70-NAHL [BAL ARISI] SURESİ

 

Nahl suresi Mekke’de 70 sırada inmiş olup adını 68. ayetteki “ النحلnahl [bal arısı]” sözcüğünden almıştır. İçerisinde Allah’ın kullarına lütfettiği nimetlerin birçoğunun hatırlatılmasından dolayı “ نعامNiâm [Nimetler]” suresi diye de anılmaktadır.

Surenin 41, 90, 106, 110, 112, 126-128. ayetlerinin Medeni olduğuna dair nakiller mevcuttur.[1]

Surede, vahyin ilk inişinden bu yana dinde oluşmuş olan ilkeler;  tevhid, vahiy, elçilik müessesi, kıyamet, öldükten sonra dirilme ve haşir gibi te­mel inanç konuları özetlenmiş; ayrıca kişisel ve toplumsal ilkelere, müşriklerin durumuna, uyarı ve müjdelere yer verilmiştir. Yaratıcının varlığına, birliğine dair onlarca ayetin ortaya konduğu sure, zengin içeriğiyle daha önceki surelerin de bir özeti mahiyetindedir. İslam’a davet metodunun çerçevesinin çizildiği surenin 125. ayetinde ise Resulullah’a ve onun şahsında tüm müminlere Allah’ın yoluna hikmetle, güzel öğütle davet edilmesi ve bu süreçte karşılaşılacak zorluk ve eziyetlere karşı sabredilmesi, en uygun tarz ve tavrın benimsenmesi emredilmektedir.

MEAL:

RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA

1.Allah’ın emri kesinlikle gelecek. Artık onu acele edip istemeyiniz. Allah, onların ortak koştukları şeylerden arınıktır ve yücedir.

2.Allah, kullarından dilediğine, haberci âyetleri/ vahyi, Kendisine özgü bir iş olarak ruh/ can ile birlikte: “Şüphesiz Benden başka ilâh yok, o hâlde Benim korumam altına girin diye uyarın” göreviyle indirir.

3.Allah, gökleri ve yeryüzünü hak ile oluşturdu. O, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.

4.Allah, insanı bir nutfeden oluşturdu. Bir de bakarsın ki, o apaçık bir düşmandır.

5.Hayvanları O oluşturmuştur. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok yararlar vardır. Siz, onlardan bir kısmını da yersiniz.

6.Ve hayvanlarda, akşam vakti getirdiğinizde ve sabahleyin saldığınızda sizin için bir güzellik vardır.

7.Ve hayvanlar, ancak canınızın bir parçası tükenerek/ çok yorularak ulaşabileceğiniz bir memlekete yüklerinizi taşırlar. Şüphesiz sizin Rabbiniz, kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir.

8.Ve Allah, kendilerine binesiniz, hem de zînet olsun diye, atları, katırları ve eşekleri oluşturdu. Bilmediğiniz şeyleri de O oluşturuyor.

9.Yolun doğrusu yalnızca Allah’a borçtur. Yolun eğrisi de vardır. Ve eğer Allah dileseydi, sizi topluca doğru yola kılavuzlardı.

10,11.O, sizin için gökten bir su indirdi. İçecekleriniz ondandır. Hayvanları otlattığınız ağaçlar-bitkiler de ondandır. Allah, su ile sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve tüm meyvelerden bitiriyor. Şüphesiz bunda iyiden iyiye düşünen bir toplum için kesinlikle birer alâmet/gösterge vardır.

12.Ve Allah, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi/sizin yararlanacağınız özelliklerde yarattı. Bütün yıldızlar da O’nun emrine boyun eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir toplum için alâmetler/göstergeler vardır.

13.Yeryüzünde sizin için renklerini değişik olarak yarattığı şeyleri de sizin hizmetinize sunmuştur. Şüphesiz bunda öğüt alan bir toplum için kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır.

14.Ve O, denizden taze et yiyesiniz ve ondan takındığınız süs eşyasını çıkarasınız diye armağanlarından rızık aramanız için ve kendinize verilen nimetlerin karşılığını ödemeniz için denizi sizin emrinize verendir. –Gemilerin denizde suyu yararak gittiklerini görüyorsun.–

15,16.Ve Allah size sofra olması için yeryüzünün içinde sabit-sağlam dağlar, ırmaklar ve siz kılavuzlandığınız doğru yolu bulasınız diye yollar ve daha nice âlametler bıraktı. Ve Onlar yıldızlarla/ Kur’ân âyetleri öbekleriyle yollarını bulurlar.

17.Öyleyse yaratan/ Allah, yaratamayan sözde ilâhlar gibi olur mu? Hâlâ düşünmeyecek misiniz?

18.Ve eğer Allah’ın nimetlerini sayacak olsanız, onları sayamazsınız. Şüphesiz ki Allah kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır, engin merhamet sahibidir.

19.Ve Allah, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilir.

20,21.Ve onların Allah’ın astlarından yakardıkları şeyler herhangi bir şey oluşturamazlar, kendileri oluşturulmuşlardır, ölülerdir, diri değildirler. Ne zaman dirileceklerini de tam bilemezler.

22.Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. Artık âhirete inanmayan şu kimseler; onların kalpleri, tanıtmamaya çalışmaktadır ve onlar, kendilerinin büyük olduğuna inanan kimselerdir.

23.Allah’ın, onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını bildiğine hiç şüphe yoktur. Şüphesiz Allah, kendilerinin büyük olduğuna inananları sevmez.

24,25.Ve onlara: “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman, onlar, kıyâmet günü, kendi günahlarını tam olarak yüklenmek ve bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yüklenmeleri için, “Öncekilerin efsaneleri” dediler. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür!

26.Şüphesiz onlardan önceki kimseler tuzak kurdular da Allah, onların duvarlarına temellerinden vurdu. Sonra da çatı tepelerinden üzerlerine çöktü. Ve onlara azap akledemedikleri bir yönden geldi.

27.Sonra kıyâmet günü Allah, onları rezil-rüsva edecek ve “Hani uğrunda düşmanlık ettiğiniz ortaklarım nerede?” diyecektir. Kendilerine bilgi verilmiş olan kimseler: “Şüphesiz ki bugün rezillik-rüsvalık ve kötülük, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler üzerinedir” diyecekler.

28.Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler, kendilerine haksızlık etmiş kimseler olarak, meleklerin, geçmişte yaptıklarını ve yapmaları gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırdıkları kimselerdir. Artık teslimiyeti koyarlar: “Biz, hiçbir kötülükten yapmıyorduk.” Tam tersi, şüphesiz Allah, sizin yapmakta olduklarınızı çok iyi bilendir.

29.“O hâlde içinde sürekli kalanlar olarak cehennemin kapılarına girin!” denir. İşte, büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!

30-32.Ve Allah’ın koruması altına girmiş kimselere: “Rabbiniz ne indirdi?” denilince onlar: “Hayır” derler. Bu dünyada güzelleştirenlere-iyileştirenlere iyilik-güzellik vardır. Âhiret yurdu ise kesinlikle daha hayırlıdır. Ve Allah’ın koruması altına girmiş kimselerin yurdu; Adn cennetleri ne güzeldir! Onlar, oraya girecekler. Onun altından ırmaklar akar. Orada, onlar için diledikleri şeyler vardır. Allah, Kendisinin koruması altına girmiş kişileri işte böyle karşılıklandırır. Allah’ın koruması altına girmiş kişiler o kimselerdir ki, melekler onları hoş ve rahat ettirerek onlara geçmişte yaptıklarını ve yapmaları gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırırlar. “Selâm size, yapmış olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete!” derler.

33,34.Onlar kendilerine, doğal güçlerin gelmesinden veya Rabbinin emrinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar! Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı. Ve Allah onlara haksızlık etmedi, fakat onlar şirk koşarak kendilerine haksızlık etmişlerdi, yanlış; kendi zararlarına iş yapmışlardı. Bunun için, sonunda yaptıklarının cezası kendilerine isabet etti. Alay edip durdukları şey de kendilerini kuşattı.

35.Ve Allah’a ortak koşan şu kimseler: “Allah dileseydi biz ve atalarımız Kendisinin astlarından hiç bir şeye tapmazdık ve O’nun astlarından hiç bir şeyden haram kılmazdık/ kutsallar edinmezdik” dediler. Kendilerinden önceki kimseler böyle yaptılar. İşte elçiler üzerine, ancak açık-seçik bir tebliğden başka ne olur?

36.Ve andolsun ki Biz her ümmete, “Allah’a kulluk edin ve tağuttan sakının” diye bir elçi gönderdik. Artık Allah, bu ümmetlerden bir kısmına doğru yolu gösterdi, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş?

37.Sen, onların doğru yolda olmaları için hırs göstersen de, artık Allah, saptırdığı kimseyi doğru yola kılavuzlamaz. Onlar için yardımcılardan da kimse yoktur.

38,39.Ve kâfirler, “Allah, ölen kimseyi diriltmez” diye en kuvvetli yeminleriyle Allah’a yemin ettiler. Hayır, Allah ölüleri, üzerine aldığı gerçek bir vaat olarak, onların, hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeyi onlara açığa koymak ve gerçekleri örtbas eden kimselerin, yalancıların ta kendisi olduklarını bildirmek için diriltecektir.

40.Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, Bizim ona sözümüz sadece “Ol!” dememizdir. O da hemen oluverir.

41,42.Ve haksızlığa uğradıktan sonra Allah yolunda hicret eden kişiler, kesinlikle Biz onları, sabretmiş ve sadece Rablerine işin sonucunu havale eden şu kimseleri bu dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz. Ötekinin/âhiretin ücreti ise daha büyüktür. Keşke bilselerdi!

43,44.Ve Biz, senden önce de, sadece kendilerine vahyettiğimiz olgun insanları açık kanıtlarla ve yazılı belgelerle elçi olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız, haydiyin Tevrât ve İncîl’i bilen bilginlere sorun. Biz sana da o öğüdü/Kur’ân’ı, kendilerine indirilmiş olanı ortaya koyman için, onların da iyiden iyiye düşünmeleri için indirdik.

45-47.Peki sinsice kötülükleri plânlayanlar, Allah’ın kendilerini yere batırmayacağından yahut bilemeyecekleri bir yerden azabın gelmeyeceğinden yahut onlar dolaşıp dururlarken Allah’ın, kendilerini yakalayıvermesinden, –üstelik onlar, âciz bırakanlar da değillerdir– yahut da kendilerini azar azar/korku içinde yakalamasından emin mi oldular? İşte, şüphesiz sizin Rabbiniz, kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir.

48.Onlar, gölgeleri Allah’a boyun eğerek, küçülenlerin ta kendisi olarak sağdan sola dönen, Allah’ın oluşturduğu birtakım şeyleri görmediler mi/bunları hiç mi düşünmediler?

49,50.Ve göklerde ve yeryüzünde bulunan canlılar ve doğal güçler, kibirlenmeden Allah’a boyun eğerler. Kendilerinin üstündeki Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.

51.Ve Allah, buyurdu: “İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. O hâlde yalnız Benden korkun/yalnız Bana kulluk edin.”

52.Göklerde ve yeryüzünde olan şeyler de yalnız O’nundur. Din de daima O’nundur. Böyle iken, siz Allah’tan başkasına mı kendinizi koruma altına aldırtıyorsunuz?

53.Ve iyilik olarak sahip olduğunuz ne varsa, işte Allah’tandır. Sonra size bir zarar dokunduğunda, hemen yalnız O’na sığınırsınız.

54,55.Sonra, zararı sizden giderince, sizden bir grup, küfretmek; kendilerine verdiklerimizi örtbas etmek/verdiklerimize iyilikbilmezlik etmek için Rablerine ortak koşarlar. –Hadi şimdi yararlanın! Fakat yakında bileceksiniz.–

56.Ve ortak koşanlar, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden bilmedikleri şeylere pay ayırıyorlar. –Allah’a andolsun ki siz uydurageldiğiniz bu şeylerden kesinlikle sorgulanacaksınız.–

57.Ve onlar, Allah’a kızlar isnat ediyorlar. –Allah, bundan arınıktır.– Kendileri için de iştahlandıkları oğlan çocukları vardır.

58.Ve onlardan biri kız doğum haberi ile müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir.

59.Kendisine verilen haberin/müjdenin kötülüğünden dolayı toplumundan gizlenir; aşağılık ve horluğa rağmen kızı yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün! Dikkat edin, onların verdikleri hüküm/töreleri ne kötüdür!

62.Ve beğenmediklerini Allah için ayırırlar. Ve dilleri, en güzelin kendilerine ait olduğunu, yalan yere söyler durur. Hiç şüphesiz onlar için ancak ateş vardır ve onlar, önden itileceklerdir.

60.Âhirete iman etmeyen kimseler için kötülüğün aynısı vardır. En yüce örnek ise, Allah’ındır. O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

61.Ve eğer Allah, yanlış işleri nedeniyle insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, yeryüzünün üstünde irili-ufaklı tüm canlılardan hiçbir şey bırakmazdı. Velâkin onları adı konulmuş bir süreye kadar erteler. Artık onların sürelerinin sonu gelince de ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler.

63.Allah’a yemin olsun ki Biz kesinlikle senden önce birtakım ümmetlere elçiler gönderdik de şeytan onlara amellerini bezeyip süslü gösterdi. İşte o şeytan, bu gün onların koruyucu, yol gösterici yakınıdır. Ve onlar için acı bir azap vardır.

64.Ve Biz, sana Kur’ân’ı sırf hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeyleri onlar için açığa koyasın diye ve iman edecek bir topluma bir kılavuz, bir rahmet olarak indirdik.

65.Ve Allah gökten bir su indirdi de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti. Şüphesiz ki bunda dinleyen bir toplum için kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır.

66.Şüphesiz sizin için keçi, koyun, deve sığırda da size bir ibret vardır. Biz, size onların karnındaki dışkı ile kan arasındaki şeylerden, içenlerin boğazından kolaylıkla geçen halis süt içiriyoruz.

67.Ve hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden –ki, siz ondan içki ve güzel rızık edinirsiniz– size içiririz. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır.

68,69.Ve Rabbin bal arısına dağlarda, ağaçlarda ve yapacakları çardaklarda evler/ yuvalar edinmesini, sonra ‘Meyvelerin hepsinden ye de, Rabbinin kolaylaştırdığı yollara gir’ diye vahyetti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir içecek çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz ki bunda iyiden iyiye düşünen bir toplum için, kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır.

70.Ve sizi Allah oluşturdu, sonra da sizi vefat ettirecektir; size geçmişte yaptıklarınızı ve yapmanız gerekirken yapmadıklarınızı bir bir hatırlattıracaktır. İçinizden kimi de, bilgiden sonra herhangi bir şey bilmesin diye, ömrün en kötü zamanına ulaştırılır. Şüphesiz ki Allah çok bilgili ve çok kudretlidir.

71.Ve Allah rızık konusunda kiminizi kiminize fazlalıklı kılmıştır. Kendilerine fazlalık verilenler, kendi rızıklarını; yiyip içeceklerini, servetlerini, sözleşmeler gereği himayelerinde bulundurdukları kimselere, hepsi rızıkta eşit olmak üzere vermezler. O hâlde bunlar Allah’ın nimetini bilerek örtbas mı ediyorlar?

72.Ve Allah, sizin için kendinizden eşler yaptı, o eşlerinizden de oğullar ve torunlar verdi. Sizi hoş, güzel, yararlı şeylerden de rızıklandırdı. Şimdi onlar, bâtıla inanıyorlar ve Allah’ın nimetini örtbas mı ediyorlar?

73.Ve onlar, Allah’ın astlarından, göklerden ve yeryüzünden kendileri için rızık olarak herhangi bir şeye mâlik olmayan ve güç yetiremeyen şeylere tapıyorlar.

74.Artık Allah için örnekler getirmeyin. Şüphesiz Allah bilir, siz bilmezsiniz.

75.Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile Bizim kendisine güzel bir rızık verip de ondan gizli ve açık olarak Allah yolunda harcayan/ yakınlarının nafakalarını sağlayan bir kimseyi örnek verdi: Bunlar eşit olurlar mı? –Bütün övgüler Allah’a mahsustur; başkası övülemez.– Tersine insanların çoğu bilmezler.

76.Allah iki adamı da örnekleştirdi: Bunlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye gücü yetmez; koruyucusuna bir yüktür. Onu nereye gönderse bir hayır getiremez. Şimdi, bu adamla, adaletle emreden ve doğru yolda bulunan adam eşit olur mu?

77.Ve göklerin ve yerin görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni sadece Allah’a aittir. Kıyâmetin koparılması da yalnızca göz açıp kapama gibidir veya o, daha yakındır. Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir.

78.Ve Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve sahip olduğunuz nimetlerin karşılığını ödeyesiniz diye işitme, görme duyularını ve gönüller verdi.

79.Gök boşluğunda, bir emre boyun eğdirilmiş olan kuşlara/bulutlara bakmadılar mı? Onları Allah’tan başkası tutmuyor. Bunda, inanan bir toplum için elbette ki alâmetler/göstergeler vardır.

80.Ve Allah, size evlerinizden bir huzur ve dinlenme yaptı. Ve hayvanların derilerinden yolculuk ve konaklama günlerinizde evler ve yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar döşeme eşyası ve kazanç sağlattı.

81.Ve Allah, oluşturduklarından sizin için gölgeler yaptı ve sizin için dağlardan barınaklar yaptı. Sizi sıcaktan-soğuktan koruyacak elbiseler ve sizi kendi hışmınızdan koruyan elbiseler var etti. İşte böylece Allah, Müslüman olasınız diye üzerinize nimetini tamamlamaktadır.

82.Buna rağmen eğer yüz çevirirlerse, artık sana düşen sadece apaçık bir tebliğdir.

83.Onlar, Allah’ın nimetini bilirler, sonra onu tanınmaz hâle getirirler. Onların çoğu kâfirlerdir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimselerdir.

84.Ve her ümmetten bir şâhit getireceğimiz gün, artık kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere izin verilmez. Onlardan özür dilemeleri de istenmez.

85.Ve o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimseler, azabı gördükleri zaman, artık onlardan hafifletilmez ve onlara süre verilmez.

86.Ve ortak koşan o kimseler, ortak koştukları şeyleri gördükleri zaman: “Rabbimiz! İşte bunlar, Senin astlarından bizim kendilerine yakardığımız ortaklarımız olan kimselerdir” dediler. Koştukları ortaklar da hemen onlara, “Şüphesiz siz kesinlikle yalancılarsınız” diye söz attılar.

87.Ve onlar, o gün, Allah’a teslim oldular. Uydurmuş oldukları şeyler de kendilerinden uzaklaşıp gitti.

88.Küfreden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden ve Allah yolundan çeviren şu kimseler, Biz yaptıkları bozgunculuk nedeniyle onlara azap üstüne azap artırdık.

89.Ve Biz o gün, her ümmet içinde, kendilerinden kendi aleyhlerine bir şâhit göndereceğiz. Seni de onların üzerine şâhit getireceğiz. Biz bu kitabı da, her şeyi açıklayan ve Müslümanlara bir kılavuz, bir rahmet ve bir müjde olarak sana indirdik.

90.Şüphesiz Allah, adaleti, iyileştirmeyi-güzelleştirmeyi ve yakınlara vermeyi emreder; hayâsızlıktan, kötülükten ve azgınlıktan nehyeder. O, düşünüp öğüt alırsınız diye size öğüt verir.

91.Ve sözleşme yaptığınızda Allah’ın ahdini/Allah’a verdiğiniz sözleri yerine getirin. Yeminlerinizi/ sözleşmelerinizi sağlama aldıktan ve Allah’ı kendinize kesin olarak kefil kıldıktan sonra da onları bozmayın. Şüphesiz ki Allah, işlediğiniz şeyleri bilir.

92.Bir ümmet, diğer bir ümmetten daha çoktur diye, yeminlerinizi aranızda aldatma aracı edinerek, ipliğini sağlamca eğirdikten sonra, onu söküp bozan kadın gibi de olmayın. Şüphesiz Allah, sizi bununla sınıyor. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri kıyâmet günü size kesinlikle açıklayacaktır.

93.Ve Allah dileseydi elbette hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat Allah dilediğini saptırır ve dilediğine de doğru yolu kılavuzlar/ dileyeni saptırır, dileyene kılavuzluk eder. Ve şüphesiz ki siz, bütün yaptıklarınızdan sorulacaksınız/sorumlu tutulacaksınız.

94.Ve yeminlerinizi aranızda aldatma ve bozgunculuğa/ kargaşaya araç edinmeyin. Sonra ayak sağlam bastıktan sonra kayıverir ve Allah yolundan saptığınız için, kötülüğü tadarsınız. Büyük azap da sizin içindir.

95.Ve Allah’ın ahdini/ Allah’a verilen sözleri az bir bedel karşılığında satmayın. Eğer bilirseniz kesinlikle Allah katındaki; o, sizin için daha hayırlıdır.

96.Sizin yanınızdaki tükenir, Allah’ın katındaki ise kalıcıdır. Ve Biz kesinlikle sabredenlere ecirlerini, yaptıklarının daha güzeli olarak karşılık vereceğiz.

97.Erkek-dişi, mü’min olarak kim iyi amel işlerse kesinlikle onu güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve kesinlikle onların ücretlerini, yapmış oldukları amellerin daha güzeliyle ödüllendireceğiz.

98.Öyleyse Kur’ân öğrenip öğrettiğin zaman Racim Şeytan’dan; [aklınıza hemen geliveren, iyiden iyiye düşünme sonucu olmayan, sizi mahvedecek mesnetsiz düşünceler üreten yetiden] Allah’a sığın/ sığındığına inan.

99,100.Şüphesiz ki iman etmiş ve Rablerine işin sonucunu havale eden kimseler üzerinde Şeytan-ı Racim’in hiçbir zorlayıcı gücü yoktur. Onun zorlayıcı gücü, ancak kendisini, yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakın edinenler ve Allah’a ortak koşanların ta kendileri olan kimseler üzerinedir.

101.Ve Biz bir âyet yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman –Allah ne indirdiğini daha iyi bilen olmasına rağmen– onlar, “Sen, ancak bir uydurucusun” dediler. İşin doğrusu onların çoğu bilmiyorlar.

102.De ki: “Allah, onu; indirdiğini, Rabbinden ruhulkudüs; Toplumu canlandıran Allah ilkesi olarak,  iman etmiş kimseleri güçlendirip kökleştirmek/tutundurmak için ve Müslümanlara bir müjde ve kılavuz olmak üzere, hak ile indirmiştir.

103.Ve kesinlikle Biz biliyoruz ki, onlar “Sadece, o’na bir beşer öğretiyor” diyorlar. Peygamber’e öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili yabancıdır. Kur’ân ise apaçık bir Arapça’dır.

104.Şüphesiz Allah’ın âyetlerine inanmayan kimseler; Allah onlara kılavuz olmaz ve onlar için pek acı bir azap vardır.

105.Yalanı, yalnızca Allah’ın âyetlerine inanmayan kimseler uydurur. Ve işte onlar, yalancıların ta kendileridir.

106.Her kim imanından sonra küfreder; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeder, –kalbi iman ile yatışmış hâlde iken, baskıyla zorlanan hariç olmak üzere– ve de küfre; inanmamaya göğsünü açarsa, artık kendilerinin üzerine Allah’tan bir gazap vardır. Bunlar için büyük bir azap da vardır.

107.Bu, onların dünya hayatını âhirete göre daha sevimli bulmalarından ve şüphesiz Allah’ın da kâfirler toplumuna; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden bir topluluğa doğru yolu göstermemesi nedeniyledir.

108.Onlar, Allah’ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini damgaladığı/mühürlediği kimselerdir. İlgisiz, bilgisiz, duyarsız olanlar, onların ta kendileridir.

109.Onların âhirette ziyana uğrayanların ta kendileri olduğuna şüphe diye bir şey yoktur.

110.Sonra şüphesiz senin Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret eden, sonra çaba harcayan ve sabreden kimseler içindir. Şüphesiz senin Rabbin bundan sonra kesinlikle çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.

111.O gün, herkes kendi nefsi için uğraşarak gelecek ve herkes yaptığı şeyleri tastamam alacak. Ve onlar haksızlığa uğratılmayacak.

112.Ve Allah bir kenti misal olarak verdi: Bu kent, güvenli, huzurlu idi ve oraya her bir yerden rızkı bol bol gelirdi. Ne var ki, onlar Allah’ın nimetlerine karşı iyilikbilmezlik ettiler. Allah da onlara, yapıp ürettikleri şeyler yüzünden açlık ve korku elbisesini/felâketini tattırıverdi.

113.Ve andolsun ki, onlara içlerinden bir elçi gelmişti de onu yalanladılar. Bunun üzerine, onlar şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yaparlarken azap onları yakalayıverdi.

114.Artık Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden helal ve temiz olarak yiyin. Allah’ın nimetine karşılığını ödeyin; eğer sadece O’na kulluk edecekseniz.

115.Allah, size ancak leşi, kanı, domuzun etini ve Allah’tan başkası adına kesilenleri haram kıldı. Artık her kim saldırmadan ve aşırı gitmeden zorlanırsa, bilsin ki, şüphesiz Allah, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır, engin merhamet sahibidir.

116.Ve kendi dillerinizin yalan nitelemesi ile Allah’a yalan uydurmak için, “Şu helaldir, şu haramdır” demeyin. Şüphesiz Allah’a yalan uyduran kimseler iflah olmazlar.

117.Onların dünyalıkları pek az bir kazanımdır. Ve onlar için çok acıklı bir azap vardır.

118.Biz sana anlattıklarımızı [leş, kan, domuzun etini], daha önce Yahudilere de haram kılmıştık. Ve Biz onlara haksızlık etmedik. Ama onlar şirk koşarak kendilerine haksızlık ediyorlardı.

119.Sonra şüphesiz senin Rabbin, bir cahillikle günah işleyen, sonra bunun ardından tevbe eden ve düzelten kimseler içindir. Şüphesiz ki senin Rabbin, bundan sonra kesinlikle çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

120,121.Şüphesiz İbrâhîm içtenlikle Allah’a boyun eğen, ortak koşma inancından dönmüş, Allah’ın nimetlerine karşılık ödeyen başlı başına bir ümmet idi. Ve o, ortak koşanlardan olmadı. Ve Allah, o’nu seçti ve dosdoğru yola kılavuzladı.

122.Ve Biz İbrâhîm’e dünyada iyilik-güzellik verdik. Ve şüphesiz O, âhirette de kesinlikle sâlihlerdendir.

123.Sonra sana: “Küfürden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmekten, ortak koşmakdan dönmüş bir kişi olan ve ortak koşanlardan olmayan İbrâhîm’in dinine/yaşam tarzına tâbi ol” diye vahyettik.

124.Sebt; Düşünüp taşınma günü, ancak, Sebt/düşünüp taşınma günü konusunda anlaşmazlığa düşen kimseler üzerine kılındı. Ve şüphesiz senin Rabbin onların içinde anlaşmazlığa düşüp durdukları şeyler hakkında kıyâmet günü aralarında kesinlikle hüküm verecektir. 

125.Rabbinin yoluna, haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Şüphesiz Rabbin Kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, kılavuzlandıkları doğru yolda olanları da en iyi bilendir.

126.Ve eğer ceza verecek olursanız da, sizin cezalandırıldığınızın misli ile ceza verin. Ve eğer sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.

127.Sen sabırlı ol! Senin sabretmen de ancak Allah iledir. Onlar için üzülme! Onların kurdukları tuzaklardan sıkıntıya düşme!

128.Şüphesiz ki Allah, Kendisinin koruması altına girmiş kişiler ve kendileri, iyileştiren-güzelleştiren kişilerin ta kendisi olanlar ile birliktedir.

TAHLİL

1.Allah’ın emri kesinlikle gelecek. Artık onu acele edip istemeyiniz. Allah, onların ortak koştukları şeylerden arınıktır ve yücedir.

Sure, Resulullah’ın uyarılarına karşı “o vaat edilen ne zamanmış?” diyen inançsızların uyarıldığı ve Allah’ın onların ortak koştuklarından münezzeh olduğunun vurgulandığı bu ayetle başlamaktadır. “Allah’ın emri geldi [kesinlikle gelecek]. Artık onu acele edip istemeyiniz” ifadesiyle müşriklere “sizin uzak saydığınız ya da yok saydığınız Allah’ın emri [ölüm, kıyamet, ahıret]” kapınızdadır, çok yakındır, geldi gelecek haldedir; acele istemeyin” denilmektedir.

Ayetin nüzul sebebi hakkında klasik kaynaklarda şu bilgi yer almaktadır:

Rivayet olunduğuna göre, “Saat [Kıyamet] yaklaştı. Ay [ikiye] ayrıldı (Kamer/1)” ayeti nazil olunca, kâfirler kendi aralarında: “O, kıyametin yaklaştığını iddia ediyor. Dolayısı ile yapmakta olduğunuz bazı (kötü) işleri artık bırakın. Olup bitecekleri hep birlikte görelim” dediler. Fakat kıyamet hemen kopmayınca, “Bizi tehdid ettiğin şeyden birşey görmedik” dediler. Bunun üzerine, “İnsanların hesap [günü] yaklaştı (Enbiya/1)” ayeti nazil oldu. Kâfirler bundan dolayı tır tir titreyip korkarak o günlerin gelmesini beklemeye başladılar. Ama o günlerin gelmesi uzayıp gelmeyince, “Ey Muhammed, bizi tehdit ettiğin şeyden hiçbir iz göremedik” dediler. Bunun üzerine işte, “Allah’ın emri geldi” ayeti nazil oldu. Hz. Peygamber (s.a.s) diz üstü çöktü ve insanlar başlarını kaldırınca, ayetteki “Artık onu vaktinden evvel istemeyin” ifadesi nazil oldu.[2]

Mekkeli müşrikler, kendilerine vaad edilenlere karşı akılları sıra bir tez üretmekteydiler. Bunlar birçok kez açıklanmıştı:

31.Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman da, “İşittik, dilersek bunun gibisini biz de söyleriz, bu, geçmiş toplumların efsanelerinden başka bir şey değildir” demişlerdi.

32.Bir vakit de onlar, “Ey Allah’ım! Eğer bu, Senin katından gelmiş bir hakkın/gerçeğin ta kendisi ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver” demişlerdi.

33.Hâlbuki sen içlerinde iken Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma diledikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir.

                                                                                                  (Enfal/31- 33)

53.Ve senden azabı çarçabuk istiyorlar. Eğer belirlenmiş/ adı konmuş bir süre sonu olmasaydı, azap onlara elbette gelmişti. Ve o azap, hiç farkında olmadıkları bir sırada kendilerine ansızın elbette gelecektir.

