61-FUSSILET[DETAYLANDIRILMIŞ/AYIRILMIŞ] SURESİ

 

Mekke’de Mü’min suresinden sonra 61. sırada indiği kabul edilen bu sure adını 3. ayette geçen “ فصّلت Fussılet” sözcüğünden almıştır. Ayrıca bu sure 37. ayetin mesajına göre “Secde”,  12. ayette geçen “المصابيح mesabih” sözcüğüne göre “Mesabih [lambalar]” ve 10. ayette geçen “ اقواتهاakvâteha” sözcüğüne göre “Akvât [nimetler]” isimleriyle de anılır.

Mümin suresinde olduğu gibi bu surede de Kur’an; vahy ve onun benimsenmesi üzerinde durulmuştur. Kısaca sure, müşriklerin “Sen ne dersen de, seni dinlemeyiz. Söylediklerine karşı kalbimizi kapattığımız gibi, sana kulak da vermeyiz. Aramızda beraber olmamızı engelleyen bir duvar bulunmaktadır”
şeklindeki direnişlerine bir karşılık mahiyetindedir. Surede onlara Kur’an ile ilgili detaylar sunulmakta, ikna edici kantlar gösterilmektedir. Ayrıca geçmişe dair kısa örnekler de verilmiştir.

Konularının birbiriyle olan bağı itibariyle surenin bir kerede bütün olarak veya yakın aralıklar ile indiği anlaşılmaktadır.

MEAL:

RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA

1.Hâ/8, Mîm/40.

2-4.Arapça bir Kur’ân, müjdeleyici ve uyarıcı olarak, bilen bir toplum için âyetleri ayrıntılı olarak açıklanmış/ bölüm bölüm ayrılmış, yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden, engin merhamet sahibi Allah’tan indirilmiş bir kitap! Buna rağmen onların çoğu yüz çevirmişlerdir. Artık onlar kulak vermezler.

5.Ve onlar: “Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir örtü/zırh içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda da bir perde vardır. Artık sen, yapabileceğini yap, biz de gerçekten yapıyoruz” dediler.

6,7.De ki: “Ben sadece sizin gibi bir beşerim. Bana, ‘Sizin ilâhınızın bir tek ilâh olduğu’ vahyediliyor. O nedenle O’na dosdoğru yönelin ve O’ndan bağışlanma dileyin.” Ve zekâtı/vergiyi vermeyen ve âhireti bilerek reddeden o kimselerin/ inanmayanların ta kendileri olan ortak koşanların vay haline!

8.Şüphesiz ki, iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapanlar, kendileri için bitmez tükenmez/başa kakılmaz ecir olanlardır.–

9.De ki: “Siz yeryüzünü iki evrede oluşturanı gerçekten örtüp duracak mısınız/ inanmayacak mısınız? Bir de O’na eşler koşuyorsunuz! O, âlemlerin Rabbidir.”

10.Ve O, yeryüzünün içinde sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler meydana getirdi. Orada araştırıp isteyenler için eşit olarak/ayırım yapılmadan rızıkları dört evrede ayarladı.

11.Sonra duman hâlinde bulunan göğe yerleşti/ egemenlik kurdu da ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dedi. İkisi de, “Biz isteyerek geldik” dediler.

12.Böylece Allah, onları iki evrede yedi gök olmak üzere gerçekleştirdi ve her göğün kendi işini içine yükledi. Biz en yakın göğü kandillerle ve korumayla süsledik. İşte bu, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olanın, çok iyi bilenin ayarlamasıdır.

13.Buna rağmen onlar, yine yüz çevirirlerse hemen de ki: “Ben sizi Âd ve Semûd’un yıldırımının benzeri bir yıldırıma karşı uyardım.”

14.Hani onlara, “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin!” diye önlerinden-arkalarından [her yanlarından] elçiler gelmişti. Onlar: “Eğer Rabbimiz isteseydi, kesinlikle melekler indirirdi. Bu yüzden biz, kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyleri kesinlikle bilerek reddedenleriz/ inanmayanlarız” dediler.

15.Âd’a gelince de onlar, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: “Güç bakımından bizden daha çetin kim vardır?” dediler. Onlar şüphesiz kendilerini oluşturan Allah’ın güç olarak kendilerinden daha çetin olduğunu görmediler mi? Ve onlar Bizim âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.

16.Bu yüzden Biz de onlara bu en basit dünya hayatında rezillik azabını tattırmak için o uğursuz günlerde dondurucu bir kasırga gönderdik. Âhiret azabı ise elbette daha çok rezil edicidir. Onlara yardım da edilmez.

17.Semûd’a gelince; işte, Biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar körlüğü doğru yol üzerine sevip tercih ettiler. Bunun üzerine kazandıkları şeyler sebebiyle alçaltıcı azabın yıldırımı onları yakalayıverdi.

18.Ve Biz iman etmiş kimseleri ve Allah’ın koruması altına girmiş olan kimseleri kurtardık.

19.Ve Allah’ın düşmanlarının bir araya getirilip toplandıkları gün, artık onlar, ateşe dağıtılırlar.

20.Sonunda oraya geldiklerinde, onların işitme, görme duyuları ve derileri yaptıkları şeyler ile ilgili kendi aleyhlerinde şâhitlik ederler.

21-23.Ve onlar kendi derilerine, “Niye aleyhimize şâhitlik ettiniz?” dediler. Onlar dediler ki. “Her şeyi konuşturan Allah, bizi konuşturdu ve sizi ilk defa O oluşturdu ve O’na döndürülmektesiniz. Siz, işitme, görme duyularınız ve derileriniz aleyhinize şâhitlik eder diye gizlenmiyordunuz. Velâkin yapmakta olduklarınızdan birçoğunu Allah’ın bilmeyeceğine inandınız. İşte sizin bu inancınız; Rabbiniz hakkında beslediğiniz inancınız, sizi bir yıkıma uğrattı, böylelikle zarara, kayba uğrayıp acı çekenlerden oldunuz.”

24.Şimdi eğer onlar direterek ortak koşma inancını, yalanlamayı sürdürürlerse, artık onlar için konaklama yeri ateştir. Ve eğer özür bildirmeye çalışsalar, onlar, özrü kabul edilecek kimseler değildirler.

25.Ve Biz onlara birtakım yaşdaşlarını/İblislerini kabuk gibi üzerlerine kaplattık, onlar da, önlerinde ve arkalarında [tüm çevrelerinde] olanları kendilerine süslü gösterdiler. Gelmiş geçmiş herkesten, kendilerinden önce gelip-geçmiş ümmetlerde yürürlükte olan “Söz” onların üzerine hak oldu. Şüphesiz onlar, zarara/kayba uğrayıp acı çeken kimseler idiler.

26.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler: “Üstün gelmeniz için bu Kur’ân’ı dinlemeyin, onun içinde anlamsız şeyler yapın/ anlaşılmasını her türlü yolla engelleyin” dediler.

27.Artık Biz, kesinlikle, kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedetmiş kimselere şiddetli bir azap tattıracağız. Ve kesinlikle onlara yaptıkları amellerin en kötüsünü karşılık olarak vereceğiz.

28.İşte bu, Allah’ın düşmanlarının cezasıdır; ateştir. Âyetlerimizi bile bile inkâr eden kimseler olduklarına ceza olarak, onlar için orada sonsuzluk yurdu vardır.

29.Ve o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan o kişiler: “Rabbimiz! Bildiğimiz-bilmediğimiz herkesten bizi doğru yoldan saptıranları bize göster. Onlar en aşağıdakilerden olsunlar diye biz onları ayaklarımızın altında tutalım” dediler.

30-32.Şüphesiz, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru olanlar; onların üzerine, haberci âyetler sürekli iner; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında ve âhirette sizin yol gösterenleriniz, yardımcılarınız, koruyanlarınızız. Cennette, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olan, engin merhamet sahibinden bir ikram olarak sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada istediğiniz şeyler de sizin içindir.”

33,34.Ve Allah’a çağırıp/ yakarıp sâlihi işleyen ve “Ben, Müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır? Ve güzellikle çirkinlik/ iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel şeyle sav. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir yakın’dır.

35.Bu olgun davranışa ancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak büyük bir pay sahibi olan kavuşturulur.

36.Ve eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa hemen Allah’a sığın. Şüphesiz ki O, en iyi duyanın ve en çok bilenin ta kendisidir.

37.Ve gece, gündüz, güneş ve ay O’nun alâmetlerinden/ göstergelerindendir. Güneşe ve aya boyun eğip teslimiyet göstermeyin. Ve eğer sadece Allah’a kulluk yapıyorsanız, onları oluşturmuş olan Allah’a boyun eğip teslimiyet gösterin.

38.Buna rağmen onlar eğer büyüklük taslarlarsa bilsinler ki, Rabbini iyi tanıyan kişiler her zaman O’nun için Allah’ı noksan sıfatlardan arındırırlar ve onlar hiç usanmazlar.

39.Şüphesiz senin yeryüzünü boynu bükük görüp de Bizim onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, onun titreşmesi ve kabarması da O’nun alâmetlerinden/ göstergelerindendir. Şüphesiz ki ona hayat veren, kesinlikle ölüleri de diriltir. Şüphesiz O, her şeye gücü yetendir.

40.Şüphesiz alâmetlerimiz/ göstergelerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp inkâra sapan kimseler Bize gizli kalmazlar. O hâlde ateşe atılacak olan kişi mi daha hayırlıdır, yoksa kıyâmet günü güven içinde gelecek kişi mi? İstediğinizi yapın. Şüphesiz ki Allah, yaptığınız şeyleri en iyi görendir.

41,42.Şüphesiz Öğüt/Kur’ân kendilerine geldiğinde onu bilerek reddeden kimseler… Ve şüphesiz o Öğüt/Kitap, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan, övülen, övgüye lâyık bulunan tarafından indirilmedir. Önünden ve ardından/ hiçbir tarafından kendisine bâtılın gelmediği çok şerefli bir kitaptır.

43.Senin için senden önceki elçilere söylenenden başka bir şey söylenmiyor. Şüphesiz senin Rabbin kesinlikle bağışlama sahibidir ve acı veren bir azabın sahibidir.

44.Ve eğer Biz o öğüdü/Kur’ân’ı yabancı dilde bir okuma yapsaydık, elbette onlar: “Âyetleri ayrıntılı olarak verilmeli değil miydi? Yabancı dil mi, Arapça mı!” diyeceklerdi. De ki: “O, iman eden kimseler için bir kılavuz ve bir şifadır.” İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır. Ve o Öğüt/ Kur’ân, onlar üzerine bir körlüktür. Onlara çok uzak bir mekândan seslenilmektedir.

45.Ve andolsun ki Biz Mûsâ’ya Kitab’ı vermiştik de onda anlaşmazlığa düşüldü. Eğer Rabbin tarafından geçmiş Söz olmasaydı kesinlikle aralarında gerçekleştirilmişti. Ve şüphesiz onlar, bundan [Kur’ân'dan] kesinlikle şüpheci bir yetersiz bilgi içindedirler.

46.Her kim sâlihi işlerse artık kendi için yapmış olur. Kim de bir kötülük yaparsa, artık kendi aleyhinedir. Ve senin Rabbin kullara hiç mi hiç haksızlık eden biri değildir.

47.O saatin bilgisi sadece Allah’a bırakılır. Onun bilgisi dışında hiçbir meyve kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz, düşük yapmaz. Ve Allah, onlara: “Benim ortaklarım nerede?” diye seslendiği gün, onlar: “Bizden hiçbir şâhit olmadığını Sana arz ederiz” derler.

48.Önceden tapmakta oldukları şeyler de kendilerinden uzaklaşıp kayboldu. Onlar kendileri için kaçacak bir yer olmadığını da iyice anladılar.

49.İnsan, hayır istemekten usanmaz, kendisine bir kötülük dokununca da hemen, üzgündür, ümitsizdir.

50.Ve eğer kendisine dokunan sıkıntıdan sonra, kendisine tarafımızdan bir rahmet tattırsak, hiç kuşkusuz “Bu benim hakkımdır. Ve kıyâmetin kopuş anının geleceğini sanmıyorum. Ve eğer Rabbime döndürülürsem, O’nun katında hiç şüphesiz, benim için en güzeli vardır” der. Bu nedenle kâfirlere;  Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimselere, yaptıklarını kesin bildireceğiz ve onlara, kesinlikle kaba bir cezadan tattıracağız.

51.Ve Biz insana nimet verdiğimiz zaman o yüz çevirir, yan çizer. Kendisine bir kötülük dokunduğu zaman da geniş geniş dua sahibidir; yalvarır da yalvarır.

52.De ki: “Hiç düşündünüz mü? Eğer Kur’ân, Allah katından olup da sonra siz bu gerçeği örtbas etmişseniz… Kendisi uzak bir ayrılığın içinde bulunan kimseden daha sapık kim olabilir?”

53.Onun hak olduğu ortaya çıkıncaya kadar, hem dış dünyada, hem kendi bünyelerinde alâmetlerimizi/ göstergelerimizi onlara göstereceğiz. Rabbinin şüphesiz her şeye tanık olmuş olması da yetmedi mi?

54.Gözünüzü açın! Şüphesiz onlar Rablerine kavuşmaktan bir şüphe içindedirler. Gözünüzü açın! Şüphesiz Allah, her şeyi kuşatandır.

TAHLİL

1.Hâ/8, Mîm/40.

Surenin birinci ayeti “ حHa” ve “ مMim” kesik harflerinden oluşmuştur. Bu harfler ile ilgili detay bundan evvelki Mü’min suresinde 1. ayetin tahlilinde verilmişti.

2-4.Arapça bir Kur’ân, müjdeleyici ve uyarıcı olarak, bilen bir toplum için âyetleri ayrıntılı olarak açıklanmış/ bölüm bölüm ayrılmış, yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden, engin merhamet sahibi Allah’tan indirilmiş bir kitap! Buna rağmen onların çoğu yüz çevirmişlerdir. Artık onlar kulak vermezler.

5.Ve onlar: “Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir örtü/zırh içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda da bir perde vardır. Artık sen, yapabileceğini yap, biz de gerçekten yapıyoruz” dediler.

