68-ĞÂŞİYE SURESİ

 

“ غاشيةĞâşiye” suresi, Mekke’de 68. sırada inmiş olup adını 1. ayetteki “Ğâşiye [Kuşatan]” sözcüğünden almıştır.

Bu surede de yine müminlerin ve müşriklerin âhıretteki durumları ele alınmıştır. Afaktaki [evrendeki, dış dünyadaki] birçok ayete işaret edilerek müşriklerden akıllarını başlarına almaları istenmiş, Resulullah’a da asli görevi hatırlatılarak insanlara öğüt vermesi emredilmiştir.

İçeriğinden anlaşıldığına göre, sure bir defada topluca indirilmiştir.

MEAL:

RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA

1.Kuşatan’ın haberi sana geldi mi?

2,3.Kişiler var ki, o gün çalışmış, yorulmuş olmasına rağmen eğilmiş, aşağılığa düşmüştür,4,5.onlar kızışmış bir ateşe yaslanırlar, kızgın bir kaynaktan sulanırlar.

6,7.Onlar için güç vermeyen ve açlığı gidermeyen kuru bir dikenden başka yiyecek yoktur.

8-16.Kişiler de var ki, o gün nimetler içindedirler, çalışmaları için hoşnutturlar, yüksek bir cennettedirler, orada boş bir söz işitmezler. Orada akan bir kaynak vardır; orada yükseltilmiş divanlar, konulmuş kadehler, dizilmiş yastıklar, yayılmış halılar vardır.

17.Peki yeniden dirilmeye inanmayanlar, develere/ yağmur yüklü bulutlara bakmıyorlar mı, onlar nasıl oluşturulmuş?

18.Ve gökyüzüne bakmıyorlar mı, o nasıl yükseltilmiş?

19.Ve dağlara bakmıyorlar mı, onlar nasıl dikilmiş?

20.Ve yeryüzüne bakmıyorlar mı, o nasıl yayılmış?

21,22.Haydi, öğüt ver/ hatırlat, şüphesiz sen, sadece bir öğütçüsün/hatırlatıcısın. Sen, onların üzerinde bir zorba değilsin.

23,24.Ancak/ Gözünüzü açın, kim yüz çevirir ve küfrederse; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddederse artık Allah, ona en büyük azap ile azap edecek.

25.Şüphesiz onların dönüşleri yalnızca Biz’edir.

26.Sonra, şüphesiz onların hesabı da yalnızca Bizim üzerimizedir.

TAHLİL:

1.Kuşatan’ın haberi sana geldi mi?

Sure, insanların başına gelecek ve kurtulmalarının mümkün olmayacağı büyük felakete dikkat çekilerek peygambere ve tüm dinleyenlere yöneltilen bir soru başlamıştır. Bu soru, cevabı belli olan bir sorudur ve anlamı  “Kuşatan’ın haberi sana gelmiş bulunmaktadır” demektir.  Haberi gelen bu olay, dehşet ve korku­tucu halleriyle bütün mahlûkatı kapsayacak olan kıyamettir. Bu ifadeler ile müşrikler korkutulmakta, müminler de müjdelenmektedir.

Kıyametin tüm insanlığı sarıp sarmalayacağı, cehennemin de inkârcıları kuşatacağı birçok ayette (Ta Ha/135, Vakıa/1- 7, İbrahim/48- 51, Yusuf/107, Ankebut/55,  Araf/41) bildirilmiştir.

2,3.Kişiler var ki, o gün çalışmış, yorulmuş olmasına rağmen eğilmiş, aşağılığa düşmüştür,4,5.onlar kızışmış bir ateşe yaslanırlar, kızgın bir kaynaktan sulanırlar.

6,7.Onlar için güç vermeyen ve açlığı gidermeyen kuru bir dikenden başka yiyecek yoktur.

Bu ayetlerde, “ غاشيةğâşiye” diye nitelenen olay anında meydana gelecek hallerden müşriklere yönelik olanlar kısaca nakledilmektedir: “Yüzler [kişiler] var ki, o gün çalışmış, yorulmuş olmasına rağmen eğilmiş, zillete düşmüştür, onlar kızışmış bir ateşe yaslanırlar, kızgın bir kaynaktan sulanırlar. Onlar için güç vermeyen ve açlığı gidermeyen kuru bir dikenden başka yiyecek yoktur.”

