarî alanlarda ters harekette bulunmamak” kastedilmiştir.

24.Ey iman etmiş kimseler! Elçi sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah’a ve Elçi’ye karşılık verin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz, kesinkes O’nun huzurunda toplanacaksınız.

25.Ve sadece sizden kendi benliklerine haksızlık edenlere isâbet etmeyen toplumsal ateşlerden korunun ve hiç şüphesiz Allah’ın, azabı çetin olan olduğunu bilin.

26.Ve hatırlayın; hani sizler sayıca azdınız, yeryüzünde zayıf bırakılmıştınız, insanların sizi kapıp yakalamasından korkuyordunuz da Allah, kendinize verilen nimetlerin karşılığını ödersiniz diye barındırmıştı, sizi yardımıyla güçlendirmişti ve size temiz-hoş şeylerden rızıklar vermişti.

Mü’minlere hitap edilen bu âyetlerde, başarılı olabilmeleri için yapmaları gerekenler ifade edilmiş; yanlış davranışlarının sadece kendilerine değil başkalarına da zarar vereceği bildirilmiştir. Paragrafta ilk olarak Elçi’ye itaat, bağlılık sadedinde, Ey iman etmiş kimseler! O [Elçi], sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah’a ve Elçi’ye icabet edinemri verilmiştir.

Elçi’nin çağırdığı “hayat verecek şeyler”in neler olduğunu tesbit etmek için önce şu âyetlere bir göz atılmalıdır:

51.Ve bir beşer için, bir vahiy ile veya perde arkasından yahut bir elçi gönderip de izniyle/ bilgisiyle dilediğini vahyetmesi dışında Allah’ın kendisine söz söylemesi olmaz. Şüphesiz O, çok yüce ve yücelticidir, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/ sağlam yapandır.

                                                                                     (Şûrâ/51)

26,27.De ki: “Ey hükümranlığın hükümranı Allah’ım! Sen hükümranlığı dilediğin kimseye verirsin, dilediğin kimseden de hükümranlığı çeker alırsın, dilediğin kimseyi güçlü yaparsın, dilediğin kimseyi de alçak, rezil edersin. Hayır Senin elindedir. Şüphesiz Sen, her şeye güç yetirensin! Sen, geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın; Sen, ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Sen, dilediğine de hesapsız rızık verirsin.”

                                                                             (Âl-i İmrân/27)

169-171.Allah yolunda öldürülenleri de sakın ölüler sanma. Tam tersi onlar diridirler, Allah’ın armağanlarından verdiği şeylerle sevinçli olarak Rableri katında rızıklanmaktadırlar. Arkalarından kendilerine henüz ulaşmayan kimselere, kendileri için hiçbir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar, Allah’tan bir nimeti, armağanı ve Allah’ın şüphesiz, mü’minlerin ecrini kaybetmeyeceğini müjdelemek isterler.

                                                                  (Âl-i İmrân/169-171)

64.Ve bu iğreti dünya yaşamı, sadece bir eğlence ve oyundur. Şüphesiz son yurt ise kesinlikle hayatın ta kendisidir. Keşke onlar, bilmiş olsalardı.

                                                                     (Ankebût/64)

97.Erkek-dişi, mü’min olarak kim iyi amel işlerse kesinlikle onu güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve kesinlikle onların ücretlerini, yapmış oldukları amellerin daha güzeliyle ödüllendireceğiz.

                                                                                              (Nahl/97)

Âyetlerden anlaşıldığına göre, insanlığa hayat verecek şey, “Kur’ân, iman, savaş; Allah yolunda ölmek, öldürmektir”tir.

Âyetteki, Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer ifadesi, vahiylerin, insanın kimliğini değiştirmesine neden olduğuna işarettir. Kâfir ve fâsık kimse vahye kulak verir ve onun hakkında tefekkür ederse, Allah onunla egosu arasına girip ona doğru yolu gösterecek ve cennetine kılavuzlayacaktır.

25-26. âyetlerde de mü’minlerin savaş şartlarında takınmaları gereken tavırlara vurgu yapılıp, Allah’ın kendilerine yardım edeceği ifade edilmektedir.

26. âyetteki, Ve hatırlayın; hani sizler sayıca azdınız, yeryüzünde zayıf bırakılmıştınız, insanların sizi kapıp yakalamasından korkuyordunuz da O [Allah], şükredersiniz diye barındırmıştı, sizi yardımıyla desteklemişti ve size temiz-hoş şeylerden rızıklar vermişti ifadesi ile, mü’minlere geçmişte yaşadıkları korku ve baskılar hatırlatılarak onlardan yaşadıkları hayatın değerlendirmesini yapmaları istenmektedir.

25. âyetteki, Sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmeyen fitneler ifadesiyle, insanları ateşe atan ihtilâf, çekişme, karışıklık, kafaları karıştırmak, düzeni bozmak, anarşi çıkarmak gibi toplumsal fitneler kasdedilmektedir. Çünkü bu fitne, sınır tanımaz. Böyle bir durumda sadece günahkârlar değil, nemelazımcı kimseler de azaba uğrarlar.

Bu durum çevre sağlığı ile örneklenebilir: Çevreyi kirleten bir kimseye müdahale edilmediğinde, kirlilik yayılır ve tüm kenti etkiler. Bunun zararı da, sadece kirleten kişiyle sınırlı kalmaz, orada yaşayan herkese dokunur.

Aynı durum ahlâk ve kültür dejenerasyonu açısından da ele alınabilir: Bir kişinin yaptığı ahlâksızlıkların, zaman içinde kenti, hatta ülkeyi bile sardığına tanık olunmaktadır. Lût kavmi buna güzel bir örnektir; birkaç kişiyle başlayan cinsel sapmalar zamanla tüm kavmi sarmış ve onların sonlarını hazırlamıştır.

27,28.Ey iman etmiş kimseler! Allah’a ve Elçi’ye ihânet etmeyin. Bile bile kendi emanetlerinize de ihânet etmeyin. Şüphesiz mallarınızın ve evlatlarınızın, kesinlikle imtihan aracı; sizi dinden çıkaracak birer varlık olduğunu ve kesinlikle de Allah katında çok büyük ecir olduğunu bilin.

Bu âyetlerde mü’minler, Allah’a ve Elçi’ye ihânet etmeyin. Bile bile kendi emanetlerinize de ihânet etmeyin buyurularak uyarılmakta ve kendilerine, Şüphesiz mallarınızın ve evlatlarınızın, kesinlikle fitne olduğunu ve kesinlikle de Allah katında çok büyük ecir olduğunu bilin vaadi yapılmaktadır.

Müslümanlar mal-mülk ve emanetler konusunda bir hâinlik yapmış olmalılar ki bu uyarıya muhatap olmuşlardır:

Rivâyet edildiğine göre, bu âyet-i kerîme, Ebû Lubâbe b. Abdu’l-Münzir’in Kurayzaoğulları’na kesileceklerini işaret edip bildirmesi üzerine nâzil olmuştur. Ebû Lubâbe der ki: “Allah’a yemin ederim, ayaklarımı yerimden hareket ettirmeden ben Allah’a ve Rasûlü’ne hâinlik ettiğimi anladım. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.” Bu âyet-i kerîme nâzil olunca, Ebû Lubâbe kendisini mescidin direklerinden birisine bağlayarak şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim, ölünceye yahut da Allah tevbemi kabul edinceye kadar ne bir şey yiyeceğim, ne de bir şey içeceğim.” Buna dair haber meşhurdur.[25]

Bir diğer görüşe göre âyet-i kerîme, onların Peygamber’den (s.a) herhangi bir şeyi işitip bunu müşriklere ulaştırmaları ve yaygınlaştırmaları üzerine nâzil olmuştur.[26]

İbn Abbâs şöyle demiştir: “Bu âyet, Ebû Lubâbe hakkında nâzil olmuştur. Hz. Peygamber (s.a), Ebû Lubâbe’yı, Kurayzaoğulları’nı muhasara altına almak maksadıyla onlara yollamıştı. Ebû Lubâbe’nin çoluk-çocuğu ise, Kurayzaoğulları’nın içinde bulunuyordu. Bunun üzerine Kurayzaoğulları, “Ey Ebû Lubâbe! Ne dersin, Sa‘d ibn Mu‘âz’ın hakkımızda vermiş olduğu hükmü kabul edelim mi?” deyince, Ebû Lubâbe boğazına işaret ederek, “Bu bir intihardır, sakın bunu yapmayın” demek istemiştir. Böylece, bu hareket tarzı, Ebû Lubâbe’den, Allah ve O’nun Rasûlü’ne karşı bir hâinlik olmak üzere sâdır olmuştur.”[27]

Süddî şöyle demektedir: “Onlar, Hz. Peygamber’den (s.a) bir şey dinliyor ve bunu ifşa ederek, müşriklere intikâl ettiriyorlardı. İşte bunun üzerine, Cenâb-ı Hakk onları bundan nehyetti.”

İbn Zeyd şöyle demiştir: “Allah onları, tıpkı münâfıkların yapmış olduğu gibi, iman izhar edip, öte yandan ise, küfürlerini gizlemek sûretiyle, hâinlikte bulunmaktan nehyetti.”

Câbir ibn Abdillah’dan şu rivâyet edilmiştir: Ebû Süfyân Mekke’den çıkınca, Hz. Peygamber (s.a), onun çıktığını öğrendi ve onu karşılamaya niyetlendi. Bunun üzerine münâfıklardan birisi, Ebû Süfyân’a, “Muhakkak ki Muhammed, savaşmak için karşınıza çıkacak. Binâenaleyh tedbirinizi alın!” diye bir mektup yazınca, Allah Teâlâ bu âyeti inzâl buyurdu.

Zührî ve Kelbî, bu âyetin Hatıb b. Ebî Lubâbe hakkında nâzil olduğunu söylemişlerdir. Zira bu sahâbî, Hz. Peygamber (s.a) Mekkelilerle savaşmak için gitmeye niyetlenince, o’nun bu niyetini Mekkelilere yazıp bildirmişti. Bu görüşü el-Esamm nakletmiştir.[28]

Âyette geçen emanetler, çok kapsamlı bir terim olup fert ve toplumu, hatta tüm dünyayı ilgilendiren boyutları vardır. Zira emanet, “kişiye muhafaza etmesi için bırakılan tüm şeyler”dir.

Buna göre, antlaşma ve sözleşmeler, toplumda üstlenilen büyük-küçük vazifeler, kamu malları; kişinin aklı-fikri, organları, sağlığı, gençliği, ömrü, Allah’ın dünyada insana vermiş olduğu sistemler; ormanından, havasından suyuna, böceğinden çiçeğine evrendeki tüm varlıklar birer emanettir.

Âyetteki emanetler‘in, pasaj gereği özele indirgendiğinde, “ganimetler”i de içerdiği söylenebilir.

Âyetteki, Şüphesiz mallarınızın ve evlatlarınızın, kesinlikle fitne olduğunu ve kesinlikle de Allah katında çok büyük ecir olduğunu bilin ifadesiyle, malların ve çocukların birer fitne [ateşe atan etken] olduğu hatırlatılarak şu ihtar edilmektedir: “Dünya malı ve çocuklar, genellikle kişiyi yanlış yollara sevkeder. Kazanma ve koruma hırsıyla insanlar birçok yanlışa tevessül ederler. Yapmaları gerekeni yapmazlar veya yapmamaları gerekeni yaparlar. O nedenle aklınızı başınıza alın, hataya düşmeyin.”

Aynı tarz uyarı başka âyetlerde de mevcuttur:

 14.Ey iman etmiş kimseler! Şüphesiz eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. O nedenle, onlardan sakının. Ve eğer affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki şüphesiz Allah, çok bağışlayan çok merhamet edendir.

15.Kesinlikle mallarınız ve çocuklarınız, sizi ateşe atabilecek imtihan aracıdır. Allah ise, büyük ödül Kendi katında olandır.

                                                                          (Teğâbün/14-15)

35.Her kimliği olan varlık ölümü tadıcıdır. Ve eritip saflaştırmak üzere, sizi Biz, şer ve hayır ile sınarız. Ve siz, yalnız Bize döndürüleceksiniz.

                                                                              (Enbiyâ/35)

9.Ey iman etmiş kimseler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Böyle bir şeyi kim yaparsa, artık işte onlar, zarara, kayba uğrayıp acı çekenlerin ta kendileridir.

                                                                           (Münâfikûn/9)

29.Ey iman etmiş kimseler! Allah’ın koruması altına girerseniz, O, size hakkı bâtıldan ayırdedecek bir anlayış verir ve sizden kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah çok büyük armağan sahibidir.

30.Ve hani bir zaman, şu kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimseler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Ve onlar tuzak kurarken Allah da cezalandırıyordu. Ve Allah, cezalandıranların en hayırlısıdır.

31.Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman da, “İşittik, dilersek bunun gibisini biz de söyleriz, bu, geçmiş toplumların efsanelerinden başka bir şey değildir” demişlerdi.

32.Bir vakit de onlar, “Ey Allah’ım! Eğer bu, Senin katından gelmiş bir hakkın/gerçeğin ta kendisi ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver” demişlerdi.

33.Hâlbuki sen içlerinde iken Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma diledikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir.

Bu âyetlerde, Rasûlullah’a güven verilmekte; Mekke’deki yaşamının bazı bölümleri hatırlatılarak müşriklerle baş edildiği gibi bunlarla da baş edileceği, moralini yüksek tutması gerektiği bildirilmektedir. Ayrıca bu paragraf, 26. âyeti de tefsir etmektedir.

30. âyette konu edilen tuzak ile ilgili kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır:

Bu buyrukla, müşriklerin Daru’n-Nedve’de Peygamber’e (s.a) tuzak kurmak üzere yaptıkları toplantı haber verilmektedir. Sonunda o’nu öldürmek üzere görüş birliğine vardılar. O bakımdan, geceleyin gözetlemeye koyulup evinin kapısından çıktığı vakit o’nu öldürmek üzere gece boyunca gözetleyip durdular. Peygamber (s.a) de Ali b. Ebî Tâlib’e yatağında uyumasını emretti, Yüce Allah’a da, gittiği yerin izini müşriklerin bulmamaları için dua etti, Allah da onların gözlerini görmez kıldı. Uyku onları bürümüşken çıkıp başlarına toprak saçıp gitti. Sabah olunca Ali, evden dışarı çıkıp evde kimse olmadığını onlara haber verince, Rasûlullah’ı (s.a) ellerinden kaçırmış olduklarını ve kurtulduğunu anladılar. Buna dair haber, siyer kitaplarında ve başka yerlerde meşhurdur.[29]

İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde ve benzeri müfessirler şöyle demişlerdir: “Kureyş müşrikleri Daru’n-Nedve’de müşâvere ediyorlardı. Derken bir ihtiyar kılığına girmiş olan İblis onların yanlarına gelip, kendisinin Necidli olduğunu söyledi. Oradakilerin bazıları şunu teklif ettiler:

– Onu [Muhammed'i] bağlayın ve o’nun başına zamanın felâketlerinin gelmesini bekleyelim.

İblis de buna karşılık şöyle dedi:

– Böyle yapmada bir fayda yok. Çünkü bundan dolayı o’nun kavmi öfkelenir ve kan döker.

Bazıları da şu teklifte bulundular:

– Onu memleketinizden uzaklaştırın. Böylece o’nun eziyetinden kurtulur, rahata kavuşursunuz.

Bunun üzerine İblis şöyle dedi:

– Böyle yapmada da bir fayda yok. Çünkü o zaman o, etrafında bir grup toplar ve onlarla size karşı savaşır.