Bu ayet gurubunda, Kur’an’ın indiriliş amacı ve bundan kimlerin istifade edebileceği üzerinde durulmuştur. Ayrıca Kur’an’ın detaylı, gayet iyi anlaşılan, müjdeci, uyarıcı bir kitap olduğu vurgulanmıştır. Sonra da, kendilerine böyle bir kitap ulaştırılmasına rağmen Mekkeli müşriklerin Kur’an’dan uzak durmaları ve “Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir örtü/ zırh içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda da bir perde vardır. Artık sen, [yapabileceğini] yap, biz de gerçekten yapıyoruz” demek suretiyle ciddiyetsiz bahaneler ileri sürdükleri ve Elçi’ye meydan okudukları nakledilmiştir.

Surenin giriş paragrafında Kur’an’ın şu özelliklerine dikkat çekilmiştir:

* Arapça olması

Kur’an Arap toplumuna inmektedir ve bir toplumun kendisine inen mesajı anlaması, akletmesi, uygulaması ve başkalarına da anlatabilmesi için mesajın o toplumun anadilinde olması gerekmektedir. Eğer böyle olmasaydı, yani mesaj topluma yabancı bir dilde indirilseydi, mesajın o dili bilmeyen bir toplum tarafından anlaşılması, akledilmesi, uygulaması da mümkün olmazdı.

Kur’an’ın Arapça olması konusu daha evvel Yusuf suresinin tahlilinde  ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

* İndirme işinin, doğrudan doğruya Rahman ve Rahîm tarafından olması.

Kur’an’ın bu özelliğinin konu edilmesi, Kur’an’a hiçbir beşeri gücün müdahalesinin söz konusu olmadığını beyan içindir.

* Kitap Olması

“ الكتابKitap”,  “içi yazılı olan şey” demektir.[1] Kur’an,  içinde Allah’a, evrene, geçmiş ve geleceğe, kişisel ve sosyal hayata ait bilgiler, emirler, yasaklar, öğütler yazılı olduğu için “kitap” olarak itelendirilmiştir.

* Ayetlerinin “detaylandırılmış/ ayrı ayrı açıklanmış” olması.

Kur’an ayetleri gayet açıktır. Kur’an’ın içinde olan konular ise birbirine karıştırılmadan, fasıl fasıl, bölüm bölüm Rabbimiz tarafından açıklanmıştır. Toplumdaki nice meseleler de yine Rabbimiz tarafından insanların kolayca anlayacağı şekilde tefsir edilmiştir.

Dikkat edilirse, ayette Kur’an hakkında “bilen bir kavim için ayetleri detaylandırılmış/ayrılmış” ifadesi kullanılmıştır. Bu beyanda, bilgili kimselerin muhatap alındığının ifade edilmiş olması dikkat çekicidir. Bu da bize, Kur’an’ın tebliğ edildiği o günkü insanların sıradan kimseler değil, belirli bir bilgi düzeyine sahip kimseler olduğunu göstermektedir.

* Müjdeci ve Uyarıcı Olması

İnsanın kendisini ödüle yahut cezaya götürecek şeyleri öğrenip bilmesi vazgeçilmez hakkıdır. Rabbimiz işte bu nedenle elçi gönderir, kitap indirir. Kur’an öğüttür. İman eden, salihatı işleyen muttakiler için ahirette nail olacakları sonsuz nimetleri bildirerek müjde verir; geçmiş medeniyetlerin kötü amelleri nedeniyle uğradıkları akıbetleri ve ahirette müşriklerin başlarına gelecek korkunç olayları da naklederek herkesi uyarır.

4. ayetin sonunda Rabbimiz “Buna rağmen onların çoğu yüz çevirmişlerdir. Artık onlar kulak vermezler diyerek insanları Kur’ân’ı anlamaya teşvik etmektedir. Kur’an böyle bir kitap iken, onlar bu Kur’an’a aldırmamış, ona önem vermemiş ve onu kulak ardı etmişlerdir.

İnkârcılar her sıkışmalarında böyle anlamsız mazeretlere sığınmaktadırlar:

88.Ve onlar, “Bizim kalplerimiz kılıflıdır/hiçbir şey işlemez” dediler. Aksine; Allah, gerçeği bilerek reddetmelerinden dolayı onları dışlamış/ rahmetinden mahrum bırakmıştır. Bundan dolayı pek azı iman eder!

                                                                                                       (Bakara/88)

25.Onlardan sana kulak verenler vardır; oysa Biz, onu kavrayıp anlamalarına; kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık oluşturduk. Onlar, bütün alâmetleri/göstergeleri görseler de ona inanmazlar. Öyle ki, o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedeno kimseler, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek “Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir” derler.

                                                                                              (En’am/25)

179.Ve andolsun ki tanıdıklarınızdan-tanımadıklarınızdan birçoğunu cehennem için türetip ürettik; onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar duyarsızların ta kendileridir.

                                                                                                      (A’raf/179)

194.Allah’ın astlarından yakardığınız kimseler, tıpkı sizin gibi kullardır. Eğer doğru iseniz haydi onları çağırın da size karşılık versinler. 195.Onların kendileriyle yürüyecek ayakları, tutacak elleri, görecek gözleri veya işitecek kulakları mı var?

De ki: “Çağırın ortaklarınızı, sonra bana tuzak kurun ve bana zaman da tanımayın.196.Şüphesiz ki benim velîm [yol gösterenim, yardım edenim, koruyanım], o kitabı indiren Allah’tır. Ve O, düzgün kimselere velî [yol gösteren yardım eden, koruyan] olur. 197.Sizin O’nun astlarından yakardığınız kimseler ise, size yardıma güç yetiremezler, kendi nefislerine de yardım edemezler. 198.Siz onları doğru yola çağırsanız da duymazlar. Ve onları sana bakar görürsün, hâlbuki onlar görmezler.”

                                                                                                                    (A’raf/194-198)

8.Şüphesiz ki Biz, onların boyunlarının içinde demir halkalar geçirdik. Öyle ki onlar çenelerine kadardır. Böylece onlar burunları yukarı kaldırılmış olanlardır. 9.Ve Biz, onların önlerinden bir set, arkalarından bir set oluşturduk. Böylece Biz, kendilerini sarmışızdır. Artık onlar görmezler. 10.Ve onları uyarmışsın yahut uyarmamışsın onlara göre birdir, onlar inanmazlar.

                                                                                                (Ya Sin/8- 10)

Konumuz olan paragrafı iyi anlamak için “Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında yer alan şu nakillerin bilinmesinde yarar görüyoruz:

Kureyşlilerden ileri ge­lenler ile Ebu Cehil: “Muhammed (sav)’in durumu bizim için içinden çıkılmaz bir hal aldı. Şiiri, kâhinliği ve büyüyü bilen bir adam araştırıp bulsanız da onunla konuşsa, sonra da gelip bize onun durumunu açıklasa!” dediler.

Utbe b. Rabia dedi ki: “Allah’a yemin ederim, ben kâhinliği, şiiri ve büyü­yü bilen birisiyim. Eğer böyle ise, onun durumu bana gizli kalmayacak şe­kilde bunları biliyorum.” Bunun üzerine ona: “Haydi ona git ve onunla konuş!” dediler. O da Peygamber (sav)’e giderek ona: “Ey Muhammed!” dedi. “Sen mi hayırlısın yoksa Kusay b. Kilab mı? Sen mi hayırlısın yoksa Haşim mi? Sen mi hayırlısın yoksa Abdulmuttalip mi? Sen mi hayırlısın yoksa Abdullah mı? Sen ne diye bizim ilâhlarımıza dil uzatıyorsun? Atalarımızın sapık olduğunu söy­lüyorsun. Bizi akılsızlıkla itham ediyorsun, dinimizi yeriyorsun. Şayet sen eğer bize başkan olmanın peşinde isen, bütün sancaklarımızı senin emrine veri­riz ve hayatta kaldığın sürece bizim başkanımız olursun. Eğer evlenmek is­tiyor isen, Kureyş kızlarından istediğin on tanesi ile seni evlendiririz. Şayet servet sahibi olmak istiyorsan, seni, senden sonra gelecek olan soyunu sopunu zengin edecek kadar sana mal toplarız. Eğer sana geldiğini söylediğin şahıs cinlerden birisi olup seni etkisi altına almış ise, seni tedavi etmek için bu uğurda mallarımızı harcarız veya bu yolda kendimizi tüketiriz.”

Bu arada Peygamber (sav) susmuş, sesini çıkarmıyordu. Söyleyecek­lerini bitirdikten sonra peygamber ona: “Ey Ebu’l-Velid! Söyleyeceklerini bi­tirdin mi?” diye sordu. O da “Evet” deyince, Peygamber: “O halde, kardeşimin oğlu, beni dinle!” dedi. “Dinleyeyim” dedi. Peygamber şöyle buyurdu: “Rahman ve Rahîm Allah’ın adı ile. Hâ Mim. [Bu kitap] Rahman, Rahîm olan tarafından indirilmiştir. Bilen bir kavim için… Eğer yüz çevirirlerse sen de de ki: Ben Ad ve Semud’a gelen yıldırım gibi bir yıldırımla sizi kor­kutup uyarırım” (Fussilet/1-13)buyruğuna kadar okudu.

Utbe ileri atılarak elini Peygamber (sav)’in ağzına koydu. Allah hakkı için, akrabalık bağı için, ondan susmasını istedi. Utbe evine geri döndü, Kureyşlilerin yanına çıkmadı. Ebu Cehil ona gelerek: “Muhammed’in dinine mi gir­din? Yoksa onun yemeği hoşuna mı gitti?” dedi.

Utbe bu işe kızdı ve ebediyyen Muhammed ile konuşmayacağına yemin etti, sonra şunları söyledi: “Allah’a yemin ederim, siz de biliyorsunuz ki, ben Kureyşliler arasında malı en çok olanlardan birisiyim. Fakat ben ona duru­mu arz edince bana öyle sözlerle cevap verdi ki, Allah’a yemin ederim, o söz ne şiirdir, ne kâhinliktir, ne de büyüdür.” Sonra onlara Muhammed’den duyduklarını “Ad ve Semud’a gelen yıldırım gibi…” buyruğuna kadar oku­du. (Devamla dedi ki:) “Sonra ben ağzını tuttum, akrabalık bağını hatırlata­rak ondan okumamasını istedim. Siz de bilirsiniz ki, Muhammed bir şey söy­ledi mi yalan söylemez. Allah’a yemin ederim, üzerinize bir azabın ineceğin­den -yıldırımı kastediyor- korktum.”

Bu haberi Ebu Bekir el-Enbarî de “er-Raddu (Alâ Men Halefe Mushafe Os-mane)” adlı eserinde Muhammed b. Ka’b el-Kurazî’den diye rivayet etmiştir.[2]

Orada belirtildiğine göre; sonra Peygamber (sav) “Ha Mim. Fussilet” suresini secde ayetine varıncaya kadar okudu. Peygamber secdeye kapandı, Utbe ise arkadan ellerine dayanmış olarak söylediklerine kulak verip dinli­yordu. Rasûlullah (sav) okumasını bitirince ona: “Ey Ebu’l-Velid!” dedi. “Sana okuduklarımı dinledin, artık seni onlarla baş başa bırakıyorum.” Utbe mec­liste bulunan Kureyşlilere gitti. Onlar da “Allah’a yemin ederiz, Ebu’l-Velid ya­nınızdan gittiğinden bir başka türlü yanınıza dönüyor.” Sonra: “Ne haberler ge­tirdin? Ey Ebu’l-Velid!” dediler. O da şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim, Muham­med’den öyle bir söz duydum ki, onun benzerini asla duymuş değilim. Al­lah’a yemin ederim, ondan duyduğum sözler ne şiirdir, ne kâhinliktir. Gelin, bu hususta bana itaat ediniz ve benim dediğimi kabul ediniz. Muhammed’i yapmak istediğinde serbest bırakınız, ona ilişmeyiniz. Allah’a yemin ederim, ondan duyduğum bu sözlerin haberleri mutlaka yankı getirecektir. Şayet Arap­lar onun başına bir iş açarlarsa, başkaları vasıtası ile ondan kurtulmuş olursunuz. Eğer bir kral yahut bir peygamber olursa, onun sebebiyle insanların en mutluları olursunuz, çünkü onun mülkü sizin mülkünüz, onun şerefi si­zin şerefinizdir.”

Bu sefer: “Heyhat!” dediler, “Ey Ebu’l-Velid, Muhammed seni de büyüledi.” Ebu’l-Velid de: “Bu benim sizin lehinize ileri sürdüğüm görüşümdür, istedi­ğinizi yapınız” diye karşılık verdi.[3]

Mukatil de bu ayetlerin inişi nedeni olarak kendi tefsirinde aynı olayı nakletmiştir.

6,7.De ki: “Ben sadece sizin gibi bir beşerim. Bana, ‘Sizin ilâhınızın bir tek ilâh olduğu’ vahyediliyor. O nedenle O’na dosdoğru yönelin ve O’ndan bağışlanma dileyin.” Ve zekâtı/vergiyi vermeyen ve âhireti bilerek reddeden o kimselerin/ inanmayanların ta kendileri olan ortak koşanların vay haline

Bu ayetlerde vahye karşı tavır alan, itiraz eden, hatta akıllarınca peygamberimize meydan okumaya kalkışan müşriklere cevap verilmiştir. Bu cevapta Resulullah’ın onlara “Ben sadece sizin gibi bir beşerim. Bana, ‘Sizin ilâhınızın bir tek ilâh olduğu’ vahyediliyor. O nedenle O’na dosdoğru yönelin ve O’ndan bağışlanma dileyin” şeklinde konuşması istenmiştir. Bu sözler zımnen şu anlama gelmektedir: “Ben sizi zorla imana sevk edecek değilim, böyle bir gücüm yok. Çünkü ben de sizin gibi bir beşerim. Allah’tan başka hiç kimseyi ilâh yerine koymayın, O’ndan başkasına ibadet etmeyin, kendilerinden bir şeyler ümit ederek onlara yalvarmayın, boyun eğmeyin ve yine Allah’tan başkasının koyduğu kurallara, kanunlara, örf ve adetlere kayıtsız şartsız itaat etmeyin. Şimdiye kadar işlediğiniz günahlar dolayısıyla af dileyin ve daha önce işlediğiniz şirk, küfür, isyan için tevbe edin.”

Ayetteki “Ve şu zekâtı vermeyen ve ahireti inkâr edenlerin ta kendileri olan müşriklerin vay haline!” cümlesi dikkat çekicidir.