 “ وجوهVücûh [yüzler]” sözcüğü ile kişilerin “zat”ları kastedilmiş olup ayette bir “cüz’iyyet mecaz-ı mürseli” yapılmıştır. Kast edilen kimseler bizzat o yüzlerin sahipleridir. Sözü edilen bu yüzler ise, o gün bürünecekleri nitelikler itibariyle inkârcıları temsil etmektedir. Vesikalık fotoğraftaki bir yüz nasıl o kişinin bütün varlığını temsil ediyorsa, “yüz” sözcüğü de Arapçada varlıkların en belirleyici organı olması sebebiyle o yüzün ait olduğu varlığı temsil eder.

Suçluların ahiretteki zelillikleri; kızgın ateşe sokulmaları, kaynar su, irin içirilmeleri, diken yedirilmeleri ve diğer aşağılanma şekilleri birçok ayette dile getirilmiştir. Bu ayetlerden bazılarını naklediyoruz:

12.Suçluları, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak: “Ey Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de sâlih bir amel işleyelim, biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz” derlerken bir görsen!

                                                                                         (Secde/12)

45.Ve sen, onları aşağılıktan dolayı başları öne eğilmiş, göz ucuyla gizli gizli etrafa bakarlarken ateşe sunulduklarını göreceksin. İman etmiş kimseler de: “Şüphesiz zarara uğrayanlar, kendilerini ve ailelerini, yakınlarını kıyâmet günü zarara uğratmış olan kimselerdir” dediler. Gözünüzü açın! Şüphesiz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar devamlı bir azap içerisindedirler.

                                                                                            (Şûra/ 45)

108.O gün, hiçbir eğriliği olmayan o davetçiye uyarlar ve Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah] için sesler kısılmıştır. Artık sadece hafif bir ses duyacaksın.

                                                                                      (Ta Ha/108)

Ve  Saffat/161- 163, Hakkah/30 37, Nisa/115, Rahman/44, Kehf/29, Hakka/30- 37,  Müzzemmil/12,13, Saffat/63, Duhan/43, Vakıa/52.

Kur’an’ın bazı yerlerinde cehennemliklerin zakkum ve irinden başka yiyeceklerinin olmadığı ifade edilirken, burada kuru bir dikenden başka yiyeceklerinin olmadığı anlatılmaktadır. “Kuru bir diken” ile “işe yaramaz, insan yiyeceği olmayan, azap edilenlerin de yemeyeceği bir yiyecek” kastedilmiş ve müşrikler aşağılanmıştır.

2. ayetteki “çalışmış, yorulmuş olmasına rağmen” ifadesinden, sözü edilen inkârcılar grubunun bir şeyler yapmış oldukları ama emeklerinin boşa gittiği anlaşılmaktadır.

Zira imansız olarak işlenen amellerin işe yaramayacağı, teraziye konmayacağı birçok kez ihtar edilmiştir:

103.De ki: “Ameller bakımından en çok zarara uğrayanları haber verelim mi? 104.Onlar, yapay olarak, güzellik ürettiklerini sanırken, dünyadaki çalışmaları da boşa gitmiş olan kimselerdir.”

105.İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na ulaşmayı bilerek reddetmiş/ inanmamış kimselerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitti. Artık kıyâmet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız/ hiç bir değer vermeyiz.

106.İşte, küfürleri; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmeleri, Benim âyetlerimi ve elçilerimi alaya almaları sebebiyle, onların cezaları cehennemdir.

                                                                                         (Kehf/103-  106)

85.Ve kim İslâm’dan başka bir din ararsa, o takdirde hiçbir zaman ondan kabul edilmeyecektir. Ve İslâm’dan başka din arayan kimse, âhirette zarar edenlerden olacaktır.

                                                                                         (Al-i Imran/85)

91.Şüphesiz ki küfretmiş; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmişve bu durumda oldukları hâlde de ölen şu kişilerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın –onu fidye/kurtulmalık verseler bile– asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur.

