57-LOKMAN SURESİ

 

Lokman suresinin Mekke’de 57. sırada indiği kabul edilir. Sure, adını 12- 19. ayetlerde geçen لقمان Lokman isminden almıştır. 27- 29. ayetlerinin Medine’de indiğine dair nakiller vardır.[1] Necmlerinin birbiriyle olan yakın bağına ve nüzul sebepleriyle ilgili nakillere göre surenin ayetlerinin yakın aralıklarla indiği anlaşılmaktadır.

Surede evrendeki ayetlere dikkat çekilerek tevhid, elçilik görevi ve öldükten sonra dirilme üzerinde durulmaktadır. Ayrıca Lokman’ın oğluna yaptığı öğütler üzerinden müminlere önemli bazı toplumsal ahlak kuralları öğretilmektedir. 

MEAL:

RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA

1.Elif/1, Lâm/30, Mîm/40.

2-5.İşte bunlar, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan-ayakta tutan], zekâtı/vergiyi veren, âhirete de kesin olarak inananların ta kendileri olan güzellik-iyilik üretenler –ki işte bunlar, Rableri tarafından bir doğru yol üzeredirler. Ve onlar, kurtuluşa erecek olanların ta kendileridir– için bir doğru yol kılavuzu ve rahmet olmak üzere yasalar içeren o kitabın âyetleridir.

6.İnsanlardan kimi de vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve onu eğlence edinmek için laf eğlencesi satın alır. İşte onlar, kendileri için aşağılayıcı bir azap olanlardır.

7.Ve ona âyetlerimiz okunduğu zaman sanki kulaklarında bir ağırlık varmış da onları işitmemiş gibi, büyüklük taslayarak sırt çevirir. İşte ona, çok acı verecek bir azabı müjdele.

8,9.Şüphesiz şu iman etmiş ve düzeltmeye yönelik işler yapmış olan kişiler, içinde sonsuz olarak kalıcı oldukları hâlde, kendileri için nimet cennetleri olanlardır. Bu, Allah'ın gerçek bir vaadidir. Ve O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

10.Allah, gökleri dayanak olmadan oluşturmuştur, bunu görmektesiniz. Yeryüzünde de, size sofra hazırlasın diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve oralarda irili-ufaklı her canlıdan türetip yayıverdi. Ve Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her değerli çiftten bitki bitirdik.

11.İşte bu, Allah'ın oluşturmasıdır. Haydi, gösterin Bana! O'nun astlarından olan kimseler ne oluşturmuştur? Aslında o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.

12.Andolsun ki Biz, Lokman'a “Allah'a, kendine verilen nimetlerin karşılığını öde!” diye, haksızlık ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler verdik. –Kim kendisine verilen nimetlerin karşılığını öderse kendisi için öder. Kim de iyilikbilmezlik ederse, şüphesiz ki Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, daima övgüye en lâyık olandır.–

13.Ve hani bir zaman Lokmân oğluna öğüt vererek, “Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma, hiç şüphesiz ki Allah'a ortak koşmak, kesinlikle büyük bir yanlış davranıştır; kendi zararlarına iş yapmaktır. 16.Ey oğulcuğum! Şüphesiz ortak koşmak; işlenen kötülük bir hardal tanesi ağırlığında olup da bir kayanın içinde yahut göklerde ya da yerin içinde olsa, Allah onu getirecektir. Şüphesiz Allah, en latif, hakkıyla haberdar olandır. 17.Yavrucuğum! Salâtı ikame et [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluştur-ayakta tut], iyiliği emret, kötülükten sakındır. Sana isabet edene de sabret. Şüphesiz bunlar, işlerin kesin olanlarındandır. 18.Ve insanlara avurdunu şişirme, suratını asma ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Şüphesiz ki Allah, bütün övünen ve kuruntu edenleri sevmez. 19.Ve yürüyüşünde mutedil ol, sesinden kıs. Şüphesiz seslerin en anlaşılmazı kesinlikle eşeklerin sesidir” 13.demişti.

14.Ve Biz insana, anası ve babasını yükümlülük olarak ulaştırdık: –Anası onu zayıflık üstüne zayıflıkla taşıdı. Onun sütten ayrılması da iki yıl içindedir.– “Bana, anana ve babana karşılık öde!” Dönüş, ancak Banadır.

15.Ve eğer ki ana-baba bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman üzerinde seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Ve dünyada onlarla iyi geçin ve Bana yönelen kimselerin yolunu tut. Sonra dönüşünüz ancak Banadır. Sonra da Ben, size yapmakta olduğunuz şeyleri haber vereceğim.

20.Allah'ın, göklerde ve yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için boyun eğdirdiğini/ sizin yararlanacağınız yapı ve sistemde yarattığını görmediniz mi? Ve Allah, içte ve açıkta olmak üzere nimetlerini üzerinize yaymıştır. İnsanlardan kimi de var ki, bilgisiz, kılavuzsuz ve aydınlatıcı bir kitabı olmadan Allah hakkında tartışıyor.

21.Ve onlara: “Allah'ın indirdiğine tâbi olun!” dendiği zaman: “Aksine, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” dediler. Ya şeytan onları cehennemin azabına çağırıyor idiyse!

22.Ve her kim iyilik-güzellik üreterek kendini Allah'a teslim ederse, işte o, gerçekten en sağlam kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin âkıbeti yalnızca Allah'a aittir.

23.Kim de küfrederse; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddederse, artık onun küfrü; bilerek reddetmesi seni üzmesin. Onların dönüşü yalnızca Biz’edir. O zaman Biz onlara yaptıkları şeyleri haber vereceğiz. Gerçekten Allah, kalplerin özünü çok iyi bilendir.

24.Biz onları biraz yararlandırırız. Sonra kendilerini yoğun bir azaba doğru zorlarız.

25.Yine andolsun ki onlara: “Gökleri ve yeri kim oluşturdu?” diye sorsan, kesin “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Tüm övgüler, Allah'adır; başkası övülemez!” Aslında onların çoğu bilmezler.

26.Göklerde ve yerde olan şeyler sadece Allah'ındır. Şüphesiz Allah, zengindir/ hiçbir şeye muhtaç değildir, daima övülmeye lâyıktır.

27.Ve eğer, şüphesiz yeryüzünde ağaçtan ne varsa kalem olsa, deniz de arkasından yedi deniz katılarak onun mürekkebi olsa, Allah'ın sözleri tükenmezdi. Şüphe yok ki Allah en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/ sağlam yapandır.

28.Sizin oluşturulmanız ve ölümden sonra diriltilmeniz ancak bir tek kişininki gibidir. Şüphesiz Allah en iyi işiten, en iyi görendir.

29.Görmedin mi/ hiç düşünmedin mi ki Allah geceyi gündüze sokuyor, gündüzü geceye sokuyor. Güneş ve ayı emrine boyun eğdirmiştir/ insanların yararına olacak yapı ve işleyişte yaratmıştır. Hepsi adı belirlenmiş bir süre sonuna akıp gidiyor. Ve şüphesiz Allah, yaptıklarınıza hakkıyla haberdardır.

30.Bu da şundandır ki, şüphesiz Allah hakkın ta kendisidir. Ve onların, Allah'ın astlarından yakardıkları kesinlikle kaybolup gitmiştir. Ve şüphesiz ki Allah, en yücenin, en büyüğün ta kendisidir.

31.Alâmetlerini/ göstergelerini size göstermek için, şüphesiz, Allah'ın nimetiyle gemilerin denizde kayıp gittiğini görmedin mi/ hiç düşünmedin mi? Şüphesiz bunda, tüm çok sabreden ve kendisine verilen nimetlerin karşılığını çokça ödeyen için alâmetler/ göstergeler vardır.

32.Ve gölgeler gibi bir dalga onları bürüdüğünde, O'nun için dini arındırarak Allah'a yalvarırlar. Ama ne zaman ki karaya çıkararak kurtardı, onlardan bir kısmı orta yolu tutar [iman ile Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetme arasında bir yol tutar, ikili oynar]. Ve bizim âyetlerimizi ancak, tam hain ve tam nankör olan kimseler bile bile inkâr eder.

33.Ey insanlar! Rabbinizin koruması altına girin. Ve babanın çocuğuna hiçbir yarar sağlamadığı, çocuğun da babasına hiçbir şeyle yarar sağlamadığı günden ürperin. Şüphesiz Allah'ın vaadi gerçektir. O hâlde basit dünya yaşamı sizi aldatmasın. Ve sakın o çok aldatıcı sizi Allah ile aldatmasın.

34.Şüphesiz ki Allah, kıyâmetin kopuş zamanının bilgisi yanında olandır. Ve yağmuru O yağdırır, rahimlerde olan şeyleri O bilir. Ve kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Kimse hangi yerde öleceğini de bilmez. Şüphesiz ki Allah, en iyi bilendir, en iyi haberi olandır.

 TAHLİL:

1.Elif/1, Lâm/30, Mîm/40.

Birçok kez ifade ettiğimiz gibi, “Hurûf-ı Mukattaa [Kesik Harfler]” diye adlandırılan bu harflerin neyi ifade ettiği henüz kesin olarak bilinmemektedir. Bir uyarı veya gelecek ayetlere dikkat çekme ünlemi olabilecekleri gibi, Kur’an’ın içyapısına ait önemli bir yapı taşı da olabilirler. Ayrıca Kur’an indiği dönemde henüz rakamların icat edilmemiş olduğu ve rakam yerine EBCD harflerinin kullanılmakta olduğu dikkate alındığında, bu harflerin belirli sayıları ifade ediyor olması da mümkündür. Böyle olduğu takdirde söz konusu sayıların matematiksel olarak neyi ifade ettikleri de henüz bilinmemektedir. İleriki dönemlerde yapılacak çalışmalar sonucunda bu harflerin işaret ettiği anlamların doğru şekilde tevil edilebileceği kanaatindeyiz.

Ebced hesabına göre surenin başındaki harflerin sayı değerleri şöyledir.

ا Elif: 1

لLam: 30

مMim:40

2-5.İşte bunlar, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan-ayakta tutan], zekâtı/vergiyi veren, âhirete de kesin olarak inananların ta kendileri olan güzellik-iyilik üretenler –ki işte bunlar, Rableri tarafından bir doğru yol üzeredirler. Ve onlar, kurtuluşa erecek olanların ta kendileridir– için bir doğru yol kılavuzu ve rahmet olmak üzere yasalar içeren o kitabın âyetleridir.

Bu ayet gurubunda, Kur’an ile muhsinler [güzellik - iyilik üretenler] bir arada övülmüştür. Kur’an’ın muhsinler için rahmet, kılavuz olduğu bildirilirken, muhsinlerin de “salâtı ikame eden, zekâtı veren, âhirete de kesin olarak inananların ta kendileri” oldukları ifade edilmiştir.

125.Ve din bakımından, iyileştiren-güzelleştiren biri olarak, kendisini Allah için İslâmlaştırandan ve hanif; eski inançlarından dönen biri olarak, İbrâhîm'in dinine uyan kimseden daha iyi-güzel kim olabilir? Ve Allah, İbrâhîm'i “çığır açan-iz bırakan; imam-önder” edindi.

                                                                                                  (Nisa/125)

Hatırlanacağı üzere, bir önceki sure olan Saffat/80, 105, 110, 121 ve 131’de “Şüphesiz Biz, muhsinleri [iyilik-güzellik üretenleri] işte onun gibi karşılıklandırırız/ödüllendiririz” denilerek “muhsin”lere vurgu yapılmıştı.

Kur’an herkes için bir kılavuz ve rahmet olduğu halde, bu ayetlerde onun muhsinler için bir hidayet ve rahmet olmak üzere gönderildiği bildirilmektedir. Burada işaret edilmekte olan ince nokta, muhsinlerin Kur’an’ın kılavuzluğundan ve rahmetinden kesinkes yararlanıyor olmaları, müfsitlerin ise Kur’an’dan uzak durmaları sonucu onun bu özelliklerinden yararlanamamış olmalarıdır.

Lokman suresinin başlangıç bölümü ile Bakara suresinin başlangıç bölümü arasında büyük bir benzerlik bulunmaktadır. Lokman Suresi’nin başında geçen “ المحسنين muhsinler” ifadesi, Bakara suresinde “  المتّقين müttakiler” olarak verilmiştir. Bundan her iki sözcüğün de işlevsel olarak yakın anlamda olduğu anlaşılmaktadır.

2-4.İşte bu kitap; kendisinde hiç kuşku yoktur, ıssız yerlerde iman eden, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturan-ayakta tutan], kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden Allah yolunda harcama yapan, sana indirilene ve senden önce indirilene iman eden Allah'ın koruması altına girmiş kişiler –ki bunlar, âhirete de kesinlikle inanırlar– için bir kılavuzdur.

5.İşte bunlar, Rablerinden bir kılavuz üzerindedirler. Yine işte bunlar, kurtulanların, kazançlı çıkanların ta kendileridir.

                                                                                                        (Bakara/2- 5)

 Konumuz olan pasajda “salâtı ikame eden, zekâtı veren, âhirete de kesin olarak inananlar” ifadesiyle tanımlanan “Muhsin”lerin sadece bu üç niteliği taşıyan kimseler oldukları düşünülmemelidir. Muhsin; Rabbimizin tüm emir ve yasaklarına duyarlı davranan, sürekli iyilik güzellik üreten, kötüleri iyileştiren, çirkinlikleri güzelleştiren kimselerdir. Bir bakıma, Rabbimizin emir ve yasaklarının tümünü bu ayette konu edilen “salâtı ikame etmek”, “zekât vermek” ve “ahirete kesin olarak inanmak” başlıkları altında toplamak mümkündür.

“المحسنين Muhsinler” ifadesiyle gerçek müminler bir taraftan övülmekte, bir taraftan da uyarılmaktadırlar. Kur’an’da muhsinlerin övüldüğü, onlara ödüller ve Allah’ın sevgisi vaat edildiği birçok ayet vardır:

112.Hayır, aksine kim iyileştiren-güzelleştiren biri olarak kendisini Allah için islâmlaştırırsa, işte onun, Rabbi katında ödülü vardır. Onlara hiçbir korku da yoktur ve onlar üzülmezler de.

                                                                              (Baka­ra/112)

195.Ve Allah yolunda malınızı harcayın, kendinizi ellerinizle tehlikeye bırakmayın ve iyileştirin-güzelleştirin. Şüphesiz Allah, iyileştirenleri-güzelleştirenleri sever.

