72-İBRAHİM SURESİ

 

İbrahim suresi Mekke’de 72. sırada inmiştir. Adını 35- 41. ayetlerde konu edilen “İbrahim” peygamberden almıştır. 28, 29. ayetlerin Medeni olduğuna dair nakiller mevcuttur.[1]

Surede elçilik görevi üzerinde durularak inkârcı müşriklerin bu konudaki tutum ve davranışları kınanmakta, Musa’nın [as] Allah’a ibadete ve şükretmeye çağırdığı kavminden ve Nuh, Ad ve Semud gibi geçmişte peygamberleri yalanlayan kavimlerden örnekler getirilmektedir.

Bundan bir önceki surede Nuh peygamberin kavmi ile olan mücadelesi ve Allah’a yakarışı yer almışken, bu surede de İbrahim peygamberin Allah’a duası ve bu duası içerisinde dile getirdiği şirk ile mücadelesi nakledilmektedir. Ayrıca kıyamete, haşre ait birçok uyarıcı sahne sergilenmektedir.

MEAL:

RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA

1-3.Elif/1, Lâm/30, Râ/200. Bu Bizim, insanları Rablerinin izni/ bilgisi ile karanlıklardan aydınlığa; en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olanın, övülen, övgüye lâyık bulunanın; göklerde olan şeyler, yeryüzünde olan şeyler Kendisinin olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. Ve dünya hayatını âhirete tercih eden, Allah’ın yolundan çeviren ve onun eğriliğini isteyen kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden şu kimselerin, şiddetli bir azaptan dolayı vay haline! İşte bunlar, çok uzak bir sapıklık içindedirler.

4.Ve Biz onlara, açıkça ortaya koysun diye, her peygamberi yalnız kendi toplumunun diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini/ dileyeni saptırır, dilediğini/ dileyeni de doğru yola iletir. Ve O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

5.Ve andolsun ki Mûsâ’yı, “Toplumunu karanlıklardan aydınlığa çıkar, onlara Allah’ın günleri ile öğüt ver” diye âyetlerimizle elçi gönderdik. Şüphe yok ki bunda çok sabreden ve kendisine verilen nimetlerin karşılığını çok çok ödeyen herkes için nice alâmetler/göstergeler vardır.

6,7.Ve hani Mûsâ toplumuna demişti ki: “Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani O, sizi işkencenin kötüsüne çarptıran, oğullarınızı boğazlayan;  eğitimsiz- öğretimsiz, mesleksiz bırakarak güçsüzleştiren ve kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtardı. Ve işte bunda Rabbinizden size çok büyük yıpranarak bir sınav vermek vardır. Ve hani Rabbiniz ilan etmişti: “Andolsun ki sahip olduğunuz nimetlerin karşılığını öderseniz, elbette size artırırım ve eğer iyilikbilmezlik ederseniz hiç şüphesiz azabım çok çetindir.”

8.Yine Mûsâ dedi ki: “Eğer siz ve yeryüzündeki kimseler, topluca hepiniz küfreferseniz; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddederseniz/ iyilikbilmezlik ederseniz; iyi biliniz ki Allah kesinlikle çok zengin, hiçbir şeye muhtaç olmayandır, övülen, övgüye lâyık bulunandır.”

9.Sizden öncekilerin; Nûh toplumunun, Âd, Semûd ve onlardan sonra gelenlerin haberleri size gelmedi mi? Onları Allah’tan başkası bilmez. Elçileri onlara apaçık kanıtlarla geldi de onlar, ellerini, elçilerin ağızlarına götürdüler. Ve: “Biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi bilerek reddettik/ inanmadık ve şüphesiz biz, bizi çağırdığınız şey hakkında yetersiz bilgi ve endişe içindeyiz” dediler.

10.Elçileri dedi ki: “Gökleri ve yeri yoktan yaratan, sizi günahlarınızı bağışlamak için çağıran ve belirlenmiş bir süre sonuna kadar sizi erteleyen Allah hakkında yetersiz bilgi mi var?” Onlar: “Siz sadece bizim gibi bir beşersiniz, bizi babalarımızın taptıklarından alıkoymak istiyorsunuz. O hâlde bize apaçık bir delil getirin!” dediler.

11,12.Elçileri onlara dediler ki: “Biz, ancak sizin gibi bir beşeriz. Velâkin Allah, kullarından dilediğini nimetlendirir. Ve Allah’ın izni/ bilgisi olmadıkça bizim için size bir delil getirmemiz olacak şey değildir. Onun için de inananlar sadece Allah’a işin sonucunu havale etsinler. Ve bize yollarımızı göstermişken, neden biz Allah’a sonucu bırakmayalım! Ve elbette biz, bize yaptığınız eziyetlere sabredeceğiz. Sonucu bırakanlar da yalnız Allah’a sonucu bıraksınlar.”

13,14.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler, elçilerine: “Ya sizi kesinlikle yurdumuzdan çıkaracağız, ya da kesinlikle bizim dinimize/ yaşam tarzımıza döneceksiniz!” dediler. Rableri de elçilerine: “Biz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları kesinlikle değişime/ yıkıma uğratacağız ve onlardan sonra sizi kesinlikle o yere yerleştireceğiz. Bu, makamımdan ve tehdidimden korkan içindir” diye vahyetti.

15-17.Elçiler, fetih istediler. Tüm inatçı zorba da kayba, zarara uğrayıp acı çekti. Ardından cehennem vardır. Ve kendisi irinli sudan sulanacaktır. İrinli suyu yudum yudum içecek, yutamayacak. Ve her yandan kendisine ölüm gelecek, fakat o hiç ölmeyecek. Arkasından da çok kaba bir azap gelecektir.

18.Kâfirlerin; Rablerini bilerek reddeden/ inanmayan kimselerin durumu, onların yaptıkları tıpkı fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde tutamazlar. İşte bu, uzak sapıklığın ta kendisidir.

19,20.Gökleri ve yeryüzünü Allah’ın gerçek ile oluşturduğunuı görmedin mi/ hiç düşünmedin mi? O dilerse sizi giderir ve yepyeni bir halk/ oluşturuluş getirir. Bu, Allah’a göre zor değildir.

21.Onlar, toplu olarak Allah için ortaya çıktılar. Sonra da zayıf olan kişiler, büyüklük taslayan kişilere: “Şüphesiz bizler, sizlere uyan kimseler idik. Peki, şimdi siz, Allah’ın azabından bir şeyi bizden savar mısınız?” dediler. O büyüklük taslayanlar: “Allah, bize kılavuz olsaydı biz kesinlikle size kılavuz olurduk. Bizler sızlansak ya da sabretsek bizim için birdir. Bizim için kaçacak herhangi bir yer yoktur” dediler

22.Ve iş bitince şeytan [İblis/düşünce yetisi] onlara, “Şüphesiz ki Allah size gerçek vaadi vaat etti, ben de size vaat ettim, hemen de caydım. Zaten benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım siz de bana karşılık verdiniz. O nedenle beni kınamayın, kendi kendinizi kınayın! Ben sizi kurtaramam, siz de benim kurtarıcım değilsiniz! Şüphesiz ben, önceden beni Allah’a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim” dedi. –Şüphesiz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar, kendileri için acı bir azap olanlardır! 23.İman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapanlar da, Rablerinin izniyle/ bilgisiyle içinde sürekli kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere girdirilirler. Oradaki selâmlaşma karşılamaları, “Selâm”dır.–

24,25.Görmedin mi; hiç düşünmedin mi, Allah nasıl bir örnek verdi? Güzel bir söz, kökü, sabit, dalı-budağı gökte olan, Rabbinin izniyle/ bilgisiyle her an ürün veren güzel bir ağaç gibidir. Ve onlar öğüt alsınlar diye Allah, insanlara böyle örnekler verir.

26.Kötü bir söz’ün durumu da, yerden koparılmış, sabit kalma imkânı olmayan kötü bir ağaca benzer.

27.Allah, iman edenleri, basit dünya yaşamında ve âhirette sabit bir söze/imana sabitler. Allah, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları da saptırır. Ve Allah, dilediği şeyi yapar.

28,29.Allah’ın nimetlerini iyilikbilmezliğe değiştiren ve toplumlarını değişime/yıkıma uğrama yurduna/cehenneme sokanları görmedin mi? Onlar, cehenneme girecekler. O ne kötü bir karargâhtır!

30.Ve nankörler, O’nun yolundan saptırmak için Allah’a eşler oluşturdular. De ki: “Yararlanınız, artık, şüphesiz dönüşünüz ateşedir.”

31.İman eden kullarıma söyle: Salâtı ikame etsinler [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluştursunlar-ayakta tutsunlar] ve alış-veriş ve dostluğun olmadığı bir günün gelmesinden önce, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden açık ve gizli olarak Allah yolunda harcamada bulunsunlar/ yakınlarının nafakalarını temin etsinler.”

32-34.Allah, gökleri ve yeri oluşturan, gökten su indirip de onunla size rızık olarak çeşitli meyveler çıkarandır. Ve Allah, emri gereğince denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi/ sizin yararlanacağınız özelliklerde yarattı, ırmakları da emrinize verdi. Sürekli olarak dönüş hâlinde olan güneşi ve ayı da emrinize verdi/ onları da yararlanacağınız özelliklerde yarattı. Geceyi ve gündüzü de sizin emrinize verdi. Ve O, Kendisinden istediğiniz her şeyden size verdi. Allah’ın nimetini saymak isterseniz de sayamazsınız! Şüphesiz insan kesinlikle çok yanlış; kendi zararına iş yapan, çok iyilikbilmez biridir.

35-41.Ve hani bir zaman İbrâhîm: “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl! Beni ve oğullarımı putlara tapmamızdan uzak tut! Rabbim! Şüphesiz putlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Şimdi kim bana uyarsa, artık o, şüphesiz bendendir; kim bana karşı gelirse… Artık Sen şüphesiz çok bağışlayan ve çok merhamet edensin. Rabbimiz! Şüphesiz ben çocuklarımdan bir bölümünü salâtı ikame etmeleri [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmaları-ayakta tutmaları] için, Senin dokunulmazlaşmış Ev’inin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Verdiğin nimetlerin karşılığını ödemeleri için artık Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir. Ve onları bazı meyvelerden rızıklandır. Rabbimiz! Şüphesiz Sen bizim gizlediğimiz şeyleri ve açığa vurduğumuz şeyleri bilirsin. –Ve yerde ve gökte, hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.– Tüm övgüler, ihtiyarlık hâlimde bana İsmâîl’i ve İshâk’ı lütfeden Allah’adır; başkası övülemez. Şüphesiz ki Rabbim duamı çok iyi işitendir. Rabbim! Beni salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan-ayakta tutan] biri kıl! Soyumdan da. Rabbimiz! Duamı da kabul et! Rabbimiz! Hesabın kurulduğu günde benim için, anam-babam için ve mü’minler için bağışlamada bulun!” demişti.

42,43.Sakın şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanların yaptıklarından Allah’ın duyarsız/bilgisiz olduğunu sanma! Ancak O, onları, başlarını dikerek koşacakları, gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için erteliyor. Onların bakışları kendilerine dönmez ve onların gönülleri bomboştur.

44,45.Ve sen insanları, azabın geleceği gün ile uyar. Artık şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler, “Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir süreye kadar ertele de senin davetine uyalım ve elçilere tâbi olalım.” derler. –Daha önce siz, sizin için bitişin/tükenişin/yok oluşun olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz? Hem siz, şirk koşarak kendilerine haksızlık edenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl yaptığımız size apaçık belli olmuştu. Ve size örnekler de vermiştik.–

46.Ve gerçekten onlar, tuzaklarını kurdular. Onların tuzakları, Allah katındadır. Tuzakları, dağları yerinden oynatacak olsa bile…

47.O hâlde sakın Allah’ın, elçilerine olan vaadinden cayacağını sanma! Şüphesiz Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, suçluyu yakalayıp cezalandırarak adaleti sağlama ilkesi sahibidir.

48-51.O gün, Allah’ın, her nefsi kazandığı ile karşılıklandırması için, yeryüzü bir başka yeryüzüyle değiştirilecek, gökler de. Ve onlar, Bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah için ortaya çıkacaklardır. O gün, suçluları zincire vurulmuş olarak görürsün. Onların gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplayacaktır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir.

52.İşte sana indirilen bu Kitap, kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak bir tek ilâh olduğunu bilsinler ve temiz akıl sahipleri; kavrama yeteneği olanlar öğüt alsınlar diye insanlara bir duyurudur.

TAHLİL

1-3.Elif/1, Lâm/30, Râ/200. Bu Bizim, insanları Rablerinin izni/ bilgisi ile karanlıklardan aydınlığa; en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olanın, övülen, övgüye lâyık bulunanın; göklerde olan şeyler, yeryüzünde olan şeyler Kendisinin olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. Ve dünya hayatını âhirete tercih eden, Allah’ın yolundan çeviren ve onun eğriliğini isteyen kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden şu kimselerin, şiddetli bir azaptan dolayı vay haline! İşte bunlar, çok uzak bir sapıklık içindedirler.

Sure, Kur’an’a dikkat çekilerek başlamaktadır. Kur’an, insanların karanlıklardan aydınlığa, Allah’ın yoluna çıkarılmaları için indirilmiştir. Böyle olmasına rağmen, kâfirler bu fırsatı değerlendirmemişler, kendi elleriyle başlarına çok büyük bir azap gelmesini sağlamışlardır. Bunlar, dünya hayatını ahırete tercih eden bir kafaya sahip olduklarından dolayıçok uzak bir sapıklık içindedirler; doğru yolu bulmaları, doğru yola çıkmaları çok uzak bir ihtimaldir.