                                                                                          (Al-i Imran/91)

8-16.Kişiler de var ki, o gün nimetler içindedirler, çalışmaları için hoşnutturlar, yüksek bir cennettedirler, orada boş bir söz işitmezler. Orada akan bir kaynak vardır; orada yükseltilmiş divanlar, konulmuş kadehler, dizilmiş yastıklar, yayılmış halılar vardır.

İnkârcılarla ilgili anlatımdan sonra bu ayet grubunda da müminleri kuşatan ahiret ortamı ve oradaki halleri anlatılmaktadır. Müminler, çektikleri meşakkatler ve salihat işlemeleri karşılığında ahirette tüm bunların karşılığını fazlasıyla almışlar ve çok mutlu bir konumdadırlar.

Cennetliklerin konumları Kur’an’da birçok (Muttaffifin/22-24, Nebe’/31- 37,  İnsan/5- 22, Vakıa/15- 26, Yunus/26, Hıcr/45 48, Meryem/62, Tur/23)  kez nakledilmiştir:

17.Peki yeniden dirilmeye inanmayanlar, develere/ yağmur yüklü bulutlara bakmıyorlar mı, onlar nasıl oluşturulmuş?

18.Ve gökyüzüne bakmıyorlar mı, o nasıl yükseltilmiş?

19.Ve dağlara bakmıyorlar mı, onlar nasıl dikilmiş?

20.Ve yeryüzüne bakmıyorlar mı, o nasıl yayılmış?

Bu ayet gurubunda Rabbimiz zihinleri afaktaki [dış dünyadaki, evrendeki] ayetlere yönelterek insanların bu ayetler hakkında gözlem yapmalarını istemektedir. Bunu soru yönelterek yapması, söz konusu ayetleri gördükleri halde gerçeği anlamayanları kınama anlamı taşımaktadır. Zira tefekküre dayanan bir gözlem sonunda Allah’a inanmamak ve O’nun yeryüzünü ve tüm evreni bir ecel ile yarattığını anlamamak mümkün değildir.

Dağlar, gökyüzü ve arza yönelik ayetler daha önce birçok kez detaylı olarak nakledilmişti. Burada özellikle dikkat çekilen nokta “İbil”in yaratılışı olgusudur.

17. ayette geçen “ إبلibil” sözcüğü, ilk Mushaflarda “ ا ب لebl” harfleriyle harekesiz olarak yazılıdır. Bu sözcüğü harekelerken [ses verirken] “ إبلibil” veya “ إبّل ibbil” olarak okumak mümkündür. Sözcük “ibil” şeklinde okunursa “deve”; “ibbil” şeklinde okunursa “yağmur yüklü bulut” anlamına gelmektedir.[1]

Derim ki: el-Asmaî Ebu Said Abdulmelik b. Kurayb’ın naklettiğine göre, Ebu Amr şöyle demiştir: “Artık onlar bakmazlar mı devenin nasıl ya­ratıldığına?” buyruğundaki “İbil” kelimesini şeddesiz olarak okuyanların bu okuyuşu ile maksat devedir. Çünkü deve dört ayaklılardandır. Yere çöker ve üzerine yük vurulur. Diğerleri ise dört ayaklı olmakla birlikte, yük on­lara ayakta oldukları halde vurulur.

Bu kelimeyi şeddeli olarak okuyanların okuyuşuna göre ise, bununla su ve yağmur taşıyan bulutlar kastedilmiş olur.[2]

Kelimenin kıraati genelde “ إبلibil [deve]” diye kabul görmüş olsa da, biz her iki okuyuşa göre de değerlendirme yapacağız:

 DEVE

Vahyin ilk muhatapları olan Arapların dikkati yaşam alanlarındaki en önemli hayvan olan deveye çekilmiş, devenin yaratılış özellikleri üzerinde düşünerek Allah’ı tanımaları, takdir etmeleri sonucuna varmaları istenmiştir.

Gözlem yapıldığında, Allah’ın deveyi insana boyun eğdirdiği, küçük bir çocuğun bile deveyi yönlendirebildiği görülür.