Ebû Cehl ise şöyle dedi:

– Benim görüşüm şu: Her kabileden birer adam seçip toplayalım. Onlar o’na saldırıp hep birden kılıçlarıyla vursunlar. Böylece o’nu öldürdükleri zaman kanı bütün kabilelere dağılmış olur ve Hâşimoğulları, bütün Kureyş kabileleriyle savaşmayı göze alamazlar, bundan dolayı da o’nun diyetini/kan bedelini almaya razı olurlar.

Bunun üzerine İblis dedi ki:

– İşte bu doğru fikir.

Cenâb-ı Allah da, Peygamberi’ne bu olayı vahiy ile bildirdi ve o’na Medîne’ye hicret etme hususunda müsaade edip, yatağında yatmamasını emretti. İşte böylece Allah Teâlâ, Hz, Peygamber’e (s.a) hicret hususunda izin verdi. Hz. Peygamber (s.a), Hz. Ali’ye yatağında yatmasını emrederek şöyle dedi:

– Cübbeme börün. Bu işten sana, hoşlanmadığın bir kötülük gelmeyecek.

Müşrikler gece boyu o’nun evini gözetlediler. Sabah olunca girip yatağına koştular. Karşılarında Hz. Ali’yi görünce şaşıp kaldılar. Allah Teâlâ onların bu komplolarını boşa çıkardı.[30]

Süneyd’in Haccâc’dan, onun da İbn Cüreyc’den rivâyetine göre Atâ şöyle demiştir: Ubeyd ibn Umeyr’in şöyle dediğini işittim: Hz. Peygamber’i (s.a) tutup bağlamak veya öldürmek veya o’nu çıkarmak üzere düzen kurduklarında, amcası Ebû Tâlib Hz. Peygamber’e sormuş:

– Senin hakkında ne düzen kurduklarını biliyor musun?

Hz. Peygamber de şöyle cevap vermiş:

– Beni büyülemek veya öldürmek veya çıkarmak istiyorlar.

Ebû Tâlib sormuş:

– Sana bunu kim haber verdi?

Allah Rasûlü cevab vermiş:

– Rabbim.

Ebû Tâlib şöyle demiş:

– Senin Rabbin ne güzel Rabb. O’na hayır tavsiye et!

Allah Rasûlü şöyle karşılık vermiş:

– Ben mi O’na hayır tavsiye edeceğim? Aksine O bana hayır tavsiye eder.

Ebû Ca‘fer ibn Cerîr der ki: Bana Muhammed ibn İsmâîl el-Basrî… Muttalib ibn Ebû Vedâa’dan rivâyet etti ki Ebû Tâlib, Allah Rasûlü’ne (s.a) sormuş:

– Kavmin senin hakkında ne düzen kuruyor?

Allah Rasûlü şöyle karşılık vermiş:

– Beni büyülemek veya öldürmek veya çıkarmak istiyorlar.

Ebû Tâlib tekrar sormuş:

– Bunu sana kim haber verdi?

Allah Rasûlü cevap vermiş:

– Rabbim.

Ebû Tâlib şöyle demiş:

– Senin Rabbin ne güzel Rabb. O’na hayır tavsiye et!

Hz. Peygamber de şöyle karşılık vermiş:

– Ben mi O’na tavsiyede bulunacağım? Bilakis O bana tavsiyede bulunur.

Bunun üzerine, Hani küfredenler; seni tutup bağlamak, yahut öldürmek veya çıkarmak için düzen kuruyorlardı… âyeti nâzil oldu.[31]

31-32. âyetlerdeki, Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman da, “işittik, dilersek bunun gibisini biz de söyleriz, bu, evvelkilerin efsanelerinden başka bir şey değildir” demişlerdi. Bir vakit de onlar, “Ey Allahım! Eğer bu Senin katından gelmiş bir hakkın/gerçeğin ta kendisi ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver” demişlerdi ifadeleriyle yine Mekke dönemindeki hâdiselere gönderme yapılmıştır: Bu densizler bir zaman böyle iddialarda da bulunmuşlardı, ama bu, bir palavradan öte geçemedi.

Kendilerine sürekli meydan okundu, fakat asla böyle bir kitap ortaya koyamadılar:

 88.De ki: “Andolsun ki bugünün, yarının tüm insanları, bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, onun benzerini kesinlikle getiremezler.”

                                                                                      (İsrâ/88)

37.Ve bu Kur’ân, Allah’ın astları tarafından uydurulan değildir. Lâkin sadece içinde konu edilenlerin doğrulanması ve Tevrât’ın ayrıntılı olarak açıklanmasıdır. Onda şüphe edilecek hiçbir şey yoktur. Âlemlerin Rabbindendir.

38.Yahut “Onu kendisi uydurdu” diyorlar. De ki: “Öyleyse siz benzeri bir sûre meydana getirin, Allah’ın astlarından çağırabileceklerinizi de çağırın. Eğer doğru kimseler iseniz.”

                                                                              (Yûnus/37-38)

13.Aslında onlar, “Onu kendisi uydurdu” diyorlar. De ki: “Öyleyse, eğer doğrulardan iseniz, uydurma olarak da olsa, benzeri on sûre getirin, Allah’ın astlarından gücünüzün yettiği kişileri de çağırın.”

14.Yok, eğer bunun üzerine onlar, size cevap vermedilerse, artık bilin ki, Kur’ân ancak Allah’ın bilgisiyle indirilmiştir. Ve O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Artık siz Müslüman oluyor musunuz?

                                                                                      (Hûd/13-14)

33,34.Yahut vahyedilenleri, “Kendi uydurup söyledi” mi diyorlar? Aslında onlar inanmıyorlar. Peki, onun gibi bir sözü onlar getirsinler, eğer doğru kimseler iseler.

                                                                                    (Tûr/33-34)

23.Ve eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku içinde iseniz, haydi onun mislinden bir sûre siz getirin, Allah’ın astlarından tüm tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru kimseler iseniz.

24.Sonra, eğer bunu yapmadıysanız ve asla yapamayacaksınız; öyleyse kâfirler; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenkimseler için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten korunun.

                                                                                (Bakara/23-24)

33. âyette, Hâlbuki sen içlerinde iken Allah onlara azab edecek değildi. İstiğfâr ettikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir ifadesiyle, geçmişten günümüze devam edip gelen bir ilâhî kanuna işaret edilmiştir: Allah, elçileri azmış toplum içinde bulunurken onları cezalandırmamakta; elçi aralarından ayrıldıktan sonra cezalandırmaktadır. Nitekim Nûh, Lût, Sâlih ve Mûsâ peygamberlerin kavimleri, onlar aralarından ayrıldıktan sonra cezalandırılmıştı.

Ayrıca Mekke müşrikleri de Rasûlullah aralarından ayrıldıktan sonra birtakım yenilgilerle cezalandırılmıştır:

14,15.Onlarla savaşın ki, Allah, sizin ellerinizle onları cezalandırsın ve onları rezil-rüsva etsin. Sizi de, onlara karşı muzaffer kılsın ve mü’min bir toplumun göğüslerine şifa versin, göğüslerinin kinini gidersin. Allah, dilediğinin tevbesini de kabul eder. Ve Allah, çok iyi bilendir, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

                                                                                   (Tevbe/14-15

34.Ve onların, kendileri Mescid-i Harâm’ın/dokunulmaz kılınmış ilâhiyat eğitimi merkezinin ayakta tutan mütevellileri/vakıf yöneticileri olmadıkları hâlde ondan menedip dururlarken Allah’ın kendilerine azap etmemesi için neleri var? Onun ayakta tutan mütevellileri/vakıf yöneticileri sadece Allah’ın koruması altına girmiş kimselerdir. Velâkin onların çoğu bilmiyorlar.

35.Ve onların Beyt’in/Ka‘be’nin yanındaki destek vermeleri, sadece, ıslık çalmak ve el çırpmaktır, bir gösteriştir. –Öyleyse küfrettiğinizden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olduğunuzdan dolayı bu azabı tadınız!–

36,37.Şüphesiz, mallarını Allah yolundan alıkoymak için harcayan, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini örtmüş olan o kişiler; yine onu sarf edeceklerdir. Sonra onlara, bir pişmanlık olacak, sonra da onlar, Allah’ın, murdarı temizden ayırt etmesi için ve bir de murdar kısmını birbiri üzerine bindirip hepsini bir araya getirmesi, sonra da topunu birden cehenneme koyması için yenileceklerdir. Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan kişiler cehenneme toplanacaklar. İşte bunlar, kayba, zarara uğrayıp acı çeken o kimselerin içinde kalanların ta kendileridir.

38.Kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimselere de ki: “Eğer bu işe son verirlerse daha önce yaptıkları bağışlanacak. Yine de dönerlerse, kesinlikle önceki önderli toplumlara uygulanan kurallar devam etmiş olur.”

39.Ve insanları dinden çıkarma faaliyeti kalmayıp din tamamıyla Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Artık vazgeçerlerse bilinsin ki, şüphesiz Allah, onların yaptıklarını en iyi görendir.

40.Ve eğer onlar geri dururlarsa, artık siz, şüphesiz Allah’ın yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınınız olduğunu bilin. O, ne güzel yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakın, ne güzel yardımcıdır!

41.Yine, biliniz ki eğer siz Allah’a, hak ile bâtılın ayrıldığı o gün; iki ordunun karşı karşıya geldiği Bedir günü, kulumuza indirdiğimiz âyetlere iman etmiş iseniz, herhangi bir şeyden ganimet olarak elinize geçirttiğimiz şeyler; artık onların beşte-biri, Allah, Elçi, yakınlığı olanlar; yurtlarından çıkarılan fakirler, yetimler, miskinler ve yolda kalmışlar içindir. Ve Allah, her şeye güç yetirendir.

Bu âyet grubunda yine Rasûlullah’ın Mekke’deki mücâdelesine göndermeler yapılmak sûretiyle Mekkeli müşriklerin gerçek kimlikleri, İslâm’a ve Müslümanlara karşı takındıkları tavırları, düşünceleri, planları bir kere daha hatırlatılıp onlara karşı yapılması gereken muamelelere değinilmekte, son olarak da Peygamberimizin Medîne’deki göreviyle ilgili yönlendirmeler yapılmaktadır.

Mekke ile ilgili olarak Rasûlullah’a şu vakalar hatırlatılıyor:

* Onlar Mescid-i Harâm’ın velîleri olmadıkları hâlde, her türlü gazabı göze alarak ondan menedip durmuşlardır.

* Onların Beyt’in [Ka‘be'nin] yanındaki salâtları, sadece ıslık çalmak ve el çırpmaktır. Onlar orada sadece riyakârlık yaparlar.

* Onlar, mallarını, Allah yolundan alıkoymak için sarfetmektedirler ve sarfedeceklerdir. Onların kin ve düşmanlıkları bitmeyecektir.

* Sonra pişmanlık duyacaklar ama fırsat kaçmış olacak. Hem dünyada hem de âhirette cezalandırılacaklar.

34. âyette, Kendileri Mescid-i Harâm’ın velîleri olmadıkları hâlde ondan menedip dururlarken Allah’ın kendilerine azap etmemesi için neleri var? Onun velîleri sadece muttakilerdirbuyuruluyor. Mekke’nin ileri gelenleri/Kureyş müşrikleri kendilerini Ka‘be’nin mütevelli heyeti kabul ediyorlardı. Ka‘be ve hacc hizmetlerini kendi aralarında taksim edip olağanüstü kâr elde ediyorlardı. Babalarının malı gibi, istediklerini Mescid-i Harâm’a sokuyor, istemediklerini sokmuyorlardı.

Âyetteki, Onun velîleri sadece muttakilerdir ifadesiyle, müşriklerin-kâfirlerin mescidlere, eğitim ve öğretim kurumlarına asla mütevelli [koruyan, gözeten, ayakta tutan yönetici] yapılmaması gerektiğine de işaret edilmiştir:

24,25.Ve Allah, sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra Mekke’nin vadisinde; Hudeybiye’de, Allah’ın dilediği kimseyi rahmetine girdirmesi için, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir. Ve Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir. Onlar, Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini kabul etmeyen ve sizi Mescid-i Haram’dan ve ayarlanmış hedylerin/ hac yapanlara gönderilen yiyeceklerin yerlerine ulaşmasını engelleyen kimselerdir. Eğer kendilerini henüz tanımadığınız, bilmeyerek ezmek sûretiyle kendilerinden sorumluluğunuz olacak mü’min erkekler, mü’min kadınlar olmasaydı, eğer onlar, birbirinden ayrılmış olsalardı kesinlikle onlardan Allah’ın ilâhlığına ve rabliğine inanmayan kimseleri acıklı bir azapla azaplandırırdık.

                                                                                  (Feth/24,25)

17.Ortak koşanlar, kendilerinin küfrüne; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedişlerinekendileri şâhit olup dururlarken Allah’ın mescitlerini imar etmeleri söz konusu olamaz. İşte onlar, işleri boşa gitmiş kimselerdir. Ve onlar, Ateş içinde sürekli kalacaklardır.

18.Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve âhiret gününe inanan, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan-ayakta tutan], zekâtı/vergisini veren ve sadece Allah’a saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan kimseler açar ve yaşatırlar. Artık işte onların, kılavuzlandıkları doğru yol üzere olan kimselerden olmaları beklenir.

                                                                                  (Tevbe/17-18)

217.Sana dokunulmaz olan aydan ve o dokunulmaz olan ayda savaşmaktan soruyorlar. De ki: “Onda savaşmak, büyük suçtur. Ve Allah yolundan alıkoymak, O’nu ve Mescid-i Harâm’ı/ilâhîyat eğitim merkezini bilerek reddetmek/ görmezlikten gelmek ve Mescid-i Harâm’ın halkını; orada eğitim-öğretim yapanları ve kısa süreli eğitime katılanları oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyüktür. Ve insanları dinden çıkarmak; ortak koşmaya, Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini örtmeye sürüklemek, öldürmekten daha büyüktür.” Onlar, eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşmaktan hiçbir zaman geri durmazlar. Sizden de her kim dininden döner ve kâfir; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenbiri olarak can verirse, artık onların bütün amelleri, dünyada ve âhirette boşa gitmiştir. Ve işte onlar, ateşin ashâbıdır. Onlar orada sürekli kalanlardır.

                                                                                 (Bakara/217)

35. âyetteki, el çırparak, ıslık çalarak salât etme ifadesiyle de, Mekkeli müşriklerin sosyal yardım faaliyetlerini şaşalı, tantanalı bir şekilde yaptıkları belirtilmektedir. Söz konusu salatın, namaz ile alakası yoktur. Onların maksadı, yardım yapmak değil, reklam ve yatırım yapmak, rabbliklerini ortaya koymaktır ki bu durumları Mâûn sûresi’nde deşifre edilmişti:

1.Âhirette herkesin iyi veya kötü, yaptığı işlerin karşılığını görmesini/ Allah’ın sosyal düzeni belirleyen ilkelerini yalanlayan şu kimseyi gördün mü/ hiç düşündün mü? 

2,3.İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse.

4-7.Artık, salâtlarında ilgisiz, duyarsız, gösteriş olsun diye salât eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olan; toplumu aydınlatmaya çalışır gözüken] ve basit bir şeylerin bile bir ihtiyaçlıya ulaşmasını engelleyen kişilerin vay haline!

                                                                                   (Mâûn/1-7)

Bu konuya ait detay için Mâûn sûresi’ne bakılabilir.[32]

36-37. âyetlerdeki, Şüphesiz, mallarını, Allah yolundan alıkoymak için sarfeden o küfretmiş olan kişiler; yine onu sarfedecekler. Sonra o, bir pişmanlık olacak sonra da Allah’ın, murdarı temizden ayırdetmesi için ve bir de murdar kısmını birbiri üzerine bindirip hepsini bir araya getirmesi, sonra da topunu birden cehenneme koyması için yenileceklerdir. Ve küfretmiş olan kişiler cehenneme toplanacaklar. İşte bunlar, o hüsran içinde kalanların ta kendileridirifadesiyle de, müşriklere hasret; mal-mülkten, evlattan, vatandan mahrumiyet ve yenilgi tattırılacağı ihtar ediliyor.