Bilindiği üzere, bu ayet indiğinde Müslümanların bağımsız bir devleti henüz yoktu ve zekât farz kılınmamıştı. Çünkü zekâtın farz kılınması hicretten iki sene sonradır. Burada konu edilen “zekât”, Müslümanların vermekle yükümlü oldukları zekât değil, Mekke müşriklerinin kendi site devletlerinde uyguladıkları zekâttır [vergidir]. Kureyşliler, kendi idarî yapıları gereği zekât verirler ve bu zekât parası ile çeşitli harcamalar yapar, hacılara su içirir, yemek yedirirlerdi. Daha sonra, Muhammed’e (as) tabi olup Kur’an’a inanan insanları sıkıntıya sokmak için “zekât [vergi]” vermez oldular. Bundan dolayı da Müslümanların ve Mekke’nin garipleri ve fakirleri sıkıntıya düştüler, birçok zarar gördüler.

Bu ayeti iyi anlamadan zekât vermemenin insanı müşrik yaptığına kail olmak veya bu ayetteki zekâtı tezkiye [arınma] anlamına çekmek çok yanlış olur.

8.Şüphesiz ki, iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapanlar, kendileri için bitmez tükenmez/başa kakılmaz ecir olanlardır.–

Bu ayet, müşriklere verilen cevaplar arasındaki bir parantez cümlesidir. Zekâtı vermeyen, ahireti inkâr eden müşrikler tehdit edildikten sonra, bu parantez cümlesinde de, böyle yapmayan, tam tersine iman edip salihatı işleyen müminler müjdelenmektedir.

“Salihatı işlemek” konusu daha evvel Asr suresinin tahlilinde ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

9.De ki: “Siz yeryüzünü iki evrede oluşturanı gerçekten örtüp duracak mısınız/ inanmayacak mısınız? Bir de O’na eşler koşuyorsunuz! O, âlemlerin Rabbidir.”

10.Ve O, yeryüzünün içinde sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler meydana getirdi. Orada araştırıp isteyenler için eşit olarak/ayırım yapılmadan rızıkları dört evrede ayarladı.

11.Sonra duman hâlinde bulunan göğe yerleşti/ egemenlik kurdu da ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dedi. İkisi de, “Biz isteyerek geldik” dediler.

12.Böylece Allah, onları iki evrede yedi gök olmak üzere gerçekleştirdi ve her göğün kendi işini içine yükledi. Biz en yakın göğü kandillerle ve korumayla süsledik. İşte bu, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olanın, çok iyi bilenin ayarlamasıdır.

Bu ayet gurubunda Allah’ın bazı sıfatları verilerek müşriklerin O’nu nasıl akılsızca inkâr ettikleri sorgulanmaktadır. Rabbimiz, ikna olsunlar diye müşriklerin dikkatini evrende [yerde ve gökte] gözleriyle müşahede ettikleri, hayret, korku ve hayranlık uyandıran kanunlarına çekerek onlara kudret ve büyüklüğünü hatırlatmaktadır.

Ayrıca Allah’ın yeryüzünü iki günde [evrede] yarattığı,  âlemlerin Rabbi olduğu, yeryüzünün içinden sabit dağlar yarattığı, bereketler meydana getirdiği, orada araştırıp isteyenler için eşit olarak [ayırım yapılmadan] rızkları dört günde ayarladığı, sonra duman halinde bulunan göğe yerleştiği/egemenlik kurduğu, gökleri de yedi gök olmak üzere iki günde gerçekleştirdiği ve her göğe kendi işini vahyettiği [içine yüklediği], en yakın göğü kandillerle ve korumayla süslediği bildirilmektedir.

11. ayetteki “Sonra duman halinde bulunan göğe yerleşti/egemenlik kurdu” ifadesiyle başlayan bölümde ise göklerin daha önceden gaz halinde oldukları; gaz halindeki bu göklerden Rabbimizin yıldızlar, gezegenler, galâksiler ve diğer gök sistemlerini yaratarak hepsini kontrolü altında tuttuğu bildirilmektedir.

Göklerin önce duman [gaz] halinde olduğu modern bilim tarafından da tespit edilmiş bulunmaktadır. Konuya ait ayrıntılı bilgi bilim ve teknik kitaplarında bulunmaktadır.

10. ayetteki “Orada bereketler meydana getirdi” ifadesi ile milyonlarca yıldan beri en küçük canlıdan insana kadar her türlü mahlûkun faydalandığı bitmez tükenmez yaşam kaynakları kast olunmuştur. Bu nimetlerin en önemlileri, bitkilerin, hayvanların ve insanların hayatlarının sürmesini mümkün kılan “su” ve “hava”dır. Sonra da bunlar vasıtasıyla oluşan ve varlıklarını sürdüren bitkisel ve hayvansal gıdalardır.

Kur’an’ın birçok yerinde [A’raf/54, Yunus/3, Hud/7, Furkan/59, Secde/4, Kaf/38, Hadid/4]  evrenin “altı günde [evrede]” yaratıldığı ifade edilmiştir. Bu konudaki “Gün” sözcüğü ile ilgili olarak daha evvel Kaf suresinin tahlilinde açıklama yapıldığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta da, 10. ayette geçen “rızkları dört günde ayarladı” ifadesidir. Buradaki “dört gün [evre]”, evrenin yaratılışı ile ilgili olarak zikredilen “altı gün [evre]” içinde değildir. Rızkların “dört gün”de ayarlanması, evrenin “altı gün”de yaratılmasından ayrı bir uygulamadır.

12. ayette geçen “her göğe kendi işini vahyetti [içine yükledi]” ifadesindeki “vahy”i, sistemin kodlarının yüklenmesi olarak anlayabiliriz. Bu, belirlenmiş bir süreye kadar gökteki her sistemin kendi varlığını sürdürecek olması, kesinlikle bir kargaşaya neden olmayacak olmaları demektir.

YERYÜZÜ GÖKYÜZÜNDEN ÖNCE Mİ YARATILDI?

11. ayetteki “Sonra duman halinde bulunan göğe yerleşti/egemenlik kurdu” ifadesindeki “sonra” edatı nedeniyle, görünüre göre, yeryüzünün gökyüzünden önce yaratıldığı anlaşılmaktadır. Önce bu konuya ait birkaç ayeti takdim edelim:

29.O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için oluşturandır. Sonra da O, semaya egemenlik kurdu; onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi en iyi bilendir.

                                                                                   (Bakara/29)

27-33.Oluşturuluşça siz mi daha çetinsiniz yoksa gök mü? Göğü, Allah yaptı; boyunu yükseltti, sonra da onu düzene koydu, gecesini kararttı ve ışığın parlaklığını çıkarttı. Ve ondan sonra, sizin ve hayvanlarınız için bir yararlanma olmak üzere yeryüzünü döşedi/ yeryüzünden suyunu ve otlağını çıkardı, dağları da demirledi/sağlam bir şekilde yerleştirdi.

                                                                                                       (Naziat/27- 33)

Bu ayetlere bakılırsa, Fussılet/11’e ve Bakara/29’a göre önce yeryüzü, sonra sema; Naziat/27-33’e göre ise önce gökyüzü, sonra yeryüzü yaratılmış gözükmektedir.

Bu ayetlerdeki “ بعد,  ثمّsonra” edatları “tertib-i zaman” için değil, “tertib-i beyan” içindir; yani zamanda sonralığı değil, kelâmda sonralığı ifade etmektedirler. Türkçede de bir kişi bir konuyu anlatırken zaman tertibini düşünmeden, sözlerini “ … sonra …” diye sürdürür.  Bu konuyla ilgili olarak Beled/17 ile Kalem/13’e de bakılabilir.

11. ayette Allah’ın yeryüzüne ve göklere “ona ve yeryüzüne ‘İsteyerek veya istemeyerek gelin!”dediği; onların da “Biz isteyerek geldik şeklinde cevap verdikleri açıklanmıştır. Bununla Rabbimizin kudretinin mükemmelliği ortaya konulmuştur. Buna göre, söz konusu ifadenin takdiri “İsteseniz de istemeseniz de, işinize gelse de gelmese de geliniz” şeklinde olur. Kısacası Rabbimiz, onların varlık âlemine çıkmalarını istemiş, onlar da bu iradeye uygun olarak meydana çıkmışlardır.

82.Şüphesiz ki O, bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir.

                                                                                                (Ya Sin/82)

13.Buna rağmen onlar, yine yüz çevirirlerse hemen de ki: “Ben sizi Âd ve Semûd’un yıldırımının benzeri bir yıldırıma karşı uyardım.”

Rabbimiz müşriklere nasıl bir ilâhı inkâr ettiklerini hatırlattıktan sonra, bu ayette de elçisine “Ben sizi Âd ve Semud’un yıldırımının benzeri bir yıldırıma karşı uyardım” demesini emretmektedir. Bu emirde müşriklere yöneltilen büyük bir tehdit söz konusudur. Buna rağmen akıllarını başlarına almazlarsa, Ad ve Semud’un başına gelenler onların da başına gelecektir.

Ad ve Semud’un özellikle zikredilmesinin nedeni, o günkü Arapların bu kavimlerin kalıntılarını görmüş olmaları ve onlar hakkında birçok bilgiye sahip bulunmalarıdır.

14.Hani onlara, “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin!” diye önlerinden-arkalarından [her yanlarından] elçiler gelmişti. Onlar: “Eğer Rabbimiz isteseydi, kesinlikle melekler indirirdi. Bu yüzden biz, kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyleri kesinlikle bilerek reddedenleriz/ inanmayanlarız” dediler.

15.Âd’a gelince de onlar, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: “Güç bakımından bizden daha çetin kim vardır?” dediler. Onlar şüphesiz kendilerini oluşturan Allah’ın güç olarak kendilerinden daha çetin olduğunu görmediler mi? Ve onlar Bizim âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.

16.Bu yüzden Biz de onlara bu en basit dünya hayatında rezillik azabını tattırmak için o uğursuz günlerde dondurucu bir kasırga gönderdik. Âhiret azabı ise elbette daha çok rezil edicidir. Onlara yardım da edilmez.

17.Semûd’a gelince; işte, Biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar körlüğü doğru yol üzerine sevip tercih ettiler. Bunun üzerine kazandıkları şeyler sebebiyle alçaltıcı azabın yıldırımı onları yakalayıverdi.

18.Ve Biz iman etmiş kimseleri ve Allah’ın koruması altına girmiş olan kimseleri kurtardık.

Bu ayet gurubunda, daha evvel birçok surede detayı verilen Ad ve Semud kavimleri ile ilgili ayrıntılara işaret edilmiştir. İnkârları, tutarsız itirazları ve meydan okuyuşları hatırlatılarak bu iki kavmin en sonunda nasıl bir akıbete uğradıkları açıklanmaktadır. Bu hatırlatma ve açıklama, Mekkeli nankörlerin uyarılması amacına yöneliktir.

14. ayette konuya giriş yapılırken “önlerinden-arkalarından  [her yanlarından] elçiler gelmişti” denilmiştir. Daha evvel, “gece-gündüz”, “sabah-akşam” gibi kalıpların kendi anlamları dışında süreklilik anlamı vermek üzere kullanıldıkları ifade edilmişti. Buradaki “önlerinden-arkalarından” ifadesi de “her yanlarından” demektir.

Bunun örneği A’raf suresinin 17. ayetidir.

16,17.İblis, “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, andolsun ki ben, onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine andolsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödeyenler bulmayacaksın” dedi.

                                                                                              (A’raf/16, 17)

Bu ifadenin anlamı, “Kendilerine gönderilen o peygamberler, onlara her taraftan yaklaştılar, ellerinden gelen gayreti sarf ettiler ve onları doğru yola getirmek için her çareye başvurdular” demektir.

16. ayetteki “uğursuz günlerde” ifadesi dikkat çekicidir. Bu ifadeye dayanarak bazı günlerin uğurlu, bazı günlerin de uğursuz olduğunu ileri sürenler olmuştur.  Hâlbuki ayette geçen “uğursuz günler” ifadesi nekre [belirtisiz] olarak kullanılmıştır. Gerek nekre oluşu, gerekse bu cezayı çekenlerin belli bir zümre oluşu dikkate alındığında, “uğursuz gün” diye bir günün olmadığı, o günün sadece o kavim için uğursuz  [tozlu, topraklı; neredeyse hiçbir şeyin görülmediği, hiçbir işin yapılamadığı gün] olduğu anlamı ortaya çıkar.

Onları perişan eden olay başka ayetlerde şöyle dile getirilmiştir:

6.Âd’a gelince; onlar gürültülü ve azgın bir fırtına ile değişime/yıkıma uğratılıverdiler.

7.Allah, o fırtınayı üzerlerine yedi gece ve sekiz gün; geceli gündüzlü peşpeşe musallat etmişti. Öyle ki, o toplumu, fırtınanın içinde, içi boş hurma kütükleri gibi yere serilmiş hâlde görürsün.

8.Bak şimdi görebilir misin onlara ait herhangi bir kalıntı?

                                                                                                  (Hakka/6- 8)

21.Âd’ın kardeşi Hûd’u da an! Hani o, Ahkâf’ta toplumunu uyarmıştı. –Kesinlikle o’nun önünde ve ardında [her yanında], “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” diyen uyarıcılar geçmişti.–

22.Onlar: “Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, hadi o bizi tehdit edip durduğun azabı hemen getir” dediler.

23.Âd’ın kardeşi; Hûd: “ Şüphesiz o azabın ne zaman geleceğine dair bilgi Allah katındadır. Ben ise size benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Velâkin ben sizi cahillik edip duran bir toplum olarak görüyorum” dedi.

24,25.Sonunda onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut hâlinde gördüklerinde: “Ha işte! Bu, bize yağmur getirecek bir bulut!” dediler, Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi; Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden, içinde acıklı bir azap olan rüzgâr… Sonunda o hâle geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Biz, günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız.

26.Ve andolsun ki Biz, sizi güçlü kılmadığımız şeylerde onları güçlü kılmıştık; size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik. Onlara da kulaklar, gözler ve duygular vermiştik. Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir yarar sağlamadı/ kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı. Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi.

                                                                                                  (Ahkâf/21, 26)

19,20.Şüphesiz Biz onların üstüne, uğursuz, uzun bir günde dondurucu/uğultulu, insanları koparıp atan bir rüzgâr gönderdik; sanki onlar kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibiydiler.