                                                                                        (Bakara/195)

85,86.Allah da, onların böyle demeleri nedeniyle, onları, içinde sürekli kalanlar olarak, altlarından ırmaklar akan cennetler ile ödüllendirmiştir. Ve işte bu, iyilik-güzellik üretenlerin karşılığıdır. İnkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayan kimseler; işte onlar, cehennemin ashâbıdır.

                                                                                         (Maide/85)

Ve,   A'raf/ 56,  Nahl/128,  Hacc/37, Ankebut/69,  Zâriyat/16- 19.

Konumuz olan pasajda “ الحكيم Hakîm” olarak nitelenen “Kitap” Kur’an’dır. Kur’an’ın “Hakîm” oluşu daha evvel Ya Sin suresinde de yer almıştı:

2-6.Babaları uyarılmamış, bu yüzden de kendileri duyarsız bir toplumu kendisiyle uyarasın diye en üstün, en güçlü, en şerefli, yenilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olanın, engin merhamet sahibinin indirdiği yasalar içeren/ bozulması engellenmiş Kur’ân kanıttır ki sen, o elçilerdensin, hiç şüphesiz sen dosdoğru bir yol üzerinesin.

                                                                                                            (Yasin/6)

“Hakîm” sözcüğü, dilbilgisi bakımından mübalâğa kalıbında bir ism-i faildir. Esas anlamı “çok yasa koyan” demektir. Bu anlamıyla aynı zamanda Rabbimizin de sıfatlarından biridir.

“Hakîm” sözcüğü burada ism-i mef’ul olarak “yasalaştırılmış, çok yasa içeren” anlamını ifade etmektedir. Bu anlam “muhkem” sözcüğünün tam karşılığıdır.

Kur’an’ın ‘Hakîm’ olarak nitelenmesi Ya Sin/2’nin tahlilinde  ele alındığından, ilgili bölümün oradan okunmasını öneriyoruz.

6.İnsanlardan kimi de vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve onu eğlence edinmek için laf eğlencesi satın alır. İşte onlar, kendileri için aşağılayıcı bir azap olanlardır.

7.Ve ona âyetlerimiz okunduğu zaman sanki kulaklarında bir ağırlık varmış da onları işitmemiş gibi, büyüklük taslayarak sırt çevirir. İşte ona, çok acı verecek bir azabı müjdele.

Bu ayetlerde “cahil, inatçı ve kibirli müşrik” tip sergilenmektedir. Türünün bir örneği olan müşrik kişi, “bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve onu eğlence edinmek için laf eğlencesi satın almakta”dır. Allah bunların sonunun ne olacağını, alaylı bir üslup ile “İşte ona çok acı verecek bir azabı müjdele” ifadesiyle bildirmektedir.

Ayette geçen “bilgisizce” ifadesini basit cehalet olarak anlamak yeterli değildir. Ayetin devamındaki “boş laf satın alır” ifadesine göre, “bilgisizce” ortaya konan iş, bilinçli, teşkilatlı ve programlı bir şekilde yapılmaktadır. Ayetten anlaşıldığına göre, tipi karakterize edilen kişi masallarla, şarkılarla, asılsız hikâyelerle halkı kendisine bağlayıp oyalayarak ilahî vahiyleri alaya almak istemektedir. Niyeti Kur'an davetini alaya almak, maskara etmek ve gülünç duruma düşürmektir. Kafasında Allah'ın diniyle savaşmak üzere bir taktik geliştirmiştir. Bu taktiğe göre, Rasulüllah Allah'ın vahiylerini halka tebliğ etmeye başlar başlamaz, bir tarafta büyüleyici, tatlı sesli bir genç kız müzik konseriyle marifetini gösterecek, diğer tarafta da tatlı dilli bir hikâyeci İran hikâyeleri ve masalları anlatarak ilgiyi üzerine toplayacaktır. Böylece halk “Allah”, “ahlâk” ve “ahiret” hakkında herhangi bir şey dinleyebilecek bir durumda olmayacaktır.

Nitekim “Esbab-ı Nüzul” nakilleri bunu doğrulamaktadır:

Denildiğine göre, ayet-i kerime Nadr b. el-Hâris hakkında nazil olmuş­tur. Çünkü o Rüstem ve İsfendiyar gibi kimselere ait Acem [İranlı]ların kitaplarını satın almıştı. Nadr Mekke'de oturur, Kureyşliler “Muhammed böyle dedi” dediklerinde buna güler ve onlara Pers hükümdarlarının ba­şından geçen olayları anlatır ve şöyle dermiş: “Benim bu anlattıklarım Muhammed'in sözlerinden daha güzeldir.”

Bunları el-Ferra, el-Kelbî ve başkaları nak­letmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre; Nadr şarkıcı cariyeler satın alır ve müslüman olmak isteyen bir kişiyi buldu mu mutlaka bu şarkıcı cariye ile birlik­te o kimsenin yanına gider ve ona “Yedir, içir ve şarkı söyle!” derdi. Sonra da şunları söylerdi: “İşte bu, Muhammed'in seni kendisine davet ettiği namazdan, oruçtan ve onun önünde fedakârlık edip çarpışmandan daha iyidir.”[2]

7. ayette “kibir” denen illetin insanı ne hale getirdiği anlatılmaktadır. Bu zihinsel hastalık duyuları devre dışı bıraktırmakta, insana sağduyusunu kaybettirmektedir. Böyle birisinin de bunca ayetler karşısında aklederek gerçeği bulması söz konusu olmamaktadır. Kibirlerine mağlup olmuş bu tür kimselerin durumu Mümin suresinde de konu edilmiştir.

65-67.Bugün feryat etmeyin! Şüphesiz siz, Bizden yardım göremezsiniz. Şüphesiz âyetlerimiz size okunurdu da, buna karşı siz kibirlenerek ve geceleyin hezeyanlar savurarak arkanızı dönüp gidiyordunuz.

                                                                                          (Mü’minun/66, 67)

Müşriklerin kibirden kaynaklanan durumları başka ayetler  (Fussılet/5, En'âm/25)de sergilenmiştir.

Müminler ise kibirden kaçınıp yapılan davete alçakgönüllülükle uymaktadırlar:

17,18.Ve tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a yönelen kimseler, kendileri için müjde olanlardır. Haydi, müjdele, sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı! İşte onlar, Allah'ın kendilerine doğru yol kılavuzu verdiği kimselerdir. Ve işte onlar, kavrama yeteneği/temiz akıl sahibi olanların ta kendileridir.

                                                                                          (Zümer/17, 18)

Kibirden kaynaklanan bir düşmanlıkla İslam mesajını engellemeye çalışmak sadece Nadr b. Haris'in değil, tüm İslam düşmanlarının genel stratejisidir.

26.Ve kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseler: “Üstün gelmeniz için bu Kur’ân'ı dinlemeyin, onun içinde anlamsız şeyler yapın/ anlaşılmasını her türlü yolla engelleyin” dediler.

                                                                                        (Fussılet/26)

8,9.Şüphesiz şu iman etmiş ve düzeltmeye yönelik işler yapmış olan kişiler, içinde sonsuz olarak kalıcı oldukları hâlde, kendileri için nimet cennetleri olanlardır. Bu, Allah'ın gerçek bir vaadidir. Ve O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

6 ve7. ayetlerde kâfirlerin kınanmalarına karşılık, bu ayetlerde de inanıp salihatı işleyen müminler övülmekte ve onlar için hazırlanan güzel karşılık müjde edilmektedir.

Ayetlerden anlaşılan bir başka husus da, Kur’an’ın tanımladığı çerçevede iman etmenin ve salihatı işlemenin birbirine bağlı iki paralel olgu olduğudur. “Salihatı işlemek” ifadesiyle neyin kast edildiğini, önemine binaen bir kez daha hatırlatmakta yarar görüyoruz:

SÂLİHÂTI İŞLEMEK: “عملواالصّلحات  [amilu’s-sâlihât] sâlihâtı işleyenler” olarak çevirdiğimiz ifade kalıbı Kur’ân'da toplam 62 âyette yer almıştır. Bu kalıbın pek çok meal ve tefsirde olduğu gibi “salih amel işleyenler” şeklinde çevrilmesi isabetli değildir.

“اصلاح - Islâh” sözcüğünden türemiş olan “sâlihât” düzeltmek demektir. “Sâlihâtı işlemek” ise bozuk olan şeyi düzeltmek, düzelticilik yapmak, düzeltmeye yönelik işler yapmak anlamlarına gelir.

Kur’ân'daki bu hususlar dikkate alınarak “sâlihât” konusunda şunları söylemek mümkündür: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek sâlihâtı işlemek değildir. Ama öğüt verme yolu ile namaz kılmayanı namaz kılar hale getirmek, zekât vermeyeni zekât verir hale getirmek, oruç tutmayanı da oruç tutar hale getirmek, sâlihâtı işlemektir. Bu kavramı toplumsal boyuta taşıdığımızda, bulunduğumuz zaman ve zeminde adlî, idarî, siyasî, iktisadî ve benzeri alanlarda her türlü bozukluğun düzeltilmesi için gösterilecek her türlü çaba, yapılacak uygulama “sâlihâtı işlemek” anlamına gelmektedir.

Bu konunun detayı için Asr Suresi’nin tahlilinin yeniden okunmasını öneriyoruz.

Konumuz olan ayette dikkati çeken bir diğer husus da “cennet nimetleri” yerine “nimet cennetleri” ifadesinin kullanılmış olmasıdır. Bu ifade ile cennetlerin müminlerin kendi malları olduğu, nimetleri kendi mülklerinden elde ettikleri, başkasının mülkündeki nimetlerden istifade etmiş olmadıkları, olmayacakları açıklanmaktadır.

Ayetteki “Bu, Allah'ın gerçek bir vaadidir ifadesi vaat edilenlerin mutlaka gerçekleşeceğini; daha sonra gelen “Ve O, Aziz’dir, Hakîm’dir ifadesi de bu va’di gerçekleştirirken hiç kimsenin Allah’a engel olmayacağını bildirmektedir.

30-32.Şüphesiz, “Rabbimiz Allah'tır” deyip sonra dosdoğru olanlar; onların üzerine, haberci âyetler sürekli iner; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında ve âhirette sizin yol gösterenleriniz, yardımcılarınız, koruyanlarınızız. Cennette, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olan, engin merhamet sahibinden bir ikram olarak sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada istediğiniz şeyler de sizin içindir.”

                                                                                                  (Fussılet/30- 32)

10.Allah, gökleri dayanak olmadan oluşturmuştur, bunu görmektesiniz. Yeryüzünde de, size sofra hazırlasın diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve oralarda irili-ufaklı her canlıdan türetip yayıverdi. Ve Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her değerli çiftten bitki bitirdik.

11.İşte bu, Allah'ın oluşturmasıdır. Haydi, gösterin Bana! O'nun astlarından olan kimseler ne oluşturmuştur? Aslında o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.

Rabbimizin “Aziz” ve “Hakim” olduğunun vurgulandığı 9. ayetten sonra bu ayette de O’nun bu iki sıfatının evrendeki yansımaları, göklerdeki ve yeryüzündeki sayısız mucizelerini açıklanmıştır: “O [Allah], gökleri dayanak olmadan yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Yeryüzünde de, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve oralarda her dâbbehden [canlıdan] türetip yayıverdi. Ve Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her kerim çiftten bitki bitirdik.

11. ayette ise “Haydi, gösterin Bana! O'nun astlarından olan kimseler ne yaratmıştır?”  denilerek müşriklerce olağanüstü güçleri olduğuna inanılan kişi ve nesnelerin hiçbir şey yaratamadıkları, dolayısıyla onları ilah ve rabb olarak kabul etmenin çok anlamsız olduğu beyan edilmektedir. Böylece aklın başa toplanarak sahte ilahların terk edilmesi gerektiği yönünde müşriklere açık ve sert bir uyarı yapılmaktadır.

22.De ki: “Allah'ın astlarından yanlış inandığınız kimselere yakarın. Onlar, göklerde ve yeryüzünde zerre ağırlığına malik olmazlar. Onlar için bu ikisinde [gökler ve yeryüzünde] herhangi bir ortaklık yoktur. O'nun için onlardan bir yardımcı da yoktur.”

23.O'nun nezdinde yardım, destek, iltimas, sadece O'nun izin verdiği kimseye yararı olur. Sonunda kalplerinden dehşet giderildiği zaman: “Rabbiniz ne dedi?” derler. Onlar: “Hakkı” derler. Ve O, çok yücedir, çok büyüktür.

                                                                                           (Sebe’/22, 23

3.Biz gökleri, yeryüzünü ve ikisi arasındakileri ancak “hak” ile ve “adı konmuş bir süre sonu” ile oluşturduk. Şu kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseler ise uyarıldıkları şeylerden/ uyarılmaktan yüz çevirenlerdir.

4.De ki: “Allah'ın astlarından yakardığınız şeyleri gördünüz mü/ hiç düşündünüz mü? Onlar, yeryüzünden neyi oluşturmuşlar, bana gösterin. Yoksa onların göklerde bir ortaklıkları mı var? Eğer siz doğru kimseler iseniz bana Kur’ân'dan önce bir kitap veya bilgiden bir kalıntı getirin.”

                                                                                              (Ahkaf/3, 4)

73.Ey insanlar! Bir örnek verilmektedir, şimdi ona kulak verin: Sizin Allah'ın astlarından şu yakardıklarınız bir araya gelseler bile, bir sineği asla oluşturamazlar. Ve sinek onlardan bir şey kapsa onu kurtaramazlar. İsteyen ve istenen güçsüzdür.

                                                                                                      (Hacc/73):

10. ayetteki “ ترونهاterevneha” ifadesinin cümledeki öğelik konumunu itibariyle ayetten iki anlam çıkarmak mümkün olmaktadır:

O [Allah], gökleri dayanak olmadan yaratmıştır, bunu görmektesiniz.

O [Allah], gökleri sizin göreceğiniz dayanak olmadan yaratmıştır.

İkinci alternatife göre ifadeyi biraz daha açarsak “Aslında dayanaklar var, ama siz onları göremiyorsunuz” anlamı takdir edilebilir.

