79-MEARİC SURESİ

 

Mearic suresi Mekke’de 79. sırada inmiş olup adını üçüncü ayetteki “ المعارج Mearic [Yükseliş Zamanları]” sözcüğünden almıştır.

Surede İslam inançlarının temeli olan Allah’a ve ahirete iman ile elçilik müessesinin gerçekliği ele alınmıştır. Ayrıca inkârcıların yüz yüze gelecekleri azap sahnelerine yer verilmiş, insanın sıkıntı içindeyken sabırsızlık, nankörlük; bolluk içindeyken de şımarıklık göstermesi gibi karakteristik özelliklerine değinilmiştir.

MEAL:

RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA

1-3.Bir isteyen, “yükselme zamanları” sahibi Allah’tan, kendisini savacak kimsenin olmadığı; engellenemeyen, kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimselere özgü, ‘olacak azab’ı istedi.

4.Haberci âyetler ve vahiy, miktarı elli bin yıl olan bir gün içinde O’na yükselir/ yeryüzünden çekilir.

5.O hâlde sen, güzel bir sabır ile sabret.

6,7.Şüphesiz Biz, olacak azabı çok yakın görürken, onlar onu çok uzak görüyorlar.

8-10.O gün gök erimiş bir maden gibi olur. Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur. Ve bir sıcak; yakın dost bir sıcak; yakın dosta sormaz.

11-14.Birbirlerine gösterilmiş oldukları hâlde suçlu, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, eşini ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye/kurtulmalık versin sonra da kendini kurtarabilsin ister.

15-18.Kesinlikle o suçlunun düşündüğü gibi değil! O, sırtını dönen ve yüz çevireni, toplayıp da kasada yığanı çağıran, kavurup soyan, alevlenen bir ateştir.

19-21.Şüphesiz insan dayanıksız ve huysuz oluşturulmuştur; kendisine kötülük dokundu mu sızlanır. Kendisine hayır dokundu mu/ kendisi varlıklı kılındığında da küçük bir yardımı bile engeller.

22.Ancak “salâtçılar” [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmayı ilkeleştirmişler] bunun dışındadır.

23.Salâtçılar ki salâtlarını [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmalarını; toplumu aydınlatmayı] sürdürenlerdir.

24,25.Ve salâtçılar, kendi mallarında, isteyen ve istemekten utanan yoksullar için belli bir hak olan kimselerdir.

26.Ve salâtçılar, ceza gününü tasdik ederler.

27.Ve salâtçılar, Rablerinin azabından korkanlardır.

28.Şüphesiz Rablerinin azabından güvende olunmaz.–

29-31.Ve salâtçılar, ırzlarını koruyanlardır. –Ancak eşleri veya sözleşmelerinin sahip oldukları hariçtir. Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar. Artık ötesini isteyenler; işte onlar sınırı aşanların ta kendileridir.–

32.Ve salâtçılar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.

33.Ve salâtçılar, şâhitliklerini yerine getirirler.

34.Ve salâtçılar, salâtları [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma ilkeleri] üzerine korumacıdırlar.

35.İşte bu salâtçılar, cennetlerde ağırlanırlar.

36,37.Şimdi kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimselere ne oluyor da, her yandan, grup grup boyunlarını uzatarak sana doğru koşuyorlar?

38.Onlardan her biri, bir nimet cennetine girdirileceğini mi umuyor?

39.Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Biz, onları bildikleri şeyden oluşturduk.

40,41.Artık hayır. Doğuların ve batıların Rabbine kasem ederim ki Biz, onların yerine kendilerinden daha hayırlı olanları getirmeye kesinlikle güç yetirenleriz. Ve Biz, önüne geçilenler değiliz.

42.Sen onları hemen bırak da, vaat edilen günlerine kavuşuncaya dek boşa uğraşsınlar ve oynaya dursunlar.

43.O gün onlar, kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar. Sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi.

44.Gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri aşağılığa bürünmüş bir hâlde. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür!

TAHLİL:

1-3.Bir isteyen, “yükselme zamanları” sahibi Allah’tan, kendisini savacak kimsenin olmadığı; engellenemeyen, kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimselere özgü, ‘olacak azab’ı istedi.

Bu ayetlerde, kimliği bildirilmeyen bir kişinin “kâfirler için olan, mutlaka gelecek olan, kimsenin de engelleyemeyeceği azab”ı istediğinden bahsedilmektedir.

“İSTEYEN KİŞİ” KİMDİR?

Rabbimiz, engellenemez azabı isteyenin kim olduğunu bildirmediği halde klasik kaynaklarda söz konusu kişinin kimliği ile ilgili şu bilgilere yer verilmiştir:

Bu isteyen-soran kişi en-Nadr b. cl-Hârs’dir. O şöyle demişti: “Ey Allah! Eğer bu Senin katından gelen hak­kın kendisi ise, durma, bizim üzerimize gökten taş yağdır! Yahut bize acık­lı bir azap gönder!” (Enfal/32) Onun bu istediği kendine gelmiştir. Bedir günü, o ve Ukbe b. Ebi Muayt, esir alındıktan sonra öldürülmüşlerdir. Bunu İbn Ab­bas ve Mücahid söylemiştir.

Burada azabın gelmesini isteyenin el-Hâris b. Kuman el-Fihrî olduğu da söylenmiştir. Şöyle ki: O, Peygamber (sav)]in Ali (r.a) hakkında: “Ben her ki­min mcvlâsı [dostu ve yakını] isem, Ali de onun mevlâsıdır [dostu ve yakınıdır]” dediğini haber alınca, devesine binerek geldi ve el-Ebtah denilen yerde devesini çöktürdükten sonra “Ey Muhammed!” dedi, “Sen bize Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına, senin Allah’ın Rasûlü olduğuna şahitlik etme­mizi emrettin, senin bu emrini kabul ettik. Beş vakit namaz kılmamızı em­rettin, senin bu emrini de kabul ettik. Mallarımızın zekâtını vermemizi em­rettin, bu emrini de kabul etlik. Her sene ramazan ayında oruç tutmamızı em­rettin, bunu da kabul ettik. Hac etmemizi emrettin, bunu da kabul ellik. Son­ra bununla da yetinmeyerek bu sefer amcanın oğlunu bizden üstün kıldın. Bu senin bizzat kendinin yaptığı bir iş mi, yoksa Allah’tan gelen bir şey mi?” Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a ye­min olsun ki; bu ancak Allah’tan gelen bir iştir.”