54,55.Senden azabı çarçabuk istiyorlar. Şüphesiz cehennem de kesinlikle, kendilerini üstlerinden ve ayaklarının altından bürüdüğü günde kâfirleri; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenleri kuşatıcıdır. Ve O, “Yapmış olduklarınızı tadın!” der.

                                                                                                   (Ankebut/53-55)

Ve En’am/57, 58, Yunus/50, 51, Şuara/204- 208, Saffat/176, 177.

Kendilerine vaad edilenlere karşı tez üretmek, sadece Mekke müşriklerine özgü bir tutum değildi. Geçmiş müşriklerin, kâfirlerin de tarzıydı. Onların ortak özelliğini, Kehf/ 55 ve Ahkâf/ 21- 28’de detaylı olarak görmekteyiz.

Konumuz olan ayetin “O [Allah], onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir ve yücedir” şeklindeki son cümlesinde Allah’a ortak koşulduğu ifade edilen şeyler, insanların edindikleri sahte ilahlardır. Bu sahte ilahlar insanların kendi hevaları, mal-mülk, kadın-kız veya tutkuyla bağlanılan başka varlıklar olabileceği gibi, cahiliye Araplarında olduğu gibi Lat, Menat, Uzza ve Hubel isminde heykeller veya Nuh peygamber döneminden kalma Vedd, Suva, Yagus, Yeük ve Nesr gibi putlar da olabilir. Kur’an’ın indiği topraklarda bilinenlerin dışında, dünyanın diğer yerlerinde edinilen sahte ilahlar da buna dâhildir. Mesela Eski Yunan ve Roma’daki Olimpos tanrıları, Zeus, Apollo, Artemis; eski Mezopotamya uygarlıklarında tanrı kabul edilen Ay, Güneş ve diğer gök cisimleri, Afrika ve Amerika yerlilerince ilah kabul edilen tabiat varlıkları, insanlık tarihi boyunca zaman zaman tanrılaştırılan melekler, cinler, peygamberler de buna dâhildir. Tarih, vaktiyle salih kul olarak yaşamış bazı insanların, din bilginlerinin ve hatta bazı devlet yöneticilerinin bile tanrılaştırıldığı dönemlere tanık olmuştur.

2.Allah, kullarından dilediğine, haberci âyetleri/ vahyi, Kendisine özgü bir iş olarak ruh/ can ile birlikte: “Şüphesiz Benden başka ilâh yok, o hâlde Benim korumam altına girin diye uyarın” göreviyle indirir.

Bu ayetle başlayan ve 24. ayete kadar devam eden bu ayet grubunda Allah’ın insanlara lütfettiği maddî ve manevî nimetler sayılmış, insanoğlunun hayatını ve geçimini kolaylaştıran vasıtalar ile Allah’ın evrendeki varlık ve birliğine kanıt olan bir takım ayetlere dikkat çekilmiştir. Bununla Rabbimiz müşriklerin anlayışlarından münezzeh olduğunu ortaya koymuştur. Bu maksada yönelik olarak Rabbimiz kendi sıfatlarını sayıp dökmüş, düzmece ilâh ve rablerde bu sıfat ve özelliklerin olmadığını, olamayacağını beyan etmiştir.

Konumuz olan 2. ayette Rabbimizin insanlara bahşettiği en büyük nimete, vahye dikkat çekilmiştir. Bu ayetlerde şu noktalar üzerinde durulmuştur:

Allah, elçilik görevini kime isterse ona verir. Elçi yapacağı kişiyi O, Kendisi seçer ve elçi yapar. Bunda kimsenin bir dahli, tesiri söz konusu olmaz.

75,76.Allah, haberci âyetlerden elçiler seçer, insanlardan da elçiler seçer. Şüphesiz Allah, en iyi işiten, en iyi görendir, ellerinin arasında olanı ve arkalarında olanı bilir. Ve işler, yalnızca Allah’a döndürülür.

                                                                                              (Hacc/75, 76)

124.Ve onlara bir âyet geldiği zaman, “Allah’ın elçilerine verilen gibi bize de verilmedikçe asla inanmayacağız” dediler. Allah elçilik görevini nereye vereceğini daha iyi bilir. Suç işleyenlere, çevirdikleri hilelerinden dolayı Allah katında bir aşağılık ve çetin bir azap dokunacaktır.

                                                                                                (En’am/124)

32.Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit dünya hayatında, onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz, onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.

                                                                                             (Zuhruf/32)

2,3.O, Anakentliler/Mekkeliler içinde, kendilerinden olan ve Anakentlilere ve henüz onlara katılmamış olan onlardan başkalarına Allah’ın âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri öğreten bir elçi gönderendir. –Onlar, önceden apaçık bir sapıklık içinde olsalar da.–Ve O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

4.Elçi göndermek, Allah’ın dilediği kişilere verdiği armağanıdır. Ve Allah, büyük armağan sahibidir.

                                                                                                  (Cuma/2-4)

Meleklerin indirilişi:

Ayette Yüce Allah’ın, bazı kullarına melekleri ruh ile birlikte indirdiği konu edilmektedir. Burada konu edilen “kullar” elçilerdir. Onlara indirdiği melekler de bu elçilere indirdiği vahiylerdir. Bu konu daha evvel Kadr suresinde detaylı olarak işlenmişti.

Vahyi göndermenin sırf Allah’a özgü bir iş oluşu:

Rabbimiz vahiyde aracı kullanmamakta, vahyini elçisinin kalbine bizzat kendisi ilka etmektedir. Vahyin bu şekilde gerçekleştiği başka ayetlerden de anlaşılmaktadır:

15.O, dereceleri yükseltendir, en büyük tahtın/en yüksek mevkiin sahibidir: O, buluşma günü hakkında uyarmak için Kendi emrinden/ Kendi işinden olan vahyi kullarından dilediğine bırakır.

                                                                                              (Mü’min/15)

52,53.İşte böylece Biz, sana da Kendi emrimizden/Kendi işimizden olan ruhu/ Kur’ân’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nûr/ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde bulunanlar Kendisi için olan Allah’ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın, bütün işler yalnız Allah’a döner.

                                                                                         (Şura/52, 53)

Vahyin amacı:

Ayetteki ‘Şüphesiz Benden başka ilâh yok, o hâlde Bana takvalı davranın’ diye uyarın diye indirir/ hulûl ettirir” ifadesinden, vahyin amacının “Allah’tan başka ilâh diye bir şeyin olmadığını” bildirmek, öğretmek olduğu anlaşılmaktadır.

İlk peygamberden son peygambere, ilk kitaptan son kitaba kadar hepsi aynı amaç için gönderilmiştir:

25.Ve Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki ona: “Gerçek şu ki, Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için Bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.

                                                                                                  (Enbiya/25)

1-4.Elif/1, Lâm/30, Râ/200. Bu Kur’ân, Allah’tan başkasına kulluk etmeyin; sadece Allah’a kulluk edin diye, âyetleri,

şirk koşarak yapılan yanlışı; kendi zararlarına işi ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler içertilmiş/bozulması engellenmiş,

bir de en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan, her şeyin iç yüzünü/gizli taraflarını da iyi bilen tarafından ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır: “Şüphesiz ben sizin için O’nun tarafından bir uyarıcı ve bir müjdeciyim. Ve Rabbinizden bağışlanma isteyin, sonra O’na tevbe edin ki, sizi adı konmuş bir süre sonuna kadar güzelce yararlandırsın. Ve her fazilet sahibine armağanlarını versin. Ve eğer yüz çevirirseniz, ben sizin aleyhinize olan büyük bir günün azabından korkarım. Dönüşünüz yalnızca Allah’adır. Ve O her şeye gücü yetendir.”

                                                                                                             (Hud/1-4)

192.Ve şüphesiz ki bu apaçık kitap, kesinlikle âlemlerin Rabbinin indirmesidir. 193-195.O apaçık kitapla, uyarıcılardan olasın diye apaçık bir Arapça lisan ile senin kalbine Güvenilir Can [ilâhi mesajlar, güvenilir bilgi] indi. 196Ve şüphesiz Güvenilir Can [güvenilir bilgi], kesinlikle öncekilerin kitaplarında da vardı.

                                                                                                             (Şuara/192-196)

Ve  Ya Sin/69, 70,  Şura/7, Furkan/1, Naziat/45, Mü’min/15.

Bu konu ile ilgili yüzlerce ayet mevcuttur

3.Allah, gökleri ve yeryüzünü hak ile oluşturdu. O, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.

Bu ayette evrenin “hak [gerçek]” ile yaratıldığı vurgulanmıştır. Konu edilen “gerçek”in ne olduğu, aşağıdaki ayetler dikkate alındığında daha iyi anlaşılmaktadır:

19,20.Gökleri ve yeryüzünü Allah’ın gerçek ile oluşturduğunuı görmedin mi/ hiç düşünmedin mi? O dilerse sizi giderir ve yepyeni bir halk/ oluşturuluş getirir. Bu, Allah’a göre zor değildir.

                                                                                                      (İbrahim/19)

73.Ve O, gökleri ve yeri hak ile oluşturandır. Ve O, “Ol!” dediği gün hemen olur. O’nun sözü haktır. Sûr’a üflendiği gün de mülk ancak O’nundur. O, gizliyi ve açığı bilendir. O, en iyi yasa koyandır, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır, her şeyin iç yüzünü/gizli taraflarını da iyi bilendir.

                                                                                                          (En’am/73)

5.O, güneşi bir aydınlık, ay’ı bir ışık yapan ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye, aya menziller ayarlayandır. Allah bunu ancak gerçek ile oluşturmuştur. O, bilecek olan bir toplum için âyetleri ayrıntılı olarak açıklar.

                                                                                                      (Yunus/5)

Ve Ankebut/44, Hicr/85, Rum/8, Zümer/5, Duhan/38, 39, Casiye/22, Ahkaf/3, Teğabün/3, Zariyat/23,  Hakka/51.

Bu ayetlerde konu edilen gerçek, “bunların muvakkat; süreli” oluşudur. Kâinata bakan, gözlem yapan, araştıran herkes bu gerçeği, yani bunların süreli olduğunu, sürelerini tamamladıktan sonra yok olacaklarını anlar.

4.Allah, insanı bir nutfeden oluşturdu. Bir de bakarsın ki, o apaçık bir düşmandır

Bu ayette Rabbimiz, insanı bir nutfeden [döllenmiş yumurtadan] yarattığını; böyle olmasına rağmen insanın bunu unutup Allah’a hasımlığa soyunduğunu açıklarken hem kendi varlığının delillerine hem de insanın nankör yapısına dikkat çekmektedir. İnsanı çok hakir, değersiz bir konumdan çok saygın bir duruma getirenin bizzat Allah olmasına rağmen insanoğlu kerameti kendisinden belleyerek ve geçici nimetlere bel bağlayarak şımarmakta, böylece Rabbine karşı nankörce bir tutum takınmaktadır.

Bu durum daha evvel Ya Sin suresinde de dile getirilmişti:

77.Ve o kişi, kendisini bir nutfeden/ bir damla sudan oluşturduğumuzu görmedi mi de şimdi o apaçık bir düşmandır.

78.Ve kendi oluşturuluşunu dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı: Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”

79,80.De ki: “Onları ilk defa oluşturan onları diriltecektir. Ve O, her oluşturmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş/oksijen yapandır. Şimdi de siz oksijenden yakıp duruyorsunuz.

81.Gökleri ve yeri oluşturan, onlar gibilerini de oluşturmaya güç yetiren değil midir? Evet, elbette güç yetirendir! Ve O, çok çok mükemmel oluşturandır, çok iyi bilendir.

82.Şüphesiz ki O, bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir.

                                                                                                    (Ya Sin/77–82)

İnsanın Rabbine hasım kesilmesi, Allah’ın gönderdiği elçileri ve bu elçilerin tebliğ ettiği mesajları kabul etmemesi, bunun sonucu olarak da öldükten sonra dirileceği gerçeğini inkâr ederek Allah’a karşı sorumlu olduğunu reddetmesidir. Bu tıynettekiler kıyameti ve haşri yalanlamaya çok istekli davranarak bu hasımlıklarını her fırsatta hareketleriyle ortaya koymaya çalışırlar.

Bunu Resulullah döneminde açık açık yaparken günümüzdeki temsilcileri ise aynı düşmanlığı sinsi yöntemlerle, çoğu zaman da bilimsel jargon kullanarak yapmaya kalkışmaktadırlar:

15-17.Ve onlar: “Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir. Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz tekrar dirilecekmişiz? Önceki atalarımız da mı?” diyorlar.

                                                                                                             (Saffat/16)

73,74.Şimdi bir bak, Allah’ın arıtılmış kulları dışındaki o uyarılanların sonu nasıl oldu?

                                                                                                            (Saffat/53)

2,3.Ama onlar, kendilerine içlerinden uyarıcı geldiğine şaşırdılar da kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler, “Bu, şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu, uzak bir dönüştür” dediler.

                                                                                                     (Kaf/2, 3)

Ve Secde/10, İsra/49, İsra/98, Müminun/35.

İnsanın nutfeden yaratıldığı birçok kez [Kehf/37, Hacc/5, Mü’minun/13, 14, Fatır/11, Mü’min/67, Necm/46, Kıyamet/37, İnsan/2, Abese/19] vurgulanmıştır. Ayrıca aşağıdaki ayet, insana neden yaratıldığını hatırlatarak yaratıcısına hasım olması durumunda neyle karşılaşacağını veciz bir dille haber vermektedir:

5.Onun için insan neden oluşturulmuş olduğuna bir baksın; 6,7omurga ile göğüs kemikleri arasından çıkan, atıcı bir sudan; “östrojen” ve “testosteron”dan başlanarak oluşturuldu.

8,9.Şüphe yok ki o Yaratıcı, bütün sırların meydana çıkarıldığı gün, onun geri döndürülmesine güç yetirendir. 10Artık onun için ne herhangi bir güç vardır, ne de herhangi bir yardımcı.

                                                                                                                     (Tarık/5-10)

5.Hayvanları O oluşturmuştur. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok yararlar vardır. Siz, onlardan bir kısmını da yersiniz.

6.Ve hayvanlarda, akşam vakti getirdiğinizde ve sabahleyin saldığınızda sizin için bir güzellik vardır.

7.Ve hayvanlar, ancak canınızın bir parçası tükenerek/ çok yorularak ulaşabileceğiniz bir memlekete yüklerinizi taşırlar. Şüphesiz sizin Rabbiniz, kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir.

8.Ve Allah, kendilerine binesiniz, hem de zînet olsun diye, atları, katırları ve eşekleri oluşturdu. Bilmediğiniz şeyleri de O oluşturuyor.

Bu ayetlerde Rabbimiz koyun, deve, keçi ve sığır gibi hayvanların önemine değinerek insanlığın bu hayvanlardan gıda, giyecek, ziynet, taşıma ve ulaşım alanlarında nasıl yararlandıklarını hatırlatmaktadır. Bu hayvanların olmaması durumunda insan hayatının ne tür yoksunluk ve sıkıntılarla iç içe olacağı herkesçe takdir edilebilir. Bu nedenle, bu nimetleri veren Allah unutulmamalıdır.

80.Ve Allah, size evlerinizden bir huzur ve dinlenme yaptı. Ve hayvanların derilerinden yolculuk ve konaklama günlerinizde evler ve yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar döşeme eşyası ve kazanç sağlattı.

                                                                                                                (Nahl/80)

71.Ve onlar görmediler mi ki, Biz şüphesiz onlar için kudretimizin meydana getirdiklerinden birtakım hayvanlar oluşturduk da onlar, onlara sahip bulunuyorlar.

72.Ve onları, kendileri için aşağı tutulan varlıklar yaptık. Bu yüzden binekleri onlardandır. Onlardan yiyip duruyorlar da.

73.Ve onlarda daha birçok menfaatler ve içecekler var. Hâlâ kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödemeyip nankörlük mü edecekler?

                                                                                                    (Ya Sin/71-73)

Ve  Mü’minun/21-22, Ğâfir/79-81, Zuhruf/12-14.

9.Yolun doğrusu yalnızca Allah’a borçtur. Yolun eğrisi de vardır. Ve eğer Allah dileseydi, sizi topluca doğru yola kılavuzlardı.

Bu ayette Rabbimiz, merhameti gereği elçi göndererek, kitap indirerek insanlara yolun doğrusunu bildirdiğini, yolun eğrisi de bulunduğu için onları eğri yoldan korumak istediğini, ama insanları özgür bıraktığını, kimseyi doğru yol için zorlamadığını, isteyenin sonucuna katlanmayı göze alarak eğri yola da gidebileceğini beyan etmektedir.

Bu konu birçok ayet ile insanlara açıklanmıştır:

272.Onları doğru yola getirmek senin boynuna borç değildir, ancak Allah dilediği kimseyi doğru yola getirir. Ve hayırdan harcamada bulunduğunuz şeyler sırf kendiniz içindir. Ve siz yalnızca Allah rızasını gözetmenin dışında harcamada bulunmazsınız. Ve hayırdan ne harcamada bulunursanız, o, size tastamam ödenecektir. Ve siz, haksızlığa uğratılmayacaksınız.

                                                                                                   (Bakara/272)

151.De ki: “Geliniz, Rabbinizin size neleri tabulaştırdığını; dokunulmaz kıldığını okuyayım:

‘Kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamanızı,

ana babaya iyilik yapmanızı- güzel davranmanızı,

fakirlik endişesiyle / fakirleştiriliriz korkusuyla çocuklarınızı öldürmemenizi, – Sizi ve onları Biz rızklandırıyoruz.-

kötülüklerin açığına ve gizlisine yaklaşmamanızı,

haksız yere, Allah’ın haram kıldığı nefsi öldürmemenizi, -İşte bunlar, aklınızı kullanasınız diye O’nun size yükümlülük olarak ulaştırdıklarıdır.- 

152.Yetimin malına da yaklaşmamanızı, -Yalnız erginlik çağına erişinceye kadar en güzel biçimde yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz.-

ölçüyü,  tartıyı hakkaniyetle tastamam yapmanızı, -Biz kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile; kapasitesi dışındaki bir şeyle yükümlü tutmayız.-

söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa adil olmanızı

ve Allah’a verdiğiniz sözü tastamam tutmanızı.’ -İşte bunlar öğüt alıp düşünesiniz diye Allah’ın size yükümlülük olarak ulaştırdıklarıdır.-”

153.Ve şüphesiz ki, bu, dosdoğru olarak Benim yolumdur. Hemen ona uyun. Ve başka yollara uymayın da sizi O’nun yolundan ayırmasın. İşte bunlar, Allah’ın koruması altına girersiniz diye Allah’ın size yükümlülük olarak ulaştırdıklarıdır.

154.Sonra Biz, Rablerine kavuşacaklarına inansınlar diye iyilik-güzellik üretenlere tamam olarak, her şeyi genişçe açıklamak ve kılavuz ve rahmet olmak üzere Mûsâ’ya Kitab’ı verdik.

155-157.Ve Kur’ân, “Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa; Yahudi ve Hristiyanlara indirildi; biz ise, o kitapları okuyamıyor ve dillerini anlayamıyorduk” veya “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk” demeyesiniz diye Bizim indirdiğimiz bereketli bir kitaptır. O nedenle, rahmet olunmanız için ona uyun ve Allah’ın koruması altına girin. İşte size de Rabbinizden açık delil, kılavuz ve rahmet gelmiştir. Öyleyse Allah’ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha yanlış, kendi zararlarına iş yapan kim olabilir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle azabın kötüsüyle cezalandıracağız.

                                                                                                                    (En’am/151-157)

149.De ki: “İşte, en kesin ve üstün delil, Allah’ındır. O nedenle eğer Allah dileseydi, elbette hepinize kılavuz olurdu.”

                                                                                                                        (En’am/149)

Ve  Yunus/99, Kehf/29, Enbiya/35, Hıcr/41,  Hud/118,119.

10,11.O, sizin için gökten bir su indirdi. İçecekleriniz ondandır. Hayvanları otlattığınız ağaçlar-bitkiler de ondandır. Allah, su ile sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve tüm meyvelerden bitiriyor. Şüphesiz bunda iyiden iyiye düşünen bir toplum için kesinlikle birer alâmet/gösterge vardır.

12.Ve Allah, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi/sizin yararlanacağınız özelliklerde yarattı. Bütün yıldızlar da O’nun emrine boyun eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir toplum için alâmetler/göstergeler vardır.

13.Yeryüzünde sizin için renklerini değişik olarak yarattığı şeyleri de sizin hizmetinize sunmuştur. Şüphesiz bunda öğüt alan bir toplum için kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır.

14.Ve O, denizden taze et yiyesiniz ve ondan takındığınız süs eşyasını çıkarasınız diye armağanlarından rızık aramanız için ve kendinize verilen nimetlerin karşılığını ödemeniz için denizi sizin emrinize verendir. –Gemilerin denizde suyu yararak gittiklerini görüyorsun.–

Rabbimiz bu ayetlerde her gün iç içe bulunduğumuz, onlar olmadan olamayacağımız nimetlerini hatırlatmıştır. Yiyeceklerimizin, içeceklerimizin temel kaynağı olan su, birinci planda verilmiştir. Sonra bunların oluşabilmesini sağlayan gece-gündüzün dönüşümden ve diğer nimetlerden söz edilmiştir.

73.Ve Allah’ın rahmetindendir ki O, geceyi ve gündüzü; gecede dinlenesiniz ve gündüzün, O’nun karşılıksız, fazladan verdiklerinden arayasınız ve kendinize verilen nimetlerin karşılığını ödersiniz diye yaptı.

                                                                                                           (Kasas/73)

52.Mûsâ: “Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim yanlış yapmaz ve unutmaz/terk etmez. 53.O, yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su indirendir” 52.dedi. –İşte Biz, o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık. 54.Yiyiniz ve hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz akıl sahipleri için bunda nice alâmetler/göstergeler vardır! 55.Biz sizi yeryüzünden oluşturduk, sizi ona döndüreceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.– 56.Ve andolsun ki Biz, Firavun’a alâmetlerimizi/göstergelerimizi; hepsini gösterdik de o yalanladı ve dayattı.

                                                                                                             (Ta Ha/53)

Konumuz olan paragrafta sayılan nimetler ile ilgili olarak Kur’an’da daha yüzlerce ayet mevcuttur. Nimetlerin burada sayılma nedeni, onlardan dolayı Allah’a şükredilmesi, bedellerinin ödenmesi gerektiği mesajını vermektir.

15,16.Ve Allah size sofra olması için yeryüzünün içinde sabit-sağlam dağlar, ırmaklar ve siz kılavuzlandığınız doğru yolu bulasınız diye yollar ve daha nice âlametler bıraktı. Ve Onlar yıldızlarla/ Kur’ân âyetleri öbekleriyle yollarını bulurlar.

Bu ayetlerde Rabbimiz dağların fonksiyonuna değinmiş, dağların insanlar için çok büyük bir nimet olduğuna dikkat çekmiştir.

Ayetlerden anlaşılan odur ki, dağların yaratılmasındaki hikmet insanların sarsılmamasını sağlamaktır. Sabit dağlar olmasaydı, insanlar yeryüzünde çalkalanıp sallanacak, ayaklarını sağlamca yere basıp ayakta dura­mayacak, deprem oluyormuş gibi sürekli sallantı halinde olacaktı. Sallantı halinde olunca da yeryüzünde bitkilerin oluşumuna etki eden toprak ve su düzeni bozulacak, hava akımları düzeni bozulduğundan oksijen dağılımı olmayacak; böylece canlılar sofrasız kalacaktı. Rabbimiz yeryüzünü oluştururken, yani yerkabuğu jeolojik süreç içinde şekillenirken, Rabbimiz, dengeyi sağlamak için sağlam kazıklar denen dağları var etmiştir. Bu dağlar yeryüzünü ve yeryüzündekileri olumsuz etki­leyecek yer sarsıntılarına engel olmak suretiyle stabiliteyi [dengeyi] sağlamaktadır.

Dağların fonksiyonu ile ilgili Kur’an’da birçok ayet vardır:

Ve Biz, Yeryüzünün içinde, onlar sarsılmasın diye sağlam kazıklar kıldık. Ve orada yollarını bulsunlar diye bol bol yollar kıldık.

                                                                                                  (Enbiya/31)

Bunların dışında, Ra’d/3, Hıcr/19, Neml/61, Lokman/10, Fussılet/10, Sebe/13, Kaf/7, Mürselat/27, Nebe’/7 ve Naziat32’ye de bakılmalıdır.

Dağların fonksiyonuna ilişkin daha evvel Mürselat suresinin tahlilinde geniş açıklama yapıldığından, konunun oradan tekrar okunmasını öneriyoruz.

17.Öyleyse yaratan/ Allah, yaratamayan sözde ilâhlar gibi olur mu? Hâlâ düşünmeyecek misiniz?

18.Ve eğer Allah’ın nimetlerini sayacak olsanız, onları sayamazsınız. Şüphesiz ki Allah kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır, engin merhamet sahibidir.

19.Ve Allah, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilir.

20,21.Ve onların Allah’ın astlarından yakardıkları şeyler herhangi bir şey oluşturamazlar, kendileri oluşturulmuşlardır, ölülerdir, diri değildirler. Ne zaman dirileceklerini de tam bilemezler.

22.Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. Artık âhirete inanmayan şu kimseler; onların kalpleri, tanıtmamaya çalışmaktadır ve onlar, kendilerinin büyük olduğuna inanan kimselerdir.

23.Allah’ın, onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını bildiğine hiç şüphe yoktur. Şüphesiz Allah, kendilerinin büyük olduğuna inananları sevmez.

Rabbimiz, gerçek ilahlığını, her şeyin yaratıcısı olduğunu ve her şeyi Kendisinin idare ettiğini açık kanıtlarla ortaya koyduktan sonra, “Öyleyse yaratan [Allah], yaratmayan [putlar] gibi olur mu? Hala düşünmeyecek misiniz?” buyurarak Kendisini gereği gibi takdir edemeyen inkârcıları kınamakta, akılsızlıklarını ve nankörlüklerini eleştirmektedir.

Sahte ilahlar ile “Tek Gerçek İlah”ın farkını ortaya koyan ve “Gerçek İlah”ın doğru olarak tanınması gerektiği mesajını veren onlarca ayet vardır:

73.Ey insanlar! Bir örnek verilmektedir, şimdi ona kulak verin: Sizin Allah’ın astlarından şu yakardıklarınız bir araya gelseler bile, bir sineği asla oluşturamazlar. Ve sinek onlardan bir şey kapsa onu kurtaramazlar. İsteyen ve istenen güçsüzdür.

74.Allah’ı gereği gibi değerlendirip bilemediler. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, her şeye üstündür.

                                                                                              (Hacc/73, 74)

59.De ki: “Tüm övgüler, Allah’a mahsustur; başkası övülemez. Esenlik, güvenlik de seçip arı-duru hâle getirdiği kullarınadır. Allah mı hayırlıdır, yoksa onların ortak koştuğu şeyler mi?”

60.Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır ya da gökleri ve yeryüzünü oluşturan, gökten sizin için su indiren mi? Sonra da Biz onunla, bir ağacını bile bitirmenizin söz konusu olmadığı güzel güzel bahçeler bitirmişizdir. Allah’la beraber başka bir ilâh mı var! Aksine onlar şirk koşmak sûretiyle yanlış; kendi zararlarına işte devam eden bir toplumdur.

61.Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır ya da yeryüzünü barınak yapan, aralarında nehirler oluşturan, onun için sabit dağlar koyan ve iki deniz arasına engel koyan mı? Allah ile beraber bir ilâh mı var? Tam tersi onların çoğu bilmiyorlar.

62.Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır ya da kendine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren ve kötülüğü gideren, sizi yeryüzünün halifeleri yapan mı? Allah’ın yanında başka bir ilâh mı var? Çok az düşünüyorsunuz!

63.Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır ya da karanın ve denizin karanlıkları içinde size kılavuz olan, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi? Allah ile beraber bir ilâh mı var? Allah onların koştukları ortaklardan çok yücedir.

64.Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır ya da önce oluşturmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan ve sizi hem gökten, hem yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka bir ilâh mı var? De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, kesin delilinizi getiriniz!”

65.De ki: “Gaybi; göklerde ve yerde görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği Allah’tan başka kimse bilmez. Ve onlar, ne zaman diriltileceklerinin bilincine varmazlar.

                                                                                     (Neml/59-65)

194.Allah’ın astlarından yakardığınız kimseler, tıpkı sizin gibi kullardır. Eğer doğru iseniz haydi onları çağırın da size karşılık versinler. 195Onların kendileriyle yürüyecek ayakları, tutacak elleri, görecek gözleri veya işitecek kulakları mı var?

                                                                                          (A’raf/195)

11.İşte bu, Allah’ın oluşturmasıdır. Haydi, gösterin Bana! O’nun astlarından olan kimseler ne oluşturmuştur? Aslında o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.

                                                                                           (Lokman/11)

40.De ki: “Allah’ın astlarından yakarıp durduğunuz ortak koştuğunuz kimseleri hiç düşündünüz mü? Gösterin bana, yeryüzünden neyi oluşturmuşlar? Ya da onlar için göklerde bir ortaklık mı var? Ya da Biz kendilerine bir kitap vermişiz de onlar, ondan bir delil üzerinde midirler?” Tam tersi, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler, birbirlerine, aldatmadan başka bir vaatte bulunmuyorlar.

                                                                                                      (Fatır/40)

24,25.Ve onlara: “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman, onlar, kıyâmet günü, kendi günahlarını tam olarak yüklenmek ve bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yüklenmeleri için, “Öncekilerin efsaneleri” dediler. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür!

26.Şüphesiz onlardan önceki kimseler tuzak kurdular da Allah, onların duvarlarına temellerinden vurdu. Sonra da çatı tepelerinden üzerlerine çöktü. Ve onlara azap akledemedikleri bir yönden geldi.

Bu ayetlerde Mekkeli müşriklerin tutumları, yanlış inançları bir kez daha ortaya konarak onlara geçmişteki toplumlardan kendilerine benzeyen kavimlerin başlarına gelenler hatırlatılmaktadır. “Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür! Şüphesiz onlardan önceki kimseler tuzak kurdular da Allah onların duvarlarına temellerinden geldi.  Sonra da çatı tepelerinden üzerlerine çöktü. Ve onlara azap akledemedikleri bir yönden geldi” şeklindeki bu hatırlatmayla bu nankör inkârcılara akıllarını başlarına almaları mesajı verilmektedir. Ayetin ifadesinde müşriklere yönelik ileri derecede bir tehdit söz konusudur.