Gerçekten de Dünya, Güneş, Ay ve diğer ge­zegenler arasında var olan çekim gücü, evrendeki gök cisimlerinin boşlukta akmasını sağlayan bir dayanak işlevini görmektedir. Ne var ki, ilk kez Isaac Newton tarafından “Çekim Yasası” olarak formüle edilen bu çekim gücü gözle görülememekte, ancak teknik gözlemlerle elde edilen verilerin kullanıldığı teorik hesaplamalardan anlaşılmaktadır.

42.Onlardan önceki kimseler de hileler yapmışlardı. Fakat bütün hileleri bozup cezalandırmak Allah'a aittir. O, her kişinin ne kazandığını bilir. Bu yurdun âkıbetinin kim için olduğunu, kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler de yakında bilecekler.

                                                                                                        (Ra’d/2)

Konuyla ilgili bilim teknik kitaplarında ayrıntılı bilgi bulunmaktadır.

10. ayette size sofra hazırlasın diye sarsılmaz dağlar bıraktı buyrulmaktadır. Dağların şekli, yaratılış nedeni ve bir nevi balans görevi yaptıkları ile ilgili olarak Kur’an’da birçok ayet bulunmaktadır.

Bu konunun detayı daha evvel Mürselat suresinde verildiğinden, burada sadece birkaç ayeti örnek vermekle yetiniyoruz:

15,16.Ve Allah size sofra olması için yeryüzünün içinde sabit-sağlam dağlar, ırmaklar ve siz kılavuzlandığınız doğru yolu bulasınız diye yollar ve daha nice âlametler bıraktı. Ve Onlar yıldızlarla/ Kur’ân âyetleri öbekleriyle yollarını bulurlar.

                                                                                                  (Nahl/15)

31.Ve Biz, yeryüzünün içinde, size sofra olsun diye sağlam kazıklar yaptık. Ve orada kılavuzlandıkları yollarını bulsunlar diye bol bol yollar oluşturduk.

                                                                                                  (Enbiya/31)

27-33.Oluşturuluşça siz mi daha çetinsiniz yoksa gök mü? Göğü, Allah yaptı; boyunu yükseltti, sonra da onu düzene koydu, gecesini kararttı ve ışığın parlaklığını çıkarttı. Ve ondan sonra, sizin ve hayvanlarınız için bir yararlanma olmak üzere yeryüzünü döşedi/ yeryüzünden suyunu ve otlağını çıkardı, dağları da demirledi/sağlam bir şekilde yerleştirdi.

                                                                                           (Naziat/27- 33)

Demek oluyor ki, yeryüzünün sabit durması dağların işlevi sayesindedir. Dağlar olmasaydı sular ve rüzgârlar sebebiyle yeryüzü erozyona uğrar, çölleşir ve bitki örtüsü diye bir şey olmazdı. Allah yeryüzünü kum gibi yaratsaydı, ziraata elverişli, sabit bir halde kalamazdı. Nitekim kumlu arazilerde kumların rüzgârla bir yerden başka bir yere gittiği görülmektedir.

Yine 10. ayette “Ve Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her kerim [keremli; yararlı/ ikram eden] çiftten bitki bitirdik” buyrulmaktadır. Burada bitkilerin çift [eşli] olarak ve sayısız yararları olmak üzere yaratıldığı vurgulanmıştır. Bu, bilimin yakın dönemlerde bulduğu büyük bir gerçektir. Her bitkinin erkeklik ve dişilik özellikleri vardır. Bunlar ya tek bir çiçekte bir arada, ya da tek gövdedeki iki ayrı çiçekte bu­lunmaktadır. Bazen de iki gövdede veya iki bitkide ayrı ayrı bulunmaktadır. Her bitkinin meyvesi, bitki çiftleri arasındaki döllenmeyle meydana gelmektedir.

Gerek insan, hayvan ve bitki gibi biyolojik canlıların, gerekse bilinen ve bilinmeyen tüm diğer varlıkların erkekli-dişili olarak zıtlı, karşıtlı, çiftler hâlinde yaratıldığı başka ayetlerde de bildirilmiştir:

49.Ve Biz, siz iyice düşünürsünüz/ öğüt alırsınız diye her şeyden iki eş oluşturduk.

                                                                                                                     (Zariyat/49)

Bu konu Ya Sin suresinin 36. ayeti tahlil edilirken “Bilinen ve Bilinmeyen Tüm Varlıkların Çift Yaratılmışlığı” başlığı altında detaylı olarak ele alınmış ve Kur’an Araştırmaları Gurubu tarafından hazırlanan bir yazıyla desteklenmişti. Önemine binaen ilgili bölümün tekrar okunmasının yararlı olacağını düşünüyoruz.

12.Andolsun ki Biz, Lokman'a “Allah'a, kendine verilen nimetlerin karşılığını öde!” diye, haksızlık ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler verdik. –Kim kendisine verilen nimetlerin karşılığını öderse kendisi için öder. Kim de iyilikbilmezlik ederse, şüphesiz ki Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, daima övgüye en lâyık olandır.–

Bu ayette Rabbimiz “ لقمانLokman” adında bir kuluna “Allah’a şükretmesi” amacıyla “hikmet” verdiğini bildirmektedir. Sonra da tüm insanlığa şu gerçeği açıklamaktadır: Şükredenin şükrü sadece kendi yararınadır. İnsan şükrederse; ne bunun Allah’a bir katkısı, ne de nankörlük ederse O’na bir zararı vardır. Nankörlük edenin elde edeceği zarar da yine kendisine dokunacaktır.

Lokman’dan söz edilmesinin amacı, Rasülullah’ın getirdiği mesajın daha evvel Lokman tarafından da getirilmiş olduğu, Lokman hakkında duyumları bulunan Mekkeli müşriklerin tevhid inancının tebliğini yadırgamamaları gerektiği mesajını vermektir.

 “LOKMAN” KİMDİR?

Kur’an’da Lokman’ın kimliği hakkında bilgi verilmemekte, sadece “hikmet verilmiş”  bir zat olarak tanıtılmaktadır. Yapmış olduğu görevlerden sadece oğluna öğütleri nakledilmektedir.

Klasik kaynaklarda ise Lokman’ın kimliğine dair birçok nakil yer almaktadır:

Lukman'ın babasının adı Bâûrâ, onun Nâhûr, onun Tareh'dir ki, bu da İb­rahim'in babası Âzer'dir. Nesebini Muhammed b. İshak böylece vermektedir.

Nesebinin: Lukman, babası Anka, babası Serûr olduğu da söylenmiştir. O, Eyle ahalisinden Nuyalıdır. Bunu da es-Süheylî zikretmiştir.

Vehb dedi ki: “Lukman, Eyyub'un kızkardeşinin oğlu idi.” Mukatil de şöy­le demektedir: “Lukman'ın Eyyub'un teyzesinin oğlu olduğu zikredilir.”

Zemahşerî de şöyle demiştir: “Lukman'ın babasının adı Bâûrâ olup Eyyub'un kızkardeşinin oğlu ya da teyzesinin oğludur. Âzer'in çocuklarından olduğu da söylenmiştir. Bin yıl bir süre kadar yaşamış, Dâvûd (a.s) ona ye­tişmiş ve ondan ilim öğrenmiştir. Dâvûd (a.s)'ın peygamber olarak gönde­rilmesinden önce fetva verirdi. Ancak ona peygamberlik verilince, fetva vermeyi kesti. Kendisine bu husus hatırlatılınca bu sefer ‘Bu konuda benim fetvama ihtiyaç kalmayıp yükümlülükten kurtarılmış olduğuma göre; ben böy­le bir şeyi nasıl kabul etmem!’ demiştir.”

Vakidî der ki: “Lukman, İsrail oğulları arasında hâkimlik yapardı.” Said b. Müseyyeb de şöyle demiştir: “Lukman, Mısır siyahîlerinden kalın dudak­lı, siyahî bir kişi idi. Yüce Allah ona hikmeti vermiş, ancak peygamberlik ver­memişti. Te'vil âlimlerinin çoğunluğu onun Allah'ın veli bir kulu olup pey­gamber olmadığı şeklindeki bu görüşü benimsemişlerdir.”

İkrime ve Şa'bî onun peygamber olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşe göre burada “hikmet”ten kasıt, peygamberlik olur. Doğrusu ise onun Yüce Allah'ın öğrettiği hikmet dolayısıyla hakîm bir adam olduğudur.

Hikmet ise itikadî konularda dinde fakihlikte [bilgi sahibi olmakta] ve ak­lî hususlarda doğruluk demektir. İsrailoğulları arasında hâkimlik yapardı. Si­yah tenli, ayakları çatlak ve kalın dudaklı yani dudakları büyük bir kişi idi. Bu açıklamayı da İbn Abbas ve başkaları yapmışlardır.

İbn Ömer yoluyla gelen hadiste o şöyle demiştir: Ben Rasûlullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Lukman bir peygamber değildi. Fakat o çokça tefekkür eden, oldukça güzel bir yakîn [kesin inanç] sahibi bir kimse idi. Yü­ce Allah'ı sevmişti, Allah da onu sevmiş, bu bakımdan ona hikmeti lütfetmiş­ti. Onu hak ile hükmeden bir halife olmak hususunda da muhayyer bırak­mıştı. O da şöyle demişti: Rabbim, eğer sen beni muhayyer bırakıyor isen, ben esenlikte olmayı kabul eder ve belayı terk ederim. Eğer benden kat'î ola­rak halife olmamı istiyor isen, bunu da dinleyip itaat ederim. Çünkü Sen be­ni o zaman koruyacaksın." Bunu İbn Atiyye zikretmektedir.[3]

Lokman, Habeş'li marangoz bir köleydi. Efendisi ona: Bize şu koyunu kes, demişti. Lokman o koyunu [oğlağı] kestiğinde efendisi: Ondaki en temiz ve hoş iki parçayı çıkar, dedi. Lokman dilini ve kalbini çıkardı. Allah'ın dilediği kadar bir zaman geçtikten sonra efendisi: Bize şu oğlağı kes, diye emretti. Lokman oğlağı kestiğinde: Ondaki en pis ve murdar iki parçayı çıkar, dedi. Lokman yine dilini ve kalbini çıkardı. Efendisi ona: Ondaki en temiz ve hoş iki parçayı çıkarmanı emrettiğimde sen bu ikisini çıkardın. Ondaki en pis ve iğrenç iki parçayı çıkarmanı emrettiğimde de yine bu ikisini çıkardın, dedi. Lokman: Temiz ve hoş oldukları zaman bu ikisinden daha temiz; pis oldukları zaman da bu ikisinden daha pis hiç bir şey yoktur, dedi.[4]

O, Lokman İbn Anka İbn Sedon'dur. Oğlunun ismi ise Süheylî'nin rivayet ettiği bir görüşe göre Sârân'dır.[5]

Bu konudaki çağdaş çalışmalardan da iki örnek veriyoruz:

Halk arasında [yeterli kanıtlara dayanmasa da] Aesop [Ezop] ile özdeşleştirilen Lokman, eski Arap geleneğinde köklü bir yeri olan, dünyevî üstünlüklere ve kazançlara değer vermeyen ve ruh olgunluğu için çaba gösteren bilge kişilerin bir prototipidir. M.S. 6. yüzyılda yaşamış olan ve daha çok Nâbiğa ez-Zübyânî müstear adıyla tanınan Ziyâd b. Muâviye'nin bir şiirinde övüldükten sonra Lokman kişiliği, İslam'ın zuhurundan uzun zaman önce, hikmeti ve ruhî olgunluğu yansıtan sayısız efsanelerin, kıssaların odak noktası haline geldi. İşte bu sebeple Kur'an, bu efsanevî şahsiyeti -tıpkı 18. surede kullanılan aynı derecede efsanevî el-Hıdr [Hızır] şahsiyeti gibi- insanın uyması gereken davranış tarzları konusundaki öğütlerin bir anlatım vasıtası olarak kullanmıştır.[6]

Lokman, Arabistan'da âlim va hakîm bir kimse olarak tanınırdı. İmru'el-Kays, Lebid, A'aşa, Tarafa gibi cahiliye şairleri, şiirlerinde kendisini zikretmiştir. Bazı tahsil görmüş Araplar da Lokman'ın hikmetli sözlerini ihtiva eden Sahife-i Lokman isimli bir külliyata sahipti. Rivayetlere göre Hicret'ten üç yıl önce Rasûlullah'ın (s.a.) Medine ahalisinden etkilediği ilk kişilerden biri de Süveyd b. Samit idi. Süveyd, Hacc için Mekke'ye gitmişti. Rasûlullah orada her zamanki gibi çeşitli yerlerden gelen hacılara İslâm'ı tebliğ etmekteydi. Süveyd onun konuşmasını dinleyince şu beyanda bulundu: "Ben de senin vaz'ettiğine benzeyen bir şey var." Rasûlullah onun ne olduğunu sorunca "Lokman'ın Külliyatı" dedi. Sonra Rasûlullah'ın (s.a.) isteği üzerine bir kısmını okudu. Rasûlullah bunun üzerine şöyle dedi: "Bu sözler güzel, fakat bende ondan daha güzel bir söz var." Sonra Kur'an'dan tilâvette bulundu ve Süveyd bunun Lokman'ın hikmetinden daha iyi olduğunu kabul etti (İbn Hişam cilt: 2, sh: 67-69, Usdu'l-Gabe, cilt: 2, sh: 378). Tarihçilere göre bu şahıs [Süveyd b. Sâmit] kabiliyet, şecaat, asalet ve şairliği sebebiyle Medine'de Kâmil [Yetkin] lakabıyla tanınırdı. Fakat Rasûlullah'la (s.a.) karşılaştıktan sonra Medine'ye dönünce bir süre sonra patlak veren Buâs Savaşında öldürüldü. Kabilesinden olanlar onun Rasûlullah ile görüştükten sonra müslüman olduğu kanaatindeydiler.
Tarihî açıdan Lokman tartışmalı bir şahsiyettir. Cehaletin karanlık çağlarında, yazılı tarih diye bir şey yoktu. Tek bilgi kaynağı asırlarca dilden dile dolaşan rivayetlerdi. Bunlara göre bazı insanlar Lokman'ın Ad kavmine mensup olduğu ve Yemen Meliki olduğu düşüncesindeydi. Mevlânâ Seyyid Süleyman Nedvî "Ard el-Kur'an" adlı eserinde bu rivayetlere dayanarak Lokman'ın Ad kavminin ilâhî azaba helâk edilmesinden sonra Hz. Hud'un yanında kurtulan müminlerin kuşağından ve Ad yönetimi altındaki Yemen meliklerinden biri olduğu yolunda görüşünü açıklar. Fakat sahabeden bazı âlimler ve tabiinden bazılarından gelen diğer rivayetler bu görüşü desteklemez. İbn Abbas'a göre Lokman, Habeşî bir köleydi; aynı görüşü Ebu Hureyre, Mücahid, İkrime ve Halid er-Rabi de paylaşır. Cabir b. Abdullah Ensari'ye göre o, Nübah'a mensuptu. Said b. el-Müseyyeb ise onun Mısırlı bir Habeşî olduğunu söyler. Bu üç görüş birbirine benzemektedir.