El-Hârîs: “Allah’ım, eğer Muhammed’in dediği gerçek ise Sen üzerimize ya semadan bir taş yağdır yahut bize çok acıklı bir azabı getir!” diyerek ge­ri dönüp gitti. Allah’a yemin ederim, henüz daha devesine varmadan Allah onun üzerine bir taş attı, bu taş beyninin üzerine düştü, makadından çık­tı ve onu öldürdü. Bunun üzerine de “İsteyen biri inecek azabı istedi” ayeti nazil oldu.

İsteyen kişinin Ebu Cehil olduğu ve bu sözleri onun söylediği de söylenmiştir. Bu da er-Rabi’in görüşüdür.[1]

Nadr b. el-Haris, “Allah’ım, eğer bu senin katından bir hak ise, üzerimize gökten taş yağdır, yahut bize elim bir azap ver” (Enfal/32) deyince, Allah Teâlâ bu ayeti indirdi. Buna göre, ayetteki ifadesi,  “Gelecek azabı, çağıran birisi çağırdı [istedi]” şeklinde olur.[2]

“Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında Şuara/185-187’de “Onlar: ‘Sen, kesinlikle büyülenmişlerden birisin. Sen de bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsin. Biz senin kesinlikle yalancılardan biri olduğundan eminiz. Şayet doğrulardan isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver!’ dediler.” diye konu edilen şahsın Ebucehil; Enfal/32’de “Bir vakit de, “Ey Allah’ım, eğer bu Senin katından gelmiş bir hak/gerçek ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver’ demişlerdi”  diye konu edilen şahsın da النضر بن الحرث Nadr b. Hars olduğu nakledilmiştir.  Bize göre bütün bu iddialar birer yakıştırmadan ibarettir.

Ayrıca ayetin iniş sebebinin Resulullah’ın kuzeni ve damadı Ali ile ilişkilendirilmesi de hiç uygun düşmemektedir. Zira bu ayetler indiği dönemde Ali henüz “mevla”lıkla nitelenecek bir konumda değildi.

Bizim sureden anladığımıza göre, engellenemez azabı isteyen bizzat Resulullah’tır. Kur’an’ın edebî üslubu gereği, Abese suresinin başında olduğu gibi, ikinci şahıs yerine üçüncü şahıs ile kelam edilmiştir. Anlaşıldığına göre, peygamberimiz inkârcıların tavırları yüzünden çok bunalmış ve Allah’tan kendisine ve inananlara zulmedenlerin cezalandırılmasını istemiştir. Peygamberimizin bu isteğine 5-7. ayetlerde şöyle cevap verilmiştir: “O halde sen, güzel bir sabır ile sabret! Şüphesiz Biz onu [olacak azabı] çok yakın görürken, onlar onu çok uzak görüyorlar.

AZABIN ÖZELLİĞİ, ONU DEFEDECEK KİMSENİN OLMAYIŞI

Konumuz olan ayetleri doğru anlamamız, metindeki  ذى المعارجzi’l-mearic” sözcüklerini iyi anlamamıza bağlıdır.

Önce bu sözcükle ilgili klasik kabulleri naklediyoruz:

1- Kelbi’nin rivayetine göre İbn Abbas, ayetteki  ذى المعارجzi’l-mearic” ifadesine “Göklerin sahibi” manasını vermiştir. Melekler oraya doğru yükselip çıktıkları için göklere “me’âric” denilmiştir.

2- Katade bu ifadeye “FazI, ikram, lütuf ve nimetler sahibi” manasını vermiştir. Bu böyledir. Çünkü Allah’ın nimet ve ihsanlarının birçok derecesi vardır ve bunlar insanlara farklı mertebelerde ulaşırlar.

3- “Me’âric” sözcüğü Cenâb-ı Hakk’ın velî kullarına, cennette verdiği dereceler manasınadır.

Bana göre bu hususta bir dördüncü izah da şu şekilde yapılabilir: Gökler nasıl yükseklik-alçaklık ve büyüklük-küçüklük bakımlarından farklı ise, melekî ruhlar da kuvvet-zaaf ve kemal-noksanlık bakımından ilahi bilgilerin çokluğu, kuvveti ve bu alemi tedbirde kuvvetli veya zayıf olmak bakımlarından farklı farklıdırlar. Belki de, Allah Teâlâ’nın nimetlerinin inamının nuru ve rahmetinin feyzinin eseri, bu âleme ancak bu ruhlar vasıtasıyla ulaşırlar. Bu ulaşma da ya alışılmış şekilde olur veya alışılmışın dışında olur. Nitekim Hak Teâlâ da “(Dünyanın) içini idare edenlere yemin olsun ki…” (Naziat/5) ve “(Dünyanın) işini taksim edenlere yemin olsun ki” (Zariyat/4) buyurmuştur. O halde bu ayetteki “O, meâric sahibi Allah’tandır” ifadesi ile, bu âlemin çeşitli ihtiyaçlarının, oraya doğru yükselmesi açısından, tıpkı bir asansör gibi olan; Allah’ın rahmetinin eserinin o âlemden burada olanlara inmesi açısından da tıpkı bir merdiven gibi olan o çeşitli ruhlara bir işaret kastedilmiştir.[3]

Bizim tahlilimiz ise şöyledir:

Ayette Rabbimiz Kendisini “ ذى المعارجzi’l-Mearic” olarak nitelemiştir. Bu sözcük “ ذىzi” ve “معارجmearic” sözcüklerinden oluşmuş bir tamlamadır. “ ذىZi” edatı, tartışmasız olarak “sahip” anlamındadır. Bu sözcük cümledeki konumuna göre “ ذوzü” diye de yazılıp okunabilmektedir.

 معارجMearic” sözcüğü ise çoğuldur. Bu sözcüğün tekilinin “ مِعرَج mi’rac” veya “ مَعرَجMe’rac” olması teknik olarak mümkündür.

 “مِعرجMi’rac” sözcüğü, “uruc” mastarının “İsm-i Alet” kalıbı olup anlamı “yükselme aleti [merdiven, asansör]” demektir. Nitekim Zuhruf suresinde bu kalıptan olan anlamıyla yer almıştır:

33-35.Ve eğer insanlar, bir tek önderli, gerçeği bilerek reddedentoplum olmayacak olsalardı, Biz, Rahmân’ı [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ı] bilerek reddeden/ inanmayan kimselerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler, onların evleri için kapılar, üzerine yaslanacakları koltuklar ve altından süs eşyaları yapardık. Bunların hepsi basit dünya hayatının kazanımından başka bir şey değildir. Âhiret ise Rabbinin katında, Allah’ın koruması altına girmiş olan kişiler içindir.