Deve birçok hayvanın özelliğini topluca taşır. Rabbimiz, insanlarca yetiştirilen hayvanları çeşitli maksatlardan ötürü; kimini eti yenilsin, kimini sütü içilsin, kimini yolculukta binilsin, kimini de insanların eşyalarını taşısın diye yaratmıştır. Bu hayvanların içinde insanlara süs ve güzellik olsun diye yaratılanlar da vardır. Gerçek şu ki, sayılan bu özelliklerin hepsi de devede mevcuttur. Çünkü eti yenir, sütü içilir, yük taşıtılır, üzerine binilir, dersinden ve yününden istifade edilir. Bu özellikleriyle bölge insanının en gözde varlığıdır.

71.Ve onlar görmediler mi ki, Biz şüphesiz onlar için kudretimizin meydana getirdiklerinden birtakım hayvanlar oluşturduk da onlar, onlara sahip bulunuyorlar.

72.Ve onları, kendileri için aşağı tutulan varlıklar yaptık. Bu yüzden binekleri onlardandır. Onlardan yiyip duruyorlar da.

73.Ve onlarda daha birçok menfaatler ve içecekler var. Hâlâ kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödemeyip nankörlük mü edecekler?

                                                                              (Ya Sin/71, 73)

5.Hayvanları O oluşturmuştur. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok yararlar vardır. Siz, onlardan bir kısmını da yersiniz.

6.Ve hayvanlarda, akşam vakti getirdiğinizde ve sabahleyin saldığınızda sizin için bir güzellik vardır.

7.Ve hayvanlar, ancak canınızın bir parçası tükenerek/ çok yorularak ulaşabileceğiniz bir memlekete yüklerinizi taşırlar. Şüphesiz sizin Rabbiniz, kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir.

8.Ve Allah, kendilerine binesiniz, hem de zînet olsun diye, atları, katırları ve eşekleri oluşturdu. Bilmediğiniz şeyleri de O oluşturuyor.

                                                                                                (Nahl/5- 8)

Devenin herkesçe bilinen başka özellikleri de vardır:

Her şeyden önce, vücudundaki her detay ayrı bir yaratılış mucizesidir. Çölün kavurucu sıcağında her türlü canlının en büyük ihtiyacı sudur. Çölde su bulmak ise son derece zordur. Ayrıca uçsuz bucaksız kum denizinin ortasında yiyecek bulmak da su temin etmekten daha kolay değildir. Bütün bu zorluklar, çölde yaşayabilecek bir hayvanın açlık ve susuzluğa çok dayanıklı olmasını gerektirmektedir.

Nitekim deve açlık ve susuzluğa son derece dayanıklı yaratılmıştır. Öyle ki, 50 derece sıcaklıkta tam 8 gün boyunca aç ve susuz yaşayabilir.

Günlerce susuz yaşayabilen deve, bir su kaynağı bulduğunda kendisine uzun süre yetecek miktarda su depo etme yeteneğiyle yaratılmıştır. 10 dakikada vücut ağırlıklarının üçte biri oranında su içebilirler. Bu miktar bazen tek seferde 130 litre suya ulaşabilmektedir.

Açlığa karşı devenin vücudunda özel bir besin deposu yaratılmıştır. Bu depo devenin sırtındaki hörgücüdür.

Hörgüç içinde 40 kiloya yakın yağ depolanır. Bu depo sayesinde deve günler boyunca hiç yemek yemeden yol alabilir.

Çölde bulunan yiyeceklerin çoğu kuru ve dikenlidir. Ne var ki, devenin sindirim sistemi bu zor şartlara da uygun olarak yaratılmıştır. Hayvanın dudakları ve dişleri sivri dikenleri bile rahatlıkla yemesini sağlayacak yapıdadır. Özel bir tasarıma sahip midesi ise çöldeki hemen her bitkiyi öğütebilecek kadar güçlüdür.

Çöller ansızın bastıran şiddetli rüzgârları ile ünlüdür. Bu rüzgârlar genellikle kum fırtınaları şeklinde eserler. Bu fırtınaların savurduğu keskin kum tanecikleri boğucu ve kör edicidir. Yüce Allah, bu güç şartları aşabilmesi için devenin vücudunda yine özel koruma sistemleri yaratmıştır.