Araplar o günlerde genellikle siyahîlere "Habeşî" derlerdi ve Nübah, Mısır'ın Güneyinde, Sudan'ın Kuzey'inde bir bölgedir. Dolayısıyla aynı şahsa "Mısırlı", "Nûbî" yahut "Habeşî" demek kelimelerdeki farklılığa rağmen bir ve aynı şeydir. Ayrıca Süheyli'nin Ravdu el-Unuf'da ve Mes'udi'nin Mürûcu’z-Zeheb'te getirdiği açıklamalar bu Sudanlı kölenin hikmetinin Arabistan'a nasıl yayıldığı meselesine de ışık tutmaktadır. İkisi de menşe itibariyle Nûbî olan bu şahsın Medyen ve Eyle [şimdiki Akabe] yöresinde yaşadığında müttefiktirler. Arapça konuşmasının ve hikmetinin Arabistan'a yayılmasının nedeni budur. Süheyli ayrıca, Lokman el-Hakem ile Lokman b. Ad'ın iki ayrı şahıs olduğunu, ikisini bir ve aynı şahıs olarak mutalaa etmenin doğru olmadığını beyan eder (Ravd al-Unuf, Cilt 1, sh. 266; Mes'udi, Cilt, 1, sh. 57).

Burada bir başka şeyin daha açıklığa kavuşturulması gerekiyor. Müsteşrik Derenbourg'un Emsal: Lokman Hakim [Fables De Loqman Le Sage] adıyla neşrettiği Paris'teki Arapça el yazması, Lokman külliyatıyla alakası olmayan uydurma bir nüshadır. Bu masallar M.S. 13.YY’da yaşamış biri tarafından derlenmiş bir kitabın tercümesidir ve yazar yahut mütercimi kitabı Lokman el-Hakim'e izafe etmiştir. Müşteşrikler böyle araştırmaları hep özel bir hedefi gözeterek yaparlar. Kur'an kıssalarının tarihle ilgisi olmayan masallar olduğu ve dolayısıyla onlara güvenilemeyeceğini ispat etmek için böyle sahte ve uydurma metinleri gündeme getirirler. B. Heller'in Eneyclopaedia of Islam'a yazdığı "Lokman" maddesini okuyan, bu adamları harekete geçiren gerçek dürtüyü anlamakta gecikmeyecektir.[7]

Lokman pasajının ilk ayetinde çok önemli üç noktaya değinilmiştir:

1-      Lokmana “hikmet” verilmesinin amacı Allah’a şükür ettirmektir.

2-      Şükredenin şükrü kendi yararınadır.

3-      Nankörlük edenin Allah’a herhangi bir zararı yoktur.

Bu ayette Allah’ın elçi göndermesinin, kitap indirmesinin ana amacı ortaya konmuştur. Allah’ın elçi göndermesinin, kitap indirmesinin amacı kullarının kendisine şükretmesini sağlamaktır.

Bilindiği üzere, daha evvel “Hikmet”in “zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş olan; kanun, düstur ve ilkeler”; Şükür’ün de “insanların Allah’ın kendilerine verdiği nimetlere karşı nimetin karşılığını Allah’a vermeleri” demek olduğunu detaylıca açıklamıştık.

7.Eğer küfredecek; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedecek/ iyilikbilmezlik edecek olursanız, biliniz ki, şüphesiz Allah size hiçbir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için, küfre; Kendisinin ilâhlığının ve rabliğinin bilerek reddedilmesine/ nankörlüğe rıza göstermez. Ve eğer kendinize verilen nimetlerin karşılığını öderseniz, sizin için ona razı olur. Hiç bir taşıyıcı, bir başkasının yükünü çekmez. Sonra dönüşünüz yalnızca Rabbinizedir. Böylece yapmış olduklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı iyi bilendir.

                                                                                                             (Zümer/7)

43-45.Öyleyse, Allah'tan, geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden önce yüzünü dosdoğru/koruyan dine çevir. O gün onlar, Allah'ın, iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan kimselere armağanlarından karşılık vermesi için bölük bölük ayrılırlar. Şüphesiz O, kâfirleri; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenleri sevmez. Kim küfrederse; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddederse, artık bu reddi/ inanmayışı kendi aleyhinedir. Kim de sâlihi işlerse, artık onlar da kendileri için döşek/ rahat bir yer hazırlamış olurlar.

                                                                                                           (Rum/43- 45)

13.Ve hani bir zaman Lokmân oğluna öğüt vererek, “Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma, hiç şüphesiz ki Allah'a ortak koşmak, kesinlikle büyük bir yanlış davranıştır; kendi zararlarına iş yapmaktır. 16.Ey oğulcuğum! Şüphesiz ortak koşmak; işlenen kötülük bir hardal tanesi ağırlığında olup da bir kayanın içinde yahut göklerde ya da yerin içinde olsa, Allah onu getirecektir. Şüphesiz Allah, en latif, hakkıyla haberdar olandır. 17.Yavrucuğum! Salâtı ikame et [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluştur-ayakta tut], iyiliği emret, kötülükten sakındır. Sana isabet edene de sabret. Şüphesiz bunlar, işlerin kesin olanlarındandır. 18.Ve insanlara avurdunu şişirme, suratını asma ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Şüphesiz ki Allah, bütün övünen ve kuruntu edenleri sevmez. 19.Ve yürüyüşünde mutedil ol, sesinden kıs. Şüphesiz seslerin en anlaşılmazı kesinlikle eşeklerin sesidir” demişti.

Bu ayetlerde Lokman’ın Rabbimizin kendisine verdiği hikmetleri oğluna anlatması, dolayısıyla oğlunu uyararak onu irşat etmesi yer nakledilmektedir.

Pasajda ilk dikkati çeken husus, Lokman’ın kendisine verilen görevi yerine getirirken önce en yakınından, oğlundan başlamış olmasıdır. Zira uyarının önce en yakınlara yapılması ilahi bir ilkedir:

214.Ve en yakın oymağını uyar.

                                         (Şuara/ 214)

Ayette, Lokman’ın kendi oğlunu irşad ederken ona “Yavrucuğum!” diye çok yumuşak bir ifadeyle hitap etmesi özellikle dikkat çekicidir. Bu hitap tarzı Müslümanlar için de örnek olması gereken bir irşad ve tebliğ yöntemidir.

Daha evvel Meryem Suresi’nde İbrahim peygamberin de uyarıya en yakınından [babasından] başladığını ve ona “babacığım!” diye yumuşak ifadeler kullandığını görmüştük:

42-45.Bir zaman o, babasına: “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir yararı olmayan şeylere niçin kulluk ediyorsun? Babacığım! Şüphesiz sana gelmeyen bir bilgi bana geldi. O hâlde bana uy da, sana dosdoğru bir yolu göstereyim. Babacığım! Şeytana kulluk etme. Şüphesiz şeytan Rahmân'a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] âsi oldu. Babacığım! Şüphesiz ben, sana Rahmân'dan [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'tan] bir azap dokunur da şeytan için bir yol gösteren, koruyan, yardım eden bir yakın olursun diye korkuyorum” demişti.

                                                                                          (Meryem/42- 45)

Konumuz olan ayet gurubunda Lokman’ın oğluna öğütlediği ilkeler şunlardır:

a-Şirkten Kaçınılması Gerektiği ve Şirkin En Büyük Zulüm Olduğu:

Şirkin en büyük zararı, mükerrem olan insanın onurunu ayaklar altına almasıdır. Zira Allah insanı mükerrem [saygın ve onurlu, değerli] kılmıştır.

70.Ve andolsun ki Biz, insanoğlunu şan ve şeref sahibi yaptık ve karada, denizde taşıtlara yükledik ve temiz-hoş yiyeceklerden onları rızıklandırdık. Ve onları oluşturduklarımızın birçoğundan oldukça fazlalıklı kıldık.

                                                                                               (İsra/70)

Değerli bir varlık olan insan sadece Allah’ı Rabb tanımalıdır. Yine o, Allah’ın astlarından hiçbir kimse ve nesneyi kendisinden üstün görmemelidir. Kendisinden değersiz veya kendine denk bir varlığı Rabb kabul ettiği takdirde, insanlık onurunu kendi elleriyle zedelemiş olur.

b- Allah’tan Saklanılamayacağı:

Büyük veya küçük, uzak veya yakın, evrendeki hiçbir şey Allah’a kapalı değildir. Bu şeyler ister aydınlıkta, ister karanlıkta olsun; ister açıkta, ister perde arkasında olsun, yine aynıdır. Bu, insanların akıllarından geçen tüm planlar için de böyledir. Allah kalplerden geçen o tasarıları da noksansız olarak bilir. Öyle ki, ahirette hepsini getirip kişinin önüne koyacaktır.

Bu konuda yüzlerce ayet vardır. Bunlardan sadece bir kaçını sunuyoruz:

47.Biz kıyâmet günü için “hak edilen pay terazileri” koyarız; hiçbir kimse, hiçbir şekilde haksızlığa uğratılmaz. O şey bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getiririz. Ve hesap görenler olarak Biz yeteriz.

                                                                                                       (Enbiya/47)

Zilzal 7,8.Artık her kim, zerre miktarı bir hayır işlerse onu görecek, her kim de zerre miktarı bir şer işlerse onu görecektir.

                                                                                                    (Zilzal/7, 8)

3,4.Ve kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedeno kimseler: “Bize o kıyâmetin kopuş anı gelmeyecektir” dediler. De ki: “Evet, gelecektir. Görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği bilen Rabbime andolsun ki iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan o kimselere –ki işte onlar kendileri için bir bağışlanma ve hatırı sayılır bir rızık olanlardır– karşılıklarını vermek için size kesinlikle gelecektir. O'ndan göklerde ve yerde zerre ağırlığı bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi kesinlikle açık bir kitaptadır.”

                                                                                              (Sebe/3, 4)

59.Görünmezin, duyulmazın, geçmişin, geleceğin anahtarları da yalnızca O'nun katındadır. O'ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın.

                                                                                                    (En’am/59)

49.Ve Kitap/ amel defteri konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük-küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış” derler. Ve onlar, yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez.

                                                                                                         (Kehf/49)

13,14.Ve her insanın kendi yaptıklarının karşılıklarını, ayrılmayacak şekilde boynuna doladık. Ve Biz, kıyâmet günü açılmış bulacağı kitabı onun için çıkarırız: “Oku kendi kitabını! Bugün kendi zatın, kendine karşı hesap sorucu olarak sana o yeter!”

                                                                                                  (İsra/13, 14)

c- Salâtın İkamesi

İnsanların Allah’a şükretmelerinin en büyük göstergelerinden birisi de “salâtın ikamesi” yani “zihinsel ve sosyal destek kurumlarının oluşturulması ve ayakta tutulması”dır.

d - Emri bil’maruf,  Nehyi anil’münker

“Maruf”, binlerce yıl içinde gerek deneysel bilgilerle ve gerekse ilahi bilgiler marifetiyle toplumlarda kabul görmüş, herkes tarafından makul ve makbul kabul edilen ilkeler demektir. Münker de bunun tam tersidir.

İman etmiş bir kimse, ilahi ilkelere göre  “bana ne!” diyerek, neme lazımcılık yaparak bencilce çevresine duyarsız kalamaz. Bir mümin hem çevresinde bulunanlara marufu emretmek, hem de çevresindeki çirkinliklere engel olmak gibi ahlakî bir sorumlulukla yükümlüdür. Bu ilahi ilke, bir başka ifadeyle “salihatı işlemek [bozuk, yanlış olan davranışları düzeltmek]” olarak da tanımlanabilir.

Emri bil’maruf, Nehyi anil’münker ilkesinin nasıl yerine getirilmesi gerektiği Kur’an’da birçok yerde beyan edilmiştir. Söz konusu prensip ilk olarak A’raf suresinde peygamberimi­zin görevine ilişkin bir nitelik olarak belirtilmişti:

156,157.Allah diyor ki: “Benim azabım var; onu dilediğime dokundururum, rahmetim de var; o ise her şeyi kuşatmıştır. Onu da özellikle Allah'ın koruması altına girenlere, zekâtını; vergisini verenlere ve âyetlerimize inananlara; kendilerine iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine serbestleştiren, kirli, pis ve kötü şeyleri de üzerlerine yasaklayan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren, yanlarındaki Tevrât ve İncîl'de yazılmış bulacakları Anakentli/ Mekkeli Peygamber, o Elçi'ye uyan kimselere yazacağım. O hâlde, O'na iman eden, O'na kuvvetle saygı gösteren, O'na yardımcı olan ve O'nun ile birlikte indirilen nûru izleyen kimseler var ya, işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”

                                                                                                            (A’raf/ 157)

Bundan sonraki surelerde bu ilke hem emredilecek, hem de gerçek müminlerin (Ehlikitap’tan olanların da) niteliği olarak gösterilecektir.

104.Ve içinizden hayra çağıran, herkesçe kabul gören iyi şeyleri emreden, vahiy ve ortak akıl ile kötülüğü-çirkinliği kabul edilen şeyleri engelleyen bir önderli toplum bulunsun. Ve işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

                                                                                                     (Al-i İmran/104)

110.Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Herkesçe iyi kabul edilen şeyleri emreder, vahiy ve ortak akıl ile kötülüğü, çirkinliği kabul edilen şeyleri engeller ve Allah'a inanırsınız. Kitap Ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Onların bazıları mü’mindirler, pek çoğu da yoldan çıkmış kimsedirler.

                                                                                                      (Al-i İmran/110)

113,114.Hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir önderli topluluk vardır ki onlar, gecenin saatlerinde boyun eğip teslimiyet göstererek Allah'ın âyetlerini okurlar. Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, herkesçe iyi kabul edilen şeyleri emrederler, herkesçe kötülüğü kabul edilen şeylerden vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar, iyi insanlardandırlar.