38. âyetteki, Eğer bu işe son verirlerse daha önce yaptıkları bağışlanacak ifadesiyle, o kâfirlerin, küfürlerinden vazgeçmeleri hâlinde bağışlanacakları; Yine de dönerlerse, kesinlikle önceki ümmetlerin sünnetleri [onlara uygulanan kurallar] devam etmiş olur ifadesiyle de, inkârlarında ısrar etmeleri hâlinde geçmişteki toplumlar gibi cezalandırılacakları belirtilerek Mekkeli müşrikler tehdit edilmektedir.

Bu konu şu âyetlerde de yer almıştır:

5.Şu dokunulmaz kılınmış aylar/hac ayları çıktığı zaman da o ortak koşanları nerede bulursanız öldürün, onları yakalayın, hapsedin ve her gözetleme yerinde onlar için oturun. Artık, eğer tevbe ederlerse, salâtı ikame ederlerse [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturur, ayakta tutarlarsa] ve zekâtı/vergilerini verirlerse artık onların yollarını serbest bırakın. Şüphesiz Allah, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır, engin merhamet sahibidir.

                                                                                (Tevbe/5)

11.Bundan sonra eğer tevbe ederlerse, salâtı ikame ederlerse [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturur, ayakta tutarlarsa] ve zekâtı/vergilerini verirlerse, artık onlar dinde kardeşlerinizdirler. Ve Biz âyetleri, bilen bir toplum için ayrıntılı olarak açıklıyoruz.

                                                                             (Tevbe/11)

193.Ve de insanları dinden çıkarmak; ortak koşmaya, Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmeyesürüklemek faaliyeti kalmayıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Artık eğer vazgeçerlerse, düşmanlık, kendi benliklerine haksızlık edenlerden başkasına yoktur.

                                                                                   (Bakara/193)

39. âyetteki, Ve fitne kalmayıp, din tamamıyla Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın ifadeleriyle, mü’minler için Medîne’de sağlam bir yol haritası çizilmesi gerektiğine işaret ediliyor. Buna ilk kez Bakara sûresi’nde işaret edilmişti:

193.Ve de insanları dinden çıkarmak; ortak koşmaya, Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmeyesürüklemek faaliyeti kalmayıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Artık eğer vazgeçerlerse, düşmanlık, kendi benliklerine haksızlık edenlerden başkasına yoktur.

                                                                                 (Bakara/193)

Bu âyetlerde zikredilen fitne, “dinden çıkarma, yurttan çıkarma” faaliyetleridir. Müşrikler Müslümanları İslâm dininden vazgeçirmek için maddî ve manevî her türlü gayreti gösteriyorlardı. Buna, 36. âyette, Mallarını, Allah yolundan alıkoymak için sarfeden o küfretmiş olan kişiler; yine onu sarfedecekler ifadeleriyle işaret edilmişti. İşte bu âyetlerde Müslümanlara, bu fitne ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaşmaları emredilmektedir.

40. âyette, Ve eğer onlar geri dururlarsa, artık siz, şüphesiz Allah’ın mevlânız olduğunu bilin. O, ne güzel mevlâ, ne güzel yardımcıdır buyurularak, küfürden dönenlere karşı iyi muamele yapılması emredilmekte ve Allah’ın her iki tarafı da [küfürden döneni de affedeni de] ödüllendireceği bildirilmektedir.

41. âyette, Yine, biliniz ki, eğer siz Allah’a iman etmiş, hakk ile bâtılın ayrıldığı o gün; iki ordunun karşı karşıya geldiği o gün [Bedir Günü], kulumuza indirdiğimiz âyetlere iman etmiş iseniz, biliniz ki, herhangi bir şeyden ganimetleştirdiklerimiz; artık onun beşte-biri, Allah, Elçi, yakınlığı olanlar, yetimler, miskinler ve yolda kalmışlar içindir. Ve Allah, her şeye güç yetirendirbuyurularak, İslâm adına yapılan savaşlarda ekstra olarak elde edilen dünyevî nimetlerin beşte-birinin Allah ve Rasûlü için [kamu için] ayrılması emredilmiştir. Sûrenin ilk âyetinde ganimetlere dair sorulan sualin cevabı bu âyette verilmiştir.

Tevbe sûresi’nde hazineden kimlere harcama yapılacağı genel olarak açıklanmıştır:

60.Kesinlikle, Allah tarafından bir taksim/zorunlu görev olarak sadakalar/ kamunun gelirleri ancak fakirler, miskinler/ yoksullar, işsizler, o iş üzerine çalışan görevliler/ kamu görevlileri, kalpleri İslâm’a ısındırılacaklar, özgürlüğü olmayan köleler, ağır borç altındakiler, Allah yolundakiler [askerler, öğrenci ve öğretmenler], yolda kalmışlar içindir. Allah, her şeyi en iyi bilendir ve en iyi yasa koyandır.

                                                                                     (Tevbe/60)

Âyetteki, Eğer siz Allah’a iman etmiş, hakk ile bâtılın ayrıldığı o gün; iki ordunun karşı karşıya geldiği o gün [Bedir Günü], kulumuza indirdiğimiz âyetlere iman etmiş iseniz ifadesi, çok ciddi bir ikaz olup, “eğer Allah’a inanmışsanız sadakaları [kamu gelirlerini] böyle taksim edin, inanmıyorsanız ne yaparsanız yapın” demektir. Buradan, taksimatın böyle yapılmaması hâlinde Allah’a iman edilmiş olmayacağı anlaşılıyor.

Âyette, ganimetin öncelikle Allah için olduğu ifade ediliyor ki bundan maksat, –Allah’ın bir hissesi bulunduğunu bildirmek değil– söze tazim üslubu [Allah'ı zikretmek] ile başlamak ve kamu yararını önplana çıkarmaktır. Çünkü, her şey Allah’ın mülkü ve milkidir. Kur’ân’da Allah’a izafe edilen her şey, “kamu yararını” ifade eder; “Beytullâh”, “nâqatullâh” vs. gibi.

Âyetteki, yakınlığı olanlar ifadesiyle, genellikle Peygamber’in yakınları, Ehl-i Beyt, Kureyş kabilesi, Hâşimoğulları, Muttaliboğulları gibi akrabalarının kasdedildiği ileri sürülmüştür.

Hâlbuki Haşr sûresi’nde savaş ganimetlerinden bahsedilirken, yakınlığı olanlar ifadesi, bizzat Allah tarafından açıklanmıştır:

7,8.Allah’ın, o kent halkından, Elçisi’ne verdiği fey’ler [savaşmadan zahmetsizce elde edilen gelirler], içinizden yalnız zenginler arasında devlet; gücün getirdiği refah olmasın diye Allah’a, Elçi’ye, yakınlık sahiplerine; göç eden fakirlere –ki onlar, Allah’ın armağan ve rızasını ararken yurtlarından ve mallarından çıkarılmışlardır, Allah’a ve Elçisi’ne yardım ederler. İşte onlar, doğruların ta kendileridir–, yetimlere, miskinlere, yolcuya aittir. Elçi, size ne verdiyse onu hemen alın. Sizi neden alıkoyduysa ondan geri durun. Allah’ın koruması altına da girin. Şüphesiz Allah, kovuşturması/azabı çok çetin olandır.

                                                                         (Haşr/7-8)

“Ganimetlerin tümü, niçin gaziler arasında paylaştırılmayıp da beşte-biri kamuya ayrılıyor?” diye sorulabilir. Bunun birinci nedeni, İslâm’daki savaşın ana gayesinin dünyevî çıkar için olmayışıdır. İkinci nedeni de, yetimler, yoksullar vs.’nin de Allah için savaşa katılmak istediği hâlde imkân bulamamalarıdır. Bunlar savaşa katılamasalar da gönülleri savaşa katılanlarla beraber olmuş ve onların zaferi için dua etmişlerdir.

Âyette, ganimetin beşte-dörtlük kısmının ne yapılacağı belirtilmemiştir. Ancak, âyetteki söz akışı ve Rasûlullah’ın uygulaması, kalan kısmın savaşa katılanlar arasında hakkaniyetle paylaştırılması gerektiğini göstermektedir.

42.Hani siz, vâdinin yakın bir yamacında idiniz, onlar da uzak yamacında idiler. Kervan da sizden daha aşağıda idi. Şâyet onlarla sözleşmiş olsaydınız da, buluşma yerinde kesinlikle anlaşmazlık çıkarırdınız. Fakat olması gereken işi Allah’ın gerçekleştirmesi için; değişime/yıkıma uğrayan apaçık bir delil gördükten sonra yıkıma uğrasın, sağ kalanlar da yine apaçık bir delilden sonra yaşasın diye… Şüphesiz Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.

Bedir savaşı’ndan bir sahne yer aldığı bu âyette, Allah’ın, Rasûlü’ne yaptığı yardıma ilişkin bir örnek verilmektedir: Müslümanlar vâdide, düşman ise tepede konuşlanmıştır. Fizikî şartlar tamamen Müslümanların aleyhinedir; sayıları az, techizatları zayıf, yolları ve konakladıkları yerler çöl olup ayakları kuma gömülmektedir. Kâfirlerin ise sayıları çok, teçhizatları fazla, konakladıkları yer suya yakın ve yürümeye elverişliydi.

Ama Yüce Allah, yukarıda nakledilen mucizevî yardımları ile durumu Müslümanların lehine değiştirdi de, Müslümanlar gâlip geldi. İşte âyette geçen “apaçık delil” ile, bu mucizeler kasdedilmiştir. Kâfirler; uyarılmadan, delil gösterilmeden değil, her türlü kanıt gösterildikten sonra cezalandırılmışlardır. Mü’minler de Allah’ın birçok delilini görerek imanlarını güçlendirmişlerdir.

Âyetteki, Fakat olması gereken işi Allah’ın gerçekleştirmesi için; helak olan apaçık bir delil gördükten sonra helak olsun, sağ kalanlar da yine apaçık bir delilden sonra yaşasın diyeifadesinde, hazfedilen yüklem şu şekillerde takdir edilebilir:

* Askerî açıdan hiçbir şansınız yokken…

* İşte siz bu hâlde iken Biz kulumuza hükümlerimizi indirdik.

* Siz bu şartlarda iken Biz size yardım ettik.

Fakat olması gereken işi Allah’ın gerçekleştirmesi için; helak olan apaçık bir delil gördükten sonra helak olsun, sağ kalanlar da yine apaçık bir delilden sonra yaşasın diye… buyruğu, Bakara sûresi’ndeki Dinde zorlama/tiksindirme yoktur; rüşd ğayden [iman küfürden, iyi kötüden, güzel çirkinden, doğruluk sapıklıktan] kesinlikle iyice ayrılmıştır buyruğunun bir başka ifadesidir. Burada verilen mesaj, her türlü delil ortaya konulduktan [kimsenin ileri sürecek mazereti kalmadıktan] sonra, kâfirin küfründe, mü’minin de imanında devam etmesidir.

43.Hani o vakitler Allah sana uykunda onları az gösteriyordu. Eğer Allah, onları sana çok gösterseydi kesinlikle korkmuştunuz ve savaş konusunda anlaşmazlığa düşmüştünüz. Fakat Allah güvenlik sağladı. Şüphesiz O, gönüllerde olanı en iyi bilendir.

44.Ve hani olması gereken bir işi gerçekleştirmek için, onlarla karşılaştığınız vakit onları sizin gözünüze az gösteriyordu. Sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Ve bütün işler yalnızca Allah’a döndürülür.

Bu âyetlerde de Allah’ın, Rasûlullah’a Bedir savaşı öncesi ve Bedir yolunda nasıl yardım ettiğine dair bir misal verilmektedir. Allah, savaşın arifesinde düşman askerlerini rüyasında Rasûlullah’a az göstererek moral vermiş; o da bu rüyasını arkadaşlarına anlatmıştır. Müslümanlar, onların gerçek sayısını bilselerdi moralleri bozulur, korkarlardı. 44. âyetten anlaşıldığına göre kâfirler de Müslümanları, olduklarından daha az görüyorlardı.

Nitekim Ebû Cehl o gün, Müslümanları hafife alarak, “Bunlar, bir deve eti yemekle doyacak sayıdadırlar. Haydi onları bir defada yakalayın ve bağlayın” demişti. Savaş başladığında Müslümanlar gözlerinde büyüdü ve sayıları çok görünmeye başladı. Bu duruma Âl-i İmrân sûresi’nde şöyle işaret edilir:

13.Karşılaşan iki birlikte sizin için kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır; birliğin biri, Allah yolunda savaşıyordu; diğeri de kâfirdi; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini örtendi/ inanmayandı. Onları, göz görüşüyle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Ve Allah, dilediğini yardımıyla güçlendirir. Şüphesiz bunda basiret sahipleri; sağduyulu kimseler için kesinlikle bir ibret vardır.

                                                                             (Âl-i İmrân/13)

45.Ey iman etmiş kimseler! Başarmanız/zafer kazanmanız için, bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çokça anın.

46.Yine Allah’a ve O’nun Elçisi’ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız ve gücünüz-canınız gider. Ve sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.

47.Çalım satarak ve insanlara gösteriş yaparak yurtlarından çıkan ve Allah yoluna engel koyan kimseler gibi de olmayın. Ve Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatandır.

Bu âyet grubunda mü’minler uyarılmakta ve hayata; ictimaî, siyasî ve askerî hayata hazırlamak için onlara şu direktifler verilmektedir:

* Başarmanız/zafer kazanmanız için, bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çokça anın.

* Allah’a ve O’nun Elçisi’ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız ve rüzgârınız/kokunuz [gücünüz-canınız] gider. Ve sabırlı olun.

* Çalım satarak ve insanlara gösteriş yaparak yurtlarından çıkan ve Allah yoluna engel koyan kimseler gibi olmayın.

46. âyette geçen rîh [rüzgâr] kelimesi, “güç ve yardım” demek olduğundan, rîhiniz giderifadesi, “gücünüz, yardımınız ve zaferiniz gider” anlamındadır.

47. âyetteki, Çalım satarak ve insanlara gösteriş yaparak yurtlarından çıkan… ifadesiyle, Mekkeli müşrikler kasdedilmiştir. Kendilerine son derece güvenen şımarık müşrikler, Bedir savaşı’na davul-zurnayla çıkmış, çevre kabilelerin yardımını da reddetmişlerdi. Ebû Cehl, “Eğer Muhammed’in iddia ettiği gibi biz Allah ile savaşıyor isek, Allah’a andolsun ki, Allah’a karşı koyacak gücümüz yoktur. Eğer insanlarla savaşacak olursak, Allah’a andolsun ki, insanlara gücümüz yeter. Allah’a yemin olsun, Bedir’e varıp orada şarap içmedikçe, câriyeler bize çalgılar çalmadıkça Muhammed ile savaşmaktan vazgeçmeyeceğiz. Çünkü Bedir, Arap panayırlarından bir panayır, pazarlarından bir pazardır.

Böylece Araplar, bizim bu çıkışımızı işitsin ve ebediyete kadar bizden korkup çekinsin” diye nutuk atıyordu. Bu olay klasik eserlerde şöyle nakledilir:

Binâenaleyh, onlar Cuhfe denilen yere geldiklerinde, Ebû Cehl’in dostu olan el-Hikâf el-Kinânî, içlerinde oğlunun da bulunduğu bir heyeti birtakım hediyelerle birlikte Ebû Cehl’e gönderdi. Derken oğlu, Ebû Cehl’in yanına varınca şöyle dedi:

– Babam, sana (hayırlı sabahlar dileyerek) selâm yolluyor ve sana, “Eğer istersen, sana adamlarımla yardım ederim. Eğer, yanımdaki yakınlarımla beraber senin yanında olmamı, savaşmamı istersen, bunu da yaparım” dedi.