Gerçekten de Kur’an’da nakledilen kıssalar, arkeolojik kazılar, dünya üzerindeki binlerce ören yerleri ve tarihi bilgiler geçmiş kavimlerin başına gelen korkunç felaketleri göstermektedir. Rabbimiz bu uyarıyı önemine binaen birçok kez yapmıştır: 

40.İşte hepsini günahları sebebiyle yakaladık: Onlardan kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik, onlardan kimini korkunç bir ses yakaladı, onlardan kimini yerin dibine geçirdik, onlardan kimini de suda boğduk. Ve Allah onlara haksızlık etmiyordu velâkin onlar şirk koşmak sûretiyle kendilerine haksızlık ediyorlardı.

                                                                                            (Ankebut/40)

16.Fakat onlar yüz çevirdiler; nimetlerin karşılığını ödemediler. Biz de üzerlerine barajların selini salıverdik ve iki bahçelerini onlara buruk yemişli, ılgınlık ve içinde biraz da “sidir ağacı” bulunan iki bahçeye çevirdik.

                                                                                              (Sebe/16)

6.İnsanlardan kimi de vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve onu eğlence edinmek için laf eğlencesi satın alır. İşte onlar, kendileri için aşağılayıcı bir azap olanlardır.

                                                                                           (Lokman/6)

Konumuz olan ayetler, Allah ile savaş yapmaya yeltenenlerin, etkiledikleri kişilerin günahlarını da yüklenecekleri mesajını vermektedir. Bilinmelidir ki, bu tür insanlar yoldan çıkardıklarının günahlarının da bir kısmını yüklenirken, onların günahlarından da bir eksilme olmayacaktır.

13.Onlar, elbette kendi yüklerini ve kendi yükleriyle birlikte nice yükleri de taşıyacaklar. Ve uydurup durdukları şeylerden kıyâmet günü kesinlikle sorgulanacaklardır.

                                                                                                (Ankebut/13)

85.Kim hayır ve iyiliklere aracı olmakla yardımcı olursa, bundan kendisine bir pay vardır. Kim de kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla yardımda bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye güç yetirendir.

                                                                                                          (Nisa/85)

24. ayette Allah’ın ayetleri için “öncekilerin efsaneleri” diyen bir kişiden bahsedilmektedir.  “Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında bu sözleri söyleyen kimsenin Nadr b. el-Haris olduğu nakledilmektedir:

Nadr bin el-Haris Hire’ye gitmiş ve orada Kelile ve Dimne ile ilgili anlatılan hikâyeleri satın almıştı. Sonra Kureyşlilere bu hikâyeleri okur ve şöyle dermiş: “Muhammed de arkadaşlarına ancak öncekilerin masallarını okumaktadır. Yani onun okuduğu şey, Rabbimizin indirdikleri değildir.”[3]

Bu konu daha evvel Furkan suresinde de yer almıştı.

5.Ve “O Kur’ân, yazılı duruma getirilmiş öncekilerin masallarıdır; şimdi de o, sabah-akşam/ sürekli kendisine okunmaktadır” dediler.

                                                                                                  (Furkan/5)

Rabbimiz, Kendisiyle savaşma cüretinde bulunanları uyararak onlara tuzaklarının boş olduğunu bildirmiştir. Nitekim İbrahim suresinde onların tuzakları ile ilgili şu ayet yer almaktadır:

46.Ve gerçekten onlar, tuzaklarını kurdular. Onların tuzakları, Allah katındadır. Tuzakları, dağları yerinden oynatacak olsa bile…

                                                                                                (İbrahim/46)

26. ayette “Allah, onların duvarlarına temellerinden geldi” denilmektedir. “Gelmek”, “gitmek”, “inmek”, “çıkmak” gibi kavramların Allah hakkında hakiki anlamlarıyla kullanılması mümkün değildir. O halde bu kavramları mecazî olarak anlamlandırmak gerekir. Burada kast edilen de, “Onlar inkâr edince Allah onlara binalarını temellerinden ve direklerinden söküp çıkaran bir zelzeleyi getirdi” şeklinde bir anlamdır. Allah hakkında az çok bilgisi olanlar bu ifadelerin mecaz olduğunu bilirler. Ayette anlatılmak istenen, Allah’ın onları tabiat olayları ile cezalandırdığıdır. Bunu ifade eden birçok ayet (A’raf/84,91, 92, Fil/1-5, Fussilet/16, 17, Ahkaf/24-25) vardır.

27.Sonra kıyâmet günü Allah, onları rezil-rüsva edecek ve “Hani uğrunda düşmanlık ettiğiniz ortaklarım nerede?” diyecektir. Kendilerine bilgi verilmiş olan kimseler: “Şüphesiz ki bugün rezillik-rüsvalık ve kötülük, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler üzerinedir” diyecekler.

28.Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler, kendilerine haksızlık etmiş kimseler olarak, meleklerin, geçmişte yaptıklarını ve yapmaları gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırdıkları kimselerdir. Artık teslimiyeti koyarlar: “Biz, hiçbir kötülükten yapmıyorduk.” Tam tersi, şüphesiz Allah, sizin yapmakta olduklarınızı çok iyi bilendir.

29.O hâlde içinde sürekli kalanlar olarak cehennemin kapılarına girin!” denir. İşte, büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!

Bu ayet gurubunda, Elçi’nin tebliğ ettiği vahiy için “eskilerin masalları” diyen müşriklerin kıyamet ve mahşer günündeki durumları sergilenmiştir.

Onlar, kıyamet gününde rezil-rüsva edilecek ve ortak koştukları sözde ilahlarının nerede olduğu sorulacaktır. Aklı başında olan bilgili kişiler ise kâfirlerin rezilliğinin hak edilmiş bir ceza olduğunu zaten kabullenmektedirler:

80.Ve kendilerine bilgi verilmiş olan kimseler ise, “Yazıklar olsun size! İman eden ve sâlihi işleyen kimseler için Allah’ın vereceği ödül daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir” dediler.

                                                                                                                     (Kasas/80)

Müşriklerle ilgili kıyamet ve mahşer sahnelerinin yer aldığı ayetlerden birkaçı şunlardır:

22.Ve o gün hepsini toplayacağız. Sonra Biz, ortak koşan kimselere: “Hani nerede o gerçeğe aykırı olarak inandığınız ortaklarınız?” diyeceğiz. 23.Sonra, onların ateşlere atılmaları, “Rabbimiz, Allah’a kasem olsun ki ‘Biz ortak koşanlardan değildik’ demekten başka bir şey değildi.”

                                                                                                                   (En’am/22)

28,29.Ve hepsini toplayacağımız, sonra da o ortak koşanlar için “Yerlerinize! Siz ve ortaklarınız!” diyeceğimiz gün, artık kesinlikle aralarını iyice açacağız ve onların ortakları, “Siz sadece bize tapmıyordunuz ki! Şimdi bizim aramızda ve sizin aranızda şâhit olarak Allah yeter. Biz sizin kulluğunuzdan kesinlikle bilgisizdik/ duyarsızdık” diyecekler.

                                                                                                               (Yunus/28, 29)

92,93.Ve onlara: “Allah’ın astlarından taptığınız şeyler nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?” denilmiştir.

                                                                                                               (Şuara/93)

8,9.Şüphe yok ki o Yaratıcı, bütün sırların meydana çıkarıldığı gün, onun geri döndürülmesine güç yetirendir. 10Artık onun için ne herhangi bir güç vardır, ne de herhangi bir yardımcı.

                                                                                                              (Tarık/10)

50,51.Ve sen, görevli güçlerin, kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedeno kimselerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak, “Tadın bakalım kızgın ateşin azabını! İşte bu, sizin kendi ellerinizle meydana getirdiğiniz şeyler sebebiyledir. Ve şüphesiz Allah, kullara hiçbir şekilde haksızlık eden biri değildir” diye onları geçmişte yaptıklarını ve yapmaları gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırırken bir görseydin.

                                                                                                          (Enfal/50,51)

Bu ayetlerde şu noktalara değinilmiştir:

* Kâfirler ölüm anlarında vefat ettirilirken çok sıkıntı çekerler, pişmanlık duyarlar ama iş işten geçmiş olur. Ümitsizlik ve çaresizlik anında iman işe yaramaz.

83.Ne zaman ki elçileri onlara açık delillerle geldi, kendilerinde bulunan bilgiden dolayı şımarıklık etmişlerdi. Hâlbuki o, alay ettikleri şey onları kuşatmıştı.

84.Sonra da ne zaman hışmımızı gördüler: “Allah’ın birliğine inandık ve O’na ortak koştuğumuz şeyleri kabul etmedik” dediler.

85.Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine yarar sağlayacak değildi. –Allah’ın, kulları hakkındaki sürüp giden tutumu…– İşte kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler burada kaybettiler, zarara uğradılar.

                                                                                                                (Mü’min/83-85)

* Müşrikler orada da yalan söylerler: Ayette müşriklerin “Biz, hiç bir kötülükten yapmıyorduk” dedikleri nakledilmektedir. Onların bu ifadeleri, o şartlar altında bile yalan söylediklerini göstermektedir. Nitekim En’am suresinde şu pasaj yer almıştı:

22.Ve o gün hepsini toplayacağız. Sonra Biz, ortak koşan kimselere: “Hani nerede o gerçeğe aykırı olarak inandığınız ortaklarınız?” diyeceğiz. 23Sonra, onların ateşlere atılmaları, “Rabbimiz, Allah’a kasem olsun ki ‘Biz ortak koşanlardan değildik’ demekten başka bir şey değildi.”

24.Bak, kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler! O uydurdukları şeyler de kendilerinden ayrılıp kayboldu.

25.Onlardan sana kulak verenler vardır; oysa Biz, onu kavrayıp anlamalarına; kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık oluşturduk. Onlar, bütün alâmetleri/göstergeleri görseler de ona inanmazlar. Öyle ki, o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedeno kimseler, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek “Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir” derler.

                                                                                                  (En’am/22-25)

Yukarıdaki ayetlerde, müşriklerin sorgulandıkları sırada şirklerini inkârdan başka bir yol bulamayacakları belirtilmektedir. Mahşerdeki sorgu sırasında suçluların akıllarının başlarından gittiği, şaşkın, dehşete düşmüş bir hâlde olacakları göz önüne alınırsa, onların orada da yalan söylemelerinin mümkün olduğu düşünülebilir. Ancak ahirette yalan söylemenin hiçbir işe yaramayacağı Kur’an’da açıkça dile getirilen bir husustur. Yalan söylemeye kalksalar bile Yüce Allah çeşitli şahitlerle onların yalanlarını yüzlerine vuracaktır. Nitekim suçluların ahirette yalan söyleyeceklerini bildiren birçok ayet (Ya Sin/65, Fussılet/20, 21, En’âm/28, Mücâdele/18, Mümin/69-76)  mevcuttur.

30-32.Ve Allah’ın koruması altına girmiş kimselere: “Rabbiniz ne indirdi?” denilince onlar: “Hayır” derler. Bu dünyada güzelleştirenlere-iyileştirenlere iyilik-güzellik vardır. Âhiret yurdu ise kesinlikle daha hayırlıdır. Ve Allah’ın koruması altına girmiş kimselerin yurdu; Adn cennetleri ne güzeldir! Onlar, oraya girecekler. Onun altından ırmaklar akar. Orada, onlar için diledikleri şeyler vardır. Allah, Kendisinin koruması altına girmiş kişileri işte böyle karşılıklandırır. Allah’ın koruması altına girmiş kişiler o kimselerdir ki, melekler onları hoş ve rahat ettirerek onlara geçmişte yaptıklarını ve yapmaları gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırırlar. “Selâm size, yapmış olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete!” derler.

Kendilerine “Rabbiniz ne indirdi?” diye sorulduğunda “Eskilerin masallarını…” diyen müşriklerin durumlarına karşılık bu ayetlerde de akıllı ve takvalı davranan müminlerin durumları nakledilmektedir. Aynı soruya “hayır indirildi” diye cevap veren müminler, bu teslimiyetleri karşılığında doğal olarak ahirette de “hayır” ile karşılaşacaklardır. Öyle ki, Rablerinden görecekleri bu hayırlı muamelenin sonucu olarak Adn cennetlerine yerleştirileceklerdir. İnananların, takvalı davrananların daima ödüllendirileceği Rabbimizin bir vaadidir:

30-32.Şüphesiz, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru olanlar; onların üzerine, haberci âyetler sürekli iner; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında ve âhirette sizin yol gösterenleriniz, yardımcılarınız, koruyanlarınızız. Cennette, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olan, engin merhamet sahibinden bir ikram olarak sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada istediğiniz şeyler de sizin içindir.”

33,34.Ve Allah’a çağırıp/ yakarıp sâlihi işleyen ve “Ben, Müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır? Ve güzellikle çirkinlik/ iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel şeyle sav. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir yakın’dır.

35.Bu olgun davranışa ancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak büyük bir pay sahibi olan kavuşturulur.

                                                                                                            (Fussılet/30-34)

68-70.“Ey âyetlerimize iman etmiş ve Müslümanlar olmuş olan kullarım! Bugün size korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz. Siz ve eşleriniz ağırlanmış olanlar olarak girin cennete! 71-73. -Allah’ın koruması altına girmiş kişilerin çevrelerinde altın tepsiler, kadehler dolaştırılır. Orada nefislerin arzu duyacağı, gözlerin zevkleneceği her şey vardır.– Ve siz, orada sürekli kalacaksınız. Ve işte bu, yapagelmiş olduğunuz şeyler sebebiyle, kendisine son sahip edildiğiniz cennettir. Orada sizin için birçok meyveler vardır. Onlardan yiyeceksiniz.”

                                                                                                      (Zuhruf/68-73)

27.Allah, iman edenleri, basit dünya yaşamında ve âhirette sabit bir söze/imana sabitler. Allah, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları da saptırır. Ve Allah, dilediği şeyi yapar.

                                                                                                              (İbrahim/27)

Muttakilerin kendilerine gönderilen vahiyleri “hayır” olarak nitelemeleri, Kur’an’ın mahza hayır, iyilik ve güzellik içerdiğini ifade etmektedir. Kur’an dünyada da hayırdır, ahırette de hayırdır.

14-17.Arınan, Rabbinin adını anıp da salât eden; mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olan; toplumu aydınlatmaya çalışan kimse kesinlikle kendini kurtarmıştır. Fakat siz şu basit dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve devamlı kalıcıdır.

                                                                                                (A’la/14-17)

4,5.Sonrası senin için öncesinden elbette daha hayırlı olacak. Ve Rabbin sana verecek, sen de hoşnut olacaksın.

                                                                                             (Duha/4, 5)

97.Erkek-dişi, mü’min olarak kim iyi amel işlerse kesinlikle onu güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve kesinlikle onların ücretlerini, yapmış oldukları amellerin daha güzeliyle ödüllendireceğiz.

                                                                                                      (Nahl/97)

Konumuz olan ayetlerde dikkat çeken bir başka nokta da, takvalıların tüm yaptıklarının ölüm anında kendilerine tastamam gösterilmek suretiyle sevindirilerek vefat ettirilecek olmalarıdır.

Ayetlerde müminler methedilip övülerek diğer insanlar da onların ulaşacakları mutlu sonu elde etmeye teşvik edilmişlerdir.

33,34.Onlar kendilerine, doğal güçlerin gelmesinden veya Rabbinin emrinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar! Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı. Ve Allah onlara haksızlık etmedi, fakat onlar şirk koşarak kendilerine haksızlık etmişlerdi, yanlış; kendi zararlarına iş yapmışlardı. Bunun için, sonunda yaptıklarının cezası kendilerine isabet etti. Alay edip durdukları şey de kendilerini kuşattı.

Bu ayetlerde, işi inada döküp bilgisizce ve herhangi bir dayanakları olmadan ahıreti, azabı inkâr eden müşriklere zımnen şöyle denilmektedir: “Niçin hâlâ çok kolay ve açık olan daveti kabul etmekte direniyorlar? Biz, gerçeği ortaya koymak için her metodu denedik ve buna evrenden ve kendi bünyelerinden kanıtlar gösterdik. Akıllı ve düşünebilen insanlar için şirke sapmaya neden olacak hiçbir boşluk bırakmadık. Onlarsa bunları hep göz ardı etmekteler. Ölüm meleği gelince işin farkına varacaklar. O zaman daveti kabul edecekler fakat bu kabul edişleri bir işe yaramayacaktır.”

Bu ayetin bir benzeri de En’am ve Fecr surelerine yer almıştı:

158.Meleklerin gelmesinden yahut Rabbinin gelmesinden, ya da Rabbinin bazı alâmetlerinin/ göstergelerinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Rabbinin alâmetlerinden/ göstergelerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık inanması bir yarar sağlamaz. De ki: “Bekleyiniz; şüphesiz biz de bekleyicileriz.”

                                                                                                        (En’am/158)

21-23.Kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi değil! Yer üst üste sarsıntılarla dümdüz edildiği zaman, Rabbinin hesaba çektiği, gönderdiği vahiyler tanık olarak saf saf dizildiği zaman, o gün cehennem de getirilmiştir; o insanın, o gün aklı başına gelecektir, artık aklının başına gelmesinin kendisine ne yararı var ki!

                                                                                                        (Fecr/21-23)

Allah’a, Allah’ın peygamberlerine ve âhiret gününe iman etmeyen bir kimse, eğer ölüm anında, ölümün şiddetleri kendisine gelip çattığı ve ilâhî azabı kesinkes görüp hissettiği zaman iman ederse, bu imana “iman-ı ye’s” veya “iman-ı be’s [zoraki iman]” denir.

Zoraki iman şu üç durumda söz konusu olur:

1- Hayatta iken karşılaşılan felâketler karşısında.

2- Ölüm anında.

3- Kıyamette ve kıyamet sonrası dirilişte.

Bu üç durumdan biriyle karşılaştıktan sonra iman edenlerin imanları kabul edilmez. Çünkü onlar özgür iradeleri ile değil, karşılaştıkları belâların sebep olduğu korku ve ümitsizlikle, yani zoraki olarak iman etmişlerdir. Bu nedenle de, bu imanları kendilerine hiçbir fayda vermez.

Bu konu hakkında Kıyamet suresinin tahlilinde detaylı açıklama yapıldığından, ilgili bölümün oradan okunmasını öneriyoruz.

93.Ve Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı hâlde “Bana vahyolundu” diyenden ve “Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha yanlış; kendi zararlarına  iş yapan kim olabilir? Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseleri ölümün şiddetleri içindeyken, görevli güçler de onlara ellerini uzatmış, “Canlarınızı çıkarın. Bugün, Allah’a karşı gerçek dışı şeyler söylediğinizden ve O’nun âyetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız” derlerken bir görsen!

(En’âm/93)

13-16.O gün yalanlayıcılar, cehennem ateşine itildikçe itilirler. –İşte bu, yalanlayıp durduğunuz ateştir! Peki, bu da mı bir sihir? Yoksa siz görmüyor musunuz? Yaslanın oraya! İster sabredin ister sabretmeyin, artık sizin için birdir. Siz, sadece yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız!–

                                                                                                               (Tur/13-16)

35.Ve Allah’a ortak koşan şu kimseler: “Allah dileseydi biz ve atalarımız Kendisinin astlarından hiç bir şeye tapmazdık ve O’nun astlarından hiç bir şeyden haram kılmazdık/ kutsallar edinmezdik” dediler. Kendilerinden önceki kimseler böyle yaptılar. İşte elçiler üzerine, ancak açık-seçik bir tebliğden başka ne olur?

Bu ayette ise müşriklerin bir başka saçmalığına değinilmiştir. Onlar, beyinsizliklerinin vebalini Allah’a yüklemeye çalışmışlardır. Allah dileseymiş onlara şirk koşturtmazmış, suç işletmezmiş. Tabiî ki dilese yapardı ama “meşiet-i ilahî” insanların özgürce seçiminden yana gerçekleşmiştir. Sonucunu kabullenmek kaydıyla dileyen istediği gibi inanır ve yaşar. Hidayet için zorlama söz konusu değildir.

Müşriklerin bu inançları En’am ve Zümer surelerinde daha evvel de bildirilmişti:

148.Allah’a ortak koşan kimseler diyecekler ki: “Allah dileseydi biz ortak koşmazdık, atalarımız da ortak koşmazlardı, hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Onlardan önce yalanlayanlar da azabımızı tadıncaya kadar işte böyleydi. De ki: “Yanınızda bize çıkarabileceğiniz bir bilgi mi var? Siz, sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz.”

                                                                                                          (En’am/148)

55-58.Ve ansızın azap gelmeden,

kişinin, “Allah’ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim” demesinden

yahut “Allah, bana doğru yolu gösterseydi, her hâlde ben Allah’ın koruması altına girmiş kimselerden olurdum” demesinden

veya azabı gördüğü zaman, “Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik-güzellik üretenlerden olsaydım” demesinden önce Rabbinizden size indirilenin en güzelini izleyin.”

                                                                                                             (Zümer/55-58)

Ayetteki “Kendilerinden önceki kimseler böyle yaptılar” ifadesi, Peygamber’in dönemindeki müşriklerden önceki nesillerin de kendi saçma düşüncelerine göre inanıp yaşadıklarını ve yaptıklarının vebalini Allah’a fatura etmeye kalktıklarını göstermektedir. O eski nesiller kendilerine gelen kitapları kendi anlayışlarına göre yorumladılar hatta tahrifat yapma cüretini gösterdiler.

78.Bunlardan bir kısmı da, kuruntu dışında Kitab’ı bilmeyen, okuma-yazma bilmeyen/analarından doğdukları gibi kalmış kimselerdir. Bunlar, sadece zannediyorlar.

79.Artık yazıklar olsun o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz paraya satmak için, “Bu, Allah katındandır” derler. Artık o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara yazıklar olsun! O kazandıkları şeyler yüzünden kendilerine yazıklar olsun!

                                                                                            (Bakara/78, 79)

78.Ve Kitap Ehlinden, bazı söz ve ilkeleri, kitaptan olmamasına rağmen, siz onu kitaptan sanasınız diye, dillerini kitaba doğru eğip büken akılsız, serseri bir gurup vardır. O, Allah katından olmadığı hâlde, “Bu, Allah katındandır” derler. Kendileri bilip dururken, Allah’a karşı yalan da söylerler.

 (Âl-i Imrân/78)

36.Ve andolsun ki Biz her ümmete, “Allah’a kulluk edin ve tağuttan sakının” diye bir elçi gönderdik. Artık Allah, bu ümmetlerden bir kısmına doğru yolu gösterdi, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş?

Bu ayetlerde Rabbimiz, rahmeti gereği, insanların doğru yolu bulmaları, “Allah’a ibadet edip tağuttan kaçınmaları” için elçi gönderdiğini beyan etmektedir. Gönderilen elçilerin görevi ve onlara indirilen vahiylerin temel mesajı, insanları tağuta kulluktan kurtarıp Allah’a kulluğa yöneltmektir.

25.Ve Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki ona: “Gerçek şu ki, Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için Bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.

                                                                                            (Enbiyâ/25)

45.Ve sen, elçilerimizden senden önce gönderdiğimiz kişilere sor, “Biz Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] astlarından kulluk edilecek ilâhlar tanımış mıyız?”

                                                                                            (Zuhruf/45)

Bu görev ve mesaj, kısaca “la ilahe illallah”ı bütün muktezası ile insanlara iletmek ve bu ilkeye göre hareket edilmesini sağlamaya çalışmaktır.

Ayette “Allah’a kulluk”un alternatifi “tağuta kulluk” olarak verilmiştir. Nitekim Rabbimizin tevhid inancını ortaya koyarken kullandığı “karşıtlık ilkesiyle anlatım” metodu başka ayetlerde de görülmektedir:

256.Dinde zorlamak/tiksindirmek yoktur; iman, Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmekten; iyi kötüden, güzel çirkinden, doğruluk sapıklıktan kesinlikle iyice ayrılmıştır. O hâlde kim tâğûta küfreder; onu tanımaz Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.

                                                                                                    (Bakara/256)

Ayette bahsedilen “Tağût” ve onun bu adı almasına sebep olan “tuğyan/azma” hakkında kısa bir hatırlatmanın yararlı olacağı kanaatindeyiz:

TUĞYAN:

Tâğût’un eylemi olması bakımından öncelikle bu kavramın bilinmesi gerekmektedir.

Tuğyan, “haddi aşma, zulüm, azgınlık, sapıklık, isyan, küfür” de­mektir.

Tuğyan kelimesi, tağâ [azdı, taştı, zulmetti] fiilinin mastarı olarak Kur’an’da dokuz yerde geçer. Ayrıca “haddi aşıp azgınlık yapan kişi ve topluluklar” manasında [tağ] altı yerde; insanları yoldan çıkaran, azdı­ran “şeytan”, “put” ve “kâhin” anlamında [tâğût] sekiz yerde geçer. Mas­tar ve diğer türevleriyle birlikte bu kelime Kur’an’da toplam otuz dokuz yerde zikredilir. Tuğyan, insanın tabiatında vardır. Vahye kulağını tıkayan, kendi aklını yegâne rehber kabul ederek kendini beğenen bencil insan, bir de çok mal sahibi olup kendini ihtiyaçtan uzak görmeye başladı mı, tuğyan içine düşmüş olur.

İnsan, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek hissettiği zaman artık Allah’ı unutur; gerçek kudret, gerçek ilim, ger­çek dileme, gerçek güç ve irade sahibinin yalnızca Allah olduğunu aklından çıkarır. Bu durum insan için tuğyana açılan bir kapıdır; ar­tık dilediğini yapar, hak-hukuk ve sınır tanımaz. Allah’a ortak koş­maya, nefsini O’nun yerine geçirip hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeye başlar. İşte bu hâl, tuğyan hâlidir ve bu tür insanlar da Kur’an’ın diliyle “tâğî’dir.

Kur’an’da Firavun, tuğyanın simgesi olarak takdim edilmiştir. O, bütün gücün kendi elinde olduğuna inanıyor, insanları küçük görü­yor, öldürüyor ve en kötü işkenceye maruz bırakıyordu (Bakara/49, İbrahim/6). Firavun mantığına göre bütün insanlar onun kulu-kölesi, Mısır ve nehirler onun mülkü idi (Zuhruf/51).

Eğer Musa (as) ile Harun (as) ona tuğyanını hatırlatmasa ve onu Allah’a çağırmasa idiler, Firavun da âhirette Allah’a karşı bir bahane üretebilir, “Rabbim! Bana bir uyarıcı gelmedi ki!” diyebilirdi. Çünkü azgınlığının farkında değildi; insanları köle olarak çalıştırmayı, onlara işkence et­meyi ve öldürmeyi tabiî hakkı olarak görüyordu. Saltanatı onu mağ­rur etmişti.

Tuğyan’ın temelinde kibir ve bencillik yatar. Şeytanın da azgınlığının sebebi kibir ve bencillikti. Bu bakımdan Nisâ/51′de tâğût, şey­tanı [İblisi] da kapsamaktadır.

TÂĞÛT:

Arapça “Yüce Allah’a isyan etmek” anlamına gelen tağa kökünden türemiş bir kavramdır. “Azgın, sapık, kötülük ve sapıklık önderi, zorba, şeytan, put, puthâne, kâhin, sihirbaz, Allah’ın hükümlerine sırt çeviren kişi ve kuruluş” anlamlarına gelir. Tuğyan ile aynı kökten gelen tâğût kelimesi; “azgın, insanlara zorla hükmeden, kâfir, zorba kişi”yi ifade eder.

Kur’an’da Allah müminlerin dostu ve yardımcısı; tâğût ise kâ­firlerin dostu ve yardımcısı olarak gösterilmiş, müminlerin “Allah yolunda savaştıkları”, kâfirlerin ise “tâğût yolunda savaştıkları” ifade edilmiştir:

257.Allah, inananların yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınıdır; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenkimselere gelince; onların yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınları tâğûttur ki kendilerini aydınlıktan karanlıklara çıkarır. Bunlar, cehennem ashâbıdır. Onlar, orada sürekli kalıcıdırlar.

                                                                           (Bakara/257)

76.İman etmiş kimseler, Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişkişiler de tâğut yolunda savaşırlar. O hâlde siz şeytanın yakınları, yardımcıları ile savaşın. Şüphesiz şeytanın tuzağı çok zayıftır.

                                                                                        (Nisâ/76)

Allah’ın indirdiği hükümlere muhalif olan ve onların yerine geç­mek üzere hükümler icat eden her kişi ve kurum, tâğûttur.

Tâğût, Allah’a karşı isyan etmesinin yanısıra, O’nun kullarını kendisine kul edinmek gayretinde olandır. Bu işleviyle o, şeytân, papaz, dî­nî veya siyasî bir lider olabilir.

Yüce Allah Kur’an’da “Andolsun ki, Biz her kavme ‘Allah’a ibadet edin, tâğûta kulluk etmekten kaçının!’ diye (tebliğ yapması için) bir peygamber göndermişizdir (Nahl/36)” ve “İman edenler Allah yolun­da savaşırlar, kâfirler ise tâğût yolunda savaşırlar (Nisâ/76)” ayetleriyle müminlere tâğût hakkında bilgi vermekte ve tâğûta karşı takın­maları gereken tavrı açıklamaktadır.

Her ne şekilde olursa olsun, insanlar tarafından Al­lah’ın hükümlerine muhalefet edecek şekilde konulan hükümler, “tâğûtî hükümler” ola­rak isimlendirilirler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

60.Kesin olarak, inanmamakla emrolundukları tâğutu aralarında hakem yapmak isteyerek kendilerinin, sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri süren şu kişileri görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Şeytan da onları uzak/geri dönülmez bir sapıklıkla sapıttırmak istiyor.

                                                                                                                    (Nisâ/60)

Kendisinde böyle yetkiler görüp, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyip hevâ ve hevesleri doğrultusunda hükümler koyanlar, aynı za­manda “ilâhlık” iddiasındadırlar. Dolayısıyla Allah’ın hükümleri dışında hüküm koyanlar ve o hükümlere tâbi olanlar, tevhîd akidesi­nin dışına çıkıp kâfir, zalim ve fasık olurlar. Allah Teâlâ, Mâide/44-47’de, Allah’ın in­dirdiği ile hükmetmeyenleri kafir, zalim ve fasık olarak nitelemiştir

Konumuz olan ayetten de anlaşıldığı üzere Yüce Allah, Nûh (as)’dan Muhammed (as)’e kadar bütün peygamberleri, insanlığı tev­hide, yani Allah’ın birliğine, ortağı olmadığına inanmaya; O’nun koy­duğu hükümleri kabullenmeyip hevâ ve heveslerine göre hüküm koyan tâğûta karşı savaşmaya ve tâğût kapsamına giren şeylere kul­luk etmekten kaçınmaya çağırmaları için göndermiştir.

