80-NEBE [ÖNEMLİ HABER] SURESİ

 

Nebe suresi Mekke’de 80. sırada inmiş olup adını ikinci ayetteki “ النّبإNebe’ [önemli haber]” sözcüğünden almıştır. Nebe’ sözcüğü, surede kıyamet ve haşr hakkında verilen önemli haber anlamındadır.

Suredeki ana ekseni,  kıyamet ve öldük­ten sonra dirilme inancını ispat etmektir. Kur’an’daki anlatım yöntemlerinden biri olan “karşıtlık” yöntemi ile önce Allah’ın kâfirler için hazırlamış olduğu ce­hennem ve oradaki zelil edici azap çeşitleri, sonra da takva sahibi mü’minler ve Allah’ın onlar için hazırlamış olduğu çeşitli nimetler anlatılmaktadır.

Surede yer alan önemli temalardan biri de uyarı ve özendirme amacıyla verilen ahırete ait mahkeme sahnesidir. Bu sahnede vahyin tanıklığı ve inkârcıların pişmanlığı sergilenmektedir.

Surede ayrıca ahiret inancını oluşturmaya yönelik Allah’ın evrendeki bir takım ayetlerine dikkat çekilmektedir. 

MEAL:

RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA

1-3.Hangi şeyden; kendilerinin, hakkında ayrı ayrı inanca sahip oldukları büyük, önemli o haberden mi soruşuyorlar?

4.Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Onlar, yakında bilecekler.

5.Yine, kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Onlar, yakında bilecekler.

6,7.Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da birer direk yapmadık mı?

8.Ve Biz, sizi çift çift oluşturduk.

9.Ve Biz, sizin uykunuzu bir dinlenme yaptık.

10.Ve Biz, geceyi bir elbise yaptık.

11.Ve Biz, gündüzü bir geçim zamanı yaptık.

12.Ve sizin üstünüze yedi sağlamı bina ettik.

13.Ve ışık saçan bir kandil yaptık.

14-16.Ve Biz, sıkıştırılmış bulutlardan, kendisiyle taneler, otlar, sarmaş-dolaş bağlar ve bahçeler çıkaralım diye şarıl şarıl bir su indirdik.

17.Kuşkusuz Ayırma günü kararlaştırılmış bir buluşma vakti olmuştur.

18.O gün Sûr’a üflenir; siz de hemen bölükler hâlinde gelirsiniz.

19.Gökyüzü de açılıp kapı kapı oluvermiştir.

20.Dağlar da yürütülüp serap oluvermiştir.

21,22.Kuşkusuz cehennem, azgınlar için son varılacak yer olarak, gözetleme/pusu yeri olmuştur.

23.Orada darlık/kıtlık içinde kalacaklardır.

24.Orada bir serinlik ve içecek bir şey tatmazlar.

25,26.Ancak yaptıklarına uygun bir ceza olarak bir kaynar su ve irin tadarlar.

27.Şüphesiz onlar, hesabı ummazlardı.

28.Ve âyetlerimizi/alâmetlerimizi/göstergelerimizi yalanladıkça yalanladılar.

29.Oysa Biz her şeyi yazarak saydık, döktük.

30.Haydi tadın! Bundan böyle size azaptan başka bir şey artırmayacağız.–

31-37.Kesinlikle Allah’ın koruması altına girmiş kişiler için, Rabbinden; göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbinden; Rahmân’dan [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'tan] bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar/ kurtuluş mekânları; sulak bağlar-bahçeler, üzümler, hepsi bir seviyede tomurcuklar; çiçek bahçeleri, dolu dolu su kapları vardır. Onlar, orada boş bir söz ve yalan duymazlar. –Onlar, O’nun huzurunda söz söylemeye güç yetiremezler.–

38-40.İndirilmiş âyetler ve vahiy, tanık olarak saf saf dikildikleri gün, Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz. Ve o izin verilen, doğruyu söyler: “İşte bu, hak gündür. Artık dileyen Rabbine bir sığınak edinir. Şüphesiz Biz sizi yakın bir azap ile uyardık.” O gün, kişi iki gücünün/mal ve çevresinin ne takdim ettiğine bakar/yaptıklarıyla yüz yüze gelir ve kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kişi: “Ah ne olaydı, ben bir toprak olsaydım” der.

TAHLİL:

1-3.Hangi şeyden; kendilerinin, hakkında ayrı ayrı inanca sahip oldukları büyük, önemli o haberden mi soruşuyorlar?

Sureye Mekke müşriklerinin kendi aralarında çokça konuşup durdukları, bir türlü mutabakat sağlayamadıkları “büyük önemli haber”e dikkat çekilerek başlanmıştır.

Resulullah döneminde kâfirler dünya hayatının son bulacağı konusunda inanç birliğine sahip değillerdi. Bu nedenle kendi aralarında bile sürekli tartışıp sürtüşmekteydiler. Surenin bu ilk ayetlerinde dile getirilen ihtilaf da onların Kur’an ve özellikle kıyamet ve ahiret hakkındaki bu ihtilaflarıdır. Rabbimiz Kur’an’ı ve ondaki kıyamet ve ahirete dair bilgileri “önemli, büyük haber” olarak niteleyerek onların bu konudaki görüş ayrılıklarının boşuna olduğu mesajını vermektedir.

67.De ki: “O; Kur’an, çok büyük, önemli bir haberdir. 68Siz ondan yüz çeviriyorsunuz.69Onlar birbirleriyle tartışırken, benim “en üstün şeylerin doldurulduğu; Kur’ân’a dair bir bilgim yok idi. 70Ancak ben, evet ben apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahyediliyor.”

                                                                                                        (Sad/67, 68)

4-6.Onlar, büyük bir gün için; insanların âlemlerin Rabbi için ayakta dikilecekleri gün için tekrar diriltileceklerini bilmiyorlar mı?

                                                                                                      (Mutaffifin/4,5):

Kâfirlerin kıyamet ve ahirete ait düşünce ve inançları Kur’an’da birçok kez  (Fussilet/50, Casiye/24, Câsiye/32, En’am/29, Câsiye/24, Zariyat/7- 14, Ya Sin/78, Kaf/1- 11) nakledilmiştir.

Mekkeli müşriklerin bu tutarsız, çelişkili inançlara sahip olması, bilgisizliklerinden ve konuya olan duyarsızlıklarından dolayıdır. Şayet bu konu hakkında gözlem ve araştırmalarda bulunsalardı, tutarsız inanç ve düşünceler yerine sağlam bir inanca ulaşırlardı.

4.Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Onlar, yakında bilecekler.

5.Yine, kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Onlar, yakında bilecekler.

Açık bir tehdit içeren bu ayetlerde, kâfirlerin “Saat’ın [kıyametin] geleceğini sanmıyorum. Ve eğer Rabbime döndürülürsem, O’nun katında hiç şüphesiz, benim için en güzeli vardır”, “Hayat, ancak bu dünya hayatımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak dehr [geçen uzun zaman] helâk eder”, “Saat’in ne olduğunu bilmiyoruz, yalnızca biz, sadece zannediyoruz, kesin bir bilgi edinmiş değiliz’ Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!” “Bu şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür” şeklindeki düşünceleri reddedilerek yakında bütün gerçekleri anlayacakları, bizzat yaşayarak öğrenecekleri bildirilmektedir.

Ayetlerdeki “ كلّاkella [Hayır… Hayır…] edatından anlaşıldığına göre, kâfirler “önemli haber” konusunda birbirleriyle tartışıp sürtüşseler bile sonunda inkâr etme cihetine giderek kıyameti de, ahireti de yalanlamışlardır.

6,7.Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da birer direk yapmadık mı?

8.Ve Biz, sizi çift çift oluşturduk.

9.Ve Biz, sizin uykunuzu bir dinlenme yaptık.

10.Ve Biz, geceyi bir elbise yaptık.

11.Ve Biz, gündüzü bir geçim zamanı yaptık.

12.Ve sizin üstünüze yedi sağlamı bina ettik.

13.Ve ışık saçan bir kandil yaptık.

14-16.Ve Biz, sıkıştırılmış bulutlardan, kendisiyle taneler, otlar, sarmaş-dolaş bağlar ve bahçeler çıkaralım diye şarıl şarıl bir su indirdik

Rabbimiz bu ayetlerde “önemli, büyük haber” hakkında ihtilaf edip bir türlü inanamayanlara, öldükten sonra diriltileceklerine inanmalarına vesile olacak bazı nimetlerini ve yaratmasındaki incelikleri hatırlatmaktadır. Böylece tabiat kanunlarının işleyişi hakkında bilgi vererek kâfirlere içinde yaşadıkları tabiatı ve hatta bizzat kendi hayatlarını iyi incelemeleri gerektiği mesajını vermektedir.

Rabbimiz yaptığı işleri sayıp dökerken muhataplara “yapmadık mı?”, “kılmadık mı?” şeklinde hitap etmektedir. Bundan anlaşılan, bu konuda araştırma ve gözlem yapan herkesin, kâinattaki hiçbir şeyin kör tesadüf eseri olmayıp akıllı bir tasarımın sonucu olduğunu anlayacağı, kâinattaki her oluşumun canlıların yararına olduğunu fark edeceği, sonunda da bütün bunların Allah tarafından yaratıldığını kabul etmek durumunda kalacağı gerçeğidir.