Ebû Cehl şöyle karşılık verdi:

– Babana de ki: “Allah, mükâfâtını ve hayrını bol versin. Eğer biz, Muhammed’in iddia ettiği gibi Allah’la savaşıyor isek, Allah’a yemin ederim ki bizim Allah’la savaşmaya gücümüz yoktur. Yok eğer biz insanlarla savaşıyor isek, Allah’a yemin olsun ki, bizim savaşacağımız insanlara gücümüz yeter. Biz, Muhammed’le savaşmaktan kaçmayacağız. Hatta, biz Bedir’e varacağız, orada içkilerimizi içeceğiz ve şarkıcı ve çalgıcılar çalgı çalıp bize şarkı söyleyecekler! Çünkü Bedir, Arapların panayırlarından bir panayır ve onların alış-veriş yaptıkları pazarlardan bir pazardır. Böylece Araplar bu hâdiseyi duyacaklardır.”[33]

46. âyetteki,  ريح[rîh/koku-rüzgâr] sözcüğü,  روح[rûh/can] sözcüğünün türevlerinden olup âyetteki rîhiniz gider ifadesi, “gücünüz-canınız gider” demektir. Burada, egemenlikleri süren, işleri yolunda giden nüfuzlu kişi ve kurumlar, rüzgâra ve rüzgârın esmesine benzetilmiştir. Nitekim bir kimsenin devleti [saltanatı, iyi günleri] devam ederken, “Falancanın rüzgârları esiyor” denilir ki bu, Türkçe’deki “Forsu sökmek”, “Borusu ötmek” deyimlerine benzer.

Allah mü’minleri kâfirlere karşı her zaman tedbirli olmaya davet etmiştir:

123-127.Ve andolsun, sizler güçsüz iken, Allah, kendinize verilen nimetlerin karşılığını ödersiniz diye size Bedir’de yardım etti: Hani sen inananlara, “Rabbinizin, indirilen/ hulûl ettirilen üç bin haberci âyetle size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. Eğer sabreder ve Allah’ın koruması altına girerseniz, evet sizi Rabbiniz destekler. Ve eğer onlar, ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size işaretlenmiş /eğiten/ gönderilmiş beş bin haberci âyetle yardım eder. Ve Allah, bu yardımı size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Ve bu yardım, sırf Allah, kâfirlerden; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan kimselerden bir kısmının kökünü kessin yahut onları perişan etsin de kaybeden kimseler olarak dönüp gitsinler diye, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olan ve en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan Allah katındandır. Öyleyse Allah’ın koruması altına girin.

                                                                                (Âl-i İmrân/125)

15.Ey iman etmiş kimseler! Toplu olarak kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler ile karşılaştığınız zaman, hemen onlara arkalarınızı dönmeyin.

                                                                                      (Enfâl/15)

7.Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz, Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar.

                                                                      (Muhammed/7)

48,49.Hani o münâfıklar ve kalplerinde hastalık bulunan kimseler, “Şu adamları dinleri aldattı” dedikleri sırada, o kötü niyetli komutan, onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara, “Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım” demişti. Sonra da, ne zaman ki iki topluluk birbirini görür oldu, o, iki topuğu üstünde geri döndü ve: “Şüphesiz ben sizden uzağım. Şüphesiz ben, sizin görmediğinizi görmekteyim, şüphesiz ben, Allah’tan korkmaktayım” dedi. Ve Allah, sonuçlandırması/ cezalandırması pek şiddetli olandır. Ve her kim Allah’a işin sonucunu havale ederse bilsin ki şüphesiz Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

Mekke ve Medîne’de aynı anda gerçekleşen iki sahnenin yer aldığı bu âyetlerde de Allah’ın, Elçisi’ne yaptığı yardıma işaret edilmektedir:

MEKKE’DEKİ SAHNE

Şeytân, müşriklere amellerini çekici göstermiş ve, “Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım” diyerek onları savaşa kışkırtıp moral veriyor.

MEDÎNE’DEKİ SAHNE

Münâfıklar ve kalblerinde hastalık bulunanlar, “Şu adamları dinleri aldattı” diyerek mü’minleri savaştan caydırmaya, onların morallerini bozmaya çalışıyorlar.

SONUÇ

Sonra da, iki ordunun karşılaşınca şeytân, Müslümanların muzaffer olacağını anlıyor ve, “Şüphesiz ben sizden uzağım, ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah’tan korkuyorum” diyerek Mekke’ye dönüyor.

Bu âyette zikri geçen şeytân hakkında şu görüşler ileri sürülmüştür:

Rivâyete göre şeytân o gün onlara, Bekr b. Kinâneoğulları’ndan Surâka b. Mâlik b. Cu’şum sûretinde görünmüştü. Kureyşliler, Bekroğulları’nın arka taraflarından gelip kendilerine saldıracağından korkuyorlardı; çünkü, Bekroğulları’ndan birini öldürmüşlerdi. Şeytân onlara görününce, “Bugün insanlardan sizi yenebilecek yoktur” dedi. ed-Dahhâk der ki: “Bedir Günü İblis onlara, sancağı ve askerleriyle geldi. Kalplerine asla yenilmeyecekleri ve atalarının dini üzere çarpıştıkları telkinlerini verdi.”

İbn Abbâs’tan da şöyle dediği nakledilmektedir: Yüce Allah, Peygamberi Muhammed’e (s.a) ve mü’minlere yardımcı olarak 1.000 melek göndermişti. Cebrâîl (a.s.) 500 melekle bir kanatta, Mîkâîl de 500 melekle öbür kanatta idi. İblis de Mudlicoğulları’ndan birtakım kimseler sûretinde, beraberinde sancak bulunduğu hâlde şeytânlardan bir ordu ile geldi. Şeytân, Surâka b. Mâlik b. Cu’şum sûretinde idi. Müşriklere, “Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur” demişti.[34]

İBLİS’İN İNSAN KILIĞINA GİRMESİ

Şeytân insan kılığına girer ve vesvese [telkin] verir. Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: Müşrikler Bedir’e gitmeye niyet ettiklerinde, Bekr b. Kinâneoğulları kabilesinden endişe ettiler. Çünkü kendileri, onlardan birini öldürmüşlerdi. Dolayısıyla, bu kabilenin kendilerini arkadan vurmalarından korktular. Bundan dolayı İblis, Bekr b. Kinâneoğulları’ndan Surâka b. Mâlik b. Cu’şum kılığına girdi. Surâka, şeytânlardan oluşan ordunun en ileri gelenlerinden olup, sancak onun elinde idi. O şöyle dedi:

– Bugün insanlardan size galebe edecek yoktur. Ben de muhakkak ki sizin yardımcınızım. Kinâneoğullar’ından size kötülük gelmeyeceğine dair size eman veriyorum.

İblis, meleklerin indiğini görünce, ökçeleri üzere gerisin geri kaçmaya başladı. Rivâyete göre o anda, Hâris b. Hişâm’ın elini tutuyordu. Gerisin geri dönüp kaçmaya başlayınca Hâris dedi ki:

– Bizi bu hâlde yapayalnız mı bırakıyorsun?

İblis de şöyle karşılık verdi:

– Ben, sizin göremeyeceğinizi görüyorum.

Sonra İblis Hâris’in göğsünden itip ondan ayrıldı; kâfirler de bozguna uğradılar.[35]

Buradaki şeytân, ne halk kültüründeki şeytândır, ne de Surâka’nın kılığına girmiştir. Bilakis burada şeytân ile, “Surâka” kasdedilmiştir.

Târih ve siyer kitaplarından Bedir savaşı’nın ayrıntıları incelendiğinde adı geçen kişinin, âyette belirtildiği gibi önce müşriklere cesaret ve destek verdiği, sonra da onları yüzüstü bıraktığı görülür.

Bazı müfessirler, ilgili âyette geçen şeytân sözcüğü ile, “Surâka”nın kasdedildiğini, ancak Bedir savaşı’ndaki Surâka’nın gerçek Surâka olmayıp Surâka kılığına girmiş şeytân olduğunu, dolayısıyla da Kur’ân’ın aslında Surâka kılığına girmiş olan “şeytân”a işaret ettiğini iddia etmişler; Surâka’nın savaşa gitmediği, hatta savaştan haberi bile olmadığı yolunda kendisinin yaptığı bir açıklamayı da iddialarına delil olarak göstermişlerdir. Ancak, iddiaları ve iddialarına gösterdikleri delil inandırıcı olmaktan uzaktır. Çünkü askerî bir otorite olan Surâka’nın, birkaç bin nüfuslu Mekke’de yaşadığı hâlde çalınan davul-zurnaları ve kadınlarca okunan tahrik edici şiirleri duymaması ve savaştan bihaber olması mantık dışıdır.

Kur’ân’ın, şeytânî özellikleri olan insanları, “şeytân” olarak isimlendirdiğine dair bir diğer örnek de Bakara sûresi’nde bulunmaktadır:

Bunlar iman etmiş olanlarla yüzyüze geldiklerinde, “İman ettik” derler. Şeytânlarıyla baş başa kaldıklarındaysa, “Hiç kuşkunuz olmasın, biz sizinleyiz. Gerçek olan şu ki, biz alay edip duran kişileriz” derler. (Bakara/14)

Bakara-14′te zikr edilen şeytânlar da, “münâfıkların [ikiyüzlülerin] akıl hocaları olan insanlar”dır.

Yine, Âl-i İmrân/175′te geçen şeytân kelimesiyle de, Nuaym b. Mes‘ûd adlı bir müşriğin kasdedildiği klâsik eserlerde belirtilmektedir.

Daha evvel de ifade etmiştik ki Kur’ân’a göre şeytân;

* Harâm yemeyi, hakksız kazanç elde etmeyi öneren/emreden,

* Kötülük, hayâsızlık ve Allah’a karşı bilinmeyen şeyler söylemeyi telkin eden,

* Fakirlikle korkutan,

* Kuruntulara düşüren,

* Allah’ın yarattıklarını değiştirmeyi emreden,

* Kandırmak için yaldızlı sözler fısıldayan,

* Vesvese verip kışkırtan, zihin bulandıran,

* Amelleriyle insanları şımartan,

* İnsanları azdıran,

* İçki-uyuşturucu ve kumarla insanların arasına düşmanlık ve kin sokmak isteyen,

* Allah’ı anmaktan ve O’na kulluk etmekten geri bırakmak isteyen kişiler ve güçlerdir.

Buna göre şeytân, yanı başımızda yaşayan, gördüğümüz, bildiğimiz birileri olabileceği gibi, göremediğimiz ama içimizde hissettiğimiz bir şey de olabilir. Zaten Allah da şeytânın, insanlar ve görünmez güçlerden [enerjiden] olduğunu bildirmektedir.

49. âyette Medîneli münâfıkların ve kalplerinde hastalık bulunan kimselerin, savaşa çıkan mü’minler için, Şu adamları dinleri aldattı dedikleri bildirilmektedir. Buradaki münâfıklar,Evs ve  Hazrec kabilelerine mensup bazı kimseler; kalblerinde hastalık bulunanlar ise müslüman olmalarına rağmen imanları kökleşmemiş ve hicret etmemiş olan bir grup Kureyşlidir. Bunların bir kısmı, küçücük bir Müslüman birliğinin büyük ve güçlü Kureyş ordusu ile savaşmaya hazırlandıklarını gördüklerinde birbirlerine, “Dinlerine aşırı bağlılık bu insanları aptallaştırdı. Bunlar büyük bir felaketle karşılaşacaklar. Peygamberleri tarafından körleştirildikleri için göz göre göre ölüme gittiklerinin farkında değiller”; diğer bir kısmı da, “Bu müslümanlar, ölümden sonra diriltilmeyi ve şehit olup cennetle ödüllendirilmeyi umarak ölümlerine koşuyorlar” diyorlardı. Surâka’nın fark ettiği gerçek de işte bu idi. Bu inançla savaşan orduyla baş edilemezdi. En iyisi kaçmaktı.

Âyetteki, Ve her kim Allah’a tevekkül ederse bilsin ki, şüphesiz Allah, azîz’dir, hakîm’dirifadesiyle, “işini Allah’a havale eden, O’na güvenip dayanan kimsenin koruyucusu ve yardımcısının Allah olduğu ve O’nu mağlup edilemeyeceği, en iyi ilkeleri O’nun koyduğu, O’na tevekkül edenin hüsrana uğramayacağı” mesajı verilmiştir.

50,51.Ve sen, görevli güçlerin, kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimselerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak, “Tadın bakalım kızgın ateşin azabını! İşte bu, sizin kendi ellerinizle meydana getirdiğiniz şeyler sebebiyledir. Ve şüphesiz Allah, kullara hiçbir şekilde haksızlık eden biri değildir” diye onları geçmişte yaptıklarını ve yapmaları gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırırken bir görseydin.

52.Tıpkı Firavun’un yakınları ve onlardan öncekilerin gidişi gibi onlar da Allah’ın âyetlerini/ alâmetlerini/ göstergelerini tanımadılar da Allah, kendilerini günahları yüzünden yakalayıverdi. Şüphesiz ki Allah, çok güçlüdür, cezası/ sonuçlandırması çok şiddetli olandır.

53.Bu, şüphesiz bir toplum, kendinde olanı değiştirinceye kadar, Allah’ın, o topluma nimet olarak bağışladığını değiştirici olmayışı ve şüphesiz Allah’ın en iyi işiten, en iyi bilen olması nedeniyledir.

54.Tıpkı Firavun’un yakınları ve onlardan öncekilerin gidişi gibi, onlar da Rablerinin âyetlerini/ alâmetlerini/ göstergelerini yalanladılar. Biz, onları günahları yüzünden değişime/yıkıma uğrattık; Firavun’un yakınlarını suda boğduk. Hepsi de kendi benliklerine haksızlık eden kimseler idiler.

Bu âyet grubunda, İslâm’a karşı duran kimseler, ölürken yaşayacakları olaylar ve âhirette karşılaşacakları âkıbet hatırlatılarak uyarılmaktadır.

Bu kâfirlerin bellek hücreleri ölüm ânında devreye girip yaptıklarını birbir hatırlatıyorlar:Tadın bakalım kızgın ateşin azabını! İşte bu, sizin kendi ellerinizle meydana getirdiğiniz şeyler sebebiyledir. Ve şüphesiz Allah, kullara hiçbir şekilde zulmeden biri değildir.

Vefat, “ölümden hemen önce, insanın takdim ve tehir ettiklerinden eksiksiz ve fazlasız haberdar edilmesi” demektir. Vefat esnasında her şey yakînî bir bilgiyle gerçekleşmekte ve inançsız kişi daha önce inkâr ettiği her şeye inanmakta; fakat bu inanma [iman-ı ye’s ve iman-ı be’s], kabul görmemektedir. Bu konuya dair daha evvel yaptığımız açıklamaya bakılabilir.[36]

Bu pasajda, Mekke müşrikleri ile Firavun ve yakınları arasında benzerlik olduğu açıklanmış ve örneklenmiştir.

53. âyetteki, Bu, şüphesiz bir kavim [toplum], kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah’ın, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici olmayışı, ve şüphesiz Allah’ın en iyi işiten, en iyi bilen olması nedeniyledir ifadesinden anlaşılıyor ki, siyasî, iktisadî ve ahlâkî bozulmaların neticesinde toplumların cezalandırılmasının nedeni, toplumun fertleridir.