Bu tâğûtlar, İbrâhîm (as) döneminde Nemrut, Mûsâ (as) döne­minde Firavun, Muhammed (as) döneminde de Ebû Cehl ve Ebû Leheb gibi toplumun ileri gelenleri ve puta tapan şahsiyetleridir; diğer peygamberler döneminde de, kendilerine gönderilen tevhîd akidesi­ni/inancını inkâr edip, atalarından kalan inançlar üzerinde inat gös­teren puta tapan kavimlerdir.

Tâğûtların devri kapanmış değildir. Peygamber bulunsun veya bulunmasın, her dönemde tâğûtlar var olmaya devam etmiştir. Onlar sadece eski kavimlerde ortaya çıkıp yaşama imkânı bulan güçler değil; bugün de müslümanlara en azim düşmanlığı ve en yıkıcı propagandaları reva gören kişi, odak veya organizasyonlardır. Tâğût, ekonomik, sosyal ve kültürel güç kaynaklarını ele geçirmiş, ahlâkî değerleri [dini] toplumların gözünde itibarsız ve taraftarı olmaktan çekinilen bir duruma düşürmeyi göze alacak kadar düşmanlığını ilerletmiştir. Ayrıca doğrudan yaptıklarının dışında, insanlığın ortak değerleri adı altında pek çok kavramı da müslümanlara zarar verecek bir içeriğe dönüştürmüştür. Kısaca tâğût, müslümanları dört bir yanından kuşatmış bulunmakta ve müslümanlara hayat hakkı tanımamaktadır.

Öyleyse anlıyoruz ki, Peygamberimizin görevi sokaktaki şımarık­larla değil, tâğûtî düzenin kurucularıyla mücadele etmekti. İlk işi, toplumun hidayet yolu üzerinde oturup haydutça engellemeler yapan bu azgın güruhu uyarmaktı.

Bu açıklamalardan sonra tekrar konumuz olan 36. ayete dönelim: Rabbimiz ayetin sonunda “Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş?” buyurmuştur. Böyle buyurarak peygamberlere ters davranan ve gerçeği yalanlayanların durumlarının araştırılmasını istemiştir.

Rabbimizin geçmişten ibret alınması amacıyla yaptığı bu davetin yer aldığı onlarca ayet mevcuttur. Bunlardan birkaçını hatırlatmakla yetiniyoruz:

10.Peki onlar, yeryüzünde yolculuk etmediler mi? Böylece kendilerinden öncekilerin âkıbeti nasıl olmuş bir görsünler. Allah, onları yerle bir etti. Bu kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere de onların benzerleri vardır.

                                                                                          (Muhammed/10)

46.Peki onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki kendilerinin, akıl edecekleri kalpleri ve işitecekleri kulakları olsun. İşte, şüphe yok ki, gözler kör olmaz, fakat göğüslerin içindeki kalpler kör olur.

                                                                                                  (Hacc/46)

18.Ve andolsun, onlardan öncekiler de yalanladılar. Peki, Beni tanımamak/ tanıtmamaya yeltenmek nasıl oldu?

                                                                                                    (Mülk/18)

37.Sen, onların doğru yolda olmaları için hırs göstersen de, artık Allah, saptırdığı kimseyi doğru yola kılavuzlamaz. Onlar için yardımcılardan da kimse yoktur.

Bu ayette Resulullah’a, ne kadar gayret gösterirse göstersin, kalbini mühürletmiş kişilerin doğru yola gelmeyecekleri bildirilmiştir. Peygamberimizin kendini hırpalayacak kadar çabalamasının gerekmediği mesajı verilerek teselli edildiği bu ayette aynı zamanda inkârcılara da yardımcısız ve çaresiz kalacakları uyarısı yapılmıştır.

Bu konunun detaylı olarak yer aldığı birçok ayet (Maide/41, Hud/34, Kasas/56,  Bakara/272, Yunus/96, 97) vardır.

Allah’ın kimleri saptıracağı, kimlere hidayet edeceği birçok ayette yer almıştır. Bu konuyu daha evvel Tekvir suresinin tahlilinde ele aldığımızdan, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

38,39.Ve kâfirler, “Allah, ölen kimseyi diriltmez” diye en kuvvetli yeminleriyle Allah’a yemin ettiler. Hayır, Allah ölüleri, üzerine aldığı gerçek bir vaat olarak, onların, hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeyi onlara açığa koymak ve gerçekleri örtbas eden kimselerin, yalancıların ta kendisi olduklarını bildirmek için diriltecektir.

Bu ayetlerde de yine akıllarını kullanmayan müşriklerin temelsiz inançları sorgulanmakta ve bu inancın geçersizliği ortaya konmaktadır. Müşriklerin Allah’a yemin ederek ısrarla ahireti reddetmelerine karşılık, Rabbimiz de onların bu inanışını reddederek “Hayır, Allah ölüleri, üzerine aldığı gerçek bir vaat olarak, onların, hakkında ihtilaf ettikleri şeyi onlara açığa koymak ve inkâr eden kimselerin yalancıların ta kendisi olduklarını bildirmek için diriltecektir” ifadeleriyle gerçeği açıklamaktadır.

Müşriklerin kıyamet ve öldükten sonra dirilmeyi kabul etmeyişleri daha evvel birçok yerde konu edilmişti: Bunlardan Ya Sin/77-82’nin tahlilinde ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Bu ayetlerin ışığı altında, “Ahiret”in gerekliliğini şu şekilde özetleyebiliriz:

* Ahiret korkusu, rahatını seven ve dünya nimetlerini arzu edecek bir yapıda yaratılmış olan insanı bu uğurda işleyeceği suçlardan caydırabilecek bir unsurdur. Çünkü menfaati için her türlü sorumsuz davranışı işleyebilecek nitelikteki insanoğlu ancak bir “mükâfat ve ceza yurdu”nun varlığı sayesinde kendisini denetleyebilmekte, böylece dünya yaşamındaki kötülükler bir parça da olsa frenlenebilmektedir. Ahiret korkusunun hiç olmadığı bir dünyada nasıl bir kargaşa, düzensizlik ve çürümenin hüküm süreceğini hayal etmek bile dehşet vericidir.

* Kendisine doğru yol gösterilmesine karşılık, insan, bu dünyada tam olarak özgür bırakılmıştır. Dolayısıyla insanlardan bazısı imanı, bazısı küfrü, bazısı da şükrü veya nankörlüğü tercih etmektedir. Mantıkî olarak düşünüldüğünde, tam bir serbesti içinde yapılan bu tercihlerin mutlaka mükâfat ya da ceza şeklinde karşılık bulması gerekmektedir. Bu karşılıkların verileceği yer ahirettir.

* İnsanın yaptıklarının tam karşılığını bu dünyada aldığını söylemek mümkün değildir. Zira birçok iyi davranış görülmediği veya görmezden gelindiği için karşılıksız kalır, birçok iyi kimse de hiç suçu yokken zulme uğrar, suiistimale maruz kalır. Oysa adalet, karşılıkların tam olarak alınmasını gerektirir. O hâlde, yapılan zerre kadar bir hayır ve şerrin bile ihmal edilmediği, kesin adaletin sağlandığı bir başka dünya daha olmalıdır. İşte, bu dünya ahiret yurdudur ve orada bütün ameller, “Hâkimler Hâkimi”, “Adiller Adili” Allah tarafından karşılıklandırılacak, böylece hakk yerini bulmuş olacaktır.

13-16.O gün yalanlayıcılar, cehennem ateşine itildikçe itilirler. –İşte bu, yalanlayıp durduğunuz ateştir! Peki, bu da mı bir sihir? Yoksa siz görmüyor musunuz? Yaslanın oraya! İster sabredin ister sabretmeyin, artık sizin için birdir. Siz, sadece yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız!–

                                                                                                                 (Tur/13-16)

40.Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, Bizim ona sözümüz sadece “Ol!” dememizdir. O da hemen oluverir.

Bu ayette Rabbimiz sonsuz kudretine dikkat çekerek değişik zamanlarda ölen tüm insanların bir anda diriltilmesini çok zor bir iş olarak kabul eden zavallılara mesaj vermektedir. Allah’ın bir şey yaratmak için uygun ortam ve koşullara ihtiyacı yoktur. O sadece “ol!” der, o da [murad edilen şey de] hemen oluverir.

51.Şâyet dileseydik Biz elbette her kente bir uyarıcı gönderirdik.

                                                                                                 (Kamer/50)

28.Sizin oluşturulmanız ve ölümden sonra diriltilmeniz ancak bir tek kişininki gibidir. Şüphesiz Allah en iyi işiten, en iyi görendir.

                                                                                         (Lokman/28)

35.Allah için çocuk edinmek diye bir şey yoktur. O, bundan arınıktır. O, bir şeye hükmederse, ona sadece “Ol” der, o da oluverir.

                                                                                       (Meryem/35)

82.Şüphesiz ki O, bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir.

                                                                                        (Ya Sin/82)

68.O, yaşatır ve öldürür. Artık O, bir emir gerçekleştirince artık ona sadece ‘Ol!’ der de o, hemen olur.”

                                                                                         (Mü’min/68)

41,42.Ve haksızlığa uğradıktan sonra Allah yolunda hicret eden kişiler, kesinlikle Biz onları, sabretmiş ve sadece Rablerine işin sonucunu havale eden şu kimseleri bu dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz. Ötekinin/âhiretin ücreti ise daha büyüktür. Keşke bilselerdi!

Bu ayetlerde, zulme uğradıklarında inançlarında sebat gösterip gerektiğinde mallarını, mülklerini, yurtlarını bırakıp inançlarını bir başka yerde yaşamak isteyenler övülmektedir. Bu ayetler peygamberimize ve sıkıntıdaki Müslümanlara hicret işareti vermektedir.

Mekkeli müşrikler tevhid inancından geri çevirmek için müminlere ellerinden gelen her türlü işkenceyi yapmaya başlamışlardı. Tarih kitaplarında yer aldığına göre, İslam daveti başlayıp Kureyş’ten ina­nanların sayısı çoğaldıkça Mekkeli müşrikler büyük tepki göstererek müminlere sataşmaya ve işkence etmeye başlamışlar, onları tevhid inancından geri döndürmeye çalışmışlardır.

Bunun üzerine ilk Müslümanlardan bir grup peygamberimizin yol göstermesiyle Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalmışlardır. İlk seferinde 11 erkek, 4 kadın hicret etmiştir. Muhacirlerin çoğunluğu Kureyş’in gençlerinden oluşmaktaydı. Müşriklerin de akrabaları idiler. Bir müddet sonra Habeşistan’daki bu muhacirlere müşriklerin inandığına dair yanlış bir haber ulaştı ve hemen geri döndüler. Ne yazık ki, bu haber doğru değildi. Yanlış haber, Resulullah’ın Necm suresini tebliği anında müşriklerin gayri ihtiyari secde etmelerinden kaynaklanmıştı.

Mekkeli müşrikler yeniden zulmetmeye başladılar, müminler tekrar hicret ettiler. Bu kez onlara başkaları da katılmış ve sayıları 83 erkek ve 18 kadın olmak üzere 101’e ulaşmıştı. Bu ikinci grup Hicret’in 6. yılına kadar orada kaldı. Bu esnada müslümanlar Medine’de güçlenip kuvvetlenmişlerdi. Durumu öğrenmeleri üzerine Habeşistandaki göçmenler hemen Medine’ye döndüler.

“Esbabı Nüzul” kayıtlarında[4] bu ayetlerin Ebu Cendel b. Süheyl, Bilal, Habbab, Abis ve Ammar hakkında indiği nakledilir. Ancak bu nakiller doğru bile olsa, ayetlerin mesajını birkaç kişiye hasretmek doğru değildir. Ayetler tüm zamanlara şamil mesajlar içermektedir.

43,44.Ve Biz, senden önce de, sadece kendilerine vahyettiğimiz olgun insanları açık kanıtlarla ve yazılı belgelerle elçi olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız, haydiyin Tevrât ve İncîl’i bilen bilginlere sorun. Biz sana da o öğüdü/Kur’ân’ı, kendilerine indirilmiş olanı ortaya koyman için, onların da iyiden iyiye düşünmeleri için indirdik.

Bu ayetlerde Rabbimiz Kur’an’ın indiriliş nedenini ve gönderdiği elçilerin niteliğini açıklamaktadır. Daha sonra da bu konuya aklı ermeyenleri bu konuyu bilen bilginlere [zikr ehline] yöneltmekte ve onlardan bilgi alınabileceğini bildirmektedir.

Müşriklerin beklentisi doğrultusunda bir elçi olmayacağı Kur’an’da ikna edici kanıtlarla birçok kez (En’am/8, 9, Mü’minun/47, Mü’minun/33-38, Yunus/2,  Furkan/7,  Yusuf/109,  İsra/93,94, Furkan/20, En’am/50, Kehf/110, A’raf/188) açıklanmıştır.

Konumuz olan ayetteki “Ehl-i Zikr” ifadesiyle hem Ehlikitap’tan Tevrat, vahiy ve din hakkında bilgisi olanlar, hem de Kur’an’ı ve mesajlarını iyice kavramış olan mümin bilginler kastedilmiştir. Zaten “Zikr” sözcüğü hem Tevrat’ın hem de Kur’an’ın niteliğidir:

9.Hiç kuşkusuz Biz, o Öğüt’ü/ Kur’ân’ı Biz indirdik, Biz. Ve kesinlikle Biz, onun için koruyucularız.

                                                                                (Hıcr/9)

9.De ki: “Ben elçilerden ilk ortaya çıkan biri değilim. Ve ben, bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum. Ben sadece bana vahyedilene tâbi oluyorum. Ve ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.”

                                                                                                            (Ahkaf/9)

Demek oluyor ki, sorunu olanlar bu sorunlarını Kur’an’ı bilenlere iletecekler ve işin doğrusunu Kur’an’dan öğreneceklerdir. Bu noktaya birçok kez temas edilmiştir:

59,.Ey iman etmiş kimseler! Allah'a itaat edin, Elçi'ye ve sizden olan emir sahiplerine/ anayöneticiye itaat edin. Sonra, eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve âhiret gününe inanan kimseler iseniz, onu Allah ve Elçi'ye havale edin. Bu, daha iyidir ve en uygun çözümü bulmak bakımından daha güzeldir.

                                                                                                      (Nisa/59)

64,Ve Biz, sana Kur’ân’ı sırf hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeyleri onlar için açığa koyasın diye ve iman edecek bir topluma bir kılavuz, bir rahmet olarak indirdik.

                                                                                                (Nahl/64)

213,İnsanlar tek bir önderli toplum idi de Allah müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdi ve anlaşmazlık ettikleri konularda insanlar arasında hükmetsinler diye onların beraberinde hak ile kitap indirdi. Ve sırf o Kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra aralarındaki azgınlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, Kendi bilgisi gereği, iman edenlere, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka kılavuz oldu. Ve Allah, dilediği kimseyi/dileyen kimseyi dosdoğru yola kılavuzlar.

                                                                                            (Bakara/213)

45-47.Peki sinsice kötülükleri plânlayanlar, Allah’ın kendilerini yere batırmayacağından yahut bilemeyecekleri bir yerden azabın gelmeyeceğinden yahut onlar dolaşıp dururlarken Allah’ın, kendilerini yakalayıvermesinden, –üstelik onlar, âciz bırakanlar da değillerdir– yahut da kendilerini azar azar/korku içinde yakalamasından emin mi oldular? İşte, şüphesiz sizin Rabbiniz, kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir.

Bu ayetlerde özellikle sürekli hile planlayan müşrikler kınanmakta ve karşılaşabilecekleri azapla tehdit edilip uyarılmaktadır. Soru şeklindeki bu uyarıyla kendilerine hiçbir şekilde güvencede olmadıkları, üstelik başlarına gelebileceklere karşı önlem alabilecek bir güçlerinin de bulunmadığı bildirilmektedir.

Ayette sözü edilen azap çeşitleri, Karun gibi onların da yere batırılması, azabın hiç ummadıkları bir yönden gelip çatması, ya da Ad, Semud ve Lut kavimlerine gelen azap şeklini çağrıştırmaktadır.

16,Gökte olan/yüceler yücesi olan Allah’ın sizi yere batırmasından güvende misiniz? Bir de bakarsın ki çalkalanıvermiştir.

17,Ya da siz, gökte olan Zat’ın üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden güvende misiniz? Artık uyarımın nasıl olduğunu yakında bileceksiniz.

                                                                                               (Mülk/16, 17)

97-99,Acaba o kentlerin halkı, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmesinden güvende oldular mı? Yoksa o kentlerin halkı, kuşluk vakti anlamsız işlerle uğraşırlarken onlara azabımızın geleceğinden güvende oldular mı? Öyleyse Allah’ın ince plânından güvende oldular mı? Ziyana uğramış topluluktan başkası Allah’ın ince plânından kendini güvende görmez.

                                                                                              (A’raf/97- 99)

81.Sonunda Biz onu ve evini yere geçirdik. Artık Allah'ın astlarından kendisine yardım edecek bir taraftar da olmadı ve o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.

                                                                                                (Kasas/81)

30.Ve hani bir zaman, şu kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan şu kimseler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Ve onlar tuzak kurarken Allah da cezalandırıyordu. Ve Allah, cezalandıranların en hayırlısıdır.

                                                                                                    (Enfal/30)

196,197.Kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmişolan şu kişilerin beldelerde dolaşmaları, çok az bir kazanım, sakın seni aldatmasın. Sonra onların varacakları yer cehennemdir ve o, ne kötü bir yataktır!

                                                                                        (Al-i Imrân/196, 197)

47. ayetin son cümlesindeki “İşte, şüphesiz sizin Rabbiniz, kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir” ifadesi, Rabbimizin insanlara bir kurtuluş kapısı açarak rahmeti ve şefkati gereği suçluyu alelacele cezalandırmayacağı mesajını vermektedir. Buna dair Rabbimizin beyanlarını daha evvel de görmüş idik.

45.Ve eğer Allah, kazanmakta oldukları şeyler dolayısıyla insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde küçük-büyük hiçbir canlıyı bırakmazdı. Velâkin onları, adı konmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda süre sonları geldiği zaman da artık şüphesiz Allah, Kendi kullarını en iyi görendir.

                                                                                                           (Fatır/45)

58.Bununla beraber senin rahmet sahibi Rabbin çok bağışlayıcıdır. Eğer senin rahmet sahibi Rabbin, işledikleri günahlar yüzünden onları hemen yakalayacak olsaydı, onlara azabı kesinlikle acele verirdi. Aksine onlara vaat edilen bir zaman vardır. Onlar, O’nun astlarından bir sığınak asla bulamazlar.

                                                                                                       (Kehf/58)

48.Onlar, gölgeleri Allah’a boyun eğerek, küçülenlerin ta kendisi olarak sağdan sola dönen, Allah’ın oluşturduğu birtakım şeyleri görmediler mi/bunları hiç mi düşünmediler?

49,50.Ve göklerde ve yeryüzünde bulunan canlılar ve doğal güçler, kibirlenmeden Allah’a boyun eğerler. Kendilerinin üstündeki Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.

Bu ayetlerde Rabbimiz evrendeki ayetlerine; kurduğu sisteme dikkat çekmiştir. Ayetin orijinal metninde yer alan “secde” sözcüğü, namazdaki secde demek olmayıp daha evvel birçok vesile ile açıkladığımız gibi “Teslim olma, boyun eğme, uyum sağlama” anlamındadır.

Allah’ın yarattığı küçük, büyük her varlık Allah’ın koyduğu sistem çerçevesinde hareket etmekte, kime ne görev verdiyse hepsi de kendisine verilen o görevi yapmaktadır:

11.Sonra duman hâlinde bulunan göğe yerleşti/ egemenlik kurdu da ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dedi. İkisi de, “Biz isteyerek geldik” dediler.

                                                                                     (Fussılet/11)

6.Gövdesiz bitkiler ve ağaçlar (TÜM BİTKİLER) da boyun eğip teslimiyet göstermektedirler.

                                                                                             (Rahman/6)

15.Ve yerde ve göklerde olan kimseler ve gölgeleri, ister istemez her zaman yalnızca Allah’a boyun eğip teslimiyet gösterirler.

                                                                                                (Ra’d/15)

19,20.Göklerde ve yeryüzünde olan kimseler de yalnızca O’nundur. O’nun katında olan kimseler de O’nun kulluğundan büyüklenmezler ve usanmazlar, gece-gündüz ara vermeyerek Kendisini noksan sıfatlardan arındırırlar.

                                                                                               (Enbiya/19,20)

Bu ayetler sadece yeryüzünde değil, göklerde [gezegenlerde] de canlı yaratıklar olduğunu bildirmektedir. Bu işaret daha birçok ayette vardır. Bunlardan biri de aşağıdaki ayettir:

29.Ve göklerin, yeryüzünün oluşturulması ve göklerde ve yerde her dâbbehden/canlıdan türetip yayması, O’nun alâmetlerinden/ göstergelerindendir. Ve O, dilediği zaman onların hepsini toplamaya gücü yetendir.

                                                                                                        (Şura/29)

51.Ve Allah, buyurdu: “İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. O hâlde yalnız Benden korkun/yalnız Bana kulluk edin.”

52.Göklerde ve yeryüzünde olan şeyler de yalnız O’nundur. Din de daima O’nundur. Böyle iken, siz Allah’tan başkasına mı kendinizi koruma altına aldırtıyorsunuz?

Rabbimizin gönderdiği mesajların içeriğinin çok öz bir şekilde ifade edildiği bu ayetlerde tevhid inancını oluşturan temel ilkeler ortaya konmaktadır. Bu ilkelere göre, Rabbimiz tek ilah olduğu gibi, kâinatın mülkü de tamamen O’na aittir. İnsanın yalnız O’na kulluk etmesi gerektiği gibi, takvalı davranması gereken tek varlığın da O olduğunun bilincinde olmalıdır. Rabbimiz, tevhid inancını oluşturan bu temel ilkelerin bozulmasına asla razı değildir.

Ayette “iki ilah”ın reddedilmesi, ikiden fazla ilahın da reddedilmesi anlamına gelir:

22.Eğer yer ile gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de kesinlikle kargaşa içinde olurdu/düzenleri bozulurdu. O hâlde en büyük tahtın Rabbi olan Allah, onların nitelemekte oldukları şeylerden arınıktır.

                                                                                    (Enbiya/22)

83.Peki onlar, göklerde ve yerde olan herkes, ister istemez O’nun için İslâmlaşmış iken ve kendileri de sadece O’na döndürüleceklerken Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?

                                                                                    (AI-i Imran/83)

3.Dikkatli olun, halis din sadece Allah’a aittir. O’nun astlarından birtakım yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edinenler: “Allah’ın astlarından edindiğimiz yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar, bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz.” Şüphesiz kendilerinin ayrılığa/anlaşmazlığa düşüp durdukları şeylerde, onların arasında Allah hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez.

                                                                                                (Zümer/3)

53.Ve iyilik olarak sahip olduğunuz ne varsa, işte Allah’tandır. Sonra size bir zarar dokunduğunda, hemen yalnız O’na sığınırsınız.

54,55.Sonra, zararı sizden giderince, sizden bir grup, küfretmek; kendilerine verdiklerimizi örtbas etmek/verdiklerimize iyilikbilmezlik etmek için Rablerine ortak koşarlar. –Hadi şimdi yararlanın! Fakat yakında bileceksiniz.–

Bu ayetlerde, insanoğlunun sahip olduğu nimetlerin hepsinin Allah’ın lütfu olduğu hatırlatılarak bazılarının kendilerine sıkıntı dokunduğunda Allah’a yalvardıkları, sıkıntı geçtikten sonra ise nankörlük amacıyla Allah’a şirk koştukları nakledilmektedir. Bu hâl, çıkarcılığı kendisine kişilik edinmiş kimselerin genel psikolojisidir.

O, sizi bir candan yaratan ve ondan da, kendisine ısınsın diye, eşini yapandır. Ne zaman ki o, onu örtüp bürüdü, o zaman o hafif bir yük yüklendi. Ve bununla gidip geldi. Ne zamanki zevce ağırlaştı, o zaman onlar [o ikisi] Rablerine dua ettiler: “Eğer bize salih [bir çocuk] verirsen, ant olsun ki kesinlikle şükredenlerden olacağız.”

Ne zaman ki onlara [o ikisine] salih [bir çocuk] verdi, o ikisine verdiği şey hakkında O’nun için ortaklar kıldılar. Onların ortak koştuğu şeylerden Allah münezzehtir, yücedir.

                                                                                                        (A’raf/189, 190)

İnsanın şirke ve nankörlüğe meyilli bu ham karakteri Hud suresinde de dile getirilmiştir:

9-11.Ve eğer, sabreden ve düzeltmeye yönelik işleri yapan kişilerin –işte bunlar, bağışlanma ve büyük ödül kendileri için olanlardır– dışındaki insanlara, tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alsak, kuşkusuz o umutsuzdur, çok nankördür. Ve eğer, kendisine dokunan mutsuzluktan sonra, ona mutluluğu tattırsak, elbette, “Kötülükler benden gitti” der. Ve kuşkusuz o, şımarıktır, böbürlenen biridir.

                                                                                         (Hud/9- 11)

Kur’an’da konumuz olan ayetin üslûbunu taşıyan ve Hud suresinin yukarıda verdiğimiz ayetlerinin tefsiri mahiyetinde olan daha birçok ayet  (Tövbe/75, 76, Yunus/22, 23, Lokman/31, 32, Rum/33, Ankebut/65, İsra/67, Zümer/6-8)        vardır.

Bu konuya daha evvel A’raf suresinde değinildiğinden, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

56.Ve ortak koşanlar, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden bilmedikleri şeylere pay ayırıyorlar. –Allah’a andolsun ki siz uydurageldiğiniz bu şeylerden kesinlikle sorgulanacaksınız.–

57.Ve onlar, Allah’a kızlar isnat ediyorlar. –Allah, bundan arınıktır.– Kendileri için de iştahlandıkları oğlan çocukları vardır.

58.Ve onlardan biri kız doğum haberi ile müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir.

59.Kendisine verilen haberin/müjdenin kötülüğünden dolayı toplumundan gizlenir; aşağılık ve horluğa rağmen kızı yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün! Dikkat edin, onların verdikleri hüküm/töreleri ne kötüdür!

Bu ayet gurubunda, cahiliye Araplarının, evlatları ve malları ile ilgili sapık inançları, gelenekler, cehalet ve küstahlıkta ne kadar ileri gittikleri anlatılmaktadır. O günkü Arap müşrikleri güya kendi kafalarınca taksimat yaparak bazı yiyecekleri putlara, sözde ilahlarına ayırıyorlardı. Üstün gördükleri oğlan çocuklarını kendileri sahiplenip hor gördükleri kız çocukları da Allah’a isnat ediyorlardı. İçlerinden birine kız çocuğu doğduğu haber verildiğinde bu habere öfkelenir, kızarmak bir yana, öfkesinden yüzü kapkara kesilirdi. Kız çocuğu oldu diye toplumdan saklanır, “bu rezillik karşısında çocuğu tutsam mı, toprağa gömsem mi” diye kendi içinde gelgitli bir savaş yaşardı.

Bu ayetler insanlığın bir zamanlar ne halde olduğunu ve İslam’ın insanlığı hangi sosyal çukurlardan çıkardığını göstermektedir.

Onların bu inançları birçok ayette  (Zuhruf/17, En’am/136,  Maide/103, Necm/21, 22,   Saffat/151-154) sergilenmiştir.

62.Ve beğenmediklerini Allah için ayırırlar. Ve dilleri, en güzelin kendilerine ait olduğunu, yalan yere söyler durur. Hiç şüphesiz onlar için ancak ateş vardır ve onlar, önden itileceklerdir.

Bu ayet 56 -59. ayetler üzerine atıf olup Mekkeli müşriklerin sapık inançlarının beyanı mahiyetindedir.

Mekkeli şımarık kodamanlar kendilerinin Allah’ın sevgili kulu olduklarını, sahip oldukları servetin de kendilerine bu nedenle verildiğini iddia ederlerdi. Hatta “ahıret yok; ama varsa bile, bize orada da en hayırlı şeyler verilir” şeklinde kof bir egosantrizm içinde yaşarlardı.

50.Ve eğer kendisine dokunan sıkıntıdan sonra, kendisine tarafımızdan bir rahmet tattırsak, hiç kuşkusuz “Bu benim hakkımdır. Ve kıyâmetin kopuş anının geleceğini sanmıyorum. Ve eğer Rabbime döndürülürsem, O’nun katında hiç şüphesiz, benim için en güzeli vardır” der. Bu nedenle kâfirlere;  Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimselere, yaptıklarını kesin bildireceğiz ve onlara, kesinlikle kaba bir cezadan tattıracağız.

                                                                              (Fussilet/50)

35,36.Ve bu adam, kendine haksızlık ederek bağına girdi: “Ben, bunun hiç yok olacağını sanmıyorum. Ben Saat’in kopacağını da zannetmiyorum. Var sayalım ki Rabbime geri götürüldüm, kesinlikle orada bundan daha iyi bir sonuç bulurum” dedi.

                                                                                         (Kehf/35, 36

Bu zihniyet sahipleri ile ilgili Meryem suresinde detaylı bir pasaj vardır:

73.Ve âyetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman, o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan o kişiler, iman etmiş olan kişilere, “Bu iki zümreden [mü’min ve Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerden] hangisi makam mevki bakımından daha iyi, düşüp kalktığı kimseler/örgütler bakımından daha güzeldir?” dediler.

74.Hâlbuki Biz, onlardan önce, mal ve gösterişçe daha güzel nice kuşakları/asırlar halkını değişime/yıkıma uğrattık.

75.De ki: “Kim sapıklık içinde olursa, Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah], ona uzattıkça uzatır/süre tanır. Sonunda kendilerine vaat edileni [azabı veya kıyâmetin kopuşunu] gördükleri vakit, artık onlar kimin makamca-mevkice daha şerli ve askerce [destekçe, kuvvetçe] daha zayıf olduğunu bilecektir.

76.Ve Allah, kılavuzlandıkları doğru yola girenlere kılavuzu artırır. Ve kalıcı olan düzeltmeye yönelik işler, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır, sonuç bakımından da daha iyidir.”

77.Peki, alâmetlerimizi/ göstergelerimizi, Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini kabullenmeyen ve “Elbette mal ve çocuk verilecektir” diyen kimseyi gördün mü/hiç düşündün mü?

78-80.O inkârcı kişi, bilmeyeceği, aklının ermeyeceği konulara bilgi sahibi oldu; ya da Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] katından bir söz mü aldı? Kesinlikle onun düşündüğü gibi değil! Biz onun söylediği şeyleri yazarız ve onun için, azaptan uzattıkça uzatırız. Ve o söylediği şeylere Biz mirasçı olacağız/son söz ve uygulama Bizimdir ve o, Bize tek başına gelecektir.