Devenin göz kapakları şeffaftır. Bu kapaklar hayvanın gözlerini hem tozdan ve kum tanelerinden korur, hem de gözleri kapalıyken bile ışığı görebilmesini sağlar. Uzun ve sık kirpikleri ise gözüne toz girmesine izin vermeyecek şekilde yaratılmıştır.

Devenin burnunda da özel bir tasarım vardır. Kum fırtınası başladığı anda, burun delikleri özel kapakçıklarla kapanır.

Çölde yolculuk yapan bir araç için en büyük tehlikelerden biri kuma saplanmaktır. Ancak yüzlerce kilo yük taşımasına rağmen deve için böyle bir tehlike yoktur. Çünkü devenin ayakları da çöl için özel yaratılmıştır.

Hayvanın geniş ayak parmakları kuma gömülmesini engeller ve bir kar ayakkabısı gibi görev yapar.

Devenin uzun bacakları da gövdesini çöl zemininin yakıcı sıcağından uzak tutar.

Devenin vücudu sık ve sert tüylerle kaplıdır. Bu post, hayvanı hem güneşin yakıcı ışınlarından, hem de güneş battıktan sonra başlayan çöl soğuğundan korur.

Devenin vücudunun belirli bölgelerinde kalın ve koruyucu deri tabakaları vardır. Bu sert tabakalar, deve kızgın kuma oturduğu zaman kumla temas edecek bölgelere yerleştirilmiştir. Bu sayede hayvanın derisi sıcaktan kavrulmaz. Bu sert deri tabakaları zamanla oluşan birer nasır değildir. Deve bunlarla birlikte doğar. Bu özel tasarım, devenin yaratılışındaki mükemmelliği bir kez daha göstermektedir.

Devenin tüm bu özellikleri üzerinde dikkatle düşünülmelidir: Susuzluğa dayanmasını sağlayacak özel sistemleri, açlığa dayanmasını sağlayacak hörgücü, kuma gömülmesini engelleyen ayak yapısı, gözlerini kumdan koruyan şeffaf göz kapakları, kirpikleri, kum fırtınalarına karşı özel tasarıma sahip burnu, dikenleri ve çöl bitkilerini yiyebilmesini sağlayan ağız, diş ve dudak yapısı, her türlü yiyeceği sindirmesini sağlayan sindirim sistemi, kızgın kumdan derisini koruyan özel deri tabakaları, hem sıcaktan hem soğuktan korunmak için tasarlanmış özel kürkü tesadüf eseri olmayıp bu hayvanın akıllı bir tasarımla yaratıldığını gösterir. Böyle bir mucize yaratık da yalnızca Allah’ın eseri olabilir.

 إبّلİBİL [YAĞMUR YÜKLÜ BULUT]

Sözcüğü bu anlamıyla ele aldığımızda Rabbimiz Arabistan ortamındaki suya hasret kimselerin dikkatlerini yağmur yüklü bulutlara çekmiş olmaktadır. Yağmur yüklü bulutların o kimselerin hayatındaki önemi ve bulutların çok uzak yerlerden oluşturulup onların üzerine getirilişi üzerinde düşünmeleri istenmiştir.

Bu anlam, ayetin mesajının Arabistan ortamından çıkarılıp tüm evrene şamil olması açısından tercihe şayandır. Zira suyun buharlaşması, buharın göğe yükselmesi, yoğunlaşması ve sonunda yere düşmesi şeklindeki olağanüstü dönüşümlü sürece çekilen dikkat, deveye çekilen dikkatten daha uygun düşmektedir. Bu anlam aynı zamanda pasajda dikkat çekilen “gökyüzü, dağlar ve yeryüzü” ile de daha uyumlu olmaktadır.

Gökyüzü, dağlar ve yeryüzünün gözlemlenmesi üzerine yüzlerce ayet mevcuttur. Bundan evvelki surelerde bunlardan birçoğu sunulmuştu.