Pasajda dikkat çekilen ayetlerin [alamet, delil ve işaretlerin] her biri, daha evvel birçok surede detaylı olarak yer almıştı. Hepsinde de “bunları yapan, bunları yapmaya güç yetiren [Allah], yeniden diriltmeye kadir olmaz mı” denilmek istenmiştir.

78.Ve kendi oluşturuluşunu dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı: Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”

79,80.De ki: “Onları ilk defa oluşturan onları diriltecektir. Ve O, her oluşturmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş/oksijen yapandır. Şimdi de siz oksijenden yakıp duruyorsunuz.

81.Gökleri ve yeri oluşturan, onlar gibilerini de oluşturmaya güç yetiren değil midir? Evet, elbette güç yetirendir! Ve O, çok çok mükemmel oluşturandır, çok iyi bilendir.

82.Şüphesiz ki O, bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir.

                                                                                                  (Ya Sin/78-82)

3.O insan kendisinin kemiklerini asla bir araya toplamayacağımızı mı sanıyor? 4.Evet, Biz onun parmak uçlarını/ tüm organlarını düzenlemeye gücü yetenleriz!

5.Aslında o insan, önünü; kalan ömrünü din-iman tanımayıp kötülüğe batmakla geçirmek istiyor: 6.Soruyor: “Kıyâmet günü ne zamanmış?”

                                                                                                            (Kıyamet/3-6)

36.Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37.O, ayarlanmış meniden bir nutfe değil miydi? 38.Sonra bir embriyon idi de sonra onu oluşturmuş, sonra da düzene koymuştur;39.ki ondan da iki eşi; erkek ve dişiyi var etmiştir.

40.Peki, bütün bunları yapan, ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir?

                                                                                                          (Kıyamet/36- 40)

9. ayetteki “Ve Biz, sizin uykunuzu bir dinlenme kıldık”  ifadesi ile uykumuzun yaşamımızdaki önemine değinilmiştir. Uyku, hayatımızı sağlıklı olarak geçirebilmemizin en temel şartlarından birisidir. Modern bilim bugün uykunun vücudu dinlendirdiğini, küçük yaştakilerin sağlıklı büyümesini sağladığını, büyüme hormonlarını geliştirdiğini, bağışıklık sistemi için gerekli olan kimyasalların uyku halinde iken salgılandığını; insana kaslarını ve diğer dokularını onarma, yaşlanan veya ölen hücrelerini yenileme, hafızadaki bilgileri düzenleme, gereksizleri unutma ve arşivleme şansı verdiğini; bütün gün çalışan beynin bir şarj süresi olduğunu, diğer organlardaki enerji harcamasını kısarak beyin hücre aktiviteleri için gerekli olan enerjiyi artırdığını ve daha birçok yararının bulunduğunu artık keşfetmiş bulunmaktadır.

Nitekim Al-i Imran suresinde müminlere uyku ile birçok yarar sağlatıldığı bildirilmiştir:

154.Sonra Allah, o kederin ardından üzerinize bir güven, sizden bir grubu örtüp bürüyen bir uyku indirdi. Bir grup da nefislerinin sevdasına düştü; Allah’a karşı gerçek dışı cahiliyet zannı olarak, zan üretiyorlardı. Onlar, “Bu işten bize bir şey var mı?” diyorlardı. –De ki: “Bütün iş Allah’a aittir.– Onlar, sana açıklamayacakları şeyleri içlerinde saklıyorlardı. Onlar, “Bize bu işten bir şey olsaydı burada öldürülmezdik” diyorlardı. De ki: “Eğer siz, evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülme yazılmış olanlar kesinlikle yan gelip yatacakları [öldürülecekleri] yerlere çıkıp gidecekti.” Ve o, Allah’ın göğüslerinizdekini sınaması ve kalplerinizdekini temizlemesi içindir. Ve Allah, göğüslerinizdekini çok iyi bilendir.

                                                                                        (Ali Imran/154)

10. ayetteki “Ve Biz, geceyi bir elbise yaptık” ifadesiyle de gecenin nimetliğine değinilmiştir. Şöyle ki: Gece, düşmandan saklanmak, bazı şeyleri gizlemek için uygun bir ortamdır. Ayrıca yukarıda yararlarını saydığımız uyku için de en uygun zaman dilimidir.

Rabbimiz, insanlara sunduğu nimetlerini birçok ayetinde açıklamıştır. Bu açıklamalardaki maksat, hepsinin de Allah tarafından tanzim edilmiş olduğunu vurgulamaktır:

21.Yine O’nun alâmetlerinden/ göstergelerindendir ki, sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler oluşturmuş, aranıza bir sevgi ve merhamet koymuştur. Şüphesiz ki bunda iyiden iyiye düşünecek bir toplum için nice alâmetler/ göstergeler vardır.

                                                                                               (Rum/21)

47.Ve O, sizin için geceyi elbise, uykuyu da rahatlık yapandır. Ve O, gündüzü yayılış yapandır.

                                                                                                     (Furkan/47)

1-4.Kara cahilliği, vahyin aydınlığını; bilgiyi ve genetik özellikleri kanıt gösteriyorum ki sizin emek ve gayretiniz kesinlikle dağınık ve parça parçadır.

                                                                                                         (Leyl/1)

48.Allah, rüzgârları gönderendir. Sonra rüzgârlar, bir bulutu savururlar. Sonra Allah, onu gökyüzünde nasıl dilerse öyle yayar ve onu parça parça yapar. Sonra da sen, onun derinliklerinde yağmur çıkar görürsün. İşte Allah, onu kullarından dilediği kimselere isabet ettirdiği vakit, onlar müjdelenirler, mutlu olurlar.

                                                                                                           (Rûm/48)

2-4.Allah, gökleri gördüğünüz şekilde, direkler olmadan yükselten, sonra en büyük taht üzerinde egemenlik kuran, güneşe ve aya boyun eğdiren/varlıkların yararlanacağı özelliklerde yaratan Zat’tır. –Hepsi adı konmuş bir süre sonuna akıp gidiyor.– O, işi yönetir, Rabbinize kavuşacağınız güne kani olursunuz diye âyetleri ayrıntılı olarak açıklar. Ve O, arzı uzatan, orada sabit dağlar ve ırmaklar oluşturandır. Ve O, orada bütün meyvelerden iki eş yaptı. O, geceyi gündüzün üzerine örtüyor. Şüphesiz bunda iyiden iyiye düşünen bir toplum için alâmetler/ göstergeler vardır. Ve O, yeryüzünde bir tek su ile sulanan birbirine komşu kıtalar, üzümlerden bahçeler, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar oluşturandır. Ve Biz, meyvelerinde, kokularında, tatlarında onların bazısını bazısı üzerine fazlalıklı kılıyoruz. Şüphesiz aklını kullanan bir toplum için bunda birtakım alâmetler/ göstergeler vardır.

                                                                                                           (Râd/2-4)

17.Kuşkusuz Ayırma günü kararlaştırılmış bir buluşma vakti olmuştur.

18.O gün Sûr’a üflenir; siz de hemen bölükler hâlinde gelirsiniz.

19.Gökyüzü de açılıp kapı kapı oluvermiştir.

20.Dağlar da yürütülüp serap oluvermiştir.

Bu ayetlerde, “Ayırma Günü”nün [mahşerin] kesinliği bildirilerek o güne uzanan süreçte dünyanın yok oluşuyla ilgili ana olaylar tasvir edilmektedir. Ahiretin çeşitli safhalarını içeren o gün, “Yevmü’l-Fasl [Ayırma günü]” olarak nitelenmiştir. Mahşerin “Ayırma Günü” olarak nitelendiği başka ayetler de vardır:

8.Hani o yıldızlar silindiği/imha edildiği/uzaklaştırıldığı zaman, 9.gök aralandığı zaman,10dağlar savrulduğu zaman, 11-13.tanıklık edecek elçiler, tanıklık için bekletildikleri “Ayırt etme günü” tanıklık vakti belirlendiği zaman14.–“Ayırt etme günü”nün ne olduğunu sana ne bildirdi!– 15.o gün, yalanlayanların vay hâline!

                                                                                                             (Mürselat/8-15)

Kıyâmet gününde evrenin durumunu anlatan bu ve buna benzer sahneler Kur’ân’ın çeşitli sûrelerinde dile getirilmiştir. Bütün bu sahnelerdeki ortak görüntü şudur: O gün evrenin düzeni bozulacak ve bu düzensizliğe korkunç gürültüler, patlamalar ve sarsıntılar eşlik edecektir. Ancak, dehşet veren bu olaylar, insanların öteden beri bildiği yıldırım, deprem, volkanik patlama gibi küçük çaplı doğal olaylara hiç benzemeyecek, dünyadaki hiçbir olayla mukayese edilemez şiddette ve büyüklükte olacaktır. Dolayısıyla o günkü dehşetin insanın zihinsel yapısına sığması mümkün değildir. Bu gerçeğe rağmen kıyâmet anlatımlarının değişik sahnelerle tekrarlanması, bu olayın gerçekleşeceğini insanların aklına yatırma maksadına yöneliktir.