                                                                                                   (Al-i Imran/113,114)

71.İnanan erkekler ve inanan kadınlar; bunların bazısı bazılarının koruyucu, yol gösterici yakınlarıdırlar. Bunlar herkesçe kabul gören iyi şeyleri emrederler, tüm kötü şeylerden vazgeçirirler, salâtı ikame ederler [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturur, ayakta tutarlar], zekâtı/vergiyi verirler, Allah'a ve O'nun Elçisi'ne itaat ederler. İşte bunlar, Allah onlara rahmet edecektir. Şüphesiz Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

                                                                                                         (Tövbe/71)

39-41.Kendilerine savaş açılan kimselere, kendileri haksızlığa uğramaları; onlar, başka değil sırf “Rabbimiz Allah'tır” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmaları nedeniyle savaşmalarına izin verildi.

Ve şüphesiz ki Allah, onları zafere ulaştırmaya en iyi gücü yetendir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak sûrette, filiz, tomurcuk, ağaçtaki meyve, toplanmış tahıl, bakliyat, kıraç arazide diken, yapılı bina ne varsa hepsi, tüm alış-veriş yerleri; çarşı-pazar, tüm Salat; destek yerleri (iş; istihdam ve istihsal yerleri, eğitim öğretim kurumları ve güvenlik merkezleri) ve içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan mescitler yerle bir edilirdi.

Allah, Kendisine yardım edenlere –kendilerini yurtlandırıp güçlendirirsek salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan, ayakta tutan], zekâtı/vergilerini veren, örfe uygun/herkesçe kabul gören iyi şeyleri emreden ve vahiy ve ortak akıl ile kötülüğü, çirkinliği kabul edilen şeylerden alıkoyan kimselere– kesinlikle yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, çok güçlüdür, mutlak galiptir. İşlerin sonucu da sadece Allah'a âittir.

                                                                                                     (Hacc/39-41)

Yukarıdaki ayetler, bu irşad görevinin Müslümanlar için her şart ve ortamda zorunlu bir görev olduğunu göstermektedir. Bu görev bilinciyle hareket etmek Müslümanların olmazsa olmaz bir özelliği, imanlarının dışa vuran bir görünümüdür. Münafıklar ise bu ilkenin tersine hareket ederek kötülüğü emrederler, marufu da yasaklarlar.

67.Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar birbirlerindendir; kötülüğü emreder, iyilikten sakındırırlar ve ellerini sıkı tutarlar/ cimrilik ederler. Allah'ı terk ederler de, Allah da onları terk ediverir. Gerçekten de münâfıklar, hak yoldan çıkmış kimselerin ta kendileridir.

                                                                                                      (Tövbe/67)

e- Sabırlı Olmak

Sabır insanın kayıtsız şartsız teslimiyeti, boynunu uzatışı değildir. Kur’ân'ın yetmişten fazla âyetinde geçen “صبر - sabr” kelimesi, halk arasındaki kullanımıyla acıya katlanma, sıkıntı ve zorluklara karşı soğukkanlılıkla direnme anlamlarına gelmektedir. Ancak Allah'ın Kur’ân'da sabırlı insanları övmesi ve onları hesapsızca ödüllendireceğini bildirmesi, bu kelimenin daha derinlikli olarak incelenmesini zorunlu kılmaktadır.

Sabır, aklın ve dinin gösterdiği yolda sebat etmek, kararlı olmak demektir. İnsan psikolojisi zorluğa değil kolaylığa, acıya değil haz almaya, feragate değil bencilliğe eğilimlidir. Bu nedenle bazı ibadetler ve ahlâkî davranışlar insana zor gelebilir. Meselâ insan cebindeki parayla bir yoksula yardım etmektense onu kendine harcamayı, çalışıp yorulmaktansa eğlenmeyi ve gezip tozmayı daha çok isteyebilir. Ya da kış günü sabahın erken vaktinde kalkıp soğuk su ile abdest almak ve namaz kılmak yerine sıcacık yatakta uykusuna devam etmeyi daha cazip bulabilir. Bu gibi durumlarda insanı erdeme ve iyi olmaya sevk eden, zor şartları kolayca kabul edip gereğini yapmaya yönelten, soğukta üşenmeden kalkıp namaz kılmasını, uzun yaz günlerinde bitkinlik duymadan oruç tutmasını, çıkarına olmasa da iyi ve doğru davranışlarda bulunmasını sağlayan güç, sabırdır.

Sabır, aklın ve dinin gösterdiği yolda, nefsin aşırı istek ve arzularına direnmektir. Akıl, din ve toplum kuralları doğru bulmasa da, insanlar çoğu zaman nefislerine hoş gelen arzularını tatmin etmek isterler. Sabır, insan psikolojisinin bu kuvvetli çekim gücüne rağmen kişinin hiç tereddüt etmeden erdemli davranışları seçmesini sağlayan güçtür.

Sabır, konumuz olan pasajda Lokman’ın ağzından nakledilen ilahi hikmetlerden biri olarak geçmekte ve “emri bilma’ruf ve nehyi anilmünker” ilkesinden hemen sonra zikredilmektedir. Burada, marufu emreden ve münkeri nehyeden müminlerin bir takım eziyetlere maruz kalacaklarına da bir işaret vardır. Bu görevi yürütenlerin çok sabırlı olmaları gerekmektedir.

Sabr konusuyla ilgili olarak Müddessir suresinin tahlilinde detaylı açıklama yapıldığından, bu kadarla yetinerek konunun tamamının oradan okunmasını öneriyoruz.

186.Hiç kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız konusunda yıpranacaksınız/imtihan olunacaksınız. Sizden önce kendilerine Kitap verilen kimselerden ve ortak koşan kimselerden birçok eza; can sıkıçı, sinir bozucu şeyler de işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah'ın koruması altına girerseniz, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.

                                                                                      (Al-i Imran/186)

19-24.Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler;

Allah'a verdiği sözleri yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan,

Allah'ın birleştirilmesini istediği şeyi; iman ve ameli birleştiren,

Rablerine saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler,

Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş,

salâtı ikame etmiş [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmuş, ayakta tutmuş],

kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık Allah yolunda harcamış

ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte onlar, bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar Adn cennetlerine gireceklerdir. Görevli güçler/ haberci âyetler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabretmiş olduğunuz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!”

                                                                                                     (Ra’d/21- 24)

f-  İnsanlardan Yüz Çevirmeme ve Yeryüzünde Şımarık; kibir ve azametle Yürümeme

İnsanlardan yüz çevirenler, şımarık yürüyenler toplumdan koparlar. Onlar toplumdan koptuğu gibi, toplum da onları dışlar. Dolayısıyla bu kişilerin toplumla kaynaşıp onlara yardımcı olması, onları eğitmesi pek mümkün olmaz. Böyle kimseleri ne Allah, ne de kulları sever.

g- Yeryüzünde Ayarlı Olmak, Sesi Yükseltmemek

Lokman’ın ağzından nakledilen ahlakî ilkelerden biri de, beşeri münasebetler esnasında riayet edilmesi gereken görgü kurallarıyla ilgilidir. Bu görgü kurallarından birisi, insanlarla konuşurken ayarlı olma, sesi yükseltmeme kuralıdır. Yüksek sesle konuşmak, dinleyenlere eziyet veren bir durumdur. Bu nedenle müminlere ayette nerede ve nasıl konuşacaklarıyla ilgili bir adabı muaşeret kuralı öğretilmektedir. İnsanlarla makul ölçüler içerisinde, bağırıp çağırmadan, ortalığı velveleye vermeden, edeple ve nezaketle konuşulmalıdır.

2.Ey iman etmiş kimseler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize yüksek sesle bağırdığınız gibi, Peygamber'e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz bilincinde olmadan, saygısızlıkta ileri gidersiniz de amelleriniz boşa gidiverir.

                                                                                              (Hucurât/2)

Konumuz olan ayetin sonunda “Şüphesiz seslerin en yadırgananı kesinlikle eşeklerin sesidir” buyrularak önemli bir noktaya dikkat çekilmiştir. Neden “eşek” ve “eşek sesi”?

Bu hayvan aslında insanlığa sunulmuş büyük nimetlerden biridir:

8.Ve Allah, kendilerine binesiniz, hem de zînet olsun diye, atları, katırları ve eşekleri oluşturdu. Bilmediğiniz şeyleri de O oluşturuyor.

                                                                                                     (Nahl/8)

Ne var ki, “eşek” sözcüğü insanlar tarafından hakaret için kullanılır olmuştur. Hatta kimi zaman açıkça “eşek” bile denmeden, “uzun kulak” şeklinde kinayeli sözler kullanılarak aynı tahkir amacı güdülmektedir. “Eşek” sözcüğü, özellikle saygın ve kibar şahsiyetler tarafından ağza bile alınmamaktadır. Bu, Arap örfünde de böyledir.

Her canlının kendine göre bir ses çıkarma tarzı vardır. Acı duyduklarında, ağır yükle karşılaştıklarında ya da arzu ve isteklerini yansıtmak istediklerinde hayvanların hepsi de kendilerine özgü sesler çıkarırlar. Eşek ise bundan farklıdır. O, acıdan, açlıktan ölse de, yükten harap olsa da ses çıkarmaz. Ne var ki, hiç de gerekli olmayan bir zamanda, kendine özgü o meşhur tarzıyla avazı çıktığı kadar bağırmaya başlar.  İşte, onun bu durumu “münasebetsizliği” temsil etmektedir. Eşeğin bu denli yadırganması da bu özelliğinden dolayıdır.

17. ayetin sonundaki ifadelere göre Lokman, oğluna “من عزم الامور min azmi’l-umûr [Şüphesiz bunlar, işlerin kesin olanlarındandır]” demektedir. “İşlerin azmi” ifadesi, “kesin olarak emredilen işler”, “cesaret ve metaneti gerektiren işler”, “yerine getirilmesi azim ve kararlılık isteyen işler” olarak açıklanabilir.

Lokman’ın oğluna öğrettiği ahlaki ilkeler olarak nakledilen “hikmet”ler ve daha fazlası, İsra  (22- 38. ayetler) ve Furkan  (63- 76. ayetler) surelerinde topluca verilmişti:

14.Ve Biz insana, anası ve babasını yükümlülük olarak ulaştırdık: –Anası onu zayıflık üstüne zayıflıkla taşıdı. Onun sütten ayrılması da iki yıl içindedir.– “Bana, anana ve babana karşılık öde!” Dönüş, ancak Banadır.

15.Ve eğer ki ana-baba bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman üzerinde seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Ve dünyada onlarla iyi geçin ve Bana yönelen kimselerin yolunu tut. Sonra dönüşünüz ancak Banadır. Sonra da Ben, size yapmakta olduğunuz şeyleri haber vereceğim.

Bu ayetler, Lokman’ın oğluna öğütler verdiği pasaja ait değildir. Mushafı tertip edenler tarafından Lokman pasajının içerisinde tertip edilmiştir. Lokman ile ilgili pasajın daha iyi anlaşılması için bu iki ayeti Lokman pasajının tahlilinden sonra, şimdi ele alıyoruz.

Bu ayetler Rabbimizin kendi açıklamalarıdır. Lokman’ın oğluna söyledikleriyle ilgili değildir. Rabbimizin ana-babaya iyilik edilmesi buyruğu, yalnız Allah’a kul olmak, Allah’ı tek rabb kabul etmek; O’nun astlarından hiçbir şeye ve kişiye kulluk etmemek şeklinde özetlenen tevhit inancından sonra bütün vahiylerin ikinci ilkesidir. Kur’an’dan anlaşıldığına göre bu ilke insanlığa gönderilen ilk vahiylerde de vardı.

Bu ayetlerde beyan edilen ilkeler, Ankebut suresinde tek ayet olarak teyit edilmiştir.

8.Ve Biz, insana, ana-babasına iyi davranmasını yükümlülük olarak ulaştırdık. Eğer o ikisi, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için zora koşarlarsa, artık o ikisine itaat etme. Dönüşünüz ancak Banadır. O zaman, size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.

                                                                                                    (Ankebut/8)

Bu ayetlerde Rabbimiz anaya babaya nasıl davranılması gerektiği üzerinde durmuştur:

83.Ve hani Biz, İsrâîloğulları'nın ‘kesin söz’ünü almıştık: “Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, ana-babaya, yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere de iyilik yapacaksınız, insanlara güzelliği söyleyiniz, salâtı ikame ediniz [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturunuz-ayakta tutunuz] ve zekâtı/vergiyi veriniz.” Sonra çok azınız müstesnâ olmak üzere yüz çevirdiniz. Ve siz yüz çeviren kimselersiniz.

                                                                                                       (Bakara/83)

151.De ki: “Geliniz, Rabbinizin size neleri tabulaştırdığını; dokunulmaz kıldığını okuyayım:

‘Kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamanızı,

ana babaya iyilik yapmanızı- güzel davranmanızı,

fakirlik endişesiyle / fakirleştiriliriz korkusuyla çocuklarınızı öldürmemenizi, - Sizi ve onları Biz rızklandırıyoruz.-

kötülüklerin açığına ve gizlisine yaklaşmamanızı,

haksız yere, Allah'ın haram kıldığı nefsi öldürmemenizi, -İşte bunlar, aklınızı kullanasınız diye O’nun size yükümlülük olarak ulaştırdıklarıdır.- 

                                                                                                     (En’am/151)

23,24.Ve senin Rabbin kesin olarak, Kendisinden başkasına kul olmamanızı, anne ve babayı iyileştirmeyi- güzelleştirmeyi karar altına aldı. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererse, sakın onlara “Öf” deme, onları azarlama; onlara çok duyarlı davran. Ve ikisine de onurlu, tatlı ve güzel söz söyle. Ve merhametinden dolayı onlar için alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki: “Rabbim! Onların beni küçükten eğitip görgülü biri olarak yetiştirdikleri gibi, onlara rahmet et.”

                                                                                                                      (İsrâ/23, 24)

15.Ve Biz insana, ana ve babasına iyileştirmeyi-güzelleştirmeyi yükümlülük olarak ulaştırdık. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle bıraktı/ doğurdu. Ve onun taşınması ve ayrılması otuz aydır. Sonunda insan, olgunluk çağına ulaştığı ve kırk seneye geldiğinde: “Rabbim! Bana ve anama-babama ihsan ettiğin nimetlerine karşılık ödememi ve Senin hoşnut olacağın sâlihi işlememi sağla. Benim için soyumun içinde düzeltmeler yap/ sâlih kimseler ver. Şüphesiz ben Sana yöneldim. Ve ben şüphesiz müslümanlardanım” dedi.