                                                                                                     (Zuhruf/33- 35)

 “ مَعرجMe’rac” sözcüğü ise “İsm-i Zaman ve İsm-i Mekân” kalıbı olup eylemin yer ve zamanını bildiren bir anlam taşımaktadır. Sözcüğün bu kalıptan olduğunu varsaydığımızda, anlamı da “yükselme yeri, yükselme zamanı” şeklinde olmaktadır. Hangi anlamın verilmesi gerektiği konusunda bir sorunla karşılaşıldığında, sözcüğün zaman anlamına mı yoksa mekân anlamına mı alınacağı cümledeki söz akışına bakılarak tespit edilir.

Suredeki “Melekler ve Ruh, miktarı elli bin yıl olan bir gün içinde O’na yükselir [yeryüzünden çekilir]” mesajını veren 4. ayet, bu sözcüğün “İsm-i Zaman” anlamında ele alınmasına dair bize ipucu olmaktadır. Bu nedenle biz, ayetteki “ ذى المعارج zi’l-Mearic” sözcüğünü “İsm-i Zaman” kalıbının çoğulu olarak “Yükselme zamanları” anlamında çevirmiş bulunuyoruz.

4.Haberci âyetler ve vahiy, miktarı elli bin yıl olan bir gün içinde O’na yükselir/ yeryüzünden çekilir.

Melekler ve Ruh [vahiyler] elli bin yıl içinde Allah’a yükselecektir. Yeryüzünde ruhtan ve meleklerden eser kalmayacaktır. “Melekler ve Ruh” kavramları ile ilgili detayı Kadr suresinde sunmuştuk.

  Ezcümle, burada konu edilen “melekler ile ruh” da vahiylerdir; Kur’an ayetleridir.

Hatırlanacağı üzere, Kur’an [vahiy], Allah tarafından indirilmişti:

1.Şüphesiz Biz, değerli sayfalar içindeki Kur’ân’ı Kadr gecesinde indirdik.

2.Kadr gecesi nedir; sana ne bildirdi/öğretti?

3.Kadr gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

4,5.Haberci âyetler, içlerindeki ruh; can katan, canlı tutan güçleriyle Rablerinin izniyle/ bilgisi gereği, o şafak sökene kadar/aydınlığa kavuşuncaya kadar iner dururlar; her bir işten.

–Selâm!–

                                                                                         (Kadr/1-5)

Birçok ayette Kur’an’ın [vahyin] indirilişi bildirildiği gibi, konumuz olan 4. ayette de daha evvel indirilmiş olan vahyin Allah tarafından yeryüzünden çekileceği haber verilmektedir. Vahyin kaldırılışı anlamına gelen “yeryüzünden çekilmek”,  ifadesi, tıpkı Secde ve Hud surelerinde geçen “işlerin Allah’a yükselmesi, işlerin Allah’a döndürülmesi”  ifadeleri gibidir. Şöyle ki: Söz konusu ayetlerde geçen “işlerin Allah’a yükselmesi” ve “işlerin Allah’a döndürülmesi” ifadeleri, evrende, dolayısıyla da yeryüzünde nizam ve intizamın kalmayacağı anlamındadır.

Bu da kıyametin kopuşu, dünyanın son buluşu demektir:

5.Allah, gökten yere, sistemleri düzenler, sonra da sistemler, ölçüsü, sizin saydıklarınızdan bin yıl olan bir günde Allah’a yükselir; geri döner, sistem çöker,  bozulur.

                                                                                               (Secde/5)

123.Ve göklerin ve yerin görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği sadece Allah’a aittir. Ve tüm iş/oluş yalnızca O’na döndürülür. O hâlde O’na kulluk et, O’na sonucu havale et. Ve Rabbin, sizin yapmakta olduklarınızdan habersiz, bunlara duyarsız değildir.

                                                                                                      (Hud/123)

Ayette geçen “elli bin sene”yi çok uzun bir zamandan kinaye olarak alabiliriz. Aksi halde kıyamet saati belli olmuş olur. Bu ifadeden anlaşıldığına göre, Rabbimiz vahyi ani olarak ortadan kaldırmayacak, insanlığın hayatında çok uzun yıllar bulundurulduktan sonra ortadan kalkacaktır.

5.Peki, Biz, siz sınırı aşan bir toplum oldunuz diye o Öğüt’ü/ Kur’ân’ı size göndermekten vaz mı geçelim?

                                                                                                         (Zuhruf/5)

47.Ve senden azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Hâlbuki Allah, sözünden asla caymayacaktır. Ve şüphesiz Rabbinin katında bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir.

                                                                                                      (Hacc/47)

5.O hâlde sen, güzel bir sabır ile sabret.

6,7.Şüphesiz Biz, olacak azabı çok yakın görürken, onlar onu çok uzak görüyorlar.

Bu ayetlerde Rabbimiz kıyametin hemen kopmayacağını, onlar çok uzak görseler de Allah’a göre zamanın çok yakın olduğunu bildirmektedir. Bu hatırlatmayla Rabbimiz, peygamberimize sabretmesi, görevini metanetle sürdürmesi mesajını vermektedir. Bu açıklama aynı zamanda peygamberimizi rahatlatmaya yönelik bir mesaj da içermektedir.

Kâfirler, kaçınılmaz ve engel olunmaz azabın geleceği günü çok uzak görse de Allah’a göre o gün çok yakındır. O günün gelişi ile ilgili Kur’an’da birçok ayette detay verilmiştir. Bunlardan bir kaçını hatırlatmakla yetiniyoruz:

30.Ve Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman onları bir görsen! Rableri: “Bu, bir gerçek değil miymiş?” der. Onlar: “Rabbimize yemin ederiz ki gerçektir” derler. Rableri: “Öyleyse küfretmiş; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolmanız nedeniyle azabı tadın!” der.

                                                                                    (En’am/30)

44.Derken kendilerine hatırlatılanı terk ettiklerinde, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki, kendilerine verilen şeylerle ‘sevince kapılıp şımarınca’, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar, umutları suya düşenler oldular.