YEVMÜ’L-FASL: “Ayırt etme günü” anlamına gelen bu ifade bir isim tamlamasıdır. el-Yevm, Arapça’da “gün” demektir. El-Fasl sözcüğü ise isim olarak “iki şey arasındaki mesafe”, fiil olarak da “iki şey arasına mesafe koymak, bitişik hâle gelmiş iki ayrı şeyi birbirinden ayırmak” anlamlarına gelir. el-Fasl sözcüğünün fiil anlamının “bir bütünü yarmak, ikiye ayırmak” demek olan şakk sözcüğü ile karıştırılmaması gerekir. Çünkü kıyâmet gününde bir bütün ikiye ayrılmayacak, zaten birbirinden ayrı olan şeylerin ayrımı yapılacaktır. Yani, o gün, hakk ile bâtıl, mümin ile kâfir birbirinden ayrılacaktır. Kıyâmet gününe “Yevmü’l-Fasl [ayırt etme günü]” denmesinin sebebi budur. Bazılarının, “karar günü”, “hüküm günü” olarak çevirdikleri bu ifadenin yorumsuz olarak sözcük anlamıyla çevrilmesi, bize göre en isabetli olanıdır.

19,20.Artık o zorlu bir haykırıştan ibarettir. Bir de bakmışsın ki, onlar karşıda duruverirler. Ve “Eyvah bizlere! İşte bu, Din Günü’dür!” derler.

21.–“İşte bu, sizin yalanlamakta olduğunuz Ayırma Günü’dür!”–

22,23.Toplayın o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları, eşlerini ve Allah’ın astlarından tapmış oldukları şeyleri. Sonra da onları cehennemin yoluna kılavuzlayın.24,25.Ve durdurun onları, şüphesiz onlar sorguya çekilecekler: “Ne oldu sizlere de yardımlaşmıyorsunuz?”

26.Aksine, bugün onlar teslim olmuşlardır.

                                                                                            (Sâffat/19-23)

40.Şüphesiz ki, Ayırma Günü onların hepsinin buluşma yeridir/ kararlaştırılmış buluşma vaktidir.

41,42.O gün Allah’ın merhamet ettiği kimseler hariç, hiçbir yakının yakına hiçbir şekilde yararı olmaz. Onlar yardım da olunmazlar. Şüphesiz ki Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olanın, engin merhamet sahibinin ta kendisidir.

                                                                                                                     (Duhân/40-42)

17.Kuşkusuz Ayırma günü kararlaştırılmış bir buluşma vakti olmuştur.

18.O gün Sûr’a üflenir; siz de hemen bölükler hâlinde gelirsiniz.

                                                                                                                 (Nebe/17-18)

 “Fasl günü [Ayırma günü]” ile ilgili olarak Mürselat suresinin tahlilinde geniş açıklama yaptığımızdan, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

O gün kesinlikle haksızlık söz konusu olmayacaktır:

71.O gün Biz, bütün insanları önderleriyle çağıracağız. Ki o gün, kimin kitabı sağ eline verilirse, işte onlar kendi kitaplarını okuyacaklar ve onlar kandil fitili/çekirdeğin iplikçiği kadar bir haksızlığa uğratılmayacaklar.

                                                                                                               (İsra/71)

Ayette göğün açılarak kapı kapı, yani bir anlamda delik deşik olduğu beyan edilmiştir. Bilindiği üzere Rabbimiz birçok ayette göğün bir tavan olduğundan bahsetmiştir. Gök gerçekten de bir tavan işlevindedir. Bu özelliği ile gökyüzü, uzaydan bize gelebilecek her türlü felaketi engellemektedir.

32.Ve Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise, gökyüzünün âyetlerinden yüz çevirenlerdirler.

                                                                                                              (Enbiya/32)

Kıyamet esnasında gökyüzünün bu özelliği ortadan kaldırılacak, gökyüzü delik deşik olacak, gökten meteorlar, zararlı ışınlar yeryüzüne inecektir. Bu konuyla ilgili bilim teknik konularında ayrıntılı bilgi bulunmaktadır.

Görüldüğü üzere, yukarıda anlatılan özelliklerdeki gökyüzü o gün delik deşik olup yeryüzündeki hayatı yok edecektir:

6,7.Şüphesiz Biz, olacak azabı çok yakın görürken, onlar onu çok uzak görüyorlar.

8-10.O gün gök erimiş bir maden gibi olur. Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur. Ve bir sıcak; yakın dost bir sıcak; yakın dosta sormaz.

                                                                                                             (Meariç/8, 9)

13-17.Sûr’a bir tek üfleme üflendiği, yeryüzü ve dağlar yerlerinden kaldırılıp bir çarpışla birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman, işte o gün, “o olay” olmuştur. Ve gök yarılmıştır, artık o, o gün dayanaksızdır. Tüm güçler, semanın çevresindedirler. O gün Rabbinin büyük tahtını; varlığını birliğini, yüceliğini, en yüksek makamın sahibi olduğunu, yok edilen eski varlıkların yerine yaratılan, daha iyi, daha mükemmel yeni varlıklar yansıtırlar.

                                                                                                        (Hakka/13-17)

21,22.Kuşkusuz cehennem, azgınlar için son varılacak yer olarak, gözetleme/pusu yeri olmuştur.

23.Orada darlık/kıtlık içinde kalacaklardır.

24.Orada bir serinlik ve içecek bir şey tatmazlar.

25,26.Ancak yaptıklarına uygun bir ceza olarak bir kaynar su ve irin tadarlar.

27.Şüphesiz onlar, hesabı ummazlardı.

28.Ve âyetlerimizi/alâmetlerimizi/göstergelerimizi yalanladıkça yalanladılar.

29.Oysa Biz her şeyi yazarak saydık, döktük.

30.Haydi tadın! Bundan böyle size azaptan başka bir şey artırmayacağız.–

Bu ayetlerde, dünya değiştirildikten sonra oluşturulan cehennemin dehşetli bir yer olduğu açıklanmaktadır. Öyle ki; kıyamet kopmuş, hesaplar görülmüş, kâfirler cehenneme sürülmektedirler.

Yirmi üçüncü ayetteki “ احقاباًahkaben” sözcüğü “devreler” anlamına alınarak cehennemin süreli olduğu ileri sürülmüştür. Biz bu konuya dair daha evvelki yaptığımız bir çalışmadan bir bölümü burada da naklediyoruz.

CENNET VE CEHENNEM EBEDÎ MİDİR?

Kur’an, dünya hayatının geçici, ahiret hayatının ise ebedî olduğunu defalarca tekrarlamış ve ahiret yurdunu “beka [devamlı kalıcılık] yurdu” olarak nitelemiştir. Dolayısıyla ahiret hayatında müminlerin mükâfatlandırılacağı cennet ile isyan ehlinin cezalandırılacağı cehennem birer ebedîlik yurdu olmak durumundadırlar. Zaten Kur’an’ın birçok ayetinde müminlerin cennette, kâfirlerin ise cehennemde ebedî olarak kalacakları bildirilmek suretiyle bu husus açıkça belirtilmiştir.

Bir an için bunun aksi düşünülecek olsa, yani Allah’ın insanlara malları ve canları karşılığında sattığı cennet yurdu geçici bir mekân olsa, bu takdirde Allah’ın kullarına “sonu gelmeyen nimet”i vermeyi vaat ettiği ebedî “Dâru’l-Emân”ın neresi olduğu sorusu gündeme gelecektir. Kur’an’da cennetten başka böyle bir yerin varlığı hakkında herhangi bir malûmat yoktur. Diğer taraftan Kur’an’da süreklilik arz eden bir ceza mahalli olarak tanıtılan cehenneme girenlerin oradan çıkacağına, çıkabileceğine, çıkarılacağına dair en ufak bir işaret yoktur. Tam aksine, ayetler cehenneme sokulanların orada ebedî olarak kalacaklarını bildirmektedir:

37-39.Sonra da Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler aldı/kendine vahyedildi; Biz dedik ki: “Hepiniz oradan inin. Artık size Benim tarafımdan bir kılavuz geldiğinde, kim kılavuzuma uyarsa, onlar için hiçbir korku yoktur; onlar mahzun da olmayacaklardır. Ve küfretmiş; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmişve âyetlerimizi yalanlamış kimseler; işte onlar, ateşin ashâbıdır. Onlar, orada temelli kalıcıdırlar.” Sonra da Allah, onun tevbesini kabul etti. Kesinlikle O, tevbeleri çokça kabul eden, çok tevbe fırsatı verenin, çok merhametli olanın ta kendisidir.

                                                                                      (Bakara/37- 39)

116.Kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenşu kimselerin malları ve çocukları, Allah’ın katında, onlara asla bir fayda vermeyecektir. Ve işte onlar, ateş ashâbıdırlar. Onlar orada sürekli kalıcıdırlar.

                                                                                        (Âl-i Imran/ 116)  

161,162.Küfredip; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedipde bu hâl üzerine ölen şu kimseler; işte onlar; Allah’ın, doğal güçlerin/vahiylerin, insanların hepsinin dışlaması onlaradır. Onlar dışlanışta temelli kalıcıdırlar. Onlardan azap hafifletilmez ve onlara bakılmayacaktır da.

                                                                                           (Bakara/ 161, 162) 

68.Allah, münâfık erkek ve münâfık kadınlara ve kâfirlere; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere/ inanmayanlara, içinde temelli kalanlar olarak cehennem ateşini vaat etmiştir. O, onlara yeter. Ve Allah, onları dışlayıp rahmetinden mahrum bırakmıştır! Ve onlara kalıcı bir azap vardır.