                                                                                                        (Ahkâf/15)

Bu ayetlerde, gerek çocuğun doğumu ve büyütülmesi sürecinde, gerekse daha sonraki eğitim dönemlerinde annenin rolü babanınkinden fazla olduğu için anne ön plana çıkarılmıştır.

6- Anne-Babaya İtaatin Sozkonusu Olmayacağı Yerler

Rabbimiz 15. ayette “Ve eğer ki o ikisi [ana-baba] bilmediğin bir şeyi bana ortak koşman üzerinde seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Ve dünyada onlarla iyi geçin ve bana yönelen kimselerin yolunu tut” buyurarak ana-babaya, öğretmene hangi şartlarda itaat edilmesi lazım geldiğini bildirmektedir.

“Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında (Vahıdi; Esbabü’n-Nüzul, s.198) her iki ayetin de Sa'd b. Ebi Vakkas ve annesi hakkında indiği zikre­dilmiştir. Merhum İzzet Derveze söz konusu olay hakkında şu bilgileri vermektedir:

“Sa'd, Kureyş gençlerinden iman edenlerle birlikte gençliğinde iman eder. An­nesi onu İslam'dan döndürmek için uğraşmaya başlar. Onu açlık grevi yapmakla tehdid eder. Bu durum onda piskolojik bir krize dönüşmeye başlar. Allah bu iki ayeti indirerek anne babaya itaati ve onlara ihsanı, O'na şirk koşmama ve ihlâslı olma sınırları içerisin­de farz olduğunu emreder. Her iki ayetin içeriği ve siyakın münasebeti, rivayeti doğrula­maktadır. Ya da her ikisinin içeriği hatırlatma ve açıklama yoluyla, müşriklerden bir an­ne ya da baba ile mü'min çocuğu arasında geçen çekişmeye örnek bir tutum olarak işaret eder. Bu tutum Ankebut Suresi’nde şu ayetle tekrarlanmaktadır. "Biz insana, ana ba­basına iyilik etmeyi tavsiye ettik. Eğer onlar seni, [gerçekliği] hakkında hiçbir bilgin ol­mayan bir şeyi hana ortak koşman için zorlarlarsa [hu hususta] onlara itaat etme. Dö­nüşünüz banadır. O zaman size yaptıklarınızı haber veririm(Ankebut/8). Bu ayet bizi, problemin sadece Sa’d'ın hiddeti ile şahsından üreyen bir problem olmadığını, birçok şahsın aynı probleme maruz kaldığını söylemeye götürmektedir. Siyer rivayetleri bunu açıklığa kavuşturmaktadır. Bu rivayetler, babalarının küfür ve şirk üzere kalmalarına rağmen Muhammedî risalete inanan birçok Kureyşli genci zikretmektedir. Bu kimseler ba­balarının işkence ve baskılarına maruz kaldılar. Bunun sonucu olarak Habeşistan'a hic­ret ettiler. Bunlara Halid b. Said b. As ve hanımı Emine bintu Halef, onun kardeşi ve hanımı Fatma bintu Safvan, Esved b. Nevfcl b. Huveylid, Amir b. Ebi Vakkas, Matlab b. Avl ve hamını Remle bintu Ebi Avf, Ubeydullah b. Cahş ve hanı­mı Remle bintu Ebi Süfyan, Osman b. Rebia, Muamer b. Abdullah, Malik b. Rabia, İbn Kays b. Abduşems ve hanımı Amrah, Yezid b. Zumah b. Esved ve diğer bazı isimler -Allah onlardan razı olsun- örnek olarak ve­rilebilir.

Sa'd hakkında şu rivayet edilir: "Annesi oğluna dininden dönmesi için ısrarını artırınca ona şöyle der: 'Yemek yemeyeceğim, ta ki helâk oluncaya kadar... İnsanlar da seni kınasın'.

O da annesine şöyle karşılık verir. ‘Ey Anacığım, Allah'a yemin ederim ki, yüz canım ol­sa ve bunlar teker teker bedenimden çıksa, ben dinimi terk etmeyeceğim.’ Bu konu ile ilgili nebevi siret sayfalarında güzel tablolar vardır.

İman eden gençler ilk anda kendilerini zor durumda buldular. Çünkü İsra ve En'am surelerindeki ayetler, anne ve babalarına kesin iyilik ve ihsanda bulunmalarını emretmek­teydi. Bu zor durumlarını Allah Rasulü'ne açıkladılar. Kur'an'ın hikmeti gereği, bu ayetler zorluğu kaldırmak için indirilmiştir.[8]

“Anaya babaya iyi davranmak” konusu daha evvel İsra Suresinin tahlilinde de ele alınmıştı. Önemine binaen konunun oradan tekrar okunmasının yararlı olacağını düşünüyoruz.

20.Allah'ın, göklerde ve yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için boyun eğdirdiğini/ sizin yararlanacağınız yapı ve sistemde yarattığını görmediniz mi? Ve Allah, içte ve açıkta olmak üzere nimetlerini üzerinize yaymıştır. İnsanlardan kimi de var ki, bilgisiz, kılavuzsuz ve aydınlatıcı bir kitabı olmadan Allah hakkında tartışıyor.

21.Ve onlara: “Allah'ın indirdiğine tâbi olun!” dendiği zaman: “Aksine, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” dediler. Ya şeytan onları cehennemin azabına çağırıyor idiyse!

14 ve 15. ayetlerde (Bize göre 18 ve 19. ayetlerde) “Ve Biz insana, anası ve babasını tavsiye ettik: - Anası onu zayıflık üstüne zayıflıkla taşıdı. Onun sütten ayrılması da iki yıl içindedir. – “Bana, anana ve babana şükret [karşılık öde]!” Dönüş, ancak Banadır.  Ve eğer ki o ikisi [ana-baba] bilmediğin bir şeyi bana ortak koşman üzerinde seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Ve dünyada onlarla iyi geçin ve bana yönelen kimselerin yolunu tut. Sonra dönüşünüz ancak banadır. Sonra da Ben size yapmakta olduğunuz şeyleri haber vereceğim denilerek evlat ile ana-baba arasındaki ilişkinin oturacağı temel inşa edilmiş, 20 ve 21. ayetlerin oluşturduğu bu pasajda ise bir genelleme yapılarak tüm insanlardan Allah’ın ayet ve ibretlerine göz atmaları, bu lütuf ve nimetlerden ibret almaları istenmiştir.

Pasajın ilk ayetinden anlaşıldığına göre, Allah göklerde ve yeryüzünde cereyan eden bütün oluşumları ve bu oluşumların bağlı olduğu yasaları insanların emrine vermiştir. Bu hatırlatmadan alınması gereken temel mesaj, insanın gördüğü, görmediği veya göremediği nice nimetlerin Allah tarafından kendisi için önceden hazırlandığını ve nimetler içinde yaşayabileceği bir maddî çevrenin cömertçe önüne serildiğini ibret nazarlarıyla tefekkür etmesi, tabiatı araştırarak bilimsel bilgi üretmesi, evrenle ilgili verileri doğru değerlendirerek Allah’ın varlığı ve birliği hakkında doğru bir inanca ulaşması gerektiğidir.

İnsanlardan kimi de var ki, bilgisiz, kılavuzsuz ve aydınlatıcı bir kitapsız Allah hakkında mücadele ediyor [tartışıyor].  Ve onlara: ‘Allah'ın indirdiğine tabi olun!’ dendiği zaman: ‘Aksine, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ dediler. Ya şeytan onları cehennemin azabına çağırıyor idiyse!

Pasajdaki bu ifadelerde ise elinde bilgi, belge, kitap olmadan körü körüne atalarını taklit eden müşrikler kınanarak insanlar düşünmeye davet edilmektedir. Her iki ayetin de müşriklerin liderlerinden Haris b. Nadir ve başkaları hakkında indirildiği rivayet edilmektedir.[9] Bu kişi veya kişiler, Allah'ın sıfatları, meleklerin şe­faati, o anki Allah inançları, kendilerinin ve babalarının takip ettikleri yolun uyulmaya en uygun yol olduğu konularında peygamberimizle tartışıyorlardı.

Atalarının gidişatına sığınarak ilahi uyarıya karşı çıkanlar başka ayetlerde  (Bakara/170,  Maide/104,  Zuhruf/23, 24,  Hacc/3, 8) de kınanmıştır.

22.Ve her kim iyilik-güzellik üreterek kendini Allah'a teslim ederse, işte o, gerçekten en sağlam kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin âkıbeti yalnızca Allah'a aittir.

23.Kim de küfrederse; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddederse, artık onun küfrü; bilerek reddetmesi seni üzmesin. Onların dönüşü yalnızca Biz’edir. O zaman Biz onlara yaptıkları şeyleri haber vereceğiz. Gerçekten Allah, kalplerin özünü çok iyi bilendir.

24.Biz onları biraz yararlandırırız. Sonra kendilerini yoğun bir azaba doğru zorlarız.

Bir önceki pasajda “İnsanlardan kimi de var ki, bilgisiz, kılavuzsuz ve aydınlatıcı bir kitapsız Allah hakkında mücadele ediyor [tartışıyor]. Ve onlara: ‘Allah'ın indirdiğine tabi olun!’ dendiği zaman: ‘Aksine, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ dediler” denilerek cahil insan inanç konusundaki temelsiz yaklaşımından dolayı eleştirilerek kınanmıştı.

22. ayette de, yukarıda söz konusu edilen nimetler karşısında kendilerini Allah’a teslim edenlerin, O’nun koyduğu ilkeleri benimseyip hayatlarını ona göre düzene koyanların sağlam bir kulpa yapıştıkları, böylece kendilerini kötü akıbetten kurtardıkları mesajı verilmektedir.

23 ve 24. ayetlerde ise aksi davranışta bulunanların durumu ele alınmakta ve nankörlük eden kimselerin az bir kazanıma sahip olsalar bile mutlaka kötülüklerinin karşılıklarını bulacakları bildirilmektedir. Ayrıca Resulullah’ın bu cahillerin davranışlarından üzülmemesi istenmektedir.

Dünyada suçluların, kâfir ve müşriklerin bir müddet faydalandırılması da Allah’ın kurallarından birisidir:

69.De ki: “Şu, Allah'a yalan uyduran kimseler kesinlikle kurtulamazlar.”

70.O şeyler, dünyada bir kazanımdır. Sonra dönüşleri yalnızca Bizedir. Daha sonra da küfrettikleri; bilerek reddedipkabul etmedikleri şeyler nedeniyle kendilerine o çetin azabı tattıracağız.

                                                                                                    (Yunus/69, 70)

256.Dinde zorlamak/tiksindirmek yoktur; iman, Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmekten; iyi kötüden, güzel çirkinden, doğruluk sapıklıktan kesinlikle iyice ayrılmıştır. O hâlde kim tâğûta küfreder; onu tanımaz Allah'a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.

                                                                                               (Bakara256)

 20.Buna rağmen eğer seninle tartışırlarsa de ki: “Ben tüm benliğimi Allah için İslâmlaştırdım/ben Müslüman oldum. Bana uyanlar da Müslüman oldular.” Kitap verilenlere ve Anakentliler'e: “Siz de sağlamlaştırdınız mı/İslâm'ı kabul ettiniz mi?” de. Eğer sağlamlaştırırlarsa/İslâm'a girerlerse, artık kılavuzlandıkları doğru yola ermişlerdir. Ve eğer sırt çevirirlerse sana düşen sadece mesajı iletmektir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.

                                                                                             (Al-i Imran/20)

110.Ve siz, salâtı ikame edin [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturun-ayakta tutun] ve zekâtı/vergiyi verin! Kendiniz için önceden her ne iyilik yaparsanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir.

                                                                                                (Bakara/112

112.Ve her kim iman eden biri olarak düzeltmeye yönelik işlerden yaparsa, artık o, bir haksızlıktan ve hakkının yenileceğinden korkmaz.

                                                                                            (Ta-Ha/112)

110.Ve siz, salâtı ikame edin [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturun-ayakta tutun] ve zekâtı/vergiyi verin! Kendiniz için önceden her ne iyilik yaparsanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir.

                                                                                            (Bakara/110)

23. ayetteki “Kim de inkâr ederse, artık onun inkârı seni üzmesin. Onların dönüşü yalnızca Biz’edir. O zaman Biz onlara yaptıkları şeyleri haber vereceğiz” ifadesiyle peygamberimiz teselli edilmekte ve bir bakıma “Kendisine acımayana sen niye acıyorsun! Sen onları cezalandıramazsın da” denilmektedir.

Daha önce detaylı olarak da ortaya koyduğumuz gibi, Rasülüllah birçok ayette teselli edilmiştir.

Al-i Imran/176, En'am/33, Yunus/65, Kehf/5- 6, Şuara/3 ve Ya Sin/76 bunlardan bazılarıdır.

 “Onların dönüşü yalnızca Biz’edir. O zaman Biz onlara yaptıkları şeyleri haber vereceğiz” ifadesiyle, herkesin Allah’a döneceği, yaptıklarının, planladıklarının hesabını vereceği, Allah’tan saklamanın ve saklanmanın mümkün olmadığı belirtilerek Resulullah’a işi Allah’a bırakması gerektiği mesajı verilmektedir.

25.Yine andolsun ki onlara: “Gökleri ve yeri kim oluşturdu?” diye sorsan, kesin “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Tüm övgüler, Allah'adır; başkası övülemez!” Aslında onların çoğu bilmezler.

26.Göklerde ve yerde olan şeyler sadece Allah'ındır. Şüphesiz Allah, zengindir/ hiçbir şeye muhtaç değildir, daima övülmeye lâyıktır.

21. ayette Rabbimiz, müşriklerin “Aksine, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” dediklerini naklederek onları “Ya şeytan onları cehennemin azabına çağırıyor idiyse!” diyerek kınamıştı. 25 ve 26. ayetlerde ise müşriklerin tutarsızlıklarını yüzlerine vurarak bir bakıma “Mademki yerin, göklerin yaratıcısı Allah’tır, bunu biliyor ve kabul ediyorsunuz, öyleyse niye sadece ona kulluk etmiyor da bir takım nesnelere yöneliyorsunuz. Göklerdeki ve yerdeki her şey sadece O’nun değil mi? Unutmayın, şüphesiz Allah, Ğaniyy’dir [zengindir, hiçbir şeye muhtaç değildir], Hamîd’dir [daima övülmeye lâyıktır]” demektedir.