                                                                                          (En’am/44)

107.Yoksa bunlar Allah’ın azabından hepsini saracak bir felaket gelmesinden veya farkında değillerken ansızın kendilerine saatin/kıyâmetin kopuş anının gelmesinden güven içinde midirler?

                                                                                                      (Yusuf/107)

40.Aslında bu azap, onlara ansızın gelecek de kendilerini şaşırtacaktır. Artık onu geri çevirmeye güçleri yetmeyecek ve onlara süre tanınmayacak.

                                                                                                             (Enbiya/40)

66.Onlar kendileri farkına varmadan, ansızın, kıyâmet anının kendilerine gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?

                                                                                                        (Zuhruf/66)

5. ayette Resulullah’a “O halde sen, güzel bir sabır ile sabret” diye emredilmiştir. Sabr-ı cemil “ صبر جميل [güzel sabır]”, herhangi bir tahammülsüzlüğün ve şikâyetin bulunmadığı sa­bırdır.

8-10.O gün gök erimiş bir maden gibi olur. Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur. Ve bir sıcak; yakın dost bir sıcak; yakın dosta sormaz.

11-14.Birbirlerine gösterilmiş oldukları hâlde suçlu, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, eşini ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye/kurtulmalık versin sonra da kendini kurtarabilsin ister.

Bu ayetlerde, kıyametin kopuş sahneleri ve insanların içinde bulundukları psikolojik durum bildirilmektedir.

O gün evren tepeden tırnağa değiştirilmiştir; gökler maden gibi erimiş, akmakta ve yakıp yıkmaktadır. Dağlar atılmış renkli yün gibi kabarıp savrulmaktadır.  Bu hengâmede ne dostlar birbiriyle ilgilenebilmekte, ne de kimse bir başkasının yardımına koşabilmektedir. Herkes kendi derdine düşmüştür. O kadar ki, inançsız insan, ailesi, çoluğu çocuğu, malı–mülkü, nesi varsa, hepsini feda edip kendini kurtarabilme hasretiyle yanmaktadır.

Bu ayetlerde kısaca değinilen dehşet sahneleri, Kur’an’ın değişik ayetlerinde pek çok kez ve ayrıntılı olarak yer almıştır. Bu ayetlerden bazıları şunlardır:

GÖK VE DAĞLARIN KIYAMETTEKİ KONUMU:

(Kâria/5, Tur/9, 10, Nebe’/20, Vakıa/5, Hakkah/14.

DOSTLAR ARASINDA İLİŞKİNİN OLMAYIŞI:

Mü’minûn/101, Abese/34-37, Hac/1, 2.

YAKINLARIN BİRBİRİNİ TANIMALARI

45.Ve insanlar, Allah’ın, onları toplayacağı günde, sanki onlar sadece gündüzden bir saat kalmışlar gibi, aralarında tanışırlar. Allah’a kavuşmayı yalanlayan kişiler, kılavuzlanan doğru yoldan gidenler olmadıklarından kesinlikle ziyana uğramışlardır.

                                                                                                         (Yunus/45)

KÂFİRİN FİDYESİ

54.Ve eğer ki, şirk koşmak sûretiyle yanlış; kendi zararlarına iş yapmış olan herkes yeryüzünde ne varsa kendisinin olsa onu feda ederdi/ kurtulmalık verirdi. Ve onlar, azabı görünce pişmanlık duyardı. Ve aralarında adalet kesinlikle gerçekleşecektir. Ve onlar, haksızlığa uğramazlar.

                                                                                          (Yunus/54)

18.Rablerine uyanlar için “en güzel” vardır. O’na uymayanlar ise, yeryüzünde bulunan ne varsa hepsi ve onunla birlikte bir misli daha kendilerinin olsa, onu kurtuluş fidyesi olarak verirlerdi. İşte onlar, hesabın kötüsü kendileri için olanlardır. Varacakları yer de cehennemdir. Orası da ne fena yataktır!

                                                                                              (Ra’d/18)

47.Ve eğer bütün yeryüzündekiler ve onunla birlikte bir o kadarı da şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kişilerin olsaydı, kıyâmet günü azabın kötülüğünden kurtulmak için onu kesinlikle kurtulmalık verirlerdi. Ve onların hiç hesaba katmadıkları şeyler, Allah tarafından onlar için meydana çıkarılır.

                                                                                            (Zümer/47)

36.Şüphesiz, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan şu kimseler; bütün yeryüzündekiler ve onunla birlikte bir o kadarı daha, kıyâmet gününün azabından kurtulmalık vermek için kendilerinin olsa, onlardan kabul edilmez. Ve onlar için can yakıcı bir azap vardır.

                                                                                              (Maide/36)

91.Şüphesiz ki küfretmiş; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmişve bu durumda oldukları hâlde de ölen şu kişilerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın –onu fidye/kurtulmalık verseler bile– asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur.

                                                                                      (Al-i Imran/91)

Ayetteki “mücrim” ifadesi,  daha evvel birçok yerde açıkladığımız gibi sıradan, basit suçlu anlamında olmayıp “kâfir, yalanlayıcı, müşrik” anlamındadır.

15-18.Kesinlikle o suçlunun düşündüğü gibi değil! O, sırtını dönen ve yüz çevireni, toplayıp da kasada yığanı çağıran, kavurup soyan, alevlenen bir ateştir.

Bu ayetlerde, hakka sırtını dönen, kazandığı servete bel bağlayan, biriktirdiği parayı tedavüle sokmayıp kasada saklayan; zekât, sadaka vermeyen, sosyal yardımlarda bulunmayan, işsizin iş, aşsızın aş edinmesine engel olan, kendi hayatı için hiç ölmeyecekmiş gibi planlar kuran bir kişinin kendini ateşten kurtaramayacağı bildirilmektedir.

Ayette ateş “çağıran, kavurup soyan, alevlenen”  diye nitelenmiştir. Daha evvel “ateşin daveti” ile ilgili olarak Kur’an’da şu bilgiler verilmişti:

56.Şüphesiz ki âyetlerimize inanmamış şu kişileri Biz, yakında ateşe atacağız. Derileri piştikçe, azabı tatsınlar diye, derilerini başka deriler ile değiştireceğiz. Şüphesiz Allah, çok güçlüdür, en iyi yasa koyandır.

                                                                                     (Nisa/56)

30.Biz, o gün, cehenneme, “Doldun mu?” deriz. O da, “Daha var mı?” der.