Zira sünnetullah, beşerî değişimin ilâhî değiştirmeye sebep olacağı şeklinde câri olmaktadır:

 11.Her kişi için, iki elinin arasından ve arkasından –Allah’ın işinden olarak–, onu gözetip koruyan izleyiciler vardır. Gerçekte, bir halk, kendi benliklerinde olanı değiştirmedikçe, Allah hiçbir şeyi değiştirmez. Ve Allah, bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onun geri çevrilmesi söz konusu değildir. Onlar için O’nun astlarından bir yardım eden, koruyan, yol gösteren bir yakın da yoktur.

                                                                                               (Ra‘d/11)

55,56.Şüphesiz, Allah katında canlıların en kötüsü, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedip de iman etmeyen kimseler; kendileriyle antlaşma yaptığın hâlde her defasında antlaşmalarını bozan kimselerdir. Onlar Allah’ın koruması altına girmezler.

Bu âyetlerde canlıların en zararlısının, inkârcı olan ve sözleşmeleri bozanlar olduğu belirtiliyor. Bunlarla öncelikle, kendileriyle antlaşmayı bozan Yahûdiler kasdedilmektedir. Rasûlullah Medîne’ye geldiği zaman bunlarla anlaşma yapmış ve bunun gereği olarak da Yahûdileri, Evs ve Hazrec kabileleri ile olan münasebetlerinde ve havralarında serbest bırakmıştı. Bu anlaşmaya göre, savaş durumunda birbirlerine yardım edeceklerdi.

Medîne sözleşmesi; 24-30. maddeler:

Benî Şuteybe de Benî Avf Yahûdileri gibi aynı hakklara sahip olacaklardır. Kurallara mutlaka riâyet edilecek ve bunlara aykırı davranılmayacaktır.

Yahûdilere sığınanlar bizzat onlar gibi mülahaza olunacaklardır.

Yahûdilerden hiç kimse Muhammed’in izni olmadan, Müslümanlarla birlikte bir askerî sefere çıkamayacaktır.

Bir yaralamanın intikamını almak yasak edilmeyecektir. Biri bir adam öldürecek olursa neticede kendini ve aile efradını mesuliyet altına sokar. Aksi hâlde hakksızlık olacaktır. Allah bu yazıya en iyi riâyet edenlerle beraberdir.

Bir savaş vukûunda Yahûdilerin masrafları kendi üzerine ve Müslümanların masrafları kendi üzerinedir. Bu sahifede gösterilen kimselere harp açanlara karşı, onlar birbirleriyle yardımlaşacaklardır. Onlar arasında iyi davranma olacaktır. Kaidelere mutlaka riâyet edilecek, bunlara aykırı davranış olmayacaktır.

Hiç kimse müttefiklerine karşı bir cürüm işleyemez. Zulmedilene mutlaka yardım edilecektir.

Yahûdiler Müslümanlarla birlikte, beraberce harp ettikleri sürece masrafta bulunacaklardır.[37]

Burada kastedilenler, Mücâhid ve başkalarının görüşüne göre Benî Kurayza ve Benî Nadîr’dir. Bunlar, antlaşmayı bozarak Mekke müşriklerine silah yardımında bulundular. Sonra da özür beyan ederek, “Unuttuk” dediler. Hz. Peygamber onlarla ikinci bir defa daha antlaşma yaptı, bunu da Hendek günü bozdular.[38]

Bunlar, Kurayzaoğulları’dır. Zira onlar, Allah’ın Rasûlü ile olan ahidlerini bozdular ve Bedir Günü’nde müşriklere silah vermek sûretiyle, Rasûlullah’ın aleyhinde onlarla yardımlaştılar. Sonra da, “Biz yanıldık” dediler. Hz. Peygamber onlarla, yeniden anlaşma yaptı. Ama, Hendek Günü, bu andlaşmayı da bozdular.[39]

İkinci olarak da burada kınananlar, ahde vefa göstermeyen herkestir. Allah ahde vefa konusunda birçok kez uyarıda bulunmuş, ahde vefayı İslâm dininin kurallarından saymıştır. Bu konu Nahl sûresi’nde detaylıca işlenmişti.[40]

 1-5.“Oluşturduğu şeylerin kötülüğünden ve çöktüğü zaman karanlığın kötülüğünden ve düğümlere tükürüp üfleyenlerin/sözleşmelere uymayanların kötülüğünden ve kıskandığı zaman kıskananın kötülüğünden çatlamaların Rabbine; sıkıntıları ortadan kaldıran Allah’a sığınırım” de!

                                                                     (Felak/1-5)

8.Ve onlar, emanetlerine ve antlaşmalarına riâyet eden kimselerdir.

                                                                                 (Mü’minûn/8)

22.Ancak “salâtçılar” [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmayı ilkeleştirmişler] bunun dışındadır.

23.Salâtçılar ki salâtlarını [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmalarını; toplumu aydınlatmayı] sürdürenlerdir.

24,25.Ve salâtçılar, kendi mallarında, isteyen ve istemekten utanan yoksullar için belli bir hak olan kimselerdir.

                                                                           (Me‘âric/22-35)

177.Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz “iyi adamlık” değildir. Ama “iyi adamlar”, Allah’a, Âhiret Günü’ne/Son Gün’e, meleklere, Kitab’a, peygamberlere inanan; malını akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolcuya ve dilenenlere ve özgürlüğü olmayanlara, Allah’a/mala/vermeye sevgisi olmasına rağmen veren ve salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan-ayakta tutan], zekâtı/vergiyi veren kimselerdir. Ve de sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getiren, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreden kimselerdir. İşte onlar, özü-sözü doğru olanlardır. Ve işte onlar, Allah’ın koruması altına girmiş kişilerin ta kendileridir.

                                                                                   (Bakara/177)

23,24.Mü’minlerden öyle kimseler vardır ki, Allah’a, imanları gereği yapmaları gereken şeylere sadakat gösterdiler. İşte onlardan kimisi adağını gerçekleştiren/ canını veren kimsedir, kimi de bekleyen kimsedir. –Onlar, Allah’ın doğru kimseleri doğrulukları sebebiyle ödüllendireceği, dilerse münâfıklara da azap edeceği veya tevbe nasip edeceği için, özgürce davranıp davranışlarında değişiklik yapmadılar.– Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

                                                                                       (Ahzâb/23,24)

19-24.Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler;

Allah’a verdiği sözleri yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan,

Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi; iman ve ameli birleştiren,

Rablerine saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler,

Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş,

salâtı ikame etmiş [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmuş, ayakta tutmuş],

kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık Allah yolunda harcamış

ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte onlar, bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar Adn cennetlerine gireceklerdir. Görevli güçler/ haberci âyetler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabretmiş olduğunuz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!”

                                                                              (Ra‘d/19-24)

40.Ey İsrâîloğulları! Size nimet olarak verdiğim nimetimi hatırlayın, Benim ahdime/Bana verdiğiniz söze vefa gösterin ki, Ben de sizin ahdinize vefa göstereyim. Ve sadece Benden korkun/ sadece Bana ibâdet edin. 41Sizinle beraber olan Tevrât’ı doğrulayıcı olarak indirdiğim Kur’ân’a iman edin, O’nun hak kitap olduğunu bilerek reddedenlerinilki siz olmayın. Benim âyetlerimi çok az bir bedelle satmayın. Ve sadece Benim korumam altına giriniz. 42Ve siz bile bile hakkı bâtıla karıştırmayınız, hakkı gizlemeyiniz. 43Salâtı ikame ediniz [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturunuz-ayakta tutunuz], zekâtı/vergiyi veriniz, Allah’ı birleyenler ile birlikte siz de Allah’ı birleyiniz.

                                                                                 (Bakara/40)

15.Ve hiç kuşkusuz onlar, bundan önce, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına Allah’a yeminle ‘kesin söz’ vermişlerdi. Ve Allah’ın ahdi/Allah’a karşı verilen sözler sorumluluk getirir.

                                                                                 (Ahzâb/15)

76.Hayır, kim O’nun ahdine/ O’na verdiği söze vefalı olursa ve Allah’ın koruması altına girerse, bilsin ki şüphesiz Allah, Kendisinin koruması altına girmiş kişileri sever.

                                                                             (Âl-i İmrân/76)

57.Artık onları harpte; bozuma uğratma işinde yakalarsan, ibret almaları için onlarla birlikte arkalarındaki kişileri dağıt.

58.Eğer bir toplumdan; hâinlik yapmasından korkarsan, aynı şekilde antlaşmayı bozduğunu kendilerine bildir. Şüphesiz Allah, hâin kimseleri sevmez.

59.Kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan o kimseler, kendilerinin öne geçtiklerini de sanmasınlar. Şüphesiz onlar âciz bırakamazlar.

Bu âyetlerde Rasûlullah’a, ihânet edenlere ibret-i âlem için yapılması gereken muameleler öğretilmektedir:

Hâinler harpte yakalanırsa, ibret için onlarla birlikte arklarındaki kişiler de dağıtılacaktır.

Eğer bir toplumun hâinlik yapacağından korkulursa, antlaşmanın bozulduğu kendilerine bildirilecek; devlet reisi, onlara ahdi bozduğunu haber verip kendileriyle savaşacağını duyuracaktır.

Ama ahid kesin ve açık bir biçimde bozulmuş ise, ahdin bozulduğunu bildirmeye gerek yoktur. Bunun örneği Rasûlullah’ın şu uygulamalarında görmektedir:

Hz. Peygamber’in sorumluluğunda olan Huzaaoğulları’nı öldürmek sûretiyle ahidlerini bozan Mekkeli müşriklere, Müslümanlar Mekke’ye dört fersah uzaklıkta olan Merru’z-Zahran’da yetişti.[41]

Yine, Mekke’nin fethi de Mekke müşriklerinin ahdi bozmaları sonucu gerçekleşmiştir. Rasûlullah, antlaşmayı bozduğunu onlara bildirmeksizin üzerlerine yürümüştür.

59. âyette, O küfretmiş kimseler, kendilerinin öne geçtiklerini de sanmasınlar. Şüphesiz onlar âciz bırakamazlar buyurularak kâfirler tehdit edilmektedir. Bu tehdit onlara birçok yerde yapılmıştır:

4-6.Yoksa kötülük yapanlar, Bizi öne geçebileceklerini/ Bizden kaçabileceklerini mi sanıyorlar? İlke olarak benimsedikleri şey, ne kötüdür! Kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa, hiç şüphesiz ki Allah’ın belirlediği zaman kesinlikle gelicidir. Ve O, en iyi duyandır, en iyi bilendir. Ve kim gayret gösterirse, ancak kendisi için gayret gösterir. Şüphesiz Allah, kesinlikle âlemlerden zengindir.

                                                                                    (Ankebût/4-6)

57.Sakın, kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş şu kimselerin, yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanma/sakın sanmasınlar! Onların da varacağı yer Ateş’tir. Kesinlikle de o, ne kötü bir varış yeridir!

                                                                                   (Nûr/57)

196,197.Kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmişolan şu kişilerin beldelerde dolaşmaları, çok az bir kazanım, sakın seni aldatmasın. Sonra onların varacakları yer cehennemdir ve o, ne kötü bir yataktır!

                                                                             (Âl-i İmrân/196-197)

42,43.Sakın şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanların yaptıklarından Allah’ın duyarsız/bilgisiz olduğunu sanma! Ancak O, onları, başlarını dikerek koşacakları, gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için erteliyor. Onların bakışları kendilerine dönmez ve onların gönülleri bomboştur.

                                                                               (İbrâhîm/42-43)

60.Ve siz de gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten kuvvet biriktirin ve savaş atları hazırlayın ki onlarla, Allah’a düşman olanları, kendi düşmanlarınızı ve Allah’ın bilip de sizin bilmediğiniz, bunlardan aşağı daha başkalarını korkutasınız. Ve Allah yolunda her ne harcarsanız o size eksiksiz ödenir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.

Bu âyette hitap, tüm mü’minlere ve tüm zamanlara yöneltilerek, Siz de gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten kuvvet biriktirin ve savaş atları hazırlayın ki, onlarla, Allah’ın düşmanlarını, kendi düşmanlarınızı ve Allah’ın bilip de sizin bilmediğiniz, bunlardan aşağı daha başkalarını korkutasınız. Ve Allah yolunda her ne harcarsanız o size eksiksiz ödenir ve siz hakksızlığa uğratılmazsınız buyurulmuş ve böylece mü’minler için askerî strateji belirlenmiştir.

71.Ey iman etmiş kişiler! Önleminizi alın, sonra da onlara karşı ya küçük birlikler hâlinde sefere çıkın veya topluca sefere çıkın.

                                                                                 (Nisâ/71)

Âyette önce, gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten kuvvet biriktirin denilerek, her türlü askerî silah ve malzeme tedariki emredilmiş, sonra da savaş atları hazırlayınbuyurularak, “savaş atları”na vurgu yapılmıştır. Malumdur ki Kur’ân’ın indiği dönemde en iyi savaş aracı at idi. O nedenle âyetteki “at” ifadesi, bugün için, savaş uçağı, tank, denizaltı, güdümlü füze, hatta atom bombası olarak anlaşılmalıdır.

Âyetteki, Allah’ın düşmanlarını, kendi düşmanlarınızı ifadesiyle, “müşrikler, Yahûdiler ve tüm İslâm düşmanları”; Allah’ın bilip de sizin bilmediğiniz düşmanlar ile de, “münâfıklar ve uzaklardaki düşmanlar” kastedilmektedir:

101.Ve yanınızda bedevi Araplardan münâfıklar var. Medîne halkından da münâfıklığa iyice alışmış olanlar var. Onları sen bilmezsin. Biz biliriz onları. İki kez azap edeceğiz onlara, sonra da çok büyük bir azaba döndürüleceklerdir.

                                                                              (Tevbe/101)

118.Ey iman etmiş kimseler! Kendi seviyenizde olmayanlardan sırdaş/sıkı arkadaş edinmeyin. Onlar, size fenalık etmekten geri kalmazlar. Onlar, sıkıntıya düşmenizi istediler. Kesinlikle kinleri ağızlarından dışa vurmuştur. Göğüslerinde gizledikleri şeyler de daha büyüktür. Eğer siz, aklınızı kullanacaksanız, Biz, sizin için âyetleri/alâmetleri/göstergeleri kesinlikle açığa koymuşuzdur.

                                                                               (Âl-i İmrân/118)

Evet Müslümanlar güçlü olurlarsa, bilinen ve bilinmeyen düşmanların hepsi korkar; Müslümanlara saldırmak şöyle dursun onları rahatsız bile edemezler. Ayrıca güçlü olmaları gelişmelerine ve ila-yı kelimetullah için gayretlerine de vesile olur.

Âyetteki, Ve Allah yolunda her ne harcarsanız o size eksiksiz ödenir ve siz hakksızlığa uğratılmazsınız ifadesi ise, bilinen-bilinmeyen düşmanlara karşı en üst düzeyde kuvvet ve teknoloji hazırlamanın infak gibi mâlî bir desteğe muhtaç olduğuna, dolayısıyla Müslümanların ekonomik yönden de çok güçlü olmaları gerektiğine işaret ediyor.

Savaş ve infak konuları daha evvel de birlikte zikredilmişti:

193.Ve de insanları dinden çıkarmak; ortak koşmaya, Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmeyesürüklemek faaliyeti kalmayıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Artık eğer vazgeçerlerse, düşmanlık, kendi benliklerine haksızlık edenlerden başkasına yoktur.

194.Dokunulmazlık ayı, harâm aya karşılıktır. Ve bütün dokunulmazlıklar/ bağlayıcı hükümler, birbirine karşılıktır. O hâlde kim size saldırdıysa, siz de ona yaptığı saldırının aynıyla saldırın. Ve Allah’ın koruması altına girin. Ve bilin ki Allah, Kendi koruması altına girmiş kişiler ile beraberdir.

