44-MERYEM SURESİ

 

Meryem suresi, adını surede kıssası anlatılan “Meryem”den almıştır. Sure Mekke’de 44. sırada inmiştir. Suyutî surenin 71. ayetinin, Mükatil de “secde ayeti” adı verilen 85. ayetinin Medine’de indiğini ileri sürmüştür. İbn İshak ve İbn Hişam kaynaklı tarihî belgelerde ise, II. Habeşistan hicretine katılanlardan Cafer b. Ebi Talib’in bu sureyi Habeşistan kralına okuduğu kaydedilmiştir. Bu bilgiye göre surenin inişi II. Habeşistan hicretinden önceye denk gelmektedir. Surenin Habeşistan kralına okunuşu ile ilgili anlatımlardan anlaşıldığına göre, sure hem hicret eden müminlerin Habeşistan’da himaye görmelerine yol açmış, hem de Habeşlilere âdeta bir hediye olmuştur. Müslüman heyetin sureyi Habeşistan kralına okuması ve bu konuyla ilgili diğer gelişmeler İslâm Ansiklopedisi’nde aşağıdaki gibi yer almıştır:

“İkinci Habeşistan Hicreti müşrik liderleri büyük bir telaşa düşürdü. Böylesine büyük bir kitle hâlinde gelen Müslümanlar, son derece müsait bir ülke olan Habeşistan’ın İslamlaşmasına neden olabilir, ya da en azından Hz. Peygamber’e güçlü bir müttefik kazandırabilirlerdi. Böyle muhtemel bir tehlikenin önüne geçmek için Kureyş’in iki ünlü diplomatı Amr b. El-Âs ile Abdullah b. Ebî Rabîa’yı Habeşistan Necâşî’sine elçi olarak göndermeyi kararlaştırdılar. Planlarına göre elçiler önce Necâşi’nin yakın çevresindekileri hediyeleriyle yanlarına çekecekler, daha sonra onların da yardımlarıyla Necâşî’nin Müslümanları Mekke’ye iade etmesini sağlayacaklardı. Fakat sonuç hiç de umdukları gibi olmadı. Gerçi elçiler yakın çevresinin desteğini sağladılar ama gerçekten adil bir insan olan Necâşi’yi bütün diplomatik oyunlarına rağmen zulümlerine ortak edemediler.

Elçiler Necâşî ile görüşerek muhacir Müslümanların birtakım beyinsiz gençler olduklarını, kendi dinlerini terk ettiklerini fakat Hıristiyan da olmayarak yeni bir din icat ettiklerini, onları gözetmek amacıyla akrabalarının iade edilmelerini istediklerini söylediler. Necâşî, kendileriyle görüşmeden bir karar veremeyeceğini belirterek Müslümanları yanına çağırttı; elçilerin taleplerini aktararak ne diyeceklerini sordu. Ca’fer b. Ebî Tâlib böyle bir talebe hakları olmadığını göstermek amacıyla elçilerden kendilerinin köleleri, borçluları ya da kısas etmek istedikleri katiller olup olmadıklarının sorulmasını istedi. Amr’ın sorulara olumsuz cevap vermesi üzerine, ne hakla iade talebinde bulunulduğunu öğrenmek istedi. Amr’ın daha önceki sözlerini tekrarlaması ve Necâşî’nin İslâm hakkında bilgi istemesi üzerine Hz. Ca’fer ünlü konuşmasını yaptı.

Ca’fer b. Ebî Tâlib, İslâm öncesi durumları ile Hz. Peygamber ve İslâm hakkında kısaca bilgi verdiği bu konuşmasında şunları söyledi: “Ey Hükümdar, biz, cahil bir kavim idik. Putlara tapardık. Ölü eti yerdik. Her kötülüğü işlerdik. Akrabamızla ilgilenmez, ilgimizi keserdik. Komşularımıza iyi davranmaz, kötülük yapardık. İçimizden güçlü olanlar zayıf olanları yer, ezerdi. Yüce Allah bize kendimizden, soyunu sopunu, doğru sözlülüğünü, eminliğini, iffet ve nezahetini bildiğimiz bir peygamber gönderinceye kadar biz hep bu durum ve tutumda idik. O peygamber, bizim ve babalarımızın Allah’tan başka tapına geldiğimiz taştan vesâireden yapılmış putları bırakarak Allah’ın birliğine inanmaya ve yalnız O’na ibadet etmeye bizi davet etti. Doğru söylemeyi, emaneti sahibine vermeyi, akraba ile ilgilenmeyi, komşularımızla iyi geçinmeyi, haramlardan, kan dökmekten vazgeçmeyi bize emretti. Bizi her türlü çirkin, yüz kızartıcı söz ve işlerden, yalan söylemekten, yetim malı yemekten, iffetli kadınlara dil uzatmak ve iftira etmekten men ve nehyetti. Kendisine hiçbir şeyi eş, ortak koşmaksızın yalnız Allah’a ibadet etmemizi bize emretti. Ve yine bize namazı, zekâtı, orucu de emretti. Biz ona inandık ve kendisini tasdik edip doğruladık. Onun Allah tarafından getirdiklerine göre kendisine tabi olduk. Hiçbir şeyi eş, ortak koşmaksızın yalnız Allah’a ibadet ettik. Onun bize haram kıldığı şeyi haram, helâl kıldığı şeyi helâl bildik. Fakat kavmimiz üzerimize yürüyüp bizi Yüce Allah’a ibadetten vazgeçirerek putlara taptırmak, dinimizden döndürmek, öteden beri serbestçe işleye geldiğimiz kötülükleri tekrar işletmek için türlü işkencelere uğrattılar. Onlar bize galebe çalıp zulüm ve tazyikleri altında ezmeye başladıkları, dinimizle aramıza girdikleri zaman, senin ülkene çıkmak, sığınmak zorunda kaldık. Seni başkalarına tercih ettik. Senin himayene can attık. Ey Hükümdar, biz, senin yanında hiçbir zulme ve haksızlığa uğramayacağımızı umuyoruz”[1]

Konuşmayı dikkatle dinleyen Necâşî, yanlarında Kur’an’dan bir bölüm bulunup bulunmadığını sordu. Bunun üzerine Ca’fer, hicretlerinden hemen önce nazil olan Meryem Suresinin ilk otuz beş ayetini okudu. Rivayetlere göre, ayetleri gözyaşları içinde dinleyen Necâşî, bunların Hz. Musa ve İsa’nın getirdikleriyle aynı kaynaktan geldiğini tasdik ederek elçilere müminleri teslim etmeyeceğini bildirdi. Amr’ın, Müslümanların Hz. İsa hakkında çok kötü sözler kullandıklarını söyleyerek Necâşî’nin kararını değiştirme çabası da Ca’fer’in, “O, Allah’ın kulu, rasûlü, ruhu ve dünyadan ve erden geçerek Allah’a bağlanmış bir bakire olan Meryem’e ilka ettiği kelimesidir” şeklindeki cevabıyla yalnızca Necâşî’nin bu konudaki gerçeği kavramasına yaradı.[2]

Meryem suresinde, genellikle tevhit inancı ve Allah’ın noksanlıklardan münezzehliği üzerinde durulmuş, ayrıca yeniden dirilme ile mümin ve kâfirlerin amellerinin ahiretteki karşılıklarına dair açıklamalar yer almıştır.

Surenin başında yer alan Zekeriyya [as] kıssası, surenin ağırlık merkezi olan ve İsa peygamberin babasız doğuşunun konu edildiği Meryem kıssanın giriş bölümünü oluşturmaktadır. Nitekim daha sonra inmiş olan Âl-i Imran suresinde her iki kıssa iç içe verilmiştir.

Surede ayrıca İshak, Yakup, Musa, Harun, İsmail, İdris ve Nuh peygamberlere kısaca değinilerek vahyin kaynak birliği gösterilmiş ve geçmiş toplumlarda elçiler hakkında ortaya çıkmış ihtilâflar giderilmiştir.

MEAL:

RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA

1.Kâf/20, Hâ/5, Yâ/10, Ayn/70, Sâd/90.

2.Rabbinin, kulu Zekeriyyâ’ya olan rahmetini anması!

3.Bir zamanlar o, Rabbine gizli olarak seslenmişti. 4-6.Demişti ki: “Rabbim! Şüphesiz benim kemiğim zayıflayıp gevşedi ve başım ağarmış saçıyla alev gibi tutuştu. Sana dua etmekle de Rabbim, mutsuz olmadım. Ve gerçekten ben, arkamdan, yakınlarımdan/amcaoğullarımdan endişedeyim. Karım da kısırdır. Onun için katından bana, bana da mirasçı olacak, Ya‘kûb ailesine de mirasçı olacak bir velî [yardımcı, koruyucu yakın kimse] bağışla. Rabbim, onu rızanı kazanan/herkesin hoşnut olacağı biri kıl!”

7.“Ey Zekeriyyâ! Şüphesiz biz sana bir delikanlıyı – o’nun ismi Yahyâ’dır-müjdeliyoruz. Bundan önce o’na hiçbir adaş yapmadık.

8.Zekeriyyâ: “Rabbim! Karım kısır, ben de son derece kocamışken benim nasıl bir delikanlım olabilir?” dedi.

9.Allah dedi ki: “Öyledir! Rabbin buyurdu ki, ‘o, Bana kolaydır. Bundan önce de Ben seni, sen hiçbir şey değilken oluşturmuştum.’”

10.Zekeriyyâ, “Rabbim! Bana bir alâmet ver” dedi. Allah, “Senin alâmetin, sapasağlam olduğun hâlde, üç gece insanlarla konuşmamandır” buyurdu.

11.Zekeriyyâ, bunun üzerine mihraptan; özel makamından toplumunun karşısına çıkıp onlara, daima/her zaman Allah’ı tüm noksanlıklardan arındırmalarını işaret etti.

12-15.Ey Yahyâ! Kitab’ı kuvvetle al!” O henüz çocuk iken o’na yasa, tarafımızdan sevecenlik ve temizlik verdik ve o, Allah’ın koruması altına çokça girmiş biriydi. Ve anne-babasına çok iyi davranandı. Ve o bir zorba ve itaatsiz biri olmadı. Ve doğurulduğu gün ve öleceği gün ve yeniden diri olarak kaldırılacağı gün o’na selâm olsun!

16.Kitap’ta Meryem’i de an! Hani o, ailesinden/yakınlarından ayrılarak doğu tarafında bir yere kaçıp gitmişti.

17.Sonra ailesiyle/yakınlarıyla kendisi arasına bir perde edinmişti de Biz ona ruhumuzu/ilâhî mesajımızı gönderdik, sonra ruhumuzu/mesajlarımızı getiren elçi, Meryem’e mükemmel bir beşerî örnek verdi.

18.Meryem: “Ben senden Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] sığınırım. Eğer sen Allah’ın koruması altına girmiş birisi/takî isen…” dedi.

19.Elçi/Zekeriyyâ: “Ben sadece, sana tertemiz bir delikanlı bağışlamam/bağışlamak için, Rabbinin elçisiyim” dedi.

20.Meryem: “Benim nasıl delikanlım olabilir? Bana hiçbir beşer dokunmamıştır. Ben bir yasa tanımaz/iffetsiz biri de değilim” dedi.

21.Elçi: “Öyledir! Rabbin buyurdu ki: Babasız çocuk vermek, Bana pek kolaydır. Hem Biz, onu nezdimizden insanlara bir alâmet/gösterge ve rahmet yapacağız.” Ve o gerçekleştirilmiş bir iş oldu.

22.Sonunda Meryem/delikanlıya gebe kaldı. Sonra da O’nunla uzak bir yere kaçtı gitti.

23.Sonra doğum sancısı onu bir hurma kütüğüne tutunup dayanmaya zorladı. “Keşke bundan önce ölseydim ve büsbütün unutulan biri olsaydım!” dedi.

24-26.Sonra ona; Meryem’e aşağısındaki kişi; Zekeriyya seslendi: “Sakın üzülme, Rabbin alt tarafında bir su arkı yaptı. Hurma kütüğünü kendine doğru silkele, üzerine olgunlaşmış taze hurmalar düşsün. Sonra ye-iç, gözün aydın olsun. Sonra eğer beşerden birini görürsen, ‘Ben Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] bir oruç adadım, onun için bugün hiçbir kimseyle konuşmayacağım’ de.”

27-28.Sonra Meryem, çocuğunu yüklenerek toplumuna getirdi. Toplumu dediler ki: “Ey Meryem! Doğrusu sen görülmemiş bir şey yaptın. Ey Hârûn’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kişi değildi, annen de yasa tanımaz/iffetsiz bir kadın değildi.”

29.Bunun üzerine Meryem ona; doğum anında aşağısında bulunan kişiye; Zekeriyya’ya işaret etti, ondan gelişmeleri açıklamasını istedi. Zekeriyya, Meryem’in zina etmeden çocuğu doğurduğuna kefil olup çocuğun ma’bedde yetiştirilmesini istedi. Onlar, “Biz, yüksek mevkide olan kişiler, henüz ergenlik çağına gelmemiş birine nasıl söz söyleriz/yüksek mevkide olan kişiler henüz ergenlik çağına gelmemiş birine nasıl söz söyler?” dediler.

34.İşte bu, hak söze göre, hakkında ihtilâf edip durdukları, “30.Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber yaptı. 31.Beni, ben nerede olursam olayım mübarek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmayı] ve zekâtı/vergiyi yükümlülük olarak ulaştırdı. 32.Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse yaptı. Ve beni bir zorba, mutsuz biri yapmadı. 33.Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden diriltileceğim gün, selâm benim üzerimedir. 36.Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O’na kulluk edin, işte bu, dosdoğru yoldur” 34.diyen Meryem oğlu Îsâ’dır.

35.Allah için çocuk edinmek diye bir şey yoktur. O, bundan arınıktır. O, bir şeye hükmederse, ona sadece “Ol” der, o da oluverir.

37.Sonra da kendi aralarından çıkan tutarsız gruplar, ihtilâfa düştüler. İşte o büyük günün tanıklığından, duruşmasından o kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kişilerin vay haline!

38.Bize gelecekleri gün, neler işitecekler, neler görecekler! Fakat şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler, bugün apaçık bir sapıklık içindedirler.

39.Ve sen onları, kendileri bilgisizlik, duyarsızlık içindeyken ve inanmıyorlarken emrin yerine getirileceği o büyük pişmanlık günüyle uyar!

40.Şüphesiz Biz, yeryüzüne ve onun üzerindeki kimselere vâris olacağız/onlar gidecek Biz kalacağız. Ve onlar yalnızca Bize döndürüleceklerdir.

(44/19, Meryem/35, 37-40)

41.Kitap’ta İbrâhîm’i de an/hatırlat. Şüphesiz ki o, özü-sözü doğru biri idi, peygamberdi.

42-45.Bir zaman o, babasına: “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir yararı olmayan şeylere niçin kulluk ediyorsun? Babacığım! Şüphesiz sana gelmeyen bir bilgi bana geldi. O hâlde bana uy da, sana dosdoğru bir yolu göstereyim. Babacığım! Şeytana kulluk etme. Şüphesiz şeytan Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] âsi oldu. Babacığım! Şüphesiz ben, sana Rahmân’dan [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'tan] bir azap dokunur da şeytan için bir yol gösteren, koruyan, yardım eden bir yakın olursun diye korkuyorum” demişti.

46.Babası: “Ey İbrâhîm! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni taşlayarak öldürürüm. Haydi, uzun bir müddet bana uzak ol/defol!” dedi.

47,48.İbrâhîm: “Selâm sana olsun, senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Şüphesiz O, bana çok armağan verendir. Ve ben, sizden ve Allah’ın astlarından kulluk ettiğiniz şeylerden çekilip ayrılıyorum. Ve Rabbime dua edeceğim. Rabbime yalvarışımda mutsuz olmayacağımı umuyorum” dedi.

49.Sonra İbrâhîm, toplumundan ve onların Allah’ın astlarından kulluk ettikleri şeylerden uzaklaşınca, Biz o’na İshâk’ı ve Ya‘kûb’u ihsan ettik. Hepsini de peygamber yaptık.

50.Ve Biz onlara rahmetimizden armağanlarda bulunduk. Ve onlar için yüce bir doğruluk dili yaptık.

51.Ve Kitap’ta Mûsâ’yı da an/hatırlat. Şüphesiz o arıtılarak saflaştırılmış idi. Ve bir elçi, bir peygamber idi.

52.Biz o’na en uğurlu Tûr’un yan tarafından seslendik ve o’nu özel bir konuşmada bulunmak üzere yaklaştırdık. 53.Ve rahmetimizden o’na, kardeşi Hârûn’u bir peygamber olarak ihsan eyledik.

54.Ve Kitap’ta İsmâîl’i an/hatırlat. Şüphesiz o, vaadine sadık idi, bir elçiydi, bir peygamberdi.55.Ve o ailesine/çevresine salâtı [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmayı] ve zekâtı/vergiyi emrederdi. Ve o Rabbinin katında hoşnutluğa ermişti.

56.Ve Kitap’ta İdris’i an/hatırlat. Şüphesiz O, özü-sözü doğru biriydi, bir peygamberdi. 57.Ve Biz O’nu yüce bir mekâna yükselttik.

58.İşte bunlar, Âdem’in soyundan, Nûh ile beraber taşıdıklarımızdan, İbrâhîm ve İsrâîl’in soyundan, kılavuzluk ettiğimiz ve seçtiğimiz peygamberlerden Allah’ın kendilerine nimetler verdiği kimselerdir. Onlar kendilerine Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] âyetleri okunduğu zaman ağlayarak ve boyun eğip teslimiyet göstererek yere kapanırlardı.

59-61.Sonra onların ardından kötü bir nesil geldi ki, salâtı [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmaya çalışmayı] kaybettiler/hayatlarından çıkarıp attılar. Ve şehvetlerine uydular. Bundan dolayı tevbe eden ve iman eden ve sâlihi işleyenler hariç onlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır. İşte tevbe eden, iman eden ve sâlihi işleyenler cennete; Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] kullarına –görmedikleri hâlde– vaat ettiği Adn cennetlerine girecekler ve hiçbir şekilde haksızlığa uğratılmayacaklardır. Şüphesiz O’nun vaadi kesinlikle yerini bulacaktır.

62.Onlar orada boş bir söz işitmezler. Ancak “Selâm [sağlık, esenlik, mutluluk]!” işitirler. Orada onlar için her zaman rızıkları da vardır.