                                                                                                                      (Meryem/73-80)

Yukarıdaki pasaj dikkatle okunduğunda, inkârcıların kendilerine okunan Kur’an ayetlerine inanmak yerine, inananlarla kendi aralarındaki makam-mevki farklarını gündeme getirerek kendilerinin daha iyi bir pozisyonda olduklarını iddia ettikleri görülmektedir. Bu tavırlarıyla inkârcılar zımnen şöyle demektedirler: “Kimin daha güzel ve büyük evleri var? Kimin hayat standartları daha yüksek? Kimin daha muhteşem ve şaşaalı meclisleri var? Eğer siz bütün bunlardan mahrum, biz ise onların hepsine sahip bir durumda isek, çok mutlu bir dünya hayatı yaşayan bizler mi, yoksa fakir ve zavallı bir hayat yaşayan sizler mi doğru yolda sayılırsınız? Buna karar verin.”

İnkârcıların bu yaklaşımları Kur’an’da başka ayetlerde de nakledilmiştir:

11.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan kişiler, iman etmiş kişiler için: “Eğer bir hayır, çıkar olsaydı, onlar, ona bizim önümüze geçemezlerdi; önce biz mü’min olur çıkarı biz alırdık” dediler. Bununla kılavuzlandıkları doğru yola girmeyince de: “Bu eski bir uydurmadır” diyeceklerdir.

                                                                                                   (Ahkaf/11)

111.Onlar: “Sana çok düşük kimseler uyarken, biz sana inanır mıyız?” dediler.

                                                                                                                (Şuara/111)

53.Ve Biz, “Allah, aramızdan bunlara mı iyilikte bulundu?!” desinler diye, onlardan bazısını bazısı ile böyle ateşlere sürükledik, imtihan ettik. Allah, kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödeyenleri daha iyi bilen değil midir?

                                                                                                                  (En’âm/53)

İnkârcıların inananlara yönelik bu küstah ve küçümseyici tutumlarının kaynağı, gerek dünyaya olan bağlılıklarının gerekse insan ilişkilerindeki kibirlerinin yol açtığı değer algılamadaki manevî körlükleridir. Pasajda, müminleri küçümseyen Kureyşli Firavun taslaklarına zımnen şöyle bir hatırlatma yapılmaktadır: “Sizden daha varlıklı; daha sağlam evlere, eşyalara, güzel manzaralara sahip olan nice kuşaklar, inkâr ve yalanlamaları sonucu yok edildiler. Siz de bu zihniyette devam ederseniz aynen onlar gibi helâk edilirsiniz.”

Kendini garantide gören bu zihniyetteki bir insan “Elbette mal ve çocuk verilecektir” diyerek küstahça bir tavır sergilemektedir. Zımnen şöyle demektedir: “Siz beni hatalı ve sapık bir insan olarak niteliyor ve ilâhî azapla tehdit ediyorsunuz. Ancak gerçek şu ki, bugün ben sizden daha zenginim ve gelecekte de elimdeki nimetlere sahip olmaya devam edeceğim. Mallarıma, servetime, zenginliğime ve benim oğullarıma bakın ve ondan sonra da bana Allah’ın azabının bunun neresinde olduğunu söyleyin.”

Meryem suresindeki bu pasajla ilgili tahlilimizin yeniden gözden geçirilmesinin yararlı olacağı kanaatindeyiz.

60.Âhirete iman etmeyen kimseler için kötülüğün aynısı vardır. En yüce örnek ise, Allah’ındır. O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

61.Ve eğer Allah, yanlış işleri nedeniyle insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, yeryüzünün üstünde irili-ufaklı tüm canlılardan hiçbir şey bırakmazdı. Velâkin onları adı konulmuş bir süreye kadar erteler. Artık onların sürelerinin sonu gelince de ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler.

Bu ayetlerde, Allah’a seviyesizce yakıştırmalar yapan inkârcıların, yaptıkları kötülüğün karşılığını ahirette yine kötülük olarak alacakları bildirilmektedir. Ancak Allah’ın kullara benzemediği, söz konusu kötülüklerden vazgeçtikleri takdirde Allah’ın da onları yüce mesellere değiştireceği müjdesi verilmektedir. Pasaj, Allah’ın cezalandırmada acele etmediği, onları adı konmuş bir ecele [ahırete] ertelediği hükmü ile sona ermektedir.

160.Kim iyilik getirirse, artık ona getirdiğinin on misli vardır. Kim de kötülük getirirse, artık o, sadece onun misliyle cezalandırılır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.

                                                                                         (En’am/160)

27.Kötülük kazanmış olan kimseler de, kötülüğün cezası, bir benzeri iledir. Ve onları bir aşağılık kaplar. Onlar için Allah’tan, hiçbir koruyucu yoktur. Sanki onların yüzleri karanlık gecelerden bir parçaya bürünmüş gibidir. İşte onlar ateşin ashâbıdırlar. Onlar orada sonsuza dek kalacaklardır.

                                                                                             (Yunus/27)

114.Ve gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde salâtı [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmayı oluştur-ayakta tut], çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür.

                                                                                                    (Hud/114)

68-71.Ve işte Rahmân’ın kulları, Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah’ın haram ettiği canı öldürmezler. –Ancak hak ile öldürürler.– Zina da etmezler. –Ve kim bunları yaparsa, günahla karşılaşır. Kıyâmet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tevbe eden, iman eden ve sâlihi işleyenler bunun dışındadır. İşte Allah, onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tevbe eder ve sâlihi işlerse, kesinlikle o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.–

                                                                                                  (Furkan/68–71)    

38-44.Yine iman etmiş olan o kimse: “Ey toplumum! Bana uyun ki size akıllı olmanın yoluna kılavuzluk edeyim. Ey toplumum! Bu bayağı hayat ancak geçici bir kazanımdır. Âhiret ise kesinlikle durulacak yurdun ta kendisidir. Her kim bir kötülük yaparsa, ona ancak yaptığının bir misli ile ceza verilir. Ve erkek veya kadın, her kim mü’min olarak düzeltmeye yönelik iş işlerse, artık onlar, orada hesapsızca rızıklanmak üzere cennete girerler.” Yine: “Ey toplumum! Bana ne oluyor ki, siz beni ateşe davet ediyorken ben sizi kurtuluşa davet ediyorum! Siz, beni, Allah’a inanmamaya ve benim için hiç bilgi olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya davet ediyorsunuz. Ben ise sizi o çok güçlü ve çok bağışlayıcı olan Allah’a davet ediyorum. Hiç inkâr edilemez ki, gerçekten sizin beni kendisine davet ettiğiniz şey, dünya ve âhirette kendisine bir çağrı olmayan şeydir. Ve şüphesiz dönüşümüz Allah’adır. Ve şüphesiz sınırı aşanlar, cehennem ashâbının ta kendileridir. Artık siz benim, sizin için söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ve ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını en iyi görendir” dedi.

                                                                                                   (Mü’min/38- 44)

62-  (Yukarıda, 59. ayetten sonra tahlil edilmiştir.)

63.Allah’a yemin olsun ki Biz kesinlikle senden önce birtakım ümmetlere elçiler gönderdik de şeytan onlara amellerini bezeyip süslü gösterdi. İşte o şeytan, bu gün onların koruyucu, yol gösterici yakınıdır. Ve onlar için acı bir azap vardır.

64.Ve Biz, sana Kur’ân’ı sırf hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeyleri onlar için açığa koyasın diye ve iman edecek bir topluma bir kılavuz, bir rahmet olarak indirdik.

Rabbimiz, 63-69. ayetlerde insanlığa lütfettiği nimetlerin bir kısmını sayıp dökmüştür. Bu nimetler, Allah’ın gücüne, yüceliğine, evrende koyduğu yasaların mükemmelliğine apaçık deliller olan nimetlerdir. Tabii, bunlar aklını kullanabilen, tutkularının esiri olmayan kimseler içindir.

Bu nimetlerin başında, insanın ebedi hayatını kazanmasına vesile olacak olan “kitap” ve “elçi” nimeti gelmektedir. İnsan, Allah’ı ve Allah’ın doğru yolunu bu nimetler aracılığı ile bulabilmekte ve ancak onlar sayesinde dünya ve ahıretini kurtarabilmektedir.

Kitap ve elçinin rahmet ve kılavuz oluşuna dair Kur’an’da yüzlerce ayet mevcuttur. İnsanların ihtilaf ettikleri, problem çıkardıkları konuların başında din, tevhîd inancı, kitap, İsa, öldükten sonra dirilme, haram-helal gibi konular gelmektedir. Bütün bu ihtilafların çözümü ise ancak Kur’an’la mümkündür. Bu ayet ihtilafların çözümünde Kur’an dışı bir başvuru kaynağı tanınmamasını emretmektedir. Zira Allah’tan gelmeyen her çözüm yeni ihtilafları da beraberinde getirecektir.

65.Ve Allah gökten bir su indirdi de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti. Şüphesiz ki bunda dinleyen bir toplum için kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır.

66.Şüphesiz sizin için keçi, koyun, deve sığırda da size bir ibret vardır. Biz, size onların karnındaki dışkı ile kan arasındaki şeylerden, içenlerin boğazından kolaylıkla geçen halis süt içiriyoruz.

67.Ve hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden –ki, siz ondan içki ve güzel rızık edinirsiniz– size içiririz. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır.

Bu ayet gurubunda ise insanlara yeryüzündeki bitki ve canlı türünden verilen nimetler hatırlatılmaktadır.

Yağmur bu nimetlerin en başta gelenlerindendir. Yağmurun, dolayısıyla suyun canlılar ve özellikle de insanlar üzerindeki hayatî fonksiyonu birçok ayette hatırlatılmıştır. Allah’ın yağmur yağdırıp onunla ölü toprağı canlandırması, söz dinleyen, akıllı toplumlar için gerçekten de bir ibret kaynağıdır.

Ölümden sonra yeniden dirilmeyi çağrıştıran bu olay, Kur’an’da birçok yerde ahırete delil olarak gösterilmiştir:

164.Şüphesiz ki göklerin ve yerin oluşturuluşunda, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde,

insanlara yarayan şeylerle denizde akıp giden gemide,

Allah’ın semadan bir su indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde,

yeryüzünde her deprenen canlılardan yaymasında,

rüzgârları evirip çevirmesinde,

gök ile yeryüzü arasında emre hazır olan bulutta, şüphesiz akıllarını çalıştıran bir toplum için elbette alâmetler/göstergeler vardır.

                                                                                     (Bakara/164)

24.Yine O’nun âyetlerindendir ki, size hem korku ve hem de umut vermek için şimşeği gösteriyor. Ve gökten bir su indiriyor da onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat(Rum/24)

3-5.Şüphesiz göklerde ve yeryüzünde mü’minler için alâmetler/göstergeler vardır. Ve sizin oluşturuluşunuzda ve türetip yaydığı küçük-büyük tüm canlılarda da kesin bilgiyle inanan bir toplum için alâmetler/ göstergeler vardır. Ve gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde ve Allah’ın gökten bir rızıktan indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği şeyde ve rüzgârları evirip çevirmesinde aklını çalıştıran bir toplum için alâmetler/ göstergeler vardır.

                                                                                                  (Casiye/3- 5)

66. ayette, hayvanların yapısına yerleştirilen biyolojik sistemlere işaret edilerek fışkı üreten boşaltım sistemi ile kan dolaşımını sağlayan dolaşım sistemi arasından insanların zevkle içtiği tertemiz süt nimetinin çıkarılışına dikkat çekilmektedir. Bu mucize sistemler sadece hayvanlar için söz konusu olmayıp daha karmaşık ve mükemmel olanları insan vücudunda da bulunmaktadır. Mesela, erkeğin aldığı besinlerden dışkı, kan ve sperm üretilmektedir. Kadın vücudu ise aldığı besinlerle dışkı, kan, yumurta ve süt üretmektedir. Bunu yüzlerce sistemle genişletmek mümkündür. Akıllı insanlar bu sistemlerin tesadüfen oluşmadığı gibi, o vücudun sahibi tarafından da oluşturulmadığını iyi bilirler. Onlar bütün bu biyolojik sistemlerin Yüce Allah’ın eseri olduğu hakkında zerrece kuşku duymazlar.

67. ayette ise Rabbimiz meyvelere dikkat çekmekte ve meyvelerin insan hayatı üzerindeki önemini bildirmektedir. Ayette sadece hurma ve üzümden bahsedilmesi, Arapların daha çok bu meyveleri tanıması ve bilmesinden dolayıdır. Ayetin işaret ettiği ibretlik özellikler, elma, armut, ayva, erik, kaysı, kiraz gibi tüm meyveler için de geçerlidir.

“SEKER”

Ayette “Ki siz ondan içki ve güzel rızık edinirsiniz-” ifadesi geçmektedir.  Bazıları bu ifadedeki “seker [içki]” sözcüğünü “yiyecek, sirke, nebiz” gibi anlamlara çekmeye çalışmıştır. Hâlbuki “seker” sözcüğü “sislilik, bulutluluk, tozluluk, bulanıklık” anlamında olup aklın karışıklığı, bilincin bulanıklığı, argo tabiriyle “kafanın kıyak”lığı demektir. Bu psikolojik haller Türkçede “sarhoşluk” kelimesiyle ifade edilmektedir.

Ayette özellikle dikkatten kaçırılmaması gereken bir nokta da, Rabbimizin söz konusu nimetleri özellikle henüz iman etmemiş kişilere hatırlatıyor olmasıdır. Bu nedenle, onlar için içki yasaktı, serbestti diye bir konu yoktur. Bu ayetin içkinin yasaklanmasından evvel nazil olduğunu, daha sonra da hükmün kaldırıldığını iddia etmek, Kur’an’ı tanımamaktan başka bir şey değildir.

İçki ile ilgili detayı ise inşaallah Bakara/219’u tahlil ederken “Hamr” sözcüğü kapsamında ele alacağız.

68,69.Ve Rabbin bal arısına dağlarda, ağaçlarda ve yapacakları çardaklarda evler/ yuvalar edinmesini, sonra ‘Meyvelerin hepsinden ye de, Rabbinin kolaylaştırdığı yollara gir’ diye vahyetti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir içecek çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz ki bunda iyiden iyiye düşünen bir toplum için, kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır.

Bu ayetlerde Rabbimiz bir başka nimetine daha dikkat çekmektedir. Bunlar bal arısı ve onun ürettiği baldır. Rabbimiz bal arısına şöyle vahyetmiştir [genlerine kodlamıştır]: Dağlarda, ağaçlarda çardaklarda yuvalar edinecek, her türlü meyveden yiyecek, her kolay yoldan geçecektir. Böylece karnında şifa olan bal oluşacaktır. Bunu gözlemleyen her akıllı insan da bunda açık bir kanıt bulacak, insanlık arıdaki bu sistemi gözlemleyerek kendilerine şifa veren ilaçların da üretim şekillerini öğrenecektir.

Dişi olan işçi bal arılarının üretimi olan balın, insanlar için ne kadar faydalı bir besin kaynağı olduğu ayette belirtilir. Balın şifa olduğu günümüzde tüm tıp otoritelerince tartışmasız olarak kabul edilmektedir. Bal hem birçok vitamine, hem kalsiyum, potasyum, magnezyum, sodyum, fosfor gibi birçok minerale, hem bakıra, iyoda, demire, çinkoya, hem de bazı hormonlara sahiptir.

Bal arısı, balın yapısı, arının bal yapışı, balın yararları ile ilgili bilim teknik kitaplarında ayrıntılı bilgi bulunmaktadır.

70.Ve sizi Allah oluşturdu, sonra da sizi vefat ettirecektir; size geçmişte yaptıklarınızı ve yapmanız gerekirken yapmadıklarınızı bir bir hatırlattıracaktır. İçinizden kimi de, bilgiden sonra herhangi bir şey bilmesin diye, ömrün en kötü zamanına ulaştırılır. Şüphesiz ki Allah çok bilgili ve çok kudretlidir.

Bundan önceki ayetlerde Rabbimiz, su indirerek bitkileri yarattığını, sonra hayvanları ve onlardaki mucizeleri, bitkilerden ve hayvanlardan elde edilen nimetleri dile getirdikten sonra konuyu insana getirmiş ve insan hayatındaki üç aşamaya dikkat çekmiştir. Bunlar, insanın yaratılışı, vefatı ve ömrün en kötü zamanı olan aşamalardır.

İNSANIN YARATILIŞI

İnsanın yaratılışına vurgu yapılması, kendi yaratılışını bilmeyen bir insanın öldükten sonra yeniden yaratılmayı kolayca kabullenememesinden dolayıdır. Bu gerçek Ya Sin suresinde şöyle dile getirilmişti.

78.Ve kendi oluşturuluşunu dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı: Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”

79,80.De ki: “Onları ilk defa oluşturan onları diriltecektir. Ve O, her oluşturmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş/oksijen yapandır. Şimdi de siz oksijenden yakıp duruyorsunuz.

81.Gökleri ve yeri oluşturan, onlar gibilerini de oluşturmaya güç yetiren değil midir? Evet, elbette güç yetirendir! Ve O, çok çok mükemmel oluşturandır, çok iyi bilendir.

82.Şüphesiz ki O, bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir.

                                                                                  (Ya Sin/78-82)

ÖMRÜN EN KÖTÜ ÇAĞI

Rabbimiz, kullarının şımarmamaları, tağutlaşmamaları, firavunlaşmamaları ve kendi hiçliklerini, mutlaka Allah’a döneceklerini akıllarından çıkarmamaları için insanın fiziksel ve zihinsel durumlarını en güçlü dönemlerinden sonra inişe geçirmektedir.

68.Ve Biz kime uzun ömür verirsek, oluşturuluşta onu tersine çeviririz/ tepesi üstü dikeriz. Buna rağmen hâlâ akıllanmayacaklar mı?

                                                                                  (Ya Sin/68)

54.Allah, sizi güçsüz olarak oluşturandır. Sonra güçsüzlüğün arkasından kuvvet getirdi. Sonra kuvvetin arkasından güçsüzlük ve ihtiyarlık getirdi. O, dilediğini oluşturur. Ve O, en iyi bilendir, en iyi güç yetirendir.

                                                                                   (Rum/54

5.Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, bilin ki ne olduğunuzu size ortaya koymak için, şüphesiz Biz, sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra bir embriyondan, sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından oluşturmuşuzdur. Ve Biz, dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak, sonra da olgunluk çağına erişmeniz için çıkartırız. Bununla beraber kiminiz geçmişte yaptıkları ve yapması gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırılır/öldürülür. Kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en rezil zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki sönmüştür; sonra Biz, onun üzerine su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir.

                                                                                                      (Hacc/5)

71.Ve Allah rızık konusunda kiminizi kiminize fazlalıklı kılmıştır. Kendilerine fazlalık verilenler, kendi rızıklarını; yiyip içeceklerini, servetlerini, sözleşmeler gereği himayelerinde bulundurdukları kimselere, hepsi rızıkta eşit olmak üzere vermezler. O hâlde bunlar Allah’ın nimetini bilerek örtbas mı ediyorlar?

Bu ayette, dünya hayatında carî olan ast-üst ilişkisinin insanlığa konulan sosyolojik bir yasa olduğuna işaret edilerek Allah’ın insanlara eşit muamele etmediğini ileri süren zihniyete cevap verilmiştir. Ayette şu noktalar üzerinde durulmuştur:

* Allah bazı kişileri malca, mülkçe, evlatça, ömürce, akılca fazlalıklı kılmıştır. Fazlalıklı kılmak, “üstün kılmak” anlamında anlaşılmamalıdır.

* Fazlalığa sahip kişiler, sahip olduklarından ellerinin altındakilere, işçilerine, memurlarına, çalışanlara eşit olarak vermezler; bazı gerekçeleri dikkate alarak farklı farklı verirler. Onlardan hiçbirini kendileriyle aynı seviyede tutmazlar. Onlarla paylaşmazlar.

Bu açıklamalardan sonra Rabbimiz “O halde bunlar Allah’ın nimetini bilerek inkâr mı ediyorlar?” buyurarak zımnen şu mesajı vermektedir: “Siz bile çalışanlarınızı; kölelerinizi, işçilerinizi kendinize eşit ortak [şerik] kabul etmiyorsunuz. Efendi ile köle, işçi ile patron arasındaki ayırımı kabul ediyorsunuz da Allah ile yaratıkları arasında fark olması gerektiğini neden kabul etmiyorsunuz? Allah hiç kullarını kendine ortak [şerik] kabul eder mi?”

28.Allah, size kendinizden bir örnek veriyor: Hiç size rızık olarak verdiğimiz şeylerde yasa ile size teslim edilen kişilerden ortaklarınız bulunur da onlarla siz eşit olur ve kendinize çekindiğiniz/ değer verdiğiniz gibi onlarla da karşılıklı çekinir misiniz/ birbirinize aynı değeri verir misiniz, eşit olur musunuz? İşte Biz, aklını kullanan bir toplum için âyetleri böyle açıklarız.

                                                                                         (Rum/28)

Allah’ın nimetlerini kullarına farklı ölçülerde vermesi ve bundan dolayı da bazılarının bazılarından fazlalıklı olması, sosyal düzenin yürümesi içindir:

32.Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit dünya hayatında, onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz, onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.

                                                                                                       (Zuhruf/32)

Hayattaki ast-üst ilişkisi, toplumsal yaşama konulan ve insanların birbirleriyle çeşitli sosyal ilişkiler kurmasını sağlayan, böylece insanların bu ilişki kurma biçimleriyle sınandıkları ilahî bir yasadır. Burada konu edilen “derecelerle yükseltme”, keramet, üstünlük, saygınlık bakımından değil, ekonomik güç, akıl, zekâ, anlayış, bilgi-bilgisizlik bakımından oluşan farklılıklardır. Herkesin ekonomik güç, zekâ ve anlayış bakımından eşit olduğu bir toplumda “insanların birbirlerine iş gördürmeleri” demek olan “istihdam” ve “iş üretme” mümkün olmaz; “İstihdam” ve “iş üretme”nin olmadığı ortamlarda ise hayat durur. Ancak bilinmelidir ki, insanın ahlakî tutumunun esas alındığı “Hesap Günü” kriterleri arasında ekonomik ya da diğer dünyevî fazlalıkların hiçbir yeri yoktur. Hatta bu fazlalıklar, kişinin ahlakî olgunluğuna katkıda bulunmadıkları sürece, hayat yolundaki en zorlu sınanma alanlarını da oluştururlar.

131.Ve kendilerini imtihan etmek için, basit dünya hayatının süsü olarak, onlardan kimi çiftleri kendileriyle yararlandırdığımız mal, mülk, evlat ve saltanata sakın gözlerini dikme/rağbetle bakma. Ve Rabbinin rızkı daha iyi ve daha süreklidir.

                                                                                              (Ta Ha/131)

88,89.Sakın onlardan bazı kimselere verip de kendilerini onunla yararlandırdığımız şeylere; mal ve servete heveslenip gözlerini dikme. Onlar hakkında üzülme de… Sen kanatlarını mü’minler için indir. Ve: “Şüphesiz ben, apaçık bir uyarıcının ta kendisiyim” de.

                                                                                             (Hıcr/88, 89)

72.Ve Allah, sizin için kendinizden eşler yaptı, o eşlerinizden de oğullar ve torunlar verdi. Sizi hoş, güzel, yararlı şeylerden de rızıklandırdı. Şimdi onlar, bâtıla inanıyorlar ve Allah’ın nimetini örtbas mı ediyorlar?

73.Ve onlar, Allah’ın astlarından, göklerden ve yeryüzünden kendileri için rızık olarak herhangi bir şeye mâlik olmayan ve güç yetiremeyen şeylere tapıyorlar.

İlk ayette Rabbimiz mucizevî nimetlerini hatırlatmaya devam ederek müşrikleri kınamakta, bir sonraki ayette de onların bâtılla nasıl iç içe olduklarını beyan etmektedir. Çünkü onlar, Allah’ın kendilerine bunca mucizevî nimeti ikram etmesine rağmen, nankörlük ederek o nimetleri veren Allah’ı bırakıp göklerden ve yeryüzünden kendileri için rızk olarak herhangi bir şeye malik olmayan ve hiçbir şeye güç yetiremeyen şeylere tapmaktadırlar.

Ayette dolaylı olarak verilen mesajlardan biri de, özellikle “rızk” konusu gündeme getirilerek “ilah” olarak kabul edilecek nesnenin hiç olmazsa rızk verip vermediğinin, vermeye güç yetirip yetiremeyeceğinin düşünülmesi gerektiğine işaret edilmesidir.

Onların sahte ilahları ile gerçek ilahın kim olduğu aşağıdaki ayetlerde açıklanmaktadır:

100.Ve onlar, görünmez güç ve varlıkları Allah’a ortaklar kıldılar. Hâlbuki onları O oluşturmuştur. Bilgileri olmadan da oğullar, kızlar uydurdular. –O’nun şanı onların nitelediği şeylerden arınık ve yücedir.–

                                                                                            (En’am/100)

9.Yoksa O’nun astlarından birtakım yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar mı kabulleniyorlar? İşte Allah, yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakının ta kendisidir. Ve O, ölüleri diriltir ve O, her şeye gücü yetendir. 11.İşte O, göklerin ve yerin yoktan yaratıcısıdır/parçalayıcısıdır. O sizin için kendinizden eşler ve hayvanlardan çiftler yaratmıştır. O, sizi bu düzenin içerisinde türetip üretiyor. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. Ve O, en iyi işitendir, en iyi görendir. 12.Göklerin ve yeryüzünün kilitleri yalnızca O’nundur. O, dilediği kimse için rızkı genişletir ve ayarlar. Şüphesiz ki O, her şeyi en iyi bilendir.

                                                                                                     (Şura/9-12)

1.De ki: “O Rabb, bir tek olan Allah’tır, 2.Samed olan Allah’tır, 3.doğurmamış ve doğurulmamıştır. 4.Ve hiçbir şey O’na denk olmamıştır.”

                                                                                                         (İhlas/1-4)

Bu konu surenin 17-22. ayetlerinde genişçe açıklanmıştı. 75, 76. ayetlerinde örneklerle tekrar açıklanacaktır.

74.Artık Allah için örnekler getirmeyin. Şüphesiz Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Bu ayette insanlar -özellikle de müşrikler- Allah’ı kullara, eşyaya, nesnelere benzetmemeleri konusunda çok ciddi bir şekilde uyarılmaktadır.

Hatırlanacağı üzere, Zümer/3’te, müşriklerin Allah’a yaklaşabilmek için bir takım ortaklar edindikleri, onlara taptıkları açıklanmıştı. Müşrikler “Kralın kullarına kulluk etmek, doğrudan krala kulluk etmekten daha fazla saygıyı ifade eder”, “büyüklerin yanına destursuz girilmez; mutlaka sekreter, odacı, kapıcı gibi hatırlı bir aracı gerekir” şeklinde saçma inançlara sahiptiler. Bugün de bu inanışta olanların varlığı bilinmektedir. İşte, bu ayette Rabbimiz bu tür inanışları reddetmektedir.

2.Şüphesiz ki, Biz bu kitabı sana gerçekle indirdik. Öyleyse Din’i sadece O’nun için arındırarak Allah’a kulluk et.

3.Dikkatli olun, halis din sadece Allah’a aittir. O’nun astlarından birtakım yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edinenler: “Allah’ın astlarından edindiğimiz yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar, bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz.” Şüphesiz kendilerinin ayrılığa/anlaşmazlığa düşüp durdukları şeylerde, onların arasında Allah hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez.

                                                                                                       (Zümer/2, 3)

27,28.Kesinlikle, Biz kendi komşularınız olan memleketleri değişime/ yıkıma uğrattık. Âyetleri, onlar dönsünler diye tekrar tekrar açıkladık. Öyleyse Allah’ın astlarından güya O’na yakınlığa vesile edindikleri düzme tanrılar, onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzme tanrılar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu, onların yalanlarıdır/ uydurmakta oldukları şeydir.

                                                                           (Ahkaf/27, 28)

75.Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile Bizim kendisine güzel bir rızık verip de ondan gizli ve açık olarak Allah yolunda harcayan/ yakınlarının nafakalarını sağlayan bir kimseyi örnek verdi: Bunlar eşit olurlar mı? –Bütün övgüler Allah’a mahsustur; başkası övülemez.– Tersine insanların çoğu bilmezler.

76.Allah iki adamı da örnekleştirdi: Bunlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye gücü yetmez; koruyucusuna bir yüktür. Onu nereye gönderse bir hayır getiremez. Şimdi, bu adamla, adaletle emreden ve doğru yolda bulunan adam eşit olur mu?

Bu ayetlerde Rabbimiz Kendisi ile akılsızların sözde ilahları arasındaki farkı bir örnekleme ile anlatmaktadır.

Birinci örnek:

Kendiliğinden bir şey yapmaya gücü olmayan bir köle ile, gizli-âşikâr, çokça infâk eden, zengin ve cömert olan hür bir insan düşünülsün. Bu ikisi hiç eşit olur mu?

Öyleyse yaratılış, şekil ve insan olma bakımından denk olmalarına rağmen, nasıl bu ikisini denk saymak mümkün değilse, rızk vermeye ve lütfetmeye kadir olan Allah ile, hiçbir şeye sahip olmayan ve kesinlikle hiçbir şey yapamayacak olan putlar eşit olur mu?

İkinci örnek:

Yine iki insan;  ikisi de insan olma açısından aynı olmakla beraber, biri dilsiz, beceriksiz, çevresine de yüktür. Diğeri ise güçlü, adaleti sağlayan ve doğru yolda bir kişidir. Peki, bu iki kişi eşit midir?

Bu örnekteki dilsiz kişi putu, adaleti sağlayan kişi de Allah’ı temsil etmektedir.

Öyleyse hiçbir zaman kusurlu varlıklar ile Samed ve âlemlerden müstağni olan Allah bir değildir.

77.Ve göklerin ve yerin görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni sadece Allah’a aittir. Kıyâmetin koparılması da yalnızca göz açıp kapama gibidir veya o, daha yakındır. Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir.

Bu ayette Rabbimiz insanların evrende henüz keşfedemedikleri nice mucizelere ve özellikle de kıyamete [evrenin düzeninin son bulmasına] dair bilginin Kendisinde olduğunu açıklayarak kıyametin kopmasının Kendisi için çok basit olduğunu bildirmektedir.

50.Ve buyruğumuz, ancak göz kırpması gibi bir tekdir; anlık bir şeydir.

                                                                                              (Kamer/50)

28.Sizin oluşturulmanız ve ölümden sonra diriltilmeniz ancak bir tek kişininki gibidir. Şüphesiz Allah en iyi işiten, en iyi görendir.

                                                                                          (Lokman/28)

78.Ve Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve sahip olduğunuz nimetlerin karşılığını ödeyesiniz diye işitme, görme duyularını ve gönüller verdi.