195.Ve Allah yolunda malınızı harcayın, kendinizi ellerinizle tehlikeye bırakmayın ve iyileştirin-güzelleştirin. Şüphesiz Allah, iyileştirenleri-güzelleştirenleri sever.

                                                                               (Bakara/193-195)

61.Ve eğer onlar barış için yanaşırlarsa, sen de barışa yanaş! Ve Allah’a işin sonucunu havale et. Şüphesiz Allah, en iyi işitenin, en iyi bilenin ta kendisidir.

62,63.Ve eğer onlar, sana hile yapmak isterlerse, bil ki şüphesiz sana Allah yeter. O, seni Kendi yardımıyla ve mü’minlerle güçlendirendir ve mü’minlerin gönüllerini kaynaştırandır. Sen yeryüzünde ne varsa hepsini topluca harcasaydın yine de onların gönüllerini kaynaştıramazdın. Ama Allah, aralarını kaynaştırdı. Şüphesiz O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

Burada, savaş öncesinde olabilecek gelişmelerden bahsedilmektedir: Ve eğer onlar barış için yanaşırlarsa, sen de ona [barışa] yanaş! Ve Allah’a tevekkül et. Ve eğer onlar, sana hile yapmak isterlerse, Bil ki şüphesiz sana Allah yeter. O, seni Kendi yardımıyla ve mü’minlerle güçlendirendir. Ve onların [mü’minlerin] gönüllerini kaynaştırandır. Sen yeryüzünde ne varsa hepsini topluca harcasaydın yine de onların gönüllerini kaynaştıramazdın. Ama Allah, aralarını kaynaştırdı. Şüphesiz O, azîz’dir, hakîm’dir.

Savaş ânında yapılması gerekenler de şu âyette bildirilmiştir:

35.Öyleyse gevşemeyin ve siz üstün iken barışa çağırmayın. Allah da sizinle beraberdir. Ve Allah, sizin amellerinizi asla eksiltmeyecektir.

                                                                           (Muhammed/35)

Sayı ve teçhizat açısından yeterli olmaları hâlinde Müslümanların savaşı bırakıp barış yapmaları söz konusu olamaz.

Âyette, Ve onların [mü’minlerin] gönüllerini kaynaştırandır. Sen yeryüzünde ne varsa hepsini topluca harcasaydın yine de onların gönüllerini kaynaştıramazdın. Ama Allah, aralarını kaynaştırdı. Şüphesiz O, azîz’dir, hakîm’dir buyurularak Allah’ın, olmaz denilen şeyleri gerçekleştirdiği vurgulanmaktadır:

103.Ve hep birlikte Allah’ın ipine sıkıca sarılın/Allah’ın ipi ile korunun, ayrılmayın ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz, birbirinize düşmanlar idiniz de, Allah, kalpleriniz arasında ülfet oluşturdu. Sonra da siz, O’nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de oradan sizi O kurtarmıştı. İşte Allah, kılavuzlandığınız doğru yolu bulasınız diye alâmetlerini/ göstergelerini sizin için böyle ortaya koyar.

                                                                             (Âl-i İmrân/103)

7.Belki Allah, sizlerle onlardan kendilerine karşı düşmanlık beslemekte olduğunuz kimseler arasında bir sevgi oluşturur. Allah, en iyi güç yetirendir. Ve Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

                                                                             (Mümtehine/7)

Âyette, Ve onların [mü’minlerin] gönüllerini kaynaştırandır ifadesiyle, Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki uzlaşmaya işaret edilmektedir. Rasûlullah’ın hicretinden önce birbirlerine düşman olan bu iki kabile arasında savaşlar olur, kan dökülürdü. İslâm sayesinde bunlar kardeş oldular.

Müslümanların yaptıkları savaşların savunma savaşı olması sebebiyle Allah, düşmanların barışa yanaşmaları hâlinde, Rasûlullah’ın da barışa yanaşmasını emretmektedir.

Ayrıca âyette, düşmanın barışa yanaşmasının bir hile gereği olma ihtimali bulunsa bile Rasûlullah’ın çekinmeden barışa yanaşması emredilmekte; Allah’ın yardım edeceği bildirilmektedir.

Buradaki barış, işgal altındaki Müslümanların inanç ve kültürlerinden taviz vermek sûretiyle yaptıkları barış değildir. Ülkeleri işgal altında bulunan Müslümanlar barış yapamaz; ya ölür ya da hicret ederler. Ayrıca, böyle bir duruma düşen mü’min bir topluma yardım etmek, tüm mü’minlerin boyunlarına borçtur; ayrı devletlerin vatandaşları olmalarının hiç önemi yoktur.

64.Ey Peygamber! Sana ve mü’minlerden sana uyan kimselere Allah yeter!

65.Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabreden yirmi kişi olursa ikiyüze gâlip gelirler. Ve eğer sizden yüz olursa, şüphesiz bunlar, anlayışsız bir toplum olduklarından dolayı, kâfirlerden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kişilerden bin kişiyi yenerler.

66.Şimdi Allah, sizden hafifletti ve sizde şüphesiz bir zaaf olduğunu bildi. O hâlde sizden sabreden yüz kişi olursa ikiyüzü yenerler. Ve sizden bin olursa Allah’ın izniyle/ bilgisiyle ikibini yenerler. Ve Allah sabredenlerle beraberdir.

Bu âyetlerde, savaş şartlarında mü’minlere nasıl bir hazırlık ve moral içinde olmaları gerektiği bildirilmektedir. Buna göre;

* Peygamber ve mü’minler rahat olmalıdırlar, Allah onlara her türlü yadımı sağlayacaktır.

* Peygamber mü’minleri savaşa teşvik etmelidir.

* Normal şartlarda sabırlı 1 mü’min 10 kâfiri; 100 mü’min 1.000 kâfiri yener.

* Ama mü’minlerin âyetlerin indiği günlerdeki durumuna göre sabırlı 1 mü’min 2 kâfiri; 100 mü’min 200 kâfiri yener.

Âyetteki, Şimdi Allah, sizden hafifletti ve sizde şüphesiz bir zaaf olduğunu bildi ifadesiyle, daha evvelki ifade çelişmez. Bu nedenle de aralarında nesh söz konusu değildir. Zira âyetler, haber cümlesidir.

1′e 10 oranı, normal şartlardaki durumu, 1′e 2 oranı ise mü’minlerin o anki [âyet indiği zamanki] durumunu haber vermektedir. Bugün ise bu oranın şartlara göre artması veya eksilmesi mümkündür. Elinde uçağı, atom bombası ve modern techizatı olan bir asker yüzbinlere bedeldir. Eğitimsiz, techizatsız bir asker ise bir askeri bile alt edemez. Müslümanların ila-i kelimetullah için yaptıkları savaşlarda düşman askerleri mü’minlerden genelde fazla idi, ama mü’minler gâlip geldi. Şehâdet şerbeti içmek isteyen mü’minlerin karşısında hiçbir ordu duramadı.

Âyette Rasûlullah’a, sabırlı 1 mü’minin 10 kâfire gâlip gelebileceği esasından hareketle Müslümanları teşvik etmesi emredilmektedir. Mesele, sabırda odaklanmakta; sabır ise, “sıkıntı ânında gevşememek, zaafa uğramamak ve boyun eğmemek”tir.

Bu takdirde Allah, sabredenlere yardım edecektir:

123-127.Ve andolsun, sizler güçsüz iken, Allah, kendinize verilen nimetlerin karşılığını ödersiniz diye size Bedir’de yardım etti: Hani sen inananlara, “Rabbinizin, indirilen/ hulûl ettirilen üç bin haberci âyetle size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. Eğer sabreder ve Allah’ın koruması altına girerseniz, evet sizi Rabbiniz destekler. Ve eğer onlar, ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size işaretlenmiş /eğiten/ gönderilmiş beş bin haberci âyetle yardım eder. Ve Allah, bu yardımı size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Ve bu yardım, sırf Allah, kâfirlerden; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan kimselerden bir kısmının kökünü kessin yahut onları perişan etsin de kaybeden kimseler olarak dönüp gitsinler diye, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olan ve en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan Allah katındandır. Öyleyse Allah’ın koruması altına girin.

                                                                               (Âl-i İmrân/125)

146.Nice peygamberler de vardı ki kendileriyle beraber birçok Allah erleri savaştılar; Allah yolunda kendilerine isabet eden şeylerden gevşemediler, zaafa düşmediler ve boyun eğmediler. Ve Allah, sabredenleri sever.

                                                                                 (Âl-i İmrân/146)

Bu paragraf ile ilgili klasik kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır:

Hz. Peygamber (s.a), 10 müslümanı, 100 kişilik bir kâfir ordusuna karşı gönderiyordu. Nitekim Hz. Hamza’yı (r.a) Bedir savaşı’ndan önce, 30 süvari ile birlikte kâfir bir topluluğa gönderdi. Onları, Ebû Cehl 300 süvari ile karşıladı. Müslümanlar o kâfirlerle savaşmak istediler ama, Hz. Hamza onlara engel oldu. Yine Hz. Peygamber (s.a), Abdullah b. Üneys’i (r.a), Hâlid b. Safvan el-Hüzeli’yi öldürmeye gönderdi. Hâlid, bir grup insan içinde bulunuyordu. Bundan dolayı Abdullah onu tanıyamadı, koşup, Hz. Peygamber’e (s.a) geri geldi ve dedi ki:

– Ey Allah’ın Rasûlü, onu bana tavsif et.

Hz. Peygamber (s.a) şöyle dedi:

– Onu gördüğünde şeytânı hatırlarsın ve tüylerinin ürperdiğini hissedersin. Onun, benim için bir ordu topladığı haberini aldım. Git ve onu öldür.

Abdullah der ki:

– Ben de o tarafa gittim. Ona yaklaşınca, içimde bir ürperti hissettim. O da benim için, “Bu adam da kim?” deyince, ben, “Bir Arap… seni ve ordunu duydum sana katılmaya geldim” dedim. Onun yanında gitmeye başladım. Bir fırsatını bulunca onu kılıcımla öldürdüm ve oradan hızla uzaklaşıp, Hz. Peygamber’e (s.a) gittim ve onu öldürdüğümü söyledim. Hz. Peygamber (s.a) de bana bir asâ vererek şöyle dedi:

– Bunu tut. Çünkü bu, Kıyamet günü benimle senin aranda bir alâmet olacak.[42]

67.Yeryüzünde ağır basmadıkça; savaşta kesin ve tam üstünlük sağlamadıkça, kendisi için esirler oluşturması hiçbir peygambere uygun değildir. Siz, dünya genişliğini istersiniz, Allah da âhireti ister. Ve Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

68.Eğer Allah’tan bir yazı olmasa idi, kesinlikle aldığınız şeylerden dolayı size büyük bir azap dokunurdu.

69.Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl ve hoş olarak yiyin ve Allah’ın koruması altına girin. Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

Savaş hukukundan bahsedilen bu âyetlerde, Rasûlullah ve Bedir’de savaşan arkadaşlarına da serzenişte bulunulmaktadır:

* Yeryüzünde ağır basmadıkça [dünyayı idare edebilir hâle gelmedikçe, tam hükümranlık kurmadıkça], hiçbir peygambere esirler edinmesi uygun değildir.

* Zayıf hâldeyken esir edinmek, dünya metaına kapılmaktır ki bundan sakınılmalıdır.

Serzenişin doğrudan Rasûlullah’a yapılması, onun, Müslümanların esir aldıklarını gördüğü hâlde onlara engel olmaması sebebiyledir.

Bedir’de alınan esirlerin öldürülmeleri, fidye karşılığında serbest bırakılmalarından daha uygun idi; zira o şartlarda, Mekkeli müşrikleri fidye karşılığında serbest bırakmak, geçici dünya malını istemekten başka bir şey değildi. Hâlbuki Müslümanların, kalıcı olan âhireti, dünya malına tercih etmeleri gerekirdi.

69. âyette ise, hatalı olmalarına rağmen, Allah’ın Müslümanları affettiği, esirlere karşılık aldıkları fidyelerden faydalanmalarının helâl kılındığı bildirilmiştir.

Bu âyetlerin sebeb-i nüzûlü hakkında nakledilenler şöyledir:

İbn Abbâs dedi ki: Alınan esirler hakkında Rasûlullah (s.a), Ebû Bekr ve Ömer’e sordu:

– Bu esirler hakkındaki görüşünüz nedir?

Hz. Ebû Bekr şöyle cevap verdi:

– Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar amca çocuklarımız, aşiretimizin çocuklarıdır. Onlardan fidye almanı uygun görüyorum. Bu bizim için kâfirlere karşı da bir güç sebebi olur. Umulur ki Allah onları İslâm’a hidâyet eder.

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) Ömer’e sordu:

– Ey Hattâb’ın oğlu! Senin görüşün nedir?

Ben [Ömer b. el-Hattâb] dedim ki:

– Allah’a yemin ederim ki hayır, ben Ebû Bekr’in görüşünde değilim. Ben, bize boyunlarını vurma imkânını vermen görüşündeyim, Ali’ye emret Akil’in boynunu vursun. Bana da emret filanın –Ömer’in bir akrabasının adını vererek– boynunu vurayım. Şüphesiz bunlar kâfirlerin önderleri ve elebaşlarıdır.

Rasûlullah (s.a) Ebû Bekr’in dediğini beğendi, benim dediğimi uygun görmedi. Ertesi gün geldiğimde Rasûlullah (s.a) ile Ebû Bekr oturmuş ağlıyorlardı. Dedim ki:

– Ey Allah’ın Rasûlü! Bana bildir; sen ve arkadaşın ne diye ağlıyorsunuz? Eğer ağlaya bilirsem ben de ağlarım, ağlayamazsam ağlar gibi yaparım.

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu:

– Senin arkadaşların bana bunlardan fidye almayı teklif ettikleri için ağlıyorum. Bana bunların azapları şu ağaçtan daha yakın bir yerde gösterildi.

Hz. Peygamber bu sırada kendisine yakın bir ağacı kasdetmişti. Azîz ve celîl olan Allah da,Yeryüzünde çokça savaşıp zaferler kazanıncaya kadar esirler alması hiç bir peygambere yaraşmaz buyruğundan itibaren, Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl ve hoş yiyin buyruğuna kadar olan bölümleri indirdi ve böylelikle ganimetleri onlara helâl kıldı.[43]

Savaş esirleriyle ilgili ilâhî hüküm Muhammed sûresi’nde yer almaktadır:

 4-6.Artık Allah’ın ilâhlığına ve rabliğine inanmayan kimselerle karşılaştığınız/ savaştığınız zaman, hemen boyunları vuruş …/ölümüne savaşın. Sonra onlara üstün geldiğiniz zaman, hemen bağı sıkı bağlayın/sağlam kararlar alın. Sonra harp; bozum yapma işi ağırlıklarını atıp savaş bitince de onları ya karşılıksız olarak, ya da kurtulmalık karşılığı salıverin. İşte! Eğer Allah dileseydi elbette onları cezalandırıp adaleti sağlardı. Fakat böyle olması, sizi birbirinizle denemek içindir. Allah yolunda öldürülen/öldüren/savaşan kimselere gelince; artık Allah, onların amellerini asla boşa çıkarmaz. Allah onları kılavuzlayacak, durumlarını düzeltecek ve onları, kendilerine tanıttığı cennete girdirecektir.

                                                                            (Muhammed/4-6)

BEDİR ESİRLERİ

Rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber’in (s.a) yanına, içlerinde amcası Abbâs ile Âkil b. Ebî Tâlib’in bulunduğu 70 esir getirildi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), bu esirler hakkında Hz. Ebû Bekr ile istişare edince o şöyle dedi:

– Bunlar senin kavmin ve akrabalarındır. Onları hayatta bırak. Belki Allah onlara tevbe nasîb eder. Onlardan, ashâbına güç ve kuvvet kazandıracak fidye al.