63.İşte bu, kullarımızdan Allah’ın koruması altına girmiş kişilere miras olarak/zahmetsizce ve son sahipleri olmak üzere vereceğimiz cennettir.

64.Biz Kur’ân âyetleri, yalnızca Rabbinin emri ile ineriz. Bütün geçmiş ve gelecek şeyler ve bunların arasındakiler yalnızca O’nundur. Ve senin Rabbin unutmuş değildir. 65.O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Öyleyse, O’na kulluk et ve O’na kulluk etmekte sabret. Hiç sen O’nun ismiyle isimlenen birini bilir misin?

66.Ve o insan: “Ben öldüğüm zaman, ileride gerçekten diri olarak çıkarılacak mıyım?” diyor.

67.Ve o insan, daha önce o hiçbir şey değilken, gerçekten Bizim kendisini oluşturduğumuzu düşünmez mi?

68.Bunun için, Rabbine andolsun ki Biz onları ve şeytanları kesinlikle toplayacağız. Sonra onları dizleri üzerine çökmüş hâlde cehennemin dış kenarında/toplanma alanında kesinlikle hazır bulunduracağız.

69.Sonra her gruptan, Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] karşı kafa tutmada daha şiddetli davrananlar her kimselerse, onları kesinlikle ayıracağız.

70.Sonra elbette ki Biz, oraya atılmaya kimlerin daha lâyık olduğunu daha iyi biliriz.

71.Ve Rabbinin üzerine almış olduğu kesinleşmiş bir hüküm olarak, içinizden cehennemin dış kenarına/toplanma yerine uğramayacak hiç kimse yoktur.

72.Sonra Biz, Allah’ın koruması altına girmiş kişileri kurtarırız. Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları da cehennemin dış kenarında/toplanma alanında dizleri üzerine çökmüş hâlde bırakırız.

73.Ve âyetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman, o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan o kişiler, iman etmiş olan kişilere, “Bu iki zümreden [mü’min ve Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerden] hangisi makam mevki bakımından daha iyi, düşüp kalktığı kimseler/örgütler bakımından daha güzeldir?” dediler.

74.Hâlbuki Biz, onlardan önce, mal ve gösterişçe daha güzel nice kuşakları/asırlar halkını değişime/yıkıma uğrattık.

75.De ki: “Kim sapıklık içinde olursa, Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah], ona uzattıkça uzatır/süre tanır. Sonunda kendilerine vaat edileni [azabı veya kıyâmetin kopuşunu] gördükleri vakit, artık onlar kimin makamca-mevkice daha şerli ve askerce [destekçe, kuvvetçe] daha zayıf olduğunu bilecektir.

76.Ve Allah, kılavuzlandıkları doğru yola girenlere kılavuzu artırır. Ve kalıcı olan düzeltmeye yönelik işler, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır, sonuç bakımından da daha iyidir.”

77.Peki, alâmetlerimizi/ göstergelerimizi, Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini kabullenmeyen ve “Elbette mal ve çocuk verilecektir” diyen kimseyi gördün mü/hiç düşündün mü?

78-80.O inkârcı kişi, bilmeyeceği, aklının ermeyeceği konulara bilgi sahibi oldu; ya da Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] katından bir söz mü aldı? Kesinlikle onun düşündüğü gibi değil! Biz onun söylediği şeyleri yazarız ve onun için, azaptan uzattıkça uzatırız. Ve o söylediği şeylere Biz mirasçı olacağız/son söz ve uygulama Bizimdir ve o, Bize tek başına gelecektir.

81.Ve onlar, kendileri için bir güç, şan, şeref olsun diye Allah’ın astlarından ilâhlar edindiler.

82.Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! O edindikleri ilâhlar, onların kulluklarını kabul etmeyecekler ve aleyhlerine dönüp karşı olacaklardır.

83.Görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Şüphesiz Biz şeytanları, kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler üzerine gönderdik. Onları kışkırttıkça kışkırtıyorlar.

84.Öyleyse onların zararı için acele etme. Şüphesiz Biz, onlar için saydıkça sayıyoruz.

85.O gün Allah’ın koruması altına girmiş kişileri, Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] binekli heyetler hâlinde toplayacağız.

86.Suçluları da susamış olarak cehenneme süreceğiz.

87.Onlar, Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] katından bir garanti söz almış olan kimse hariç –ki bu hiç kimseye verilmemiştir–, yardıma-desteğe sahip olamayacaklardır.

88.Ve onlar, “Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah] çocuk edindi” dediler.

89.Andolsun ki siz çok çirkin bir şey söylediniz.

90,91.Az kalsın bundan; Rahmân’a çocuk isnat ettiler diye; gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılacaktı.

92.Hâlbuki Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah] için çocuk edinmek yaraşmaz. 93.Göklerde ve yerde bulunan bütün herkes, Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a], yalnızca kul olarak gelecektir.

94.Andolsun ki Rahmân, onların hepsini kuşatmıştır ve kendilerini bir bir saymıştır. 95Hepsi de kıyâmet günü Rahmân’a tek başlarına gelirler.

98.Ve Biz onlardan önce nice nesilleri değişime/yıkıma uğrattık. Onlardan herhangi bir kimse hissediyor musun? Yahut onlara ait hafif bir ses duyuyor musun?

96.Şüphesiz şu iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapanlar; Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah], onlar için sevgi var edecektir.

97.İşte şüphesiz Biz bu Kur’ân’ı, kendisiyle Allah’ın koruması altına girmiş kişileri müjdeleyesin, inat eden toplumu da uyarasın diye senin lisanın üzere kolaylaştırdık.

TAHLİL

 1. Ayet:

  كKaf / 20,  هHa / 5, ىYa / 10,  عAyn / 70,  صSad / 90.

Klâsik kaynaklarda bu harflerin okunuş ve anlamlarına ait bir hayli görüş nakledilmiştir. Bu görüşlerin bazılarında bu harflerin Allah’ın isimlerini temsil ettiği, bazılarında da Kur’an’ın isimleri olduğu ileri sürülmüştür. Meselâ İbn Abbas’a göre “ كkaf” harfi “ الكافىKafî” isminden, “ هha” harfi “ الهادىHadi” isminden, “ ىya” harfi “ الحكيمHakiym” isminden, “ عayn” harfi “ الحليمHalim” isminden, “ صsad” harfi”, “ الصّادقSadık” ismindendir. Dahhak’a göre de “kef” harfi “ الكريمKerim,  الكبيرKebir ve  الكافىKafi” isimlerinden, “ha” harfi “ الهادىHadi” isminden, “ ىya” harfi “ الرّحيمRahîm” isminden, “ayn” harfi “ العليمAliym ve  العظيمAzim” isimlerinden, “sad” harfi de “ الصّادقSadık” ismindendir.[3] Ancak bunların hepsi birer yakıştırmadan ibaret olup dayanakları olmayan görüşlerdir.

Daha önce Kalem, Kaf, Sad, A’râf ve Ya Sin surelerinin tahlillerinde de belirttiğimiz gibi, bu kesik harflerin neyi temsil ettiği henüz bilinememektedir. Biz Rabbimizin Kur’an’ı koruyacağını bildiren ifadesinden hareketle bu harflerin Kur’an’ın korunmasına yönelik önemli bir öğeyi temsil ettiğini, ya da dikkat çekici uyarı edatları olduğunu düşünüyoruz. İnşallah gelecekte bu bilinmezlik ortadan kalkacak ve kendisini Kur’an’ı anlamaya vakfetmiş “Kur’an Erleri” tarafından gerçek tespit edilecektir.

2.Rabbinin, kulu Zekeriyyâ’ya olan rahmetini anması!

“Giriş” bölümünde de belirttiğimiz gibi, bu ayet surenin ağırlık merkezi olan kıssanın giriş bölümünü teşkil eden Zekeriyya peygamber kıssasının ilk ayetidir. Bu kıssa çok önemli mesajlar içermektedir. Ayetlerin tahliline geçmeden önce, Zekeriya (as) ve Meryem kıssalarının daha iyi anlaşılması için konunun anahtar kişisi olan Zekeriya peygamber ile ilgili Kur’an ve Ehl-i Kitap verilerini hatırlatmakta yarar görüyoruz:

KUR’AN’DA ZEKERİYA (As)

2.Rabbinin, kulu Zekeriyyâ’ya olan rahmetini anması!

3.Bir zamanlar o, Rabbine gizli olarak seslenmişti. 4-6.Demişti ki: “Rabbim! Şüphesiz benim kemiğim zayıflayıp gevşedi ve başım ağarmış saçıyla alev gibi tutuştu. Sana dua etmekle de Rabbim, mutsuz olmadım. Ve gerçekten ben, arkamdan, yakınlarımdan/amcaoğullarımdan endişedeyim. Karım da kısırdır. Onun için katından bana, bana da mirasçı olacak, Ya‘kûb ailesine de mirasçı olacak bir velî [yardımcı, koruyucu yakın kimse] bağışla. Rabbim, onu rızanı kazanan/herkesin hoşnut olacağı biri kıl!”

7.Ey Zekeriyyâ! Şüphesiz biz sana bir delikanlıyı – o’nun ismi Yahyâ’dır-müjdeliyoruz. Bundan önce o’na hiçbir adaş yapmadık.

8.Zekeriyyâ: “Rabbim! Karım kısır, ben de son derece kocamışken benim nasıl bir delikanlım olabilir?” dedi.

9.Allah dedi ki: “Öyledir! Rabbin buyurdu ki, ‘o, Bana kolaydır. Bundan önce de Ben seni, sen hiçbir şey değilken oluşturmuştum.’”

10.Zekeriyyâ, “Rabbim! Bana bir alâmet ver” dedi. Allah, “Senin alâmetin, sapasağlam olduğun hâlde, üç gece insanlarla konuşmamandır” buyurdu.

11.Zekeriyyâ, bunun üzerine mihraptan; özel makamından toplumunun karşısına çıkıp onlara, daima/her zaman Allah’ı tüm noksanlıklardan arındırmalarını işaret etti.

12-15“Ey Yahyâ! Kitab’ı kuvvetle al!” O henüz çocuk iken o’na yasa, tarafımızdan sevecenlik ve temizlik verdik ve o, Allah’ın koruması altına çokça girmiş biriydi. Ve anne-babasına çok iyi davranandı. Ve o bir zorba ve itaatsiz biri olmadı. Ve doğurulduğu gün ve öleceği gün ve yeniden diri olarak kaldırılacağı gün o’na selâm olsun!(Meryem/ 2–15)

89,90.Ve Zekeriyyâ; hani o, Rabbine: “Rabbim! Beni tek başıma bırakma, Sen varislerin en hayırlısısın” diye seslenmişti de Biz, o’nun için karşılık vermiştik. Ve kendisine Yahyâ’yı ihsan ettik. Ve o’nun için eşini düzelttik/doğum yapmaya elverişli hâle getirdik. Şüphesiz onlar hayırlarda yarışıyorlar, umarak ve korkarak Bize yalvarıyorlardı. Ve Bize karşı derin saygı duyuyorlardı. (Enbiya/ 89, 90) 

38.– Orada Zekeriyyâ, Rabbine yakardı: “Rabbim! Bana katından temiz bir nesil ver. Şüphesiz Sen, duayı en iyi işitensin” dedi.

39.Sonra Zekeriyyâ, özel kürsüde dikilmiş salât ederken [eğitim-öğretim yaptırırken] haberci âyetler ona: “Şüphesiz Allah sana, Allah’tan bir kelimeyi doğrulayıcı, efendi/ bir önder, iffetli bir peygamber olarak, sâlihlerden Yahyâ’yı müjdeliyor” diye seslendiler.

40.Zekeriyyâ: “Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çatmışken, karım da kısır iken benim için bir delikanlı nasıl olabilir?” dedi. Allah: “Öyledir, Allah dilediğini yapar” dedi.

41.Zekeriyyâ: “Rabbim! Benim için bir alâmet/gösterge göster” dedi. Allah: “Senin alâmetin/ göstergen, işaretle hariç, insanlara üç gün, konuşmamandır. Ve Rabbini çok an, her zaman noksan sıfatlardan arındır” dedi.– (Âl-i Imran/ 38–41) 

İNCİL’DE ZEKERİYA (As)

Zekeriyya as. İle ilgili eldeki muharref İncillerde de ayrıntılı bilgi verilmektedir:

5- Yahudiye Kralı Hirodes zamanında, Aviya bölüğünden Zekeriya adında bir kâhin vardı. Harun soyundan gelen karısının adı ise Elizabet’ti.

6- Her ikisi de Tanrı’nın gözünde doğru kişilerdi, Rabb’in bütün buyruk ve kurallarına eksiksizce uyarlardı.

7- Elizabet kısır olduğu için çocukları olmuyordu. İkisinin de yaşı ilerlemişti.

8- Zekeriya, hizmet sırasının kendi bölüğünde olduğu bir gün, Tanrı’nın önünde kâhinlik görevini yerine getiriyordu.

9- Kâhinlik geleneği uyarınca Rabb’in Tapınağı’na girip buhur yakma görevi kurayla ona verilmişti.

10- Buhur yakma saatinde bütün halk topluluğu dışarıda dua ediyordu.

11- Bu sırada, Rabb’in bir meleği buhur sunağının sağında durup Zekeriya’ya göründü.

12- Zekeriya onu görünce şaşırdı, korkuya kapıldı.

13- Melek “Korkma, Zekeriya!” dedi, “Duan kabul edildi. Karın Elizabet sana bir oğul doğuracak, adını Yahya koyacaksın.

14- Sevinip coşacaksın. Birçokları da onun doğumuna sevinecek.

15- O, Rabb’in gözünde büyük olacak. Hiç şarap ve içki içmeyecek; daha annesinin rahmindeyken Kutsal Ruh’la dolacak.

16- İsrailoğulları’ndan birçoğunu, Tanrıları Rabb’e döndürecek.

17- Babaların yüreklerini çocuklarına döndürmek, söz dinlemeyenleri doğru kişilerin anlayışına yöneltmek ve Rabb için hazırlanmış bir halk yetiştirmek üzere, İlyas’ın ruhu ve gücüyle Rabb’in önünden gidecektir.”

18- Zekeriya meleğe: “Bundan nasıl emin olabilirim?” dedi. “Çünkü ben yaşlandım, karımın da yaşı ilerledi.”

19- Melek ona şöyle karşılık verdi: “Ben Tanrı’nın huzurunda duran Cebrail’im. Seninle konuşmak ve bu müjdeyi sana bildirmek için gönderildim.

20- İşte, belirlenen zamanda yerine gelecek olan sözlerime inanmadığın için dilin tutulacak, bunların gerçekleşeceği güne dek konuşamayacaksın.”

21- Zekeriya’yı bekleyen halk, onun tapınakta bu kadar uzun süre kalmasına şaştı.

22- Zekeriya ise dışarı çıktığında onlarla konuşamadı. O zaman tapınakta bir görüm gördüğünü anladılar. Kendisi onlara işaretler yapıyor, ama konuşamıyordu.

23- Görev süresi bitince Zekeriya evine döndü.

24- Bir süre sonra karısı Elizabet gebe kaldı ve beş ay evine kapandı.

25- “Bunu benim için yapan Rabb’dir” dedi. “Bu günlerde benimle ilgilenerek insanlar arasında utancımı giderdi.”

26, 27- Elizabet’in hamileliğinin altıncı ayında Tanrı, Melek Cebrail’i Celile’de bulunan Nasıra adlı kente, Davut’un soyundan Yusuf adındaki adamla nişanlı kıza gönderdi. Kızın adı Meryem’di.

28- Onun yanına giren melek, “Selâm, ey Tanrı’nın lütfuna erişen kız! Rabb seninledir” dedi.

29- Söylenenlere çok şaşıran Meryem, bu selâmın ne anlama gelebileceğini düşünmeye başladı.

30- Ama melek ona “Korkma Meryem!” dedi, “Sen Tanrı’nın lütfuna eriştin.

31- Bak, gebe kalıp bir oğul doğuracak, adını İsa koyacaksın.

32- O büyük olacak, kendisine ‘Yüceler Yücesi’nin Oğlu’ denecek. Rabb Tanrı ona, atası Davut’un tahtını verecek.

33- O da sonsuza dek Yakup’un soyu üzerinde egemenlik sürecek, egemenliğinin sonu gelmeyecektir.”

34- Meryem meleğe “Bu nasıl olur? Ben erkeğe varmadım ki” dedi.

35- Melek ona söyle yanıt verdi: “Kutsal Ruh senin üzerine gelecek, Yüceler Yücesi’nin gücü sana gölge salacak. Bunun için doğacak olana kutsal, Tanrı Oğlu denecek.

36- Bak, senin akrabalarından Elizabet de yaşlılığında bir oğula gebe kaldı. Kısır bilinen bu kadın şimdi altıncı ayındadır.

37- Tanrı’nın yapamayacağı hiçbir şey yoktur.”

38- “Ben Rabb’in kuluyum” dedi Meryem, “Bana dediğin gibi olsun.” Bundan sonra melek onun yanından ayrıldı.

39- O günlerde Meryem kalkıp aceleyle Yahuda’nın dağlık bölgesindeki bir kente gitti.

40- Zekeriya’nın evine girip Elizabet’i selâmladı.

41,42- Elizabet Meryem’in selâmını duyunca rahmindeki çocuk hopladı. Kutsal Ruh’la dolan Elizabet yüksek sesle şöyle dedi: “Kadınlar arasında kutsanmış bulunuyorsun, rahminin ürünü de kutsanmıştır!

43- Nasıl oldu da Rabbimin annesi yanıma geldi?

44- Bak, selâmın kulaklarıma eriştiği an, çocuk rahmimde sevinçle hopladı.

45- İman eden kadına ne mutlu! Çünkü Rabb’in ona söylediği sözler gerçekleşecektir.”

46, 47- Meryem de şöyle dedi: “Canım Rabb’i yüceltir; Ruhum, Kurtarıcım Tanrı sayesinde sevinçle coşar.

48- Çünkü O, sıradan biri olan kuluyla ilgilendi. İşte, bundan böyle bütün kuşaklar beni mutlu sayacak.

49- Çünkü Güçlü Olan, benim için büyük işler yaptı. O’nun adı kutsaldır.

50- Kuşaklar boyunca kendisinden korkanlara merhamet eder.

51- Bileğiyle büyük işler yaptı; gururluları yüreklerindeki kuruntularla darmadağın etti.

52- Hükümdarları tahtlarından indirdi, sıradan insanları yükseltti.