                                                                                             (Tövbe/ 68)

71.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olanlar, kesinlikle bölük bölük cehenneme sevk olunacak. Sonunda oraya vardıklarında kapıları açılacak. Ve onun bekçileri onlara: “İçinizden size Rabbinizin âyetlerini okuyan, bu gününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi?” diyecekler. Onlar: “Evet geldi” diyecekler. –Velâkin kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden üzerine azap kelimesi hak oldu.–

72.Sürekli olarak içinde kalmak üzere girin cehennemin kapılarından” denildi. –Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!–

                                                                                              (Zümer/ 71, 72) 

69-76.Allah’ın âyetleri üzerinde tartışanları görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Nasıl da döndürülüyorlar? Kitabı ve elçilerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette ileride, boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülüp, sonra ateşte yakılırlarken bileceklerdir. Sonra onlara: “Allah’ın astlarından ortaklar koştuğunuz şeyler nerededir?” denir. Onlar: “Bizden kaybolup gittiler; aslında biz zaten önceleri hiçbir şeye yakarmıyorduk” derler. İşte Allah, kâfirleri; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenleri böyle saptırır: “İşte bu, yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür. Orada sürekli kalmak üzere cehennem kapılarına girin!” –İşte, büyüklenenlerin durağı ne de kötüdür!–

                                                                                           (Mümin/ 69–76)

22,23.De ki: “Gerçek şu ki Allah’tan beni, Allah’tan tebliğler ve O’nun elçiliği görevleri dışında hiçbir kimse hiçbir zaman kurtaramaz. Ben O’nun astlarından bir sığınak da hiçbir zaman bulamam. Artık kim Allah’a ve O’nun Elçisi’ne karşı çıkarsa, onun için cehennem ateşi vardır. Onlar orada sonsuz olarak kalıcıdırlar.

                                                                            (Cinn/ 23) 

93.Ve kim bir mü’mini kasten [bile bile, isteyerek] öldürürse, işte onun cezası, içinde sürekli kalmak üzere cehennemdir. Ve Allah, ona gazap etmiş, onu dışlamış, rahmetinden mahrum bırakmış ve onun için çok büyük bir azap hazırlamıştır.

                                                                                      (Nisa/ 93)

14.Ve kim Allah’a ve O’nun Elçisi’ne karşı gelir ve O’nun sınırlarını aşarsa, Allah onu, içinde sürekli kalmak üzere cehenneme girdirir. Ve alçaltıcı azap onun içindir.

                                                                                              (Nisa/ 14) 

68-71.Ve işte Rahmân’ın kulları, Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah’ın haram ettiği canı öldürmezler. –Ancak hak ile öldürürler.– Zina da etmezler. –Ve kim bunları yaparsa, günahla karşılaşır. Kıyâmet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tevbe eden, iman eden ve sâlihi işleyenler bunun dışındadır. İşte Allah, onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tevbe eder ve sâlihi işlerse, kesinlikle o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.–

                                                                                         (Furkan/ 68-71)  

Bu konuda ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Bakara/162, 257, Maide/37, 80, Tevbe/68, Yunus/52, Hud/106, 107, Furkan/11, 69, Secde/14, 20, Fatır/36, 37, Zümer/40, 72, Fussılet/28, Şûra/44, 45, Haşr/17.

Bazıları, azap ayetlerinde geçen “hulûd” sözcüğünün “uzun süreli kalış”ı ifade edip ebedîliği [sonsuzluğu] ifade etmediğini iddia ederek cehennemin ve cehennem azabının ebedî olmayacağını ileri sürmüşlerdir. Oysa Kur’an’da hem cennetin hem de cehennemin sürekliliği aynı sözcüklerle [“hulud” ve “ebed”] ifade edilmiş, her iki mekân için de aynı kalıplar ve aynı ifade biçimi kullanılmıştır. Bir sözcüğün, bir yer için sonsuz, bir başka yer için sonlu anlamına gelmesi söz konusu olamayacağına göre, bu sözcüklerden cennetin “devamlı” olduğu gibi cehennemin de “devamlı” olduğu sonucu çıkmaktadır. Ama biz, bu hususun daha da netlik kazanması için, “hulûd” ve “ebed” sözcüklerinin lügat anlamlarının ve Kur’an’da kullanıldıkları yerler itibarıyla kazandıkları anlamların üzerinde durmakta yarar görüyoruz:

Noktalı “ha” harfiyle yazılan “halede” fiili ile bu fiilden türeyen “yahlüdü”, “hulden”, “hulûden” şeklindeki türevleri “devam etmek, kalmak, uzun zaman kalmak” anlamına gelir. Aynı şekilde, “halede” sözcüğünün içinde yer aldığı bileşik ifadeler de devamlılığı, sürekliliği ifade ederler. Meselâ, “halede ileyhi [meyletmek]”, “halede bihi [devam etmek, bağlı kalmak]”, “haledehû [ebedî, devamlı kalmak, ebedîleştirmek]” anlamlarına gelmektedir. (el-Müfredat; hld mad.)

Sözcükler bazen bulundukları cümlenin veya pasajın genel anlamı doğrultusunda lügat anlamlarından başka anlamlar da kazanabildiklerinden, “halede” sözcüğünün Kur’an’da nerelerde kullanıldığına da bakılması gerekir:

7.Ve Biz, senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz olgun kimseleri gönderdik/elçi yaptık.

Haydi, siz bilmiyorsanız Öğüt/Kitap Ehli olanlara/vahiy bilgisi olanlara soruverin.

8.Ve Biz o elçileri yemek yemez birer ceset yapmadık. Onlar sürekli kalıcılar/ ölümsüz de değillerdi.

                                                                                                   (Enbiya/ 7, 8)

Yukarıdaki 8. ayette “Ve onlar ölümsüz/ebedî de değillerdi” şeklinde çevirdiğimiz “ve mâ kânû hâlidiyn” ifadesindeki “halidiyn” sözcüğü, başına olumsuzluk edatı getirilmek suretiyle “dünyada ebedî kalmamak” anlamında kullanılmıştır.

105.O gün geldiğinde Allah’ın izni olmadan hiç kimse konuşmaz. İşte o gün insanlardan bir kısmı bedbaht ve bir kısmı da mutludur.

106,107.İşte şu bedbaht olanlar cehennem ateşi içindedirler. Onlara orada iç çekme ve hıçkırma vardır. Gökler ve yer durdukça onlar da o ateşte sürekli kalacaklardır. –Ancak Rabbinin dilediği müstesna.– Şüphesiz Rabbin dilediğini en üst seviyede yapandır.

108.Ve şu mutlu olanlara gelince, onlar da gökler ve yer durdukça ardı arkası kesilmeyen bir ikram olarak cennetin içinde sürekli olmak üzere kalacaklardır. –Ancak Rabbinin dilediği müstesnadır.–

                                                                              (Hud/ 105–108)

Bu ayetlerde geçen ve yukarıda söylediğimiz gibi süreklilik ifade eden “halidiyne fiha” ifadesi hem cennet ve cehennem için aynı kalıpta kullanılmış, hem de “dâme [sürekli, devamlı]” sözcüğüyle desteklenmiştir. 108. ayetin sonundaki “Bu bitmeyen / arkası kesilmeyen sürekli bir ikramdır” ifadesi ise bu anlamı pekiştirmektedir. Ayrıca herhangi bir yanlış anlaşılmaya meydan vermemek amacıyla, yukarıdaki ayetlerle ilgili olarak iki hususun daha açıklanmasında yarar görüyoruz:

-   Ayetlerde geçen “yer ve gök durdukça” tabiri sadece Arapçada değil, başka birçok dilde de sonsuzluğu belirten bir deyimdir.

-   “Allah’ın dilemesi müstesna” ifadesi, Allah’ın dilediğini yapmaya muktedir olduğu, her şeyin nihai kararını ancak Allah’ın vereceği, Allah’ın kimseden izin almayacağı ve kimseye hesap vermeyeceği anlamına gelen kısa ve kalıplaşmış bir ifadedir. Yoksa bu ifade Allah’ın vaadinden dönebileceği anlamına gelmez. Çünkü O, vaat ettiğini mutlaka yerine getirir ve vaadinden asla dönmez.

Sözlüklerde yer alan “El-ebedü [ebed]” sözcüğünün anlamı “sonsuzluk, sınırsız zaman, kadim, ezeli, daim”[1] demektir. Çoğul hâli “abad” ve “ubud” şeklindedir. “Hulûd” sözcüğü gibi “ebed” sözcüğünün de türevleri aynı anlam eksenindedir. Meselâ: “Ebediyyü”, ebedî, sonsuz, daim; “ebedîyyetü”, sonsuzluk, ahiret; “ile’l-ebedi”, ebediyyen, daima; “ebeden” ise daima, her zaman, hiç anlamlarına gelmektedir.

“Ebed” sözcüğünün “uzun zaman” anlamını ifade etmesi, ancak dünyada herhangi bir şey için kullanılması hâlinde mümkündür. Mesela “Bu devlet ebediyen yaşayacaktır” ifadesindeki ebediyet, dünyanın ömrü ile sınırlıdır. Çünkü dünya ebedî değilken onun üzerindeki bir şeyin ebedî olması mantıksızdır. Dolayısıyla, bu tür kullanımlarda sözcük “uzun zaman” anlamına gelmektedir. Sözcük Allah ve ahiret için kullanıldığında ise anlamı kesinlikle “sonsuzluk” ifade eder.