79.Gök boşluğunda, bir emre boyun eğdirilmiş olan kuşlara/bulutlara bakmadılar mı? Onları Allah’tan başkası tutmuyor. Bunda, inanan bir toplum için elbette ki alâmetler/göstergeler vardır.

80.Ve Allah, size evlerinizden bir huzur ve dinlenme yaptı. Ve hayvanların derilerinden yolculuk ve konaklama günlerinizde evler ve yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar döşeme eşyası ve kazanç sağlattı.

81.Ve Allah, oluşturduklarından sizin için gölgeler yaptı ve sizin için dağlardan barınaklar yaptı. Sizi sıcaktan-soğuktan koruyacak elbiseler ve sizi kendi hışmınızdan koruyan elbiseler var etti. İşte böylece Allah, Müslüman olasınız diye üzerinize nimetini tamamlamaktadır.

Bu ayet gurubunda Rabbimiz yine insanlara verdiği nimetleri sayıp dökmüştür: İnsanı bilgilendirerek mükerrem [değerli] kılmış, onu duyular ve duygularla donatmıştır. Rabbimiz bu nimetlerini andıktan sonra insanların dikkatini gökyüzündeki kuşlar ve bulutların uçuşuna, uçuruluşuna, havaya ve havanın gücüne, dolayısıyla bütün bunların insanlık için önemine dikkat çekmiştir. Ne bulutlar uçar özellikte yaratılmasaydı rüzgârlar onları sürükleyebilirdi, ne de suyun tabiat içindeki çevrimi olmasaydı yeryüzü her an bitki ve diğer canlı türlerinin yaşamasına elverişli olabilirdi. İnsana hatırlatılan nimetler bunlarla da sınırlı değildir. Rabbimizin yarattığı varlıkların sağladığı gölgelikler, ağaçlar, mağaralar, bulutlar; hayvanlardan sağlanan ve insanı sıcaktan koruyacak elbiseler, çadırlar, evler, zırhlar,  döşemelik kumaşlar da Rabbimizin insana olan ikram ve ihsanını göstermektedir. Ayetlerde sayılan nimet çeşitleri özellikle Arabistan coğrafyasında bulunanları ifade etmektedir. Bu nimetlerin tadat edilmesinden, diğer coğrafyalardaki nimetlerin de insanlığa aynı maksatla ihsan edildiği anlaşılmalıdır.

Pasajda hatırlatılan tüm nimetler Allah’ın kudretinin mükemmelliğini göstermektedir. Akılını kullanabilenler için hepsi de kesin birer kanıt mahiyetindedir.

Pasajda verilen mesajlar başka ayetlerde de dile getirilmiştir:

23.De ki: “O, sizi inşa eden, size kulak, gözler ve gönüller oluşturandır. Sahip olduğunuz nimetlerin karşılığını ne de az ödüyorsunuz?”

24.De ki: “O, sizi yeryüzünde türetip üretendir ve siz O’na toplanıp götürüleceksiniz.”

                                                                                                       (Mülk/23, 24)

19.Ve onlar, üstlerindeki sıra sıra sıralanmış ve dürülmüş uçan şeylere göz atmıyorlar mı? Onları Rahmân’dan [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'tan] başkası tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi en iyi görendir.

                                                                                                       (Mülk/19)

43.Şüphesiz Allah’ın, bulutları sürüklediğini, sonra onları bir araya getirdiğini, sonra da üstüste yığdığını görmedin mi/ hiç düşünmedin mi? İşte görüyorsun ki bunların arasından yağmuru çıkarıyor. Ve O, gökten, içinde dolu bulunan dağ gibi bulutları indirir de onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de onu uzak tutar. Şimşeğin parıltısı nerdeyse gözleri alır!

                                                                                                          (Nur/43)

82.Buna rağmen eğer yüz çevirirlerse, artık sana düşen sadece apaçık bir tebliğdir.

83.Onlar, Allah’ın nimetini bilirler, sonra onu tanınmaz hâle getirirler. Onların çoğu kâfirlerdir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimselerdir.

Surenin bu ayetlerinde Rabbimiz, aslında kâfirlerin Allah’ın nimetlerini bildiklerini, buna rağmen nankörlük ettiklerini belirterek elçisinden tebliğ görevini yapıp gerisini düşünmemesini istemiştir. Zira bu kadar açıklamaya rağmen hala direniyorlarsa yapılacak başka bir şey yok demektir.

84.Ve her ümmetten bir şâhit getireceğimiz gün, artık kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere izin verilmez. Onlardan özür dilemeleri de istenmez.

85.Ve o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimseler, azabı gördükleri zaman, artık onlardan hafifletilmez ve onlara süre verilmez.

Bu ayetlerde kâfirlerin kâfir olduklarına dair tanık getirileceği bildirilmiştir. Sözü edilen bu tanıklar, o ümmetlere gönderilen peygamberlerdir, kişinin nefsi, yakınları, vahyler ve toplumudur.

Rabbimizin insanları sınaması, öğretmek için değil, dünya ve ahırete tanık oluşturmak içindir. Kimmse hakkındaki karara itiraz edemesin. Tıpkı okullardaki öğretmenlerin öğrencilerini sıvav yapma amacının, öğrencilerden öğrenmek olmayıp sınava giren öğrencilerin durumunun belirlenmesi, şahitlendirilmesi olduğu gibi.

Kıyamet gününde insanlar için, kendi nefsi, yakınları, toplumu, elçiler ve vahyler tanıklık edecektir.

Bu konuyla ilgili şu ayetlere de bakılabilir.

Bakara/ 143, Hacc 78, Fecr/21-23, , Nisa/ 41, 159, Nahl /84, 89, Kaf/ 21, Mü’min /51,  Hud/18, 19, Kasas/ 75, Fussılet /20-22, Nur/ 24, Ya Sin/ 65, Furkan/30, Maide/116-118

86.Ve ortak koşan o kimseler, ortak koştukları şeyleri gördükleri zaman: “Rabbimiz! İşte bunlar, Senin astlarından bizim kendilerine yakardığımız ortaklarımız olan kimselerdir” dediler. Koştukları ortaklar da hemen onlara, “Şüphesiz siz kesinlikle yalancılarsınız” diye söz attılar.

87.Ve onlar, o gün, Allah’a teslim oldular. Uydurmuş oldukları şeyler de kendilerinden uzaklaşıp gitti.

Bu ayetlerde müşriklerin ahıretteki sorgulanmalarından bir sahne nakledilmektedir. Bu sahnede müşriklere güvendikleri dağlara kar yağacağı mesajı verilmektedir. Çünkü kendi kabahatlerini üzerlerine atmak istedikleri sözde ilahları onları kandıranların kendileri olmadığını, müşriklerin yalancılardan başka bir şey olmadıklarını söyleyeceklerdir.

82.Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! O edindikleri ilâhlar, onların kulluklarını kabul etmeyecekler ve aleyhlerine dönüp karşı olacaklardır.

                                                                                            (Meryem/82)

6.İnsanlar bir araya toplandığı zaman da taptıkları kimseler kendilerine düşmanlar oldular. Ve onların kendilerine tapmalarını kabul etmeyenler idiler.

                                                                                       (Ahkaf/6)

63.Haklarında Söz gerçekleşen kimseler; “Rabbimiz! İşte bunlar bizim azdırdığımız kimselerdir. Biz nasıl azmışsak, işte bunları da öylece biz azdırdık. Biz, Sana karşı uzak olduk. Onlar sadece bizlere tapmıyorlardı” derler.

                                                                                            (Kasas/63)

Ve  Sebe/40, 41, Furkan/17-19, Ankebut/25.

87. ayette geçen “Ve onlar, o gün, Allah’a teslimiyeti koydular” ifadesi, müşriklerin o gün teslim bayrağını çekmekten başka çarelerinin kalmayacağı anlamındadır. Müşriklerin o günkü zilletleri Kur’an’da birçok kez  (Zümer/55-60,  Mülk/9-11,  Furkân/12-14, Enbiya/39, 40, Meryem/38, Secde/12, A’raf/38) dile getirilmiştir.

88.Küfreden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden ve Allah yolundan çeviren şu kimseler, Biz yaptıkları bozgunculuk nedeniyle onlara azap üstüne azap artırdık.

89.Ve Biz o gün, her ümmet içinde, kendilerinden kendi aleyhlerine bir şâhit göndereceğiz. Seni de onların üzerine şâhit getireceğiz. Biz bu kitabı da, her şeyi açıklayan ve Müslümanlara bir kılavuz, bir rahmet ve bir müjde olarak sana indirdik.

Bu ayet gurubunda da yine mahşerdeki bir başka sorgulama sahnesi sergilenerek müşrikler uyarılmaya devam edilmektedir. Bu sahnedeki suçlu tipi, bireysel suç işlemekten daha fazlasını yaparak kendisi dışında başkalarını da saptırmak için uğraşanlardır. Bu tür suçlular azap üstüne azap çekeceklerdir. Zira kendi suçları yetmezmiş gibi, bir de başkalarını saptırarak suç üzerine suç işlemişlerdir.

13.Onlar, elbette kendi yüklerini ve kendi yükleriyle birlikte nice yükleri de taşıyacaklar. Ve uydurup durdukları şeylerden kıyâmet günü kesinlikle sorgulanacaklardır.

                                                                                                    (Ankebut/13)

85.Kim hayır ve iyiliklere aracı olmakla yardımcı olursa, bundan kendisine bir pay vardır. Kim de kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla yardımda bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye güç yetirendir.

                                                                                                       (Nisa/85)

Bu suçlular hakkında peygamberler şahit olacak, toplumları şahit olacak, hatta kendi organları da aleyhlerine şahit olacaktır.

41.Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl?

                                                                                               (Nisa/41)

143.Ve işte böyle Biz, siz, insanlar üzerine şâhitler olasınız, Elçi de sizin üzerinize şâhit olsun diye sizi hayırlı bir önderli toplum yaptık. Üzerinde olduğun bu hedefi/stratejiyi belirlememiz de yalnızca, Elçi’ye uyan kimseleri, iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayıralım/ bildirelim diyedir. Tesbit ettiğimiz bu hedef/strateji, elbette, Allah’ın kılavuzluk ettiği kimselerin dışındakilere çok büyüktür. Ve Allah, imanınızı kaybedecek değildir. Hiç şüphesiz Allah, bütün insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir.

                                                                                                (Bakara/143)

24.O gün onların dilleri, elleri ve ayakları, yapmış oldukları işlere kendi aleyhlerinde şâhitlik edecektir.

                                                                                                   (Nur/24)

64.Bilerek reddettiğiniz/ inanmadığınız şeyler nedeniyle hadi bugün yaslanın ona! 65Bugün Biz, onların ağızlarının üzerine mühür vururuz; Bize elleri konuşur, ayakları da kazandıkları şeylere şâhitlik eder.

                                                                                            (Ya Sin/65)

20.Sonunda oraya geldiklerinde, onların işitme, görme duyuları ve derileri yaptıkları şeyler ile ilgili kendi aleyhlerinde şâhitlik ederler.

                                                                                            (Fussilet/20)

Ayrıntılı bilgi 84. Ayet tahlilinde verilmiştir.

89. ayetin “Biz bu kitabı da, her şeyi açıklayan ve müslümanlara bir kılavuz, bir rahmet ve bir müjde olarak sana indirdik” anlamındaki son cümlesi Kur’an’a yöneliktir. Kur’an’ın kılavuzluğu, rahmet ve müjde oluşu daha evvel de birçok kez vurgulanmıştı.

Aynı cümlede geçen “her şeyi açıklayan” özelliği ise aşağıdaki şu ayetlerde vurgulanmaktadır:

41,42.Şüphesiz Öğüt/Kur’ân kendilerine geldiğinde onu bilerek reddedenkimseler… Ve şüphesiz o Öğüt/Kitap, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan, övülen, övgüye lâyık bulunan tarafından indirilmedir. Önünden ve ardından/ hiçbir tarafından kendisine bâtılın gelmediği çok şerefli bir kitaptır.

                                                                                       (Fussilet/41, 42)

38.Ve yeryüzünde hiçbir irili-ufaklı kıpırdayan canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi önderli topluluklar olmasın. Biz Kitapta hiçbir şeyi noksan/yetersiz bırakmadık. Sonra onlar Rablerine toplanacaklardır.

                                                                                           (En’am/38)

90.Şüphesiz Allah, adaleti, iyileştirmeyi-güzelleştirmeyi ve yakınlara vermeyi emreder; hayâsızlıktan, kötülükten ve azgınlıktan nehyeder. O, düşünüp öğüt alırsınız diye size öğüt verir.

Rabbimizin 89. ayette beyan ettiği “Biz bu kitabı da, her şeyi açıklayan ve müslümanlara bir kılavuz, bir rahmet ve bir müjde olarak sana indirdik” ifadesi bu ayette açıklanmıştır. Bu ayet, yeryüzünde sosyal düzeni sağlayacak olan ana ilkeleri içermektedir. Bu ilkeler, insanlığı adalete, iyiye, güzele yönelten; hayâsızlıktan, kötülükten, azgınlıktan men eden ilkelerdir

Allah adaleti, ihsanı [iyileştirmeyi-güzelleştirmeyi] ve yakınlara vermeyi emreder

 عدالةADALET

Bu sözcük lügatte “bire bir karşılık, denge, denklik, eşitlik” demektir.[5] Kavramsal olarak ise “Sınırlama olmadan, herkesin haktan nasibini alabilmesi için eşit şartların oluşturulması” anlamına gelmektedir. Mesela bir toplumda vatandaşlık hakları, diline, dinine, etnik kökenine ve cinsiyetine bakılmadan herkes için eşit olmalıdır. Verilen cezalar da ayırım yapılmadan herkes için eşit ve suç ile orantılı olmalıdır.

Adalet, toplumları ayakta tutan en önemli değerdir.

8.Ey iman etmiş kişiler! Allah için, hakkaniyeti ayakta tutan tanıklar olunuz. Ve bir topluma olan kininiz, sizi adaletsizlik yapmaya sürüklemesin. Adaletli olun, adaletli olmak, Allah’ın koruması altına girmeye daha yakındır. Allah’ın koruması altına girin. Şüphesiz Allah, yaptıklarınıza haberdardır.

                                                                                        (Maide/8)

58.Şüphesiz Allah, size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Şüphesiz Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah, en iyi işiten, en iyi görendir.

                                                                                        (Nisa/58)

26.Ey Dâvûd! Gerçekten Biz/biz seni bu yerde eski yöneticinin yerine yönetici yaptık. O hâlde insanlar arasında hak aracılığıyla, haksızlık ve kargaşayı engelleyip adaleti sağla. Keyfe, arzuya uyma. O takdirde seni Allah’ın yolundan saptırır. Kesinlikle Allah yolundan sapanlar; hesap gününü umursamadıklarından kendileri için çok şiddetli bir azap vardır.

                                                                                          (Sad/26)

25.Andolsun ki Biz, elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların hakkaniyeti ayakta tutmaları ve Allah’ın, dinine ve elçilerine, kimse kendilerini görmediği ve tanımadığı yerlerde yardım edenleri belirlemesi için beraberlerinde kitabı ve ölçüyü indirdik. Biz, kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlar için yararlar bulunan demiri de indirdik. Şüphesiz Allah, çok kuvvetlidir, mutlak üstündür.

                                                                                      (Hadid/25)

29.De ki: “Rabbim hakkaniyeti emretti. Her mescidin yanında; toplum içinde yüzünüzü; tüm benliğinizi O’na doğrultun ve dini yalnız Kendisine has kılarak Rabbinize yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi O’na döneceksiniz.”

                                                                                    (A’raf/ 29)

135.Ey iman etmiş kimseler! Kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, Allah için tanıklık eden kimseler olarak hakkaniyeti tümden ayakta tutanlar/ gözetenler olun. İster zengin olsun, ister fakir olsun, bilin ki Allah, ikisine de daha yakındır. Artık adaleti yerine getirebilmek için boş-iğreti arzunuza uymayın. Eğer eğip bükerseniz veya geri durursanız, biliniz ki şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

                                                                                          (Nisa/135)

İHSAN

“İhsan” sözcüğü genelde iyilik, güzellik üretme; cömert, hoş görülü, affedici, merhametli ve nazik olma, bencil olmama gibi anlamlarda kullanılmıştır. Ancak sözcüğün asıl anlamı “iyileştirme-güzelleştirme” demektir. Rabbimizin emrettiği “ihsan”, kendimizdeki, ailemizdeki, çevremizdeki ve ülkemizdeki kötülüklerin, çirkinliklerin iyileştirilmesi ve güzelleştirilmesi eylemlerini de içeren kapsamlı bir emirdir. Bu anlamıyla “ihsan”, pasif bir iyi olma halini aşarak çevreye de etki eden bilinçli ve aktif bir iyileştirme, güzelleştirme faaliyetidir.

AKRABALARA VERMEK

Rabbimiz akrabaya [kan bağı ve evlilik bağı ile oluşan yakınlara] vermeyi emrederken neyin verileceğini bildirmemiştir. Böylece akrabaya verilecek olan şeyler genelleşmiştir. Bunun anlamı, sevgiden, selam ve iyi muameleden başlayıp maddi ve manevi her türlü yardım ve desteğe kadar uzanan bir kapsam içinde yakınlara her şeyin verilebileceğidir. Rabbimiz “yakınlara verme”yi emrederek akrabaların maddi ve manevi sorunlarını yüklenmenin başta müminler olmak üzere insanlığın ahlakî sorumluluk alanı içerisinde olduğu mesajını vermektedir.

Bu mesaj başka ayetlerde de yer almıştır:

1.Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten oluşturan, ondan eşini oluşturan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip yayan Rabbinizin koruması altına girin. Ve kendisiyle birbirinizle dilekleştiğiniz Allah’ın ve akrabalığın koruması altına girin. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir.

                                                                                                        (Nisa/ 1)

23,24.Ve senin Rabbin kesin olarak, Kendisinden başkasına kul olmamanızı, anne ve babayı iyileştirmeyi- güzelleştirmeyi karar altına aldı. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererse, sakın onlara “Öf” deme, onları azarlama; onlara çok duyarlı davran. Ve ikisine de onurlu, tatlı ve güzel söz söyle. Ve merhametinden dolayı onlar için alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki: “Rabbim! Onların beni küçükten eğitip görgülü biri olarak yetiştirdikleri gibi, onlara rahmet et.”

                                                                                                (İsra/23- 24)

hayâsızlıktan, kötülükten ve azgınlıktan nehyeder.

FAHŞA [HAYASIZLIK]

“فحشاء  Fahşa” sözcüğü “çirkin iş, yüz kızartıcı söz veya davranış, olması gereken sınırı aşmak, söz ve cevapta taşkınlık etmek” anlamlarına gelmektedir. Sözcüğün çoğulu “فواحش   fevahiş”tir.

DilciRagıb el-İsfehanî de“Fuhş”, “fahşa” ve “fahişe” sözcüklerini kendi lügatinde “son derece çirkin söz ve fiiller” olarak tanımlamıştır.[6]

Âl-i Imran/135’de “fena iş” olarak nitelenen “fahişe” sözcüğü, Kur`an`da on üç yerde, çoğulu “fevahiş” sözcüğü ise dört yerde geçmektedir. Sözcük genel olarakKur`an`da  birden çok aşırılık için kullanılmıştır. Gerek bu aşırılıkların ne olduğu, gerekse bu kavramla ilgili diğer açıklamalarımız daha önce Necm suresinin tahlilinde verildiğinden, detayın oradan okunmasını öneriyoruz. 

MÜNKER [KÖTÜLÜK]

“Münker”, insanlık tarafından kötü olarak kabul edildiği gibi, Yüce Allah tarafından da çirkin görülen şeylerdir.

Rabbimiz Kur’an’da “ma’rûfu emr” ve “münkerden nehy” emriyle insanlığın iyi ve kötü, yararlı ve zararlı, güzel ve çirkin, olumlu ve olumsuz şeyler, davranışlar ve olgular arasında doğru ayrım yapabilecek bir vicdanî yetiyle donatıldığına işaret etmektedir. Neyin iyi neyin kötü olduğunu doğasına yerleştirilen bu vicdanî yetiyle değerlendirebilen insan, kendisini sınırlayan müteal [aşkın, transandantal, ilahî] kaynaklı değer ölçüleri olmadan bu içsel mekanizmayı özenli kullanamamakta, tam tersine, çeşitli psikolojik mekanizmalar kullanarak kötüyü, çirkini, yanlışı meşrulaştırma çabasına girişmektedir. “Şeytanın kişiye kendi yaptıklarını güzel, süslü göstermesi”, bu meşrulaştırıcı psikolojik mekanizmaları fark etmeyen insanın içine düştüğü içsel bir tuzak olarak da değerlendirilebilir. Rabbimiz insanın sağduyusu ile doğru olarak tanıdığı “münker”i kendisi de yasaklayarak insanlığın vicdanî tanısını desteklemekte ve ona kötüyü ve kötülüğü önlemeyi sağlayacak güçlü bir dinî müeyyide kazandırmaktadır. Çünkü insan mutlak zararlı olduğunu bildiği şeylerden kaçınma konusunda bile kendini yeterince denetleyememektedir. 1930’lu yıllarda ABD’de getirilen alkollü içki yasağının tüm yasal zorlamalara rağmen başarılı olamayışı, buna karşılık İslam toplumlarında alkollü içki kullanma oranındaki belirgin düşüklük, “kötü” olanı engellemede dinî müeyyidenin ne denli etkili olduğunu gösteren iyi bir örnektir.

 البغىBAĞY [AZGINLIK]

البغىBağy” sözlükte “tecavüz, haktan dönme, zulüm, kibir ve fesat” anlamındadır.[7] Sözcük, konumuz olan ayette genel anlamda kullanıldığından, ister Allah’a, ister yaratıklara karşı olsun, her türlü taşkınlığı, haksız başkaldırıyı ifade etmektedir.

33.De ki: “Rabbim, sadece iğrençlikleri; onun açık ve gizli olanını, günahları, haksız yere başkaldırmayı, haklarında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram etmiştir.”

      (A’raf/33)

91.Ve sözleşme yaptığınızda Allah’ın ahdini/Allah’a verdiğiniz sözleri yerine getirin. Yeminlerinizi/ sözleşmelerinizi sağlama aldıktan ve Allah’ı kendinize kesin olarak kefil kıldıktan sonra da onları bozmayın. Şüphesiz ki Allah, işlediğiniz şeyleri bilir.

92.Bir ümmet, diğer bir ümmetten daha çoktur diye, yeminlerinizi aranızda aldatma aracı edinerek, ipliğini sağlamca eğirdikten sonra, onu söküp bozan kadın gibi de olmayın. Şüphesiz Allah, sizi bununla sınıyor. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri kıyâmet günü size kesinlikle açıklayacaktır.

Rabbimiz bu ayetlerde toplumsal yaşamın düzgün yürümesi için hayatî öneme sahip bir ahlak kuralını buyurarak müminlerin bu ahlakî kurala uygun davranıp davranmadıklarının onlar için sorumluluk getiren bir sınama olacağı bildirilmektedir. Sözü edilen ahlak kuralı, toplumsal yaşamın olmazsa olmazı sayılan “sözleşmelere sadakat” ilkesidir.  İnsanlar verdikleri sözde durmalı, yaptıkları sözleşmelere uymalı, yeminler ve sözler kesinlikle bir aldatma aracı olarak kullanılmamalıdır.

34..Ergenlik çağına erinceye kadar yetimin malına da –en güzel bir şekilde olması dışında– yaklaşmayın. Ahdi/ verilmiş sözünüzü de yerine getirin. Şüphesiz verilen sözde sorumluluk vardır.

                                                                                                            (İsra/34)

152.Yetimin malına da yaklaşmamanızı, -Yalnız erginlik çağına erişinceye kadar en güzel biçimde yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz.-

ölçüyü,  tartıyı hakkaniyetle tastamam yapmanızı, -Biz kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile; kapasitesi dışındaki bir şeyle yükümlü tutmayız.-

söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa adil olmanızı

ve Allah’a verdiğiniz sözü tastamam tutmanızı.’ -İşte bunlar öğüt alıp düşünesiniz diye Allah’ın size yükümlülük olarak ulaştırdıklarıdır.-”

                                                                                                   (En’am/152)

ALLAH’IN AHDİ

Bu ifade ile insanın kendi irade ve ihtiyarı ile üstlendiği her söz kastedilmiştir. Yüce Allah insanların kendi istek ve tercihleri ile yaptıkları anlaşmaları bozmalarını kınamakta, böyle yapanları şiddetli bir şekilde azarlamaktadır. Ahdi [sözü] bozmak Allah’ın lanetlediği fiillerin başında gelir. Bunun nedeni, ahdi bozmanın toplumda büyük zararlara sebebiyet vermesidir.

Ahdini bozanlar Felak suresinde “düğümlere tükürüp üfleyenler” olarak da nitelenmiştir:

1-5.“Oluşturduğu şeylerin kötülüğünden ve çöktüğü zaman karanlığın kötülüğünden ve düğümlere tükürüp üfleyenlerin/sözleşmelere uymayanların kötülüğünden ve kıskandığı zaman kıskananın kötülüğünden çatlamaların Rabbine; sıkıntıları ortadan kaldıran Allah’a sığınırım” de!

                                                                                     (Felak/1-5)

8.Ve onlar, emanetlerine ve antlaşmalarına riâyet eden kimselerdir.

                                                                             (Mü’minun/8)

22.Ancak “salâtçılar” [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmayı ilkeleştirmişler] bunun dışındadır.

23.Salâtçılar ki salâtlarını [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmalarını; toplumu aydınlatmayı] sürdürenlerdir.

24,25.Ve salâtçılar, kendi mallarında, isteyen ve istemekten utanan yoksullar için belli bir hak olan kimselerdir.

26.Ve salâtçılar, ceza gününü tasdik ederler.

27.Ve salâtçılar, Rablerinin azabından korkanlardır.

28.–Şüphesiz Rablerinin azabından güvende olunmaz.–

29-31.Ve salâtçılar, ırzlarını koruyanlardır. –Ancak eşleri ve sözleşmelerinin sahip oldukları hariçtir. Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar. Artık ötesini isteyenler; işte onlar sınırı aşanların ta kendileridir.–

32.Ve salâtçılar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.

33.Ve salâtçılar, şâhitliklerini yerine getirirler.

34.Ve salâtçılar, salâtları [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma ilkeleri] üzerine korumacıdırlar.

35.İşte bu salâtçılar, cennetlerde ağırlanırlar.

                                                                             (Mearic/22- 35)

Ve  Bakara/177, Ahzab/23, Ra’d/20, Bakara/40, Ahzab/15, Al-i Imran/76.

Yemin eden, ahitleşen ve ahdini sağlamlaştırıp pekiştirdikten sonra bozan kimselerin durumu, konumuz olan ayette, yününü eğirip sağlam bir şekilde büktükten sonra onu tekrar çözen bir kadının durumuna benzetilmektedir. Bir kadının kendi eğirip büktüğü yünü tekrar çözmeye kalkması, ahitlerini bozanları karakterize etmek için yapılan bir tasvirdir. Arap örfüne göre yapılan bu benzetmenin belirli bir kadını işaret ettiği nakillerde yer alsa bile, karakterize ettiği kişiliğin ahitlerini bozan tüm erkek ve kadınları kapsadığı açıktır.

Ayetle ilgili olarak klasik eserlerde şu nakil yer almaktadır:

Rivayet olunduğuna göre, Mekke’de Amr b. Ka’b b. Sa’d b. Teym b. Murre kızı Rayta diye bilinen ah­mak bir kadın varmış. Bu kadın bu şekilde yaparmış. İşte bu benzetme onadır. Bu açıklamayı el-Ferrâ yapmıştır. Abdullah b. Kesir ve es-Süddî de bunu nakletmekle birlikte kadının adını vermemişlerdir.[8]

Ne yazık ki, ekonomik, politik ve kişisel çıkarlar söz konusu olduğunda, toplumda büyük tanınan ve çeşitli özellikleriyle temayüz etmiş pek çok kişinin kolayca ahitlerini bozduğu, çeşitli mazeretler ileri sürerek verilen sözleri yerine getirmemeye çalıştığı gözlenmektedir. Müslüman toplumların bu konudaki ahlakî disiplinsizliği, sosyal bir yara olarak nitelenebilecek kadar yaygın bir tablo arz etmektedir. Müslümanlar daha birçok ahlakî değer gibi, sözünde durma, ahitlerini yerine getirme, yeminlerinin muktezasına uyma gibi konularda da Kur’an’ın temel ahlâk parametrelerini iyi anlayıp içselleştirmeli, böylece ahlâk bakımından topluma örneklik etmeye elverişli bir kişiliğe kavuşmalıdır.

89.Allah, sizi, kasıtsız olarak yaptığınız/ağız alışkanlığı yeminlerinizden sorumlu tutmaz. Fakat kasıtlı yaptığınız/sözleşmeler oluşturduğunuz yeminlerinizden sizi sorumlu tutar; onun kefareti, ehlinize yedirdiğinizin en hayırlısından/en iyisinden on miskini yedirmek veya giydirmektir. Veyahut da bir köleyi özgürleştirmektir. Verecek bir şey bulamayan kimse için de üç gün oruç tutmaktır. Bu, bozduğunuz zaman yeminlerinizin kefaretidir. Ve yeminlerinizi koruyun. İşte Allah, karşılığını ödersiniz diye âyetlerini sizin için böyle açığa koyar.

                                                                                                          (Maide/89)

93.Ve Allah dileseydi elbette hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat Allah dilediğini saptırır ve dilediğine de doğru yolu kılavuzlar/ dileyeni saptırır, dileyene kılavuzluk eder. Ve şüphesiz ki siz, bütün yaptıklarınızdan sorulacaksınız/sorumlu tutulacaksınız.

94.Ve yeminlerinizi aranızda aldatma ve bozgunculuğa/ kargaşaya araç edinmeyin. Sonra ayak sağlam bastıktan sonra kayıverir ve Allah yolundan saptığınız için, kötülüğü tadarsınız. Büyük azap da sizin içindir.

95.Ve Allah’ın ahdini/ Allah’a verilen sözleri az bir bedel karşılığında satmayın. Eğer bilirseniz kesinlikle Allah katındaki; o, sizin için daha hayırlıdır.

96.Sizin yanınızdaki tükenir, Allah’ın katındaki ise kalıcıdır. Ve Biz kesinlikle sabredenlere ecirlerini, yaptıklarının daha güzeli olarak karşılık vereceğiz.

Rabbimizin toplumsal ilkelere yönelik direktifleri bu ayet grubunda da devam etmektedir. Ayetlerin ifadeleri herkesin anlayacağı ölçüde açık ve beliğdir.