                                                                                                                     (Kaf/30)

34.Ey iman etmiş kişiler! Şüphesiz, hahamlardan, rahiplerden birçoğu kesinlikle insanların mallarını haksız yere yerler ve Allah yolundan saptırırlar. Ve altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayan kimseler, hemen onlara acıklı bir azabı müjdele!

35.O gün, biriktirdikleri altın ve gümüşlerin üstü cehennem ateşinde kızdırılacak da bunlarla alınları, yanları ve sırtları dağlanacak: “İşte bu kendi canınız için saklayıp biriktirdiğiniz şeydir. Haydi, şimdi tadın şu biriktirmiş olduğunuz şeyleri!”

                                                                                              (Tevbe/34, 35)

8-11.Kim de cimrilik ederse ve kendisini tüm ihtiyaçların üstünde görürse ve en güzeli yalanlarsa, Biz ona en zor olan için kolaylık vereceğiz. Aşağı yuvarlanıp değişime, yıkıma uğradığında/öldüğünde malı onu kurtaramayacaktır.

12.Doğruya ve güzele kılavuzlamak sadece Bizim üzerimizedir. 13Sonrası da öncesi de sadece Bizimdir.

14-16.İşte bu nedenle, yalanlayan, yüz çeviren, en çok mutsuz olacak olan kişiden başkasının girmediği, alevlendikçe alevlenen bir ateşe karşı Ben sizi uyardım.

                                                                                                        (Leyl/8- 16)

19-21.Şüphesiz insan dayanıksız ve huysuz oluşturulmuştur; kendisine kötülük dokundu mu sızlanır. Kendisine hayır dokundu mu/ kendisi varlıklı kılındığında da küçük bir yardımı bile engeller.

Bu ayetlerde insanın psikolojik yapısı açıklanmaktadır. İnsan dayanıksız, huysuz bir yapıya sahiptir. Kendisine kötülük; hastalık, yokluk, herhangi bir sıkıntı dokundu mu sızlanır da sızlanır. Mal, mülk, para, pul, makam-mevki gibi hayır cinsinden bir şeyler dokundu mu da engelleyici kesilir, küçük bir yardımı bile engeller. Öyle ki, iyi şeylerin hepsi kendinde bulunsun, başkasının olmasın ister.

Cimrilik eder, iyiliğe engel olur. Bu tip insanlar daha evvel birkaç yerde kınanmışlardı:

8.İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman, bütün gönlünü O’na vererek Rabbine yakarır. Sonra kendisine tarafından bir nimet lütfettiği zaman da önceden O’na yakardığı hâli unutur da Allah’ın yolundan saptırmak için O’na ortaklar oluşturur. De ki: “Küfrünle; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedişinle biraz yararlan! Şüphesiz sen ateşin ashâbındansın.”

                                                                                                            (Zümer/8)

48.Buna rağmen eğer onlar yüz çevirirlerse bilsinler ki, Biz, seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir. Ve Biz, şüphesiz insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevindi; eğer elleriyle yaptıkları yüzünden kendilerine bir kötülük isabet ederse de, o zaman görürsün ki şüphesiz o insan çok nankördür.

                                                                                                           (Şura/48)

Pasajda geçen “insan”  ifadesiyle tüm insanlar kastedilmektedir:

15-16.İnsana gelince, Rabbi onu her ne zaman sınayıp da kendisini üstün kılar ve nimetler verirse: “Rabbim beni üstün kıldı” der. Ama her ne zaman da sınayıp rızkını daraltırsa: “Rabbim beni aşağıladı” der.

                                                                                                   (Fecr/15, 16)

Ancak aşağıda görüleceği üzere, “musallîn” olarak nitelenen babayiğit insanlar bu hükmün dışında tutulmuşlardır:

22.Ancak “salâtçılar” [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmayı ilkeleştirmişler] bunun dışındadır.

23.Salâtçılar ki salâtlarını [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmalarını; toplumu aydınlatmayı] sürdürenlerdir.

24,25.Ve salâtçılar, kendi mallarında, isteyen ve istemekten utanan yoksullar için belli bir hak olan kimselerdir.

26.Ve salâtçılar, ceza gününü tasdik ederler.

27.Ve salâtçılar, Rablerinin azabından korkanlardır.

28.Şüphesiz Rablerinin azabından güvende olunmaz.–

29-31.Ve salâtçılar, ırzlarını koruyanlardır. –Ancak eşleri veya sözleşmelerinin sahip oldukları hariçtir. Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar. Artık ötesini isteyenler; işte onlar sınırı aşanların ta kendileridir.–

32.Ve salâtçılar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.

33.Ve salâtçılar, şâhitliklerini yerine getirirler.

34.Ve salâtçılar, salâtları [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma ilkeleri] üzerine korumacıdırlar.

35.İşte bu salâtçılar, cennetlerde ağırlanırlar.

Görüldüğü gibi, gerçek iman sahiplerine “musallin” adı verilmiş, sonra da bu sıfat detaylandırılmıştır.

“Musallîn” şu kimselerdir:

  • Salâtlarını [desteklerini] sürdüren,
  • Kendi mallarında, isteyen ve mahrumlar [istemekten utanan yoksullar] için belli bir hak olduğunu kabul eden,
  • Ceza gününü tasdik eden,
  • Rablerinin azabından korkan,
  • Irzlarını koruyanlar,
  • Emanetlerine ve ahitlerine riayet eden,
  • Şahitliklerini yerine getiren,
  • Salâtları  [sosyal destek kurumlarını] koruyan kimselerdir.

23. ayetteki “Onlar [Destekçiler] ki salâtlarını [desteklerini] sürdürenlerdir” ifadesiyle, müminlerin salâtı hayatlarından çıkarmadıkları, zayi etmedikleri açıklanmaktadır. Zira birileri salâtı hayatlarından çıkarıp atmışlardı:

Sonra onların ardından half [kötü bir nesil] geldi ki, Salât’ı [Sosyal Desteği] kaybettiler [hayatlarından çıkarıp attılar]. Ve şehvetlerine uydular. Bundan dolayı tövbe eden ve iman eden ve salihi işleyenler hariç onlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır. İşte bunlar [tövbe eden, iman eden ve salihi işleyenler] cennete; Rahman’ın kullarına görmedikleri hâlde vaat ettiği Adn cennetlerine girecekler ve hiçbir şeyce haksızlığa uğratılmayacaklardır. Şüphesiz O’nun vaadi mutlaka yerini bulacaktır.