“Ebed” sözcüğünün Kur’an’da nasıl kullanıldığı konusunda Nisa suresinin aşağıdaki ayetleri de gayet açık bir örnektir. Cehennemin devamlı ve ebedî olduğu, bu ayetlerde de “halidiyne fiha ebeda” ifadesiyle beyan edilmektedir:

168,169.Şüphesiz küfreden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenve şirk koşmak sûretiyle yanlış; kendi zararlarına iş yapan şu kimseler; Allah, onları bağışlayacak değildir. Onları içinde temelli ve sonsuza dek kalacakları cehennem yolundan başka bir yola da kılavuzlayacak değildir. Ve bu, Allah’a çok kolaydır.

                                                                                   (Nisa/ 168, 169)  

Bu ayetler, azabın ve cehennemin devamlı olmadığını söyleyenlerin çok iyi incelemeleri gereken ayetlerdir. Çünkü Yüce Allah bu ayetlerde kâfir ve zalimleri asla bağışlamayacağını, onların sürekli cehennemde kalacaklarını ve cezalarının devamlı olacağını bildirmektedir. Ayetlerin sonunda yer alan “Bu Allah’a kolaydır” ifadesi ise, cezaların ve cehennemin ebedî olduğuna aklı yatmayanlara ve kimilerinin kanını donduran böylesine bir cezayı Allah’ın adaleti ile bağdaştıramayıp Allah’a adalet dersi vermeye kalkanlara yöneliktir. Bu ifade ile Yüce Allah sanki onlara “Siz kabul etmeseniz de bu böyledir!” demektedir.

74-76.Şüphesiz ki günahkârlar cehennem azabında süreklidirler. Kendilerinden hafifletilmeyecektir. Onlar, orada da ümitsizlerdir. Ve Biz, onlara haksızlık etmedik, fakat onlar, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimselerin ta kendileri idiler.

77.Ve onlar seslenirler: “Ey Mâlik! Rabbin bizim işimizi bitirsin.” Mâlik: “Şüphesiz siz, böyle kalacaksınız” dedi.

                                                                       (Zühruf/ 74–77)    

Cehennem azabının ebedî olduğunu bildiren bu ayetlerdeki “müks, makis” sözcüğü “ikamet etmek, bir yerde durup beklemek”[2] anlamına gelmektedir. Yani Malik’in ifadesiyle kâfirlere “Sizin ikametgâhınız burasıdır, siz artık buralısınız, başka yeriniz yok!” denilmektedir. “Müks” sözcüğünden başka, Kur’an’da kullanılan “seva” ve “lübs” sözcükleri de “ikamet edilen yer” anlamındadır.

Bu sözcüklerle ifade edilen “ikamet etme” kavramı Kur’an’da hem Zühruf suresinin 77. ayetinde olduğu gibi cehennem için, hem de Kehf suresinde olduğu gibi cennet için kullanılmıştır:

1-4.Tüm övgüler, katından şiddetli azaba karşı uyarmak, düzeltmeye yönelik işler yapan mü’minlere, şüphesiz kendileri için, içinde sürekli kalıcılar olarak güzel bir ödül bulunduğunu müjdelemek ve “Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için, kuluna, gözetici olarak, kendisi için hiçbir pürüz oluşturmadığı Kitab’ı indiren Allah içindir; başkası övülemez.

                                                                                         (Kehf/ 1–4) 

Kehf suresinin 3. ayetinde geçen “makis” sözcüğü “ikamet edilen, kalınan yer” anlamındadır. Keza, “peltek se, vav, ya” ile yazılan “seva” sözcüğü de “makis” sözcüğü ile eş anlamlı olup yine “ikamet etmek, sabit olmak”[3] anlamına gelmektedir. Rabbimiz “müks” sözcüğünü Ra’d suresinin 13. ayetinde, yağmur suyunun köpüğünün gidip faydalı olan kısmının yerde kalmasını belirtmek için kullanmıştır.

Sonuç olarak şu söylenebilir: Ayetler manalandırılırken, ayette bulunan sözcüklerin Kur’an bütünlüğü içinde kazandığı anlamlara dikkat edilmeli, sözcüklerin lügat anlamları arasından ayetteki vakıaya uygun olanı seçilmelidir. Bunu konumuzla ilgili bir örnekle açıklayabiliriz: Allah Kur’an’da ebediyet âleminde sonu gelmeyen nimetler ikram edeceği müjdesini vererek inanan kullarının yüzlerini güldürmekte, zalim ve kâfir kullarının içlerini karartmak için de onları sonsuz azapla tehdit etmektedir. Hâl böyleyken, yukarıdaki ayetlerde geçen “ebedîlik cenneti” ve “devamlı kalınacak yer” anlamları yerine, “geçici cennet” ve “bir müddet kalınacak yer” anlamları konulursa, Allah’ın kullarına olan vaadinin geçici mekânlar için söz konusu olduğu gibi yanlış bir algılama ortaya çıkar. Bu yanlış algılama ise vaadin [mükâfatın] cazibesini, vaîdin [cezanın] de korkusunu sorgulanır hâle getirebilir. Böyle yanlışlara düşmemek ve doğru anlamlara ulaşmak için sözcüklerin Kur’an bütünlüğü içinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Söz konusu sözcükler Kur’an’da bir örgü gibi birbirini tamamlayacak şekilde ve hep devamlılığı, sonsuzluğu ifade edecek anlamlarda kullanılmıştır. Zaten Kur’an’ın bütüncül mesajı da bu anlamları desteklemektedir.

Ayrıca bu sözcükler Kur’an’da soyut birer kavram olarak değil, anlamlarının kavranmasını kolaylaştıracak biçimde belirli bir inanışa, anlayışa dayanan ve temsilî anlatımlarla somutlaştırılmış bir âlemin niteliğini belirtmek için kullanılmıştır.

13.Ve elleri boyunlarına bağlanmış olarak cehennemden dar bir yere atıldıkları zaman, oracıkta ölümü isterler.

14.–Bugün bir ölüm değil birçok ölüm isteyin!–

15.De ki: “Karşılık ve gidilecek bir yer olarak bu mu daha iyidir yoksa Allah’ın koruması altına girmiş kişilere söz verilen sonsuzluk cenneti mi?” 16.Onlar için orada temelli olmak üzere diledikleri her şey vardır. –Bu, Rabbinin yerine getirilmesini üstüne aldığı bir vaattir.–

                                                                                   (Furkan/ 13–16)

CEHENNEM EBEDÎ AMA AZAP SÜRELİ MİDİR?

Bu soru ekseninde ileri sürülen iddialarda cennet ehlinin ebedî olarak cennette kalmasında hiçbir mahzur görülmemiştir. Bunlara göre sorun, cehennem ehlinin cehennemde ebedî olarak cezalandırılmasındadır.

Cehennem azabının ebedîliği konusu tarih boyunca tartışılmış ve çeşitli gerekçeler gösterilerek değişik kesimler tarafından azabın ebedî olmadığı savunulmuştur. Meselâ Yahudiler, ellerindeki kitapta olmamasına rağmen tahrif sonucu Allah adına bir yalan uydurmuşlar ve ne kadar süre ile suç işlenirse cehennemde de o kadar süre kalınacağına inanmışlardır. Musa peygamberin aralarından ayrıldığı kırk gün zarfında Allah’a inanmayı bırakıp “altın”a tapmaları hakkında da “Biz kırk gün günah işledik, kırk gün yanacağız. Başka günlerde bize ateş dokunmaz” demişlerdir. Ancak “Yahudi mantığı” deyiminin tipik örneği olan “cehennemde sayılı gün kalma” şeklindeki icat Yüce Allah tarafından Âl-i Imran suresinin 24. ayetinde “uydurulmuş bir yalan” olarak nitelenmiş,

Bakara suresinin 80. ayetinde de “bilmedikleri bir şeyin Allah’a isnat edilmesi” olarak tanımlanmıştır:

24,25.Bu, onların, “Ateş bize sayılı birkaç gün dışında asla dokunmayacaktır” demeleri nedeniyledir. Onların uydurmuş oldukları şeyler de dinlerinde kendilerini aldatmaktadır. Peki, kendisinde hiç şüphe olmayan o günde onları bir araya topladığımız ve hiç kimseye haksızlık edilmeden herkese kazandıkları şeyler tamamen ödendiği zaman nasıl olacaktır?