93. ayetteki “Ve Allah dileseydi elbette hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat Allah dilediğini saptırır ve dilediğine de hidayet verir [dileyeni saptırır dileyeni doğru ulaştırır]”  ifadesi, “sizi tek bir dine sa­hip kılardı, sizi robot gibi yapardı; ama özgür bıraktı, size irade, tercih hakkı tanıdı” demektir.

94. ayette yeminlerin [sözleşmelerin] kötüye kullanılmaması istenmekte ve böyle yapmanın doğuracağı kötü sonuçların dönüp sözleşmelere ihanet edenleri de etkileyeceği bildirilmiştir.

224.Ve iyilerden olmanıza, Allah’ın koruması altına girmenize, insanlar arasını düzeltmenize, Allah’ı, yeminleriniz için engel yapmayın; “Yapardım ya Allah’a yemin ettim, artık yeminimi bozamam” demeyin. Ve Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.

                                                                                                       (Bakara/224)

95. ayette ise genel ahlak ilkelerine işaret edilerek menfaat için din değiştirme, dalkavukluk yapma, yalancı şahitlik, çıkar amacıyla görevi kötüye kullanma, çıkar karşılığı zalimleri destekleme ve onlarla işbirliği yapma, rüşvet, irtikâp gibi davranışlar yasaklanmaktadır.

97.Erkek-dişi, mü’min olarak kim iyi amel işlerse kesinlikle onu güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve kesinlikle onların ücretlerini, yapmış oldukları amellerin daha güzeliyle ödüllendireceğiz.

Toplumsal huzur ve refaha yönelik bir dizi direktif veren Rabbimiz, bu direktiflere riayet ederek iyi işler yapanlara dünyada güzel ve huzurlu bir hayat, ahırette de yaptıklarından daha güzel karşılıklar bahşedeceğini müjdelemektedir. Buna göre, imanlı olarak yapılan her işin karşılığında, kadın veya erkek, bu dünyada rahat, huzurlu ve mutlu bir hayata, ahırette de yaptıklarından daha iyi bir ödüle kavuşturulacaktır. Üstelik yapılan işlerin en güzeli ne ise, onu yapanlar sanki tüm ömürleri boyunca onu yapmışlar gibi ödüllendirilecektir.

Ayette açıkça görüldüğü gibi, amellerin işe yaraması imanlı olmak şartına bağlanmıştır. İmanı olmayanların amelleri işe yaramayacaktır.

105.İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na ulaşmayı bilerek reddetmiş/ inanmamış kimselerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitti. Artık kıyâmet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız/ hiç bir değer vermeyiz.

                                                                                                    (Kehf/105)

91.Şüphesiz ki küfretmiş; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmişve bu durumda oldukları hâlde de ölen şu kişilerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın –onu fidye/kurtulmalık verseler bile– asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur.

                                                                                                     (Al-i Imran/91)

 7,8.Artık her kim, zerre miktarı bir hayır işlerse onu görecek, her kim de zerre miktarı bir şer işlerse onu görecektir.

                                                                                                        (Zilzal/7, 8)

98.Öyleyse Kur’ân öğrenip öğrettiğin zaman Racim Şeytan’dan; [aklınıza hemen geliveren, iyiden iyiye düşünme sonucu olmayan, sizi mahvedecek mesnetsiz düşünceler üreten yetiden] Allah’a sığın/ sığındığına inan.

99,100.Şüphesiz ki iman etmiş ve Rablerine işin sonucunu havale eden kimseler üzerinde Şeytan-ı Racim’in hiçbir zorlayıcı gücü yoktur. Onun zorlayıcı gücü, ancak kendisini, yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakın edinenler ve Allah’a ortak koşanların ta kendileri olan kimseler üzerinedir.

Bu ayetlerde Rabbimiz insanı bekleyen büyük tehlikeye dikkat çekmektedir. Bu tehlike Şeytan-ı Racim’dir. İnsan yaptığı işleri Allah rızası için yapmalı, o işlere Şeytan-ı Racim’in burnunu sokturmamalıdır. Şeytan-ı Racim’in yapılan işlerde payı olması, bu amellerin iyi amel olmaktan çıkması demektir.

96.Sen, kötülüğü en güzel bir şeyle sav. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyleri çok iyi biliriz.

97,98.Ve de ki: “Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım! Ve Rabbim! Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.”

                                                                                          (Mü’minun/96- 98)

ŞEYTANDAN ALLAH’A SIĞINMAK:

Şeytandan Allah’a sığınmak, “Euzu billahi mine’ş-şeytanirracim [Kovulmuş Şeytan’dan Allah’a sığınırım]” ifadesini dile getirmek veya “Allah’ım, şeytandan sana sığınırım, beni ondan koru!” demek değildir.

Şeytandan Allah’a sığınmak:

* Şeytan tipler ve güçler tarafından dayatılan düşünce ve amelleri behemehal Allah’ın gönderdiği Kur’an terazisinde tartmaktır.

* Şeytanın aklımıza, fikrimize zerk ettiği zehirleri Allah’ın Kur’an’da bize ikram ettiği panzehirle tedavi etmektir.

* Doğruyu Allah’tan öğrenip şeytanın bizi saptırmasına engel olmaktır.

* Fırtınaya tutulan geminin hemen limana sığınması gibi, derhal Kur’an’a sarılıp problemleri Kur’an ile çözmektir. Bilinmelidir ki, anlamadan Kur’an okumakla bu problemler çözülemez.

Kovulmuş Şeytan’dan Allah’a sığınılması direktifi, salt sığınma sözünü söylemekle yerine getirilebilecek bir emir değildir. Zira ayette “Allah’a sığınırım de!” veya “Allah’a sığınmak istiyorum de!” değil, “Allah’a sığın/ sığındığına inan!” denilmektedir.

O hâlde yapılacak iş, yukarıda da söylediğimiz gibi, insanın Allah’ın sözlerine teslim olarak hayatını sadece o sözlere göre düzenlemesidir. Sonuç olarak insan mutlaka aklını çalıştırmaya yönelmeli ve kalbe sürekli vesvese veren şeytanlardan korunmak için Allah’a, O’nun kitabına sığınmalıdır.  Ayetteki “isteız” ifadesindeki “s” harfinin İtikat anlamı dikkate alındığında da anlaşılıyor ki, Allah’a sığınmak, “Kur’an okuma” ile olmaktadır.

Şeytan-ı Racim insana sadece vesvese verir. Ne kadar vesvese verirse versin, insan üzerinde herhangi bir zorlayıcı gücü yoktur.

Konuyla ilgili ayetlerden birkaçı şunlardır:  (Hacc/52,  A’raf/201, Sad/82-83, İbrahim/22, Ba­kara/168, 169, Bakara/208, Nisa/38, Nisa/76, Mücâdele/19, Zuhruf/36, 37,  En’am/121, A’raf/27, A’raf/30, İsra/26, 27, Meryem/44.

“Şeytan-ı Racim’den Allah’a sığınma” konusu daha evvel A’raf ve Fussılet surelerinde ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

101.Ve Biz bir âyet yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman –Allah ne indirdiğini daha iyi bilen olmasına rağmen– onlar, “Sen, ancak bir uydurucusun” dediler. İşin doğrusu onların çoğu bilmiyorlar.

102.De ki: “Allah, onu; indirdiğini, Rabbinden ruhulkudüs; Toplumu canlandıran Allah ilkesi olarak,  iman etmiş kimseleri güçlendirip kökleştirmek/tutundurmak için ve Müslümanlara bir müjde ve kılavuz olmak üzere, hak ile indirmiştir.

103.Ve kesinlikle Biz biliyoruz ki, onlar “Sadece, o’na bir beşer öğretiyor” diyorlar. Peygamber’e öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili yabancıdır. Kur’ân ise apaçık bir Arapça’dır.

Yüzbirinci ayette Rabbimiz bazı ayetleri kaldırıp onların yerine başka ayetler getirdiğini açıklamaktadır. Benzeri bir açıklama Bakara suresinde de yapılmıştır:

106.Biz, bir âyetten/alâmetten/göstergeden her neyi kaldırır veya söylettirmezsek, ondan daha iyisini yahut benzerini getiririz. Sen, Allah’ın şüphesiz her şeye en iyi güç yetiren olduğunu bilmedin mi?

                                                                                      (Bakara/106)

Rabbimiz bu ayetlerde peygamberlere gelen vahyin evrensel hükümler içerenleri hariç, yöresel ve süreli olanlarından bazısının kaldırılması meselesine işaret etmektedir. Buna göre, Rabbimiz daha evvel gönderdiği kitaplardaki yöresel ve süreli ilkeleri kaldırıp onların yerine Kur’an ile evrensel ve tüm zamanlara yönelik ilkeleri getirmiştir.

Burada sözü edilen “kaldırma” işleminin anlamı, Resulullah’a gelmiş vahiylerin değiştirilmesi, unutturulması, terk ettirilmesi değildir. Rabbimiz Kur’an’da bunların söz konusu olmayacağını daha ilk vahiylerde bildirmiştir:

6-8.Bundan böyle sende bilgi birikimi sağlayıp onu başkalarına ulaştırtacağız sonra da sen unutmayacaksın/ terk etmeyeceksin. Ancak Allah dilerse başkadır. Kuşkusuz ki O, açığı da bilir, gizliyi de. Ve sana “En Kolay Olan”ı/ seni en çok mutlu edecek olan şeyleri kolaylaştıracağız.

                                                                                                  (A’la/6-8)

Nesh konusu, Bakara/106’nın tahlilinde daha ayrıntılı olarak verilmiştir.

101 ve 102. ayetlerde Kur’an’ın indirilişi konusuna tekrar değinilmiş, Kur’an hakkında ileri sürülen şüpheler nakledilerek bu şüphelere makul ve tatmin edici cevaplar verilmiştir.

Görüldüğü gibi, 101. ayette açık ve net olarak Kur’an’ın “Allah’ın indirmesi” olduğu bildirilmektedir. 102. ayetteki “Ruhulkudüs” ifadesini “Cebrail” olarak yorumlayanlar ise bu yorumlarına dayanarak Kur’an’ı Cebrail adlı meleğin indirdiğini ileri sürmektedirler.

Bu nedenle daha evvel ayrıntılı olarak ele aldığımız “Ruhu’l-Kudüs” ve bununla ilgili konuları tekrar hatırlatma gereği duyuyoruz.

“RUHÜ’L-KUDÜS” TAMLAMASININ TAHLİLİ:

“Ruh” sözcüğünün esas anlamı “can [vücudu diri tutan cevher]” demektir.[9] Ancak sözcük Kur’an’da bu anlamda değil, “kişi ve toplumları toplumsal hayatta diri, sağlıklı kılan can, vahiy” anlamında kullanılmıştır. Bu hususun ayrıntıları Kadr suresinin tahlilinde belirtilmiştir.

“Kudüs” sözcüğünün anlamı ise bu sözcüğün hangi sözcükten geldiğine dair yapılacak kabule bağlıdır ve bunun için iki olasılık söz konusudur:

1- Sözcüğün “temizlik” anlamındaki “kuds” sözcüğünden geldiği kabul edilirse, “kudüs” sözcüğü de “temiz” anlamına geliyor demektir. “Kuds” sözcüğü ve onun “mukaddes”, “mukaddesat”, “nükaddisü” gibi türevleri Kur’an’da on bir yerde geçmektedir.

2- Sözcüğün Allah’ın isimlerinden biri olan “ قدّوسKuddüs” sözcüğünden bozulduğu kabul edilirse, “kudüs” sözcüğü de “tüm kirliliklerden arınık, tertemiz” anlamına geliyor demektir. Sadece Allah için kullanılan “Kuddüs” sözcüğü, Haşr suresinin 23. ve Cuma suresinin 1. ayetlerinde olmak üzere Kur’an’da iki yerde geçmektedir.

“Ruh” ve “kudüs” sözcüklerinin anlamları belli olduğuna göre, “Ruhü’l-Kudüs” tamlamasının anlamının da yukarıdaki her iki anlamdan hangisinin kabul edileceğine bağlı olarak iki şıklı olması söz konusudur:

1- “Kudüs” sözcüğünün anlamının “temiz” olduğu kabul edilirse, “Ruhü’l-Kudüs” tabiri de “Temiz ilâhî bilgi, Allah’tan gelen temiz bilgi” anlamına gelir.

2- Allah’ın isimlerinden olan “el-Kuddüs”ün zamanla halk ağzında değişerek “Kudüs” şekline dönüştüğü kabul edilirse, “Ruhü’l-Kudüs” tamlamasının anlamı da “Tertemizin [tüm eksikliklerden temizlenmiş olan Allah’ın] ruhu [canı], vahyi, bilgisi” demek olur. Nitekim klâsik tefsircilerden Mücahit ve Rebii de “el-Kudüs” sözcüğünün Allah’ın isimlerinden biri olduğunu söylemişlerdir. Bu kabul doğrultusunda “Ruhü’l-Kudüs” ifadesinin “Allah’ın ruhu” anlamına geldiği görüşü zaten Kur’an’dan da destek bulmaktadır. Çünkü Kur’an’da geçen her “ruh” sözcüğü Allah’a nispet edilmiştir. Meselâ Âdem’e ve Meryem’e “Ruhumuzdan üfledik” denildiği gibi, elçi Zekeriyya’nın (as) Meryem’e ilettiği bilgiler için de “Ruhumuz” ifadesi kullanılmıştır:

Sonuç olarak, “kudüs” sözcüğünün geliş yerinin farklılıkları da hesaba katılarak yapılan tahliller, “Ruhü’l-Kudüs” ifadesinin “Allah’ın ruhu, Allah’ın vahyi, Allah’tan gelen bilgi” anlamlarına geldiğini göstermektedir. “Ruhü’l-Kudüs” tamlamasının bu anlamı taşıdığı, tamlamanın geçtiği ayetlerden de kolayca anlaşılmaktadır.

Tekrar konumuz olan Nahl/102’ye dönersek, mevcut meallerde bu ayetin nasıl anlamlandırıldığının öncelikle bilinmesi gerekmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığınca hazırlanan meal başta olmak üzere birçok mealde Ruhü’l-Kudüs”ün “Cebrail” olduğu peşinen kabul edilerek ayet genellikle şöyle anlamlandırılmaktadır:

“Onlara de ki: Kur’an’ı Cebrail, iman edenlere sebat vermek, Müslümanlara bir hidayet ve bir müjde olmak için Rabbinin katından hak olarak indirdi.”

Oysa bizim çevirimizde “Ruhü’l-Kudüs”ün indirmesi değil, inmesi söz konusudur. Ayetin “Kul [De ki]” ifadesiyle başlaması, bu ayetin birilerine cevap niteliğinde olduğunu göstermektedir. Bu sebeple ayet, paragrafı oluşturan diğer ayetlerle birlikte değerlendirilmelidir. Ayetin ait olduğu paragraf 101–103. ayetlerden oluşmuştur. Buna göre paragraf şöyledir:

101.Ve Biz bir âyet yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman –Allah ne indirdiğini daha iyi bilen olmasına rağmen– onlar, “Sen, ancak bir uydurucusun” dediler. İşin doğrusu onların çoğu bilmiyorlar.

102.De ki: “Allah, onu; indirdiğini, Rabbinden ruhulkudüs; Toplumu canlandıran Allah ilkesi olarak,  iman etmiş kimseleri güçlendirip kökleştirmek/tutundurmak için ve Müslümanlara bir müjde ve kılavuz olmak üzere, hak ile indirmiştir.

103.Ve kesinlikle Biz biliyoruz ki, onlar “Sadece, o’na bir beşer öğretiyor” diyorlar. Peygamber’e öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili yabancıdır. Kur’ân ise apaçık bir Arapça’dır.

                                                                                                        (Nahl/101–103)

Görüldüğü gibi, 101. ayette açık ve net olarak Kur’an’ın “Allah’ın indirmesi” olduğu bildirilmektedir. Oysa 102. ayetle ilgili olarak Kur’an’ı Cebrail adlı meleğin indirdiği yolundaki Kur’an dışı kabul, 102. ayet ile 101. ayetlere verilen anlamlar arasındaki çelişkinin görmezden gelinmesine yol açmıştır.

Resmi mushaftaki bu çelişki iki yolla çözülür. Şöyle ki:

101. ayetteki “والله اعلم بما ينزل” ifadesi dikkate alındığında 102. ayetteki “ نزلnezzele” fiilinin failinin “ اللهAllah” olması gerekmektedir. Bu takdirde “ هHu” zamirinin mercii de “101. Ayetteki “ ماma” ismi mevsulü olacaktır. Bu gerçekler karşısında da ayet metnindeki  ref halinde  okunan  “ روح القدسruhulkudüs”  olarak okunan ifade de “ruhalkudüs” şeklinde  “hal” olarak okunmalıdır.

Ortaya çıkan sonuç özet olarak şudur: Kur’an’da geçen “Ruhü’l-Kudüs” ifadeleri, “Vahy, Allah’tan gelen temiz, sağlam bilgiler” demek olup kesinlikle “Cebrail adı verilen vahiy meleği” demek değildir.

Kur’an’da bir tek yerde geçen “er-Ruhü’l-Emîn” ifadesinin de bu doğrultuda ele alınması gerekmektedir:

192.Ve şüphesiz ki bu apaçık kitap, kesinlikle âlemlerin Rabbinin indirmesidir. 193-195.O apaçık kitapla, uyarıcılardan olasın diye apaçık bir Arapça lisan ile senin kalbine Güvenilir Can [ilâhi mesajlar, güvenilir bilgi] indi. 196.Ve şüphesiz Güvenilir Can [güvenilir bilgi], kesinlikle öncekilerin kitaplarında da vardı.

                                                                                    (Şuara/192–196)

Şuara/193’te bir sıfat tamlaması olarak “er-Ruhü’l-Emîn” şeklinde yer alan bu ifade, bir isim tamlamasıymış gibi “ruhü’l-emin” şeklinde telâkki edilmekte ve böylece büyük yanlışlıklara sebebiyet verilmektedir. Nitekim Kur’an’ın Cebrail adındaki melek tarafından indirildiği yolundaki peşin kabule dayanan geleneksel anlayış, bu ayeti de “Onu Ruhü’l-Emin [Cebrail] indirdi” diye yanlış meallendirmiş ve zihinlerde bu yanlışla yer etmesine yol açmıştır. Oysa bu meal, ayetin lâfzî manasına uygun olmadığı gibi, hem Şuara/192’deki “O, âlemlerin Rabbinin [Allah’ın] indirmesidir” ifadesiyle hem de Kur’an’ın Allah tarafından indirildiğini bildiren yüzlerce ayetle de çelişmektedir. Bu çelişki de yine “nezele [indi]” fiilinin geçişsiz olmasına rağmen geçişli anlama gelecek şekilde “indirdi” olarak ifade edilmesinden kaynaklanmaktadır. Hâlbuki yüzlerce ayetin anlamıyla oluşturulan bu çelişkinin ortadan kaldırılması için, ayette geçen “bihi” ifadesindeki “be” harf-i cerrinin “ilsak” için değil de “musahabe” için alınması yeterlidir. Bu takdirde “nezele” fiili geçişsiz anlamı ile “onunla indi” olarak ifade edilir ve diğer ayetlerle oluşturulmuş olan çelişki de ortadan kalkmış olur.

Netice olarak, Şuara/193’te geçen “er-Ruhü’l-Emin” ifadesinin kişileştirilerek “Cebrail” olarak yorumlanması yanlıştır. Burada “emin, güvenilir, sağlam” olarak nitelenmiş olan ve uyarıcılardan olmasını sağlamak için peygamberimizin kalbine Allah tarafından indirilmiş olduğu bildirilen “ruh, bilgi, vahiy”, Mücadele/22’de de açıkça ifade edildiği gibi, inananları güçlendirmek üzere yine Allah tarafından indirilmiştir.

Kur’an’da Kur’an’ın indirilmesi, kitabın indirilmesi, ayetlerin indirilmesi, surelerin indirilmesi, meleklerin [vahiylerin] indirilmesi, hikmetin indirilmesi, Tevrat’ın indirilmesi, İncil’in indirilmesi, Furkan’ın indirilmesi ile ilgili üç yüz civarında ayet mevcuttur. Bu ayetlerin hepsinde de bunları indirenin Allah olduğu bildirilmiştir. Kur’an’ı başkasının indirdiğini bildiren hiçbir ayet yoktur, olamaz da… Çünkü Kur’an asla ve kat’iyen kendisiyle çelişmez.

Konumuz olan Nahl/102, 103’den anlaşıldığına göre, bu ayetler bazı olaylar üzerine inmiştir:

Andolsun ki onların ‘Ona muhakkak bir insan öğretiyor’ dediklerini biliyoruz“buyruğunda, Hz. Peygamber’e öğretiyor dedikleri bu şahsın ismi hususunda farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre, sözü geçen bu kişi el-Fâkih b. el-Muğire’nin kölesi olup adı Cebr idi. Önceleri Hıristiyanken sonra İslam’a girdi. Kureyş’in kâfirleri, Peygamber (sav)’den -ümmî olup hiç bir kitap okumamış olduğu halde- geçmiş ve gelecek olaylara dair haberleri işittikle­rinde “Ona bunları muhakkak Cebr öğretmektedir” diyorlardı. Cebr ise Arap olmayan bir kimse idi. Yüce Allah da onların bu iddialarını şöylece cevap­landırmaktadır: “İnkâra saparak kastettikleri o kimsenin dili yabancıdır. Bu ise apaçık bir Arapçadır.” Hiç bir insanın ve cinnin tek bir suresine ve daha fazla bir bölümüne karşı çıkarak benzerini meydana koyamadığı böy­le bir sözü Arap olmayan Cebr ona nasıl öğretebilir?

en-Nakkâş’ın naklettiğine göre, Cebr’in efendisi onu dövüyor ve ona şöyle diyordu: “Muhammed’e sen öğretiyorsun, ha!” O: “Allah’a yemin ederim ki, hayır! Bilakis o bana öğretiyor ve beni doğruya iletiyor” diyordu.

İbn İshak der ki: Bana nakledildiğine göre, Peygamber (sav), el-Hadranıî oğullarının kölesi olan ve Cebr adındaki Hıristiyan bir kölenin yanında çok­ça otururdu. Bu kişi, [önceki] kitapları okuyan birisi idi. Bunun üzerine müş­rikler “Allah’a andolsun ki, Muhammed’in bu getirdiklerini ona şu Hıristiyan Cebr’den başkası öğretmiyor” dediler.

İkrime ise “Bu kişinin adı Yaiş idi, el-Hadramî oğullarının bîr kölesi idi. Ra-sûlullah (sav) ona Kur’ân-ı Kerim’i öğretiyordu.” Bunu el-Maverdî nakletmekte­dir.

es-Sa’lebî’nin İkrime ve Katade’den naklettiğine göre, bu, Muğire oğulla­rının bir kölesi olup adı Yaîş idi. Arapça olmayan kitapları okumasını bilir­di. Kureyşlileıin “Şüphesiz ona bir insan öğretiyor” demeleri üzerine bu âyet-i kerime indi.

el-Mehdevî’nin İkrime’den naklettiğine göre, bu, Âmir b. Lüey oğullarının bir kölesi olup adı Yaîş idi.

Abdullah b. Müslim el-Hadramî dedi ki: Bizim, Aynu’t-Temrliler’den Hıristiyan iki kölemiz vardı. Bunlardan birisinin adı Yesar, diğerinin adı da Cebr idi. el-Maverdî ile el-Kuşeyrî ve es-Sa’lebî de böyle nakletmişlerdir. Şu kadar var ki, es-Sa’lebî şunları da söylemektedir: Bunlardan birisinin adı Nebt, künyesi Ebu Fükeyhe idi. Diğerinin adı ise Cebr idi. Bunların ikisi de kılıç yapar ve kılıç bileyler idi. Ellerinde bulunan bir kitabı okuyorlardı. es-Sa’le­bî (devamla) der ki: Bunlar, Tevrat ve İncil’i okurlardı. el-Maverdî ve el-Mehdevî ise “Tevrat okurlardı” demişlerdir. Rasûlullah (sav) bunların yanlarından geçer, onların okuyuşlarını dinlerdi. Müşriklerin “Bunlardan öğreniyor” de­meleri üzerine Yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirerek müşrikleri yalanladı.

Bir diğer görüşe göre, müşrikler bu sözleriyle Selman el-Farisî (r.a)’ı kastetmişlerdi. Bunu ed-Dahhâk ifade etmiştir.

Bir diğer görüşe göre, bu kişi, Bel’âm adında Mekke’deki bir Hıristiyan idi. Bu, Tevratı da okuyan birisi idi. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Müşrikler de Rasûlullah (sav)’ı bunun yanına girip çıkarken görüyorlar­dı. O bakımdan “Ona bunu öğreten ancak Bel’âm’dır” dediler. el-Kutebî der ki: Mekke’de Rumca konuşan ve Ebu Meysere diye anılan Hıristiyan bir adam var­dı. Kimi zaman Peygamber (sav) onun yanında otururdu. Kâfirlerin “Şüphe­siz Muhammed ondan öğreniyor” demeleri üzerine bu âyet-i kerime indi.

Bir rivayete göre ise bu kişi Utbe b. Rabia’nın kölesi Addâs’tır. Bunun, Hu-veytıb b. Abduluzza’nın kölesi Abis ile İbnü’l-Hadramî’nin kölesi Yesar Ebu Fükeyhe oldukları da söylenmiştir. İkisi de İslâm’a girmişlerdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Derim ki: Bunların hepsi ihtimal dâhilindedir. Çünkü Peygamber (sav) de­ğişik zamanlarda, Allah’ın kendisine öğrettiklerinden bunlara da öğretmek kastıyla bunların yanında oturmuş olabilir. Bu da Mekke’de oluyordu. en-Nehlıâs der ki: Bu sözler birbirleriyle çelişen sözler değildir. Çünkü bu iddiada bulunanların bütün bunlara işarette bulunmuş olmaları ve bunların Hz. Peygamber’e öğrettiklerini iddia etmiş olmaları muhtemeldir.[10]

Muhammed b. İshâk b. Yessâr, “es-Sîre” adlı eserinde der ki: Bana ulaştığına göre, Allah Rasûlü (s.a.) Merve yanında bir Hıristiyan olan ve kendisine Cebr adı verilen Hadram oğullarından birine âit bir kölenin sattığı şeylerin yanında çokça otururdu. Onlar: “Allah’a yemin olsun ki, getirdiklerinin birçoğunu Muhammed’e ancak Hadramoğulları kölesi Hıristiyan Cebr öğretiyor” demekteydiler. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ “Andolsun ki; ona elbette bir insan öğretiyor, dediklerini biliyoruz. Kastettikleri kişinin dili yabancıdır. Kur’an ise apaçık Arapçadır” âyetini indirdi. Abdullah İbn Kesîr de böyle söylemiştir. İkrime ve Katâde’den rivayete göre ise bu kölenin ismi Yaîş idi. İbn Cerîr der ki: Bana Ahmed b Muhammed et-Tûsînin… İbn Abbâs’tan rivayetinde o, şöyle anlatmış: Allah Rasûlü (s.a.) Mekke’de bir köle tanıyordu. Bu kölenin ismi Bel’âm olup dili yabancıydı. Müşrikler, Allah Rasûlünün (s.a.) onun yanına girip çıktığını görürler ve “Muhakkak ona Bel’âm öğretiyor” derlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ “Andolsun ki; ona elbette bir insan öğretiyor, dediklerini biliyoruz. Kasdettikleri kişinin dili yabancıdır. Kur’an ise apaçık Arapçadır” âyetini indirdi.[11]

104.Şüphesiz Allah’ın âyetlerine inanmayan kimseler; Allah onlara kılavuz olmaz ve onlar için pek acı bir azap vardır.

105.Yalanı, yalnızca Allah’ın âyetlerine inanmayan kimseler uydurur. Ve işte onlar, yalancıların ta kendileridir.

Bu ayetlerde Allah’a ve Resulüne iftira atanlar kınanmış ve bu kişilerin akıbetlerinin iyi olmadığı, olmayacağı bildirilmiştir. Sonra da yalanı ancak Allah’ın ayetlerine inanmayan kimselerin ortaya atacağı vurgulanarak inançlı kimselerin öylesi yalanlar atmayacakları mesajı verilmiştir.

106.Her kim imanından sonra küfreder; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeder, –kalbi iman ile yatışmış hâlde iken, baskıyla zorlanan hariç olmak üzere– ve de küfre; inanmamaya göğsünü açarsa, artık kendilerinin üzerine Allah’tan bir gazap vardır. Bunlar için büyük bir azap da vardır.

107.Bu, onların dünya hayatını âhirete göre daha sevimli bulmalarından ve şüphesiz Allah’ın da kâfirler toplumuna; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden bir topluluğa doğru yolu göstermemesi nedeniyledir.

108.Onlar, Allah’ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini damgaladığı/mühürlediği kimselerdir. İlgisiz, bilgisiz, duyarsız olanlar, onların ta kendileridir.

109.Onların âhirette ziyana uğrayanların ta kendileri olduğuna şüphe diye bir şey yoktur.

Bu ayetlerde, zorlanmadığı, herhangi bir cebir altında kalmadığı halde imandan sonra kendi istekleriyle küfre düşenlerin akıbetleri ve bu akıbete müstahak olmalarının nedeni açıklanmaktadır. Eğer bir insan imandan sonra küfre dönmüşse, bunun sebebi, dünya hayatını ahırete göre daha sevimli bulmuş olmalarıdır. Dünyada sürecekleri safa ile ahırette sürecekleri sefayı karşılaştırmışlar, sonuçta peşin olanı benimseyerek dünyadaki sefayı tercih etmişlerdir. Çünkü dünyaya, geçici zevk ve sefaya olan tutkuları gönüllerini kör etmiş, hakikati görme yeteneklerini yok etmiştir. Bu yanlış tercih sonucunda da ahırette kesin bir ziyana uğramışlardır.

18.Her kim çarçabuk geçen dünyayı isterse, istediğimiz kimseye, dilediğimiz şeyi çabuklaştırırız. Sonra onun için cehennemi hazırlarız, kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer. 19.Kim de âhireti isterse ve mü’min olarak âhirete yaraşır bir çaba ile âhiret için çalışırsa, işte öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir. 20.Hepsine; dünyayı isteyenlere ve âhireti isteyenlere Rabbinin ihsanından veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.

                                                                                                            (İsra/18-20)

27.Sen elçi değilsin” diyenler, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar ve ağır bir günü arkalarına atıyorlar.

                                                                                                    (İnsan/27)

20.Her kim âhiret ekinini isterse, Biz onun ekininde, onun için arttırırız. Ve her kim dünya tarlasını isterse ona da ondan veririz. Ve onun için âhirette hiçbir nasip yoktur.