53- Aç olanları iyiliklerle doyurdu, zenginleri ise elleri boş çevirdi.

54, 55- Atalarımıza söz verdiği gibi, İbrahim’e ve onun soyuna sonsuza dek merhamet etmeyi unutmayarak kulu İsrail’in yardımına yetişti.”

56- Meryem, üç ay kadar Elizabet’in yanında kaldı, sonra kendi evine döndü.

57- Elizabet’in doğurma vakti geldi ve bir oğul doğurdu.

58- Komşularıyla akrabaları, Rabb’in ona ne büyük merhamet gösterdiğini duyunca, onun sevincine katıldılar.

59- Sekizinci gün çocuğun sünnetine geldiler. Ona babası Zekeriya’nın adını vereceklerdi.

60- Ama annesi, “Hayır, adı Yahya olacak” dedi.

61- Ona, “Akrabaların arasında bu adı taşıyan kimse yok ki” dediler.

62- Bunun üzerine babasına işaretle çocuğun adını ne koymak istediğini sordular.

63- Zekeriya bir yazı levhası istedi ve “Adı Yahya’dır” diye yazdı. Herkes şaşakaldı.

64- O anda Zekeriya’nın ağzı açıldı, dili çözüldü. Tanrı’yı överek konuşmaya başladı.

65- Çevrede oturanların hepsi korkuya kapıldı. Bütün bu olaylar, Yahudiye’nin dağlık bölgesinin her yanında konuşulur oldu.

66- Duyan herkes derin derin düşünüyor, “Acaba bu çocuk ne olacak?” diyordu. Çünkü Rabb onunla birlikteydi.

67- Çocuğun babası Zekeriya, Kutsal Ruh’la dolarak şu peygamberlikte bulundu:

68- “İsrail’in Tanrısı Rabb’e övgüler olsun! Çünkü halkının yardımına gelip onları fidyeyle kurtardı.

69- Eski çağlardan beri Kutsal peygamberlerinin ağzından bildirdiği gibi, kulu Davut’un soyundan bizim için güçlü bir kurtarıcı çıkardı. Düşmanlarımızdan, bizden nefret edenlerin hepsinin elinden kurtuluşumuzu sağladı.

72- Böylece atalarımıza merhamet ederek Kutsal antlaşmasını anmış oldu.

73- Nitekim bizi düşmanlarımızın elinden kurtaracağına ve ömrümüz boyunca Kendi önünde kutsallık ve doğruluk içinde, korkusuzca kendisine tapınmamızı sağlayacağına dair aAtamız İbrahim’e ant içerek söz vermişti.

76, 77- Sen de, ey çocuk, Yüceler Yücesi’nin peygamberi diye anılacaksın. Rabb’in yollarını hazırlamak üzere önünden gidecek ve O’nun halkına, Günahlarının bağışlanmasıyla kurtulacaklarını bildireceksin.

78, 79- Çünkü Tanrı’mızın yüreği merhamet doludur. O’nun merhameti sayesinde, yücelerden doğan güneş, karanlıkta ve ölümün gölgesinde yaşayanlara ışık saçmak ve ayaklarımızı esenlik yoluna yöneltmek üzere yardımımıza gelecektir.”

80- Çocuk büyüyor, ruhsal yönden güçleniyordu. İsrail halkına görüneceği güne dek ıssız yerlerde yaşadı.[4]

TARİHE GÖRE ZEKERİYYA

Zekeriyya’nın konumu:

Harun’un (as) torunlarından biri olan Hz. Zekeriyya’nın (as) konumunu anlayabilmek için İsrailoğulları arasında yaygın olan rahiplik geleneği ile ilgili bilgiye sahip olmak gerekir.

Filistin’in fethinden sonra topraklar Yakub’un (as) zürriyetinden olan 12 kabile arasında miras olarak dağıtıldı. 13. kabile olan Levililere de dini hizmetler ve görevler emanet edildi. Levililer arasında da “en mukaddes şeyleri takdis etmek, Rabbin önünde buhur yakmak, ona hizmet eylemek ve ebediyyen onun ismiyle mübarek kılmak üzere” seçilen aile Harun’un (as) oğulları idi. Diğer Levililerin mabede girmesine izin verilmiyordu. “Çünkü onların vazifesi Rab evinin hizmeti için avlularda, odalarda ve bütün mukaddes şeyleri temizlemekte Allah Evinin hizmet işinde Harunoğulları’nın yanında bulunmak… ve sebt günlerinde, aybaşlarında ve belli bayramlarda yapılan bütün takdimeleri Rabbe arzetmekti.”

Harunoğulları 24 aileye bölünmüştü ve bu 24 aile sıra ile Rabbin evine hizmet ediyorlardı. Bu ailelerden biri Zekeriyya’nın (as) liderliğindeki Abiya ailesi idi. Bu nedenle ailesinin sırası geldiğinde mabede gidip buhur yapmak Zekeriyya’nın (as) göreviydi. (Ayrıntılar için bkz. I. Tarihler, 23-24)[5]

Konumuz olan pasajın 2–15. ayetlerinde, Yüce Allah’ın rahmetinin Zekeriyya peygamber üzerindeki tecellisi nakledilmiştir. Bilindiği gibi peygamberlik müessesesi, Allah’ın rahmeti gereği hayata geçirdiği bir uygulamadır ve tüm peygamberler âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Rabbimiz rahmetini önce Zekeriyya peygamber üzerinde tecelli ettirerek ileri yaşına ve eşinin de kısır olmasına rağmen mucize olarak ona Yahya’yı lütfetmiş, sonra da Yahya’yı dinine hizmetçi kılmak suretiyle Zekeriyya peygamberin dualarını yerine getirmiştir. Zekeriyya peygamber üzerindeki rahmetini bu şekilde tecelli ettiren Rabbimiz, o toplumu uyarmak için arka arkaya elçi tayin ederek rahmetini diğer insanlara da ulaştırmıştır.

Ayetteki “ ذكرُzikrü” sözcüğü “ ذكِّرzekkir” şeklinde de okunmuştur.[6] Buna göre ayetin anlamı “Rabbinin, kulu Zekeriyya’ya olan rahmetini hatırlat!” şeklinde olmaktadır. Biz de mealimizde her üç kıraate göre de uygun olan anlamı vermeyi tercih ediyoruz.

3.Bir zamanlar o, Rabbine gizli olarak seslenmişti.

Konuya Zekeriyya peygamberin Rabbine dua ettiğinin bildirilmesi ile girilmiş ve ettiği bu duanın niteliği belirtilmiştir. Bu nedenle ayet,  aynı zamanda Allah’a nasıl dua edileceğine de işaret etmektedir. Zekeriya peygamber gönlünü Rabbine açarak O’na samimi bir niyazda bulunmuş, cahillerin yaptığı gibi bağırıp çağırarak, -haşa- buyruk verir gibi dua etmemiştir.

Rabbimiz bir başka ayette yine Zekeriyya peygamberin duasını anlatırken, onun dua edişindeki bir başka özelliği daha açıklamıştır:

89,90.Ve Zekeriyyâ; hani o, Rabbine: “Rabbim! Beni tek başıma bırakma, Sen varislerin en hayırlısısın” diye seslenmişti de Biz, o’nun için karşılık vermiştik. Ve kendisine Yahyâ’yı ihsan ettik. Ve o’nun için eşini düzelttik/doğum yapmaya elverişli hâle getirdik. Şüphesiz onlar hayırlarda yarışıyorlar, umarak ve korkarak Bize yalvarıyorlardı. Ve Bize karşı derin saygı duyuyorlardı. (Enbiya/ 90)

Duanın adabı ile ilgili olarak A’râf suresinde (55,56 ve 205. ayetler) ayrıntılı açıklamalar verilmişti.

Bazı klâsik kaynaklarda Zekeriyya peygamberin kendi toplumundan utandığı için veya çevresindekilerin “Şu ihtiyara bakın, ihtiyarlığına bakmadan çocuğu olsun istiyor” demelerinden ve kendisini ahmaklıkla itham etmelerinden çekindiği için ya da yakınlarının kıskançlığına vesile olmasın diye gizlice dua ettiği[7]  ileri sürülmüştür. Yorumlarını genellikle peygamberimiz hakkındaki rivayetlere dayandıran klâsik yazarlar, Zekeriyya peygamberin buradaki duasını yorumlarken nedense peygamberimizin “Duada sesinizi yükseltmeyin, çünkü siz sağır ve uzakta olan birine değil, Semî ve Basir Allah’a yakarıyorsunuz”[8] diye uyarıda bulunduğu bir rivayeti hiç dikkate almamışlardır. Ayrıca bu ayetleri iyi anlamış, yaşamış ve bizler için güzel bir örnek olan peygamberimizin ve onun eğitiminden geçmiş arkadaşlarının kafiyeli ve bağıra bağıra dua etmediklerini, edenleri de uyardıklarını nakleden birçok tarihî nitelikteki belgeyi de görmezden gelmişlerdir.[9] Zekeriyya peygamberin duasını gizli yapışını yanlış yorumlayanlar peygamberimizle ilgili bu nakilleri dikkate almış olsalar veya duanın adabını bildiren Kur’an ayetlerini hatırlarına getirselerdi, Zekeriyya’nın (as) bu şekilde dua etmesini onlar da bizim gibi bir edep ve içtenlik meselesi olarak görürlerdi.

4-6.Demişti ki: “Rabbim! Şüphesiz benim kemiğim zayıflayıp gevşedi ve başım ağarmış saçıyla alev gibi tutuştu. Sana dua etmekle de Rabbim, mutsuz olmadım. Ve gerçekten ben, arkamdan, yakınlarımdan/amcaoğullarımdan endişedeyim. Karım da kısırdır. Onun için katından bana, bana da mirasçı olacak, Ya‘kûb ailesine de mirasçı olacak bir velî [yardımcı, koruyucu yakın kimse] bağışla. Rabbim, onu rızanı kazanan/herkesin hoşnut olacağı biri kıl!”

Zekeriyya peygamberin bu ayetlerdeki duasına dikkat edilirse, bu duaların kendine herhangi bir menfaat sağlamaya değil, nübüvvet görevinin devamına yönelik olduğu açıkça görülür. Zekeriyya’nın (as) kendisine verilen görevi yaşlılık döneminde sürdürebilmek için Rabbinden bir veliy talep etmesi, Musa’nın (as) sırf görevini yaparken kendisine yardımcı olsun diye Rabbinden kardeşi Harun’u kendisine vezir yapmasını istemesi gibidir. Dolayısıyla buradaki miras, mal varlığı ile ilgili bir miras değil, yapılan görevin devamlılığı ile ilgili bir mirastır. Nitekim ayetteki “Yakup ailesine vâris olsun” ifadesi de bunu doğrulamaktadır. Başka bir ifade ile söylenecek olursa, buradaki miras, Sad suresinde gördüğümüz ve Neml suresinde de göreceğimiz gibi, Süleyman peygamberin Davut peygambere vâris kılınması cinsinden bir mirastır.

Süleyman peygamber, babası Davut’un deruhte ettiği görevi bu verasetle sürdürmüştür:

30.Dâvûd’a Süleymân’ı da bahşettik. O ne güzel kuldu! Şüphesiz O, Rabbine çokça dönendi.(Sad/ 30)   

16.Ve Süleymân Dâvûd’a vâris oldu. Ve Süleymân: “Ey insanlar! Bize kuşların mantığı [seslerinden, davranışlarından anlam çıkarma] öğretildi ve bize her şeyden verildi” dedi.–Doğrusu bu apaçık bir armağandır.(Neml/ 16)

“KEMİĞİM ZAYIFLADI” İFADESİ

Zekeriyya peygamberin duasında geçen “kemiğim zayıfladı” ve “başım ağarmış saçıyla alev gibi tutuştu” şeklindeki ifadeler, onun bedeninin iç ve dış durumunu anlatmaktadır. Zira saçların ağarması bedenin dış görüntüsünü, kemiklerin zayıflaması da bedenin içteki durumunu anlatan ifadelerdir. Zekeriyya peygamberin iç organların en sağlamı olan kemiklerinin zayıfladığını söylemesi, diğer iç organlarının dış görünümünden daha çok zayıfladığını, yani cidden ihtiyarlık döneminde olduğunu göstermektedir.

İhtiyarlığın “zayıflayan kemik” ile; ağarmış saçların da “alev gibi tutuşması” istiareleriyle ifade edilmesi, İstiare sanatının mükemmel bir örneğini teşkil etmektedir. Zekeriyya peygamberin sözlerinin hepsi de bu ayetlerde Arap dilinin en beliğ sanatlarıyla nakledilmektedir.

“MEVALİ” NEDİR?

“ موالىMevali” sözcüğü, “Asabe; bir kimsenin çocuğu yerine geçecek ve onun mirasını devralacak kimseler” demektir.[10] Bu ayetlerde sözcüğe “malların idaresinde, daha çok da siyasî ve dinî işlere önderlik hususunda Zekeriyya peygambere halef olacak kimseler” anlamını vermek daha doğru bir yaklaşım olur. Zekeriyya peygamber Allah’tan bu türde bir halef için talepte bulunmaktadır. Bu talepten, o dönemde bir nevi veliaht edinmenin gelenek olduğu anlaşılmaktadır.

Eski eserlerde Zekeriyya peygamberin eşinin adına ve soyuna dair bir takım nakiller de yer almaktadır. Ne var ki, bu nakiller sağlam dayanaktan yoksun, güvenilir olmayan nakillerdir. Bu nedenle “Zekeriyya peygamberin eşi” diyerek geçiyor, Rabbimizin bildirdiği ile yetinmeyi uygun görüyoruz.

7.“Ey Zekeriyyâ! Şüphesiz biz sana bir delikanlıyı – o’nun ismi Yahyâ’dır-müjdeliyoruz. Bundan önce o’na hiçbir adaş yapmadık.

Bu ayet, Rabbimizin Zekeriyya peygamberin içtenlikle yapmış olduğu duaya karşılık verişidir.

Bize göre bu ayet, üzerinde durulması gereken üç önemli hususu içermektedir:

1- Rabbimiz, “çocuk” veya “oğul” yerine “gulam” sözcüğünü kullanmış ve Zekeriyya peygambere adı Yahya olan bir “gulam” vereceğini bildirmiştir. “ غلام Gulam”, “ergenleşmiş, ihtilam olma çağına gelmiş, bıyığı terleyen oğlan”, “doğumundan ihtiyarlığa kadar olan dönem” demektir.[11] İnsanın bu çağı “delikanlılık” olarak ifade edilir. Kimse anasından delikanlı olarak doğamayacağına göre, Rabbimiz bu ifade ile doğacak çocuğun erkek olacağını, büyüyüp bir delikanlı olacağını ve Zekeriyya peygamberin beklentilerini yerine getireceğini bildirmiş olmaktadır.

2- “ يحيىYahya”, “yaşayacak, yaşar” demektir. Müjdelenen çocuğa bu ismin uygun görülmesi, onun ismiyle yaşayacağını, yani isminin hep manevî değerlerle anılacağını, hiç unutulmayacağını, ya da ona verilecek ilim [hikmet, Kitap] ile toplumların manen canlanacağını göstermektedir. Doğacak çocuğu bu ismin verilmesinin bir başka sebebinin de onun kısır annesinin rahmini canlandırması olduğu söylenebilir.

3- Doğacak çocuğun isminin ailesine bırakılmayıp bizzat Allah tarafından verilmesi ve daha evvel kimseye bu ismin verilmemiş olması, hem ailesi hem de Yahya için onurların en büyüğüdür.

Çocuğun isminin “Yahya” olarak konması ve bir adaşının bulunmaması, muharref İncil’de şöyle yer almıştır:

60- Ama annesi, “Hayır, adı Yahya olacak” dedi.

61- Ona, “Akrabaların arasında bu adı taşıyan kimse yok ki” dediler.

62- Bunun üzerine babasına işaretle çocuğun adını ne koymak istediğini sordular.

63- Zekeriya bir yazı levhası istedi ve “Adı Yahya’dır” diye yazdı. Herkes şaşakaldı.”[12]

8.Zekeriyyâ: “Rabbim! Karım kısır, ben de son derece kocamışken benim nasıl bir delikanlım olabilir?” dedi.

Bu ayet, Allah’tan aldığı müjde karşısında Zekeriyya peygamberin gizleyemediği şaşkınlığını dile getirmektedir.

O dönemde Zekeriyya peygamberin 120, karısının 98 yaşında veya Zekeriyya peygamberin 75 yaşında olduğuna dair rivayetler mevcuttur. Ancak bunlar destekten yoksun söylentilerdir. Yukarıdaki ayette de görüldüğü gibi, Kur’an’da Zekeriyya peygamberin eşine ait, kısırlığı dışında bir bilgi bulunmamaktadır. Nitekim Enbiya suresinin 90. ayetindeki “Ve onun için eşini düzelttik [doğum yapmaya elverişli hâle getirdik]” ifadesinden de Zekeriyya peygamberin eşinin yaşlılık sebebiyle değil, yapısal bir bozukluk sebebiyle kısır olduğu ve bu bozukluğun düzeltilerek bünyesinin doğuracak bir niteliğe kavuşturulduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, Zekeriyya peygamberin şaşkınlığının sebebi, o güne kadar kısır olan karısının çocuk doğuracak olmasıdır, yoksa karısının gençleştirilerek doğum yapacak olması değildir.

Böyle bir meraklı şaşkınlık, İbrahim peygamber ve eşinde de meydana gelmiştir:

72.İbrâhîm’in karısı dedi ki: “Vay be! Ben mi doğuracağım! Ben kocası işe yaramaz bir zavallıyım, bahtsız, mutsuz bir kadınım. Şu kocam da yaşlı bir adam! Şüphesiz bu, çok tuhaf bir şey!”(Hud/ 72)   

9.Allah dedi ki: “Öyledir! Rabbin buyurdu ki, ‘o, Bana kolaydır. Bundan önce de Ben seni, sen hiçbir şey değilken oluşturmuştum.’”

Bu ayette Rabbimiz, kendisine verilen müjdeye sanki biraz şüphe duyduğunu belirtir bir heyecanla yaklaşan Zekeriyya peygambere, yine merhametle karşılık vermektedir.