1. ayetin başında “elif”, “lam” ve “ra” kesik harfleri bulunmaktadır. Bu harfler ile ilgili daha evvel Yunus, Hud ve Yusuf surelerinde açıklamalarımız olmuştu. Kanaatimize göre bu harfler, dikkat çekmek için kullanılan birer uyarı edatı mahiyetindedir. Dikkat çekici olan, bu harflerden sonra Kur’an’dan bahsedilmesi ve Kur’an’ın bazı niteliklerinin vurgulanmış olmasıdır.

“ اE,ل  L,  رR” harflerinin anlamı ile ilgili olarak geçmiş dönemlerde

* “Rabb benim, Ben Rabbim”,

* “Ben Allah’ım, görürüm”,

* “Ben Allah’ım, Rahman’ım” gibi bir takım yakıştırmalar yapılmıştır. Bazıları da bu harfleri Allah’ın “er-Rahman” isminde bulunan harflerin dağıtılmış şekli olarak görmüştür.[2]

Bu harflerin EBCD [Ebced] tablosundaki sayı değerleri:

ا  Elif: 1,

ل  Lam: 30,

ر  Ra: 200’dür.

Ne var ki, bu sayı değerlerinin neyi ifade ettiği konusuna henüz bir açıklama getirilememiştir. Ümidimiz, bu konu üzerinde ciddî çalışma ve araştırmalar yapacak olan Kur’an erlerindedir.

 اE,ل  L,  رR” harfleriyle ilgili olarak Yunus suresinin tahlilinde açıklama yapıldığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

Konumuz olan pasajda, Kitab’ın indiriliş amacı “insanların karanlıklardan aydınlığa; Allah’ın yoluna çıkarılması” olarak açıklanmıştır. Sözü edilen “karanlıklar”, En’am suresinin ilk ayetlerinde de açıkladığımız gibi, ışığın yokluğu anlamındaki bildiğimiz karanlık değildir; küfrün ve şirkin doğurduğu bunalımlar, sıkıntılar ve kargaşalar anlamındadır. Keza yine aynı ayette geçen “aydınlık” da bildiğimiz aydınlık [ışığın varlığı] değil, Allah’ın yolu ve onun doğal sonucu olan dünya ve ahıret mutluluğudur. Allah’ın yolunda olmayanlar, her ne kadar fizik, kimya, tarih gibi alanlarda birçok bilgiye sahip olsalar bile yine de karanlıklar içindedirler. Nitekim inançsız bilginler, mevcut bilgilerini insanlığın ve doğanın yararına değil, çoğu zaman felaketi için kullanmaktan kaçınmamaktadırlar. Allah yolunda olan kimseler ise okuma-yazma bilmeseler bile insanlığın ve tabiatın yararına çalışmayı ahlakî bir görev olarak görmektedirler.

Rabbimiz inananların Veli’sidir. Rahmeti gereği elçi gönderir ve kitap indirir. Elçi de Rabbimizin Kitap’taki mesajları ile insanları uyarır ve onlara rehberlik eder. Akıl sahipleri ise bu uyarıları doğru değerlendirir, gerçeği bulur ve hayatlarını o gerçeklere göre tanzim ederler.

 Kur’an’ın indiriliş amacının insanları uyarmak ve onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak olduğu Kur’an’da birçok kez (Maide/15, 16, Bakara/257, Hadid/9, Talak/10, 11,  Nur/55,  Al-i Imran/ 110, Hac/41, Ya Sin/2-6) hatırlatılmıştır.

Yine konumuz olan pasajda “göklerde olan şeyler, yeryüzünde olan şeyler Kendisinin olan Allah” ifadesi yer almaktadır. Bu ifadesiyle Rabbimiz gökte ve yeryüzünde ne varsa hepsinin Kendisinin olduğunu vurgulayarak insanları kendilerinin olmayan şeylere bağlanmamaları noktasında uyarmaktadır.

158.De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü Kendisinin olan, Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah’ın, size, hepinize gönderdiği elçiyim. O hâlde kılavuzlandığınız doğru yolu bulmanız için Allah’a ve O’nun sözlerine iman eden, Ümmî; Anakentli; Mekkeli Peygamber olan Elçisi’ne iman edin ve o’na uyun.”

                                                                                               (A’raf/158)

4.Ve Biz onlara, açıkça ortaya koysun diye, her peygamberi yalnız kendi toplumunun diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini/ dileyeni saptırır, dilediğini/ dileyeni de doğru yola iletir. Ve O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

Bu ayette Rabbimiz, toplumlara elçiler gönderdiğini, bu elçileri mutlaka kendi toplumlarının anadilleriyle gönderdiğini, bunun gerekçesinin de elçinin getirdiği mesajları açıkça ortaya koyabilmeleri olduğunu beyan etmektedir. Elçi ile gönderildiği toplumun dilleri farklı olsaydı hem mesajın iletilmesi ve algılanması sorun olurdu, hem de mesaj iletilenler mesajı anlamadıklarını, anlayamadıklarını bahane ederlerdi. Bu konu daha evvel de birçok kez açıklanmıştı.

Görüldüğü gibi, bu ayette çok önemli bir husus; uyarının insanlara anadilleri ile yapılması gerektiği olgusu ön plana çıkarılmıştır:

44.Ve eğer Biz o öğüdü/Kur’ân’ı yabancı dilde bir okuma yapsaydık, elbette onlar: “Âyetleri ayrıntılı olarak verilmeli değil miydi? Yabancı dil mi, Arapça mı!” diyeceklerdi. De ki: “O, iman eden kimseler için bir kılavuz ve bir şifadır.” İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır. Ve o Öğüt/ Kur’ân, onlar üzerine bir körlüktür. Onlara çok uzak bir mekândan seslenilmektedir.

                                                                                                 (Fussılet/44)

198,199.Ve Biz apaçık kitabı yabancılardan/Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu o, onlara okusaydı, onlar, buna iman ediciler değillerdi.

                                                                                                    (Şuara/198, 199)

2,3.Apaçık/açıklayan kitap kanıttır ki Biz onu aklınızı kullanasınız diye Arapça bir okuma yaptık.

                                                                                                 (Zühruf/2, 3)

Ayetteki “Biz onlara, açıkça ortaya koysun diye, her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik” ifadesinden sanki Resulullah sadece Arapça bilen Arap toplumuna gönderilmiş gibi bir anlam çıkıyormuş gibi gözükse de, esası öyle değildir.

Buradaki ifadeler tıpkı şu ayetler gibi vurgu içermekte ve her elçinin davete önce kendi toplumundan başladığını göstermektedir:

92.İşte bu da Bizim Anakent’i ve yanı başındaki kişileri uyarman için indirdiğimiz, sadece içinde konu edilenleri doğrulayıcı, bolluk dolu bir Kitaptır. Âhirete inananlar ona da inanırlar ve onlar salâtlarına [mâlî yönden ve ve zihinsel açıdan destek olma: toplumu aydınlatma kurumlarına] da koruyucudurlar.

                                                                                                                   (Enam/92)

19.De ki: “Tanıklık bakımından hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Benimle sizin aranızda Allah tanıktır. Ve sizi ve ulaşan herkesi kendisiyle uyarayım diye bana bu Kur’ân vahyolundu. Allah’la beraber gerçekten başka ilâhlar olduğuna siz gerçekten tanıklık eder misiniz?” De ki: “Ben etmem.” De ki: “O, ancak ve ancak bir tek ilâhtır ve kesinlikle ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım.”

                                                                                                           (En’am/19)

Resulullah’ın tüm toplumlara, insanların tümüne elçi gönderildiğini açık açık beyan eden ayetler de mevcuttur:

158.De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü Kendisinin olan, Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah’ın, size, hepinize gönderdiği elçiyim. O hâlde kılavuzlandığınız doğru yolu bulmanız için Allah’a ve O’nun sözlerine iman eden, Ümmî; Anakentli; Mekkeli Peygamber olan Elçisi’ne iman edin ve o’na uyun.”

                                                                                               (A’raf/158)

28.Ve Biz, seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik, velâkin insanların çoğu bilmiyorlar.

                                                                                              (Sebe/28)

7.İşte böylece Biz, kentlerin anasını ve onun kıyısındaki kişileri uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur’ân vahyettik.

Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir.

                                                                                              (Şura/7)

88.De ki: “Andolsun ki bugünün, yarının tüm insanları, bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, onun benzerini kesinlikle getiremezler.”

                                                                                               (İsra/88)

 2,3.O, Anakentliler/Mekkeliler içinde, kendilerinden olan ve Anakentlilere ve henüz onlara katılmamış olan onlardan başkalarına Allah’ın âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri öğreten bir elçi gönderendir. –Onlar, önceden apaçık bir sapıklık içinde olsalar da.–Ve O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

4.Elçi göndermek, Allah’ın dilediği kişilere verdiği armağanıdır. Ve Allah, büyük armağan sahibidir.

                                                                                                                     (Cuma/2-4)

Rabbimiz sadece son elçisini değil, daha evvelki elçilerini de kendi toplumlarının dilleriyle göndermiştir. Bu peygamberlerin hepsi de tebyinde bulunmuşlardır:

Ve Biz, senden önce de, sadece kendilerine vahyettiğimiz olgun insanları, açık kanatlarla ve yazılı belgelerle elçi olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız, haydiyin Ehlizikir’e [Tevrat ve İncil’i bilen bilginlere] sorun. Biz sana da o Zikr’i [Kur’an’ı], kendilerine indirilmiş olanı ortaya koyman için, onların da tefekkür etmeleri için indirdik.

                                                                                                      (Nahl/43, 44)

4. ayetteki “… Allah dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de doğru yola iletir” cümlesi, Rabbimizin insanları iman edip etmemekte serbest bıraktığını ifade etmektedir. Bu konu Kehf/29’un tahlilinde  ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

5.Ve andolsun ki Mûsâ’yı, “Toplumunu karanlıklardan aydınlığa çıkar, onlara Allah’ın günleri ile öğüt ver” diye âyetlerimizle elçi gönderdik. Şüphe yok ki bunda çok sabreden ve kendisine verilen nimetlerin karşılığını çok çok ödeyen herkes için nice alâmetler/göstergeler vardır.

Bu ayette Rabbimiz, Resulullah’ın daha evvel Musa’nın (as) da görevlendirildiği aynı görevle gönderildiği mesajını vermektedir. Rabbimiz Musa peygamberi “eyyamullah [Allah’ın günleri]” ve bir takım göstergeler ile uyararak toplumunu karanlıklardan aydınlığa çıkarmakla görevlendirdiği gibi, bütün peygamberlerini de kendi toplumlarını karanlıklardan aydınlığa çıkarmak gayesiyle göndermiştir.

Araplar “ ايّام العربEyyamü’l-Arab [Arab Günleri]” deyimiyle asırlardır hafızalarda kalan kendi tarihlerindeki önemli hadiseleri ve meşhur savaşları; Arap tarihine ait önemli olayları kastederler. Bu nedenle, ayetteki “ ايّام اللهAllah’ın günleri” ifadesi de Allah’ın Musa Peygamberin kavmini cezalandıracağı günler” demektir.

Sonuç olarak “Eyyamullah [Allah’ın günleri]” ifadesinin genel anlamda “Allah’ın ciddi boyutta cezalandıracağı günler” demek olduğunu söyleyebiliriz. Bu ifade daha evvel Casiye suresinde de tahlil edilmişti.

Ayetteki “Musa ile gelen ayetler” ifadesini hem Musa’ya (as) verilen Kitap’ın ayetleri, “kusursuz güç” hem de İsrailoğulları’nın hayatlarındaki “Çekirgeler”, “Bitler”, “Kurbağa”, “Kan, , “Dağın Gölgelik Gibi Kaldırılması” ve “Bıldırcın Eti ile Kudret Helvası İkramı” gibi olağanüstü olaylar olarak anlayabiliriz.

6,7.Ve hani Mûsâ toplumuna demişti ki: “Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani O, sizi işkencenin kötüsüne çarptıran, oğullarınızı boğazlayan;  eğitimsiz- öğretimsiz, mesleksiz bırakarak güçsüzleştiren ve kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtardı. Ve işte bunda Rabbinizden size çok büyük yıpranarak bir sınav vermek vardır. Ve hani Rabbiniz ilan etmişti: “Andolsun ki sahip olduğunuz nimetlerin karşılığını öderseniz, elbette size artırırım ve eğer iyilikbilmezlik ederseniz hiç şüphesiz azabım çok çetindir.”

8.Yine Mûsâ dedi ki: “Eğer siz ve yeryüzündeki kimseler, topluca hepiniz küfreferseniz; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddederseniz/ iyilikbilmezlik ederseniz; iyi biliniz ki Allah kesinlikle çok zengin, hiçbir şeye muhtaç olmayandır, övülen, övgüye lâyık bulunandır.”

Bu ayet grubunda, Musa peygamberin kendi toplumuna Allah’ın İsrailoğulları üzerindeki nimetleri hatırlatılarak Allah’a nankörlük etmemeleri, nankörlük ederlerse O’na değil kendilerine zarar verecekleri yönündeki öğütleri yer almaktadır.

Not:

Firavunun uyguladığı güçsüzleştirme programını ifade eden ayetlerde geçen “katl” ve “zebh” sözcükleri mecazidir. Bu konuda A’raf suresinin 141. Ayetinin tahlilinde ayrıntılı açıklama yapılmıştır.