Rabbimiz birçok ayette salâtın önemini bildirmiş, salâtın muhafazası ile ilgili emirler vermiştir:

238,239.Salâtları [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını] ve en hayırlı salâtı [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmanın; toplumu aydınlatmanın en yararlı olanı; haftalık toplantı günü salâtını] elbirliği ile koruyun. Ve Allah için sürekli saygıda durarak kalkın; işe koyulun; eğitim-öğretim ve sosyal yardım kurumunu işletin. Ama eğer korkulu bir ortamda bulunuyorsanız, o zaman yaya veya binekli olarak giderken; hareket hâlinde koruyun, yerine getirin. Sonra da güvene erdiğinizde bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi Allah’ı hemen anın.

                                                                  (Bakara/238, 239)

36-38.Allah’ın, yükseltilmesine, içersinde Kendi isminin anılmasına izin verdiği evlerde, devamlı olarak Kendisini arındıran öyle er kişiler vardır ki, ticaret ve alış-veriş onları, Allah’ı anmaktan, salâtı ikame etmekten [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmaktan, ayakta tutmaktan] ve zekâtı/vergilerini vermekten alıkoymaz. Onlar, Allah, kendilerine işledikleri amellerin en güzeli ile karşılık versin ve kendilerine armağanlarından artırsın diye kalplerin ve gözlerin ters döndüğü bir günden korkarlar. Ve Allah, dilediği kişileri hesapsız rızıklandırır.

                                                                                             (Nur/37)

27. ayette geçen “ve onlar Rablerinin azabından korkanlardır” ifadesi, Allah’ın Bizzat kendisinden değil, suç işlerse cezalandırmasından korkmak gerektiğini açıklamaktadır. Bu gerçek başka ayetlerde şöyle nitelenmiştir:

57-61.Şüphesiz Rablerine duydukları derin hayranlık ve saygı sonucu O’ndan uzaklaşma korkusundan tir tir titreyen şu kimseler, Rablerinin âyetlerine inanan kimseler, Rablerine ortak tanımayan kimseler, şüphesiz kendileri, Rablerine dönecekler diye verdiklerini kalpleri ürpererek veren kimseler; işte onlar, iyiliklerde yarışanlardır ve iyilikler için önde gidenlerdir.

                                                                    (Mü’minun/ 57- 61)

2-4.Hiç şüphesiz mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperen,

O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman, iman açısından güç kazanan ve yalnızca Rablerine sonucu havale eden,

salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturan, ayakta tutan]

ve Bizim kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir. İşte bunlar, gerçekten inananların ta kendisidir. Onlara Rableri katında dereceler, bağışlama ve saygın bir rızık vardır.

                                                                             (Enfal/ 2)

“Musallîn”in nitelikleri arasında bulunan bir diğer özellik de onların gayrimeşru ilişki kurmamalarıdır. Hatırlanacağı üzere, Mü’minun suresinde de müminlerin aynı niteliğine dikkat çekilmişti:

5-7.Ve onlar, iffetlerini koruyan kimselerdir, –eşleri veya sözleşmelerinin sahip oldukları ayrı, çünkü bundan dolayı kınanamazlar, oysa bunun ötesine gitmek isteyenler, işte onlar, sınırları aşanların ta kendileridir.–

                                                                                              (Mü’minun/7)

Arapçadaki “ev” bağlacının bir anlamı da “et Tafsilü ba’de’l icmal (özet ifadeden sonra ayrıntılı açıklama” dır.[4]  Kur’an’da bunun örneklerini görmekteyiz.

Bakara/135:

135.Ve onlar, “Yahûdi veya Hristiyan olunuz ki kılavuzlandığınız doğru yolu bulasınız” dediler….

Buradaki anlam, “bazıları, “Yahudi olunuz ki kılavuzlandığınız doğru yolu bulasınız” dediler….,

bazıları da “Hristiyan olunuz ki kılavuzlandığınız doğru yolu bulasınız” dediler…. şeklindedir.

Zariyat/52:

52.İşte böyle, onlardan öncekilere herhangi bir elçi gelince, onun hakkında da kesinlikle onlar: “Bir sihirbazdır!” veya “Bir gizli güçlerce desteklenen/ deli birisidir!” dediler.

Bu ayette de anlam, “bazıları, bir sihirbazdır dediler, bazıları da “Bir gizli güçlerce desteklenen/ deli birisidir!” dediler” şeklindedir.

Konumuz ayetlerde de “eşleri veya sözleşmelerinin sahip oldukları ayrı” ifadesi “Nikahlı eşleri ayrı, ki kimi normal bir evlilik yapmıştır, kimi de yasaların malik olduğu; kamu himayesindeki kadınla evlilik yapmıştır… denilmektedir.

Yine Rabbimiz “musallin”i  [destekçileri] övgüyle nitelerken onların emanet ve ahde vefalı olduklarına da değinmektedir. Kur’an’da müminlerin bu özelliklerine dair de birçok ayet bulunmaktadır:

91.Ve sözleşme yaptığınızda Allah’ın ahdini/Allah’a verdiğiniz sözleri yerine getirin. Yeminlerinizi/ sözleşmelerinizi sağlama aldıktan ve Allah’ı kendinize kesin olarak kefil kıldıktan sonra da onları bozmayın. Şüphesiz ki Allah, işlediğiniz şeyleri bilir.

92.Bir ümmet, diğer bir ümmetten daha çoktur diye, yeminlerinizi aranızda aldatma aracı edinerek, ipliğini sağlamca eğirdikten sonra, onu söküp bozan kadın gibi de olmayın. Şüphesiz Allah, sizi bununla sınıyor. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri kıyâmet günü size kesinlikle açıklayacaktır.

                                                                                                          (Nahl/91, 92)

19-24.Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler;

Allah’a verdiği sözleri yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan,

Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi; iman ve ameli birleştiren,

Rablerine saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler,

Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş,

salâtı ikame etmiş [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmuş, ayakta tutmuş],

kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık Allah yolunda harcamış

ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte onlar, bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar Adn cennetlerine gireceklerdir. Görevli güçler/ haberci âyetler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabretmiş olduğunuz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!”

                                                                                                      (Ra’d/19- 24)

72.Ve Rahmân’ın kulları, yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygın bir şekilde geçerler.