AYETİN CÜMLE YAPISI

Ayette geçen “Rabbin buyurdu ki …” ifadesi, bu ifadenin Allah’tan başka biri tarafından söylendiği izlenimini uyandırmaktadır. Nitekim birçok mealde bu ifadenin başına bir parantez açılıp “Melek”, “Cebrail” gibi eklemeler yapılmıştır. Hâlbuki bir azamet ve ciddiyet ifadesi olan bu sözleri Allah söylemiştir. Bu tür ifadelere Kur’an’da çokça rastlanmaktadır (Nahl/102, Bakara/97).

Özellikle belirtmek gerekir ki, bu ifade tarzı insanlar arasında da cari bir uygulamadır. Bazı durumlarda hükümdarlar da bu tür hitaplar kullanarak hem kendi azametlerini hissettirir, hem de hitap ettikleri kimseleri onurlandırmış olurlar. Şöyle ki: Halktan biri, büyük bir vaatte bulunan hükümdarın vaat ettiği şeye kendisini lâyık görmeyerek “O kim, ben kim?” diye şaşkınlık ve umutsuzluk gösterdiğinde, hükümdar da hem vaadine inandırmak, hem de ahdini yerine getiren biri olduğunu göstermek için o kişiye “Senin hükümdarın böyle istiyor!” şeklinde cevap verir. Böylece hem o kişinin yapılan vaade kendini lâyık görmesini sağlamış, hem de kendisinin verdiği söze bağlı bir hükümdar olduğunu göstermiş olur. Ayetteki “Rabbin buyurdu ki …” ifadesi de böyle bir ifadedir.

Rabbimiz bu ayetteki sözleri ile “fail-i mutlak”, “kadir-i mutlak” ve “halik-ı mutlak” olduğunu, yani dilediği zaman, dilediğini dilediği gibi yaratacağını beyan etmektedir. Yaşlı bir adam ile kısır bir kadından çocuk meydana getirmenin O’nun için kolay bir şey olduğunu bildiren bu beyan, aynı zamanda O’nun bir bakireden babasız çocuk meydana getireceğine de işaret etmektedir.

10.Zekeriyyâ, “Rabbim! Bana bir alâmet ver” dedi. Allah, “Senin alâmetin, sapasağlam olduğun hâlde, üç gece insanlarla konuşmamandır” buyurdu.

Burada, Zekeriyya peygamberin bir alâmet talebinde bulunduğu ve bu talebinin kabul edildiği görülmektedir. Yüce Allah’ın bildirdiğine göre, alâmet, sapasağlam olmasına rağmen Zekeriyya peygamberin üç gece dilinin tutulması, istese de konuşamamasıdır.

Zekeriyya peygamberin bu talebinden Âl-i Imran suresinde de bahsedilmektedir:

41.Zekeriyyâ: “Rabbim! Benim için bir alâmet/gösterge göster” dedi. Allah: “Senin alâmetin/ göstergen, işaretle hariç, insanlara üç gün, konuşmamandır. Ve Rabbini çok an, her zaman noksan sıfatlardan arındır” dedi.–(Âl-i Imran/ 41)  

Zekeriyya peygamberin buradaki alâmet talebi, tıpkı İbrahim peygamber gibi, kalbinin mutmain olmasına yöneliktir

260.Bir zamanlar İbrâhîm de, “Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” demişti. Allah, “İnanmadın mı ki?” dedi. İbrâhîm, “İnandım, fakat kalbim tüm soru işaretlerini gidererek rahata kavuşsun diye” dedi. Allah, “Hemen kuşlardan dördünü tut da onları kendine alıştır. Sonra her dağın üzerine onlardan bir parça bırak. Sonra da kuşları çağır, koşa koşa sana gelecekler. Ve bil ki, Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır” dedi.(Bakara/ 260)

Dikkat edilirse, konumuz olan ayette “üç gece” olarak bildirilen konuşmama süresi, Âl-i Imran suresinde “gündüzler” denilmek suretiyle “üç gün” olarak belirtilmiştir. Buradan da konuşamamanın üç gün üç gece süreceği anlaşılmaktadır. Çünkü Arap örfünde günler zikredilince, o günler geceleriyle beraber; geceler zikredilince de o geceler günleriyle beraber algılanır.

11.Zekeriyyâ, bunun üzerine mihraptan; özel makamından toplumunun karşısına çıkıp onlara, daima/her zaman Allah’ı tüm noksanlıklardan arındırmalarını işaret etti.

Ayette geçen “mihrab” sözcüğü “karargâh, ibadethane” demektir. Bu sözcükle burada Zekeriyya peygamberin mabetteki özel odası kastedilmiştir. Hatırlanacak olursa, “mihrab” sözcüğü Sad suresinin 21. ayetinde de geçmişti. Ayette geçen “vahy” sözcüğü burada “işaret ile anlatma” anlamında olup bu sözcükle ilgili geniş açıklama Necm suresinin 10. ayetinin tahlilinde verilmiştir.[13] Ayette geçen “sabah akşam” ifadesi “daima, her zaman” anlamına gelmektedir. Bu ifadenin “bir sabah, bir akşam” demek olmadığı da Nass suresinin tahlilinde açıklanmıştır.[14]

Ayette geçen “tesbih” sözcüğü kısaca; “Rabbimizi arındırmak” demektir. Bu sözcükle ilgili geniş açıklamalar da Kaf suresinin 39, 40. ayetlerinin tahlilinde mevcuttur.[15]

12-15.“Ey Yahyâ! Kitab’ı kuvvetle al!” O henüz çocuk iken o’na yasa, tarafımızdan sevecenlik ve temizlik verdik ve o, Allah’ın koruması altına çokça girmiş biriydi. Ve anne-babasına çok iyi davranandı. Ve o bir zorba ve itaatsiz biri olmadı. Ve doğurulduğu gün ve öleceği gün ve yeniden diri olarak kaldırılacağı gün o’na selâm olsun!

Kur’an’da Yahya peygamber ile ilgili olarak, buradaki ve Âl-i Imran suresindeki ayetler dışında bir bilgi verilmemiştir.

Hıristiyan kaynaklarındaki bilgiler ise şöyle özetlenebilir:

Luka İnciline göre Yahya (a.s) , İsa’dan (a.s) 6 ay büyüktü ve anneleri kardeş çocukları idi. Kendisine 30 yaşında peygamberlik verilmişti. Yuhanna İnciline göre Yahya (a.s) görevine Ürdün’de insanları Allah’a çağırmakla başladı. O şöyle derdi: “Ben, Rabbin yolunu düzeltin diye çölde çağıranın sesiyim. (Yuhanna I: 23)

Markos’a göre: “Yahya çölde vaftiz ederdi ve günahların bağışlanması için tevbe vaftizini o vaaz eylemişti. Bütün Yahudi köylüleri ve bütün Kudüslüler ona çıkıyorlardı ve günahlarını itiraf edip Erdin ırmağında onun tarafından vaftiz olunuyorlardı.” (Markos I; 4-5) Bu nedenle o John the Baptist (Vaftizci Yahya) olarak biliniyordu ve İsrailoğulları onu bir Peygamber olarak kabul ediyorlardı. (Matta 21: 26) İsa (a.s), Yahya (a.s) hakkında şöyle demiştir: “Kadınlardan doğanlar arasında Vaftizci Yahya’dan daha büyüğü çıkmamıştır. (Matta 12: 11) “Yahya’nın devetüyünden elbiseleri ve belinde deriden kuşağı vardı. Yediği çekirge ve yaban balığı idi.” (Matta 3: 4) Yahya (a.s) “Tövbe edin, çünkü göklerin melekûtu (saltanatı) yakındır” derdi. (Matta 3: 2) Bununla Hz. İsa’nın (a.s) peygamberlik görevine başlamasının yakınlaştığını ifade etmek istiyordu. Onunla ilgili Kur’an da aynı şeyi tasdik etmektedir: “… o (Yahya) Allah’tan olan bir kelimeyi doğrulayacaktır” (Al-i İmran 39) Bu nedenle ona Hz. İsa’nın “ayeti veya onun işareti” de denmiştir. Yahya insanları oruç tutmaya ve namaz kılmaya davet etmiştir. (Matta 9: 14; Luka 5: 33, 11: 1) O insanlara şöyle derdi: “İki gömleği olan hiç olmayana versin, yiyeceği olan kimse de böyle yapsın.” (Luka 3: 11) İsrailoğulları’ndan Ferisilerin ve Sadukilerin sapık âlimlerinin vaftiz için geldiklerini görünce onları azarlayarak şöyle demiştir: “Ey engerekler nesli, gelecek azaptan kaçmayı size kim gösterdi? İçinizden babamız İbrahim’dir diye gururlanmayın… Balta ağaçların kökü dibinde yatıyor. İyi meyve vermeyen bir ağaç kesilir ve ateşe atılır.” (Matta 3; 7-10) Yahya’nın (a.s) insanları Hakka davet görevini ifa ettiği dönemin kralı Herod Antipas Roma Medeniyetinden o denli etkilenmişti ki, topraklarında günah ve kötülüğün serbestçe yayılmasına neden oluyordu. Herod, kardeşi Phileip’in karısı Herodias’ı meşru olmayan bir şekilde evine almıştı. Yahya (a.s) onu uyarıp işlediği bu günaha karşı sesini yükselttiğinde Herod onu yakalattı ve hapse gönderdi. Bununla birlikte Herod onun dindarlığına ve doğruluğuna saygı duyuyor ve onun halk arasında sahip olduğu saygınlığından korkuyordu. Bunun aksine Herodias, Yahya’nın halk arasında yaymaya çalıştığı ahlâkî duyarlılığın kendisi gibi kadınları hedef aldığını ve onları halkın gözünden düşürdüğünü düşünüyordu. Bu nedenle ondan nefret ediyor ve onu öldürmek istiyor, fakat buna güç yetiremiyordu. Bir müddet sonra önüne bir fırsat çıktı. Herod’un doğum gününde Herodias’ın kızı raksetti ve bu Herod’un o kadar hoşuna gitti ki: “Ne dilersen dile benden, her istediğini sana vereceğim” dedi. Kız, annesine ne isteyeyim diye sordu. Annesi: “Vaftizci Yahya’nın başını iste!” dedi. Kız, krala gitti ve Vaftizci Yahya’nın başını bir tabak içinde istediğini söyledi. Herod bunu duyunca üzüldü, fakat sevdiği kızın bu isteğini reddedemedi. Yahya’yı (a.s) hapiste öldürttü ve başını bir tabak içinde rakseden kıza sundu. (Matta 14: 3-12; Markos 6: 17-29; Luka 3: 19-20)[16]

12. ayette hitap muhataba yöneltilerek sanki muhatap Yahya peygambermiş ve o da o sırada oradaymış gibi “Yahya!” diye seslenilmiş ve böylece İltifat sanatı yapılmıştır. Bu hitap aynı zamanda Yahya peygamberin büyüdüğünü ve görev başına geçtiğini anlatmaktadır.

Yahya peygamber ile ilgili olan bu ayet grubunda hem ona sunulan nimetler hem de onun bazı özellikleri bildirilmektedir. Bu ayetlere göre, Yahya (as) “hikmet verilen, sevecenlik bahşedilen, arınık, çok takva sahibi, ana babasına iyi davranan, zorba ve asi olmayan” bir kişidir. Âl-i Imran suresinin 39. ayetinde belirtildiğine göre de “Allah’tan olan bir kelimeyi [İsa’yı] doğrulayan, bir önder, iffetli, iyi insanlardan biri ve peygamber” bir kişidir. Yüce Allah’ın“Ve doğurulduğu gün ve öleceği gün ve yeniden diri olarak kaldırılacağı gün ona selâm olsun!”şeklindeki ifadesi ise Yahya peygamber için bir garanti belgesi hükmündedir. Böyle bir garantiye sahip olmak, dünya ve ahiret nimetlerinin en büyüğüdür. Surenin 33. ayetinde aynı garantinin İsa peygamber için de verildiği görülecektir. Bu ifadede yer alan “yevm [gün]” sözcüğü burada “an” anlamındadır. Daha önce birçok kez belirttiğimiz gibi, Arapçadaki “yevm [gün]” sözcüğü, yerine göre “an”, yerine göre “gün” ve yerine göre de “devir” anlamlarında kullanılmaktadır.

Yahya peygambere verilen bu nimetler, babasının [Zekeriyya peygamberin] duasının kabul edildiğini ve kendisine istediklerinden daha fazlasının bağışlandığını göstermektedir.

Yahya peygamberin Allah’ın emri ile tutacağı kitabın hangi kitap olduğuna gelince: Bu kitabın Tevrat olduğu söylenebileceği gibi, ona indirilmiş özel bir kitap olduğu da düşünülebilir. Zira ayetteki “ona hükm vermiştik” ifadesi bunu akla getirmektedir.

MERYEM VE İSA PEYGAMBERİN DOĞUMU

Surenin 16–34. ayetlerinde çok önemli bir konu yer almaktadır. Biz, hem Müslümanlar hem de Ehl-i Kitap için büyük önem arz eden bu konunun doğru anlaşılmasını sağlamak amacıyla, Kur’an’ın Meryem ve İsa peygamberin doğumu hakkında verdiği bilgileri, Zekeriyya peygamber kıssasında yaptığımız gibi, önce toplu olarak sunmayı ve sonra ayetlerin tahliline geçmeyi uygun görüyoruz:

16.Kitap’ta Meryem’i de an! Hani o, ailesinden/yakınlarından ayrılarak doğu tarafında bir yere kaçıp gitmişti.

17.Sonra ailesiyle/yakınlarıyla kendisi arasına bir perde edinmişti de Biz ona ruhumuzu/ilâhî mesajımızı gönderdik, sonra ruhumuzu/mesajlarımızı getiren elçi, Meryem’e mükemmel bir beşerî örnek verdi.

18.Meryem: “Ben senden Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] sığınırım. Eğer sen Allah’ın koruması altına girmiş birisi/takî isen…” dedi.

19.Elçi/Zekeriyyâ: “Ben sadece, sana tertemiz bir delikanlı bağışlamam/bağışlamak için, Rabbinin elçisiyim” dedi.

20.Meryem: “Benim nasıl delikanlım olabilir? Bana hiçbir beşer dokunmamıştır. Ben bir yasa tanımaz/iffetsiz biri de değilim” dedi.

21.Elçi: “Öyledir! Rabbin buyurdu ki: Babasız çocuk vermek, Bana pek kolaydır. Hem Biz, onu nezdimizden insanlara bir alâmet/gösterge ve rahmet yapacağız.” Ve o gerçekleştirilmiş bir iş oldu.

22.Sonunda Meryem/delikanlıya gebe kaldı. Sonra da O’nunla uzak bir yere kaçtı gitti.

23.Sonra doğum sancısı onu bir hurma kütüğüne tutunup dayanmaya zorladı. “Keşke bundan önce ölseydim ve büsbütün unutulan biri olsaydım!” dedi.

24-26.Sonra ona; Meryem’e aşağısındaki kişi; Zekeriyya seslendi: “Sakın üzülme, Rabbin alt tarafında bir su arkı akıttı. Hurma kütüğünü kendine doğru silkele, üzerine olgunlaşmış taze hurmalar düşsün. Sonra ye-iç, gözün aydın olsun. Sonra eğer beşerden birini görürsen, ‘Ben Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] bir oruç adadım, onun için bugün hiçbir kimseyle konuşmayacağım’ de.”

27-28.Sonra Meryem, çocuğunu yüklenerek toplumuna getirdi. Toplumu dediler ki: “Ey Meryem! Doğrusu sen görülmemiş bir şey yaptın. Ey Hârûn’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kişi değildi, annen de yasa tanımaz/iffetsiz bir kadın değildi.”

29.Bunun üzerine Meryem ona; doğum anında aşağısında bulunan kişiye; Zekeriyya’ya işaret etti, ondan gelişmeleri açıklamasını istedi. Zekeriyya, Meryem’in zina etmeden çocuğu doğurduğuna kefil olup çocuğun ma’bedde yetiştirilmesini istedi. Onlar, “Biz, yüksek mevkide olan kişiler, henüz ergenlik çağına gelmemiş birine nasıl söz söyleriz/yüksek mevkide olan kişiler henüz ergenlik çağına gelmemiş birine nasıl söz söyler?” dediler.

34.İşte bu, hak söze göre, hakkında ihtilâf edip durdukları, “30.Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber yaptı. 31.Beni, ben nerede olursam olayım mübarek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmayı] ve zekâtı/vergiyi yükümlülük olarak ulaştırdı. 32.Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse yaptı. Ve beni bir zorba, mutsuz biri yapmadı. 33.Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden diriltileceğim gün, selâm benim üzerimedir. 36.Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O’na kulluk edin, işte bu, dosdoğru yoldur” 34.diyen Meryem oğlu Îsâ’dır.

Not: Resmi Mushaf’ta Îsâ ile ilgili pasajlardaki âyetler, gaflet veya ihanetten –teknik ve anlam bilgisi açısından– hatalı olarak tertip edilmiştir. Bu tertip sonucu Îsâ, insan/beşer olmaktan çıkarılmış; beşikte konuşturulmuş, göklere yükseltilmiş ve sonrada gökten yere ineceği inancı oluşturulmuştur.

Bütün bunlar, pasajdaki cümlelerin yerini değiştirmek ve oluşturulan kıraat farklılıklarını esas alma sûretiyle yapılmıştır. Biz teknik ve anlam bilgisi gereği pasajı, 16-34, 36 tertibiyle sunduk.

35.Hani bir zaman İmrân’ın karısı: “Rabbim! Kesinlikle ben, karnımdakini tam hür olarak senin için adadım. Sen de benden kabul et, şüphesiz Sen en iyi işitensin, en iyi bilensin” demişti.

36.Onu doğurunca da: “Rabbim, şüphesiz ben, onu kız doğurdum; – Hâlbuki Allah onun doğurduğu şeyi daha iyi bilir- erkek, kız gibi değildir. Ve şüphesiz ona Meryem adını verdim. Ve şüphesiz ben, onu ve soyunu şeytan-ı racimden; kovulmuş/ katil, asılsız söz ve düşünce üreten, karanlığa taş atan şeytandan sana sığındırırım” dedi.