Hz. Ömer de bunun üzerine ayağa kalktı ve dedi ki:

– Onlar seni yalanladılar ve seni yurdundan çıkardılar. Binâenaleyh onları öne çıkar ve boyunlarını vur. Çünkü onlar küfrün ileri gelenleridir. Üstelik Allah seni fidye almaktan müstağni kılmıştır. Bundan dolayı Hz. Ali’ye Âkil’i, Hz. Hamza’ya Abbâs’ı, bana da akrabam olan falancayı öldürme müsaadesi ver de, onların boyunlarını vuralım.

Hz. Peygamber (s.a) de şöyle dedi:

– Allah birtakım insanların kalblerini yumuşatır ve onların kalbleri sütten daha yumuşak olur. Yine Allah birtakım kimselerin kalblerini sertleştirir ve onların kalbleri taştan daha sert olur. Ey Ebû Bekr! Sen tıpkı Hz. İbrâhîm gibisin. Çünkü o, Kim bana uyarsa işte o, bendendir. Kim de bana karşı gelirse, (ey Rabbim) Sen gafûr ve rahîmsin (İbrâhîm/36) demişti. Yine, “Sen tıpkı Hz. Îsâ gibisin. Zira o, Eğer kendilerine azab edersen şüphe yok ki onlar Senin kullarındır. Eğer onları yarlığarsan, mutlak gâlip ve yegâne hüküm ve hikmet sahibi olan da, hakikaten Sensin Sen (Mâide/118) demişti. Ey Ömer! Sen de tıpkı Hz. Nûh gibisin; zira o, şöyle demişti: Ey Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden yurt tutan hiçbir kimse bırakma (Nûh/26);Keza sen, Mûsâ gibisin, çünkü o, Sen onların mallarını yok et ey Rabbimiz, kalblerini şiddetli sık ki onlar o çetin azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyeceklerdir (Yûnus/88)demiştir.

Neticede, Allah’ın Rasûlü, Hz. Ebû Bekr’in görüşüne meyletti ve Hz. Ömer’e şöyle dedi:

– Ey Ebâ Hafs –bu ona künyesiyle ilk hitab edişi idi–; sen bana amcam, Abbâs’ı öldürtmemi mi teklif ediyorsun.

Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle demeye başladı:

– Vay Ömer’in hâline, anası onu kaybetsin.

Rivâyet olunduğuna göre Abdullah ibn Revaha da, o esirlerin, odunu bol bir ateş üzerinde yakılmalarını teklif etti de, bunun üzerine Abbâs ona şöyle dedi:

– Sen, sıla-i rahmi kestin.

Yine rivâyet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a), “onlardan fidye almadan veya boyunlarını vurmadan hiç birini bırakmayın!” dedi. İbn Mes‘ûd diyor ki: Ben, “Süheyl ibn Beydâ hariç. Zira ben onu, müslüman olduğunu söylerken duydum…” dedim. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü sustu, benim de korkum şiddetlendi. Sonra Allah’ın Rasûlü, “Süheyl ibn Beydâ hariç!” dedi.

Ubeyde es-Selmanî’den de, Allah’ın Rasûlü’nün, ashâbına şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “İsterseniz onları öldürün; isterseniz fidye alın, fakat (fidye alırsanız) sizden de onların sayısınca şehid düşer.” Ashâb, “Hayır, biz fidye alırız” dediler. (Böyle diyenler,) Uhud’da şehid oldular. Diğer esirlerin fidyesi 20, Abbâs’ın fidyesi ise 40 ukiyye idi.Muhammed ibn Sîrîn’den, onların fidyelerinin 100 ukiyye olduğu rivâyet edilmiştir. 1 ukiyye, 40 dirhem (gümüş) veyahut da 6 dinar (altın)dır. Rivâyet olunduğuna göre ashâb fidyeyi alınca, işte bu âyet-i kerîme” nâzil oldu. Bunun üzerine Hz. Ömer, Allah’ın Rasûlü’nün yanına girdi; bir de ne görsün, Allah’ın Rasûlü ve Ebû Bekr ağlıyorlar!.. Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi:

– Yâ Rasûlallah! Neden ağladığınızı bana da söyleyin de ağlayabilirsem ağlayayım. Yok, ağlayamazsam, ağlamaya çalışayım.

Hz. Peygamber şöyle karşılık verdi:

– Ben, fidye almalarından dolayı ashâbıma ağlıyorum; –yakınındaki bir ağacı kasdederek– bana, onların azabı şu ağaçtan daha yakın olarak gösterildi. Şâyet bir azab inecek olsaydı, Ömer ve Sa‘d ibn Mu‘âz hariç, hiç kimse kurtulamazdı.

İşte, bu âyetin sebeb-i nüzûlü hakkındaki söz bundan ibarettir.[44]

68. âyetteki, Eğer Allah’tan bir yazı olmasa idi kesinlikle aldığınız şeylerden dolayı size büyük bir azap dokunurdu ifadesiyle kasdedilen “yazı”, aşağıdaki âyetlerde konu edilen ilâhî karardır:

33.Hâlbuki sen içlerinde iken Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma diledikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir.

                                                                                    (Enfâl/33)

131.İşte bu; Rabbinin, halkı ilgisiz, bilgisiz iken, ülkeleri haksız yere değiştiren/yıkıma uğratan biri olmayışıdır.

                                                                                  (En‘âm/131)

117.Ve senin Rabbin, halkları düzeltici iken, o memleketleri haksız yere değişime/ yıkıma uğratacak değildir.

                                                                                  (Hûd/117)

70.Ey Nebi! Esirlerden elinizde olan kimselere de ki: “Eğer Allah sizin kalplerinizde bir hayır bilirse, sizden alınandan daha hayırlısını size verir ve günahlarınızı bağışlar. Ve Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

71.Ve eğer sana hıyanet etmek isterlerse iyi bilsinler ki bundan önce onlar, Allah’a hâinlik ettiler de Allah, mü’minlere onlardan fazla imkân verdi. Ve Allah, çok iyi bilendir, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

Yine savaş hukukunun ele alındığı bu âyetlerde, Elçi’nin, Bedir savaşı’nda alınan esirler hakkında ne yapması gerektiği bildirilmektedir. Hitap; elçi, komutan ve devlet başkanı olması hasebiyle zâhiren Rasûlullah’a yönelik olsa da, esasında mü’minlere yöneliktir.

Âyette zikri geçen esirler hakkında klasik kaynaklarda şu bilgiler verilmektedir:

İbn Abbâs (r.a) dedi ki: Bu âyet-i kerîmede sözü geçen esirler, Abbâs ve arkadaşlarıdır. Peygamber’e (s.a), “Biz senin getirdiğine iman ettik. Senin, Allah’ın Rasûlü olduğuna da şâhitlik ediyoruz. Andolsun ki, kavmine karşı senin lehine samimi davranacağız” demişlerdi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.[45]

İbn İshâk’tan: Kureyşliler, esirlerinin fidye karşılığı serbest bırakılması için Rasûlullah’a (s.a) haber gönderdi. O gün her bir esiri akrabaları onların [Müslümanların] razı olacakları bir fidye karşılığında serbest bıraktı. Abbâs şöyle dedi:

– Ey Allah’ın Rasûlü! Ben müslümandım.

Rasûlullah (s.a) da şöyle karşılık verdi:

– Senin müslüman olup olmadığını en iyi bilen Allah’tır. Eğer dediğin gibi ise, Allah bunun karşılığını sana verecektir. Ancak, zâhiren senin durumunda görülen, bizim aleyhimize olduğundur. Haydi kendinin ve iki kardeşinin oğulları Nevfel b. el-Hâris b. Abdulmuttalib ile Âkil b. Ebî Tâlib’in ve antlaşmalın olan Hâris b. Fihroğulları’na mensup Utbe b. Amr’ın fidyelerini öde.

Abbâs dedi ki:

– Ey Allah’ın Rasûlü! Bende bu kadar fidye ödeyecek para yok.

Rasûlullah şöyle karşılık verdi:

– Umm el-Fadl ile birlikte gömüp sakladığın mal nerede? Sen ona şöyle demiştin: “Eğer bu yolculuğumda bana bir şey olursa, işte bu mal çocuklarım Fadl’a, Abdullah’a ve Kusem’e kalsın.”

Abbâs şöyle dedi:

– Ey Allah’ın Rasûlü! Gerçekten ben, senin Allah’ın Rasûlü olduğunu biliyorum. Şüphesiz ki bu, benden ve Umm el-Fadl’dan başka kimsenin bilmediği bir husustur. Ey Allah’ın Rasûlü, beraberinde bulunan ve ganimet olarak benden aldığınız 20 ukiyelik maldan bunu düş!

Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu:

– Hayır o, Allah’ın senden bize vermiş olduğu bir şeydir.

Bunun üzerine Hz. Abbâs fidye ödeyerek kendisini, iki yeğenini ve antlaşmalısını kurtardı. Yüce Allah da onun hakkında, Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere de ki… âyetini indirdi. İbn İshâk (devamla) der ki: “Esirler arasında fidyesi en çok olan kişi Abdulmuttalib’in oğlu Abbâs’tı. Çünkü varlıklı bir kimse idi. O, kendisini 100 ukiyye altın fidye vererek kurtarmıştı.”

Buhârî’de de şöyle denilmektedir: Mûsâ b. Ukbe dedi ki: İbn Şihâb dedi ki: Bana Enes b. Mâlik’in anlattığına göre, Ensârdan birtakım kimseler Rasûlullah’tan (s.a) izin alarak şöyle dediler:

– Ey Allah’ın Rasûlü! Bize izin ver de kardeşimizin oğlu Abbâs’ın fidyesini almayalım.

Hz. Peygamber şöyle karşılık verdi:

– Hayır, Allah’a yemin ederim ki 1 dirhem dahi bırakmayacaksınız.[46]

İbn İshak dedi ki: Bu, Bedir’den bir ay sonra olmuştu. Abdullah b. Ebî Bekr dedi ki: Bana Rasûlullah’ın (s.a) kızı Zeyneb’den nakledildiğine göre o şöyle demiş: Ebu’l-Âs Mekke’ye gelince bana dedi ki:

– Hazırlan babanın yanına git.

Bunun üzerine ben de hazırlığımı yapmak üzere çıktım. Utbe kızı Hind karşıma çıktı ve bana sordu:

– Ey Muhammed’in kızı! Bana, senin babana gitmek istediğine dair bir haber ulaştı doğru mu?

Ben ona şöyle cevap verdim:

– Öyle bir isteğim yok.

O da şöyle dedi:

– Öyle olsun amca kızı. Böyle bir şey yapma. Ben, varlıklı bir kadınım. Senin gerek duyacağın mallarım var. Eğer istediğin herhangi bir mal varsa, onu sana satarım. Yahut da herhangi bir harcamaya ihtiyacın varsa sana borç verebilirim. Zaten erkekler arasına giren şeyler kadınlar arasında görülmemelidir.

Hz. Zeyneb dedi ki:

– Allah’a yemin ederim, görüşüme göre o bu sözlerini ancak gereğini yapmak kastıyla söylemişti. O bakımdan, ben de ondan korktum ve niyetimi gizleyerek, “Hayır böyle bir şey de istemiyorum” dedim.

Nihâyet Zeyneb (r.anha) hazırlıklarını bitirince, bineğine bindi ve kayınpederi Kinâne b. er-Rabî, gündüzün onun devesini çekerek yola koyuldu. Mekkeliler bunu haber aldılar. Hebbar b. el-Esved ile Fihroğulları’ndan Nafv b. Abdulkays onu tâkibe çıktılar. Hz. Zeyneb’in yanına ilk yaklaşan kişi Hebbar oldu. Hebbar, mızrağıyla hevdecinde bulunan Hz. Zeyneb’i korkuttu.

Kinâne b. er-Rabî diz çöktü ve oklarını saçarak yayını alıp şöyle dedi:

– Allah’a yemin ederim ki, bana kim yaklaşırsa ona bir ok saplayacağım.

Bu sefer Ebû Süfyân, Kureyşlilerin ileri gelenleri ile birlikte yanına gelip şöyle dedi:

– Be adam, bize ok atmaktan vazgeç ki, seninle konuşabilelim.

Ebû Süfyân, yanına gelip durdu ve şöyle dedi:

– Sen kötü bir şey yapmış değilsin. Fakat herkesin gözü önünde bu kadını alıp çıktın. Bedir’de başımıza gelen musibeti biliyorsun. Bu sefer Araplar senin herkesin gözü önünde aramızdan o adamın kızını alıp çıktığın için bizim zaafa düştüğümüzü, gevşediğimizi söyleyip duracaklar. O bakımdan sen bu kadını geri getir, birkaç gün onunla beraber Mekke’de kal. Sonra da geceleyin kimsenin farketmeyeceği bir şekilde gizlice onu al ve babasına gönder. Yemin olsun ki, onun babasının yanına gitmemesine bizim ihtiyacımız yok. Fakat şu anda başımıza gelen bu musibetten dolayı bu yolla intikam almak istiyor değiliz.

Kinâne, Ebû Süfyân’ın dediğini yaptı. İki veya üç gün geçtikten sonra, gizlice Hz. Zeyneb’i Mekke’nin dışına çıkardı. Hz. Zeyneb de Rasûlullah’ın (s.a) yanına vardı. Naklettiklerine göre, Hebbar b. Umm Dirhem Hz. Zeyneb’i korkuttuğunda, karnındaki yavrusunu düşürmüştü.[47]

İbn Abbâs (r.a), Ey Peygamber, ellerinizdeki esirlere de ki… âyetinin Hz. Abbâs, Âkîl b. Ebî Tâlib ve Nevfel b. el-Hâris hakkında nâzil olduğunu söyleyerek şöyle demiştir:

Abbâs, Bedir Günü esir edilenler arasında idi. Beraberinde de, Kureyş kâfirlerine yedirmek [harcamak] için getirdiği 20 ukiyye altını verdi. Bedir’deki Kureyş (ordusuna) yemek yedirmeyi üstlenen on kişiden biri idi. Yedirme sırası daha ona gelmeden esir edilmişti. Bunun üzerine Abbâs şöyle dedi:

– Aslında ben müslümandım. Ama onlar beni buna zorladılar.

Hz. Peygamber (s.a) şöyle karşılık verdi:

– Eğer söylediğin doğru ise, Allah seni mükâfâtlandıracaktır. Ama senin zâhirî hâlin, bize karşı olmuştur.

Hz. Abbâs (r.a) şöyle demektedir: “Allah’ın Rasûlü ile, o altını bana geri vermesi hususunda görüştüm de, o şöyle dedi:

– Senin, bizim aleyhimizdekileri desteklemek için yanında getirdiğin o parayı, sana asla veremeyiz.

Ardından kardeşimin oğlu Âkîl b. Ebî Tâlib ile Nevfel b. el-Hâris’in fidyelerini de 20 ukiyye altın olarak bana yükleyince, ben dedim ki:

– Ey Muhammed! Beni Kureyş’e el açacak şekilde fakir bıraktın.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle karşılık verdi:

– Senin Mekke’den çıkarken (hanımın) Ümmü’l-Fazl’a verdiğin ve “Başıma ne gelir, bilmiyorum. Eğer başıma kötü bir şey gelirse bu, sana, Abdullah’a, Ubeydullah’a ve Fazl’a aittir” dediğin o altınlar ne oluyor?

Abbâs da sordu:

– Bunu nereden biliyorsun?

Hz. Peygamber (s.a) cevap verdi:

– Rabbim haber verdi.