                                                                                                          (Furkan/72)

24, 25. ayetlerdeki “Ve onlar [destekçiler], kendi mallarında, isteyen ve mahrumlar [istemekten utanan yoksullar] için belli bir hak olan kimselerdir” ifadesinde yer alan nitelik daha evvel Zariyat suresinde de konu edilmişti:

15-19.Şüphesiz Allah’ın koruması altına girmiş kişiler, Rablerinin kendilerine verdiği şeyleri almış olarak bahçelerde ve pınarlardadırlar. Şüphesiz onlar, bundan önce iyilik-güzellik üretenler idiler. Onlar geceleyin pek az uyurlardı. Onlar, seherlerde bağışlanma dilerlerdi ve onların mallarında isteyen ve isteyemeyen için bir hak vardı.

                                                                                                          (Zariyat/15-19)

Mearic suresinde “Musallîn” olarak geçen müminler ve nitelikleri, Zariyat suresinde “Muhsin” olarak nitelenen müttekılerin özellikleriyle benzeşmektedir. “Musallîn”, “Muhsin” ve “Muttaki” kavramları, birbirlerini anlamca destekleyen, birbirlerini açıklayan ve tamamlayan kavramlardır. Her üçü de müminlerin Allah’a olan saygı ve bağlılıklarını, yerine getirdikleri ahlakî davranış normlarını ifade etmektedir.

Meariç suresinde “müsallîn” olarak nitelenen kimseler, Kur’an’da bazen “müttekiler”, bazen “muhsinler”, bazen “müminler”, bazen de “Rahmanın kulları” nitelemeleriyle yer almıştır. Bu sıfatlar müminler için bir madalya mesabesindedir.

Musallin övülüp cennetlerde safa içinde olacakları bildirildiği gibi, musallinden olmayanların da cehennemin içinde kıvranacakları haber verilmektedir:

38,39.Her benliğini bulmuş kimse –sağın yaranı hariç– kazancının karşılığında bir rehindir.

40,41.Sağın yaranı, bahçelerdedirler. Suçlulardan soruşur dururlar: 42“Sizi Sekar’a sürükleyen nedir?” 43Suçlular, “Biz, salâtçılardan [mâli yönden ve zihinsel açıdan destek verenlerden; toplumu aydınlatmaya çalışanlardan] değildik, 44miskini de yiyeceklendirmiyorduk; işsiz güçsüze de kendi ekmeğini kazanacak fırsat ve imkân vermiyorduk. 45Ve biz boşa uğraşanlarla beraber boşa uğraşırdık. 46, 47Ve de biz, tartışılmaz ve karşı çıkılmaz olan ölüm, kıyâmet bize gelene kadar Din Günü’nü yalanlıyorduk” dediler. 48Artık onlara yardımcıların, kayırıcıların yardımı, kayırması yarar sağlamaz.

                                                                                                           (Müddessir/38- 48)

36,37.Şimdi kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimselere ne oluyor da, her yandan, grup grup boyunlarını uzatarak sana doğru koşuyorlar?

38.Onlardan her biri, bir nimet cennetine girdirileceğini mi umuyor?

Bu ayetlerde,  peygamberimizin davetine, tebliğlerine alaycı bir üslupla karşılık verenler nakledilmektedir.

Bu ayetlerin inişiyle ilgili olarak “Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında şöyle bir nakil bulunmaktadır:

Rivayet olunduğuna göre, müşrikler, Hz. Peygamber (s.a.s)]’in etrafında halka halka, grup grup dolaşıyorlar, onu dinliyorlar, dedikleriyle alay ediyor ve “Muhammed’in dediği gibi, bunlar cennete girerse, biz onlardan daha önce gireriz” diyorlardı. İşte bunun üzerine bu ayet nazil oldu. Buna göre, ayetteki “ila” kelimesinin anlamı, “Sana doğru koşuyorlar, boyunlarını sana uzatıyorlar. Gözlerini sana dikiyorlar” demek olur.

Ebû Müslim şöyle der: “Ayetin zahiri, bu kimselerin münafıklar olduğunu göstermektedir. Binaenaleyh, Hz. Peygamber (s.a.s)’in yanında olanlar, bunlardır. Burada bahsedilen koşma ile ise, küfürde yarışma kastedilmiştir.[5]

Anlaşılan o ki, konumuz olan pasajda tehdit edilip azarlananlar, daha evvel Kalem suresinde değinilmiş olan densizlerdir. Bu densizlere avantadan cennete giremeyecekleri, böyle bir şeyi ummalarının boşa olduğu bildirilmektedir.

36.Neyiniz var, nasıl hükmediyorsunuz? 37,38Yoksa içinde, ders aldığınız şeyler: “Siz bu âlemde neyi seçerseniz/beğenirseniz o kesinlikle sizin olacak” garantisi verilmiş olan size ait bir yazılı belge mi var? 39Ya da size karşı kıyâmet gününe kadar sürecek, “Siz her ne hüküm verirseniz kesinlikle öyle olacak” diye üzerimizde yeminler/taahhütler; üstlenmeler mi var?

40.Sor bakalım âhireti yalanlayan o kişilere, içlerinden böyle bir şeyi hangisi garanti etmektedir? 41.Yoksa onların ortakları mı var? O hâlde ortaklarını getirsinler, eğer doğrulardan iseler.

42.Gerçeğin bütün çıplaklığıyla ortaya konulup işin büyümeye başladığı, işin ciddîleştiği ve boyun eğip teslim olmaya davet edildikleri gün artık güçleri yetmez.  43.Gözleri yere eğilmiş, kendilerini bir horluk, düşkünlük sarmış bulunur. Oysa onlar, sağ-salim iken de boyun eğip teslim olmaya davet ediliyorlardı.

                                                                                                              (Kalem/36-45)

39.Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Biz, onları bildikleri şeyden oluşturduk.

40,41.Artık hayır. Doğuların ve batıların Rabbine kasem ederim ki Biz, onların yerine kendilerinden daha hayırlı olanları getirmeye kesinlikle güç yetirenleriz. Ve Biz, önüne geçilenler değiliz.

Bu ayetlerde, o şımarık ikiyüzlü kimselerin inançları, beklentileri reddedilmekte ve “Biz,  onların yerine kendilerinden daha hayırlı olanları getirmeye kesinlikle güç yetirenleriz. Ve Biz, önüne geçilenler değiliz” ifadeleriyle tehdit edilmektedirler.