Bu öğütler arasında yer alan “Ve işte bunda Rabbinizden size çok büyük bir bela vardır” ifadesiyle insanoğlunun daima Allah’ın imtihanıyla karşı karşıya olduğu gerçeği hatırlatılmaktadır.

“İsrailoğulları’nın belalandırılması [imtihan edilişi]”, onların hem nimetler verilerek hem de sıkıntıya düşürülerek sınanmaları/denenmeleri olarak anlaşılmalıdır.

35.Her kimliği olan varlık ölümü tadıcıdır. Ve eritip saflaştırmak üzere, sizi Biz, şer ve hayır ile sınarız. Ve siz, yalnız Bize döndürüleceksiniz.

                                                                           (Enbiya/35)

168.Ve onları yeryüzünde birçok önderli toplumlara ayırdık. Onlardan bir kısmı düzgün kimselerdi, bir kısmı da bundan aşağı idi. Ve Biz, onları dönsünler diye iyiliklerle ve kötülüklerle sınama yaptık.

                                                                                                 (A’râf/168)

155,156.Ve de kesinlikle Biz, korkudan, açlıktan bir şeylerle ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile sizi zayıf düşüreceğiz/ imtihan edeceğiz. Kendilerine bir musibet geldiği zaman, “Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve yalnız O’na döneceğiz” diyen şu sabredenlere de müjdele!

                                                                             (Bakara/155)

Ayetlerdeki “Ve hani Rabbiniz ilan etmişti: ‘Ant olsun ki şükrederseniz elbette size artırırım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok çetindir” ve  “Eğer küfrederseniz/ nankörlük ederseniz; siz ve yeryüzündeki kimseler topluca, iyi biliniz ki Allah kesinlikle Ganiyy’dir, Hamîd’dir” ifadelerinden anlaşıldığına göre, Rabbimiz Tevrat’ta Musa’ya şükürle ilgili çok kesin direktiflerde bulunmuştur.

Şükür, şükrün gereği ve şükrün nimeti artıracağı konusu daha önce Ya Sin suresinin sonunda ayrıntılı olarak açıklanmıştı. Önemine binaen kısaca özetliyoruz:

ŞÜKÜR

Kur’an’da üzerinde çok durulmuş olan “şükür”, imanın gereği ve müminlerin temel görevidir. Nitekim birçok ayette inananlar, aynı zamanda “şükredenler” olarak nitelenmiştir.

“Şükür” ile zıt anlamdaki “küfran” sözcüğü ise bir müminin asla yapmayacağı bir davranış olan “nankörlük” demektir.

“Şükür” sözcüğünün anlamı zaman içerisinde değişime uğramış ve başta içerdiği anlam örgüsünü kısmen kaybetmiştir.

 “ الشّكرŞükür”, “hayvanın yediği besini, verdiği süt ve semizliği ile belli etmesi” demektir.[3]

Sözcüğün lügat anlamını şu örneklerle açıklamak mümkündür: Şükür, beslenen bir hayvanın yediklerinin karşılığını maddi olarak göstermesi demek olduğuna göre, bir tavuğun yumurta vermesi, bir ineğin süt vermesi, bir koyunun yün vermesi veya her üçünün de et verecek şekilde semirmesi bu anlamda hayvanın şükrü olmuş olur. Görüldüğü gibi, beslenen bu hayvanların dilleriyle veya beden tavırlarıyla sahiplerine gösterdikleri yaranma, yaltaklanma hareketleri “şükür” kapsamında değildir. Ancak seslerini dinletmeleri için beslenen papağan, bülbül, kanarya gibi hayvanların ötüşlerini de bir “şükür” olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü bu işlevlerini yerine getirmeleri için beslenmektedirler.

Aynı kökten türemiş olan “teşekkür”, “müteşekkir” ve “şükran” sözcükleriyle birlikte Türkçede de kullanılan “şükür” sözcüğü, türevleriyle birlikte Kur’an’da toplam 74 kez yer almıştır.

Aşağıda verilen ayetler dikkate alınarak “şükr”ün din terminolojisindeki anlamı şöyle ifade edilebilir:

Şükür, Allah’ın insanlara verdiği nimetlere karşı insanların da bu nimetlerin karşılığını Allah’a vermeleridir.

Sözcüğün gerçek anlamı, alınan şeye bir karşılık olarak verilenin de o şeyin cinsinden olmasını gerektirmektedir. Yani “şükür”ün lâf ile olmayacağı, gerek sözcüğün vaz’ [ilk] anlamından gerekse Kur’an’daki kullanımlarından anlaşılmaktadır. Şükrün ayetlerdeki kullanımı, onun insana verilen nimetin cinsinden verilerek yapılabilecek bir karşılık verme olduğunu göstermektedir. Ancak gerçek böyle olmasına rağmen sözcük gerçek anlamından uzaklaştırılmış ve “dilin şükrü”, “kalbin şükrü” ve “bedenin şükrü” gibi tasniflere tâbi tutulmuştur.

Şükür nimet karşılığıdır. Rabbimiz verdiği nimetleri hatırlatıp ondan sonra şükür talebinde bulunmaktadır:

 114.Artık Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden helal ve temiz olarak yiyin. Allah’ın nimetine karşılığını ödeyin; eğer sadece O’na kulluk edecekseniz.

                                                                                                   (Nahl/114)     

152.Öyleyse Beni anın ki, Ben de sizi anayım. Ve Bana, verdiğim nimetlerin karşılığını ödeyin, Bana iyilikbilmezlik etmeyin/ verdiğim nimetleri görmemezlikten gelmeyin.

                                                                                       (Bakara/152)

19.Sonra da Süleymân, dişi karıncanın sözünden/kararından dolayı gülerek tebessüm etti. Ve “Rabbim! Bana, anne-babama lütfettiğin nimetinin karşılığını ödememi, hoşnut olacağın sâlihi işlememi gönlüme getir ve rahmetinle beni sâlih kullarının içine kat” dedi.

                                                                                       (Neml/19)   

15.Ve Biz insana, ana ve babasına iyileştirmeyi-güzelleştirmeyi yükümlülük olarak ulaştırdık. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle bıraktı/ doğurdu. Ve onun taşınması ve ayrılması otuz aydır. Sonunda insan, olgunluk çağına ulaştığı ve kırk seneye geldiğinde: “Rabbim! Bana ve anama-babama ihsan ettiğin nimetlerine karşılık ödememi ve Senin hoşnut olacağın sâlihi işlememi sağla. Benim için soyumun içinde düzeltmeler yap/ sâlih kimseler ver. Şüphesiz ben Sana yöneldim. Ve ben şüphesiz müslümanlardanım” dedi.

                                                                                               (Ahkaf/15)

Şüphesiz ki, Rabbimiz insana sayamayacağımız kadar nimet vermiştir. Başta aldığı nefes olmak üzere, sahip olduğu aile, mal, mülk ve diğer her şey, bütün bu nimetlerin de üstünde olarak Kur’an ve onun sayesinde nail olunan iman, hep O’nun verdiği nimetlerdendir. Dolayısıyla bütün bu nimetlerin karşılığının Rabbimize bire bir ödenebilmesi imkânsızdır. Bu durumda insanın yapacağı şey çok şükretmek, yani mümkün olduğu kadar, imkânlarının elverdiği kadar salih işlemektir.

Şükür nimetin artmasına, şükrün karşıtı olan küfür [nankörlük] ise nimetin elden gitmesine sebep olur. İnsan şükrettikçe, yani nimeti veren Allah’a karşılığını ödedikçe Allah da ona nimetini kat kat artırır; ayrıca ona huzur ve mutluluk verir.

6,7.Ve hani Mûsâ toplumuna demişti ki: “Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani O, sizi işkencenin kötüsüne çarptıran, oğullarınızı boğazlayan; eğitimsiz, öğretimsiz bırakıp niteliksiz bir kitle oluşturarak güçsüzleştirien ve kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtardı. Ve işte bunda Rabbinizden size çok büyük yıpranarak bir sınav vermek vardır. Ve hani Rabbiniz ilan etmişti: “Andolsun ki sahip olduğunuz nimetlerin karşılığını öderseniz, elbette size artırırım ve eğer iyilikbilmezlik ederseniz hiç şüphesiz azabım çok çetindir.”

                                                                                                                 (İbrahim/6,7)  

Nankörlük edenler ise hem biriktireceğim diye hem de biriktirdiğimi koruyacağım ve daha da artıracağım diye maddî ve manevî sıkıntılara, azaplara duçar olur. Ayrıca Allah, verdiği nimeti elinden almak suretiyle onu cezalandırır.

Yüce Allah, “şükür” görevini yerine getirmek üzere kullarından her “hasene” getirene, getirdiğinin on katını vaat etmektedir [En’âm/160]. “İnfak, salihat” cinsinden davranışlarda bulunanların durumunu da bire yedi yüz veren daneye benzetmekte ve onlardan dilediği kişiler için daha da arttıracağını bildirmektedir [Bakara/261].

Yüce Rabbimizin Esma-i Hüsna’sından ikisi de “eş-Şakir [yapılanın karşılığını veren] ve “eş-Şekûr [yapılanın karşılığını çok çok veren]”dir.

Firavun’un İsrailoğulları’na yaptığı işkenceleri şu ayetler ile hatırlamalıyız:

49.Ve hani Biz, bir zaman sizi, sizi azabın en kötüsüne çarptıran, oğullarınızı boğazlayan; eğitimsiz, öğretimsiz bırakıp niteliksiz bir kitle oluşturarak güçsüzleştirien, kadınlarınızı sağ bırakan Firavun’un yakınlarından kurtarmıştık. –Ve bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir bela vardı.–

                                                                                                       (Bakara/49)

4.Şüphesiz ki Firavun, yeryüzünde yüceldi ve idaresi altındaki insanları grup grup yaptı; onlardan bir grubu güçsüzleştirmek istiyor; bunların oğullarını boğazlıyor; eğitimsiz, öğretimsiz bırakıp niteliksiz bir kitle oluşturarak güçsüzleştiriyor, kızlarını da sağ bırakıyordu. Şüphesiz ki o, bozgunculardan idi.

                                                                                                        (Kasas/4)

Konumuz olan ayetlerde Musa’nın (as) İsrailoğulları’na verdiği nakledilen öğütler, Musa’nın (as) ölmezden evvel İsrailoğulları’na Tevrat’tan özetlediği, tekrarladığı emirlerdir. Bunlar Kitab-ı Mukaddes’in Tesniye bölümünü oluşturmaktadır. Tesniye’nin (6/ 4-9, 10/ 12- 22, 28/ 1-68) konumuz olan ayetlerle örtüşen cümleleri bulunmaktadır.

Musa (as) ve kavmiyle ilgili İbrahim suresindeki bu kısa değininin amacı, Musa’nın (as) kavmi örnek verilerek Mekke müşriklerine onlar gibi nankör olmamaları mesajını vermektir.

9.Sizden öncekilerin; Nûh toplumunun, Âd, Semûd ve onlardan sonra gelenlerin haberleri size gelmedi mi? Onları Allah’tan başkası bilmez. Elçileri onlara apaçık kanıtlarla geldi de onlar, ellerini, elçilerin ağızlarına götürdüler. Ve: “Biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi bilerek reddettik/ inanmadık ve şüphesiz biz, bizi çağırdığınız şey hakkında yetersiz bilgi ve endişe içindeyiz” dediler.

10.Elçileri dedi ki: “Gökleri ve yeri yoktan yaratan, sizi günahlarınızı bağışlamak için çağıran ve belirlenmiş bir süre sonuna kadar sizi erteleyen Allah hakkında yetersiz bilgi mi var?” Onlar: “Siz sadece bizim gibi bir beşersiniz, bizi babalarımızın taptıklarından alıkoymak istiyorsunuz. O hâlde bize apaçık bir delil getirin!” dediler.

11,12.Elçileri onlara dediler ki: “Biz, ancak sizin gibi bir beşeriz. Velâkin Allah, kullarından dilediğini nimetlendirir. Ve Allah’ın izni/ bilgisi olmadıkça bizim için size bir delil getirmemiz olacak şey değildir. Onun için de inananlar sadece Allah’a işin sonucunu havale etsinler. Ve bize yollarımızı göstermişken, neden biz Allah’a sonucu bırakmayalım! Ve elbette biz, bize yaptığınız eziyetlere sabredeceğiz. Sonucu bırakanlar da yalnız Allah’a sonucu bıraksınlar.”

13,14.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler, elçilerine: “Ya sizi kesinlikle yurdumuzdan çıkaracağız, ya da kesinlikle bizim dinimize/ yaşam tarzımıza döneceksiniz!” dediler. Rableri de elçilerine: “Biz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları kesinlikle değişime/ yıkıma uğratacağız ve onlardan sonra sizi kesinlikle o yere yerleştireceğiz. Bu, makamımdan ve tehdidimden korkan içindir” diye vahyetti.

Musa peygamber ile ilgili bir hatırlatma yapıldıktan sonra, bu ayet grubunda da Musa’dan önceki elçilere ve bu elçilerin kendi toplumları ile olan mücadelelerine,  Rabbimizin o elçilere yaptığı vahiylere değinilmiştir.

Yüce Allah, Nuh’tan (as) bu yana, tevhid akidesini yerleştirmek, yeryüzünde zulüm ve fesadı engelleyip adaleti sağlamak amacıyla birçok peygamber göndermiştir. Peygamberler toplumlarına Allah’ın rahmet ve bağışını haber vermiş fakat hepsi de elçilerinin ağzını tıkayıp gerçeği söylemelerine engel olmaya çalışmıştır. “Siz sadece bizim gibi bir beşersiniz, bizi babalarımızın taptıklarından alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getirin” diyerek elçilere karşı çıkmışlardır.