37.Bunun üzerine Rabbi Meryem’i güzel bir kabul ile kabul etti. Ve onu güzel bir bitki olarak bitirdi ve ona; Meryem’e, İsa’yı gayri meşru şekilde doğurmayıp Allah’ın iradesi çerçevesinde babasız doğuruşuna Zekeriyyâ’yı kefil kıldı. Zekeriyyâ ne zaman onun üzerine/özel odaya girse, onun yanında bir rızık bulurdu. Zekeriyyâ, “Ey Meryem! Bu sana nereden?” dedi. Meryem de: “O, Allah katındandır” dedi. Şüphesiz Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır. (Âl-i Imran/ 35–37)  

42,43.Ve hani haberci âyetler. “Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni tertemiz biri yaptı ve seni âlemlerin kadınlarına seçti. Ey Meryem! Rabbine saygılı ol, O’na boyun eğip teslimiyet göster ve Allah’ı birleyen erkeklerle beraber sen de Allah’ı birle!” demişlerdi.

44.İşte bu, algılama imkânının olmadığı, geçmişin önemli haberlerinden sana vahyettiklerimizdir. Ve Meryem’e hangisi kefil olacağına kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin. Onlar tartışırlarken de sen yanlarında değildin.

45-46.Hani bir zaman haberci âyetler: “Ey Meryem! Allah seni, Kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor. Onun adı, Meryem oğlu Îsâ Mesih’tir. Dünya ve âhirette saygındır. Ve O, yaklaştırılanlardan ve sâlihlerdendir. Yüksek mevkide bulunarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşacaktır da. 48Ve Allah, O’na kitabı, haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri ve Tevrât ile İncîl’i öğretecek.(Âl-i Imran/ 42- 48)    

12.Ve Allah, ırzını bir kale gibi koruyan İmrân kızı Meryem’i de örnek verdi. İşte Biz onu vahyimizle az da olsa bilgilendirdik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını doğrulayıp uyguladı ve sürekli saygıda duranlardan oldu.(Tahrim/ 12)

91.Ve o, ırzını titizlikle koruyan kadın; işte Biz, onu güvenli bilgimizle bilgilendirdik. Ve kendisini ve oğlunu âlemler için bir alâmet/gösterge yaptık.(Enbiya/ 91)

50.Ve Biz, Meryem’in oğlunu ve Îsâ’nın annesini bir alâmet/ gösterge yaptık ve ikisini, yerleşmeye uygun, suyu olan bir tepeye yerleştirdik.(Müminun/ 50)

171.Ey Kitap Ehli! Dininizde aşırılığa gitmeyin. Ve Allah hakkında gerçek dışı bir şey söylemeyin. Meryem oğlu Îsâ Mesih, sadece Allah’ın elçisi ve Meryem’e ilka ettiği/ulaştırdığı kelimesi ve Kendisinden bir ruhtur, vahiy aracılığı ile doğmuş biridir. Artık Allah’a ve elçilerine inanın. Ve “Üçtür” demeyin. Son verin, sizin için daha iyi olur. Allah, ancak bir tek ilâhtır. O, Kendisi için bir çocuk olmasından arınmıştır. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca O’nundur. “Tüm varlıkları belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyarak, destekleyerek uygulayan” olarak Allah yeter. (Nisa/ 171)

16, 17. Ayetler:

16.Kitap’ta Meryem’i de an! Hani o, ailesinden/yakınlarından ayrılarak doğu tarafında bir yere kaçıp gitmişti.

17.Sonra ailesiyle/yakınlarıyla kendisi arasına bir perde edinmişti de Biz ona ruhumuzu/ilâhî mesajımızı gönderdik, sonra ruhumuzu/mesajlarımızı getiren elçi, Meryem’e mükemmel bir beşerî örnek verdi.

MERYEM

“ مريمMeryem” sözcüğü “ مفعلmef’al” kalıbında bir sözcüktür. Sözcüğün “bir yerden ayrılmak”[17] anlamındaki “ رامrame” fiilinden türemiş olması mümkündür. Ancak bu ismin Kitab-ı Mukaddes’te iki yerde Musa peygamberin kızkardeşinin adı olarak geçmesi, sözcüğün İbraniceden geldiğini göstermektedir.[18] Yeni Ahid [İncil]’de bu sözcük Marim, Maria ve Mariamme tarzında 53 kez yer alır. Bu sözcüklerin kesin anlamı net olarak bilinmemektedir.  Yorumcular tarafından, “Meryem” sözcüğü ile ilgili, “deniz damlası”, “deniz yıldızı”, “tanrıya bağlı”, “tanrıyı seven”, “hanımefendi”, “ışık veren”, “şişman”, “prenses”, “mağrur”, “güzel kimse”, “kâmil kimse” gibi anlamlar ileri sürülmüştür.[19]

“Meryem” sözcüğü Kur’an’da 34 kez isim şeklinde, 1 kez de “o” zamiriyle işaret edilmek suretiyle toplam 35 kez geçmektedir.

Meryem’in kimliği ve ailesi hakkında yazılıp çizilenlerin ekserisi hayal ürünü olup bu konuda Hıristiyan kaynaklarında da yeterli bilgi ve belge yoktur. Dolayısıyla, Meryem’in anasının adının “Hanna” olduğu, onun da Zekeriyya peygamberin baldızı olduğu, Zekeriyya peygamberin eşinin [yani Meryem’in teyzesinin] adının “Elizabet” olduğu yönündeki nakiller kesinlik arz etmemektedir.

Çünkü Taberî Tarihi’nde de olduğu gibi, bu nakiller kesin olmayan Hıristiyan kaynaklarına dayanmaktadır:

Hıristiyanlar, Meryem’in İsa’ya on üç yaşında gebe kaldığını, İsa göğe kaldırılıncaya [!] kadar otuz iki yıl ve birkaç gün dünyada kaldığını, Meryem’in İsa’nın (as) göğe kaldırılmasından sonra altı yıl daha yaşadığını iddia ederler. Buna göre Meryem elli küsur yaşında vefat etmiş demektir.[20]

Bu durumda yapılacak şey, her zaman olduğu gibi Kur’an’daki bilgilerle yetinmektir. Kur’an’da Meryem’in anası babası ile ilgili geniş bilgi verilmemekle birlikte, Âl-i Imran suresinin 35. ayetinden anlaşıldığı kadarıyla babasının adı Imran’dır.

Meryem’in doğumu ile ailesinden ayrılışı arasındaki yaşamına dair Kur’an’da herhangi bir bilgi verilmemiştir. Konumuz olan ayetlerde verilen bilgiler, Meryem’in yetişkinlik çağına ait bilgilerdir.

Yukarıdaki ayetlere göre Meryem, ehlinden [ailesinden ve yakınlarından] ayrılıp tek başına doğuda bir bölgeye gitmiştir. O dönemde Meryem’in kaç yaşında olduğu ve ehlinden hangi sebeple ayrıldığı konularında herhangi bir bilgi yoktur.

Ayette geçen “ إنتباذintibaz” sözcüğü “eldeki şeyi öne veya arkaya fırlatıp atmak, tek başına ayrılma, uzaklaşma, ilişik kesme” anlamındadır.[21] Nitekim bir kimsenin insanlardan uzak bir köşeye oturması da “intebeze” sözcüğüyle ifade edilir. Dolayısıyla Meryem’in kendi evinin doğu taraftaki odasına veya mabedin doğu köşesine çekildiği yolundaki yorumlar sözcüğün anlamına ve ayetin ruhuna aykırıdır. Sözcüğün ifade ettiği anlama göre Meryem yakın çevresinden kopmuş, onlardan ayrılıp uzaklara gitmiştir. Kısacası Meryem evden kaçan kızdır. Durumun böyle olduğu, 17. ayetteki “ehliyle kendisi arasına bir perde edinmişti” ifadesinden de anlaşılmaktadır. Çünkü bu ifade, onun kendisiyle ailesi arasına bildiğimiz bez perde çektiği anlamına değil, ailesinden mesafelenip uzaklaştığı, ailesiyle irtibatı kestiği anlamına gelir. Bunun bir örneği de Sad suresinin 32. ayetindeki “Ben, hayır [servet, çıkar] sevgisini, Rabbimin zikrinden dolayı sevdim. -Sonunda onlar perdenin arkasına girdiler.-” ifadesinde görülmektedir.

Meryem’in ailesini terk etmesinin sebebi olarak “hayız gördüğü için utanmıştı” veya “hamileliği bahanesiyle uzaklaşmıştı” tarzında yapılan yakıştırmalar, ayetin orijinal anlamını bozmaktan başka bir şey değildir. Bizim kanaatimize göre Meryem sorunludur ve sorunları sebebiyle yakın çevresinden uzaklaşmıştır. Meryem’in sorununun ne olduğunu anlama konusunda Âl-i Imran suresinin 36, 37, 42 ve 43. ayetlerindeki bazı ifadeleri birer ipucu olarak değerlendirmek mümkündür.

Bu ayetlerde yapılmış olan vurgulardan hareket edilerek olayların gelişimi ve Meryem’in sorunları hakkında bazı tahminler yürütülebilir:

Meryem, erkek çocuk isteyen ve bekleyen, çocuk kız olunca da pek sevinmeyen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Imran’ın karısının “Onu kız doğurdum” ifadesinin hemen arkasından gelen Rabbimizin “-hâlbuki Allah onun doğurduğu şeyi daha iyi bilir-” şeklindeki ifadesi, Meryem’in Imran’ın karısının zannettiği ve ayette dile getirdiği gibi olmadığını göstermektedir.

Diğer taraftan Âl-i Imran suresinin 37. ayetindeki “Ve onu güzel bir bitki olarak bitirdi”ifadesi de, Meryem’in normal bir insan özelliğinden çok bir bitki özelliği taşıdığını düşündürmektedir. Bir insanın bitki özelliğinde olması Rabbimizin yaratılış kanunlarına ters değildir.

Çünkü insanın yaratılış aşamalarından birisi de bitkilik evresidir:

17.Ve Allah, sizi yeryüzünden bir bitki olarak bitirdi. (Nuh/ 17)   

Meryem’in daha sonra erkeksiz hamile kaldığı da göz önüne alınırsa, bitki özelliğinde olması onun tıpkı çiçekli bitkilerin çoğunda görüldüğü gibi “erselik” yapıda olduğu, yani vücudunda hem erkek hem dişi üreme organı bulunduğu ihtimalini ortaya çıkarır ki, bizim kanaatimiz de bu yöndedir.

Bu kanaatimizi doğrulayan bir husus da Âl-i Imran suresinin 42. ayetindeki “seni âlemlerin kadınlarına seçti” ifadesidir. Çünkü bu ifade ile belirtilen seçkinlik, Meryem’in meziyetleri dolayısıyla diğer kadınlardan üstünlüğünü değil, onun biyolojik farklılığını, fazlalığını, fizikî bakımdan diğer kadınlarla aynı yapıda olmadığını anlatmaktadır.

Meryem’in erselik yapıda olması, ehlini terk edip uzak bir yerde tek başına yaşamaya gitmesinin sebebini de izah etmektedir. Yani Meryem, her problemli insanın yapabileceği gibi, bünyesindeki bu farklılığın meydana getirdiği psikolojik sıkıntı ile evini terk etmiştir.

Ayrıca Meryem’in (20. ayette görüleceği üzere) “Bana bir beşer dokunmamıştır” şeklindeki ifadesi de, onun erselik yapıda olmasına uygun bir ifadedir. Çünkü Meryem “Bana bir erkek dokunmamıştır” dememiş, hem erkek hem kadın için söz konusu edilebilecek bir ifade kullanmıştır.

Enbiya/91’de Meryem’e raci zamir müennes kullanılırken, Tahrim/ 12’de müzekker kullanılmıştır.

Bütün bunlardan başka, Meryem’den rükû eden erkekler ile beraber rükû etmesinin istenmesi de çok ilginçtir. Yani Meryem’e haniflik konusunda erkek olarak görev yapması bildirilmiştir. Ayetteki “er-Rakiîn” ifadesinin müzekker getirilmesi herhâlde sadece seci’ [kafiye] olsun diye değildir.

Tamamen Kur’an ayetlerindeki ifadelere dayandırdığımız bu tahminler, bilimsel gerçeklerle de hiçbir çelişki göstermemektedir:

Erdişilik hermafroditlik ya da erseliklik olarak da bilinir. Aynı bireyde erkek ve dişi üreme organlarının birlikte bulunması. Çiçekli bitkilerin çoğunda … erdişilik görülür.[22]

Yalancı Erdişilik:  Dişi tipi yalancı erdişilikte yumurtalıkların olmasına karşın ikincil eşey özellikleri ve dış üreme organları erkeğinkilere benzer. Genellikle ergenlik döneminde kadına özgü ikincil eşey özellikleri de gelişir. … Erkek tipi yalancı erdişilikte erbezleri olduğu hâlde ikincil eşey özellikleri ve dış üreme organları kadınınkilere benzer. Bu durumda dölütte erbezlerinin salgıladığı testosteron hormonu bilinmeyen bir nedenle vücuttaki gerekli değişiklikleri gerçekleştirememiştir. En sık rastlanan tipinde dış üreme organları tümüyle kadın üreme organları görünümündedir; ergenlik döneminde kadına özgü ikincil eşey özellikleri belirir. Buna karşılık eşey bezleri [erbezleri] ve eşey kromozomları kişinin erkek olduğunu gösterir. Bu tip bozukluk genellikle kız olduğu sanılan çocuğun ergenlik dönemine girdiği hâlde âdet kanamasının başlamamasıyla tanınır. Vücuttaki dokular erkek eşey hormonlarına çok az ya da hiç yanıt vermediklerinden ve dış üreme organları kadınınkilere benzediğinden çocuk kız çocuğu olarak yetiştirilir. …[23]

MERYEM’E GÖNDERİLEN RUH

Kadr suresinin tahlilinde yaptığımız ayrıntılı açıklamalarda belirttiğimiz gibi, “ruh” sözcüğü Kur’an’da hep “vahiy, ilâhî bilgi” anlamında kullanılmıştır. Dolayısıyla 17. ayetteki“ona ruhumuzu gönderdik” ifadesi de “Meryem’e bir takım ilâhî bilgilerin gönderildiği” anlamına gelmektedir. Ancak bu bilgiler doğrudan Meryem’e vahyedilmemiş, bir elçi vasıtasıyla gönderilmiştir. Bu elçi, o dönemde yaşamış olan Zekeriyya peygamberden başkası değildir. Çünkü Kur’an’dan öğrendiğimize göre, Meryem o dönemde Zekeriyya peygamberin himayesindedir.

Bu ayette “ruhumuzu gönderdik” sözleri ile ifade edilen Meryem’e bilgi verme işlemi, aynı olayı anlatan başka ayetlerde “ruhumuzu üfledik” sözleri ile ifade edilmiştir. Yine Kadr suresindeki açıklamalarda belirttiğimiz gibi, “ruh üfleme” tabiri “az bir bilgi ile bilgilendirmek” demektir. Buna göre, Allah’ın Meryem’e ruhunu göndermesi, elçisi Zekeriyya vasıtasıyla Meryem’e bir takım bilgiler yollaması anlamına gelmektedir. Elçinin Meryem’e örnek gösterdiği mükemmel beşer ise o gün henüz bir bebek olan Yahya peygamberdir. Çünkü Yahya peygamber de kısır anası tarafından daha önce Zekeriyya peygambere verilmiş bu bilgi ile dünyaya getirilmiştir.

Özetlemek gerekirse; daha önce kendisine verilmiş olan ilâhî bilgiyi Meryem’e iletmekle görevlendirilen Zekeriyya peygamber, bu bilgi sayesinde bir erkeğe gerek olmadan çocuk doğurabileceğini Meryem’e anlatarak görevini yapmış, bu bilginin doğruluğuna kanıt olarak da bebek Yahya’yı göstermiştir. Âl-i Imran suresinin 42, 43. ayetlerinde sözü edilen melekler de Zekeriyya peygamber ile Meryem’e gönderilen ayetlerdir.

 تمثّلTEMESSÜL

“ تمثّلTemessül” sözcüğünün esas anlamı “örnek vermek” demektir. Bununla beraber sözcük, ikinci, üçüncü anlam olarak “insan şekline girmek” manasında da kullanılmıştır.[24]  Kur’an ile ilgili çalışma yapanlar, genellikle sözcüğün esas anlamı yerine uzak anlamını tercih etmişlerdir. Böyle olunca da Meryem’e haberci olarak Cebrail’in geldiği, korkmasın diye de Cebrail’in ona bir delikanlı kılığında göründüğü yorumları ortaya çıkmıştır.

Biz “temessül” sözcüğünün esas anlamı ile çevrilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Sözcüğün burada asıl anlamıyla değerlendirilmesi, yukarıdaki alıntıda geçen İncil’in şu ifadesi ile de uyum göstermektedir:

36.- Bak, senin akrabalarından Elizabet de yaşlılığında bir oğula gebe kaldı. Kısır bilinen bu kadın şimdi altıncı ayındadır.[25]

18. Ayet:

18.Meryem: “Ben senden Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] sığınırım. Eğer sen Allah’ın koruması altına girmiş birisi/takî isen…” dedi.

Bu ayette Allah’tan mesaj getiren elçiye Meryem’in verdiği tepki dile getirilmiştir.

Buradaki “ تقىّtakiyy” sözcüğü “takva sahibi biri” anlamında olabileceği gibi, özel bir isim de olabilir. Bazı kaynaklarda Meryem’in bulunduğu kentte “Takiyy” adında adı kötüye çıkmış, günahkâr bir adamın varlığından bahsedilmektedir. Eğer bu bilgi doğru ise, Meryem’in, yalnız başına yaşadığı yerde kendisine yaklaşan kişinin o kötü kişi olabileceğini düşünmüş ve taciz edilmekten korkarak “Eğer sen Takiyy adındaki kimse isen” demiş olması mümkündür.

Meryem’in “Eğer sen takiyy [takva sahibi birisi / Takiyy] isen” sözlerinin yer aldığı cümle, bir şart cümlesi olmasına rağmen ayette cümlenin ikinci [ceza] bölümü mevcut değildir. Bu, okuyanların takdirine bırakılmıştır. Bize göre cümlenin ikinci bölümü “Bana dokunma!” veya “Bana zarar verme!” şekillerinde takdir edilebilir.

19. Ayet:

19.Elçi/Zekeriyyâ: “Ben sadece, sana tertemiz bir delikanlı bağışlamam/bağışlamak için, Rabbinin elçisiyim” dedi.

Allah tarafından gönderilen bilgiyi ve mesajları Meryem’e getiren elçi, bu ilâhî bilgi sayesinde Meryem’in zekiy [tertemiz] bir delikanlı anası olacağını söylemek suretiyle, getirdiği bilginin amacını da bildirmektedir.