Ayette Rabbimiz kendisini “Doğuların ve Batıların Rabbi” olarak nitelemiş ve bu niteliğini kıyameti koparmaya ve yeniden diriltmeye referans olarak vermiştir. Bununla inkârcılara “Doğuları ve Batıları [tüm yönleri; tüm evreni] Biz yönetiyoruz. Bizim gücümüz sınırsızdır. Gücümüz sınırsız olduğuna ve kimse de bize engel olamayacağına göre, mülkümüzde dilediğimizi yaparız. Sizi de yok eder, sizin yerinize sizden hayırlılarını getiririz” mesajı verilmektedir.

133.Ve senin Rabbin, çok zengindir/hiçbir şeye muhtaç değildir, merhamet sahibidir. Sizi, başka toplumların soyundan getirdiği gibi, dilerse, sizi de yok eder ve sizden sonra yerinize dilediğini getirir.

                                                                                                           (En’am/133)

53-57.Onlar dediler ki: “Ey Hûd! Bize bir açık kanıt ile gelmedin. Ve biz, senin sözünle ilâhlarımızı terk edecek değiliz. Biz, sana inananlar da değiliz. Ancak ‘Tanrılarımızdan bazısı seni fena çarpmış’ diyebiliriz.” Hûd dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ı şâhit tutuyorum, siz de şâhit olun ki, ben, Allah’ın astlarından O’na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Hadi öyleyse hepiniz bana tuzak kurun, sonra beni hiç bekletmeyin. Şüphesiz ben gerçekten, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a işin sonucunu havale ettim. Onun, perçeminden yakalayıp denetlemediği hiçbir irili-ufaklı hareket eden canlı yoktur. Şüphesiz ki benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerinedir. Buna rağmen yine de sırt çevirirseniz, ben size ne ile gönderilmiş isem, işte onu tebliğ ettim. Ve benim Rabbim, başka bir toplumu sizin yerinize getirir. Ve siz O’na hiçbir şekil ve yolla zarar veremezsiniz. Hiç şüphesiz Rabbim, her şeyi koruyup gözetendir.”

                                                                                                    (Hud/53-57)

133.Eğer Allah, dilerse sizi giderir ey insanlar! Ve başkalarını getirir. Ve Allah, buna en iyi güç yetirendir.

                                                                                         (Nisa/133)

19,20.Gökleri ve yeryüzünü Allah’ın gerçek ile oluşturduğunuı görmedin mi/ hiç düşünmedin mi? O dilerse sizi giderir ve yepyeni bir halk/ oluşturuluş getirir. Bu, Allah’a göre zor değildir.

                                                                                                   (İbrahim/19,20)

16,17.Eğer O dilerse sizi yok eder ve yepyeni bir oluşturmayı/halkı getirir. Bu, Allah’a hiç güç de değildir.

                                                                                                              (Fatır/16, 17)

Ayette “Doğu ve Batı’nın …” denilmeyip “Doğuların ve Batıların …” denilmiştir. Bu ifade güneşin her gün farklı noktalardan doğup battığına işaret etmektedir.

Konumuz olan ayetlerin ana eksen ahıretin gerçekleşeceği, Rabbimizin buna muktedir olduğu olgusudur. Rabbimiz sanki “Ben sizleri o nutfeden yaratabildiğime göre, yeniden yaratmaya da haydi haydi kadir olmam gerekir” demek istemiştir.

78-82.O, beni oluşturandır. Ve bana doğru yolu O gösterir. Ve O, beni yedirenin, içirenin ta kendisidir. Hastalandığım zaman O bana şifa verir. Ve O, beni öldürecek, sonra beni diriltecektir. Ve O, din günü, kusurumu bağışlayacağını umduğumdur.

(Şuara/78)

19.Şüphesiz ki yukarıda anlatılanlar, Kur’ân bir öğüt vericidir/ düşündürücüdür. Onun için, dileyen Rabbine doğru bir yol edinir.

                                                                                     (Müzzemmil/19)

17.Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah], iki doğunun Rabbi ve iki batının Rabbidir.

                                                                                                    (Rahman/17)

Ve  Mürselât/20, Tarık/5-10, Mü’min/57, Ahkaf/33, Ya Sin/81, 82,  Kıyamet/3, 4, Kıyamet/40,  Vakıa/60, 61, Muhammed/38.

42.Sen onları hemen bırak da, vaat edilen günlerine kavuşuncaya dek boşa uğraşsınlar ve oynayadursunlar.

43.O gün onlar, kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar. Sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi.

44.Gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri aşağılığa bürünmüş bir hâlde. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür!

Surenin bu son ayetlerinde Resulullah teselli edilmiş ve kendisinden yüzsüz inkârcılarla fazla uğraşmaması istenmiştir.

Kur’an’da müşriklerin o günkü zilletleri ile ilgili birçok sahne nakledilmiştir:

51.Ve Sûr’a üflenmiştir. Bir de bakmışsın ki onlar kabirlerinden Rablerine doğru akın ediyorlar.

                                                                               (Ya Sin/51)

6-8.O hâlde onlardan geri dur. O günde Çağırıcı’nın, bilinmedik/ yadırganan bir şeye çağırdığı o günde gözleri düşkün düşkün, o davetçiye hızlıca koşarak kabirlerinden çıkarlar. Sanki onlar darmadağın çekirgeler gibidirler. O, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler, “Bu, zor bir gündür” derler.

                                                                       (Kamer/6- 8)

42,43.Sakın şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanların yaptıklarından Allah’ın duyarsız/bilgisiz olduğunu sanma! Ancak O, onları, başlarını dikerek koşacakları, gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için erteliyor. Onların bakışları kendilerine dönmez ve onların gönülleri bomboştur.

                                                                  (İbrahim/42, 43)

Müşriklerin çaresizliğinin ön plana çıkarıldığı “Sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi” ifadesi dikkat çekicidir. Bir yarışçının bitiş noktasındaki işaret taşına koşmasını hatırlatan bu ifadeyle, savaştan veya ticaret yolculuğundan dönen müşriklerin şükür için kendi dikili putlarına doğru aşkla, şevkle koştukları ima edilerek mahşerdeki o dehşet dolu bakışları tasvir edilmektedir.

Allah, doğrusunu en iyi bilendir.


[1] (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an, Neseî, Hakim)

[2] ‘Razi; el Mefatihu’l Gayb)

[3] (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

[4] El İtkân ()ma’rifeti meani’l edevat; ev Mad.

[5] (Razi; el Mefatihu’l Gayb)