                                                                                          (Âl-i Imran/ 24,25) 

80.Ve onlar dediler ki: “Sayılı birkaç gün dışında ateş bize asla dokunmayacaktır.” De ki: “Allah’tan garanti içeren bir söz mü aldınız? Allah, verdiği söze asla ters düşmez. Yoksa siz, Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”

                                                                                             (Bakara/ 80) 

Kendilerine verilen kitabı tahrif ettikleri Kur’an ile sabit olan Yahudilerin bu uydurmaları sadece cehennem azabının süreli olduğu inancından ibaret değildir. Onların Yahudi ve Hıristiyanlardan başkasının cennete giremeyeceği (Bakara/111), yalnız kendilerinin Allah’ın dostları oldukları (Cuma/6) gibi başka kuruntuları da vardır. Ancak dünyada işledikleri yüzünden ölümü istememeleri de (Cuma/7) göstermektedir ki, söyledikleri bütün bu yalanlara kendileri de inanmamaktadırlar. Bu yalanları uydurmakla işledikleri günah, sıradan bir günah değildir. Nitekim Kur’an’ın birçok ayetinde Yahudilerin pek çok sebeple kâfirleştikleri bildirilmiştir. Küfür ise süreli değil, sürekli olan bir suçtur. Bir kâfirin “On gün kâfirlik edeyim, sonra imana gelirim” diye düşünmesi söz konusu olamaz. Kâfirin ömrü ebedî olsa, küfrü de ebedî olur:

36.Ve şu kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenşu kişiler, cehennem ateşi kendileri için olanlardır. Onlar hakkında hüküm verilmez ki ölsünler. Kendilerinden, cehennem ateşinin birazı da hafifletilmez. İşte Biz, kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenher aşırı kimseyi böyle cezalandırırız. 37.Ve onlar, orada feryat ederler: “Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapmış olduklarımızdan başka düzgün amel yapalım.” –Sizi, düşünecek olanın düşüneceği kadar ömürlendirmedik mi? Size uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın! Artık şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar için bir yardımcı da yoktur.–

38.Kesinlikle, Allah göklerin ve yerin görülmeyenini, duyulmayanını, sezilmeyenini bilendir. Hiç şüphesiz O, göğüslerin içindekini çok iyi bilendir.

                                                                                    (Fatır/ 36–38)

27.Ve onların, ateşin üzerinde durduruldukları zaman, “Ah, ne olurdu dünyaya döndürülseydik, Rabbimizin âyetlerini yalanlamasaydık ve mü’minlerden olsaydık!” deyiverdiklerini bir görsen!

28.Aksine, işin aslı daha önce gizleyip durdukları açığa çıktı. Geri çevrilselerdi yine yasaklandıkları şeye kesinlikle dönmüşlerdi. Evet onlar gerçekten yalancıdırlar.

                                                                                            (En’âm/ 27, 28)

Küfrün ebedî olması gibi, iman da süreli [üç günlük, beş yıllık] değildir. Buna göre, nasıl imanın mükâfatı ebedî ise, küfrün cezası da ebedî olmak durumundadır.

Müslümanlar arasında cehennem azabının ebedîliğinin Allah’ın adalet ve sonsuz rahmetiyle, O’nun Rahman ve Rahîm sıfatlarıyla bağdaşmadığını düşünerek cehennem ehlinin cehennemde ebedî olarak kalmayacağını ya da ebedî olarak acı çekmeyeceklerini savunanlar da olmuştur. Kendi akıllarına göre Allah’a din öğretmeye çalışan bu kişilerin başında Muhyiddin-i Arabî gelmektedir.

Cehennem azabının geçici olduğunu savunan Müslümanlar, ileri sürdükleri görüşlerine, zayıf rivayetler yanında, bazı ayetlerde geçen sözcüklerin “yan anlamlarını” da delil olarak göstermişlerdir. Bunlardan birisi Nebe’ suresindedir:

21,22.Kuşkusuz cehennem, azgınlar için son varılacak yer olarak, gözetleme/pusu yeri olmuştur.

23.Orada darlık/kıtlık içinde kalacaklardır.

24.Orada bir serinlik ve içecek bir şey tatmazlar.

25,26.Ancak yaptıklarına uygun bir ceza olarak bir kaynar su ve irin tadarlar.

                                                                              (Nebe’/ 21–26) 

Yukarıdaki 23. ayette geçen “ احقابا ehkaben” sözcüğüne lügatlerde “bir yıldan fazla bir zaman”, “uzun zaman”, “seksen sene” gibi anlamlar verilmiştir.[4] Ahiret yurdunun süreli olduğunu iddia edenler, lügatlerdeki bu süreleri ahiret yurdu için yeterli görmemiş olacaklar ki, sözcüğü “asırlarca, çağlar boyu” diye tercüme etmişlerdir. Cehennem azabının ebedî olmadığını ileri sürenler, bu iddialarını ahiret yurdunda kalınacak süreyi ifade eden “ahkaben” sözcüğünün bir zaman dilimini belirtmekte oluşuna dayandırmaktadırlar.

“Ahkaben” sözcüğüne aynı zamanda hâl ve durum bildiren bir anlam vermek de mümkündür. Şöyle ki: Dikkat edilirse, sözcüğün geçtiği ayetten sonraki ayetlerde, cehennemde bulunanların serinlik ve içecek bir şey tadamayacakları, aksine kaynar su ve irin içecekleri ve onlar için azaptan başka bir şeyin artırılmayacağı bildirilmektedir. Bu şartlardaki bir insanın kısa sürede “deve semerini bağlayan kayış”a veya “semerin yükünü bağlayan ip”e dönmesi kaçınılmazdır. İşte, “ الحقب  el-hakabu” sözcüğünün çoğulu olan “ahkab” sözcüğü de bu anlama gelmektedir. Gerçekten de cehennemdeki onca azabın içinde kaynar su ve irin içen kimselerin zayıflama sonucunda kayışa veya ipe benzetilmeleri, içinde bulundukları durumu anlatmak için son derece uygun bir benzetmedir. Bize göre bu sözcükle ilgili en isabetli görüşü Zemahşerî dile getirmiştir:[5]

Ayetteki “ehkaben” kelimesi, yağmuru, hayır ve bereketi az olduğunda kullanılan “hakıbe âmünâ” deyimiyle, bol rızık elde edemeyen kimse hakkında kullanılan “Hakıbe fülanün fe hüve hakıbe” ifadesine varıp dayanır ki, bunun çoğulu da “ehkâb” olur. Böylece, ayetteki bu kelime “onlar orada, bir darlık ve kıtlık içinde oldukları halde beklerler …” takdirinde, “ehkâben” kelimesi hal olarak mensup olmuş olur. “Orada ne bir serinlik, ne de içilecek bir şey tadarlar” ifadesi de bunun tefsiridir.

Cehennem azabının geçici olduğunu savunanların delil olarak ileri sürdükleri bir diğer husus da En’âm ve Hud surelerindeki ayetlerde geçen “Allah’ın dilediği hariç” ifadesidir:

128.Ve Allah, onların hepsini topladığı gün: “Ey gizli düşman topluluğu! Kesinlikle bu insanlardan çoğalttınız!…”

İnsanlardan onların yakınları da, “Rabbimiz! Biz birbirimizden kazanç sağladık. Sonunda biz, bizim için vakitlendirdiğin süremizin sonuna ulaştık” derler. Allah, “Ateş, sizin durağınızdır. Orada, Allah’ın dilemesi hariç, sonsuz olarak kalacaksınız” der. Şüphesiz Rabbin en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan, en iyi bilendir.

                                                                                 (En’âm/ 128)

Daha önce de söylediğimiz gibi, “Allah’ın dilediği hariç” ifadesi, her zaman ve her koşulda güç ve kudretin Allah’a ait olduğunu, O’nun dilediğini yapacağını vurgulayan bir ifadedir. Bu ifadenin cümlede bildirilen hükmün bir istisnası olduğuna işaret ettiğini düşünmek yanlıştır. Çünkü ayette Rabbimizin “En-nâru mesvaküm halidine fiha [Sizin ebedî kalacağınız ikametgâhınız ateştir].” sözlerine muhatap olanlar, “cinn” ve “ins”den şeytanlara tâbi olan kâfirlerdir. Rabbimiz ise, kâfirler için cehennemin ebedî olduğunu ve onların bağışlanmayacağını, Nisa suresinin 168, 169. ayetlerinde açıkça bildirmiştir. Dolayısıyla bu hükümde bir istisna olduğunu düşünmek, Nisa suresinin ayetleriyle çelişmek olur.

106,107.İşte şu bedbaht olanlar cehennem ateşi içindedirler. Onlara orada iç çekme ve hıçkırma vardır. Gökler ve yer durdukça onlar da o ateşte sürekli kalacaklardır. –Ancak Rabbinin dilediği müstesna.– Şüphesiz Rabbin dilediğini en üst seviyede yapandır.

                                                                                          (Hud/ 106, 107) 

Burada da, Hud suresinin 107. ayetinde geçen “Allah’ın dilediği hariç” ifadesinin, bir istisnayı işaret ettiğini düşünmek, aynı ayette geçen “halidine fiha” ifadesini “geçici bir süre” olarak kabul etmeyi gerektirmektedir. Oysa 108. ayete bakıldığında, cennet ve cennetliklerin durumunun da aynı sözcüklerle ifade edildiği görülmektedir:

108.Ve şu mutlu olanlara gelince, onlar da gökler ve yer durdukça ardı arkası kesilmeyen bir ikram olarak cennetin içinde sürekli olmak üzere kalacaklardır. –Ancak Rabbinin dilediği müstesnadır.–

                                                                                  (Hud/ 108)   

Bu durumda her akleden kişi şu soruyu soracaktır: “Halidine fiha” ifadesi cennet için kullanıldığında “sonsuzluk” anlamına geliyor da niçin cehennem için kullanıldığında oranın “süreli” olduğu anlamına gelsin?