Daha önce de açıklandığı gibi, Mekke müşrikleri elçinin içlerinden biri, bir beşer oluşunu kabullenemiyorlardı. Onlara göre elçi ya melek olmalıydı, ya da beraberinde bir melek bulunmalıydı. Üstelik çok da zengin olmalıydı. Bu konulara ait detay daha evvel Furkan ve İsra surelerinde yer almıştır.

Bunun üzerine elçiler Allah’tan aldıkları emirle onlara “Biz ancak sizin gibi bir beşeriz. Velâkin Allah kullarından dilediğini kayırır. Ve Allah’ın izni olmadıkça bizim için size bir delil getirmemiz olacak şey değildir. Onun için de inananlar sadece Allah’a tevekkül etsinler. Ve bize yollarımızı göstermişken, neden biz Allah’a tevekkül etmeyelim! Ve elbette biz, bize yaptığınız eziyetlere sabredeceğiz. Tevekkül edenler de yalnız Allah’a tevekkül etsinler” demişlerdir.

Tüm bunlardan sonra müşrikler azgınlıklarını artırarak “ya bizim dinimize dönersiniz, ya da sizi buradan sürüp çıkaracağız” diyerek elçilere eza ve cefa etmişlerdir. Sonunda Allah, elçilere “Biz zalimleri mutlaka helak edeceğiz ve onlardan sonra sizi mutlaka o yere yerleştireceğiz. Bu, makamımdan ve tehdidimden korkan içindir” diye vahyederek onlara güç kuvvet vermiştir.

Zalimlerin elçilere dirençle karşı koyuşları daha evvel de birçok surede genişçe anlatılmıştı. Burada Resulullah’ın da başına bir takım sıkıntıların geleceği bildirilirken aynı zamanda karşı tutumlarını sürdüren Mekkeli müşriklere de akıbetlerinin o direnişçilerden farklı olmayacağı mesajı verilmiştir.

Pasajdaki ana temayı yansıtan şu ayetlerin okunmasını, konunun daha iyi anlaşılması bakımından özellikle gerekli görüyoruz:

38.Âd’ı, Semûd’u, Ress ashâbını ve bunlar arasında daha birçok kuşakları da.

                                                                                                 (Furkan/38)

78.Ve andolsun ki Biz senin önünden nice elçiler gönderdik. Onlardan kimini sana anlattık, onlardan kimini de anlatmadık. Hiçbir elçi, Allah’ın izni/ bilgisi olmaksızın bir alâmet/ gösterge getiremez. Artık Allah’ın emri gelince de hak ile gerçekleştirilir. Bâtılcılar, işte burada kayba, zarara uğrayıp acı çektiler.

                                                                                            (Mü’min/78)

76,77.Ve yakında seni bu yerden/ yurdundan çıkarmak için kesinlikle rahatsız edecekler. O takdirde senden önce elçilerimizden gönderdiğimiz kişiler hakkındaki yasamıza/uygulamamıza göre onlar da senin ardından pek az kalacaklardır. –Bizim uygulamamızda herhangi bir değişme göremezsin.–

                                                                                                          (İsrâ/76, 77)

88,89.Toplumundan büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: “Ey Şu‘ayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kentimizden kesinlikle çıkarırız, ya da bizim dinimize/ yaşam tarzımıza dönersiniz!” Şu‘ayb, dedi ki: “İstemesek de mi! Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize/yaşam tarzınıza dönersek, kesinlikle Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi dışında ona geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz bilgisi ile her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah’a güvenip dayandık.” –Ey Rabbimiz! Bizimle toplumumuz arasında hak ile hükmet. Çünkü Sen hükmedenlerin en hayırlısısın!–

                                                                                                        (A’râf/88-89)

Ve  Hacc/40, Neml/54- 58, Enfal/30, Ra’d/33, Al-i Imran/21-22, Cuma/4,  Hacc/75.

15-17.Elçiler, fetih istediler. Tüm inatçı zorba da kayba, zarara uğrayıp acı çekti. Ardından cehennem vardır. Ve kendisi irinli sudan sulanacaktır. İrinli suyu yudum yudum içecek, yutamayacak. Ve her yandan kendisine ölüm gelecek, fakat o hiç ölmeyecek. Arkasından da çok kaba bir azap gelecektir.

Bu ayetlerde, elçilerin direnen inkârcılar hakkındaki talepleri ile Rabbimizin bu talepleri kabul ederek direnen müşrikleri cezalandırması nakledilmiştir. Elçiler sıkıştıkları dönemlerde daima Allah’tan yardım istemişlerdir. Rabbimiz de elçilere yardım ederek tüm zorbaları perişan etmiştir. Bu zorbaların ahiretteki yerleri de cehennem olacaktır:

21-24.Nûh: “Rabbim! Şüphesiz toplumum bana isyan etti. Malı ve evladı kendisine zarardan başka bir şey vermeyen kimseye uydular. Ve onlar büyük tuzaklar kurdular. Ve ‘Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Ve sakın Vedd, Suvâ, Yagûs, Yeûk ve Nesr’i bırakmayın’ dediler. Kesinlikle birçoklarını da saptırdılar. Sen de o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlara sadece sapıklığı arttır” dedi.

26-28.Ve Nûh dedi ki: “Bu yerde dolaşan kâfirlerden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerden bir tek kişi bırakma. Şüphesiz ki Sen onları bırakırsan, kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece din-iman tanımayıp kötülüğe batan ve kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedençocuklar doğururlar. Rabbim! Benim için, anam-babam için, mü’min olarak evime giren kişiler için ve mü’min erkekler ve mü’min kadınlar için mağfiret et/bağışla hepimizi! Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlara da sadece yok oluşu arttır.”

                                                                                                            (Nuh/21-28)

88.Ve Mûsâ: “Rabbimiz! Şüphesiz Sen Firavun’a ve ileri gelenlerine basit dünya hayatında zînet ve mallar verdin. –Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye– Rabbimiz! Onların mallarını sil-süpür ve kalplerine sıkıntı düşür. Çünkü onlar o acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler” dedi.

89.Allah “Her ikinizin de duası kesinlikle kabul olundu. Öyleyse ikiniz doğru yolda devam edin. Ve bilmeyen kişilerin yolunu sakın izlemeyin!” dedi.

                                                                                     (Yunus/88, 89)

136.Biz de, şüphesiz âyetlerimizi yalanladıkları ve onlardan gâfil olmaları nedeniyle onları cezalandırıp adaleti sağladık. Ve onları bol suda/ nehirde boğduk. 137.O zaafa uğratıla gelmiş/ güçsüzleştirilmiş olan toplumu da bereketlendirdiğimiz yerin her tarafına mirasçı yaptık. Ve böylece Rabbinin, İsrâîloğulları’na olan o pek güzel sözü, sabretmeleri nedeniyle yerine geldi. Biz de Firavun ile toplumunun yapageldikleri sınâî eserlerini ve yükseltmekte oldukları şeyleri yerlebir ettik.

                                                                                                                  (A’raf/136,137)

28,29.Lût’u da gönderdik. Hani o toplumuna: “Şüphesiz siz, kesinlikle âlemlerden sizden önce geçmiş olanların yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz! Siz şüphesiz, kesinlikle erkeklere gidecek, yol kesecek ve toplantılarınızda edepsizlik yapacak mısınız?” demişti. Bunun üzerine toplumunun cevabı, sadece, “Doğru söyleyenlerden isen Allah’ın azabını bize getir!” demeleri oldu.

30.Lût: “Rabbim! Şu bozguncular toplumuna karşı bana yardım et!” dedi.

                                                                                                              (Ankebut/29, 30)

Ayetlerde konu edilen “kaynar su” ve “irin içirme” şeklindeki cezalandırmalar, korkutarak uyarma maksadıyla, Hacc/ 19-22, Zümer/ Muhammed/15, Kehf/29, Hakkah/30 37, Vakıa/52, Gaşiye/4, 5, Sâd/57-58, Saffat/64-68’de yer almıştır.

Rabbimiz, elçilerine yardım edip onları her zaman muvaffak kılacağını birçok kez  (Saffat/171-173, Mücadile/21, Muhammed/7, Fetih/4, Al-i Imran/139, Mümin/51) ilan etmiştir.

18.Kâfirlerin; Rablerini bilerek reddeden/ inanmayan kimselerin durumu, onların yaptıkları tıpkı fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde tutamazlar. İşte bu, uzak sapıklığın ta kendisidir.

Bu ayette, geçmişten günümüze tüm inkârcıların ortaya koydukları işlerin, akılsızca yaptıkları tercihin bir sonucu olarak bir hiç hükmünde olacağı mesajı bir örnekle verilmektedir. İnkârcıların amelleri rüzgârda savrulan kül gibidir. Yaptıklarının hiçbir değeri, ağırlığı, dayanıklılığı yoktur. Hafif bir rüzgâr ile bile savrulur gider, ortada hiçbir şey kalmaz. Birçok yerde değinildiği gibi, amellerin Allah tarafından değerlendirilmeye tabi tutulması için o amellerin öncelikle Allah rızası için yapılmış olması gerekmektedir. İnkârcıların küfrü, ortaya koydukları bütün işlerin temelini yok etmekte, ortada amel diye bir şey bırakmamaktadır.

Küfredenlerin amellerinin boşuna oluşu ile ilgili birçok benzetme yapılmıştır:

23.Ve Biz, Bize kavuşmayı ummayanların amelden her yaptıklarının önüne geçtik de onu saçılmış toz zerreleri durumuna getiriverdik.

                                                                                                              (Furkan/23)

117.Onların bu basit dünya hayatında harcadıklarının durumu, şirk koşmak sûretiyle kendilerine haksızlık eden bir toplumun ekinlerine isabet edip de onları değişime/yıkıma uğratan, içinde kavurucu soğuğu olan rüzgârın durumu gibidir. Ve Allah, onlara haksızlık etmedi. Fakat onlar, şirk koşmak sûretiyle kendilerine haksızlık ediyorlar.

                                                                                             (Al-i Imran/117)

264.Ey iman etmiş kimseler! Allah’a ve son güne inanmadığı hâlde malını insanlara gösteriş için bağışlayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakarak ve eziyet ederek boşa çıkarmayın. İşte onun durumu, üzerinde biraz toprak bulunup da üzerine bir sağnak isâbet ettiği zaman, sağanağın cascavlak olarak bıraktığı kayanın durumu gibidir. Onlar, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Ve Allah, kâfirler toplumuna; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenler topluluğuna kılavuzluk etmez.

                                                                                                       (Bakara/264)

19,20.Gökleri ve yeryüzünü Allah’ın gerçek ile oluşturduğunuı görmedin mi/ hiç düşünmedin mi? O dilerse sizi giderir ve yepyeni bir halk/ oluşturuluş getirir. Bu, Allah’a göre zor değildir.

Ayetteki soru, uyarmak amacıyla müşriklere yöneltilmiştir. “Göklerin ve yerin gerçek ile yaratılması”, Nahl/3’ün tahlilinde detaylı olarak açıkladığımız gibi, bu varlıkların geçici, süreli, ölümlü olarak yaratılmış olması demektir. Gökleri ve yeryüzündeki olay ve olguları gözlemleyen, araştıran herkes, evrenin ömrünün süreli olduğunu ve o vakte doğru akıp gittiğini bilir, anlar. Ayrıca insan kendi varlığına baktığında da ölümlü bir varlık olduğunu fark eder. Ayette ölüm sonrasına işaret edilerek hesaba hazırlanılması, yaratılıştaki gerçeğin unutulmaması istenmektedir. Çünkü ilk yaratılışı anlamayan yeniden yaratılışı kavrayamaz.

33.Onlar, şüphesiz gökleri ve yeryüzünü oluşturan ve onları oluşturmakla yorulmamış olan Allah’ın ölüleri diriltmeye de güç yetiren olduğunu görmediler mi/ düşünemediler mi? Evet şüphesiz ki, O, her şeye gücü yetendir.

                                                                                                           (Ahkaf/33)

77.Ve o kişi, kendisini bir nutfeden/ bir damla sudan oluşturduğumuzu görmedi mi de şimdi o apaçık bir düşmandır.

78.Ve kendi oluşturuluşunu dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı: Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”

79,80.De ki: “Onları ilk defa oluşturan onları diriltecektir. Ve O, her oluşturmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş/oksijen yapandır. Şimdi de siz oksijenden yakıp duruyorsunuz.

81.Gökleri ve yeri oluşturan, onlar gibilerini de oluşturmaya güç yetiren değil midir? Evet, elbette güç yetirendir! Ve O, çok çok mükemmel oluşturandır, çok iyi bilendir.

82.Şüphesiz ki O, bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir.

83.O hâlde her şeyin mülkiyet ve yönetimi Kendi elinde olan Allah, her türlü noksanlıklardan arınıktır. Siz de yalnız O’na döndürüleceksiniz.”

                                                                                                (Ya Sin/77-83)

Konumuz olan ayetin ilk bölümünde Rabbimiz “O dilerse sizi giderir ve yepyeni bir halk/yaratılış getirir. Bu, Allah’a göre zor değildir”buyurarak inkârcıların her zaman bir felaket beklentisi içinde olmalarını ihtar etmiştir.

15.Ey insanlar! Allah’a muhtaç olanlar sizlersiniz. Allah ise; O, zengin ve övgüye lâyık olandır.

16,17.Eğer O dilerse sizi yok eder ve yepyeni bir oluşturmayı/halkı getirir. Bu, Allah’a hiç güç de değildir.