ZEKİY

Ayette geçen “zekiy” sözcüğü “زكى  zeka” fiilinden gelir. Sözcük lügatlerde “temizlik, paklık, artıp büyümek, feyiz ve bereket” anlamlarına gelir. Zekiy sözcüğü, “ ذ [peltek ze]” ile yazılan ve Türkçeye de geçmiş olan “zeki, zekâ” sözcüklerinden farklıdır.

Buradaki “zekiy sözcüğü; günahlardan arınmış, temiz olarak büyüyüp yetişmiş, peygamber olarak gönderilmek için gerekli olan özelliklere sahip, tertemiz ve nezih anlamlarına gelmektedir. Bu anlamlardan da İsa peygamberin günahlardan uzak bir kişiliğe sahip bulunduğu, tertemiz birisi olarak büyüyüp yetişeceği ve nezahetinin peygamberliğe yaraşır şekilde olduğu anlaşılmaktadır.

Ayetteki “ لآهبliehebe” ifadesi “ ليهبliyehebe” diye de okunmuştur[26]. Bu kıraate göre anlam “Beni Allah sana bir delikanlı versin diye gönderdi” şeklinde olmaktadır.

20. Ayet:

20.Meryem: “Benim nasıl delikanlım olabilir? Bana hiçbir beşer dokunmamıştır. Ben bir yasa tanımaz/iffetsiz biri de değilim” dedi.

Meryem’in “Ben kimseyle temas kurmadım, meşru ilişkide bulunmadım, ben bağiyy, yani gayri meşru ilişki kurmuş biri de değilim” anlamına gelen tepkisi, Âl-i Imran suresinde şu sözlerle bildirilmiştir:

47Meryem: “Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim için çocuk nasıl olur?” dedi. Allah: “Öyledir! Allah dilediği şeyi oluşturur; O, bir işe karar verdiği zaman onun için “Ol!” der, o da hemen olur” dedi.  (Âl-i Imran/ 47)

21. Ayet:

21.Elçi: “Öyledir! Rabbin buyurdu ki: Babasız çocuk vermek, Bana pek kolaydır. Hem Biz, onu nezdimizden insanlara bir alâmet/gösterge ve rahmet yapacağız.” Ve o gerçekleştirilmiş bir iş oldu.

Elçinin [Zekeriyya peygamberin] bu ayette Meryem’e yaptığı açıklama, 9. ayette Allah’ın kendisine indirdiği vahiy ile aynı mealdedir.

Allah’ın elçisi sıfatıyla, doğacak çocuğun [İsa’nın] insanlara bir mucize ve rahmet olacağını bildiren Zekeriyya peygamberin buradaki sözleri, Âl-i Imran suresinde meleklerin ağzından şu şekilde ifade edilmiştir:

45-46.Hani bir zaman haberci âyetler: “Ey Meryem! Allah seni, Kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor. Onun adı, Meryem oğlu Îsâ Mesih’tir. Dünya ve âhirette saygındır. Ve O, yaklaştırılanlardan ve sâlihlerdendir. Yüksek mevkide bulunarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşacaktır da. 48Ve Allah, O’na kitabı, haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri ve Tevrât ile İncîl’i öğretecek.(Âl-i Imran/ 45) 

21. ayetin sonundaki “Ve o gerçekleştirilmiş bir iş oldu” ifadesi, bu sözlerin kime ait olduğuna göre iki türlü anlaşılabilir:

a- Eğer bu sözler Elçi’nin sözlerinin devamı olarak kabul edilirse; “Bu iş kader olarak yazılıp kesinleştirilmiştir” demektir.

b- Yok, eğer Rabbimizin beyanı olarak kabul edilirse; “Meryem ikna oldu ve gebe kalması için yapılması gerekeni yaptı, gerçekleştirdi” demektir.

Biz, hem ayetteki “kadâ” fiiline bakarak, hem de bir sonraki ayetin devamlılık bildiren “fe” edatı ile başlamasını göz önüne alarak ikinci anlamın daha uygun olduğunu düşünüyoruz.

22. Ayet:

22.Sonunda Meryem/delikanlıya gebe kaldı. Sonra da O’nunla uzak bir yere kaçtı gitti.

Bu ayet, Meryem’in ikna olarak elçinin getirdiği bilgi ile hamile kaldığını ve sonra da bulunduğu yerden daha uzak bir yere gittiğini bildirmektedir. Bazı tarihî kaynaklara göre bu yer Beyt el-Lahm [Betlaham] adlı şehirdir.

Meryem’in ikinci kez yer değiştirmesinin sebebini “durumunu saklamak için” diye açıklamak mümkündür. Bu konu Kur’an’da açıkça bildirilmemekle beraber, ayetteki “intibaz” sözcüğü bu açıklamaya delâlet eder mahiyettedir.

Meryem’in hamile kaldığında 13 yaşında olduğu, hamileliğinin kimine göre 9 ay, kimine göre 8 ay, kimine göre 7 ay, kimine göre 6 ay, hatta bazılarına göre 3 saat, bazılarına göre de 1 saat sürdüğü yolunda birçok rivayet varsa da, bunların hepsi dayanaksız ve ciddiyetten uzak nakillerdir.

23. Ayet:

23.Sonra doğum sancısı onu bir hurma kütüğüne tutunup dayanmaya zorladı. “Keşke bundan önce ölseydim ve büsbütün unutulan biri olsaydım!” dedi.

Bu ayette Meryem’in gebelik döneminin sonuna geldiği ve doğurmasının yaklaştığı anlatılmaktadır. Bir hurma ağacının altında doğum sancısı çeken Meryem hem bitkindir hem de kendini çaresiz ve kimsesiz hissetmektedir. “Keşke bundan önce ölseydim ve büsbütün unutulan biri olsaydım!” şeklindeki sözleri, içinde bulunduğu tedirginliğin şiddetini göstermektedir. Bu sözler, doğum sancısı çeken bir kadının söyleyeceği sözler değil, izah edemeyeceği bir şekilde sahip olduğu çocuğunu halkından nasıl gizleyeceğini düşünen bir kadının üzüntüsünü ve pişmanlığını yansıtan sözlerdir. Çünkü hiçbir anne adayı, doğum esnasında çektiği sancı sebebiyle üzülmez ve pişmanlık duymaz.

24–26. Ayetler.

24-26.Sonra ona; Meryem’e aşağısındaki kişi; Zekeriyya seslendi: “Sakın üzülme, Rabbin alt tarafında bir su arkı yaptı. Hurma kütüğünü kendine doğru silkele, üzerine olgunlaşmış taze hurmalar düşsün. Sonra ye-iç, gözün aydın olsun. Sonra eğer beşerden birini görürsen, ‘Ben Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] bir oruç adadım, onun için bugün hiçbir kimseyle konuşmayacağım’ de.”

Doğum öncesindeki birkaç dakikayı nakleden bu ayetlerde Meryem’in şikâyetlerine cevap veren ve ona yol gösteren biri ortaya çıkmıştır. Kim olduğu belirtilmeden ayette “o” veya “kimse” diye bahsedilen kişi, Meryem’e Allah’ın bir su arkı akıttığını haber vermiş, hurmalardan yemesini, sudan içmesini söylemiş, çocukla ilgili olarak gelecek eleştirilere cevap vermemesini ve o eleştirileri yönelten insanlarla konuşmamasını öğütlemiştir. Biz bu kişinin Zekeriyya peygamber olduğu kanaatindeyiz. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Meryem’in bir çocuk doğuracağı haberini vermesi için de o gönderilmişti.

Zekeriyya peygamber doğum esnasında Meryem’in yanına Allah’ın göndermesi ile gitmiş olabileceği gibi, hamile kaldığı günü bildiğinden doğum anını hesaplayarak kendi isteği ile de gitmiş olabilir.

Ayetteki “ من تحتهاmin tahtiha” ifadesi, “ مَنْ تحتهاmen tahtiha” olarak da okunmuştur.[27] “Men tahtiha” ibaresi “alttaki kimse” demektir. Ayetin anlamını belirtmek için “men tahtiha” ifadesi tercihe daha uygun düşmektedir. Ancak ayette geçen “min tahtiha” ifadesindeki “ هاha” zamirini “ağaç”a göndermek suretiyle “ağacın altından” anlamı çıkarmak da mümkündür. Nitekim Zemahşeri’nin beyanına göre Katade bunu tercih etmiştir.[28]

Ayette geçen “ جذعciz’” sözcüğü, hurma ağacının alt kısmını, yani ağacın meyveli olan kısmının altında kalan kısmı ifade etmektedir.[29] Kutrub ise herhangi bir ağacın kök kısmındaki her kütüğün “ciz’” olduğunu söylemiştir.[30]

Buna ve ayetteki “ بbe” harf-i cerrinin cümleye katacağı anlama göre “ جذع  ciz’”sözcüğünün içinde bulunduğu cümle iki şekilde anlamlandırılabilir:

-  Hurma ağacının gövdesini kendine doğru çek ve hareket ettir.

-  Gövdedeki taze ve olgun hurmaları kendine doğru hareket ettir.

Meryem’in hurma ağacını sallaması ile ilgili olarak birçok efsane üretilmiştir. Ağacın kuru ağaç olduğu ama kuru ağaçta keramet olarak taze hurma oluştuğu, hatta sadece hurma değil elma, armut, şeftali, kiraz gibi birçok meyve çeşidinin oluştuğu gibi yorumlar bu tür rivayetlere dayanmaktadır. Ancak ayette bu anlatımları destekleyecek en ufak bir ipucu yoktur. Ayrıca Meryem o esnada bir başkası [Zekeriyya peygamber] tarafından yönlendirildiğinden, gelişen olayların Meryem’le ilişkilendirilmesi de doğru bir yaklaşım değildir.

 الصّومSAVM [ORUÇ] SÖZCÜĞÜNÜN ANLAMI

“ الصّومSavm” kelimesi, “ ترك الآكل والشّرب والكلام والنّكاح[yemeyi, içmeyi, konuşmayı ve cinsel ilişkiyi bırakmak]” demektir.[31]

26.ayetin açık ifadesinden de anlaşıldığı gibi, Lisanü’l-Arab’ın yukarıdaki ifadesi doğru olup “savm” sözcüğü “konuşmamayı” da kapsamaktadır. Bakara suresinin 183–187. ayetlerinde Müslümanlar için zorunlu bir görev olarak belirlenmiş “savm”, yememeyi, içmemeyi, cinsel ilişkide bulunmamayı ve konuşmamayı gerektirmektedir. Fakat birçok lügat ve ilmihal kitaplarında “es-Savmu fi’ş-Şer’i [Şeriatte Oruç]” diye başlıklar atılmış ve “konuşmayı terk” maddesi ihmal edilmek suretiyle “savm”ın “yeme, içme ve cinsel ilişkiyi bırakma” olduğu yazılmıştır. Yapılan bu ihmali sadece sözcüğünün esas anlamını bozan bir hata olarak değerlendirmek doğru değildir. Çünkü bize göre bu ihmal dine karşı yapılmış büyük bir iftiradır. Eğer şeraitte “savm”ın kapsamından “terk-i kelam” çıkarılacaksa, bunun Kur’an’da yer alması, yani bizzat Allah tarafından çıkarılması gerekmektedir. Nitekim Rabbimiz Bakara suresinin 185. ayetinde “… sizden kim o aya [ramazana] tanık olursa o ayı oruçlu geçirsin …” talimatıyla getirdiği yeme, içme ve cinsel ilişki şeklindeki yasaklara 187. ayette “orucun gecesi… size helâl kılındı …” sözleri ile istisna getirmiş ve ramazan ayı gecelerini kapsam dışı bırakmıştır. Dinde belirleme işte böyle olur. Kur’an’da “terk-i kelam”ın “savm”ın kapsamından çıkarıldığına dair herhangi bir veri olmadığına göre, bizim kanaatimiz, oruç tutarken konuşmanın da terk edilmesi gerektiği yönündedir. Kişiyi takva sahibi yapacak olan orucun kimseyi takva sahibi yapmayıp aksine savurgan ve riyakâr biri yapmasının arkasındaki sebep, orucun İslam’daki gerçek anlamından farklı olarak uygulanmasından olsa gerektir.

27, 28. Ayetler:

27-28.Sonra Meryem, çocuğunu yüklenerek toplumuna getirdi. Toplumu dediler ki: “Ey Meryem! Doğrusu sen görülmemiş bir şey yaptın. Ey Hârûn’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kişi değildi, annen de yasa tanımaz/iffetsiz bir kadın değildi.”

Meryem kucağında bir bebekle dönünce kavmi bu durumu şaşkınlıkla karşılamış ve evlenmeden bebek sahibi olması sebebiyle Meryem’i ailesine yakışmayan bir suç işlemekle [zina yapmakla] itham etmiştir.

Dikkat edilirse, kıssada Meryem’in evden ilk ayrılışının “ehlinden” olduğu, bebeği ile geri dönüşünün ise “kavmine” olduğu ifade edilmiştir. Ayrılışındaki ifadeye uygun olarak Meryem’in “ehline” değil de “kavmine” döndüğünün söylenmesi, aradan geçen zaman içinde Meryem’in ehlinden kimsenin hayatta kalmadığı şeklinde yorumlanabilir.

“HARUN’UN KIZ KARDEŞİ”

Ayetteki bu ifade ya Meryem’in Harun adında bir erkek kardeşi olduğu anlamına gelir, ya da onun Harun ailesine mensup biri olduğunu gösterir. Bu tarz hitap şeklinin Arap örfünde soya mensubiyeti ifade ettiği bilinmektedir. Zira Araplar bir kişiyi tanıtmak için o kişinin adını, genellikle o kişinin mensup olduğu kabilenin geçmiş büyüklerinden birinin veya ilk atası olarak bilinen kimsenin adı ile bağlantı kurarak söylerler. Nitekim Araplarda, bu örfe göre oluşmuş ve klâsik kaynaklarda “Kelboğulları, Esedoğulları, Temimoğulları, “Haşimoğulları” gibi örnekleri bulunan kişi isimli soylar vardır. Bu uygulama ülkemizde de yerleşmiş ve soyadı kanunu uygulamasında “Falanoğlu, Filanoğlu” gibi, aile büyüklerinin adlarını taşıyan soyadları alınmıştır.

Taberi ve el-Gaznevi gibi bazı kaynaklarda ise o dönemde, yine kötülüğü ile meşhur olmuş Harun adlı bir kişinin varlığından söz edilmektedir. Eğer bu bilgi doğru ise, bu takdirde “Harun’un kız kardeşi” ifadesi tarizdir, yani üstü kapalı olarak Harun’un kötülüğünün Meryem’e de isnadıdır.

En büyük ihtimal ise Meryem, Musa ve Harun’un kız kardeşinin adını taşıdığından ona sitemde bulunmuşlardır. “Sen böyle bir soya sahip olmana rağmen sorumsuzca soyuna yakışmayan bir davranışta bulundun!” demişlerdir. Her yörede düşük davranışlarda bulunan birisi, soyundaki asalet hatırlatılarak azarlanır.

29. Ayet:

29.Bunun üzerine Meryem ona; doğum anında aşağısında bulunan kişiye; Zekeriyya’ya işaret etti, ondan gelişmeleri açıklamasını istedi. Zekeriyya, Meryem’in zina etmeden çocuğu doğurduğuna kefil olup çocuğun ma’bedde yetiştirilmesini istedi. Onlar, “Biz, yüksek mevkide olan kişiler, henüz ergenlik çağına gelmemiş birine nasıl söz söyleriz/yüksek mevkide olan kişiler henüz ergenlik çağına gelmemiş birine nasıl söz söyler?” dediler.

34.İşte bu, hak söze göre, hakkında ihtilâf edip durdukları, “30.Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber yaptı. 31.Beni, ben nerede olursam olayım mübarek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmayı] ve zekâtı/vergiyi yükümlülük olarak ulaştırdı. 32.Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse yaptı. Ve beni bir zorba, mutsuz biri yapmadı. 33.Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden diriltileceğim gün, selâm benim üzerimedir. 36Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O’na kulluk edin, işte bu, dosdoğru yoldur” 34diyen Meryem oğlu Îsâ’dır.

Meryem, Elçinin öğüdüne uyarak oruç tutmuş ve kavminin üzücü ithamlarına rağmen onlara cevap vermemiştir. Konuşmamasından başka bir de Size o cevap verecek şeklinde bebeğini işaret etmesi ise herkesi çileden çıkarmış ve kavminin “Biz; yüksek mevkide olan kişiler sabiye nasıl konuşuruz/ Yüksek mevkide olan kişiler sabiye nasıl konuşur?”  sözlerine muhatap olmuştur.

Daha evvel birçok yerde Mushaf tertip heyetinin, necmleri ve dilbilgisi kurallarını dikkate almadıklarını, tertili ihmal ettiklerini, Mushafı kronolojik olarak tertip etmediklerini göstermiş; bu durumun da, tertip heyetinin dilbilimde uzman olmamalarından, düzeltmeleri sonra yapmak üzere önce bütünü koruma yolunu tercih etmelerinden kaynaklanmış olabileceğini ifade etmiştik.

Ne var ki, bu heyetin ve baş sorumlunun bu olumsuzluklara karşı duyarsız kalışı, bu nedenle birçok olay ve katliamın zuhuru, buna rağmen tertibin irdelenmesinin engellenmesi, bizi, bunun ihmal ve gafletten değil, ihânetten kaynaklandığı kanaatine sevketti.

Kur’ân’daki [Meryem, Zuhruf, Nisâ sûreleri] Îsâ peygamberle ilgili pasajlarda bazı âyetlerin yer değiştirmiş olduğunu, bunların bulunduğu yere teknik ve semantik açıdan uygun düşmediğini gördük ve bunları da belirttik.

Pasaj ve paragraflardaki tertilin bozulmasının, özellikle de isa ve Musa ile ilgili pasajlarda oluşu insanı cidden düşündürüyor.

Kur’ân’daki bazı âyetler, yerlerinden alınıp Îsâ ile ilgili pasajın içine yerleştirilmiş, bunun sonucu olarak da Kur’ân’a yönelik nitelikler, Îsâ peygambere kaydırılmış, böylece de yanlış inançların oluşması sağlanmıştır. Bu nedenle, tertipte olduğu gibi kıraatte de bir dahlin olup olmadığını araştırmayı bir iman borcu bildik ve Meryem sûresi’ndeki Îsâ ile ilgili pasajı yeniden ele alıp inceledik ve daha evvel ihmal ettiğimiz çok önemli bulgulara ulaştık. Bu âyetleri, yeni bulgular çerçevesinde meallendiriyoruz. Musa ile ilgili pasajlar da ileriki surelerde gelecektir.