Cehennem azabının ebedî olması konusuna mantıkî açıdan bakıp sırf bu yönden itiraz edenler de olmuştur. Meselâ bazıları “Azap, doğuştan temiz ve günahsız olan insanın sonradan ürettiği kötülüklerle kirlenmesinden dolayı öngörülen bir temizlenme sistemidir. Azabın kendisi bizzat amaç değildir. Böyle olunca, günah işlemiş ve bu yolla kirlenmiş olanlar bu kirliliklerinden arındığında azapları da son bulacaktır. Bunun aksini düşünmek Allah’ın azap etmekten zevk aldığını iddia etmek olur. Böyle bir zevk, O’nun ulûhiyetinin şanına yakışmaz, Kur’an’ın verileriyle de bağdaşmaz” diyerek cehennem ve cehennem azabının ebedî olmadığını ileri sürmüşlerdir.

Dikkat edilirse, bu görüş, cehennem azabının günahları temizleyeceği varsayımına ve Allah’ın azap etmekten zevk almadığı gerçeğine dayandırılmıştır. Dolayısıyla bu görüşün tahlili de bu iki bakımdan yapılmalıdır.

Birinci olarak, bu görüş sahiplerinin gözden kaçırdıkları bir husus vardır: “Temizlenme” kavramı kirlenenler için kullanılabilir ama bizzat kendileri kir olanlar için söz konusu edilemez. Rabbimiz Tövbe suresinin 28. ayetinde “Müşrikler ancak necestir” demek suretiyle, cehennemlik olan müşriklerin doğrudan “pislik” olduğunu çok açık bir şekilde ifade etmiştir. Kendisi “neces” olanın temizlenmesi ise ancak tövbe ve iman ile mümkündür; üstelik bunun yeri de ahiret değil, dünyadır. Çünkü her insana bu fırsat dünyada verilmiş, tövbe etmeye tenezzül etmeyenlerin yerinin cehennem olacağı kendilerine dünyada iken bildirilmiştir. Bu bildirim Allah’ın vaadidir ve Allah asla vaadinden dönmez.

İkinci olarak, bu görüş sahiplerinin unuttukları bir başka husus daha vardır: “Zevk almak”, “duygusal davranmak”, “hislerine kapılmak” gibi davranışlar, yaratılmışların özellikleridir. Yaratıcı ise bunlardan beridir. O, insanlara tercihlerinin sonucu olan şeyleri daha onlar dünyada iken vaat etmiştir. Ahirette bu vaatlerini yerine getirmek suretiyle şaşmaz adaletini tecelli ettirecektir. Cehennemdeki azap Allah’ın suçlulara -hâşâ- kızması sebebiyle değil, önceden bildirilmiş vaadin yerine getirilmesi, adaletin sağlanması sebebiyledir.

Yüce Allah, suçlulara önceden ilân ettiği cezaları vermek suretiyle adaleti sağlayacağını “intikam” sözcüğünü kullanarak birçok ayette bildirmiştir:

95.Ey iman etmiş kimseler! Siz, dokunulmaz iken/ hac görevini sürdürürken av hayvanı öldürmeyin. İçinizden kim kasten onu öldürürse, yaptığı işin vebalini tatması için, Ka‘be’ye ulaşacak bir hedy/ yiyecek olarak hediye edilen hayvan olmak üzere öldürdüğü hayvanın benzeri ona ceza olacak, –buna içinizden iki adaletli kişi hükmeder– yahut kefaret olarak miskinleri doyurmak yahut onun dengi oruç tutmaktır. Allah geçmişi affetmiştir. Fakat kim de tekrarlarsa, Allah yakalayıp cezalandırarak adaleti sağlar. Ve Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, suçluyu yakalayıp cezalandırarak adaleti sağlama ilkesi sahibidir.

                                                                                      (Maide/ 95) 

3,4.Allah, sana, sadece içinde konu edilenleri doğrulayıcı olarak bu kitabı hak ile indirdi. O, daha önce insanlara doğru yol kılavuzu olarak Tevrât’ı ve İncîl’i de indirmişti. Furkân’ı da O indirdi. Şüphesiz kâfirler; Allah’ın âyetlerini bilerek reddedenşu kimseler, çetin bir azap kendileri için olanlardır. Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, suçluları yakalayıp cezalandırmak sûretiyle adaleti sağlayandır.

                                                                                     (Âl-i Imran/3, 4) 

47.O hâlde sakın Allah’ın, elçilerine olan vaadinden cayacağını sanma! Şüphesiz Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, suçluyu yakalayıp cezalandırarak adaleti sağlama ilkesi sahibidir.

                                                                                     (İbrahim/ 47)

32.Öyleyse Allah’a karşı yalan söyleyen ve doğru kendisine geldiği zaman onu yalanlayandan daha yanlış; kendi zararlarına iş yapan kim olabilir? O kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler için cehennemde bir sığınak yok mu!?

                                                                                        (Zümer/ 32) 

37.Kime de Allah kılavuz olursa, artık onu da şaşırtan biri yoktur. Allah, çok güçlü, suçluyu yakalayıp, cezalandırarak adalet sağlayan değil midir?

                                                                                       (Zümer/ 37) 

Diğer taraftan, ahiretteki cezalar insanların dünyada işlediklerinin doğal sonuçlarıdır. Bu cezalar, dünyada iken haberli oldukları ama inanmadıkları şeylerdir:

33.Ve işledikleri şeylerin kötülükleri kendilerine belli oldu ve onları, kendisiyle alaya aldıkları şeyler kuşatıverdi.

                                                                                (Casiye/ 33)  

Bir insanın dünyada hayatı boyunca yaptığı işlerin sonuçlarıyla beraber yaşaması nasıl gayet olağan ise, ahiretteki ebedî hayatında da aynı işlerinin sonuçları ile beraber yaşaması o kadar doğaldır. Dolayısıyla, bu durumun adalet ve rahmetle hiçbir çelişkisi yoktur.

Bazıları da ahiret hayatının -özellikle de cennet ve cehennemin- ebedî olması ile “taaddüdü kudema” oluşacağını, yani ebedîliğin cennet ve cehenneme de izafe edilmesi ile sadece Allah’a ait olan bu özelliğin çoğalmış olacağını ileri sürmüşler ve bu sebeple cehennemin ebedî olması durumunun Kur’an’ın ulûhiyet anlayışına aykırı olacağını iddia etmişlerdir.

Bu görüş sahipleri iddialarına Kasas suresinin 88. ayetindeki  “Allah’ın zatı dışında her şey helâk olacaktır” ifadesi ile Rahman suresinin aşağıdaki ayetlerini kanıt olarak göstermişlerdir:

26,27.Yeryüzünün üzerindeki her kişi gelip geçicidir. Ve o celal ve ikram sahibi Rabbinin bizzat Kendisi baki kalır.

                                                                         (Rahman/ 26, 27)

Öncelikle belirtmek gerekir ki, cennet ve cehennemin ebedî olması kesinlikle bir “taaddüdü kudema” değildir. Çünkü ahiret âlemi, cennet ve cehennem irade ve kudret sahibi bir varlık değil, bizzat Allah tarafından kulları için yaratılmış şeylerdir. Dolayısıyla bunların ilâhlık iddiasında bulunmaları söz konusu olamayacağından, bu durumun Kur’an’ın ulûhiyet anlayışına ters olması da söz konusu değildir.

Konuya delil getirilen Kasas suresinin 88. ayetinin tamamı ise şöyledir:

88.Ve Allah ile beraber başka bir tanrıya yalvarma. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun Zatından başka her şey yok olacaktır. Yasa-ilke, yalnızca O’nundur. Siz de ancak O’na döndürüleceksiniz. İsra1.Kulunu, bir gece, âyetlerimizden/ alâmetlerimizden/ göstergelerimizden gösterelim diye, Mescid-i Haram’dan bir kenarını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürüten Zat, her türlü noksan sıfatlardan arınıktır. Şüphesiz O, en iyi işitenin, en iyi görenin ta kendisidir.

                                                                                                           (Kasas/ 88)

Görüldüğü gibi, ayette Allah’tan başka ilâhlara, ölümlü olmaları sebebiyle inanılmaması gerektiği, Allah’ın ise baki olduğu bildirilmektedir. Yani, ayetteki o ifadenin, getirilmek istenen anlamla bir ilgisi yoktur.

Rahman suresinin 26, 27. ayetlerinde ise tamamen dünya ile ilgili gerçekler dile getirilmekte ve dünyada var olan her şeyin kıyamet ile yok olacağı vurgulanmaktadır. Bu ifadelerin ahiretle, cennet ve cehennemle bir ilgisi yoktur.

Biz, dünyaya ve içindekilere geçici olma özelliği veren Yüce Allah’ın ahirete de devamlı olma özelliği verdiğine inanıyor, eğer durum bunun aksi olsaydı, insanların bu müşkülünü asla belirsizliğe bırakmayıp Kur’an’da açıkça beyan etmiş olurdu diye düşünüyoruz. Bu konu asrısaadette de böyle anlaşılmış ve kabul edilmiş olmalı ki, cennet ve cehennemden sonra ne olacağı hakkında peygamberimize tek bir soru bile sorulmamış, literatürde buna ilişkin hiçbir rivayet yer almamıştır.

Netice olarak; cehennem de, cehennemdeki azap da daimidir.