                                                                                                (Fâtır/15-17)

38.İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılan kimselersiniz. Öyleyken sizden kimileri cimrilik ediyor. Ve kim cimrilik ederse, artık kendi benliğinden cimrilik ediyordur. Ve Allah zengindir, siz ise fakirlersiniz. Eğer siz, yüz çevirirseniz, Allah yerinize sizden başka bir toplum getirir. Sonra onlar, sizin benzerleriniz olmazlar.

                                                                                                          (Muhammed/38)

54.Ey iman etmiş kimseler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında mü’minlere karşı yumuşak, kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimselere karşı da onurlu ve şiddetli bir toplum getirir ki Allah, onları sever, onlar da O’nu severler; onlar, Allah yolunda çaba harcarlar ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın dilediğine verdiği bir armağandır. Allah, bilgisi ve rahmeti geniş ve sınırsız olandır, çok iyi bilendir.

                                                                                                    (Mâide/54)

133.Eğer Allah, dilerse sizi giderir ey insanlar! Ve başkalarını getirir. Ve Allah, buna en iyi güç yetirendir.

                                                                                                          (Nisa/133)

21.Onlar, toplu olarak Allah için ortaya çıktılar. Sonra da zayıf olan kişiler, büyüklük taslayan kişilere: “Şüphesiz bizler, sizlere uyan kimseler idik. Peki, şimdi siz, Allah’ın azabından bir şeyi bizden savar mısınız?” dediler. O büyüklük taslayanlar: “Allah, bize kılavuz olsaydı biz kesinlikle size kılavuz olurduk. Bizler sızlansak ya da sabretsek bizim için birdir. Bizim için kaçacak herhangi bir yer yoktur” dediler

22.Ve iş bitince şeytan [İblis/düşünce yetisi] onlara, “Şüphesiz ki Allah size gerçek vaadi vaat etti, ben de size vaat ettim, hemen de caydım. Zaten benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım siz de bana karşılık verdiniz. O nedenle beni kınamayın, kendi kendinizi kınayın! Ben sizi kurtaramam, siz de benim kurtarıcım değilsiniz! Şüphesiz ben, önceden beni Allah’a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim” dedi. –Şüphesiz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar, kendileri için acı bir azap olanlardır! 23.İman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapanlar da, Rablerinin izniyle/ bilgisiyle içinde sürekli kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere girdirilirler. Oradaki selâmlaşma karşılamaları, “Selâm”dır.–

Dünyanın geçiciliği, amellerin niteliğine dair açıklamalar ve detaylı uyarılar yapıldıktan sonra, bu ayet grubunda da ahırete ait sahneler ortaya konmuştur:

Birinci sahne:

Bu sahnede, kendilerini güçlü kabul edenler ile onlar tarafından zayıf bırakılmış [müstez’af] olanlar ahırette yüzleştirilmektedir.

Zayıflar sözde büyüklere:

- “Şüphesiz bizler, sizlere uyan kimseler idik. Peki, şimdi siz, Allah’ın azabından bir şeyi bizden savar mısınız?” diye sorarlar.

 Büyüklük taslayanlar da:

- “Allah bize kılavuz olsaydı biz kesinlikle size kılavuz olurduk.  Bizler sızlansak ya da sabretsek bizim için birdir [Şimdi sızlansak da, sabretsek de fark etmez]. Bizim için kaçacak herhangi bir yer yoktur” diye cevap verirler.

Bu sahne Kur’an’ın başka ayetlerinde de verilmiştir:

47.Ve onlar, ateş içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara: “Şüphesiz bizler size uyan kimseler idik. Şimdi siz bizden, ateşten bir bölümü savabiliyor musunuz?” derler.

48.Büyüklük taslayanlar: “Şüphesiz hep onun içindeyiz. Şüphesiz Allah, kullar arasında hükmünü vermiştir” dediler.

                                                                                                (Mü’min/47-48)

38.Allah, “Sizden önce geçmiş tanıdığınız-tanımadığınız ateş içindeki önderli toplumların içine girin!” der. Her toplum girdikçe kardeşini dışlayıp gözden çıkarır. Sonunda hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında, “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten kat kat azap ver” derler. Allah, “Herkese kat kattır, fakat siz bilmiyorsunuz” der.

39.Öncekiler de sonrakilere, “Sizin bize karşı fazlalığınız yoktur. O hâlde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın” derler.

                                                                                               (A’raf/38-39)

64-66.Kesinlikle Allah, kâfirleri; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseleri dışlayıp gözden çıkarmış ve içinde sonsuz olarak kalmaları için, onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır. Onlar orada, bir koruyucu yakın ve yardımcı bulamazlar. Yüzleri ateş içinde evrilip çevrildiği gün, “Ah keşke Allah’a itaat etseydik, elçiye itaat etseydik!” diyecekler.

67,68.Ve dediler ki: “Ey Rabbimiz! Şüphesiz biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi onlar yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara azaptan iki kat ver ve kendilerini tam anlamıyla dışla/rahmetinden mahrum bırak.”

                                                                                                   (Ahzab/64-68)

31.Ve şu kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenşu kimseler, “Biz kesin olarak, bu Kur’ân’a inanmayız, ondan öncekine de…” dediler. Sen şirk koşarak, küfrederek yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseleri Rableri huzurunda tutuklanmış, sözü bazısının bazısına geri çevirdiğini bir görsen! Zaafa uğratılan kimseler, büyüklük taslayan kimselere, “Eğer sizler olmasaydınız, kesinlikle bizler mü’min kimseler olurduk” diyecekler.

32.Büyüklük taslayan kimseler, zayıf düşürülen kimselere: “Size kılavuz geldikten sonra, sizi ondan biz mi çevirdik? Tam tersi, siz kendiniz suçlular oldunuz” derler.

33.O zayıf düşürülen kimseler de o büyüklük taslayan kimselere: “Tam tersi gecenin ve gündüzün tuzağı! Siz bize Allah’a inanmamamızı ve O’na birtakım eşler edinmenizi emrediyordunuz” derler. Bunlar azabı gördükleri zaman pişmanlıklarını gizleyeceklerdir. Biz de o kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan o kimselerin boyunlarına demir halkalar geçirmişizdir. Onlar sadece yapmış olduklarının karşılığını görüyorlar.

                                                                                                  (Sebe’/31-33)

Bu sahnenin mesajı, toplumdaki elitlerin, liderlerin, azizlerin bu tür zavallıları kurtaramayacağı, herkesin daha dünyada iken kendi başının çaresine bakması gerektiğidir.

48.Ve hiçbir kimsenin başka bir kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiçbir kimseden yardımın, adam kayırmanın kabul edilmediği, kimseden fidyenin/kurtulmalığın alınmadığı ve hiçbir kimsenin yardım olunmadığı güne karşı Allah’ın koruması altına girin.

                                                                                                      (Bakara/48)

İkinci sahne:

Bu sahnede suçlular, içine düştükleri durumun sorumluluğunu şeytanın [İblis’in] üstüne yıkmaya çalışmaktadırlar. Şeytan da onlara:

-Şüphesiz ki Allah size gerçek vaadi vaat etti, ben de size vaat ettim, hemen de caydım. Zaten benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım siz de bana icabet ettiniz. O nedenle beni kınamayın, nefsinizi [kendinizi] kınayın! Ben sizi kurtaramam, siz de benim kurtarıcım değilsiniz! Şüphesiz ben, önceden beni Allah’a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim” demek suretiyle kendisini savunmaktadır.

120.İblis, onlara vaatte bulunur ve onları kuruntulandırır. Oysa şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez.

                                                                                                      (Nisa/120)

5.Ve Allah’ın astlarından kıyâmet gününe kadar kendisine hiçbir cevap veremeyecek olan kimselere dua eden kimseden daha sapık kim olabilir? Üstelik tapılan kimseler, o kimselerin yalvarışlarından habersizler de.

6.İnsanlar bir araya toplandığı zaman da taptıkları kimseler kendilerine düşmanlar oldular. Ve onların kendilerine tapmalarını kabul etmeyenler idiler.

                                                                                                     (Ahkaf/5,6)

27,28.Kesinlikle, Biz kendi komşularınız olan memleketleri değişime/ yıkıma uğrattık. Âyetleri, onlar dönsünler diye tekrar tekrar açıkladık. Öyleyse Allah’ın astlarından güya O’na yakınlığa vesile edindikleri düzme tanrılar, onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzme tanrılar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu, onların yalanlarıdır/ uydurmakta oldukları şeydir.

                                                                                                   (Kaf/27, 28)

Üçüncü sahne

Ve iman eden ve salihatı işleyenler, Rablerinin izniyle içinde sürekli kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere girdirilirler. Ve onlar daima her türlü rahaysızlık veren şeyden uzak olarak esenlik içindedirler.

73.Rablerine karşı Allah’ın koruması altına girmiş olan kişiler de kesinlikle cennete bölük bölük sevk edilecek. Sonunda oraya vardıkları, kapıları açıldığı ve bekçileri onlara: “Selâm sizlere, tertemiz geldiniz!” dediği zaman “Sonsuz olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!” denilecek.

                                                                                                      (Zümer/73)

116-118.Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Sen mi insanlara: ‘Beni ve annemi, Allah’ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” Îsâ: “Sen arınıksın, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen, bunu kesinlikle bilmiştin. Sen, benim içimde/özümde olanı bilirsin, ben ise Senin zatında olanı bilmem. Şüphesiz Sen; görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği en iyi bilenin ta kendisisin! Ben, onlara sadece, Senin bana emrettiklerini; ‘Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin’ dedim. Ve ben, içlerinde olduğum müddetçe onlar üzerine tanıktım. Ne zaman ki Sen, beni vefat ettirdin; geçmişte yaptıklarımı ve yapmam gerekirken yapmadıklarımı bir bir hatırlattırdın/ beni öldürdün, Sen, onları gözetleyenin ta kendisi oldun. Ve şüphesiz Sen, her şeye en iyi tanık olansın. Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar, senin kullarındır ve eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olanın, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapanın ta kendisisin” dedi.

119.Allah dedi ki: “Bu, doğru kimselere doğruluklarının yarar sağladığı gündür. Onlar için, içinde sonsuz kalıcılar olarak altlarından ırmaklar akan cennetler vardır.” Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte bu, en büyük kurtuluştur.

                                                                                           (Mâide/116- 119)

75,76.İşte Rahmân’ın kulları, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamlarında, orada sonsuz olarak kalacaklar olarak ödüllendirilecekler, orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır. –Orası ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir ikametgâhtır!–

                                                                                                        (Furkan/75,76)

19-24.Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler;

Allah’a verdiği sözleri yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan,

Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi; iman ve ameli birleştiren,

Rablerine saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler,

Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş,

salâtı ikame etmiş [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmuş, ayakta tutmuş],

kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık Allah yolunda harcamış

ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte onlar, bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar Adn cennetlerine gireceklerdir. Görevli güçler/ haberci âyetler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabretmiş olduğunuz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!”

                                                                                                          (Ra’d/19- 24)

10.Onların oradaki duaları, “Allah’ım! Sen her türlü eksiklikten arınıksın!”dır. Ve onların oradaki selâmlaşmaları, “Selâm”dır [sağlık, esenlik, mutluluktur]! Dualarının sonu da, “Tüm övgülerin, Âlemlerin Rabbi Allah’a olduğu!”dur.

                                                                                                                  (Yunus/10)

55.Gerçekten cennetin ashâbı bugün gönül şenliği sürerek bir uğraşı içindedirler.

56.Kendileri ve kendilerine sunulan refakatçı eşler, gölgeler içinde koltuklar üzerine kurulmuşlardır.

57.Yalnızca onlara, orada meyveler vardır. İsteyecekleri her şey de onlarındır.

58.Söz olarak onlara engin merhamet sahibi Rabbden “selâm” vardır.

                                                                                                  (Ya Sin/55- 58)

Burada ve daha birçok ayette cennette akan ırmaklardan bahsedilmiştir. Bu ırmakların niteliğini şu ayetlerden öğrenmekteyiz:

25.İnanmış ve düzeltmeye yönelik işler yapan kimselere de, “Şüphesiz kendileri için altlarından ırmaklar akan cennetlerin olduğunu” müjdele. Onlar, oradaki herhangi bir meyveden her rızıklandırılışlarında, “Bu, bizim daha önce rızıklandığımız şeydir” derler. Ve onlara onun benzeşenleri verildi. Orada çok temiz eşler de yalnızca onlarındır. Ve onlar, orada sürekli kalanlardır.

                                                                                                 (Bakara/25)

35.Allah’ın koruması altına girmiş kişilere söz verilen cennetin örneği şöyledir: Onun altından ırmaklar akar, nasiplikleri; meyveleri, renkleri, tatları ve gölgeleri süreklidir. İşte bu, Allah’ın koruması altına girmiş kişilerin âkıbetidir. Kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerin âkıbeti de Ateş’tir.

                                                                                                    (Ra’d/35)

14,15.Peki, Rabbi tarafından apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, işinin kötülüğü kendisine süslü gösterilen ve boş-iğreti arzularına uyan kimseler gibi; Ateş’te sonsuz olarak kalacak olan ve kaynar su içirilip de bağırsakları paramparça olan kimseler gibi midir? Allah’ın koruması altına girmiş kişilere vaat edilen cennetin örneği: “Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır.

                                                                                             (Muhammed/14,15)

24,25.Görmedin mi; hiç düşünmedin mi, Allah nasıl bir örnek verdi? Güzel bir söz, kökü, sabit, dalı-budağı gökte olan, Rabbinin izniyle/ bilgisiyle her an ürün veren güzel bir ağaç gibidir. Ve onlar öğüt alsınlar diye Allah, insanlara böyle örnekler verir.