                                                                                                       (Kamer/19,20)

41,42.Âd’da da alâmetler/ göstergeler vardır. Bir zaman Biz onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayan, sadece onu kül gibi yapan, sonsuz bırakan bir rüzgâr gönderdik.

                                                                                                          (Zariyat/41, 42)

Kur’an’daki bazı ayetler Mekkeli müşriklerin Ad ve Semud kavimlerini ve başlarına gelen akıbeti bildiklerini göstermektedir. Çünkü Mekkeliler bu kavimlerin yaşadıkları coğrafi bölgelere uğramakta, yaz ve kış mevsimlerinde yaptıkları ticari geziler sırasında o bölgedeki kalıntıları bizzat müşahede etmekteydiler.

Bu da Allah’ın oraları nasıl helak ettiği­ni gördükleri anlamına gelmektedir:

38.Âd ve Semûd toplumlarını değişime/ yıkıma uğrattık. Onların değişime/ yıkıma uğramaları, onların yurtlarından size kesinlikle besbelli olmuştur. Ve şeytan onlara, yaptıklarını süsledi de onları yoldan alıkoydu. Hâlbuki onlar görüp anlayan kimselerdi.

                                                                                                          (Ankebut/38)

Böylece Allah’ın azabı bu toplumların büyük bir kısmını helak ederek kurdukları medeniyeti ortadan kaldırmış, geride kalanlarını da rezilliğe sürükleyerek daha önce zulmettikleri kavimler önünde zelil etmişti.

Ad kavmi ile ilgili ayrıntılı bilgi, A’raf, Hud, Müminun, Şuara ve Ankebut surelerinde; Semud kavmi ile ilgili ayrıntılı bilgiler ise A’raf, Hud, Hicr, İsra, Şuara ve Neml surelerinde verilmiştir.

19.Ve Allah’ın düşmanlarının bir araya getirilip toplandıkları gün, artık onlar, ateşe dağıtılırlar.

20.Sonunda oraya geldiklerinde, onların işitme, görme duyuları ve derileri yaptıkları şeyler ile ilgili kendi aleyhlerinde şâhitlik ederler.

21-23.Ve onlar kendi derilerine, “Niye aleyhimize şâhitlik ettiniz?” dediler. Onlar dediler ki. “Her şeyi konuşturan Allah, bizi konuşturdu ve sizi ilk defa O oluşturdu ve O’na döndürülmektesiniz. Siz, işitme, görme duyularınız ve derileriniz aleyhinize şâhitlik eder diye gizlenmiyordunuz. Velâkin yapmakta olduklarınızdan birçoğunu Allah’ın bilmeyeceğine inandınız. İşte sizin bu inancınız; Rabbiniz hakkında beslediğiniz inancınız, sizi bir yıkıma uğrattı, böylelikle zarara, kayba uğrayıp acı çekenlerden oldunuz.”

Yalanlayıcıların dünyada nasıl cezalandırıldıkları örnek verilerek anlatıldıktan sonra, bu ayet gurubunda da ahireti yalanlayan müşrikler ile ilgili olarak ahiretten bir sahne sergilenmektedir. Henüz vakti gelmemiş olan bu sahnelerin nakledilmesiyle başta inkârcılar olmak üzere tüm insanlara yeni bir uyarı daha yapılmaktadır.

Söz konusu sahnede inançsızlar bir araya getirilmiştir. Başta göz, kulak ve derileri olmak üzere, inkârcıların bütün organları orada kendi aleyhlerinde konuşup tanıklık ederler. Vücut organlarına “Niye aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye sorarlar. Organları da “Her şeyi konuşturan Allah, bizi konuşturdu ve sizi ilk defa O yarattı ve O’na döndürülmektesiniz. Siz, işitme, görme duyularınız ve derileriniz aleyhinize şahitlik eder diye gizlenmiyordunuz. Velâkin yapmakta olduklarınızdan birçoğunu Allah’ın bilmeyeceğine inandınız. İşte sizin bu inancınız; Rabbiniz hakkında beslediğiniz inancınız sizi bir yıkıma uğrattı, böylelikle hüsrana uğrayanlardan oldunuz” diye cevap verirler.

Bu sahneyle her şeyin sevk ve idaresinin her zaman Allah’ta olduğu, Allah’a hiçbir şeyin gizli kalmadığı bir kez daha hatırlatılarak insanlara iyi bir tefekkür dersi verilmektedir.

Rabbimiz tüm insanları, mümin, müşrik, herkesi toplayıp sorguya çekecektir:

85.O gün Allah’ın koruması altına girmiş kişileri, Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] binekli heyetler hâlinde toplayacağız.

86.Suçluları da susamış olarak cehenneme süreceğiz.

                                                                                                         (Meryem/85, 86)

83.Ve her önderli topluluktan âyetlerimizi/alâmetlerimizi/göstergelerimizi yalan sayanlardan bir grup topladığımız gün, artık onlar tutuklanıp dağıtılırlar.

                                                                                                               (Neml/83)

17.Ve o gün Rabbin, onları ve onların Allah’ın astlarından taptıkları şeyleri toplar da, “Siz mi saptırdınız şu kullarımı, yoksa kendileri mi o yolu kaybettiler?” der.

                                                                                                             (Furkan/17)

128.Ve Allah, onların hepsini topladığı gün: “Ey gizli düşman topluluğu! Kesinlikle bu insanlardan çoğalttınız!…”

İnsanlardan onların yakınları da, “Rabbimiz! Biz birbirimizden kazanç sağladık. Sonunda biz, bizim için vakitlendirdiğin süremizin sonuna ulaştık” derler. Allah, “Ateş, sizin durağınızdır. Orada, Allah’ın dilemesi hariç, sonsuz olarak kalacaksınız” der. Şüphesiz Rabbin en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan, en iyi bilendir.

129.Ve işte Biz böylece, kazandıkları günahlardan dolayı yanlış; kendi zararlarına iş yapanların bir kısmını, diğer bir kısmına yakınlaştırırız.

130.Ey gizli, âşikar, geleceğin, bugünün insan topluluğu! Size âyetlerimi anlatan ve bugününüze kavuşacağınız hususunda sizi uyaran kendinizden elçiler gelmedi mi? Onlar, “Kendi aleyhimize şâhitiz” dediler. Basit dünya yaşamı onları aldattı ve onlar kendilerinin kesinlikle kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerin ta kendisi olduklarına şâhitlik ettiler.

                                                                                             (En’am/128- 130)

Organların mahşerde tanıklık yapacağı başka ayetlerde de bildirilmiştir:

23.Şüphesiz hür, evli, hiçbir şeyden haberi olmayan mü’min kadınlara zina isnat eden kimseler, dünya ve âhirette dışlanmışlardır. Ve onlar için çok büyük bir azap vardır.

24.O gün onların dilleri, elleri ve ayakları, yapmış oldukları işlere kendi aleyhlerinde şâhitlik edecektir.

                                                                                           (Nur/23, 24)

64.Bilerek reddettiğiniz/ inanmadığınız şeyler nedeniyle hadi bugün yaslanın ona! 

65.Bugün Biz, onların ağızlarının üzerine mühür vururuz; Bize elleri konuşur, ayakları da kazandıkları şeylere şâhitlik eder.

                                                                                                    (Ya Sin/64,65)

Bu pasajdaki ayetlerin inişi ile ilgili şöyle bir nakil söz konusudur:

“Beytin [Kâbe’nin] yanında üç kişi bir araya geldi. İkisi Kureyşli, birisi Sakifli ya da ikisi Sakifli, birisi Kureyşli idi. Bunların kalplerinin anlayış ve kavrayışı kıt, karınlarının yağı çoktu. Onlardan birisi: “Görüşünüz nedir? Allah bizim söy­lediğimizi duyar mı?” dedi. Diğeri de: “Eğer yüksek sesle konuşursan duyar, gizli konuşursan duymaz” dedi. Ötekileri de: “Eğer yüksek sesle konuştuğumuzu du­yuyor ise, gizli konuştuğumuzu da duyar” dedi. Bunun üzerine Yüce Allah: “Siz kulaklarınız, gözleriniz, derileriniz aleyhinizde şahitlik eder diye giz­lenmiyordunuz” âyetini indirdi.”[4]

108.Onlar, insanlardan gizlemek isterler de Allah’tan gizlemek istemezler. Hâlbuki Allah, söz olarak/ karar olarak Kendisinin razı olmadığı şeyleri onlar gece plânlarlarken kendileriyle beraberdir. Ve Allah, onların yaptıklarını kuşatıcıdır.

                                                                                                      (Nisa/108)

24.Şimdi eğer onlar direterek ortak koşma inancını, yalanlamayı sürdürürlerse, artık onlar için konaklama yeri ateştir. Ve eğer özür bildirmeye çalışsalar, onlar, özrü kabul edilecek kimseler değildirler.

Bu ayette, şirk ve yalanlamada ısrarcı olanların yerinin ateş olduğu bildirilmektedir. Ne yapsalar artık çaresi yoktur.

Ayetteki “Şimdi eğer sabrederlerse” ifadesi müşriklere yöneliktir. “Eğer şirkte, küfürde, yalanlamada ısrarcı olurlarsa” demektir. Sabrı biz hep mümin sıfatı olarak anlamaktayız. Hâlbuki sabır, iyi ya da kötü, her ne olursa olsun, ona sebat etme, direnme demektir.

Bu ayetin bir benzeri de Bakara suresindedir:

174.Şüphesiz Allah’ın kitaptan indirdiği bir şeyi gizleyen ve gizlediği şeyi çok az bir bedelle satanlar; işte onlar, karınlarına ateşten başka bir şey yemezler. Ve kıyâmet günü Allah, onlara konuşmaz ve kendilerini temize çıkarmaz ve onlara acı veren bir azap vardır.

175.İşte onlar, doğru yol karşılığı sapıklığı, bağışlanma karşılığı azap satın alan kimselerdir. Bunlar, ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar!

                                                                                                 (Bakara/174,175)

25.Ve Biz onlara birtakım yaşdaşlarını/İblislerini kabuk gibi üzerlerine kaplattık, onlar da, önlerinde ve arkalarında [tüm çevrelerinde] olanları kendilerine süslü gösterdiler. Gelmiş geçmiş herkesten, kendilerinden önce gelip-geçmiş ümmetlerde yürürlükte olan “Söz” onların üzerine hak oldu. Şüphesiz onlar, zarara/kayba uğrayıp acı çeken kimseler idiler.

Bu ayette cehenneme gidenlerin bu duruma düşmelerinin ana nedenleri açıklanmıştır. Onlar Allah’ın açık uyarılarına rağmen İblis’in, kötü arkadaşların iğvalarına, telkinlerine uymuşlar, tüm kötü şeyleri iyi görmüşler, Allah’ın mesajlarına kulak vermemişlerdir. Her ne yaptılarsa, hepsini de ölçmeden, tartmadan, tefekkür etmeden yapmışlardır.

36,37.Ve her kim Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] öğüdünden, anılmasından körleşirse Biz ona bir şeytan musallat ederiz de artık o, onun için akrandır/ yandaştır; ve şüphesiz ki yandaşlar/ akranlar, körleşenleri Yol’dan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin kılavuzlandıkları doğru yolda olduklarını sanırlar.

                                                                                       (Zuhruf/36, 37)

İnsanların bu “karîn”lerden kurtulması şuna bağlıdır:

82,83.İblis, “Öyle ise en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan; mutlak galip oluşuna yemin ederim ki ben onların hepsini; –içlerinden arıtılmış kulların hariç– kesinlikle azdıracağım” dedi.

                                                                                            (Sad/82, 83)

63-65.Allah dedi ki: “Git! Sonra onlardan kim sana uyarsa, bilin ki, şüphesiz ki, cezanız yeterli bir ceza olarak cehennemdir. Onlardan gücünü yetirdiklerini sesinle sars. Ve atlılarınla ve yayalarınla onların üzerine yaygara kopar! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Ve onlara vaatlerde bulun.” –Ve şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez.– Şüphesiz ki, Benim kullarım, senin için onlar aleyhine hiçbir güç yoktur.” –Tümvarlıkları belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyarak, destekleyerek uygulayan” olarak da Rabbin yeter.–

                                                                                                              (İsra/63- 65)

Ayetteki “Cinn ve insten [herkesten], kendilerinden önce gelip geçmiş ümmetlerde yürürlükte olan Söz onların üzerine hak oldu” ifadesinde konu edilen “Söz”, Rabbimizin “Elbette cehennemi insten ve cinden; hepsinden dolduracağım” ilkesidir. Bu konudaki detay daha evvel Kaf ve Ya Sin surelerinin tahlilinde verilmişti.

26.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler: “Üstün gelmeniz için bu Kur’ân’ı dinlemeyin, onun içinde anlamsız şeyler yapın/ anlaşılmasını her türlü yolla engelleyin” dediler.

Bu ayette, Kur’an’dan etkilenen kişilerin müslüman olmalarına tahammül edemeyen müşrikler ve Kur’an’a karşı aldıkları tavırdan bahsedilmektedir. Bunlar, mesajının dinleyenler üzerindeki etkisini bildiklerinden dolayı çevrelerindekileri Kur’an’dan uzak tutma planları yapan kimselerdir. Çünkü biliyorlardı ki, Kur’an hem lafız, hem de mana bakımından mükemmel bir sözdür; öyle ki, tüm mesajları dinleyenleri rüşde götürüyor, zihinleri açıyordu. Öyleyse ne yapıp edip dinlenilmemesini sağlamalı, anlaşılmasını engellemeliydiler. Aksi halde hükümranlıklarının bitmesi kesindi. Bu nedenle, nerede Kur’an okunsa hemen seslerini yükseltmeye ve hurafeler, masallar anlatarak, ıslık çalarak, el çırparak, bağırarak çağırarak, yalan yanlış şiirler okuyarak, batıl sözler söyleyerek, gürültü, patırtı yaparak Kur’an’ın anlaşılmasını engellemeye karar verdiler.

Dikkat çeken bir diğer husus da, bu azgınların Elçi’ye değil, Kur’an’a tavır almış olmalarıdır. Onlar da biliyorlardı ki, bu din kişiye değil Allah’a aittir.

Müşriklerin okunmakta olan Kur’an hakkındaki bu olumsuz tavrına mukabil, müminler onu iyi anlamak için Allah’ın sözlerine derhal kulak vermelidirler:

204.Ve esirgenmeniz için Kur’ân öğrenilip-öğretildiği zaman, hemen ona kulak verin ve susun.