21,22.Haydi, öğüt ver/ hatırlat, şüphesiz sen, sadece bir öğütçüsün/hatırlatıcısın. Sen, onların üzerinde bir zorba değilsin.

Bu ayetlerde Resulullah’a asli görevi olan öğütçülük hatırlatılmaktadır. Kimseyi zorla iman için zorlamaması emredilmektedir. Bunca makul delile rağmen hâlâ inanmamakta direnenler varsa, onları zorlayarak inandırmak elçinin görevi değildir. Elçinin görevi onlara doğru ve yanlış yolları göstermek ve yanlış yola gitmenin sonucu hakkında onları uyarmaktır.

Dinde zorlamanın olmayacağı, herkesin inanıp inanmamakta serbest olduğu birçok ayette (Bakara/256,  Kehf/29, En’am/149, Kaf/45, Yunus/99, Teğabün/2, Zümer/7, 15, Fussılet/40, İnsan/2, 3, Hud/28, Nahl/9, Secde/13, Maide/48, Nahl/36, 93, Yunus/108, İsra/15, Şûra/20, 48, Hud/15, İsra/18, En`âm/35, Rad/31, Şuara/3, 4’te açıkça belirtilmiştir.

23,24.Ancak/ Gözünüzü açın, kim yüz çevirir ve küfrederse; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddederse artık Allah, ona en büyük azap ile azap edecek.

25.Şüphesiz onların dönüşleri yalnızca Biz’edir.

26.Sonra, şüphesiz onların hesabı da yalnızca Bizim üzerimizedir.

Surenin bu son ayetleri ise genel bir beyanname niteliğindedir. Herkese yöneliktir. Bunca ayeti görmezden gelerek küfredenler [gerçeği örtmeye çalışanlar] ahırette cehennem ile cezalandırılacaklardır. Ayette konu edilen  “en büyük azap” cehennem azabıdır.

20,21.Ve yoldan çıkanlara gelince, onların varacağı yer de Ateş’tir. Her çıkmak istediklerinde oraya yeniden çevrilecekler ve onlara, “Yalanlayıp durduğunuz Ateş’in azabını tadın” denilecektir. Hiç kuşkusuz, dönerler diye onlara, büyük cezanın biraz hafifinden, en yakın cezadan da tattıracağız.

                                                                                                      (Secde/21)

Kâfirlere iki tip azap söz konusudur: Birincisi, “edna [bayağı] azap” diye nitelenen bu dünyadaki azaptır. Helak ediliş, sıkıntı, esaret, malın-mülkün, evladın zayii ve ölüm anındaki sıkıntılar bu nitelikteki azabın kapsamı içindedir.

55.Öyleyse onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Ancak Allah, bunlarla, onları basit dünya yaşamında cezalandırmak, onlar kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden birileri iken canlarını çıkarmak istiyor.

                                                                                 (Tevbe/55)

101.Ve yanınızda bedevi Araplardan münâfıklar var. Medîne halkından da münâfıklığa iyice alışmış olanlar var. Onları sen bilmezsin. Biz biliriz onları. İki kez azap edeceğiz onlara, sonra da çok büyük bir azaba döndürüleceklerdir.

                                                                                   (Tevbe/101)

26-30.Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Köprücük kemiklerine dayandığı, “Çare bulan kimdir!” denildiği ve can çekişen kişi bunun o ayrılık anı olduğunu anladığı ve bacak bacağa dolaştığı zaman; işte o gün sürülüp götürülmek, sadece Rabbinedir.

                                                                                             (Kıyamet/26- 30)

Azab-ı ekber  [en büyük azap] ise ahıretteki cehennem azabıdır.

Ayetteki “ إلاّ من تولّىilla men tevella” ifadesi, bir tenbih edatı olarak, “  ألا من تولّى elâ men tevellâ” şeklinde de okunmuştur.[3]

Bu nedenle, verdiğimiz mealde her iki formun anlamını da göstermiş bulunuyoruz.

Allah doğrusunu en iyi bilendir.


[1] (Lisanü’l Arab, c. 1, s. 55,  Tacü’l Arus; c. 14, s. 4, “ebl” mad.)

[2] (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

[3] (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)