Rabbimiz, insanların irşadı amacıyla Kur’an’da her cinsten örnekler vermektedir:

 26,27.Şüphesiz Allah, bir sivrisineği, hatta daha daha küçük olan bir şeyi örnek vermekten çekinmez. İşte iman eden kimseler bilirler ki, şüphesiz o hakktır, Rablerindendir. Kâfirler; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmişolan o kimseler de artık, “Allah böyle bir örnek ile ne demek istedi?” derler. Allah, verdiği örneklerle birçoklarını şaşırtır, onunla birçoklarını kılavuzlar. Allah, onunla sadece, söz verip antlaştıktan sonra Allah’a verdikleri sözü bozan, Allah’ın birleştirmesini emrettiği şeyi; iman-amel ayrılmazlığını bozan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan hak yoldan çıkmış kimseleri şaşırtır. İşte bunlar, zarara uğrayanların ta kendileridir.

                                                                                              (Bakara/26, 27)

17.Allah, gökten bir su indirdi de vadiler, kendi ölçüsünde sel olup aktılar. Sonra da sel, suyun yüzüne çıkan bir köpük yüklendi. Bir zînet eşyası veya bir yarar sağlamak için, ateşte erittiklerinin üzerinde de benzeri bir köpük vardır. –Allah, hak ve bâtılı böyle örnekler.– Sonra köpük atılır gider, insanlara yararı olan ise yerde kalır. İşte Allah, örnekleri böyle verir.

                                                                                                    (Ra’d/17)

 21.Eğer Biz, bu Kur’ân’ı bir dağa/çok iri cüsseli bir yükümlü varlığa indirseydik, Allah’a olan saygıyla, sevgiyle ve bilgiyle ürpertiden onu samimiyetle saygı duyar, baş eğer ve parça parça olmuş görürdün. Ve Biz, bu örnekleri iyiden iyiye düşünürler diye insanlara veriyoruz.

                                                                                                    (Haşr/21)

43.Ve Biz, bu örnekleri insanlara veriyoruz. Onlara da bilginlerden başkası akıl erdiremez.

                                                                                             (Ankebut/43)

Rabbimiz, konumuz olan ayette iyi, güzel sözün/bilginin [imanın] her zaman, her şartta ve her ortamda yararlı olacağına dair temsili bir açıklamada bulunmaktadır. “Güzel-hoş bir söz”,  kökü sağlam, dalları-budakları göğe yayılmış, her an ürün veren güzel bir ağaca benzetilmiştir.

Burada “güzel-hoş söz” ile kastedilenin  “Lâ ilahe illallah” sözü olduğu; ağaca benzetilen bu sözün iman olgusunu simgelediği; ağacın dal-budağının toplumsal hayat, her an verdiği ürünün de iyi davranışlar olduğu anlaşılmaktadır.

Rabbimiz tevhid inancını Al-i Imran suresinde “kelime” olarak nitelemiştir.

64.De ki: “Ey Kitap Ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze; ‘Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ın astlarından bazımız bazımızı rabler edinmeyelim’ ilkesine geliniz. Buna rağmen eğer Kitap Ehli, yüz çevirirlerse, artık “Şüphesiz bizim müslimler olduğumuza şâhit olun” deyin.

                                                                                                       (Al-i Imran/64)

26.Kötü bir söz’ün durumu da, yerden koparılmış, sabit kalma imkânı olmayan kötü bir ağaca benzer.

İyi, güzel söz”ün “güzel bir ağaç”a benzetildiği yukarıdaki ayetten sonra, bu ayette de “çirkin söz” köksüz, topraktan koparılmış, sabit kalma imkânı olmayan bir ağaca benzetilmiştir. “Kötü söz”, imanın karşıtı olan dinsizlik, küfür ve şirki temsil etmektedir. Kâfirlerin, müşriklerin [inançsızların] hiçbir ameli değerlendirilmeyeceğinden, kötü ağacın meyve vermesinden de bahsedilmemiştir.

Kötü sözün mahiyeti ile ilgili şu ayetlerin hatırlanması çok yerinde olacaktır:

18.Kâfirlerin; Rablerini bilerek reddeden/ inanmayan kimselerin durumu, onların yaptıkları tıpkı fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde tutamazlar. İşte bu, uzak sapıklığın ta kendisidir.

                                                                                                              (İbrahim/18)

30,31.İşte böyle! Ve kim, Allah’ın dokunulmaz kıldıklarına saygı gösterirse, artık bu, kendisi için Rabbinin katında hayırdır. Size bildirilegelenden başka bütün hayvanlar size helal kılınmıştır. O hâlde Allah’a yönelmişler olarak, O’na ortak kabul edenler olmayarak o putlardan olan kirlilikten kaçının, yalan sözden de kaçının. Allah’a kim ortak koşarsa artık o kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgârın kendisini ıssız bir yere sürüklediği şey gibidir.

                                                                                            (Hacc/30,31)

27.Allah, iman edenleri, basit dünya yaşamında ve âhirette sabit bir söze/imana sabitler. Allah, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları da saptırır. Ve Allah, dilediği şeyi yapar.

Bu ayette Sünnetullah’ta cereyan eden ilkeler açıklanmıştır. Allah, iman edenleri hem dünyada hem de ahırette sağlam tutacaktır. Yani inanmışlar dünyada, sosyal, siyasal, askeri ve ekonomi alanlarında daima üstün olacaklardır. Ahırette de cennetlerde de sefa süreceklerdir. Enfal/60’ın gereği olarak müminler her zaman askerî, sosyal, siyasi ve ekonomik alanlarda Allah’ın düşmanlarından ve kendi düşmanlarından daima üstün olmak zorundadırlar. Böyle olmadıkları takdirde her türlü bela ve musibete hazır olmalıdırlar.

139.Ve gevşemeyin, üzülmeyin! Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz.

                                                                             (Al-i Imran/139)

28,29.Allah’ın nimetlerini iyilikbilmezliğe değiştiren ve toplumlarını değişime/yıkıma uğrama yurduna/cehenneme sokanları görmedin mi? Onlar, cehenneme girecekler. O ne kötü bir karargâhtır!

30.Ve nankörler, O’nun yolundan saptırmak için Allah’a eşler oluşturdular. De ki: “Yararlanınız, artık, şüphesiz dönüşünüz ateşedir.”

Bu ayetlerde, zalimlerin neler yaptığı ve Rabbimizin de onlara neler yapacağı bildirilmiştir. Allah’ın bunca nimetini görmezden gelen, insanları tevhid inancından alıkoyarak şirk hallerinin devamını isteyen, üstelik toplumlarını saptırmak için bir takım sahte ilahlar ortaya koyan kimseler, kesinlikle helak yurdu olan cehenneme gireceklerdir. Her ne kadar dünya nimetlerinden yararlansalar da, akıbetleri böyle olacaktır.

Ayetin mesajı genel olmakla birlikte ilk muhatap Mekkeli müşriklerdir. Bu durumdakilerin benzerleri geçmişte de yaşamıştır. Rabbimiz bu nitelikteki insanların nankörlüğüne, şirklerine ve putçuluklarına rağmen onlara “Yararlanınız, artık, şüphesiz dönüşünüz ateşedir” buyurmaktadır. Bu çok ciddi bir tehdittir. Ayetteki “Yararlanınız …” ifadesi gösteriyor ki, Rabbimiz bu tip insanları hemen cezalandırmamaktadır.

Konumuz olan ayetin benzerleri Fussılet ve Zümer surelerinde de geçmişti:

40.Şüphesiz alâmetlerimiz/ göstergelerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp inkâra sapan kimseler Bize gizli kalmazlar. O hâlde ateşe atılacak olan kişi mi daha hayırlıdır, yoksa kıyâmet günü güven içinde gelecek kişi mi? İstediğinizi yapın. Şüphesiz ki Allah, yaptığınız şeyleri en iyi görendir.

                                                                                                         (Fussılet/40)

8.İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman, bütün gönlünü O’na vererek Rabbine yakarır. Sonra kendisine tarafından bir nimet lütfettiği zaman da önceden O’na yakardığı hâli unutur da Allah’ın yolundan saptırmak için O’na ortaklar oluşturur. De ki: “Küfrünle; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedişinle biraz yararlan! Şüphesiz sen ateşin ashâbındansın.”

                                                                                                                 (Zümer/8)

24.Biz onları biraz yararlandırırız. Sonra kendilerini yoğun bir azaba doğru zorlarız.

                                                                                                               (Lokman/24)

70.O şeyler, dünyada bir kazanımdır. Sonra dönüşleri yalnızca Bizedir. Daha sonra da küfrettikleri; bilerek reddedipkabul etmedikleri şeyler nedeniyle kendilerine o çetin azabı tattıracağız.

                                                                                                                       (Yunus/70)

Ayette işaret edildiği gibi, Allah’ın nimetlerini [gönderdiği elçiyi, indirdiği kitabı, toplumda oluşturulmuş kardeşliği, huzur ve mutluluğu] nankörlüğe dönüştürenlerin başında Sebe halkı, İsrailoğulları, Karun ve Kureyş kabilesi yer almaktadır.

20,21.Ve hani Mûsâ, toplumuna: “Ey toplumum! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani Allah, içinizden peygamberler gönderdi. Sizi de hükümdarlar kıldı. Ve âlemlerden hiçbir kimseye vermediğini size verdi. Ey toplumum! Allah’ın size yazdığı temizlenmiş toprağa girin, geriye dönmeyin, yoksa kayba uğrayanlar olarak dönersiniz” dedi.

                                                                                                 (Maide/20, 21)

103.Ve hep birlikte Allah’ın ipine sıkıca sarılın/Allah’ın ipi ile korunun, ayrılmayın ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz, birbirinize düşmanlar idiniz de, Allah, kalpleriniz arasında ülfet oluşturdu. Sonra da siz, O’nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de oradan sizi O kurtarmıştı. İşte Allah, kılavuzlandığınız doğru yolu bulasınız diye alâmetlerini/ göstergelerini sizin için böyle ortaya koyar.

                                                                                                     (Al-i  Imran/103)

11.Ey iman etmiş kimseler! Allah’ın sizin üzerinizde olan nimetini hatırlayın. Hani bir topluluk size el uzatmaya yeltenmişti de, Allah onların ellerini sizden çekmişti. Ve Allah’ın koruması altına girin. Artık mü’minler de yalnızca Allah’a işin sonunu havale etsinler.

                                                                                   (Maide/1l)

9.Ey iman etmiş kimseler! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani size ordular gelmişti de Biz, onların üzerlerine bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Ve Allah, işlemiş olduklarınızı çok iyi görendir.

                                                                                                             (Ahzab/9)

Surenin “Giriş” bölümünde de beyan ettiğimiz gibi, konumuz olan 28 ve 29. ayetlerin Medeni olduğuna dair nakiller vardır. Söz konusu ayetlerin pasaja olan uyumu dikkate alındığında, bu nakillerin ciddiyeti kalmamaktadır.

31.İman eden kullarıma söyle: Salâtı ikame etsinler [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluştursunlar-ayakta tutsunlar] ve alış-veriş ve dostluğun olmadığı bir günün gelmesinden önce, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden açık ve gizli olarak Allah yolunda harcamada bulunsunlar/ yakınlarının nafakalarını temin etsinler.”

Bu ayetlerde Rabbimiz, elçisinin müminler topluluğuna “Salâtı ikame etsinler, alışveriş ve dostluğun olmadığı bir günün gelmesinden önce, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden açık ve gizli olarak infakta bulunsunlar” şeklindeki mesajını iletmesini buyurmaktadır. Allah’ın nimetlerini nankörlüğe dönüştürenlere yapılan tehdide mukabil, bu buyrukta da müminleri şükre yöneltme vardır.

Ayette üzerinde durulan en önemli konu “Salâtın ikamesi”dir. Salât, Resulullah’ın da nitelediği gibi, dinin direğidir. Salâtın ikame edilmediği [oluşturulmadığı ve ayakta tutulmadığı] hiçbir toplum iflah olmamıştır. Bu ayette mü’minlerin artık kendi destek kurumlarını [okullarını açmaları, Bağkur, Sigorta, Emekli Sandığı, Kızılay, Yeşilay gibi tüm yardım kurumlarını] oluşturmaları ve oluşturdukları kendi destek kurumlarını ayakta tutmaları, yaşatmaları emredilmiştir. (Salât ve namaz konularına ait geniş açıklamamız inşaallah Ankebut/45’in tahlilinde ve aynı surenin sonundaki ekte verilecektir.)

Ayette geçen “alışveriş ve dostluğun olmadığı bir gün” ifadesi, kimsenin fidye vererek kendisini kurtarma imkânına sahip olmayacağı, herkesin kendi derdine düşeceği, dost geçinenlerin birbirine düşman olacağı “Hesap Günü” anlamındadır.

67.O gün Allah’ın koruması altına girmiş kişiler hariç tüm önderler/ birbirinin izinden gidenler, birbirlerine düşmandırlar.

                                                                                                      (Zuhruf/67)

58.Ve onun şeklinden çifter çifter diğerleri vardır. 59.İşte bunlar da sizinle birlikte atılırcasına giren bir gruptur. Onlara bir rahat yok. Şüphesiz onlar cehenneme sallandılar.

60.Derler ki: “Hayır, asıl size merhaba; selam sabah yok. Cehennemi önümüze siz getirdiniz. O ne kötü bir duraktır!”

61.Derler ki: “Rabbimiz! Bizim önümüze bunu kim getirdiyse onun ateşteki azabını kat kat arttır!”