                                                                                              (A’raf/204)

27.Artık Biz, kesinlikle, kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedetmiş kimselere şiddetli bir azap tattıracağız. Ve kesinlikle onlara yaptıkları amellerin en kötüsünü karşılık olarak vereceğiz.

28.İşte bu, Allah’ın düşmanlarının cezasıdır; ateştir. Âyetlerimizi bile bile inkâr eden kimseler olduklarına ceza olarak, onlar için orada sonsuzluk yurdu vardır.

Bu ayetlerde müşrikler çok açık ifadelerle tehdit edilmektedir. Bu tehdit ve korkutma inkârcılıktan vazgeçmelerini sağlamaya yöneliktir. Ayetlerden açıkça anlaşıldığına göre, bu kimselerin şiddetle cezalandırılacak olmaları, Allah’ın ayetlerini bile bile, inat olsun diye inkâr etmiş olmalarından dolayıdır. Bu tehdidi bir önceki ayetle irtibatlandırarak şöyle anlayabiliriz: İnsanların doğru yolu bulmasını engellemek için her türlü yola başvurmak, bu yalanlayıcıların şiddetli bir azap ile cezalandırılacak olmalarının temel nedenidir. Üstelik uğrayacakları bu ceza onların en kötü amellerinin ayarında olacaktır. Çünkü onlar Allah’ın düşmanıdırlar, Allah’a düşmanlık etmişlerdir. Cehennemde de ebedi olarak kalacaklardır.

Allah düşmanlarının konu edildiği başka ayetler de vardır:

98.Kim ki Allah’a, meleklerine, elçilerine, Cibrîl’e/Kur’ân’a, Mîkâl’e/Elçi Muhammed’e düşman olursa, bilsin ki şüphesiz Allah da kâfirlere; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenleredüşmandır.”

                                                                                   (Bakara/98)

1.Ey iman etmiş kimseler! Eğer Benim yolumda çaba harcamak ve Benim rızamı kazanmak için çıktınızsa, size haktan gelen şeyleri bilerek reddetdikleri/inanmadıkları hâlde, onlara sevgi ulaştırarak/onlara sevgiyi gizleyerek Bana düşman olanları ve kendinizin düşmanını yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edinmeyin/onları yönetici yapmayın. Onlar, Rabbiniz Allah’a inandığınızdan dolayı Elçi’yi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Oysa Ben, sizin gizlediğiniz şeyleri ve açığa vurduğunuz şeyleri en iyi bilenim. Ve sizden kim bunu yaparsa artık o, kesinlikle yolun ta ortasından sapmıştır.

2.Eğer onlar sizi ele geçirirlerse, sizin için düşman olacaklardır, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatacaklardır. Ve onlar, “Keşke küfretseniz; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddederseniz/ inanmasanız” diye arzu etmektedirler.

                                                                                         (Mümtehıne/1, 2)

40.Şüphesiz alâmetlerimiz/ göstergelerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp inkâra sapan kimseler Bize gizli kalmazlar. O hâlde ateşe atılacak olan kişi mi daha hayırlıdır, yoksa kıyâmet günü güven içinde gelecek kişi mi? İstediğinizi yapın. Şüphesiz ki Allah, yaptığınız şeyleri en iyi görendir.

                                                                                          (Fussılet/40)

29.Ve o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan o kişiler: “Rabbimiz! Bildiğimiz-bilmediğimiz herkesten bizi doğru yoldan saptıranları bize göster. Onlar en aşağıdakilerden olsunlar diye biz onları ayaklarımızın altında tutalım” dediler.

Bu ayetten anlaşıldığına göre, mahşerde kötü durumda bulunanlar, kendilerini bu duruma düşürenleri yakalayıp linç etmek, ayakları altına almak ve kendilerinden daha fazla azap çekmelerini sağlamak isteyeceklerdir. Ayetteki “ins-cinn” ifadesiyle “bildikleri- bilmedikleri”, “tanıdıkları-tanımadıkları” düşmanlar kastedilmiştir. Benzer ifadeler daha evvel Nas ve En’am  (Nas/1-6)  (En’am/112, 113): surelerinde de geçmişti:

Konumuz olan ayetin mesajı daha evvel A’raf ve Nahl suresinde  (A’raf/38) (Nahl/88) detaylı olarak verilmişti.

30-32.Şüphesiz, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru olanlar; onların üzerine, haberci âyetler sürekli iner; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında ve âhirette sizin yol gösterenleriniz, yardımcılarınız, koruyanlarınızız. Cennette, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olan, engin merhamet sahibinden bir ikram olarak sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada istediğiniz şeyler de sizin içindir.”

İnkârcılar ile müminlerin durumlarının art arda verilmesi Kur’an’da sıkça rastladığımız bir olgudur. Kâfirlerin ahiretteki durumları açıklandıktan sonra bu ayet grubunda da müminler teşvik ve teselli edilmekte, ahirette ulaşacakları güzel konumla müjdelenmektedir. Bu nedenle, korkmamalı ve üzülmemelidirler. Melekler hem dünyada hem ahirette onlara destek verecek, kendilerine vaat edilen cennete gireceklerdir. Canlarının çektiği her şey Allah’ın ikramı olarak orada kendilerinin olacaktır. Yapmış oldukları hataları da Allah bağışlamıştır.

“… onların üzerine melekler sürekli iner” ayetinde geçen“meleklerin inmesi” ifadesi, Kur’an ayetlerinin sürekli müminlerin hatırına geldiği, Kur’an ayetlerinin hep hatırlarında olduğu anlamındadır. Kur’an ayetleri insanlara müjdeler getirir. Bu durumdaki insanlar, Rabbimizin müjde ayetlerini hatırlarlar ve mutlu olurlar. İstikamet üzere bulunan ve Allah’tan başka Rabb edinmeyenler, Kur’an’daki bu nimetlere nail olurlar.

Eskiden ezberlerinde olmaları şart değildir; Rabbimiz o anda onlara hatırlatır, öğretir, onları motive eder. Örneğin:

155,156.Ve de kesinlikle Biz, korkudan, açlıktan bir şeylerle ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile sizi zayıf düşüreceğiz/ imtihan edeceğiz. Kendilerine bir musibet geldiği zaman, “Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve yalnız O’na döneceğiz” diyen şu sabredenlere de müjdele!

                                                                                              (Bakara/155, 156)

Bu ayetler tüm sıkıntılı insanlara moral verir.

Melek ve meleklerin inişi konusu daha evvel Kadr suresinin tahlilinde  ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

123-127.Ve andolsun, sizler güçsüz iken, Allah, kendinize verilen nimetlerin karşılığını ödersiniz diye size Bedir’de yardım etti: Hani sen inananlara, “Rabbinizin, indirilen/ hulûl ettirilen üç bin haberci âyetle size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. Eğer sabreder ve Allah’ın koruması altına girerseniz, evet sizi Rabbiniz destekler. Ve eğer onlar, ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size işaretlenmiş /eğiten/ gönderilmiş beş bin haberci âyetle yardım eder. Ve Allah, bu yardımı size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Ve bu yardım, sırf Allah, kâfirlerden; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan kimselerden bir kısmının kökünü kessin yahut onları perişan etsin de kaybeden kimseler olarak dönüp gitsinler diye, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olan ve en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan Allah katındandır. Öyleyse Allah’ın koruması altına girin.

                                                                                                 (Al-i Imran/123- 127)

Meleklerin yardımı konusunda Tövbe/25-26,40 ve Ahzab/9’a da bakılmalıdır.

57.Yalnızca onlara, orada meyveler vardır. İsteyecekleri her şey de onlarındır.

                                                                                             (Ya Sin/57)

9.Hiç şüphesiz iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan şu kimseler; imanlarından dolayı Rableri kendilerine kılavuz olur. Bol nimetli cennetlerinde onların altlarından ırmaklar akar durur.

10.Onların oradaki duaları, “Allah’ım! Sen her türlü eksiklikten arınıksın!”dır. Ve onların oradaki selâmlaşmaları, “Selâm”dır [sağlık, esenlik, mutluluktur]! Dualarının sonu da, “Tüm övgülerin, Âlemlerin Rabbi Allah’a olduğu!”dur.

                                                                                  (Yunus/9, 10)

198.Ama, Rablerinin koruması altına girmiş kişilere gelince, onlar için, Allah katından bir yolcu ikramı olarak, altlarından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetler vardır. Ve Allah katındaki, “iyi adamlar” için daha iyidir.

                                                                                      (Al-i Imran/198)

33,34.Ve Allah’a çağırıp/ yakarıp sâlihi işleyen ve “Ben, Müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır? Ve güzellikle çirkinlik/ iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel şeyle sav. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir yakın’dır.

Bu ayetlerde, “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanlar”ın nail oldukları nimetlere niçin layık görüldükleri açıklanmıştır. Cesaret verildikten ve cennet müjdelendikten sonra, müminlere İslâm üzerinde sebat göstermeleri için teşvik ve tavsiyede de bulunulmuştur:

“Ve Allah’a çağırıp/yakarıp salihi işleyen ve “Ben müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?”

Bu sorunun cevabı bize bırakılmıştır. Cevap “Elbette kimse yoktur!” şeklinde olacaktır.

Bu ayetin ifade ettiği mesajı iyi anlamak için o günkü Mekke ortamını göz önüne getirmek gerekir. Bu ayetin indiği yıllar Mekke müşriklerinin iyice kudurduğu, müminleri yok edebilmek için ellerinden gelen her şeyi ortaya koyduğu yıllardır. O günlerde ortaya çıkıp Allah’a davet etmek, “ben müslümanım” diye haykırabilmek, fevkalade cesaret ve yürek isteyen bir hareketti. Arenada gözü dönmüş gladyatörlerin veya aç aslanların önüne çıkmak bile o kadar tehlikeli değildi.

Ayetten anlaşılacağı üzere, İslam davetçisinin daveti Allah’a yöneliktir. Kişiye, kişinin kendi kuruntularına değil… Yapılan propaganda Allah ve Kur’an için olmalıdır.

108.De ki: “İşte bu, benim yolumdur; aklın, bilginin, sağduyunun gereği olarak Allah’a davet ediyorum. Ben ve bana uyanlar… Ve Allah arınıktır. Ve ben ortak koşanlardan değilim.”

                                                                                       (Yusuf/108)

34. ayette Rasülüllah’a “Ve güzellikle çirkinlik/iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel şeyle sav!” emri verilmektedir. Buradaki “iyilik” ve “kötülüğü” paragraf konusuna göre özelleştirecek olursak:

“İyilik”, Resulullah’ın hak dine daveti, kâfirlerin cehaletlerine karşı sabrı, intikam almayı düşünmemesi ve onlara iltifat etmemesi; “kötülük” ise o müşriklerin “Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir örtü/ zırh içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda da bir perde vardır. Artık sen, [yapabileceğini] yap, biz de gerçekten yapıyoruz” ve “Bu Kur’an’ı dinlemeyin,  üstün gelmeniz için onda anlamsız şeyler çıkarın [gürültüye getirin]” demeleridir.

Böylece peygamberimize “Onların tutarsızlıklarını, cehaletlerini, en güzel yol ile savuştur! Onlara öfkeyle, sertlikle, kinle karşılık verme! Onlara zarar ve eziyet dokundurma!” denilerek onlardan utanmaları ve akıllarını başlarına almaları beklenmektedir.

Rabbimiz tüm insanlara hatta gözü dönmüş bu vahşilere bile kaba ve haşin davranmayı uygun görmemiştir:

125Rabbinin yoluna, haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Şüphesiz Rabbin Kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, kılavuzlandıkları doğru yolda olanları da en iyi bilendir.

126.Ve eğer ceza verecek olursanız da, sizin cezalandırıldığınızın misli ile ceza verin. Ve eğer sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.

                                                                                     (Nahl/125, 126)

159.İşte sen, sırf Allah’ın rahmeti sebebiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için bağışlanma dile. İşlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah’a işin sonucunu havale et. Şüphesiz Allah, işin sonucunu Kendisine havale edenleri sever.

                                                                                  (Al-i Imran/159)

45.Ve Biz, Tevrât’ta onlara, zata zat, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş yazdık. Yaralara kısas vardır. Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa, bu kendisi için kefaret olur. Ve kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar yanlış; kendi zararlarına iş yapanların ta kendileridir.

                                                                                              (Maide/45)

Ve Şura/40, Al-i Imran/134, Furkan/72, Teğabün/14, Nur/22, Maide/100.

34.ayetin son kısmında “O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir Yakın’dır” bilgisi verilmiştir. Bu, kötülüğe iyilikle karşılık vermenin bir sonucu olarak ortaya çıkacak bir durumdur. En kötü, en kaba tavra bile yumuşaklıkla ve afv ile mukabele etmek, en katı düşmanların bile yumuşamasına, onların sıcak birer dost olmasına sebep olmaktadır.

Tarihteki birçok olay da bunun böyle olduğuna şahitlik etmektedir. Şöyle ki: İslam tarihi incelendiğinde, bu ayetle amel edilerek nice iftiracının, harp esirinin, cinayete teşebbüs edenin affedildiğini, bunun da iyi sonuçlar doğurduğunu birçok örnekle göstermek mümkündür.

İlk dönem müfessirlerinden Mukatil b. Süleyman, bu ayetlerin Ebu Süfyan b. Harb hakkında indiğini nakletmiştir:

“Ebu Süfyan Peygamber (sav)’e eziyet eden birisi idi. Önceleri onun düşmanı iken, sonraları kendi­si ile Peygamber (sav) arasında meydana gelen sıhriyet sebebiyle -peygamber onun kızı Umm Habibe ile evlenmişti. Bundan dolayı- onun yakın bir dostu olmuştu. Daha sonra İslâm’a girmiş ve İslâm’da da akrabalık sebebiy­le candan sıcak bir dost oluvermişti.”[5]

Ne var ki, bu ayetler hicretten bile önce inmiştir. Ebu Süfyan ise Mekke’nin fethi sırasında müslüman olmuştur.

19-24.Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler;

Allah’a verdiği sözleri yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan,

Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi; iman ve ameli birleştiren,

Rablerine saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler,

Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş,

salâtı ikame etmiş [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmuş, ayakta tutmuş],

kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık Allah yolunda harcamış

ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte onlar, bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar Adn cennetlerine gireceklerdir. Görevli güçler/ haberci âyetler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabretmiş olduğunuz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!”