Meryem/29. âyetin, mevcut Mushaftaki lafzına göre meali şöyledir:

Bunun üzerine o [Meryem], o’na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Biz beşikte bir sabî olan kimseyle nasıl konuşuruz?” dediler.

Bu meale göre Meryem, elçinin öğüdüne uyarak oruç tutmuş ve kavminin üzücü ithamlarına rağmen onlara cevap vermemiştir. Konuşmadığı gibi, “Size o cevap verecek” şeklinde bebeğini işaret etmesi de herkesi çileden çıkarmış ve kavminin, Biz beşikte bir sabî olan kimseyle nasıl konuşuruz? sözlerine muhatap olmuştur.

Bu ifadelere göre, Îsâ beşikte konuşmuştur. Bu anlam, Âl-i İmrân/46, Mâide/110. âyetlerin mevcut kıraatleriyle de desteklenmiş ve Îsâ’ya beşikte konuşma mucizesi verilmiş ve Îsâ, mevcut âyet tertibine göre beşikteyken, “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber kıldı [yaptı]. Beni, ben nerede olursam olayım mübârek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı ve zekâtı tavsiye etti. Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse [kıldı]. Ve beni bir zorba, bir mutsuz kılmadı. Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak ba‘s olacağım [yeniden diriltileceğim] gün selâm benim üzerimedir. Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O’na ibâdet edin, işte bu, dosdoğru yoldur” diye konuşmuştur. (!)

Ne var ki, belirttiğimiz gibi, bu paragrafın tertibi de düzgün yapılmamış, Îsâ’nın sözlerinden olan 36. âyet[“Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O'na ibâdet edin, işte bu, dosdoğru yoldur” ifadeleri],34. âyet olarak tertip edilerek paragraf kuralsızlaştırılmış ve anlamsızlaştırılmıştır.  Yani bu ayet açıkça paragrafa müdahale edildiğini haykırmaktadır. Biz bunu belirleyip daha evvel şöyle bir düzenleme yapmıştık.

O [beşikteki çocuk], dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber kıldı [yaptı]. Beni, ben nerede olursam olayım mübârek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı ve zekâtı tavsiye etti. Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse [kıldı]. Ve beni bir zorba, bir mutsuz kılmadı. Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak ba‘s olacağım [yeniden diriltileceğim] gün selâm benim üzerimedir. Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O’na ibâdet edin, işte bu, dosdoğru yoldur.” (Meryem/30-33, 36)

Biz tahlilimizi, önce bu pasajda ve Îsâ ile ilgili diğer âyetlerde yer alan  المَهد[el-mehdi/beşik]sözcüğü üzerinde yaptık. Diğer sözcükler gibi ilk Mushaflarda harekesiz olarak yazılı olan bu sözcüğün,المَهد[el-mehdi],المُهد[el-müdi]veالمِهد [el-mihdi]olarak okunması mümkündür.المَهد[el-mehdi]okunursa,“beşik”;المُهد[el-mühdi]okunursa“yüksek mevki” anlamına gelmektedir.[32]

Elimizdeki resmi Mushafta bu sözcüğün Îsâ ile ilgili olarak ilk geçtiği yer Âl-i İmrân/38-39. âyetlerdir. İlk Mushaflardan İsam nüshasında bu âyetlerin yer aldığı 385. varak kayıptır.Bu sayfa, Dâvûd b. Ali Keylanî tarafından Mekke’de 1437/841 senesinde yazılarak Mushafa yerleştirilmiştir.[33]Kayıp olan sayfayı yazanlar âyettekiالمهد[el-mhd]sözcüğünü harekelememişler; yani sözcüğüالمَهد[el-mehdi],المُهد[el-mühdi]veالمِهد[el-mihdi]şeklinde okunabilir kılmışlardır.

Meryem/29′daki el-mehdi sözcüğü,المُهد[el-mühdi]şeklinde okunursa, âyetin anlamı, “Bunun üzerine o [Meryem], o’na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Biz; yüksek mevkideki kişiler, sabîye nasıl konuşuruz?” dediler” şeklinde olacaktır.

Yine bu âyetin orijinalindekiنكلّم[nükellimü]diye okunan sözcüğün, ilk Mushaflarda harekesiz oluşu ve bu sözcüğü oluşturan harflerinيكلّم[yükellimü]şeklinde de okunabileceği gerçeğinden hareket edildiğinde âyetin anlamı, “Bunun üzerine o [Meryem], o’na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Yüksek mevkideki kişiler, sabîye nasıl konuşur?” dedilerşeklinde olur.

Âyetteki sözcüklerin kıraatlerini ve anlamlarını böylece açıkladıktan sonra pasajdaki âyetlerin tertibi konusuna yeniden dönüyoruz.

Elimizdeki Mushafın 30. âyeti,قال[qâle/o dedi ki]ifadesiyle başlamaktadır. Bu âyet, 29. âyetin devamında tertip edilerek, Îsâ, beşikteki çocuk dedi ki: “…” anlamı oluşturulmuştur. Bu sözcükler, beşikteki çocuğun konuşamayacağını ileri sürenlere bir gösteri durumunda olsa idi, teknik olarak cümle “fâ-i takibiyye” ile başlayarak ifadenin,فقال[fe qâle]şeklinde olması gerekirdi. Nitekim 29. âyette Meryem’e yapılan ithama karşı Meryem’in savunması,  فأشارت اليه[fe eşâret ileyhi/bunun üzerine o, (yani, Meryem), o'na [çocuğa] işaret etti] şeklinde “fa-i takıbiyye” ile gelmiştir.

Kısacası 30. âyet de, teknik yönden bulunduğu yere uygun değildir. 30. âyet teknik ve anlam itibariyle, 34. âyetin devamıdır. Cümle hâlinde 31-33 ve 36. âyetler ile birlikte 34. âyette yer alan “Meryem oğlu Îsâ” ifadesinin sıfatıdır.

Bu kabule göre paragrafın anlamı şöyle olacaktır:

“Bunun üzerine o [Meryem], o’na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Biz; yüksek mevkide olan kişiler sabîye nasıl konuşuruz/Yüksek mevkide olan kişiler sabîye nasıl konuşur?” dediler. İşte bu, hakk söze göre, hakkında ihtilâf edip durdukları, “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber kıldı [yaptı]. Beni, ben nerede olursam olayım mübârek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı ve zekâtı tavsiye etti. Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse [kıldı]. Ve beni bir zorba, bir mutsuz kılmadı. Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak ba‘s olacağım [yeniden diriltileceğim] gün, selâm benim üzerimedir. Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O’na ibâdet edin, işte bu, dosdoğru yoldur” diyen Meryem oğlu Îsâ’dır”. (Meryem/29, 34, 30-33, 36)

Bu paragrafta açıkça Îsâ’nın peygamberlik görevi ve hayatı özetlenmiştir. Onun tebliğinde de Sünnetullah dışında herhangi bir ayrıcalık söz konusu değildir.

Îsâ’nın misyonu ile ilgili burada verilen özet şu âyetlerde de zikredilmiştir:

“Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’in kendisidir” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesih, “Ey İsrâîloğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz Allah’a kulluk edin. Şüphesiz kim Allah’a ortak koşarsa kesinlikle Allah ona cenneti haram eder, onun barınağı da ateştir. Ve zâlimler için yardımcılardan kimse yoktur.” “Allah, üçün üçüncüsüdür” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Oysa tek ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, kesinlikle onlardan kâfir olan kimselere acı veren bir azap dokunacaktır. (Mâide/72-73)

Îsâ apaçık delillerle geldiği zaman dedi ki: “Ben size hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] getirdim ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklayayım diye geldimO hâlde Allah’a karşı takvâlı olun ve bana itaat edin. Şüphesiz ki Allah; O, benim Rabbimdir ve sizin Rabbinizdir. Öyle ise O’na kulluk edin. İşte bu, doğru bir yoldur. (Zuhruf/63-64)

Bu paragraftaki metne göre de, “mühd”de [yüksek mevkide] olan, Îsâ değil o günün ileri gelen mabed görevlileridir.

Meselenin temel unsuru olan  المهد[el-mehd] kelimesi,Îsâ peygamber ile ilgili olan Âl-i İmrân/46 ve Mâide/110′da da geçmektedir.

Sözcük, المُهد [el-mühd] şeklinde okuyup anlamlandırıldığında bu âyetlerin anlamı şöyle olacaktır:

Ve yüksek bir mevkide bulunarak, yetişkin biri olarak insanlarla konuşacak ve o sâlihlerdendir. (Âl-i İmrân/46)

O zaman Allah şöyle diyecektir: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Senin üzerinde ve annenin üzerinde olan nimetimi hatırla! Hani Ben seni rûhu’l-kudüs ile desteklemiştim. Yüksek bir mevkide bulunarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşuyordun. Hani sana kitabı, hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri], Tevrât’ı ve İncîl’i öğretmiştim. Hani Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyordun ve üflüyordun, o da Benim iznimle kuş oluveriyordu. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle iyileştiriyordun. Yine Benim iznimle ölüleri çıkarıyordun. Ve hani İsrâîloğulları’na apaçık mucizelerle geldiğin ve onlardan inkâr edenlerin, ‘Bu ancak apaçık bir sihirdir’ dedikleri zaman seni onlardan korumuştum.”(Mâide/110

Bu âyetlerde, Meryem/29′un aksine yüksek mevkide olan Îsâ’dır. Rabbimiz o’na yüksek mevkiler ihsan etmiştir. Bu Nisâ/158′de, Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah o’nu Kendine yükseltti [derecesini artırdı] şeklinde ifade edilmiştir.

Böyle yüksek mevkilerin İdrîs peygambere de ihsan edildiği bildirilmiştir:

Ve Kitap’ta İdrîs’i an/hatırlat. Şüphesiz o, çok sâdık biriydi, bir peygamberdi. Ve Biz o’nu yüce bir mekâna yükselttik.(Meryem/56-57)

Bu açıklamalardan anlaşıldığına göre, Mushaftaki Îsâ ile ilgili pasajların âyetlerinin yerleri ve kıraatleri, Îsâ’ya özel bir statü verebilmek için bilinçli olarak değiştirilmiş ve böylece Îsâ beşikte iken konuşturulmuş, göğe/Allah’ın yanına uçurulmuş, insanlar tekrar geleceğine inandırılmış, gelişi kıyâmet alameti sayılmış ve ölmeden evvel herkesin o’na iman edeceği inancı yaygınlaştırılmıştır.

Yahûdi ve Hristiyanlar, Îsâ peygamberin beşikte konuştuğunu reddetmekte ve şu görüşleri ileri sürmektedirler:

Eğer bu olay gerçekten meydana gelseydi, çok ilginç ve etkileyici olması sebebiyle tevatür şeklinde yayılır ve hiç unutulmazdı. Hâlbuki böyle bir olay hiç duyulmamıştır ve Hristiyanların en fanatiklerinde bile böyle bir inanç oluşmamıştır. Ayrıca Yahûdilerin o dönemde Îsâ’ya düşman oldukları târihî bir gerçektir. Nitekim Îsâ elçiliğini ilân edince o’nu öldürmeye uğraşmışlardır. Eğer Îsâ beşikte konuşmuş ve peygamberliğini ilân etmiş olsaydı, Yahûdiler o’nu daha o zaman ortadan kaldırırlardı.

Biz bu görüşü daha evvel, “Îsâ peygamberin beşikte konuşma mucizesine inanmayanların bu düşünceleri ilk bakışta mantıklı gibi görünse de, o günün bağnaz Yahûdilerinin zina ile suçladıkları Meryem’i neden recm etmediklerinin cevabını açıklamaya yetmemektedir. Bize göre, İsrâîloğulları’nın recm etme girişiminden Meryem’i ancak böyle bir mucize kurtarmış olabilir” mantığıyla reddetmiştik. Fakat daha sonraki araştırmalarımız neticesinde böyle bir olayın vâki olmadığı kanaatine ulaşmış ve bunun delillerini de yukarıda zikretmiş bulunuyoruz.

35.Allah için çocuk edinmek diye bir şey yoktur. O, bundan arınıktır. O, bir şeye hükmederse, ona sadece “Ol” der, o da oluverir.

Îsâ peygamberin gayr-i meşru bir çocuk ve sahte bir peygamber olduğunu iddia eden Yahudiler ile onun Allah’ın oğlu olduğunu ve Allah’ın onda cisimlendiğini iddia eden Hıristiyanlar, birbirleri ile sürekli ihtilâf hâlinde olmuşlardır. Yukarıdaki Âyetler, hem Yahudilerin hem de Hıristiyanların bu yanlış anlayışları sebebiyle ortaya çıkmış olan ihtilâflara son vermiş olmaktadır. Böylece Rabbimiz her iki tarafın da yanlış düşünce ve kanaatlerini ortadan kaldırmış, gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Allah’ı Kur’ân’dan tanıyanlar ve aklıselim sahipleri artık bilmektedirler ki, Allah çocuk edinme gibi noksanlıklardan münezzehtir.

Kur’ân’da bu konuların yer aldığı başka Âyetler de vardır:

116-118.Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Sen mi insanlara: ‘Beni ve annemi, Allah’ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” Îsâ: “Sen arınıksın, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen, bunu kesinlikle bilmiştin. Sen, benim içimde/özümde olanı bilirsin, ben ise Senin zatında olanı bilmem. Şüphesiz Sen; görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği en iyi bilenin ta kendisisin! Ben, onlara sadece, Senin bana emrettiklerini; ‘Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin’ dedim. Ve ben, içlerinde olduğum müddetçe onlar üzerine tanıktım. Ne zaman ki Sen, beni vefat ettirdin; geçmişte yaptıklarımı ve yapmam gerekirken yapmadıklarımı bir bir hatırlattırdın/ beni öldürdün, Sen, onları gözetleyenin ta kendisi oldun. Ve şüphesiz Sen, her şeye en iyi tanık olansın. Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar, senin kullarındır ve eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olanın, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapanın ta kendisisin” dedi.(Mâide: 116–118)

59.Şüphesiz Allah katında Îsâ’nın durumu, Âdem’in/her insanın durumu gibidir; O, onu topraktan oluşturdu, sonra ona “Ol!” dedi, o da hemen oldu.

60.Bu gerçek, senin Rabbindendir, öyleyse şüphecilerden olma. 61Sana bilgiden geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışırsa hemen: “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da birbirimizi dışlayıp gözden çıkaralım da Allah’ın dışlayıp gözden çıkarmasını yalancılar üzerine kılalım” de.(Âl-i İmrân: 59–60) 

37.Sonra da kendi aralarından çıkan tutarsız gruplar, ihtilâfa düştüler. İşte o büyük günün tanıklığından, duruşmasından o kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kişilerin vay haline!

İsa peygamber ile ilgili olarak Hıristiyanlar, kendi aralarında da hiziplere, mezheplere ayrılmışlardır. İlk dönem Kur’an bilimcilerinden olan Mukatil’in tespitlerine göre o dönemde Hıristiyanların içinde farklı inanışlara sahip üç grup vardır:

-  “İsa Allah’ın oğludur” diyen Nasturîler,

-  “İsa Allah’ın kendisidir” diyen Mar-Yakubîler ve

-  “Allah üçün üçüncüsüdür” diyen Melkanîler.

Rabbimiz Kur’an’da bu sapık inançları reddedip gerçeği açıklamıştır:

43.Allah, onların dediklerinden büyük bir yücelikle arınık ve pek yücedir. (İsra/ 43)  

73.Andolsun, “Allah üçün üçüncüsüdür” diyen kimseler kesinlikle kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenbirileri olmuşlardır. Oysa tek ilâh’tan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, kesinlikle onlardan kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan kimselere acı veren bir azap dokunacaktır.(Maide/ 73)

Kur’an’da Meryem ve İsa peygamber hakkında verilen bilgiler, İsa peygamberin doğumu ile Kur’an’ın inişi arasındaki dönemde ortaya çıkmış Yahudi ve Hıristiyan inançlarını yansıtmaktadır. Ne var ki, Kur’an’ın inişinden bu yana, tıpkı Müslümanların yüzlerce mezhebe binlerce meşrebe ayrıldığı gibi, Hıristiyan ve Yahudiler de mezheplere, meşreplere ayrılmışlar ve her bir hizip değişik inanç ve yaşam tarzı sergilemiştir. Bizim düşüncemize göre, gerek Müslümanlar, gerekse Ehl-i Kitap arasında ortaya çıkmış olan yanlış inanç ve yaşam tarzlarının insanların hayatlarından çıkarılıp atılması için Kur’an’da verilen mesajlar ve ilâhî ilkeler sadece Müslümanlara değil, Ehl-i Kitap’a da ulaştırılmalıdır. Kur’an erlerinin ortaya koyacağı bu yöndeki çalışmalar, insanlığın doğru istikameti tanıması bakımından önemli sonuçlara yol açacak bir potansiyeli taşımaktadır.

38.Bize gelecekleri gün, neler işitecekler, neler görecekler! Fakat şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler, bugün apaçık bir sapıklık içindedirler.

39.Ve sen onları, kendileri bilgisizlik, duyarsızlık içindeyken ve inanmıyorlarken emrin yerine getirileceği o büyük pişmanlık günüyle uyar!

40.Şüphesiz Biz, yeryüzüne ve onun üzerindeki kimselere vâris olacağız/onlar gidecek Biz kalacağız. Ve onlar yalnızca Bize döndürüleceklerdir.

39. ayetteki uyarma talimatı peygamberimize verilmektedir. Uyarının ulaştırılacağı muhatap ise hem peygamberimizin o günkü muhatapları [yani o günleri yaşayanlar], hem de daha sonra Kur’an’ın tebliğ edildiği kimselerdir. Büyük bir tehdit ve azar üslûbu ile hatırlatılan “pişmanlık günü” ise mahşeriyle, cennetiyle, cehennemiyle ahiret günüdür. O gün cennetteki insanlar bile “Keşke daha fazla salihat işleseydim de daha büyük nimetlere nail olsaydım!” diye pişmanlık duyacaklardır.