62.Ve yine derler ki: “Kendilerini kötülerden saydığımız birtakım adamları niye göremiyoruz? 63.Biz onları alaya almıştık/aşağılamıştık. Yoksa gözler onlardan kaydı mı?”

64.Şüphesiz ki bu, ateş ehlinin birbiriyle tartışması/ davalaşması gerçektir.

                                                                                                         (Sad/59-64)

38.Allah, “Sizden önce geçmiş tanıdığınız-tanımadığınız ateş içindeki önderli toplumların içine girin!” der. Her toplum girdikçe kardeşini dışlayıp gözden çıkarır. Sonunda hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında, “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten kat kat azap ver” derler. Allah, “Herkese kat kattır, fakat siz bilmiyorsunuz” der.

39.Öncekiler de sonrakilere, “Sizin bize karşı fazlalığınız yoktur. O hâlde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın” derler.

                                                                                                    (A’raf/38, 39)

Ve  Ahzab/64- 68, Ankebut/25, Bakara/254, Bakara/123, Bakara/48, Hadîd/15.

Ayetteki  “… alışveriş ve dostluğun olmadığı bir günün gelmesinden önce … infakta bulunsunlar” ifadesi, “ölmezden evvel infakta bulunsunlar” anlamındadır. Çünkü öldükten sonra infak imkânı olmayacak, infak edilmediğine pişman olunacaktır.

10.Ve sizden birinize ölüm gelip de, ‘Rabbim! Beni yakın bir süre sonuna kadar geciktirsen, ben de böylece sadaka versem ve sâlihlerden olsam’ demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden harcamada bulunun.

                                                                                                 (Münafıkûn/10)

Yine aynı ayette infakın nasıl yapılması lazım geldiği de beyan edilmiştir. Bu beyandan, gizli veya aşikâr yapılacak infak türleri olduğu anlamı çıkmaktadır.

Aşağıdaki ayetlerin delaletiyle “zekât” gibi zorunlu infak türünün aşikâr [açıktan] yapılabileceği; sadaka, tatavvu [gönüllü, ihtiyarî] infakların ise gizlice yapılmasının daha erdemli bir davranış olduğu anlaşılmaktadır:

271.Sadakaları açıkça verirseniz, artık o, ne iyi olur; eğer onları gizlerseniz, fakirlere verirseniz de artık bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmını kapattırır. Ve Allah, işlemiş olduğunuz şeylere haberdardır.

                                                                                              (Bakara/271)

19-24.Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler;

Allah’a verdiği sözleri yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan,

Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi; iman ve ameli birleştiren,

Rablerine saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler,

Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş,

salâtı ikame etmiş [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmuş, ayakta tutmuş],

kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık Allah yolunda harcamış

ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte onlar, bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar Adn cennetlerine gireceklerdir. Görevli güçler/ haberci âyetler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabretmiş olduğunuz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!”

                                                                                                                   (Ra’d/19- 24)

32-34.Allah, gökleri ve yeri oluşturan, gökten su indirip de onunla size rızık olarak çeşitli meyveler çıkarandır. Ve Allah, emri gereğince denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi/ sizin yararlanacağınız özelliklerde yarattı, ırmakları da emrinize verdi. Sürekli olarak dönüş hâlinde olan güneşi ve ayı da emrinize verdi/ onları da yararlanacağınız özelliklerde yarattı. Geceyi ve gündüzü de sizin emrinize verdi. Ve O, Kendisinden istediğiniz her şeyden size verdi. Allah’ın nimetini saymak isterseniz de sayamazsınız! Şüphesiz insan kesinlikle çok yanlış; kendi zararına iş yapan, çok iyilikbilmez biridir.

Verdiği nimetlere karşı kullarından şükretmelerini, salâtı ikame etmelerini ve gizli-aşikâr infakta bulunmalarını isteyen Rabbimiz, bu ayetlerde de kullarına lütfettiği çeşitli nimetlerini hatırlatarak insanoğlunu kendi tabiatındaki zulüm ve nankörlük eğilimlerine karşı uyarmaktadır.

Rabbimizin nimetleri gerçekten de sayılamayacak kadar çoktur. O, gökten yağmur indirerek insanları ve onların yararlandığı tüm bitki ve hayvanları beslemektedir. Denizleri ve nehirleri insanın emrine vermesi, güneş ve ayı döndürerek insanlığın hizmetine sunması, gece ve gündüzü insanların maişet ve dinlenme düzenini sağlayacak şekilde düzenlemesi, yeryüzündeki yararlı ve gerekli her şeyi insanın emrine amade kılması bu nimetlerden sadece bir kısmıdır. “Allah’ın nimetini saymak isterseniz de sayamazsınız!” ifadesi gerçeği tam olarak yansıtmaktadır. Allah’ın nimetleri o kadar çoktur ki, hepsini saymak gerçekten de mümkün değildir.

Konumuz olan ayetlerde hatırlatılan bu nimetler ile ilgili Kur’an’da birçok ayet (Bakara/21, 22, Nuh/15, 16,  Yunus/5, Nebe/10-11,  Yunus/67, Ya Sin/40, A’raf/54, Fatır/13, 14,  Zümer/5, (Kasas/73)  vardır.

35-41.Ve hani bir zaman İbrâhîm: “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl! Beni ve oğullarımı putlara tapmamızdan uzak tut! Rabbim! Şüphesiz putlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Şimdi kim bana uyarsa, artık o, şüphesiz bendendir; kim bana karşı gelirse… Artık Sen şüphesiz çok bağışlayan ve çok merhamet edensin. Rabbimiz! Şüphesiz ben çocuklarımdan bir bölümünü salâtı ikame etmeleri [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmaları-ayakta tutmaları] için, Senin dokunulmazlaşmış Ev’inin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Verdiğin nimetlerin karşılığını ödemeleri için artık Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir. Ve onları bazı meyvelerden rızıklandır. Rabbimiz! Şüphesiz Sen bizim gizlediğimiz şeyleri ve açığa vurduğumuz şeyleri bilirsin. –Ve yerde ve gökte, hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.– Tüm övgüler, ihtiyarlık hâlimde bana İsmâîl’i ve İshâk’ı lütfeden Allah’adır; başkası övülemez. Şüphesiz ki Rabbim duamı çok iyi işitendir. Rabbim! Beni salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan-ayakta tutan] biri kıl! Soyumdan da. Rabbimiz! Duamı da kabul et! Rabbimiz! Hesabın kurulduğu günde benim için, anam-babam için ve mü’minler için bağışlamada bulun!” demişti.

Bu ayetlerde İbrahim peygamberin duasına yer verilmiştir. Gerek bu ayetlerden, gerekse İbrahim ile ilgili diğer Kur’an pasajlarından anlaşıldığı üzere, bu dualar İbrahim peygamberin değişik zamanlarda ve ortamlarda yaptığı dualardır. Bu dualar aynı zamanda onun hayatından bazı kesitleri de vermektedir.

Burada nakledilen duasının bir benzeri Bakara suresinde de verilmiştir:

127-129.Ve hani İbrâhîm ve İsmâîl Beyt’ten temelleri yükseltirler: “Rabbimiz! Bizden kabul buyur, şüphesiz Sen en iyi işitenin, en iyi bilenin ta kendisisin. Rabbimiz! Bizim ikimizi Senin için sağlamlaştıran [esenlik, mutluluk kazandıran, insanların İslâm dinine girmesini sağlayan] biri kıl. Soyumuzdan da Senin için sağlamlaştıran [esenlik, mutluluk kazandıran, insanların İslâm dinine girmesini sağlayan] bir önderli toplum getir. Ve bize kulluk yöntemlerini göster, tevbemizi de kabul et. Şüphesiz Sen suçtan dönüşleri çokça kabul edenin ve çok merhametli olanın ta kendisisin. Rabbimiz! Bir de onlara içlerinden bir peygamber gönder ki onlara Senin âyetlerini okusun, onlara kitabı ve haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri öğretsin, onları arındırsın. Hiç şüphesiz Sen, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olanın, en iyi yasa koyanın, bozulmayı iyi engelleyenin; sağlam yapanın ta kendisisin.”

                                                                                                             (Bakara/127-129)

Konumuz olan ayette İbrahim peygamberin putlar ile ilgili olarak “Rabbim! Şüphesiz onlar [putlar] insanlardan birçoğunu saptırdılar” dediği dikkat çekmektedir. Bu bir mecaz ifadedir. Zira putlar cansız varlıklardır. Cansızlar ise hiçbir şey yapamazlar. Fakat onlara tapmada bir saptırma [dalâlet] söz konusu olduğu için, bu saptırma işi mecazen onlara nispet edilmiştir.

Yine konumuz olan pasajda, Kâbe ile ilgili olarak “Haram [dokunulmazlaşmış] Ev …” ifadesinin geçtiği görülmektedir. Kâbe “muharrem [dokunulmazlaşmış]” olarak nitelenmiştir. Kur’an incelendiğinde, Kâbe’nin bu statüsünün orada kavga-dövüş etme, oraya saygısızlık etme gibi davranışların ve dışarıda yapılanların orada yapılmasının yasaklanmışlığından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

67.Yoksa kıyılarında insanların zorla kapılıp götürülmesine rağmen Mekke’yi, güvenli, dokunulmaz yaptığımızı da görmediler mi? Hâlâ bâtıla mı inanıyorlar ve Allah’ın nimetine iyilikbilmezlik mi ediyorlar?

                                                                                                             (Ankebût/67)

96,97.Şüphesiz, insanlar için bereketli ve âlemlere yol gösterme olarak konulan ilk ev, Mekke’dekidir. Onda apaçık alâmetler/göstergeler; İbrâhîm’in görev yaptığı yer [eğitilip, yetiştirilip ortak koşmaya karşı ayaklandığı yer] vardır. Ve oraya kim girerse güvende olmuştur. Ve yoluna gücü yeten herkesin Beyt’i/ilâhiyat eğitim merkezini kastetmesi, ilâhiyat eğitimi için oraya gitmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim de gerçeği örtbas ederse, bilsin ki, şüphesiz Allah bütün âlemlerden zengindir.

                                                                                                             (Al-i Imran/96, 97)

İbrahim peygamber bu yakarışında Allah’tan kentin güvenliği, şirkten korunma, neslinin çevrece sevilmesi, rızıklandırılması, kendisinin ve soyunun salâtı ikame edenler olması, duasının kabulü ve ahırette kendisinin, ana-babasının ve müminlerin bağışlanması gibi taleplerini dile getirmiştir.

İbrahim’in (as) ana-babası için istiğfarda bulunmasıyla ilgili olarak şu noktanın özellikle açıklaması gerekmektedir: Bilindiği üzere, müşrik biri için duada, istiğfarda bulunulamaz. Sadece onların doğru yola iletilmesi için dua edilebilir.

113,114.Kendilerine, cehennem ashâbı oldukları iyice belli olduktan sonra Peygamber’e ve iman etmiş kişilere, akraba bile olsalar, ortak koşanlar için bağışlanma dilemek yoktur. İbrâhîm’in babası için bağışlanma dilemesi de yalnızca ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi. Sonra onun, Allah için bir düşman olduğu kendisine açıkça belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrâhîm, çok içli, çok halim birisi idi.

                                                                                                            (Tevbe/114)

İbrahim (as), babası hakkındaki hükmü bilmediğinden babası için istiğfarda bulunmuştu.

41.Kitap’ta İbrâhîm’i de an/hatırlat. Şüphesiz ki o, özü-sözü doğru biri idi, peygamberdi.

42-45.Bir zaman o, babasına: “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir yararı olmayan şeylere niçin kulluk ediyorsun? Babacığım! Şüphesiz sana gelmeyen bir bilgi bana geldi. O hâlde bana uy da, sana dosdoğru bir yolu göstereyim. Babacığım! Şeytana kulluk etme. Şüphesiz şeytan Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] âsi oldu. Babacığım! Şüphesiz ben, sana Rahmân’dan [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'tan] bir azap dokunur da şeytan için bir yol gösteren, koruyan, yardım eden bir yakın olursun diye korkuyorum” demişti.

46.Babası: “Ey İbrâhîm! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni taşlayarak öldürürüm. Haydi, uzun bir müddet bana uzak ol/defol!” dedi.

47,48.İbrâhîm: “Selâm sana olsun, senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Şüphesiz O, bana çok armağan verendir. Ve ben, sizden ve Allah’ın astlarından kulluk ettiğiniz şeylerden çekilip ayrılıyorum. Ve Rabbime dua edeceğim. Rabbime yalvarışımda mutsuz olmayacağımı umuyorum” dedi.

                                                                                                    (Meryem/41- 48)

4,5.İbrâhîm’de ve o’nunla beraber bulunanlarda –İbrâhîm’in babası için, “Senin için kesinlikle bağışlanma dileyeceğim. Ve Allah’tan olan hiçbir şeye gücüm yetmez” demesi hariç– kesinlikle sizin için güzel bir örnek vardır. Hani İbrâhîm ve İbrâhîm ile beraber olanlar, toplumlarına, “Biz, sizden ve sizin Allah’ın astlarından taptıklarınızdan uzağız. Biz, sizi silip attık. Ve siz, bir tek olarak Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sonsuza dek bir düşmanlık ve buğz belirmiştir. Rabbimiz! Yalnız Sana dayandık, Sana yöneldik. Ve dönüş ancak Sanadır. Rabbimiz! Bizi, kâfirler; Senin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseler için bir ateşe atılma/imtihan aracı yapma! Bizi bağışla! Rabbimiz! Şüphesiz Sen, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olanın, en iyi yasa yapanın, en sağlam yapanın ta kendisisin!” demişlerdi.