                                                                                                         (Ra’d/21- 24)

103.Ve hep birlikte Allah’ın ipine sıkıca sarılın/Allah’ın ipi ile korunun, ayrılmayın ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz, birbirinize düşmanlar idiniz de, Allah, kalpleriniz arasında ülfet oluşturdu. Sonra da siz, O’nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de oradan sizi O kurtarmıştı. İşte Allah, kılavuzlandığınız doğru yolu bulasınız diye alâmetlerini/ göstergelerini sizin için böyle ortaya koyar.

                                                                                                         (Al-i Imran/103)

35.Bu olgun davranışa ancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak büyük bir pay sahibi olan kavuşturulur.

Bir önceki ayette Resulullah’a ve onun şahsında müminlere emredilen olgun davranış, bu ayette de “sabreden” ve “büyük pay sahibi olan” müminlerin dışında, sıradan insanların yapamayacağı bir davranış olarak nitelenmektedir. Çünkü insan Rabbimizin emrettiği gibi davranmaya çalışırken pek çok iç ve dış engelle karşılaşacaktır. Bu engellemeleri aşıp da olgun davranabilme başarısına; yani kötülüklere göğüs germeye, sıkıntılara katlanmaya, öfkeyi yutkunmaya ve intikam duygusunu terk etmeye ancak sabredenler, yüksek derecelere dair büyük bir haz ve hisse sahibi olanlar ulaşabilirler.

36.Ve eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa hemen Allah’a sığın. Şüphesiz ki O, en iyi duyanın ve en çok bilenin ta kendisidir.

Bu ayette, yukarıda nakledilen zor görev sırasında, yani afv ve hoşgörüyle davranmak, öfke, kin ve intikam hisleriyle hareket etmemek gibi olgun ve erdemli davranışlara yönelindiğinde hangi engellerle karşılaşılacağı açıklanmaktadır. İnsan böyle davranmaya yöneldiği anda bizzat kendi egosu, çevresi ve iblis denen iç düşmanı tarafından engellenmeye çalışılacak, olgun ve erdemli davranmaması için zorlanacak, tersine hareket etmesi için içten ve dıştan sürekli tahrik edilecektir.

Bu psikolojik süreç iyi incelendiğinde, kişiyi düşmanı veya rakibi karşısında olgun ve erdemli davranmaktan alıkoymaya çalışan şeytanî mekanizmanın şu şekilde çalıştığı görülür:

İnsan, düşmanı veya rakibi karşısında öfke, kin ve intikam hisleriyle hareket etmemeye çalışıp da erdemli davranmaya yöneldiği an, İblis de onu böyle davranmaktan vazgeçirmek için onun bir takım içsel dürtülerini harekete geçirmekte ve “Bak hele! Sana nasıl da kafa tutuyor? İnsan kendi gururunu çiğnetir mi? Sen aslansın, kimse seni acz içinde bırakamaz! Hak edeni asarsın da, kesersin de… Ona hak ettiği cezayı vermezsen şımarır, azar. Öyle ez ki, bir daha kötülük yapmaya mecali kalmasın!” gibi tahrik edici düşüncelerle insanı erdemli yöneliminden caydırmaya çalışmaktadır.

Rabbimiz bizi bu şeytanî mekanizma hakkında düşünmeye sevk ederek bize “Sakın şeytana uymayın!” mesajı vermektedir. Buna bağlı olarak da bu şeytanî iğvaya karşı alınması lazım gelen tedbirleri öğretmektedir:

96.Sen, kötülüğü en güzel bir şeyle sav. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyleri çok iyi biliriz.

97,98.Ve de ki: “Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım! Ve Rabbim! Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.”

                                                                                                   (Mü’minun/96- 98)

ŞEYTANDAN ALLAH’A SIĞINMAK:

Şeytandan Allah’a sığınmak, dille “Euzu billahi mineşşeytanirracim [Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım / Allah’ım, şeytandan sana sığınırım, beni ondan koru!]” demek değildir.

Şeytandan Allah’a sığınmak:

* Şeytan tipler ve güçler tarafından dayatılan düşünce ve amelleri hemen Allah’ın gönderdiği Kur’an terazisinde tartmaktır.

* Şeytanın aklımıza, fikrimize zerk ettiği zehirleri Allah’ın Kur’an’da bize ikram ettiği panzehirle tedavi etmektir.

* Doğruyu Allah’tan öğrenip şeytanın bizi saptırmasına engel olmaktır.

* Fırtınaya tutulan geminin hemen limana sığınması gibi, derhal Kur’an’a sarılıp problemleri Kur’an ile çözmektir. Bilinmelidir ki, anlamadan Kur’an okumakla bu problemler çözülemez.

Günümüzde bu konuya örnek olabilecek çok sayıda şeytanî vesvese türü mevcuttur. Bu vesveseler birçok yönden insanların hayatına sokulmaya çalışılmaktadır. Bunlardan bir tanesini somut bir örnek olarak sunmanın yararlı olacağı kanısındayız:

Dindar olmakla beraber bilgisiz ve sıradan insanlara yüzyıllardır şöyle telkinlerde bulunulmaktadır: “Şu kandil gecesinde şu kadar rekât namaz kılar, şu kadar sayıda tespih çekersen, bütün günahların af olunur ve cennete gidersin!”

Bu telkin ve öneriler ilk bakışta insanların hoşuna gitmekte, daha doğrusu işlerine gelmektedir. Çünkü insanın dünyaya gelişinden itibaren onun “karin”i olarak faaliyet gösteren şeytan [İblis], bu teklif üzerine hemen harekete geçip bir ham düşünce üretmekte, önerilen bu kolay davranışları yaparak cenneti ucuza elde etme fikrini insana “süslü” göstermektedir. Böylece insan, kendisine yapılan bu tür telkin ve öneriler ile hem Allah’ın bildirdiği dışında bir yolla cennet vadeden şeytanların, hem de bu yolu kendisine süslü gösteren beynindeki İblis’in vesveseleri ile karşı karşıya kalmaktadır. İşte, Rabbimizin kendisine sığınılmasını istediği şeytan vesvesesi bu ve buna benzer kuruntulardan oluşmaktadır. Ancak ayetteki ifadelerden anlaşıldığına göre, bu sığınma lâfla olmamaktadır. Zira ayette “Allah’a sığınırım de!” veya “Allah’a sığınmak istiyorum de!” değil, “Allah’a sığın!” denmektedir.

O hâlde yapılacak iş, yukarıda da söylediğimiz gibi, insanın kendisini sadece Allah’ın sözlerine teslim etmesidir. Nitekim yukarıda verdiğimiz örnek için insan “Cennetin bedeli nedir Ya Rabbi!” diye Allah’a sığınmak isterse, Allah’ın cevabını Kur’an’da bulacak ve bu bedelin “muttaki olmak, ebrardan olmak, malını ve canını Allah’a satmak” olduğunu öğrenerek kendini hem o teklifi yapan yalancı şeytanların, hem de beynindeki İblis’in vesvesesinden kurtarabilecektir.

Sonuç olarak insan mutlaka aklını çalıştırmaya yönelmeli ve bu tarz yalanlarla sürekli vesvese veren şeytanlardan korunmak için Allah’a, O’nun kitabına sığınmalıdır. Böyle yapmalıdır ki, Âdem ve eşi gibi hataya düşmesin.

37.Ve gece, gündüz, güneş ve ay O’nun alâmetlerinden/ göstergelerindendir. Güneşe ve aya boyun eğip teslimiyet göstermeyin. Ve eğer sadece Allah’a kulluk yapıyorsanız, onları oluşturmuş olan Allah’a boyun eğip teslimiyet gösterin.

38.Buna rağmen onlar eğer büyüklük taslarlarsa bilsinler ki, Rabbini iyi tanıyan kişiler her zaman O’nun için Allah’ı noksan sıfatlardan arındırırlar ve onlar hiç usanmazlar.

Bu ayetlerde de yine aklını kullanabilen kimselere Allah’ın evrendeki ayetleri hatırlatılmakta ve bu ayetlerden hareketle Allah’ı tanımaları istenmektedir. Geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratan sıradan bir güç değildir:

164.Şüphesiz ki göklerin ve yerin oluşturuluşunda, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde,

insanlara yarayan şeylerle denizde akıp giden gemide,

Allah’ın semadan bir su indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde,

yeryüzünde her deprenen canlılardan yaymasında,

rüzgârları evirip çevirmesinde,

gök ile yeryüzü arasında emre hazır olan bulutta, şüphesiz akıllarını çalıştıran bir toplum için elbette alâmetler/göstergeler vardır.

                                                                                             (Bakara/164)

37. ayetin sonunda ise Yüce Allah “Ve eğer sadece Allah’a kulluk yapıyorsanız, onları yaratmış olan Allah’a secde edin diyerek bu ayetlere [Güneş ve Ay’a] secde etmeyi yasaklamaktadır: Yani, “Onları belirli bir nizam ve intizam içinde takdir eden ve emrine boyun eğdiren Allah’a ibadet edin.”

38. ayetteki “Rabbinin yanındaki kişiler gece gündüz [her zaman] O’nun için tesbih ederler ve onlar hiç usanmazlar ifadesinde geçen “Rabbinin katında olanlar” cümlesiyle “bilginler”in kastedildiğini söyleyebiliriz.  Bilgili insanlar ne şirk koşarlar, ne de Allah’a kulluktan geri dururlar.

ARAPLARIN GÜNEŞ’E VE AY’A İBADET ETMELERİ ÜZERİNE

Konumuz olan ayetlerden, putları veya insanları ilah edinenlerden başka Ay ve Güneş’i ilah edinip onlara tapan müşriklerin de olduğu anlaşılmaktadır. Bu, Araplar için ilk kez dile getirilen bir şirk şeklidir. Demek ki, Kur’an indiği dönemde Mekke ve civarında Ay’a ve Güneş’e secde eden kimseler de bulunmaktaydı. Dinler tarihinde, bu iki gök cismine tapınmanın genellikle Yemen, Mısır ve Irak gibi yörelerde yer aldığı konu edilir. Bu tarihsel bilgiler bize Ay ve Güneş’e tapan o yöre halkından Mekke’ye gelip yerleşenler olduğu izlenimini vermektedir. Nitekim o yıllarda Mekke’de “Abdüşşems [Güneşin kulu]” adında kimseler bulunmaktaydı. Hatta Ümeyye Oğullarının dedelerinden birinin adı da “Abdüşşems [Güneşin kulu]” idi.

39.Şüphesiz senin yeryüzünü boynu bükük görüp de Bizim onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, onun titreşmesi ve kabarması da O’nun alâmetlerinden/ göstergelerindendir. Şüphesiz ki ona hayat veren, kesinlikle ölüleri de diriltir. Şüphesiz O, her şeye gücü yetendir.

Bu ayette Rabbimiz dikkatleri insanların gözleri önünde cereyan edip duran bir başka ayete çekerek ölülerin dirileceği gerçeğine inanılmasını istemektedir.

Ayette geçen “ خاشعةhaşiaten [boynu büküklük]” ifadesi, kişinin zelilliğini, Allah karşısındaki küçüklüğünü kabul etmesi demektir. Dolayısıyla bu ifade, yeryüzünün yağmurdan ve bitkilerden uzak kaldığı zamanki durumunu anlatmak için kullanılmış sanatsal bir ifadedir. Edebiyatta bu sanata teşbih denir.

40.Şüphesiz alâmetlerimiz/ göstergelerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp inkâra sapan kimseler Bize gizli kalmazlar. O hâlde ateşe atılacak olan kişi mi daha hayırlıdır, yoksa kıyâmet günü güven içinde gelecek kişi mi? İstediğinizi yapın. Şüphesiz ki Allah, yaptığınız şeyleri en iyi görendir.

Rabbimiz ölüleri tekrar dirilteceğine dair yeryüzündeki ayetlerine dikkat çektikten sonra, bu ayette de aklını başına toplayıp gösterdiği kanıtlardan ibret almayan ve içinde bulundukları inkârcılık sapıklığını devam ettirenlerden habersiz kalmayacağını, onlara mutlaka hesap soracağını bildirmektedir. Bu ifadeler apaçık bir tehdit niteliğindedir.

Ayette geçen “doğruluktan ayrılıp inkâra sapan kimseler” ifadesi:

a- Anlam bu paragrafa göre özelleştirildiğinde; “Kur’an’ın okunması esnasında ıslık çalarak gürültü koparanlar, boş söz söy­leyip, el çırpıp ıslık çalanlar” olarak;

b-Anlam genelleştirildiğinde ise “Allah’ın ayetleri hakkında yalan söyleyenler, inatlaşanlar ve ayrı­lık içerisinde olanlar” olarak anlaşılabilir

Ayetteki “İstediğinizi yapın! Şüphesiz ki O [Allah], yaptığınız şeyleri en iyi görendir” ifadesi, tehdit içeren bir emirdir. “Sizler, bu ikisi­nin eşit olmayacağını bildikten ve amellerin karşılığının mutlaka verileceği­ni öğrendikten sonra, istediğinizi yapabilirsiniz” demektir.

41,42.Şüphesiz Öğüt/Kur’ân kendilerine geldiğinde onu bilerek reddeden kimseler… Ve şüphesiz o Öğüt/Kitap, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan, övülen, övgüye lâyık bulunan tarafından indirilmedir. Önünden ve ardından/ hiçbir tarafından kendisine bâtılın gelmediği çok şerefli bir kitaptır.

Bu ayetlerde de Allah’ın ayetlerine karşı duranların bir başka türlüsü gözler önüne serilmektedir. Kur’an, Hakîm ve Hamîd olan Allah tarafından indirilmiştir. O, batılın hiçbir taraftan kendisine yaklaşamayacağı yenilmez bir kitaptır. Bu nedenle de zafer mutlaka onun olacaktır. Müşriklerin bunu iyi anlamaları gerekmektedir.

41. ayeti oluşturan cümlenin yüklemi hazfedilmiştir [gizlenmiştir, düşürülmüştür]. Cümleye “onlar helak olacaklardır” veya “azaba uğratılacaklardır” şeklinde bir yüklem takdir edilebileceği gibi, aşağıdaki ayet ışığında “onun için zor, sıkıcı bir geçim / yaşam vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz, onu cezalandırırız” şeklinde bir yüklem de takdir edilebilir:

124-126.Kim Benim anılmamdan/ Benim öğüdümden mesafeli durursa, hiç şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim/ yaşam vardır. Kıyâmet günü de onu kör olarak kıyâmet günü toplantı alanına toplarız. O der ki: “Rabbim ben gören biri olduğum hâlde beni neden kör olarak bu yere çıkardın?” Allah der ki: “Bu böyledir, âyetlerimiz sana geldi de sen onları terk etmiştin; bu gün de aynı şekilde sen terk ediliyorsun/cezalandırılıyorsun.”