61.Yine andolsun ki onlara sorsan: “Gökleri ve yeri kim oluşturtı, güneşi ve ay'ı kim kontrol altına aldı/ kulların yararlanacağı yapı ve özellikte kim yarattı?” Kesinlikle, “Allah” diyeceklerdir. O hâlde nasıl çevriliyorlar?

                                                                                      (Ankebut/61)

61.Yine andolsun ki onlara sorsan: “Gökleri ve yeri kim oluşturtı, güneşi ve ay'ı kim kontrol altına aldı/ kulların yararlanacağı yapı ve özellikte kim yarattı?” Kesinlikle, “Allah” diyeceklerdir. O hâlde nasıl çevriliyorlar?

                                                                                        (Ankebut/63)

21. ayetin sonundaki “Şüphesiz Allah, Ğaniyy’dir [zengindir, hiçbir şeye muhtaç değildir], Hamîd’dir [daima övülmeye lâyıktır]” ifadesi ile “Allah’ı Rabb olarak tanımasanız da, hamd etmeyip nankörlük etseniz de Allah size muhtaç değildir. Eğer tevhide yönelip şükür ve hamd ederseniz, kendi kazancınızadır.  Allah’a herhangi bir zarar veremezsiniz. Tüm sonuçlar size yöneliktir” mesajı vermektedir.

Ayetlerden anlaşıldığına göre, mesele Allah'ın kâinatın yaratıcısı olduğunu kabul edip etmeme meselesi değildir. Müşrikler bunu kabul etmekte ve herhangi bir itirazda bulunmamaktadırlar. Problem, Allah’ı yerin ve göğün [evrenin] Rabbi olarak kabul etmemeleridir. Onlara göre, Allah evreni yarattıktan sonra evren ile alakasını kesmiştir. Ne evrene, ne de insanların hayatına karışmaktadır.

Hâlbuki Allah yarattığı varlıklarla ilişkisini kesmemiştir. Rablik yetkilerini herhangi bir varlığa, kişiye ve nesneye devretmemiştir. Evreni bir plân ve program çerçevesinde terbiye etmeye devam etmektedir. Tasarruflarında herhangi bir ortağı yoktur. Aklı olan herkes bunu idrak etmelidir.

27.Ve eğer, şüphesiz yeryüzünde ağaçtan ne varsa kalem olsa, deniz de arkasından yedi deniz katılarak onun mürekkebi olsa, Allah'ın sözleri tükenmezdi. Şüphe yok ki Allah en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/ sağlam yapandır.

Önceki ayetlerde Allah’ın sonsuz kudretine değinildikten sonra bu ayette de kudretinin sınırsızlığı ve azameti açıklanmaktadır. Birçok yerde ifade ettiğimiz gibi, klâsik Arapçada “yedi” sayısı çokluktan kinaye olarak kullanılır. “yedi sülâle”, “yediden yetmişe” gibi... “Yedi deniz” ifadesi de aynı mahiyette olup binlerce, on binlerce demektir.

Bu bir abartı değil, Rabbimizin gerçek ilâhlığının, sonsuz ilim ve kudretinin vurgulanmasıdır. Bu mesaj Kehf suresinde şu şekilde verilmiştir:

“De ki: Rabbimin sözleri için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenirdi, hatta bir o kadarını daha getirsek bile...”

                                                                                    (Kehf/109)

“Esbab-ı Nüzul” nakillerine göre bu ayetin inişi ile ilgili şu nakiller söz konusudur:

İbn Abbas’tan bir rivayete göre, Yahudi hahamları Medine'de Allah Rasûlü’ne “Ey Muhanımed! ‘Size ilimden ancak çok az bir şey verilmiştir’ sözünle sen bizi mi, yoksa kavmini mi kast ediyorsun?” demişlerdi. Allah Resulü “Asla!” buyurdu. Onlar “Sana gelenler içinde bize her bir şeyin açıklamasını ihtiva eden Tevrat'ın verildiğini okumuyor musun?” deyince Allah Resulü de: “Şüphesiz bu, Allah'ın ilmine göre azdır. Sizin sahip olduğunuz ilim size yetecek miktardadır” buyurdu. Allah Teâlâ da peygamberine onların sordukları konuda ‘Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa...’ ayetini indirdi.[10]

Ancak söz konusu naklin doğru olması halinde bu ayetin Mekke'de değil, Medine'de nazil olduğunun kabul edilmesi gerekir.

Bir topluluk da şöyle demiştir: Kureyş “Muhammed'in bu sözleri bitecek ve sonu gelecektir” deyince, bu âyet-i kerîme nazil olmuştur. es-Süddî de şöy­le demiştir: Kureyş, “Muhammed'in sözleri ne kadar da çoktur!” deyince, bu âyet-i kerîme nazil olmuştur.[11]

28.Sizin oluşturulmanız ve ölümden sonra diriltilmeniz ancak bir tek kişininki gibidir. Şüphesiz Allah en iyi işiten, en iyi görendir.

Bu ayette, yerin ve göklerin Allah tarafından yaratıldığını kabul ettikleri halde öldükten sonra diriltilmeyi kabul etmeyenlere hitap edilmektedir. Rabbimiz tüm insanların yaratılmasının ve yeniden diriltilmesinin tek kişininki kadar basit olduğunu vurgulayarak buna inanmayan müşriklere yeniden yaratılıp hesaba çekilecekleri mesajını vermektedir.

61.Yine andolsun ki onlara sorsan: “Gökleri ve yeri kim oluşturtı, güneşi ve ay'ı kim kontrol altına aldı/ kulların yararlanacağı yapı ve özellikte kim yarattı?” Kesinlikle, “Allah” diyeceklerdir. O hâlde nasıl çevriliyorlar?

                                                                                           (Naziat/13, 14)

50.Ve buyruğumuz, ancak göz kırpması gibi bir tekdir; anlık bir şeydir.

                                                                                    (Kamer/50)

 82.Şüphesiz ki O, bir şeyi dilediğinde, O'nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir.

                                                                                                   (Ya Sin/82)

Konumuz olan ayetin inişi ile ilgili olarak şu olay nakledilmiştir:

Âyet-i Kerîme Ubeyy b. Halef, Ebu'l-Esedeyn ile el-Haccac b. es-Sebbak'ın oğulları Münebbih ile Nubeyh hakkında inmiştir. Bunlar Peygamber [sav]'a şöyle demişlerdi: “Yüce Allah bizleri halden hale geçirerek yarattı. Önce bir nutfe, sonra sülük gibi bir kan pıhtısı, sonra bir çiğnem et, sonra bir kemik olduk. Bu sefer sen kalkmış, hep birlikte ve bir anda yeniden diriltilip yara­tılacağımızı söylüyorsun.” Bunun üzerine Yüce Allah: "Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra diriltilmeniz ancak bir can gibidir" buyruğunu indirdi. Çün­kü kullar için zor gelen herhangi bir şey, Yüce Allah'a zor gelmez. Onun bü­tün kâinatı yaratması tıpkı bir tek canı yaratması gibidir. Muhakkak Allah söyledikleri her şeyi İşiten’dir, yaptıkları her şeyi Gören’dir.[12]

29.Görmedin mi/ hiç düşünmedin mi ki Allah geceyi gündüze sokuyor, gündüzü geceye sokuyor. Güneş ve ayı emrine boyun eğdirmiştir/ insanların yararına olacak yapı ve işleyişte yaratmıştır. Hepsi adı belirlenmiş bir süre sonuna akıp gidiyor. Ve şüphesiz Allah, yaptıklarınıza hakkıyla haberdardır.

30.Bu da şundandır ki, şüphesiz Allah hakkın ta kendisidir. Ve onların, Allah'ın astlarından yakardıkları kesinlikle kaybolup gitmiştir. Ve şüphesiz ki Allah, en yücenin, en büyüğün ta kendisidir.

Bu ayetler ile bundan önceki ayetler arasında kopmaz bir bağlantı vardır. Bundan önceki ayetlerin içerdiği mânâlar bu ayetlerde ispatlanmaya, pekiştirilmeye devam edilir. Gece ve gündüzün oluşumu, güneş ve ayın O’nun kontrolü altında olması, her şeyi noksansız bilip görmesi hep Allah’ın gerçek güç oluşundan kaynaklanmaktadır.

Ayetteki “Hepsi adı belirlenmiş bir ecele akıp gidiyor” ifadesi, gökteki varlıkların da insanlar tarafından uzaya fırlatılmış yapay uydular gibi süreli olduklarına, süreleri bitenin yok olup gideceğine işaret etmektedir.

Allah tek gerçek varlıktır. O’nun dışındakiler batıldır; hepsi de güçsüz, yok olmaya mahkûm, ebedi olmayan varlıklardır.

70.Gökte ve yeryüzünde olan şeyleri Allah'ın kesinlikle bildiğini bilmez misin? Şüphesiz bu, bir kitaptadır. Şüphesiz bu, Allah'a çok kolaydır.

                                                                                                     (Hacc/70)

12.Allah, yedi göğü ve yerden de onlar kadarını oluşturandır. Allah'ın her şeye kâdir olduğunu ve Allah'ın bilgisinin, her şeyi kuşattığını bilesiniz diye buyruk gökler ve yer arasında iner durur.

                                                                                               (Talak/12)

Ayette Güneş ve Ay özellikle bir arada zikredilmiştir. Çünkü her ikisi de göğün önde gelen cisimleridir. O kadar ki, en eski dönemlerden beri insanoğlu her ikisine de tapmaya kalkışmıştır. Ne yazık ki, bugün bile birçok kimse için durum böyledir.

29. ayette ayrıca gece ile gündüz arasındaki ilişkiden söz edilerek bunun insanı Allah’ı tanımaya sevk eden bir ayet olduğuna işaret edilmektedir. Bu mesajın daha açık olarak verildiği ayetler Kasas suresindedir:

71.De ki: “Hiç düşündünüz mü, eğer Allah üzerinizde geceyi ta kıyâmet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah'tan başka size ışık getirecek ilâh kimdir? Hâlâ kulak vermeyecek misiniz?”

72.De ki: “Hiç düşündünüz mü, eğer Allah üzerinizde gündüzü ta kıyâmet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah'tan başka, istirahat edeceğiniz geceyi size getirecek ilâh kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?”

                                                                                                         (Kasas/71, 72)

31.Alâmetlerini/ göstergelerini size göstermek için, şüphesiz, Allah'ın nimetiyle gemilerin denizde kayıp gittiğini görmedin mi/ hiç düşünmedin mi? Şüphesiz bunda, tüm çok sabreden ve kendisine verilen nimetlerin karşılığını çokça ödeyen için alâmetler/ göstergeler vardır.

32.Ve gölgeler gibi bir dalga onları bürüdüğünde, O'nun için dini arındırarak Allah'a yalvarırlar. Ama ne zaman ki karaya çıkararak kurtardı, onlardan bir kısmı orta yolu tutar [iman ile Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetme arasında bir yol tutar, ikili oynar]. Ve bizim âyetlerimizi ancak, tam hain ve tam nankör olan kimseler bile bile inkâr eder.

Bu ayetlerde Rabbimiz sonsuz gücünü sergilemeye devam etmektedir. Gökteki güneş ve ay gibi, denizdeki gemi de Allah’ın kudretiyle akıp gitmektedir. Hepsi de O’nun koyduğu yasalara göre hareket etmektedir. Allah’ın güç ve kudretini gösteren bu ayetlerde insanlar için nice ibretler vardır.

32. ayette geçen “bir kısmı orta yolu tutar [iman küfür arasında bir yol tutar]”  şeklindeki ifadenin bel kemiği “muktesıt” sözcüğüdür. Bu sözcük daha evvel Fatır suresinde yer almış ve meseleyi orada detaylandırmıştık. Ancak önemine binaen kısaca tekrar ediyoruz:

32. ayette bildirilen “muktesit”ler, orta yolu tutanlar; iman ile küfür arasında bir yol tutanlar; hem inanmış hem inanmamış olanlardır.

66.Ve hiç kuşkusuz eğer onlar Tevrât'ı, İncîl'i ve kendilerine Rablerinden indirilen Kur’ân'ı ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından [her yönden] besleneceklerdi. Onlardan bir kısmı orta yol tutan; bazısına inanıp bazısına inanmayan, inanmadığı hâlde inanmış gözüken önderli bir toplumdur. Ve onlardan çoğunun yapmakta oldukları ne kötüdür!

                                                                                                  (Maide/66)

 “Muktesit”lerin kimler oldukları ise Nisa suresinde açıklanmıştır:

150,151.Allah'a ve elçilerine inanmayarak küfreden; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden, “Biz, bir kısmına inanırız, bir kısmına inanmayız” diyerek Allah ve Elçisi'nin arasını ayırmayı isteyen ve böylece imanla küfür; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetme arasında bir yol tutmaya çalışan kimseler; işte onlar, kâfirlerin;  gerçek Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerin ta kendileridir. Ve Biz, kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedeno kimselere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.

                                                                                                            (Nisa/150–151)

Görüldüğü gibi, Nisa/150-151’deki sınıflamada da kâfirler “zalim” ve “muktesit ()bir kısmına inanan bir kısmına inanmayan” olarak iki grupta toplanmış, müminler ise “hayırlarda önde giden” nitelemesi ile tek grup olarak gösterilmiştir. Bu sınıflamaya göre iman konusunda orta yol, ılımlılık yoktur; iman uç noktadır ve sentez kabul etmez.

Mekke döneminde mü’minlere bu uyarının yapılması, kafirlerin  mujtesıtliği ile ilgili bilgi verilmesi dikkat çekicidir. Yani Rasülüllah’ın yakın çevresinde bunlardan birinin varlığı haber verilmektedir. Bu hainlerin ektiği tohumlar, asırlardır Müslümanların maddi ve manevi felaketlerine sebep olup durmaktadır.

İnsanın ikiyüzlülüğü ile ilgili Kur’an’da onlarca ayet vardır. Bu konuya ait birkaç tanesini hatırlatmakla yetiniyoruz:

67.Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, o yalvardığınız kişiler kaybolup giderler, O, kaybolmaz. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan, çok iyilik bilmeyen biridir!