Bunun üzerine Abbâs şöyle dedi:

– Ben, senin doğruluğuna, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve senin O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet ederim. Allah’a yemin olsun ki, bunu Allah’tan başka kimse bilmiyordu. Yine yemin olsun ki, ben o altınları Ummü’l-Fazl’a gecenin karanlığında vermiştim. Vallahi, senin risaletin hususunda biraz şüphem vardı. Ama sen bunu bana haber verince, artık şüphem kalmadı.

Hz. Abbâs sözünü şöyle sürdürdü:

Allah bana o altınlardan daha hayırlısını verdi. Şu anda 20 kölem var. Bunların en az iş yapanı, 20.000 dirhem sermaye ile ticaret yapıyor. Allah bana zemzemi de verdi ki, buna bedel olarak Mekke ahalisinin bütün malları da verilse razı olmam. Böylece ilâhî vaadin yarısına nail oldum. İkinci yarısı olan mağfiret vaadini de Rabbimden ümit etmekteyim.

Rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber’e (s.a) Bahreyn zekâtı 80.000 dirhem olarak getirildiğinde, o öğle namazı için abdest almıştı, ama onu dağıtmadan namazı kıldırmadı. Hz. Abbâs’a (r.a) da ondan almasını emretti. O da o maldan, taşıyabileceği kadarını aldı ve (bu âyete işaret ederek), “Bu, benden fidye olarak alınandan daha hayırlıdır. Ben, bağışlanacağımı da umarım” dedi.[48]

71. âyetteki, Ve eğer sana hıyanet etmek isterlerse iyi bilsinler ki, bundan önce onlar, Allah’a hâinlik ettiler de O [Allah], mü’minlere onlardan fazla imkân verdi ifadesindeki emkene fiilinin mahzuf olan mef‘ulü [tümleci], pasajdaki söz akışına göre mü’minlere sözcüğü olarak takdir edilebilir. Bu durumda âyetin anlamı, “onlar, Bedir’de Allah’ın Rasûlü’ne karşı savaşmak sûretiyle Allah’a karşı hâinlik edince, Allah da o mü’minlere, onları öldürme ve esir alma fırsat ve imkânı tanıdı” demek olur.

Bu âyet, Allah’a hâinlik edenlere karşı mü’minlere her zaman yardım edileceği müjdesini vermektedir.

72.Kuşkusuz iman etmiş, yurtlarından göç etmiş, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşan ve barındırıp yardım eden şu kimseler; evet işte bunlar, bazısı bazısının yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakını olanlardır. İnanan ve hicret etmeyen kimselere gelince, hicret edene kadar, onlara yakınlık söz konusu değildir. Ve din uğrunda yardım isterlerse, aranızda antlaşma bulunan bir halk zararına olmaksızın, onlara yardım etmeniz gerekir. Ve Allah, yaptıklarınızı çok iyi görendir.

73.Kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimseler de, birbirlerinin yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlarıdır. Eğer siz de onu yapmazsanız; mü’minler olarak birbirinizin velîsi [yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınları] olmazsanız, yeryüzünde büyük bir kargaşa ve insanları dinden döndürme işleri ortaya çıkar.

74.Ve iman eden, hicret eden ve Allah yolunda var gücüyle gayret eden o kimseler ile barındıran ve yardım eden kimseler; işte bunlar, gerçek mü’minlerin ta kendileridir. Bunlar için bir bağışlanma ve saygın bir rızık vardır.

75.Ve bundan sonra, inanan ve sizinle birlikte yurtlarından göç eden ve var gücüyle gayret eden kimseler; artık onlar da sizdendirler. Akraba olanlar da, Allah’ın kitabına göre, birbirlerine daha yakındırlar. Şüphesiz Allah, her şeyi en iyi bilendir.

Bu âyetlerde, mü’minlerin kendi aralarındaki konumlarına ve kâfirlere karşı takınacakları tavırlara ilişkin ilkeler ortaya konulmaktadır:

* İman etmiş, hicret etmiş, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşan ve barındırıp yardım eden kimseler birbirlerinin velîsidirler.

* İnanan ve hicret etmeyen kimselere, hicret edene kadar yakınlık söz konusu değildir.

* Ve din uğrunda yardım isteyenlere, arada antlaşma bulunan bir halk zararına olmamak kaydıyla yardımda bulunulacaktır.

* Küfretmiş olan kimseler de, birbirlerinin velîleridirler.

* Eğer bu kurallara uyulmazsa, yeryüzünde büyük bir kargaşa ve fitne çıkar.

* İman eden, hicret eden ve Allah yolunda cihad eden kimseler [Muhâcirler] ile, barındıran ve yardım eden kimseler [Ensâr], gerçek mü’minlerdir.

* Bunlar için bir mağfiret ve saygın bir rızık vardır.

* Sonradan inanan, hicret eden ve cihad eden kimseler de mü’minlerin bir parçasıdır.

* Akraba olanlar da, Allah’ın kitabına göre, birbirlerine daha yakındırlar.

Bu paragrafta zikredilen ilkeler şu âyetlerde de geçmektedir:

8.Allah, sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara hakkaniyetle davranmaktan men etmez. Şüphesiz ki Allah, hakkaniyetle davrananları sever.

9.Allah, ancak sizi, sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardımlaşan kimseleri velîleştirmenizi [koruyucu, gözetici, yönetici yapmanızı] yasaklar. Kim onları velîleştirirse, işte onlar, yanlış; kendi zararlarına iş yapanların ta kendileridir.

                                                                                        (Mümtehine/8-9)

Ve de fitne kalmayıp, din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Artık eğer, vazgeçerlerse, düşmanlık, zâlimlerden başkasına yoktur.

                                                                                          (Bakara/193)

72-73. âyetler, kâfirlerle mü’minler arasındaki velâyet konusu hakkındadır. Buna göre mü’minler mü’minlerin, kâfirler de kâfirlerin velîsi olup birbirlerini koruyup gözetir ve yardımda bulunurlar.

Mü’minler kesinlikle velâyetlerini [korunmalarını, gözetilmelerini, yönetimlerini], müşriklere-kâfirlere teslim edemezler. Bu, kesinlikle yasaklanmıştır:

80.Onlardan birçoğunu, kâfirleri; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkişileri; kollayıcı, gözetici, yönetici yaptıklarını görürsün. Benliklerinin kendilerinin önüne getirdiği şey; Allah’ın kendilerine gazap etmesi ne kadar kötüdür! Onlar, azap içinde de sürekli kalıcıdırlar.

81.Ve eğer onlar, Allah’a, Peygamber’e ve O’na indirilene inanmış olsalardı, onları koruyucu, yol gösterici yakınlar edinmezlerdi. Velâkin onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.

82.Sen, kesinlikle iman eden kişilere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak, o Yahudileri ve o ortak koşan kimseleri bulursun. Ve kesinlikle iman eden kimselere sevgi bakımından en yakın olarak da, “Şüphesiz biz, Nasraniyiz/Hristiyanlarız” diyen kimseleri bulursun. Bu, kendi içlerinde keşişler ve rahipler olduğundan ve onlar büyüklük taslamadıklarından dolayıdır.

                                                                                      (Mâide/80-82)

57.Ey iman etmiş kimseler! Sizden önce kendilerine Kitap verilmiş olanlardan ve kâfirlerden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerden, dininizi alay ve eğlence edinen kimseleri yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edinmeyin. Eğer mü’minler iseniz de Allah’ın koruması altına girin.

                                                                                        (Mâide/57)

51.Ey iman etmiş kimseler! Yahudileri ve Nasara’yı/Hristiyanları yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edinmeyin. Onlar birbirlerinin koruyucu, yol gösterici yakınıdırlar. Sizden kim onları mütevelli [koruyucu, gözetici, yönetici] yaparsa, artık o, şüphesiz onlardandır. Şüphesiz Allah, şirk koşarak, küfrederek yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar topluluğunu kılavuzlamaz.

                                                                                      (Mâide/51)

28.Mü’minler, kendilerinden seviyesiz, kâfirleri; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenkimseleri yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edinmesinler/yönetici yapmasınlar, yaşamlarını onların ellerine teslim etmesinler. Artık onu her kim yaparsa, Allah’tan hiçbir şeyi yoktur. Ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır. Allah sizi Kendisinden sakındırıyor. Ve oluş/varış yalnızca Allah’adır.

                                                                                  (Âl-i İmrân/28)

23.Ey iman etmiş kimseler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfürü; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmeyiseviyorlarsa, onları yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edinmeyiniz. Sizden her kim de onları yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar kabul ederse, artık işte onlar, yanlış davrananların; kendi zararlarına iş yapanların ta kendileridir.

                                                                                        (Tevbe/23)

1.Ey iman etmiş kimseler! Eğer Benim yolumda çaba harcamak ve Benim rızamı kazanmak için çıktınızsa, size haktan gelen şeyleri bilerek reddetdikleri/inanmadıkları hâlde, onlara sevgi ulaştırarak/onlara sevgiyi gizleyerek Bana düşman olanları ve kendinizin düşmanını yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edinmeyin/onları yönetici yapmayın. Onlar, Rabbiniz Allah’a inandığınızdan dolayı Elçi’yi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Oysa Ben, sizin gizlediğiniz şeyleri ve açığa vurduğunuz şeyleri en iyi bilenim. Ve sizden kim bunu yaparsa artık o, kesinlikle yolun ta ortasından sapmıştır.

2.Eğer onlar sizi ele geçirirlerse, sizin için düşman olacaklardır, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatacaklardır. Ve onlar, “Keşke küfretseniz; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddederseniz/ inanmasanız” diye arzu etmektedirler.

                                                                         (Mümtehine/1-2)

 8.Allah, sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara hakkaniyetle davranmaktan men etmez. Şüphesiz ki Allah, hakkaniyetle davrananları sever.

9.Allah, ancak sizi, sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardımlaşan kimseleri velîleştirmenizi [koruyucu, gözetici, yönetici yapmanızı] yasaklar. Kim onları velîleştirirse, işte onlar, yanlış; kendi zararlarına iş yapanların ta kendileridir.

                                                                                    (Mümtehine/8-9)

144.Ey iman etmiş kimseler! Kendinizden seviyece düşük olan, kâfirleri; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseleri yol gösterici, koruyucu yakınlar edinmeyin/yönetici yapmayın. Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık bir kanıt vermek mi istiyorsunuz?

                                                                                     (Nisâ/144)

89,90.Münâfıklar, kendileri Allah’ın ilâhlığına ve rabliğine inanmadıkları gibi, sizin de inanmamanızı, böylece onlarla eşit olmanızı arzu ettiler. Onun için, onlar Allah yolunda yurtlarından göç edinceye kadar onlardan yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, sizinle aralarında anlaşma olan bir topluma sığınan kimseler yahut sizinle ve kendi toplumlarıyla savaşmaktan göğüsleri daralarak size gelenler hariç onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün; onlardan bir yakın ve bir yardımcı edinmeyin. Sonra, eğer Allah dileseydi onları size musallat ederdi de onlar sizinle savaşırlardı. Artık eğer onlar sizden mesafelenip de sizinle savaşmaz ve size barış teklif ederlerse, Allah sizin için onlar aleyhine bir yol tanımamıştır.

                                                                                  (Nisâ/89)

NOT: Bu âyetlerde yer alan velî, evliyâ sözcükleri, genelde “dost”, dostlar” olarak çevrilerek âyetler ahlâkî bir davranışı öneriyor anlamına indirgenmektedir. Hâlbuki buradaki velâyet; idarî, siyasî ve hukukî velâyettir [korunma, gözetilme ve yönetilmedir].

23. âyetteki, Eğer siz de onu yapmazsanız, yeryüzünde büyük bir kargaşa ve fitne çıkarifadesiyle, “şâyet, Allah’ın emir ve nehiylerine riâyet etmezseniz, yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat meydana gelir” [kimliğinizi, dininizi ve vatanınızı kaybedersiniz] demektir. Zaten dinin amacı da, insanlara kimlik kazandırarak dünyadaki zulüm ve kargaşayı kaldırıp adaleti tesis etmek değil midir? Günümüzde gâyet açık olarak görüldüğü üzere, velâyetleri gayr-i müslimlere verilen çocukların İslâm dininden uzaklaşmış, Hristiyan, hatta papaz olmuşlardır. Ayrıca, velâyetlerini gayr-i müslimlere veren Müslüman ülkelerin ahlâkî, siyasî, iktisadî ve askerî açıdan yürekler acısı bir durumda oluşu da bu âyetlerin işaret ettiği sonuçtan başka bir şey değildir.

Muhâcirler ve Ensâr daha birçok âyette de övülmüştür:

100.Muhacir ve Ensar’dan ilk önce öne geçenler ve iyileştirme-güzelleştirme ile onları izleyen kimseler; Allah onlardan razı oldu, onlar da O’ndan razı oldular. Ve Allah onlara, içlerinde temelli kalıcılar olarak altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte bu, büyük bir kurtuluştur.

                                                                             (Tevbe/100)

117.Andolsun ki Allah, Peygamber’e ve en zor saatinde O’na uyan Muhacirlere ve Ensar’a, kendilerinden bir kısmının kalpleri az kalsın kayacak gibi olmuşken, tevbe nasip etti. Sonra da onların tevbelerini kabul etti. Şüphesiz O, onlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir.

                                                                              (Tevbe/117)

 7,8.Allah’ın, o kent halkından, Elçisi’ne verdiği fey’ler [savaşmadan zahmetsizce elde edilen gelirler], içinizden yalnız zenginler arasında devlet; gücün getirdiği refah olmasın diye Allah’a, Elçi’ye, yakınlık sahiplerine; göç eden fakirlere –ki onlar, Allah’ın armağan ve rızasını ararken yurtlarından ve mallarından çıkarılmışlardır, Allah’a ve Elçisi’ne yardım ederler. İşte onlar, doğruların ta kendileridir–, yetimlere, miskinlere, yolcuya aittir. Elçi, size ne verdiyse onu hemen alın. Sizi neden alıkoyduysa ondan geri durun. Allah’ın koruması altına da girin. Şüphesiz Allah, kovuşturması/azabı çok çetin olandır.

9.Onlardan önce o yurda ve imana yerleşen kimseler de, kendilerine göç edenleri severler ve onlara verilenlerden ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, onları kendilerine tercih ederler. Kim de nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar, başarıya erenlerin ta kendileridir.

                                                                                            (Haşr/7-9)

Allah doğrusunu en iyi bilendir.


[1]              Suyûtî, el-İtqân.

[2]              Lisânu’l-Arab; c. 8, s. 658-660, “Nfl” mad.

[3]              Lisânu’l-Arab; c. 6, s. 687, “Ğnm” mad.

[4]              Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[5]              Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[6]              Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[7]              Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[8]              İbn Kesîr.

[9]              Tebyînu’l-Kur’ân; c. ?????

[10]             Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[11]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[12]             Tebyînu’l-Kur’ân; c. ??????

[13]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[14]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[15]             Bu savaşın vukû bulduğu tarihte İbn Abbâs henüz 4 yaşında bir çocuk olup Mekke’de idi. Babası Abbâs ise Mekkeli müşriklerin ordusunda Rasûlullah ile savaştı ve esir düştü.

[16]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[17]             Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[18]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[19]             İbn Kesîr.

[20]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[21]             Kurtubî, Ebû Ubeyde, Mecâzu’l-Kur’ân‘dan naklen.

[22]         Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[23]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[24]             İbn Kesîr.

[25]             Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[26]             Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[27]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[28]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[29]             Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[30]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[31]             İbn Kesîr.

[32]             Tebyînu’l-Kur’ân; c. ??????

[33]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[34]             Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[35]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[36]             Tebyînu’l-Kur’ân; c. , s. ???????

[37]             Târih kaynakları.

[38]             Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[39]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[40]             Tebyînu’l-Kur’ân; c. 7, s. 294.

[41]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[42]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[43]             Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[44]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.

[45]             Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[46]             Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[47]             Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.

[48]             Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.