                                                                                             (Ta Ha/124-126)

 r’an, “Önünden ve ardından [hiçbir tarafından] kendisine batılın gelmediği azîz [yenilmez] bir kitaptır” diye tanıtılmıştır. Bu şu anlama gelir: “Kur’an’ın hak olduğunu bildirdiği hiçbir şey batıl olmaz; batıl olduğunu söylediği hiçbir şey de hak olmaz. Onda eksiltme, ilave etme yapılamaz; içindekiler nakzedilmez, çürütülemez.” Yani Kur’an insanlara inanç, ahlak, ekonomi, siyaset, hukuk, medeniyet veya diğer alanlarda herhangi bir hususu beyan etmiş ise, o mutlak surette doğrudur. Ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, aksi ispat edilemez. Üzerinden çağlar geçse de eskimez, geçerliliğini kaybetmez.

43.Senin için senden önceki elçilere söylenenden başka bir şey söylenmiyor. Şüphesiz senin Rabbin kesinlikle bağışlama sahibidir ve acı veren bir azabın sahibidir.

Kur’an’ın arkasında Allah’ın olduğu, Kur’an’ın yenilmez, ortadan kaldırılamaz, ilkeleri çürütülmez yüce bir kitap olduğu açıklandıktan sonra, bu ayette hem Resulullah teselli edilmiş, hem de müşriklere durumlarını düzeltmeleri için açık kapı bırakılmıştır. Sonra da bu fırsatı değerlendirmeyenlerin acı bir azapla azaplandırılacakları ihtar edilmiştir.

Resulullah’a yapılan teselli, kavminin eziyetlerine karşı sabretmesi ve Kur’an’a düşmanlık edenleri sıkıntı etmemesi yönündedir.

Ayeti şu üç şekilde anlamak da mümkündür:

1 -  Kavmindeki inkârcıların sana söylediği sözler, tıpkı geçmişteki inkârcı kavimlerin kendi elçilerine söylediği üzücü sözler ve onlara indirilen kitaplar hakkında yaptıkları tenkitler gibidir. Senin Rabbin, hakkı savunanlar için mağfiret sahibi; batıldan yana olanlar için de acıklı bir azap sahibidir. Bu nedenle, sen bu işi Allah’a havale et ve emrolunduğun davet ve tebliğ işiyle meşgul ol!”

Şu ayetler;  En’am/34, A’raf/109,  Zariyat/39, İsra/47,  Hıcr/6, 7’de benzer mesajlar içermektedir.

2 -  “Allah sana tıpkı diğer elçilerine söylediği şeyleri söylemektedir. Çünkü O, sana da, diğer bütün elçilere de kavimlerinin beyinsizliklerine karşı sabretmelerini emretmiştir. Bu nedenle, itaat edenlerin ümit içinde bulunmaları, O’na isyan edenlerin de O’ndan korkup çekinmeleri gerekir.”

3 – “Sana indirilen ilkeler, verilen görevler, senden önceki elçilere de verilmiş olan ilkelerin ve görevlerin aynısıdır. Tevhid ile il­gili hususlarda yeni şeriat ile eski şeriatlar arasında hiçbir fark yoktur. Senin kendilerini davet ettiğin şey, senden önceki elçilerin davet ettiği şey ile ay­nıdır. Bu bakımdan onların sana karşı inkârda bulunmalarının bir anlamı yok­tur.”

163-165.Şüphesiz Biz, Nûh’a ve O’ndan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrâhîm’e, İsmâîl’e, İshâk’a, Ya‘kûb’a, torunlarına, Îsâ’ya, Eyyûb’a, Yûnus’a, Hârûn’a ve Süleymân’a, daha önce kendilerini sana anlattığımız elçilere, kendilerini sana anlatmadığımız elçilere, elçilerden sonra insanların Allah’a karşı bir delilleri olmasın diye, müjdeciler ve uyarıcılar olarak vahyetmiştik. Dâvûd’a da Zebur’u verdik. Ve Allah, Mûsâ’ya söz söyledikçe söyledi/ onu yaraladık ça yaraladı, öok sıkıntı çektirdi. Ve Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

                                                                                                      (Nisa/163-165)

18,19.Şüphesiz bu kurtuluş reçetesi, ilk sahifelerde; İbrâhîm ve Mûsâ’nın sahifelerinde vardı.

                                                                                                              (A’la/18, 19)

36.Ya da bilgilenmedi mi Mûsâ’nın sayfalarındakiler ile? 37Ve de, o çok vefalı İbrâhîm’in sayfalarındakiler ile …

                                                                                                             (Necm/36, 37)

13.Allah, dinden Nuh’a yükümlülük olarak ulaştırdığı şeyi, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya yükümlülük olarak ulaştırdığımız şeyi yaşam yolu yaptı: “Dini hayata geçirin, ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin.” Senin kendilerini davet ettiğin şey, ortak koşan kimselere ağır geldi. Allah, dilediğini kendine seçer ve kalpten yöneleni de o davet edilene kılavuzlar.

                                                                                                                      (Şura/13)

44.Ve eğer Biz o öğüdü/Kur’ân’ı yabancı dilde bir okuma yapsaydık, elbette onlar: “Âyetleri ayrıntılı olarak verilmeli değil miydi? Yabancı dil mi, Arapça mı!” diyeceklerdi. De ki: “O, iman eden kimseler için bir kılavuz ve bir şifadır.” İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır. Ve o Öğüt/ Kur’ân, onlar üzerine bir körlüktür. Onlara çok uzak bir mekândan seslenilmektedir.

Bu ayette Kur’an’ın Arapça gönderiliş nedeni beyan edilerek onun insanlara kılavuz ve şifa olduğu bildirilmiştir.

Klasik kaynaklarda[6] yer aldığına göre, bu ayet, Kur’an’a karşı koyabilmek için inkârcıların Kur’an’ın yabancı bir dilde inmesini istemeleri üzerine inmiştir. Zaten ayetteki açık ifadeden de ayetin böyle bir olay üzerine indiği anlaşılmaktadır.

Akılları sıra, Mekkeli müşrikler Resulullah’a şöyle demek istemişlerdir: “Arapça senin ana dilin olduğuna göre, Arapça bir takım sözler sarf ediyor olman, bizim onu Allah’ın indirdiği bir vahiy olarak kabul edebileceğimiz kadar önemli bir marifet değildir. Fakat sen yabancı bir dilde fasih ve beliğ bir söz getirmiş olsaydın, işte o zaman bunun Allah’ın bir mucizesi olduğuna inanırdık. Yani sen, durup dururken, Farsça, Yunanca veya Rumca olarak fasih bir kelam konuşmaya başlasaydın, o takdirde ‘Bu bir mucizedir’ derdik.”

Müşriklerin bu yaklaşımlarına karşı ayet de onların şöyle bahaneler ileri süreceği mesajını vermiştir:

“Bakın, Araplara bir peygamber gönderilmiş ve bu peygamber yabancı bir dilden konuşmaktadır. Oysa konuştuğu dili ne kendisi ne de kavmi anlamaktadır. Yabancı bir söz, onu anlamayacak Arap bir muhataba nasıl indirilebilir?”

Bu konu birçok ayette farklı açılardan söz konusu edilmiştir:

198,199.Ve Biz apaçık kitabı yabancılardan/Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu o, onlara okusaydı, onlar, buna iman ediciler değillerdi.

                                                                                           (Şuara/198, 199)

171.Ve kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan kişilerin hâli, sadece bir çağırma veya bağırmadan başkasını işitmeyen şeylere çoban haykırışı/ karga haykırışı yapan kimsenin hâli gibidir; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden onlar akıl da etmezler.

                                                                                               (Bakara/171)

4.Ve Biz onlara, açıkça ortaya koysun diye, her peygamberi yalnız kendi toplumunun diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini/ dileyeni saptırır, dilediğini/ dileyeni de doğru yola iletir. Ve O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

                                                                                                      (İbrahim/4)

KUR’AN’IN ŞİFA OLUŞU

82.Ve Biz Kur’ân’dan, inananlar için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Ve bu, sadece şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanların yıkımını artırıyor.

                                                                                                          (İsra/82)

57.Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerdekine şifa, inananlara bir kılavuz ve bir rahmet gelmiştir.

                                                                                                   (Yunus/57)

52,53şte böylece Biz, sana da Kendi emrimizden/Kendi işimizden olan ruhu/ Kur’ân’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nûr/ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde bulunanlar Kendisi için olan Allah’ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın, bütün işler yalnız Allah’a döner.

                                                                                                        (Şura/52,53)

44. ayetteki “Onlara çok uzak bir mekândan seslenilmektedir” ifadesi Arap örfündeki bir deyimden gelmektedir. Bu ifa­de, verilen temsilden [örnekten] anlamayan kimseye söylenir. Dilcilerin naklettiklerine göre, konuyu iyice anlayıp kavrayan bir kimseye “Sen yakın­dan anlarsın” denilir; anlamayan kimseye de “Sen kendisine uzaktan sesleni­len bir kimseye benziyorsun” derler. Yani bu deyimle o kişi, uzakça bir yerden seslenildiği için bu seslenişi duymayan ve anlamayan birine benzetilir.

45.Ve andolsun ki Biz Mûsâ’ya Kitab’ı vermiştik de onda anlaşmazlığa düşüldü. Eğer Rabbin tarafından geçmiş Söz olmasaydı kesinlikle aralarında gerçekleştirilmişti. Ve şüphesiz onlar, bundan [Kur’ân'dan] kesinlikle şüpheci bir yetersiz bilgi içindedirler.

Bu ayette Kur’an’a yapılan itirazların daha evvel de yapılmış olduğuna dair örnek verilmiştir. Bu örnek Musa ve onun getirdiği Tevrat’tır. Musa’nın getirdiği vahiyler karşısında insanlar ayrılığa düştüler. Bazıları ona iman etti, bazıları da yalanladı. Vahiylere kimi sihir, kimi de yalan dedi.

Bu ihtilafın detayını Kur’an’da görüyoruz:

12.Şimdi sen, “Ona bir hazine indirilse ya da beraberinde bir melek gelse ya!” diyorlar diye sana vahyolunan vahyin bir kısmını terk edecek oluyorsun ve bundan dolayı göğsün daralır. Sen yalnızca bir uyarıcısın. Allah ise her şeyi belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyarak, destekleyerek uygulayandır.

                                                                                                    (Hud/12)

213.İnsanlar tek bir önderli toplum idi de Allah müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdi ve anlaşmazlık ettikleri konularda insanlar arasında hükmetsinler diye onların beraberinde hak ile kitap indirdi. Ve sırf o Kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra aralarındaki azgınlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, Kendi bilgisi gereği, iman edenlere, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka kılavuz oldu. Ve Allah, dilediği kimseyi/dileyen kimseyi dosdoğru yola kılavuzlar.

                                                                                         (Bakara/213)

253.İşte elçiler; Biz onların bazısını bazısı üzerine fazlalıklı kıldık. Onlardan bir kısmı Allah’ın tek taraflı olarak söz söylediği/ yaraladığı, sıkıntılar çektirdiği ve bazısının derecelerini fazlalıklı kıldığı kimselerdir. Ve Meryem oğlu Îsâ’ya açık kanıtlar verdik ve o’nu Allah’ın vahyi ile güçlendirdik. Ve eğer Allah dileseydi onların ardından gelenler, açık mesajlar kendilerine ulaştıktan sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Velâkin ayrılığa düştüler de onlardan bazısı iman etti, bazısı küfretti; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetti. Ve eğer Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Velâkin, Allah dilediğini yapar.

                                                                                    (Bakara/253)

Kur’an ise bu ihtilafları gidermek için inmiştir:

64.Ve Biz, sana Kur’ân’ı sırf hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeyleri onlar için açığa koyasın diye ve iman edecek bir topluma bir kılavuz, bir rahmet olarak indirdik.

                                                                                  (Nahl/64)

Ayetin son bölümündeki “Ve şüphesiz onlar, bundan [Kur’an’dan] kesinlikle şüpheci bir şekk [yetersiz bilgi] içindedirler” cümlesinde, müşriklerin Kur’an’ı iyi incelemedikleri, Kur’an hakkında yeterli bilgi sahibi olmadıkları açıklanmaktadır. Demek oluyor ki, müşrikler Kur’an hakkında yeterli bilgi sahibi olsalar bu inatlarını sürdürmeyeceklerdir.

Ayetteki “Eğer Rabbin tarafından geçmiş Söz olmasaydı” ifadesi, Allah’ın suçluların cezasını ahirete erteleme ilkesidir.

6-8.O hâlde onlardan geri dur. O günde Çağırıcı’nın, bilinmedik/ yadırganan bir şeye çağırdığı o günde gözleri düşkün düşkün, o davetçiye hızlıca koşarak kabirlerinden çıkarlar. Sanki onlar darmadağın çekirgeler gibidirler. O, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler, “Bu, zor bir gündür” derler.

                                                                                              (Kamer/6-8)

 35.Artık elçilerden azim sahiplerinin sabrettikleri gibi sen de sabret! Onlar için aceleci olma. Sanki onlar kendilerine vaat edilen şeyi gördükleri gün dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kalmış gibidirler. Bu, bir tebliğdir. Artık hak yoldan çıkanlar topluluğundan başkası değişime/yıkıma uğratılır mı?

                                                                                                  (Ahkâf/35)

46.Her kim sâlihi işlerse artık kendi için yapmış olur. Kim de bir kötülük yaparsa, artık kendi aleyhinedir. Ve senin Rabbin kullara hiç mi hiç haksızlık eden biri değildir.

Bu ayette, kendilerine gösterilen tüm olumlu yaklaşımlara rağmen müşriklerin bilgisizlikleri, vurdumduymazlıkları, Kur’an’a ve Elçi’ye gösterdikleri olumsuz tavırlar açıklandıktan sonra burada bir genelleme yapılmıştır: “Her kim salihi işlerse artık kendi için yapmış olur. Kim de bir kötülük yaparsa, artık kendi aleyhinedir. Ve senin Rabbin kullara çok zalim biri değildir.