26. ayetteki “yaptıklarına uygun bir ceza olarak” ifadesiyle, cehennemliklere verilen cezanın eksik veya fazla olmayıp işledikleri amellere tamı tamına denk bir ceza olduğu kast edilmiştir.

Cehennemdeki cezanın kötü amellerin karşılığı kadar olacağı hususu birçok ayette konu edilmiştir:

26.Güzellik yapan kişiler için daha güzeli ve fazlası vardır. Yüzlerine kara bulaşmaz, aşağılık, aşağılanma da. İşte bunlar, cennet ashâbıdırlar. Onlar, orada sonsuz olarak kalıcıdırlar. 27.Kötülük kazanmış olan kimseler de, kötülüğün cezası, bir benzeri iledir. Ve onları bir aşağılık kaplar. Onlar için Allah’tan, hiçbir koruyucu yoktur. Sanki onların yüzleri karanlık gecelerden bir parçaya bürünmüş gibidir. İşte onlar ateşin ashâbıdırlar. Onlar orada sonsuza dek kalacaklardır.

                                                                                                                         (Yunus/26)

90.Ve kim kötülükle gelirse, artık yüzleri ateşte sürtülür. –Siz yaptığınız amellerden başkasıyla mı karşılı göreceksiniz?–

                                                                                                                       (Neml/90)

84.Kim bir iyilik getirirse, ona ondan daha hayırlısı/ ona ondan dolayı bir hayır vardır. Ve kim bir kötülük getirirse; işte o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları şeyler ile karşılıklandırılırlar.

                                                                                                                       (Kasas/84)

Ve Sebe’/33, Mü’min/40, Şûra/40.

Bu durumların gerçekleşeceğini ummayan, sürekli olarak ahireti yalanlayan kimselerin yaptıkları bir bir ortaya konup hesabı sorulduktan sonra kendilerine “Haydi tadın! Bundan böyle size azaptan başka bir şey artırmayacağız” denilmektedir.

29. ayette Rabbimiz “Oysa Biz her şeyi yazarak saydık döktük” buyurmaktadır. Rabbimizin bu sözü, dünya hayatında iken insanın her konuştuğu sözün, ortaya koyduğu her davranışın kayda alındığı gerçeğini ifade etmektedir:

16.Ve andolsun insanı Biz oluşturduk. Nefsinin kendisine neler fısıldadığını da biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız. 17,18Onun sağından ve solundan (her yanından) yerleşik iki tesbitçi onun her işini tesbit edip dururken, insan hiçbir söz söylemez ki yanında hazır gözetleyen bulunmasın.

                                                                                            (Kaf/16- 18)

6.Artık Allah, onların hepsini dirilteceği gün yaptıkları şeyleri kendilerine haber verecektir. Allah onların yaptıkları şeyleri bir bir saymıştır, onlar ise unutmuşlardır. Ve Allah, her şeye en iyi şâhittir.

                                                                                                               (Mücadele/6)

49.Ve Kitap/ amel defteri konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük-küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış” derler. Ve onlar, yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez.

                                                                                                                       (Kehf/49)

Ve Ya Sin/12, İsra/13, 14, Ahkaf/20, A’raf/50, Vakıa/42- 48,  Muhammed/15.

31-37.Kesinlikle Allah’ın koruması altına girmiş kişiler için, Rabbinden; göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbinden; Rahmân’dan [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'tan] bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar/ kurtuluş mekânları; sulak bağlar-bahçeler, üzümler, hepsi bir seviyede tomurcuklar; çiçek bahçeleri, dolu dolu su kapları vardır. Onlar, orada boş bir söz ve yalan duymazlar. –Onlar, O’nun huzurunda söz söylemeye güç yetiremezler.–

Cehennemliklerin ahirette neyle karşılaşacakları bildirildikten sonra bu ayetlerde de muttakilerin güzel ve mutlu konumları haber verilmektedir.

Benzer bilgiler başka ayetlerde de verilmektedir:

49-52.İşte bu, bir öğüttür/ şereftir/ hatırlatmadır. Şüphesiz ki Allah’ın koruması altına giren kimseler için güzel bir dönüş yeri; içlerinde yaslanarak birçok meyve ve içecekler istedikleri ve de yanlarında hepsi de aynı yaşta, gözleri karşılarındakinden başkasını görmeyen hizmetçilerin bulunduğu, kapıları kendilerine açılmış olan Adn cennetleri vardır.

                                                                                                            (Sad/49-52)

10.De ki: “Ey iman etmiş olan kullar! Rabbinizin koruması altına girin. Bu dünyada iyilik-güzellik yapanlara bir güzellik vardır. Şüphesiz Allah’ın yeryüzü geniştir. Ancak sabredenler, ödüllerini hesapsız tastamam alacaklardır.”

                                                                                                                (Zümer/10)

38-40.İndirilmiş âyetler ve vahiy, tanık olarak saf saf dikildikleri gün, Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz. Ve o izin verilen, doğruyu söyler: “İşte bu, hak gündür. Artık dileyen Rabbine bir sığınak edinir. Şüphesiz Biz sizi yakın bir azap ile uyardık.” O gün, kişi iki gücünün/mal ve çevresinin ne takdim ettiğine bakar/yaptıklarıyla yüz yüze gelir ve kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kişi: “Ah ne olaydı, ben bir toprak olsaydım” der.

İnkârcıları bekleyen akıbetin haber verildiği bu ayetlerde, uyarı amacıyla kıyamet gününün dehşeti ve insanın çaresizliği dile getirilmektedir. O gün en büyük tanık Allah’ın gönderdiği vahiyler olacaktır. İlahî kitaplar o gün saf saf dizilecek, insan hakkında tanıklık edecektir: “İşte bu, hak gündür. Artık dileyen Rabbine bir sığınak edinir. Şüphesiz Biz sizi yakın bir azap ile uyardık.

Saf saf dizilip insanı uyaran melekler ve ruh, Allah’ın insanlığa gönderdiği kitaplar, yani vahiylerdir.

21-23.Kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi değil! Yer üst üste sarsıntılarla dümdüz edildiği zaman, Rabbinin hesaba çektiği, gönderdiği vahiyler tanık olarak saf saf dizildiği zaman, o gün cehennem de getirilmiştir; o insanın, o gün aklı başına gelecektir, artık aklının başına gelmesinin kendisine ne yararı var ki!

                                                                                                          (Fecr/21- 23)

1-5.O saflar hâlinde dizilen/dizen, sonra da haykırıp sürükleyen, haykırıp sürükledikten sonra da öğüt okuyan Kur’ân âyetleri kanıttır ki sizin İlâhınız kesinlikle Bir Tek’tir. O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Doğuların da Rabbidir.

                                                                                                    (Saffat/1-  5)

164-166.Ve “Bizden her birimizin kesinlikle belli bir makamı vardır. Ve biz kesinlikle saf saf dizilenlerin/ dizenlerin ta kendisiyiz. Biz, Allah’ı noksanlıklardan arındıranların da ta kendisiyiz”.

                                                                                                       (Saffat/164- 166)

Ve Meryem/64, 65, Hud/1-4, Zariyat/50, 51, Hûd/105.

Rabbimizin insanları sınaması, öğretmek için değil, dünya ve ahırete tanık oluşturmak içindir. Kimmse hakkındaki karara itiraz edemesin. Tıpkı okullardaki öğretmenlerin öğrencilerini sıvav yapma amacının, öğrencilerden öğrenmek olmayıp sınava giren öğrencilerin durumunun belirlenmesi, şahitlendirilmesi olduğu gibi.

Kıyamet gününde insanlar için, kendi nefsi, yakınları, toplumu, elçiler ve vahyler tanıklık edecektir.

Bu konuyla ilgili şu ayetlere de bakılabilir.

Bakara/ 143, Hacc 78, Fecr/21-23, , Nisa/ 41, 159, Nahl /84, 89, Kaf/ 21, Mü’min /51,  Hud/18, 19, Kasas/ 75, Fussılet /20-22, Nur/ 24, Ya Sin/ 65, Furkan/30, Maide/116-118.

Surenin son ayetinde “… ve kâfir der ki: ‘Ah ne olaydı, ben bir toprak olsaydım!’ ” ifadesi yer almaktadır. Bu ifadeyi “Keşke ben, hesap için yeniden diriltilmeseydim ve toprak halinde bırakılsaydım”, “dünyaya hiç gelmemiş olsaydım”, “yükümlülük verilen bir varlık olmasaydım”  şeklinde anlamamız mümkündür.

 25-29.Ve kitabı solundan verilen kimseye gelince; işte o: “Keşke kitabım bana verilmeseydi, hesabımın ne olduğunu da bilmeseydim. Ne olurdu o iş bitmiş olsaydı. Malım bana hiç yarar sağlamadı. Gücüm/otoritem de benden yok olup gitti” der.

                                                                                                    (Hakka/25-29)

42.İnkâr eden ve Elçi’ye isyan eden kimseler, o gün toprağa karışıp gitmeyi isterler. Allah’tan hiçbir sözü gizleyemezler de.

                                                                                                                (Nisa/42)

Allah, doğrusunu en iyi bilendir.


[1] (Tacü’l Arus; c.4 S.327, ebd mad.)

[2] (Lisanü’l Arab; c.8, s.337 mks mad.)

[3] (el-Müfredat; svy mad.)

[4] (Müfredat; hkb mad.)

[5] (el-Keşşaf)