                                                                                                   (Şura/20)

106. ayette “… -kalbi iman ile yatışmış halde iken, baskıyla zorlanan hariç olmak üzere- …”ifadesiyle yapılan istisna,imanlarından vazgeçirilmek üzere dayanılmaz işkencelere ve acılara maruz bırakılan müminlerle ilgilidir. 

Bu ayetlerin inişine dair klasik eserlerde şu bilgilere yer verilmiştir:

Yüce Allah’ın “Zorlanan müstesna olmak üzere” buyruğu, tefsir âlimlerinin görüşüne göre, Ammâr b. Yâsir hakkında inmiştir. Çünkü Ammâr (r.a) kendisinden istedikleri şeylere kısmen yaklaşmış idi. İbn Abbas der ki: Müş­rikler onu, babasını, annesi Sümeyye’yi, Suheyb’i, Bilâl’ı, Habbab’ı ve Salim’i alıp onlara işkence etmeye başladılar. Sümeyye iki deveye bağlandı ve ön tarafına bir mızrak saplandı. Ona “sen erkekler sebebiyle İslâm’a girdin” de­nildi. Hem kendisi hem de kocası Yâsir öldürüldü. İslâm tarihinde ilk öldü­rülen [şehit edilen] kişiler bunlardır. Ammâr ise zor ve baskı altında diliy­le onların istediklerini söyledi. Bunu Rasûlullah (sav)’a arz edince Rasûlullah (sav) da ona: “Kalbini nasıl buluyorsun?” deyince O, “iman ile dopdolu ve huzur bulmuş olarak” diye cevap verdi. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) ona “Bir daha aynı şeyi yapmaya kalkışacak olurlarsa, sen de öyle yap” di­ye buyurdu.[12

Nasıl ki bir insan kalbi imanla doluyken dilinden küfür çıkmasıyla kâfir olmuyorsa, kalbi küfür ile doluyken de sırf diliyle iman getirip Müslüman olduğunu söylemekle de mümin olmaz. Böyle biri ancak münafık olur.

166-168.İki topluluğun karşılaştığı günde size dokunan şeyler de Allah'ın izniyledir/ bilgisiyledir. Ve mü’minleri bilsin ve münâfıklık yapan kimseleri –kendileri oturup dururken kardeşleri için: “Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi” diyen kimseleri– bilsin diyedir. Ve onlara: “Geliniz, Allah yolunda savaşınız veya savunma yapınız” denilmişti. Onlar: “Biz, savaşı bilseydik kesinlikle size uyardık” dediler. Onlar o gün, imandan çok Allah'ın ilâhlığını, rabliğini örmeye yakındılar. Onlar, kalplerinde olmayan şeyleri ağızlarıyla söylüyorlar. Allah, gizledikleri şeyleri daha iyi bilendir. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, haydi kendinizden ölümü uzaklaştırınız.”

                                                                                                  (Al-i Imran/166- 168)

110.Sonra şüphesiz senin Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret eden, sonra çaba harcayan ve sabreden kimseler içindir. Şüphesiz senin Rabbin bundan sonra kesinlikle çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.

Bu ayette Rabbimiz, inançları uğruna eza çeken, hicret eden, elinden geldiği ölçüde cihad eden, bunları yaparken de sabır ve sebat gösteren kimselerin yanında olduğunu, böyle kimselerin Allah’ın rahmet ve bağışlamasına mazhar olacaklarını, yaptıklarının karşılığını ahırette de dünyada da noksansız olarak alacaklarını beyan etmektedir.  Ayetteki “ … senin Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret eden, sonra cihad eden ve sabreden kimseler içindir” ifadesi, sanki “Rabbin onların emrine amadedir” dercesine bir ifadedir.

Rabbimiz aynı zamanda bu ayette, katlandıkları eziyet had safhaya gelmiş müminlere bir çıkış yolu da göstermektedir. Bu yol, zor durumdaki müminlerin hicret ederek daha güvenli bölgelere gitmesidir. Ancak anadan, babadan, evlattan, akrabadan, arkadaştan, yıllarca biriktirdiği maldan ayrılıp kimseyi tanımadığı, kimsenin de onu tanımadığı bir yere gitmek hiç de kolay değildir. Bu, her kişinin değil, er kişilerin yapabileceği bir iştir. Bundan dolayıdır ki, Rabbimiz “Sonra şüphesiz senin Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret eden, sonra cihad eden ve sabreden kimseler içindir” buyurarak bu er kişileri onurlandırmaktadır.

Hicretin ağırlığı ve kazandırdıkları hakkında Rabbimizin başka açıklamaları da mevcuttur:

72.Kuşkusuz iman etmiş, yurtlarından göç etmiş, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşan ve barındırıp yardım eden şu kimseler; evet işte bunlar, bazısı bazısının yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakını olanlardır. İnanan ve hicret etmeyen kimselere gelince, hicret edene kadar, onlara yakınlık söz konusu değildir. Ve din uğrunda yardım isterlerse, aranızda antlaşma bulunan bir halk zararına olmaksızın, onlara yardım etmeniz gerekir. Ve Allah, yaptıklarınızı çok iyi görendir.

                                                                                                             (Enfal/72)

195.Bunun üzerine Rableri onlara karşılık verdi: “Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun –ki hepiniz aynısınızdır– çalışanın amelini kaybetmem. O nedenle, göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Benim yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler; elbette onlardan kötülüklerini örteceğim ve Allah katından bir sevap olarak, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Ve Allah, sevabın güzeli Kendi katında olandır.”

                                                                                                         (Al-i Imran/195)

111.O gün, herkes kendi nefsi için uğraşarak gelecek ve herkes yaptığı şeyleri tastamam alacak. Ve onlar haksızlığa uğratılmayacak.

Ahırette herkes kendi derdine düşmüş, akrabalık ve tüm yakınlıklar bitmiştir. Herkes kendini kurtarma çabasındadır. Suçlular  yakınlarından, dünyada ilişki içinde olduklarından kaçar. Kendini kurtarmak için oğullarını, eşini, ailesini fidye vermeyi bile düşünür:

33-36Sonra, şiddetle çarpanın çıkardığı korkunç ses geldiği zaman; öyle bir gün ki o, kişi, kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden, oğullarından kaçar.

37.O gün onlardan her kişi için, kendisini boş bırakmayacak bir uğraş vardır.

                                                                                                         (Abese/33-37)

11-14.Birbirlerine gösterilmiş oldukları hâlde suçlu, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, eşini ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye/kurtulmalık versin sonra da kendini kurtarabilsin ister.

                                                                                                (Mearic/11- 14)

112.Ve Allah bir kenti misal olarak verdi: Bu kent, güvenli, huzurlu idi ve oraya her bir yerden rızkı bol bol gelirdi. Ne var ki, onlar Allah'ın nimetlerine karşı iyilikbilmezlik ettiler. Allah da onlara, yapıp ürettikleri şeyler yüzünden açlık ve korku elbisesini/felâketini tattırıverdi.

113.Ve andolsun ki, onlara içlerinden bir elçi gelmişti de onu yalanladılar. Bunun üzerine, onlar şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yaparlarken azap onları yakalayıverdi.

Bu ayetlerde, güvenli, huzurlu, geçim vasıtaları bol bir kent örneği üzerinden Kureyş kâfirlerine ciddi bir mesaj verilmiştir. Örnek verilen kentin halkı Allah’ın nimetlerine nankörlük etmiş, Allah da onları sıkıntıya sokarak cezalandırmıştır. Bu örnek üzerinden Kureyşli inkârcılara “Eğer bu nankörlükte devam ederseniz, sizin kentinizi de sıkıntıya sokarız” mesajı verilmiştir.

Nitekim gerek ticaret yolları üzerinde olmasının getirdiği kazançla, gerekse huzurlu ve güvenli bir belde olmasıyla rahat bir hayat yaşanan Mekke şehri, müminlerin hicretinden sonra bir hayli kuraklık, kıtlık sıkıntısı yaşamıştır.

Ayette verilen kent örneği gerçek hayattan olabileceği gibi, ibret içerikli edebî bir sanat da olabilir. Biz söz konusu örnek kenti Sebe’ olarak anlıyoruz:

15.Andolsun ki Sebe toplumu için yurt tuttukları yerde bir alâmet/gösterge vardı: Sağdan ve soldan iki bahçe! –“Rabbinizin rızkından yiyin ve O'nun için nimetlerin karşılığını ödeyin! Ne güzel bir belde ve çok bağışlayıcı bir Rabb!”–

16.Fakat onlar yüz çevirdiler; nimetlerin karşılığını ödemediler. Biz de üzerlerine barajların selini salıverdik ve iki bahçelerini onlara buruk yemişli, ılgınlık ve içinde biraz da “sidir ağacı” bulunan iki bahçeye çevirdik.

17.Bu, onların küfretmiş; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolmaları nedeniyle Bizim onları cezalandırmamızdır. Ve Biz sadece çok nankör olanları cezalandırırız.

18.Ve Biz onlarla o bereket verdiğimiz memleketler arasında, sırt sırta şehirler meydana getirmiştik. Ve onlara da muntazam gidiş geliş düzenledik: –Buralarda gecelerce ve gündüzlerce emniyet içinde gidin gelin!–

19.Sonra da onlar: “Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır!” dediler ve nefislerine yanlış; kendi zararlarına işler yaparak haksızlık ettiler. Şimdi de Biz onları efsaneler yaptık ve tamamen didik didik dağıttık. Şüphesiz ki bunda tüm kendisine verilen nimetlerin karşılığını çokça ödeyen sabreden için elbette alâmetler/göstergeler vardır.

(Sebe/15-19)

Bu örnekle Kureyş kâfirlerine verilen mesaja gelince; konuya dair Kureyş suresindeki açıklamalarımızı burada da naklediyoruz:

1,2.Kureyş'in güvenliği esenliği; kış ve yaz seferlerinde güvenlik esenlikleri için… 3,4Öyleyse kendilerini açlıktan kurtararak beslemiş olan ve her korkudan onları güvene kavuşturmuş olan, bu Beyt'in Rabbine kulluk etsinler.

(Kureyş/1-4)

Görüldüğü gibi, surede, “O Ev`in sahibi ve Rabbi”nin Kureyşlileri açlıktan kurtarıp doyurduğu ve korkudan emin kıldığı bildirilmektedir. Bu nedenle Kureyşlilerin sırf emniyet içinde nimetlenmeleri sebebiyle bile sadece Allah`a kulluk etmeleri gerekmekteydi:

67.Yoksa kıyılarında insanların zorla kapılıp götürülmesine rağmen Mekke'yi, güvenli, dokunulmaz yaptığımızı da görmediler mi? Hâlâ bâtıla mı inanıyorlar ve Allah'ın nimetine iyilikbilmezlik mi ediyorlar?

(Ankebut/67)

57.Ve onlar; “Biz seninle beraber doğru yol kılavuzuna uyarsak, yurdumuzdan atılırız” dediler. Biz onları, Kendi katımızdan bir rızık olarak, her şeyin semerelerinin toplanıp kendisine getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere/Mekke'ye yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler.

(Kasas/57)

Kureyşliler “Bu Ev’e [Kâbe’ye]” sığınmadan önce dağınık durumdaydılar ve hiçbir saygınlıkları yoktu. Mekke`de bir araya gelip Kâbe hizmetini üstlenince bütün Arabistan`da saygın bir konuma yükseldiler. O dönemde insanlar Arabistan`ın hiçbir yerinde kendi kabile sınırları dışına çıkamaz, saldırıya uğrama tehlikesi altında bir an bile rahat uyuyamazlardı. Çünkü saldırılar ya ölüm ya da kölelikle sonuçlanırdı. Kervanlar da ancak yolları üzerindeki kabilelerin ileri gelenlerine rüşvet vererek sağ salim ilerleyebilirdi.

İşte, cahiliye döneminde hiçbir kabilenin güvende olmadığı böyle bir ortamda, Mekke`deki Kureyşliler bütün bu tehlikelerden tamamen emin bir durumdaydı. Çünkü Mekke`nin bir düşman saldırısıyla karşılaşması söz konusu değildi. Kureyşliler, taşıdıkları “Kâbe`nin hizmetçileri” sıfatı ile büyük ve küçük kafilelerle ülkenin her tarafında serbestçe dolaşır, kimse kendilerine dokunmazdı. Hatta tek başına seyahat eden bir Kureyşlinin “Ben Haremliyim” ya da “Ben Allah`ın haremindenim” demesi bile saldırılardan kurtulması için yeterli olurdu. Bütün bu avantajlar, Kureyş`in sadece maddî değerlerle değil, itibar ve güvenlik gibi manevî değerlerle de nimetlendirildiğini göstermektedir. Bunların üzerine Rabbimiz bir de onlara vahiy nimeti bahşetmiş, böylece Kureyşliler sapıklıktan, küfürden [dolayısıyla da cehennemden] uzak kalma fırsatı yakalamışlardır. Rabbimiz, konumuz olan ayetlerdeki uyarısıyla Kureyşli inkârcılara bu nimetleri iyi değerlendirmeleri, örnek verilen kent halkının akıbetine düşmemeleri mesajını vermektedir. Çünkü Allah`ın lütuf ve fazlına mazhar olanlar, kendilerine bu nimetleri bol bol veren Rablerine asla nankörlük etmemelidirler.

114.Artık Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden helal ve temiz olarak yiyin. Allah’ın nimetine karşılığını ödeyin; eğer sadece O’na kulluk edecekseniz.

115.Allah, size ancak leşi, kanı, domuzun etini ve Allah’tan başkası adına kesilenleri haram kıldı. Artık her kim saldırmadan ve aşırı gitmeden zorlanırsa, bilsin ki, şüphesiz Allah, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır, engin merhamet sahibidir.

116.Ve kendi dillerinizin yalan nitelemesi ile Allah’a yalan uydurmak için, “Şu helaldir, şu haramdır” demeyin. Şüphesiz Allah’a yalan uyduran kimseler iflah olmazlar.

117.Onların dünyalıkları pek az bir kazanımdır. Ve onlar için çok acıklı bir azap vardır.

Bu ayet grubunda Rabbimiz, insanlara verdiği temiz, hoş, nefis nimetlerden yemelerini ve bu nimetlerin karşılığını ödemelerini [şükretmelerini] istemiştir. Sonra da leşi, kanı, domuzun etini ve Allah’tan başkası adına kesilenleri yasakladığını bildirmiştir. Ancak ölüm ihtimali gibi durumlarda, yasaklanmış yiyeceklerden zaruret ölçüsünde yenilebilmesine izin vermiştir. Ayrıca herhangi bir şeyin haramlığını sadece Allah’ın belirleyeceğini, Allah adına haram-helal koymanın Allah’a iftira olduğunu bildirmiş, bu tür sahtekârlıkta bulunanları acıklı azap ile tehdit etmiştir.

Pasajda konu edilen helal ve haram gıdalar ile ilgili olarak En’am (136, 138, 139, 142-145, 118, 146), Bakara (173), Mâide (2, 3) surelerinde verilmiştir.)

118.Biz sana anlattıklarımızı [leş, kan, domuzun etini], daha önce Yahudilere de haram kılmıştık. Ve Biz onlara haksızlık etmedik. Ama onlar şirk koşarak kendilerine haksızlık ediyorlardı.

Bu ayette, yukarıda sayılan yasakların Yahudilere de yasak olan şeyler olduğu, fakat onların yasakları artırarak kendilerine zulmettikleri bildirilmektedir.

160,161.Sonra da Yahudileşen kimselerden olan haksız davranışlar, onların birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları hâlde riba almaları [emeksiz, hizmetsiz, risksiz kazanç sağlamaları] ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış temiz şeyleri haram kıldık. Ve Yahudileşenlerden kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolanlara can yakıcı bir azap hazırladık.

162.Fakat bu Yahudileşenlerden bilgide derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan, ayakta tutan], vergiyi veren, Allah’a ve âhiret gününe iman edenlerdir. İşte onlar, Bizim büyük bir ödül vereceklerimizdir.

(Nisa/l60-l62)

119.Sonra şüphesiz senin Rabbin, bir cahillikle günah işleyen, sonra bunun ardından tevbe eden ve düzelten kimseler içindir. Şüphesiz ki senin Rabbin, bundan sonra kesinlikle çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

Rabbimizin rahmet kapılarını açarak günah işleyen kullarına tövbe ve yanlışları düzeltme imkânı verdiğinin bildirildiği bu ayette, Rabbimiz kullandığı üslupla sanki kullarını affetmeye hazır olduğu mesajını vermektedir. Rabbimiz rahmeti gereği kullarına her zaman tövbe kapılarını açık tutmakta ve onlara ölmeden önce küfürlerinden, günahlarından dönüş fırsatı tanımaktadır.

Bu mesajı içeren başka birçok ayet daha vardır:  Nisa/17,18, 48,16, Al-i Imran/90, 91.

120,121.Şüphesiz İbrâhîm içtenlikle Allah’a boyun eğen, ortak koşma inancından dönmüş, Allah’ın nimetlerine karşılık ödeyen başlı başına bir ümmet idi. Ve o, ortak koşanlardan olmadı. Ve Allah, o’nu seçti ve dosdoğru yola kılavuzladı.

122.Ve Biz İbrâhîm’e dünyada iyilik-güzellik verdik. Ve şüphesiz O, âhirette de kesinlikle sâlihlerdendir.

123.Sonra sana: “Küfürden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmekten, ortak koşmakdan dönmüş bir kişi olan ve ortak koşanlardan olmayan İbrâhîm’in dinine/yaşam tarzına tâbi ol” diye vahyettik.

İbrahim peygamberin konu edildiği bu ayet grubunda, İbrahim’in (as) Allah’a teslim olmuş, O’na yönelmiş [Hanif olmuş], O’nun nimetlerine şükreden biri olduğu hatırlatılarak Mekke müşriklerine, torunu olmakla övündükleri İbrahim (as) gibi olmaları, onun dinine uymaları; yani İbrahim’in dinindeki helal ve haramları dikkate almaları uyarısı yapılmıştır.

Bu mesajda İbrahim peygamber şu niteliklerle tanıtılmıştır:

· İbrahim başlı başına bir ümmettir

  • Kanittir
  • Haniftir
  • Müşriklerden değildir
  • Allah’ın verdiği nimetlere şükreden bir kişidir
  • Allah’ın elçi olarak seçtiği bir kişidir
  • Allah’ın hidayetine mazhar olmuş birisidir
  • Allah ona dünyada bile güzellik vermiştir
  • Ahırette de salihlerdendir

İbrahim peygamberin burada sayılan sıfatlarıyla ilgili Kur’an’da birçok ayet vardır. Ancak biz bu sıfatlardan sadece üç tanesini tahlil etmekle yetineceğiz:

İbrahim’in (as) Başlı Başına Bir Ümmet Olması

Daha evvel birkaç kez açıkladığımız gibi, “ümmet” sözcüğü “Kendi iradeleriyle veya bir zorunluluk neticesinde aynı zamanda aynı yerde bulunan; iyi ya da kötü, aynı inanca sahip olan; aynı amacı gütme neticesinde bir arada yaşayan insan topluluğu” demektir. İbrahim peygamberin başlı başına bir ümmet olarak nitelenmesinden, onun sosyal konularda ve işlerde koca bir topluma bedel bir kişi olduğu anlaşılmaktadır. Bir toplumun fertlerindeki faziletlerin hepsi onda mevcuttu.

Buradaki “ümmet” sözcüğünü “imam” anlamında anlamak da mümkündür.

124.Ve hani Rabbi İbrâhîm’i, birtakım kelimeler/ yaralar, sıkıntılar ile sınamış, o da onları tam olarak yerine getirmişti. Rabbi, “Ben, seni insanlara önder yapanım” demişti. İbrâhîm, “Soyumdan da önderler yap!” dedi. Rabbi, “Benim ahdim/ tutulmak üzere verdiğim söz, kendi benliğine haksızlık eden kimselere ulaşmaz!” dedi.

(Bakara/124)

  • İbrahim’in “Kanit” Olması

“Kanit” sözcüğü “kunut” sözcüğünün etken isim kalıbıdır. “Kunut” sözcüğü “susmak, saygı duruşunda bulunmak” demektir.[13] Dinî terim olarak “kunut”, “Allah’a kullukta mütevazı, saygılı olmak ve bu durumu sürdürmek” demektir. Bu sıfat gerçek müminlerin niteliği olarak Kur’an’da birçok kez yer almıştır. (Ahzab/31,35, Zümer/9, Nisa/34, Tahrim/5, 12, Bakara/116, 238, Rum/26 ve Al-i Imran/17) Kanit sözcüğü özel kişi olarak burada İbrahim Peygamber için, Al-i Imran/43’te de Meryem için kullanılmıştır. Bu niteliğin İbrahim peygamber için kullanılması, onun Allah’a saygılı, saygısında devamlı, saygıda kusur etmeyen biri olduğu anlamındadır.

  • Hanif

“Hanefe” sözcüğü “ayak dönmesi, iki ayağın başparmakları karşı karşıya gelecek şekilde dönmesi” anlamındadır. Sözcüğün, ayak tabanının üste gelmesi anlamında olduğunu söyleyenler de vardır. Sözcük daha sonraları “hayırdan şerre, şerden hayra dönme” anlamında kullanılır olmuştur. Zaman içerisinde İbrahim peygamberin önemli bir niteliği olmuş, “şirkten tevhide yönelme” anlamında genelleşmiştir. Kur’an indiği dönemde Mekke’de İbrahim dinine mensup olanlara, dışarıdan Mekke’ye gelip hacc eden ve sünnet olanlara “hanif” denilirdi. Daha sonra bu sözcük “Müslim [Müslüman]” anlamında kullanılır oldu.[14]

Biz, sözcüğün anlamı ile ilgili yukarıdaki açıklamaları da dikkate alarak sözcüğün “önceleri müşrik iken sonra müşrikliği bırakıp tevhide yönelen” şeklinde değil, “şirk koşmaksızın tevhide yönelen” şeklinde anlaşılması gerektiği kanaatindeyiz. Nitekim aşağıdaki ayetten de bu anlaşılmaktadır:

30,31.İşte böyle! Ve kim, Allah’ın dokunulmaz kıldıklarına saygı gösterirse, artık bu, kendisi için Rabbinin katında hayırdır. Size bildirilegelenden başka bütün hayvanlar size helal kılınmıştır. O hâlde Allah’a yönelmişler olarak, O’na ortak kabul edenler olmayarak o putlardan olan kirlilikten kaçının, yalan sözden de kaçının. Allah’a kim ortak koşarsa artık o kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgârın kendisini ıssız bir yere sürüklediği şey gibidir.

(Hacc/30, 31)

Kur’an’da “حنيف haniyf” sözcüğü ilk kez Yunus suresinde yer almıştır:

104-106.De ki: “Ey insanlar! Eğer benim dinimin ne olduğunu kesin ve tam olarak bilmiyorduysanız, iyi bilin ki, Allah'ın astlarından sizin taptıklarınıza ben tapmam. Velâkin sizin canınızı alacak olana/Allah'a taparım. Ve ben mü’minlerden olmamla ve ‘Tüm benliğini ortak koşmaktan, Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmekten Hakk'a dönen biri olarak Din'e döndür ve sakın ortak koşanlardan olma! Ve Allah'ın astlarından sana yarar sağlamayan, zararı da dokunmayacak olan şeylere yalvarma! Buna rağmen eğer yaparsan, o zaman hiç şüphesiz sen şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimselerden olursun’ diye emrolundum.”

(Yunus/104-106)

İbrahim peygamberin hanifliği ile ilgili Yunus suresinde geniş açıklama yapıldığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz:

Konumuz olan pasajdaki 128. ayette Rabbimiz “Sonra sana ‘Hanif olan ve müşriklerden olmayan İbrahim’in milletine tabi ol’ diye vahyettik” buyurmuştur. Rabbimizin bu beyanından, vahyin özünün [ilahi ilkelerin] ilk peygamberden son peygambere hiç değişmediğini anlıyoruz.

İlk peygambere verilen din nimeti ile son peygambere verilen din nimetinin özü aynıdır:

77,78..Ey iman etmiş kimseler! Zafer kazanmanız, durumunuzu korumanız için, Allah’ı birleyin, boyun eğip teslimiyet gösterin, Rabbinize kulluk edin, iyilik yapın ve Allah uğrunda gerektiği gibi gayret gösterin. O, sizi seçti ve dinde; babanız İbrâhîm’in dininde/yaşam tarzında sizin için bir zorluk oluşturmadı. O, daha önce ve işte Kur’ân’da, Elçi’nin size şâhit olması, sizin de insanlara şâhit olmanız için, sizi “Müslümanlar” olarak isimledi. Öyleyse, salâtı ikame edin [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturun, ayakta tutun], zekâtı/verginizi verin ve Allah’a sarılın. O, sizin mevlânız; yol gösteren, yardım eden, koruyan yakınınızdır. O, ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır!

(Hacc/77-78)

161.De ki: “Şüphesiz Rabbim, beni doğru yola kılavuzladı; dimdik ayakta duran bir dine, şirkten, Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmektendönmüş olan İbrâhîm’in dinine, yaşam tarzına. İbrâhîm, ortak koşanlardan olmamıştı.”

(En’am/161)

124.Sebt; Düşünüp taşınma günü, ancak, Sebt/düşünüp taşınma günü konusunda anlaşmazlığa düşen kimseler üzerine kılındı. Ve şüphesiz senin Rabbin onların içinde anlaşmazlığa düşüp durdukları şeyler hakkında kıyâmet günü aralarında kesinlikle hüküm verecektir. 

Bu ayette “Sebt”in kimler üzerine farz kılındığı açıklanmakta ve Sebt’e önem vermeyenlerin cezalandırılacakları bildirilmektedir. “Sebt”, şu anda “sebt” konusu ile ilgili kargaşa çıkaranlar üzerine farz kılınmıştı. Bu konuda ihtilaf edip duranlar İsrailoğulları’dır.

“Sebt” aslında “rahat, istirahat, sakinlik, işi bırakmak, uyumak” anlamındadır.[15] “Sebt” ile ilgili olarak daha evvel A’raf suresinin tahlilinde ayrıntılı bir açıklama yapmıştık. Önemine binaen konuyu kısaca özetliyoruz:

“SEBT” GÜNÜ

Halk arasında “cumartesi günü” olarak bilinen “sebt” günü; insanların günlük yaşamları ile ilgili [dünyevî] işlerini bir taraf bırakıp bunları hiç düşünmeden, sadece Tanrı’nın sözlerini dinledikleri ve bunları derin derin düşünmeye vakit ayırdıkları, dolayısıyla hem bedenlerini hem de ruhlarını dinlendirdikleri gündür.

İsmi “Şabat Günü” olarak geçen “sebt” günü hakkında Tevrat’ta şunlar yazmaktadır:

On Buyruk

1- Tanrı şöyle konuştu: 2- “Seni Mısır’dan, köle olduğun ülkeden çıkaran Tanrın RABB benim. 3- “Benden başka tanrın olmayacak. 4- “Kendine yukarıda gökyüzünde, aşağıda yeryüzünde ya da yeraltındaki sularda yaşayan herhangi bir canlıya benzer put yapmayacaksın. 5- Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın. Çünkü ben, Tanrın RABB, kıskanç bir Tanrı’yım. Benden nefret edenin babasının işlediği suçun hesabını çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım. 6- Ama beni seven, buyruklarıma uyan binlerce kuşağa sevgi gösteririm. 7- “Tanrın RABB’in adını boş yere ağzına almayacaksın. Çünkü RABB, adını boş yere ağzına alanları cezasız bırakmayacaktır. 8- “Şabat Günü’nü kutsal sayarak anımsa. 9- Altı gün çalışacak, bütün işlerini yapacaksın. 10- Ama yedinci gün bana, Tanrın RABB’e Şabat Günü olarak adanmıştır. O gün sen, oğlun, kızın, erkek ve kadın kölen, hayvanların, aranızdaki yabancılar dâhil, hiçbir iş yapmayacaksınız. 11- Çünkü ben, RABB, yeri göğü, denizi ve bütün canlıları altı günde yarattım, yedinci gün dinlendim. Bu yüzden Şabat Günü’nü kutsadım ve kutsal bir gün olarak belirledim.[16]

Adalet ve Kutsallık Yasaları

1- RABB Musa’ya şöyle dedi: 2- “İsrail topluluğuna de ki, ‘Kutsal olun, çünkü ben Tanrınız RABB, kutsalım. 3- “‘Herkes annesine babasına saygı göstersin. Şabat günlerimi tutun. Tanrınız RABB benim. 4- “‘Putlara tapmayın. Kendinize dökme ilahlar yapmayın. Tanrınız RABB benim.[17]

Şabat Günü’nü Tutmayan Öldürülüyor

32- İsrailliler çöldeyken, Şabat Günü odun toplayan birini buldular. 33- Odun toplarken adamı bulanlar onu Musa’yla Harun’un ve bütün topluluğun önüne getirdiler. 34- Adama ne yapılacağı belirlenmediğinden onu gözaltında tuttular. 35- Derken RABB Musa’ya, “O adam öldürülmeli. Bütün topluluk ordugâhın dışında onu taşa tutsun” dedim 36- Böylece topluluk adamı ordugâhın dışına çıkardı. RABB’in Musa’ya buyurduğu gibi, onu taşlayarak öldürdüler.[18]

21- RABB diyor ki, Şabat Günü yük taşımamaya, Yeruşalim kapılarından içeri bir şey sokmamaya dikkat edin. 22- Şabat Günü evinizden yük çıkarmayın, hiç iş yapmayın. Atalarınıza buyurduğum gibi Şabat Günü’nü kutsal sayacaksınız.23- Ne var ki, onlar sözümü dinlemediler, kulak asmadılar. Dik başlılık ederek beni dinlemediler, yola gelmek istemediler. 24- Beni iyi dinlerseniz, diyor RABB, Şabat Günü bu kentin kapılarından yük taşımayıp hiç iş yapmayarak Şabat Günü’nü kutsal sayarsanız, 25- Davut’un tahtında oturan krallarla önderler savaş
arabalarına, atlara binip Yahuda halkı ve Yeruşalim’de yaşayanlarla birlikte bu kentin kapılarından girecekler. Bu kentte sonsuza dek insanlar yaşayacak. 26- Yahuda kentlerinden, Yeruşalim çevresinden, Benyamin topraklarından, Şefela’dan, dağlık bölgeden, Negev’den gelip RABB’in Tapınağı’na yakmalık sunular, kurbanlar, tahıl sunuları, günnük ve şükran sunuları getirecekler. 27- Ancak beni dinlemez, Şabat Günü Yeruşalim kapılarından yük taşıyarak girer, o günü kutsal saymazsanız, kentin kapılarını ateşe vereceğim. Yeruşalim saraylarını yakıp yok edecek, hiç sönm