                                                                                                             (İsrâ/67)

65,66.İşte onlar, gemiye bindiklerinde, dini yalnız Allah'a özgü kılarak O'na yalvarırlar. Sonra ne zaman ki onları karaya çıkarıp kurtardı, bir de bakarsın ki onlar, kendilerine verdiklerimize iyilikbilmezlik etmek ve kazançlı çıkmak için Allah'ın ortakları olduğunu kabul ediyorlar. Artık onlar, yakında bilecekler.

                                                                                            (Ankebût/65)

22.Allah, size karada ve denizde yolculuk ettirendir. Gemilerde bulunduğunuzda gemiler içindekileri tatlı bir rüzgârla götürür. Yolcular neşelendiklerinde, şiddetli bir fırtına gelip çatar, dalgalar her yerden gelir. Ve onlar, çepeçevre kuşatıldıklarını anlayınca, dini Allah için arındıranlar olarak O'na yalvarırlar: “Bizi bundan kurtarırsan, hiç kuşkusuz, karşılığını ödeyenlerden oluruz.”

23.Sonra ne zaman ki Biz onları oradan kurtardık, kurtulur kurtulmaz yeryüzünde haksız yere taşkınlıklar yaparlar. –Ey insanlar, taşkınlığınız şu basit dünya hayatının kazanımı olarak sırf kendi zararınızadır. Sonra dönüşünüz sadece Bizedir. Sonra Biz, yapmış olduklarınızı size haber vereceğiz.–

                                                                                               (Yûnus/22- 23)

33.Ey insanlar! Rabbinizin koruması altına girin. Ve babanın çocuğuna hiçbir yarar sağlamadığı, çocuğun da babasına hiçbir şeyle yarar sağlamadığı günden ürperin. Şüphesiz Allah'ın vaadi gerçektir. O hâlde basit dünya yaşamı sizi aldatmasın. Ve sakın o çok aldatıcı sizi Allah ile aldatmasın.

34.Şüphesiz ki Allah, kıyâmetin kopuş zamanının bilgisi yanında olandır. Ve yağmuru O yağdırır, rahimlerde olan şeyleri O bilir. Ve kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Kimse hangi yerde öleceğini de bilmez. Şüphesiz ki Allah, en iyi bilendir, en iyi haberi olandır.

Surenin bu son ayetleri tüm insanlara hitap etmektedir. İnsanlar takvaya, kendilerini koruma altına almaya davet edilerek kimseye yardım edilmeyecek olan o güne haşyet duymaya çağırılmaktadır. Allah’ın vaadinin gerçek olduğu bildirilmekte, kimsenin dünya hayatına aldanmaması, özellikle de hiçbir aldatıcının Allah ile aldatmasına kanılmaması istenmektedir.

Kıyametin bilgisi sadece Allah’ın nezdindedir. O her şeyi noksansız bilmektedir. Yağmuru O yağdırmaktadır, rahimlerdekini de O bilmektedir. İnsanlar ise gelecekte kendilerini nelerin beklediğini, ne yapacaklarını ve nerede öleceklerini kesinlikle bilememektedirler. Bu yönde mesajlar veren sure, Allah’ın insanların her yaptığından haberdar olduğunu vurgulayarak sona ermektedir.

İnsan sosyal bir varlıktır. Bu nedenle de, ana-baba, kardeşler, evlâtlar, arkadaşlar, öğretmen, öğrenci ve komşulardan oluşan sosyal bir çevreye sahiptir. Karşılık beklemeden sevgi ve saygı ile en sıkı bağlar ana-baba ve çocukları arasındadır. Ayetten anlaşıldığına göre, diriliş günü baba ile oğul bile birbirine yardım edemeyecektir. Durum böyle olunca el ele nasıl yardım edecektir?

33. ayette müminler aldatılmaya karşı iki kez peş peşe uyarılmaktadır. Bu aldatmalardan ilki, insanı geçici dünya çıkarlarının aldatmasıdır. İkincisi ise herhangi bir “Aldatıcı”nın insanı Allah’ı malzeme yaparak aldatmaya kalkışmasıdır. İnsan ne dünyevi menfaatlerin kendisini aldatmasına müsaade etmeli, ne de Allah’ın rızasını gözetiyormuş havasını veren aldatıcılara aldanma durumuna düşmelidir. Mümin her iki durumda da aldatılmaya karşı uyanık olmalıdır. Ayette konu edilen “Aldatıcı” varlık, “kötü birisi [şeytan]” olabileceği gibi, insanın nefsi [ham düşüncesi, İblis] veya bu özellikteki bir birey veya grup da olabilir.

Bu ayetin bir benzeri de Fatır suresindedir:

5.Ey insanlar! Hiç şüphesiz, Allah'ın yapmak için verdiği söz gerçektir. Onun için bu basit dünya yaşamı sizi aldatmasın. Ve sakın o aldatıcı, sizi, Allah ile aldatmasın. 6.Şüphesiz o şeytan, sizin için düşmandır. Onun için siz de onu düşman edinin. Şüphesiz şeytan kendi taraftarlarını alevli ateşin ashâbından olmaları için çağırır.

                                                                                                     (Fatır/5)

Rabbimiz, çeldiricilerden biri olan “basit yaşam” konusunda birçok ayetiyle uyarıda bulunmuş ve bu dünyadaki yaşam uğruna ebedî olan ahiret yurdunun feda edilmemesini istemiştir.

“Aldatıcı”nın insanları “Allah ile aldatması” ise Allah’ın emretmediği veya yasaklamadığı herhangi bir hususu bilgisiz ve bilinçsiz kimselere Allah adına emretme veya yasaklama girişimidir. Allah’ın Rahman, Rahîm, Gafur ve Vekil gibi sıfatlarını çarpıtarak insanların Allah’ın bu sıfatlarının çarpıtılmış hâline güvenmelerini sağlamak ve böylece günaha ve şirke girmelerine yol açmak da yine “Allah ile aldatma” kapsamındadır.

Herkesin bu konuda çok dikkatli ve uyanık olması gerekir. Çünkü bu tip aldatmalar genellikle “din adamı” kisveli kişilerce yapılmaktadır. Rabbimiz Kur’an’da bu konu üzerinde çokça durmuştur:

79.Artık yazıklar olsun o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz paraya satmak için, “Bu, Allah katındandır” derler. Artık o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara yazıklar olsun! O kazandıkları şeyler yüzünden kendilerine yazıklar olsun!

                                                                                                            (Bakara/79)

78.Ve Kitap Ehlinden, bazı söz ve ilkeleri, kitaptan olmamasına rağmen, siz onu kitaptan sanasınız diye, dillerini kitaba doğru eğip büken akılsız, serseri bir gurup vardır. O, Allah katından olmadığı hâlde, “Bu, Allah katındandır” derler. Kendileri bilip dururken, Allah'a karşı yalan da söylerler.

                                                                                                       (Âl-i Imran/78)

Ayetteki “ الغرورğarur [aldatan]” sözcüğünün sadece İblis’i işaret ettiğini düşünmek isabetli değildir. Aldatıcının Kur’an’daki ilk örneği şüphesiz İblis’tir. O, Âdem ve eşine “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek / melik olmanız ya da ebedî kalıcılardan olmanız için sizi şu ağaçtan men etti” demek suretiyle Allah adına vesvese vermiş ve uydurduğu yalanla her ikisini de aldatmıştır. Ancak Kur’an’da şeytanların da aldatıcı olduğu bildirilmektedir.

Dolayısıyla buradaki “ğarur [aldatan]” sözcüğü hem İblis’i hem de tüm insan şeytanları ifade etmektedir:

120.İblis, onlara vaatte bulunur ve onları kuruntulandırır. Oysa şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez.

                                                                                                             (Nisa/120)

63-65.Allah dedi ki: “Git! Sonra onlardan kim sana uyarsa, bilin ki, şüphesiz ki, cezanız yeterli bir ceza olarak cehennemdir. Onlardan gücünü yetirdiklerini sesinle sars. Ve atlılarınla ve yayalarınla onların üzerine yaygara kopar! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Ve onlara vaatlerde bulun.” –Ve şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez.– Şüphesiz ki, Benim kullarım, senin için onlar aleyhine hiçbir güç yoktur.” –Tüm varlıkları belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyarak, destekleyerek uygulayan” olarak da Rabbin yeter.–

                                                                                                           (İsra/64)

13.O gün münâfık erkekler ve münâfık kadınlar, o iman eden kimselere: “Bize bakın da sizin ışığınızdan alalım?” derler. Denildi ki: “Arkanıza dönün de ışık arayın!” Sonra da aralarına içinde rahmet, dışında da kendi yönünden azap olan kapılı bir sur çekilir.

14,15.Onlara: “Biz, sizinle beraber değil miydik?” diye seslenirler. Mü’minler: “Evet ama, siz kendi canlarınızı ateşe attınız, gözlediniz, kuşkuya düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. Sonunda Allah'ın emri gelip çattı. O, çok aldatan da sizi, Allah ile aldattı. Bugün artık sizden kurtulmalık alınmaz, kâfirlerden; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerden de. Sizin varacağınız yer ateştir. O, size yaraşandır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!”

                                                                                                        (Hadid/13, 14)

34. ayetle ilgili olarak “beş bilinmeyen” diye bir kavram icat edilmiştir. Hâlbuki ayette “beş bilinmeyen” diye bir kategoriden bahsedilmez. Bu yanlış anlayış kapsamında şöyle bir nakil vardır:

“Ha­ris bin Amr adında bir bedevi, Hz. Peygamber'e gelir ve şu soruları so­rar: "Kıyamet ne zaman kopacak? Ülkemiz kuraktır, yağmur ne zaman yağacak? Karım gebedir, erkek mi kız mı doğuracak? Nerede doğduğu­mu bilmiyorum, acaba nerede öleceğim?" Bu sorular üzerine bu ayet indirilmiştir.”[13]

Bu ayette üzerinde durulan konular şunlardır.

1- Kıyametin Kopacağı Anı Sadece Allah Bilir.

Bunun böyle olduğuna dair Kur’an’da onlarca ayet mevcuttur. Biz sadece bir tanesini vermekle yetiniyoruz:

187.Sana, Sâat’ten; kıyâmetin kopuş anından soruyorlar: “Ne zaman gelip çatacak?” De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz. Onun vaktini bilmek, göklerde ve yerde ağır basmıştır/ bilinemez olmuştur. O size ansızın gelir.”

Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.”

                                                                                                       (A’raf/187)

Ayrıca Ahzab/63, Naziat/42 ve Ta Ha/15’e bakılabilir.

2- Yağmuru Allah Yağdırır

33. ayette yağmurun ne zaman yağacağından ve kulların yağmurun ne zaman yağacağını bilmediklerinden, bilemeyeceklerinden bahsedilmez. Bildirilen sadece yağmuru yağdıranın Allah olduğudur. Bununla yeryüzünü canlandıranın Allah olduğu; O’nun insanları da ahirette aynen bu şekilde canlandıracağı mesajı verilir.

49.Hâlbuki onlar, önceden; daha önce üzerlerine indirilmeden evvel kesinlikle ümit kesenlerdirler.

50.Öyleyse Allah'ın rahmetinin eserlerine bir bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, kesinlikle ölüleri diriltir ve O, her şeye gücü yetendir.

                                                                             (Rum/49, 50)

19.O, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır ve yeryüzüne ölümünden sonra hayat verir. Sizler de işte öyle çıkarılacaksınız.

                                                                                             (Rum/19)

27.Ve O, oluşturmayı başlatan, sonra onu çevirip yeniden yapandır. Ve bu O'na çok kolaydır. Ve göklerde ve yerde en yüce örnek O'nundur. Ve O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/ sağlam yapandır.

                                                                                            (Rum/27)

 20-22.De ki: “Yeryüzünde gezip dolaşın da, O'nun oluşturmaya nasıl başladığına bir bakın. Sonra Allah, son yapıyı inşa edecektir. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir. O, dilediği kimseye azap eder, dilediği kimseye de rahmet eder. Ve siz yalnızca O'na döndürüleceksiniz. Ve siz yeryüzünde ve gökte âciz bırakanlar değilsiniz. Ve sizin için Allah'ın astlarından bir koruyucu, yol gösterici yakın ve yardımcı yoktur.”

                                                                                       (Ankebut/20)

3- Rahimlerde Olan Şeyleri Allah Bilir

Burada konu edilen şey de çocuğun cinsiyeti veya ileride iyi veya kötü insan olup olmayacağı değildir. Bilindiği gibi, modern cihazlar sayesinde rahimlerdeki bebeğin cinsiyeti bilinebilmektedir. Bebekte ise iyilik-kötülük olmaz. İnsan sonradan iyi ya da kötü olur. Zaten “ ماma” edatı kullanılarak insanların bilmediği, bilemeyeceği şeyin bebeğin dışındaki bir şey olduğu anlatılmaktadır. Bu da rahimde cereyan eden sistemin hakikati, yani projenin mahiyetidir.

5.Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, bilin ki ne olduğunuzu size ortaya koymak için, şüphesiz Biz, sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra bir embriyondan, sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından oluşturmuşuzdur. Ve Biz, dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak, sonra da olgunluk çağına erişmeniz için çıkartırız. Bununla beraber kiminiz geçmişte yaptıkları ve yapması gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırılır/öldürülür. Kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en rezil zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki sönmüştür; sonra Biz, onun üzerine su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir.

                                                                                                    (Hacc/5)

4- Kişi Yarın [Gelecekte]Ne Kazanacağını Bilmez

Bu, herkesin bildiği ve kabullendiği bir hayat gerçeğidir. “Evdeki hesap çarşıya uymaz” atasözü de bu gerçeğe işaret etmektedir.

5- Kişi Hangi Yerde Öleceğini Bilmez

İnsanlardan hiç kimse ölüp defnedileceği yerin deniz de mi, karada mı, yoksa bir ovada veya bir dağda mı olacağını bilemez. Bu ancak ölüm anında meydana çıkmaktadır.

Allah, doğrusunu en iyi bilendir.


[1] (Süyuti; el-İtkan)

[2] (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)

[3] (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)

[4] (İbn Cerîr)

[5] (İbn Kesir)

[6] (Muhammed Esed; Kur’an Mesajı)

[7] (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an)

[8] (Derveze; Tefsirü’l-Hadis)

[9] (Mukatil)

[10] (İbn İshâk)

[11] (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)

[12] (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)

[13] (Mukatil; Vahıdi, Esbabu’n-Nüzul, s.199)