Ayetin mesajı şöyledir: “Allah kulların itaatine muhtaç de­ğildir. Kim itaat ederse onun için mükâfat vardır, kim de kötülük işlerse onun aleyhine ceza vardır.”

Ayetteki “Ve senin Rabbin kullara çok zalim biri değildir” ifadesi, azıyla çoğuyla zul­mün Allah hakkında söz konusu olmadığı anlamındadır. Çünkü buradaki nefy [olumsuzluk] ifadesi mübalağa kipi ile gelmiştir. Yani en ufak bir zulüm dahi Allah hak­kında söz konusu olmadığına göre, başkası da söz konusu değildir. O, hiç kimseyi bir günahı olmaksızın muaheze edip cezalandırmaz. Kişilerin yapmış olduğu iyi şeyleri de zayi etmez Bir kimseye ancak aleyhine hüccet konulduktan ve elçi gönderdikten sonra azap eder. Allah’ın mahşerde kullarına herkesin önünde hesap sormasının nedeni de kimseye zerrece zulüm etmediğinin görülmesi içindir.

44.Şüphesiz ki Allah, insanlara hiçbir şekil ve yolla haksızlık etmez. Velâkin insanlar kendi kendilerine yanlışlar; kendi zararlarına işler yaparak haksızlık ediyorlar.

                                                                                                  (Yunus/44)

47.O saatin bilgisi sadece Allah’a bırakılır. Onun bilgisi dışında hiçbir meyve kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz, düşük yapmaz. Ve Allah, onlara: “Benim ortaklarım nerede?” diye seslendiği gün, onlar: “Bizden hiçbir şâhit olmadığını Sana arz ederiz” derler.

48.Önceden tapmakta oldukları şeyler de kendilerinden uzaklaşıp kayboldu. Onlar kendileri için kaçacak bir yer olmadığını da iyice anladılar.

Bu ayetlerde kıyametin ne zaman kopacağını ancak Allah’ın bildiği; O’nun bilgisi dışında hiçbir şeyin olmadığı, olamayacağı; Allah’ın en küçük ayrıntıyı bile bildiği beyan edilmektedir. Dolayısıyla hiç kimse hayatını O’na aldırış etmeden geçirme gafletine düşmemelidir.

Nitekim bu gaflete düşerek Allah’a şirk koşanlar, pasajın sonundaki birkaç sahnede konu edilerek kıyamet gününde düşecekleri perişanlıkları dile getirilmiştir:

31.Ve şu kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenşu kimseler, “Biz kesin olarak, bu Kur’ân’a inanmayız, ondan öncekine de…” dediler. Sen şirk koşarak, küfrederek yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseleri Rableri huzurunda tutuklanmış, sözü bazısının bazısına geri çevirdiğini bir görsen! Zaafa uğratılan kimseler, büyüklük taslayan kimselere, “Eğer sizler olmasaydınız, kesinlikle bizler mü’min kimseler olurduk” diyecekler.

32.Büyüklük taslayan kimseler, zayıf düşürülen kimselere: “Size kılavuz geldikten sonra, sizi ondan biz mi çevirdik? Tam tersi, siz kendiniz suçlular oldunuz” derler.

33.O zayıf düşürülen kimseler de o büyüklük taslayan kimselere: “Tam tersi gecenin ve gündüzün tuzağı! Siz bize Allah’a inanmamamızı ve O’na birtakım eşler edinmenizi emrediyordunuz” derler. Bunlar azabı gördükleri zaman pişmanlıklarını gizleyeceklerdir. Biz de o kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan o kimselerin boyunlarına demir halkalar geçirmişizdir. Onlar sadece yapmış olduklarının karşılığını görüyorlar.

                                                                                                    (Sebe’/31- 33)

42.Sana o kıyâmetin kopuş zamanından soruyorlar; onun demir atması ne zaman?

43.Onun anılmasından sende ne var ki?

44.Onun sonucu sadece senin Rabbine aittir.

                                                                                    (Nâziât/42- 44)

15.Şüphesiz ki o saat/kıyâmet gelecektir. Onu Ben herkes emeğinin karşılığını alsın diye neredeyse gizleyeceğim.

                                                                           (Ta Ha/15)

Ve A’raf/187, En’am/59, Fâtır/11 ve  (Kehf/53.

Bütün bu ayetler, müşriklerin kınanarak ve korkutularak şirkten vazgeçmelerinin sağlanmasına yöneliktir.

 49.İnsan, hayır istemekten usanmaz, kendisine bir kötülük dokununca da hemen, üzgündür, ümitsizdir.

50.Ve eğer kendisine dokunan sıkıntıdan sonra, kendisine tarafımızdan bir rahmet tattırsak, hiç kuşkusuz “Bu benim hakkımdır. Ve kıyâmetin kopuş anının geleceğini sanmıyorum. Ve eğer Rabbime döndürülürsem, O’nun katında hiç şüphesiz, benim için en güzeli vardır” der. Bu nedenle kâfirlere;  Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimselere, yaptıklarını kesin bildireceğiz ve onlara, kesinlikle kaba bir cezadan tattıracağız.

51.Ve Biz insana nimet verdiğimiz zaman o yüz çevirir, yan çizer. Kendisine bir kötülük dokunduğu zaman da geniş geniş dua sahibidir; yalvarır da yalvarır.

Bu ayetlerde insanın genel karakteri, yani mala, makama, otoriteye düşkünlüğü, nankörlüğü, ehlikeyif oluşu, sıkıntıya düşünce umutsuzlaşması, sıkıntıdan kurtulunca şımarması gibi psikolojik özellikleri ortaya konmuştur.

Bu konuyla ilgili daha evvel de pek çok ayetle karşılaşmıştık. İnsanın psikolojik yapısını daha iyi kavrayabilmek için bu ayetlerden birkaçını hatırlatmayı yararlı görüyoruz:

23.Ve Biz, Bize kavuşmayı ummayanların amelden her yaptıklarının önüne geçtik de onu saçılmış toz zerreleri durumuna getiriverdik.

                                                                                        (Furkan/23)

38,39.Mûsâ’da da alâmetler/göstergeler vardır. Bir zaman Biz, o’nu apaçık bir delille Firavun’a gönderdik de Firavun, ordusu, tüm güç kaynakları ile birlikte yüz çevirdi. Ve “Bu, bir sihirbazdır, hatta gizli güçlerce desteklenen/ deli birisidir” dedi.

                                                                                        (Zâriyât/39)

 12.Ve insana sıkıntı dokunduğu zaman, yan yatarken, otururken, dikilirken Bize kesinlikle yalvarır. Kendisinden sıkıntısını gideriverdik mi de sanki kendisine dokunan o sıkıntı için Bize hiç yalvarmamış gibi aldırmadan geçip gider. Sınırı aşanlara yaptıkları şeyler işte böyle süslenmiştir.

                                                                                    (Yûnus/12)

83.Ve Biz insana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirip uzaklaşır. Ona fenalık dokununca da ümitsizliğe düşer.

                                                                                      (İsra/83)

9-11.Ve eğer, sabreden ve düzeltmeye yönelik işleri yapan kişilerin –işte bunlar, bağışlanma ve büyük ödül kendileri için olanlardır– dışındaki insanlara, tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alsak, kuşkusuz o umutsuzdur, çok nankördür. Ve eğer, kendisine dokunan mutsuzluktan sonra, ona mutluluğu tattırsak, elbette, “Kötülükler benden gitti” der. Ve kuşkusuz o, şımarıktır, böbürlenen biridir.

                                                                                           (Hud/9-11)

19-21.Şüphesiz insan dayanıksız ve huysuz oluşturulmuştur; kendisine kötülük dokundu mu sızlanır. Kendisine hayır dokundu mu/ kendisi varlıklı kılındığında da küçük bir yardımı bile engeller.

                                                                                     (Mearic/19- 21)

35,36.Ve bu adam, kendine haksızlık ederek bağına girdi: “Ben, bunun hiç yok olacağını sanmıyorum. Ben Saat’in kopacağını da zannetmiyorum. Var sayalım ki Rabbime geri götürüldüm, kesinlikle orada bundan daha iyi bir sonuç bulurum” dedi.

                                                                                             (Kehf/35,36)

52.De ki: “Hiç düşündünüz mü? Eğer Kur’ân, Allah katından olup da sonra siz bu gerçeği örtbas etmişseniz… Kendisi uzak bir ayrılığın içinde bulunan kimseden daha sapık kim olabilir?”

53.Onun hak olduğu ortaya çıkıncaya kadar, hem dış dünyada, hem kendi bünyelerinde alâmetlerimizi/ göstergelerimizi onlara göstereceğiz. Rabbinin şüphesiz her şeye tanık olmuş olması da yetmedi mi?

Önceki ayetlerde insanın bencilliği, aç gözlülüğü, ikiyüzlülüğü gibi temel karakter özelliklerine değinilmiş ve insanın değişken bir tabiatta yaratıldığı, şayet kendisinde kuvvet görürse alabildiğine kibirlenip büyüklük tasladığı; zayıflık, kuvvetsizlik ve gevşeklik gördüğünde de zillet ve miskinliğini iyice ortaya koyduğu açıklanmıştı. Bu ayetlerde ise Kur’an ile ilgili bunca açıklamaya rağmen Kur’an’ı hâlâ tanımamakta ısrar edenlere bir uyarı daha yapılmıştır. Bu uyarıya göre, Kur’an’ın hak olduğu, afak ve enfüsten mucizeler ile ortaya konacak, ispat edilecektir:

20-22.Ve hiç tereddütsüz, kesin inanacaklar için, yeryüzünde ve kendi içinizde nice alâmetler/göstergeler. Ve sizin rızkınız/ sizin rızık vereniniz, sizin vaat olunduğunuz şeyler göktedir. Hâlâ görmüyor musunuz?

                                                                                      (Zariyât/20-22)

Konumuz olan ayetin işaret ettiği mucizeler klasik kaynaklarda çok yüzeysel olarak açıklanmıştır. Hemen hemen hepsi de enfüsteki ayeti Mekke’nin fethi, afaktaki ayeti de İslam’ın Mekke dışına yayılması olarak açıklamışlardır.

Halbuki ayet açıkça insan bedeninden, çevredeki varlıklardan ve sistemlerden Kur’an’ın hak kitap olduğu gerçeğinin anlaşılacağı mesajını vermektedir.

Bu gün açıkça görüyoruz ki, Kur’an bize insan bedeninde ve evrende binlerce mucize olduğunu göstermiştir. Bu mucizelerden bazısı, yeri geldikçe bu çalışmada da dile getirilmiştir. Bu mucizelerin on beş asır önce Kur’an’da yer almış olması, onun bir beşer derlemesi olmayıp Allah’ın indirmesi olduğunun kanıtıdır.

2008 yılı itibariyle, Kur’an’da ortaya konan enfüsi ve âfâki mucizelerden bir kısmı şunlardır:

ENFÜSİ MUCİZELER:

Her insanda koruyucu hücrelerin varlığı, eşler halinde yaratılma, meninin bir karışım olduğu, cinsiyetin belirlenmesi, rahim duvarında asılı olma, bir çiğnemlik et parçası olma, kemiklerin oluşumu ve etle kaplanması, üç karanlıkta yaratılma…

AFAKÎ MUCİZELER:

Evrenin sürekli genişlemesi, yokluktan yaratılma, evrenin gaz aşaması, evrendeki mükemmel yörüngeler, Güneş’in akıp gitmesi, Güneş ve Ay’ın farkı, ayın yörüngesi, gökyüzünün tabakaları, yeryüzünün tabakaları, gökyüzünün korunmuşluğu, göğün geri çevirdikleri, gökyüzünün direksiz yükselişi, dünyanın geoit [Devekuşu yumurtasına benzeyen, tam küre olmayan, kutuplardan basık, küremsi] şekli, dünyanın ve uzayın çapları, döndükçe kutupların basıklaşması, dünyanın dönüşü, aşılayıcı rüzgârlar, yağmurdaki ölçü, suyun çevrimi, kazık şeklindeki dağlar, petrolün oluşumu, solunum ve fotosentez, gökyüzüne yükselmenin zorluğu, bitkilerdeki erkeklik ve dişilik…

Saydığımız bu biyolojik, fiziksel ve kevnî olgular, Kur’an’ın indiği dönemde bilinmeyen şeylerdir. Bu nedenledir ki, bilimin yeni keşfettiği sistemlerin Kur’an’da yer alması, Kur’an’ın Allah’tan gelme hak kitap olduğuna çok açık ve büyük bir kanıttır.

166.Fakat Allah, sana indirdiğine –ki onu Kendi bilgisiyle indirmiştir– şâhitlik eder. Tüm âyetler de şâhitlik ederler. Şâhit olarak da Allah yeter.

                                                                                                         (Nisa/166)

91-93.Sen, “Ben ancak her şeyin sahibi olan ve burayı dokunulmaz kılan Mekke’nin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Ve ben Müslüman olmamla ve Kur’ân’ı okuyup izlememle emrolundum. Artık kim kılavuzlanan doğru yola düşerse, yalnız kendisi için kılavuzlanan doğru yola düşmüş olur; kim de saparsa hemen ‘Ben sadece uyarıcılardanım.’ Ve, bütün övgüler Allah’a mahsustur; başkası övülemez. O, âyetlerini/ alâmetlerini/ göstergelerini size gösterecek de siz onları tanıyacaksınız” de.

                                                                                         (Neml/93)

51.Kendilerine okunan Kitab’ı şüphesiz Bizim sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır.

                                                                                          (Ankebut/51)

54.Gözünüzü açın! Şüphesiz onlar Rablerine kavuşmaktan bir şüphe içindedirler. Gözünüzü açın! Şüphesiz Allah, her şeyi kuşatandır.

Surenin bu son ayetinde, müşriklerin öldükten sonra diriltilecekleri ve Allah’a hesap verecekleri konusunda kuşku içerisinde bulunduklarına işaret edilmiş, Allah’ın ilim ve kudretiyle her şeyi kontrolü altında tuttuğu ve müşriklerin her hareketinin kaydedildiği ihtar edilmiştir. Yani hiçbiri Allah’tan kaçamayacaktır.

Allah doğrusunu en iyi bilendir.


[1] (Lisanü’l Arab, c. 7, s.588)

[2] (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

[3] (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

[4] (Razi; el Mefatihu’l Gayb; Kurtubi, el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

[5] mükatil

[6] (Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)