                                                                                                       (Mümtehıne/4,5)

42,43.Sakın şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanların yaptıklarından Allah’ın duyarsız/bilgisiz olduğunu sanma! Ancak O, onları, başlarını dikerek koşacakları, gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için erteliyor. Onların bakışları kendilerine dönmez ve onların gönülleri bomboştur.

Bu ayetlerde Rabbimiz, yaptıklarından dolayı zalimleri hemen cezalandırmamasının yanlış yorumlanmamasını hatırlatarak onlara dünya hayatında uyguladığı sünnetini açıklamaktadır. Bu açıklama aynı zamanda peygamberimize de bir teselli mahiyetindedir. “Şüphesiz Allah zalim nankörlerin yaptıklarına karşı duyarsız değildir, onlara ilgisiz kalmamıştır. İbrahim’in sabrettiği gibi sen de sabret ve müşriklere şunu bil­dir ki; azaplarının ertelenmesi, yaptıkları işlere Allah’ın razı olduğundan veya göz yumduğundan dolayı de­ğildir. Bilakis isyankârlara mühlet vermek Allah’ın bir sünnetidir. Onlarbaşlarını dikerek koşacakları,  gözlerin dışa fırlayacağı bir gün mutlaka cezalandırılacaklardır.”

Gerek “başlarını dikerek koşacakları, gözlerin dışa fırlayacağı bir gün”, gerekse “bakışları kendilerine dönmez ve onların gönülleri bomboştur” sözleri mahşerin dehşetini ortaya koyan ifadelerdir. İnsanlar bu dehşet uyandırıcı ifadelerle yargılanacakları gün konusunda uyarılmaktadırlar.

Mahşerin dehşeti şu ayetlerde de yansıtılmıştır:

6-8.O hâlde onlardan geri dur. O günde Çağırıcı’nın, bilinmedik/ yadırganan bir şeye çağırdığı o günde gözleri düşkün düşkün, o davetçiye hızlıca koşarak kabirlerinden çıkarlar. Sanki onlar darmadağın çekirgeler gibidirler. O, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler, “Bu, zor bir gündür” derler.

                                                                                                                  (Kamer/6- 8)

42.Sen onları hemen bırak da, vaat edilen günlerine kavuşuncaya dek boşa uğraşsınlar ve oynayadursunlar.

43.O gün onlar, kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar. Sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi.

44.Gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri aşağılığa bürünmüş bir hâlde. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür!

                                                                                                           (Mearic/42-44):

108.O gün, hiçbir eğriliği olmayan o davetçiye uyarlar ve Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah] için sesler kısılmıştır. Artık sadece hafif bir ses duyacaksın.

109.O gün, Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] kendisine izin verdiği ve sözce hoşnut olduğu kimseler hariç, yardım-destek, yarar sağlamaz.

110.Allah, yardım görmeyenlerin önlerindeki ve arkalarındaki şeyleri bilir. Onlar ise O’nu bilgice kuşatamazlar.

111.Ve kişiler, diri ve bütün yarattıklarını gözetip duran Allah için baş eğmiştir. Bir şirke bulaşarak yanlış; kendi zararlarına iş taşıyan kimseler gerçekten zarara uğramıştır.

                                                                                                     (Ta Ha/108-111)

44,45.Ve sen insanları, azabın geleceği gün ile uyar. Artık şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler, “Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir süreye kadar ertele de senin davetine uyalım ve elçilere tâbi olalım.” derler. –Daha önce siz, sizin için bitişin/tükenişin/yok oluşun olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz? Hem siz, şirk koşarak kendilerine haksızlık edenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl yaptığımız size apaçık belli olmuştu. Ve size örnekler de vermiştik.–

Rabbimiz, elçisine, insanları “azabın geleceği gün” ile uyarma görevi verdikten sonra, bu ayetlerde de müşrikler ile ilgili mahşere ait bir sahneyi nakletmektedir. Bu sahnede müşrikler “Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir süreye kadar ertele de senin davetine uyalım ve elçilere tâbi olalım” diye yakarmaktadırlar. Onların bu yakarışlarına Rabbimiz “Daha önce siz, sizin için zeval olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz? Hem siz, kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl yaptığımız size apaçık belli olmuştu. Ve size örnekler de vermiştik” diye cevap vermektedir.

Müşriklerin ahiret hakkındaki kanaatleri, bunların yanlışlığı ve sonunda teslim oluşları birçok ayette (Nahl/38, 39, Kamer/3-5, Nahl/28, 29, Kehf/35, 36, Mü’min/11, 12,  Secde/12-14,  Fatır/37, )  Mü’minun/106- 108, Zümer/58, 59, Mülk/10, Mü’minûn/99-100, Münâfikûn/9-10, En’am/27-28) bildirilmiştir.

46.Ve gerçekten onlar, tuzaklarını kurdular. Onların tuzakları, Allah katındadır. Tuzakları, dağları yerinden oynatacak olsa bile…

Bu ayette Mekkeli zalim müşriklerin planları deşifre edilip Rabbimizin hepsinden haberi olduğu, boyutu ne kadar büyük olursa olsun bu planların hiçbir öneminin olmadığı ve Allah’ın onları kesinlikle cezalandıracağı açıklanarak peygamberimiz motive edilmektedir.

Ayetteki “ … onların tuzakları” ifadesi ile Mekkelilerin şirkleri kastedilmiştir. İnsanoğlunun işlediği en ağır suç “şirk”tir.

90,91.Az kalsın bundan; Rahmân’a çocuk isnat ettiler diye; gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılacaktı.

92.Hâlbuki Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah] için çocuk edinmek yaraşmaz. 93Göklerde ve yerde bulunan bütün herkes, Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a], yalnızca kul olarak gelecektir.

                                                                                                   (Meryem/91-92)

Onlar hangi miktarda ve ne tür suçlar işlerse işlesinler, hangi tuzakları kurarlarsa kursunlar, Allah hepsini noksansız bilmektedir.

108.Onlar, insanlardan gizlemek isterler de Allah’tan gizlemek istemezler. Hâlbuki Allah, söz olarak/ karar olarak Kendisinin razı olmadığı şeyleri onlar gece plânlarlarken kendileriyle beraberdir. Ve Allah, onların yaptıklarını kuşatıcıdır.

                                                                                                    (Ni­sa/108)

7.Göklerde olan şeyleri ve yeryüzünde olan şeyleri, Allah’ın bildiğini görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde O, kesinlikle dördüncüleridir. Beşte de O, kesinlikle altıncılarıdır. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, kesinlikle onlarla beraberdir. Sonra kıyâmet günü onlara yaptıkları şeyleri haber verecektir. Şüphesiz Allah, her şeyi en iyi bilendir.

                                                                                                                (Mücâdele/7)

47.O hâlde sakın Allah’ın, elçilerine olan vaadinden cayacağını sanma! Şüphesiz Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, suçluyu yakalayıp cezalandırarak adaleti sağlama ilkesi sahibidir.

Resulullah’a moral takviyesi yapıldıktan sonra, bu ayette de ona “O halde sakın Allah’ın, elçilerine olan vaadinden cayacağını sanma!” denilerek Rabbimizin inkârcılara olan değişmez tavrı vurgulanmaktadır. Allah onların yaptıklarına duyarsız değildir. Resulüne karşı çıkan, mesajlarının duyulmasına engel olmaya çalışan, ona ve beraberindekilere eza-cefa eden kişilerden mutlaka intikam alacaktır; yani onları yakalayıp cezalandıracaktır, böylece adalet sağlanmış olacaktır. Bu kesindir, Allah bu kararından asla caymamıştır, cayması da söz konusu değildir.

Ayetin ilk muhatabı Resulullah olmakla beraber verdiği mesaj geneldir. Rabbimiz her zaman hakkı galip getirecek, haktan yana olanlara destek verecektir.

51.Şüphesiz Biz, elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu basit dünya yaşamında ve şâhitlerin kalktığı/şâhitlik edecekleri günde kesinlikle yardım ederiz.

                                                                                        (Mü’min/51)

20.Allah’a ve Elçisi’ne sınırı aşmaya uğraşanlar; onlar, en aşağılık kişiler arasındadırlar.

21.Allah: “Elbette, Ben ve elçilerim galip geleceğiz” diye yazmıştır. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır.

                                                                             (Mücadele/20, 21)

62,63.Ve eğer onlar, sana hile yapmak isterlerse, bil ki şüphesiz sana Allah yeter. O, seni Kendi yardımıyla ve mü’minlerle güçlendirendir ve mü’minlerin gönüllerini kaynaştırandır. Sen yeryüzünde ne varsa hepsini topluca harcasaydın yine de onların gönüllerini kaynaştıramazdın. Ama Allah, aralarını kaynaştırdı. Şüphesiz O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

                                                                                                      (Enfal/62,63)

32.Onlar, Allah’ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Hâlbuki Allah, sadece, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseler hoş görmeseler de Kendi nûrunu tamamlamaya dayatıyor.

                                                                                                            (Tevbe/32)

48-51.O gün, Allah’ın, her nefsi kazandığı ile karşılıklandırması için, yeryüzü bir başka yeryüzüyle değiştirilecek, gökler de. Ve onlar, Bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah için ortaya çıkacaklardır. O gün, suçluları zincire vurulmuş olarak görürsün. Onların gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplayacaktır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir.

Bu ayette Rabbimizin ne zaman intikam alacağı [suçluyu yakalayıp da cezalandıracağı], böylece adaleti sağlayacağı açıklanmaktadır.  Kıyamet koparılacak, gökler ve yer değiştirilecek, bütün zalim ve inkârcılar huzura çıkarılacaktır. Bu zalimler zincire vurulacaklar, katrandan gömlekler giyinecekler ve yüzlerini ateş saracaktır.

31,32.Göklerde ne var, yerde ne varsa; yaptıklarıyla kötülük sergileyenleri cezalandırması, iyileştiren-güzelleştiren kimseleri; –bazı küçük sürçmeler dışında– günahın büyüklerinden ve iğrençliklerden çekinip kaçınan kimseleri de “En güzel” ile ödüllendirmesi için Allah’ındır. Hiç kuşkusuz, senin Rabbin bağışlaması geniş olandır. Sizi, hem topraktan oluşturduğu zaman, hem de annelerinizin karnında ceninler hâlinde bulunduğunuz zaman, en iyi bilen O’dur. O hâlde nefislerinizi temize çıkarmayın. Allah’ın koruması altına girmiş kimseyi O daha iyi bilir.

                                                                                                           (Necm/31,32)

105-107.Sana dağlardan soruyorlar, de ki: “Rabbim onları savurdukça savuracaktır. Böylece onları dümdüz boş bir hâlde bırakacak. Orada bir çukur ve bir tümsek görmeyeceksin.”

                                                                                                              (Ta Ha/105-107)

Ayetteki “Onların gömlekleri katrandandır” sözüyle hem zalimlerin ahiretteki perişanlığı, hem de cezalarının işledikleri suça uygun oluşu ifade edilmiştir.

Katran

Bu sözcük, Arapçadaki anlamıyla aynen Türkçeye de geçmiştir. Ardıç, çam, hurma, köknar gibi ağaçlardan elde edilen sıvı yağ kıvamında ve siyah renkli, ağır is kokulu, suda erimeyen bir özsudur. Katran bazı madenlerden de elde edilir ve bu türleri “madenî katran” olarak da adlandırılır. Zift gibi bir şeydir.

Araplar katranı genellikle kaynatarak uyuz develere sürmekte kullanırlar. Ayette yer almasının nedeni de Arapların bu uygulamasıdır. Günahkârların yüzlerini, derilerini ateş yalayınca, elbise olarak onlara da kaynar katran giydirilecektir; üzerlerine, yaralarına, yanıklarına katran sürülecektir.

52.İşte sana indirilen bu Kitap, kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak bir tek ilâh olduğunu bilsinler ve temiz akıl sahipleri; kavrama yeteneği olanlar öğüt alsınlar diye insanlara bir duyurudur.

Sure, Kur’an’ın insanlığa tevhid içerikli, öğüt dolu bir tebliğ olduğu duyurusu ile son bulmaktadır.

Ayette, surenin ilk ayetine işaret edilerek “ هذاhâzâ [işte bu]” denilmiştir. Bunun anlamı, insanlara tebliğ edilenin [duyurulanın] sadece cehennem ahvali olmadığı, Kur’an’ın bütünü olduğu gerçeğidir.

19.De ki: “Tanıklık bakımından hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Benimle sizin aranızda Allah tanıktır. Ve sizi ve ulaşan herkesi kendisiyle uyarayım diye bana bu Kur’ân vahyolundu. Allah’la beraber gerçekten başka ilâhlar olduğuna siz gerçekten tanıklık eder misiniz?” De ki: “Ben etmem.” De ki: “O, ancak ve ancak bir tek ilâhtır ve kesinlikle ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım.”

                                                                                                                                 (En’am/19)

138.Bu emirler, insanlar için bir açıklama ve Allah’ın koruması altına girmiş kişiler için bir yol gösterme ve bir öğüttür.

                                                                                                   (Al-i Imran/138)

106.Şüphesiz Kur’ân’da, kulluk eden toplum için kesinlikle bir iletilen mesaj vardır.

                                                                                                                        (Enbiya/106)

Allah doğrusunu en iyi bilendir.


[1] (Mukatil, Süyuti; el-İtkan)

[2] (Razi, el-Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-

[3] (Lisanü’l-Arab; c:5, s:163–165 ve Tacü’l-Arus; c:7, s:48–