12.Suçluları, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak: “Ey Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de sâlih bir amel işleyelim, biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz” derlerken bir görsen! (Secde/ 12)  

55-58.Ve ansızın azap gelmeden,

kişinin, “Allah’ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim” demesinden

yahut “Allah, bana doğru yolu gösterseydi, her hâlde ben Allah’ın koruması altına girmiş kimselerden olurdum” demesinden

veya azabı gördüğü zaman, “Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik-güzellik üretenlerden olsaydım” demesinden önce Rabbinizden size indirilenin en güzelini izleyin.”  (Zümer/ 56)

41.Kitap’ta İbrâhîm’i de an/hatırlat. Şüphesiz ki o, özü-sözü doğru biri idi, peygamberdi.

Bu ayetle başlayan pasajda tevhit dininin önderi İbrahim peygamberin insanlara tanıtılması amaçlanmıştır. Bu doğrultuda olmak üzere, İbrahim’in (as) hem peygamberliğinden, hem de “sıddık” biri olduğundan söz edilmiştir. “Sıddık” sözcüğü; “son derece sadık ve doğru, hakkı adamakıllı tasdik eden, tasdikinde çok samimî kimse” demektir.

Hatırlanacak olursa, İbrahim peygamberin ismi ilk defa A’lâ suresinde, ikinci olarak da kendisine verilen “suhuf”taki bazı ilkelerin açıklanması sebebiyle Necm suresinde geçmişti. Daha sonra Sad suresinin 45–47. ayetlerinde de adı zikredilmiş, “Güç ve basiret sahibi kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da hatırla! Şüphesiz Biz onları yurt düşüncesi saflığıyla saflaştırdık [arı duru hâle getirdik]. Ve şüphesiz onlar, yanımızda seçilmiş en hayırlı kimselerdendir” denilerek onun da hayırlı kimselerden biri olduğuna dikkat çekilmişti.

Kişisel özellikleri ve tevhit mücadelesinde verdiği emekler Kur’an’da hep karşımıza çıkacak olan İbrahim peygamber hakkındaki ilk ayrıntı ise konumuz olan bu ayetlerde verilmektedir.

İbrahim peygamberin kıssasının anlatıldığı bu ayetlere geçmeden önce, onu tanıtan diğer ayetlerden birkaç örnek daha vermenin yararlı olacağı kanaatineyiz:

130.Ve İbrâhîm’in dininden/yaşam tarzından, kendini akılsızlaştıran kimseden başka kim yüz çevirir? Ve Biz o’nu dünyada seçmiştik. Hiç şüphesiz o, âhirette de iyilerden biridir.( Bakara/ 130) 

75.Şüphesiz İbrâhîm, çok yumuşak huylu, çok ah-vah eden/yufka yürekli/yönelen biriydi.(Hud/ 75)    

4,5.İbrâhîm’de ve o’nunla beraber bulunanlarda –İbrâhîm’in babası için, “Senin için kesinlikle bağışlanma dileyeceğim. Ve Allah’tan olan hiçbir şeye gücüm yetmez” demesi hariç– kesinlikle sizin için güzel bir örnek vardır. Hani İbrâhîm ve İbrâhîm ile beraber olanlar, toplumlarına, “Biz, sizden ve sizin Allah’ın astlarından taptıklarınızdan uzağız. Biz, sizi silip attık. Ve siz, bir tek olarak Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sonsuza dek bir düşmanlık ve buğz belirmiştir. Rabbimiz! Yalnız Sana dayandık, Sana yöneldik. Ve dönüş ancak Sanadır. Rabbimiz! Bizi, kâfirler; Senin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseler için bir ateşe atılma/imtihan aracı yapma! Bizi bağışla! Rabbimiz! Şüphesiz Sen, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olanın, en iyi yasa yapanın, en sağlam yapanın ta kendisisin!” demişlerdi.(Mümtehine/ 4, 5)

120,121.Şüphesiz İbrâhîm içtenlikle Allah’a boyun eğen, ortak koşma inancından dönmüş, Allah’ın nimetlerine karşılık ödeyen başlı başına bir ümmet idi. Ve o, ortak koşanlardan olmadı. Ve Allah, o’nu seçti ve dosdoğru yola kılavuzladı.

122.Ve Biz İbrâhîm’e dünyada iyilik-güzellik verdik. Ve şüphesiz O, âhirette de kesinlikle sâlihlerdendir.

123.Sonra sana: “Küfürden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmekten, ortak koşmakdan dönmüş bir kişi olan ve ortak koşanlardan olmayan İbrâhîm’in dinine/yaşam tarzına tâbi ol” diye vahyettik. (Nahl/ 120- 123)

42-45.Bir zaman o, babasına: “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir yararı olmayan şeylere niçin kulluk ediyorsun? Babacığım! Şüphesiz sana gelmeyen bir bilgi bana geldi. O hâlde bana uy da, sana dosdoğru bir yolu göstereyim. Babacığım! Şeytana kulluk etme. Şüphesiz şeytan Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] âsi oldu. Babacığım! Şüphesiz ben, sana Rahmân’dan [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'tan] bir azap dokunur da şeytan için bir yol gösteren, koruyan, yardım eden bir yakın olursun diye korkuyorum” demişti.

Bu ayetlerde İbrahim peygamberin uyarıya babasından başladığı ve ilk uyarının da tevhit konusunda olduğu görülmektedir.

İbrahim peygamberin babası ve kavmine yaptığı bu uyarılara Kur’an’da birkaç kez yer verilmiştir:

74.Ve hani İbrâhîm, babası Azer’e, “Sen putları tanrılar mı ediniyorsun? Şüphesiz ben seni ve toplumunu apaçık bir sapıklık içinde görüyorum” demişti.

75.Ve Biz, kanıt elde etmesi ve kesin inananlardan olması için İbrâhîm’e göklerin ve yerin mülkiyeti ve yönetimini böylece gösteriyorduk.

76.Bu nedenle İbrâhîm, üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü, “Bu, benim rabbimdir” dedi. Sonra yıldız batınca, “Ben batanları sevmem” dedi.

77.Sonra ay’ı doğarken görünce de, “Bu, benim rabbimdir” dedi. O da batınca, “Andolsun ki Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, kesinlikle ben sapkınlar toplumundan olurum” dedi.

78,79.Sonra güneşi doğarken görünce de, “Bu benim rabbimdir, bu daha büyük!” dedi. Sonra o da batınca, “Ey toplumum! Şüphesiz ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Kesinlikle ben hanif; bâtıl inançlardan dönmüş biri olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene/yok edecek olana çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim” dedi.

80-81.Ve toplumu o’nunla tartıştı. İbrâhîm; “Bana doğru yolu göstermişken Allah hakkında benimle mi tartışıyorsunuz? O’na ortak koştuklarınızdan hiç korkmuyorum. –Ancak Rabbimin dilediği şey hariç.– Rabbim bilgice her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünmez misiniz? Ve Allah, haklarında hiçbir güç-kuvvet indirmediği hâlde, siz O’na ortak koşmaktan korkmuyorken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Bu durumda eğer biliyorsanız, bu iki topluluktan hangisi güvende olmaya daha layıktır?” dedi.

82.Şu iman edenler ve imanlarına yanlış; kendi zararlarına olan iş giydirmeyenler/ ortak koşma inancı karıştırmayanlar, işte onlar, güven kendilerinin olanlardır. Kılavuzlandıkları doğru yolu bulanlar da onlardır.

83.Ve işte bunlar, toplumuna karşı İbrâhîm’e verdiğimiz kanıtımızdır. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz senin Rabbin en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/ sağlam yapandır, çok iyi bilendir.

84.Ve Biz o’na İshâk’ı ve Ya‘kûb’u da bağışladık. Hepsine doğru yolu gösterdik. Daha önce de Nûh’a ve o’nun soyundan Dâvûd’a, Süleymân’a, Eyyûb’a, Yûsuf’a, Mûsâ’ya ve Hârûn’a da doğru yolu göstermiştik. Ve Biz güzellik-iyilik üretenlere böyle karşılık veririz. (En’âm/ 74- 84)

16,17.İbrâhîm’i de elçi gönderdik/kurtardık. Hani o, toplumuna: “Allah’a kulluk edin ve O’nun koruması altına girin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Şüphesiz siz Allah’ın astlarından birtakım putlara tapıyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz. Haberiniz olsun ki sizin Allah’ın astlarından mabut diye o taptıklarınız, sizin için bir rızık vermeye güç yetiremezler. Onun için rızkı Allah yanında arayın ve O’na kulluk edin ve O’na sahip olduğunuz nimetlerin karşılığını ödeyin. Yalnızca O’na döndürüleceksiniz” demişti.

24.Sonra İbrâhîm’in toplumunun cevabı, yalnızca: “Onu öldürün veya yandırın/ ileri derecede sıkıntıya sokun” demeleri oldu. Sonra da Allah o’nu ateşten/ sıkıntıdan kurtardı. Şüphesiz bunda, iman edecek bir toplum için alâmetler/ göstergeler vardır.

25.Ve İbrâhîm dedi ki: “Siz, sırf aranızdaki dünya hayatında sevgi için Allah’ın astlarından birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyâmet günü, kiminiz kiminizi tanımayacak, kiminiz kiminizi dışlayıp gözden çıkaracaktır. Varacağınız yer de cehennemdir. Ve sizin için yardımcılardan da yoktur.”(Ankebut/ 16–25

26,27.–Ve hani bir zamanlar İbrâhîm babasına ve toplumuna: “Şüphesiz ben sizin taptığınız şeylerden uzağım. Beni yoktan yaratan ayrı. Şüphesiz ki artık O, beni doğru yola iletecektir” dedi.28İbrâhîm bu sözü, onların dönmesi için ardından gelecek olanlara devamlı kalacak bir söz yaptı. (Zühruf/ 26–28)

Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, İbrahim peygamber, müşrik olan babası ve kavmini makul ve mantıklı gerekçelerle uyarmıştır. Onlara görmeyen, duymayan ve kendilerine bile hayırları olmayan nesnelere [putlara] yakarmanın, tapmanın mantıksız olduğunu söylemiş, bu davranışları sebebiyle onları “akılsız” olarak nitelemiş ve kınamıştır.

Uyarının İbrahim peygamberin yaptığı gibi yakın akrabadan başlaması, Rabbimizin koyduğu bir ilkedir. Nitekim Yüce Allah, peygamberimize de bu doğrultuda emir vermiştir:

214.Ve en yakın oymağını uyar.(Şuara/ 214)  

Bu ayetlerde İbrahim peygamberin “Babacığım! Şeytana kulluk etme!” ifadesiyle dikkat çektiği şeytan, İblis’tir. Çünkü İbrahim peygamberin babası ve kavmi kendi ham fikirlerine tâbi olarak menfaatlerine uygun gördüklerini ölçüp biçmeden yapmakta, kelimenin tam anlamıyla beyinlerindeki şeytana uymaktadırlar.

Bu davranış, başka ayetlerde de geçmektedir:

117.Onlar, Allah’ın astlarından, yalnızca dişilere yakarırlar. Ve onlar ancak inatçı şeytana yakarırlar.(Nisa/ 117)

63.Allah’a yemin olsun ki Biz kesinlikle senden önce birtakım ümmetlere elçiler gönderdik de şeytan onlara amellerini bezeyip süslü gösterdi. İşte o şeytan, bu gün onların koruyucu, yol gösterici yakınıdır. Ve onlar için acı bir azap vardır. (Nahl/ 63)

İBRAHİM PEYGAMBERİN UYARI ÜSLÛBU

İbrahim peygamber, babasını aklını kullanması ve kimseye faydası olmayan şeylere ibadet etmemesi yönünde uyarır ve dosdoğru yolu göstermek üzere onu kendisine uymaya davet ederken gayet nazik ve yumuşak bir üslûp kullanmıştır. Onu şeytana kulluk etmeye devam etmesi hâlinde Allah’ın azabıyla karşılaşacağı yönünde uyarırken de üslubu yine aynı olmuştur. Bu üslûp aslında tüm insanlar için örnek teşkil eden bir üsluptur.

Çünkü Rabbimiz, tebliğ ve tebyinin bu üslûpta olması gerektiğini birçok ayette belirtmiştir:

10.Onların söylediklerine/ söyleyeceklerine de sabret. Ve güzel bir ayrılışla onlardan ayrıl,(Müzzemmil/ 10) 

63.Sonra, “Biz, sadece iyilik etmek ve uzlaştırmak istedik” diye Allah’a yemin ederek sana geldiler. İşte onlar, Allah’ın, kalplerindekini bildiği kimselerdir; artık sen, onlardan mesafelen ve onlara öğüt ver. Ve onlara, kendileri hakkında, derinden etkileyecek güzel söz söyle!  (Nisa/ 63) 

43.Her ikiniz gidin Firavun’a. Şüphesiz o azdı. 44Sonra ona öğüt alması ve saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürpermesi için yumuşak söz söyleyin.” (Ta Ha/ 43, 44)

125.Rabbinin yoluna, haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Şüphesiz Rabbin Kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, kılavuzlandıkları doğru yolda olanları da en iyi bilendir. (Nahl/ 125) 

İbrahim peygamberin burada sürekli “Babacığım, babacığım!” demesi, babasını aşırı derecede sevdiğini ve onun azap çekmesini istemediğini göstermektedir.

46.Babası: “Ey İbrâhîm! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni taşlayarak öldürürüm. Haydi, uzun bir müddet bana uzak ol/defol!” dedi.

İbrahim peygamberin gerçekleri makul ve mantıklı bir şekilde anlatmasına, hatta yalvararak uyarmasına rağmen babası onu tehdit etmiş ve yakınından kovmuştur.

47,48.İbrâhîm: “Selâm sana olsun, senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Şüphesiz O, bana çok armağan verendir. Ve ben, sizden ve Allah’ın astlarından kulluk ettiğiniz şeylerden çekilip ayrılıyorum. Ve Rabbime dua edeceğim. Rabbime yalvarışımda mutsuz olmayacağımı umuyorum” dedi.

Babasının bu kaba davranışına karşılık İbrahim peygamber ona ilâhî ilkeler çerçevesinde mukabele etmiştir.

İbrahim peygamberin bu tutumu, Kur’an’da birçok ayette tavsiye edilen ve Furkan suresinde de “Rahman’ın kulları öyle kimselerdir ki” başlığı altında sıralanmış olan özelliklerdendir:

63.Ve Rahmân’ın; yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah’ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde alçakgönüllülükle yürürler ve cahil kimseler kendilerine lâf attığı zaman “Selâm!” derler.  (Furkan/ 63)

55.Ve onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve “Bizim işlerimiz yalnızca bizim için, sizin işleriniz de yalnızca sizin içindir. Size selâm olsun! Biz cahilleri aramıyoruz” derler. (Kasas/ 55)

49.Sonra İbrâhîm, toplumundan ve onların Allah’ın astlarından kulluk ettikleri şeylerden uzaklaşınca, Biz o’na İshâk’ı ve Ya‘kûb’u ihsan ettik. Hepsini de peygamber yaptık.

50.Ve Biz onlara rahmetimizden armağanlarda bulunduk. Ve onlar için yüce bir doğruluk dili yaptık.

Yüce Allah, İbrahim’in (as) bir hanif olarak gösterdiği gayretler karşılığında ona kendisi gibi “peygamberlik” rütbesiyle onurlandırdığı evlâtlar ve torunlar ihsan etmiş, onları saygın, hayırla, doğrulukla anılan kişiler kılmıştır. Bu ayetlerin bir diğer mesajı da “Allah’a yönelen ve itaat eden samimî kullara nimetler bahşedileceği ve onların hiçbir zaman kayba uğramayacakları” mesajıdır.

Bu ayette kısaca değinilmiş olaylar, Saffat ve Şuara surelerinde ayrıntılı olarak anlatılmıştır:

83.Hiç kuşkusuz İbrâhîm de Nûh’un grubundandı.

84.Hani o Rabbine selim bir kalple gelmişti.

88-89.Çünkü İbrâhîm, yıldızlara öyle bir bakış baktı ki! Sonra da ‘Şüphesiz ben sancılıyım/fikir sancısı çekiyorum’ dedi.

85-87.Hani o, babasına ve toplumuna: “Siz neye kulluk ediyorsunuz? Allah’ın astlarından birtakım uydurma ilâhları mı istiyorsunuz? Peki, âlemlerin Rabbi hakkında kanaatiniz nedir?” demişti.

90.Bunun üzerine babası ve toplumu, İbrâhîm’den arkalarını dönerek geri durdular/o’nunla ilişkiyi kestiler.

91,92.Sonra da o, onların ilâhlarına sokulup “Yemez misiniz/ nasiplenmez misiniz? Neyiniz var ki, konuşmuyorsunuz?” dedi. 93Hemen sağ eliyle/ yemini nedeniyle bir vuruşla sokuldu.

94.Bir süre sonra, İbrâhîm’in halkı koşarak İbrâhîm’le yüz yüze geldiler.

95,96.İbrâhîm: ‘Elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysaki sizi ve yaptığınız şeyleri Allah oluşturmuştur’ dedi.

97.Onlar: “Şunun için bir duvar yapın/ ambargo uygulayın da bunu çılgınca yanan ateşin/aşırı sıkıntının içine atın!” dediler.

98.Onlar, İbrâhîm’e tuzak kurmak istediler de Biz onları aşağılıklar kılıverdik.

99,100.Ve İbrâhîm: ‘Kuşkusuz ben Rabbime gideceğim, O, bana yol gösterecek: Rabbim! Bana sâlihlerden birini lütfet!’ demişti.

101.Bunun üzerine Biz, İbrâhîm’e yumuşak huylu bir delikanlıyı müjdeledik.

102.Sonra ne zaman ki o müjdelenen çocuk kendisiyle birlikte koşacak duruma/o’nunla birlikte iş tutacak çağa geldi, o zaman İbrâhîm: “Oğulcuğum! Şüphesiz ben, bu, uyunan; sakin, ilgisiz, duyarsız; yerde, şüphesiz kendimi, seni perişan, mağdur ediyor görüyorum. Bak bakalım sen ne düşünürsün?” dedi. Oğlu: “Babacığım! Sen emrolunacağın şeyleri yap! İnşallah beni, sen yokken başıma gelecek tüm sıkıntılara, mağduriyetlere sabredenlerden bulacaksın” dedi.

103-105.Sonra ne zaman ki ikisi de İslâmlaştılar ve İbrâhîm, o’nu alnı üzere yatırdı [yüzüstü bıraktı, mağdur etti] ve Biz o’na, “Ey İbrâhîm! Sen o düşünceyi kesinlikle onayladın” diye seslendik…–Şüphesiz Biz, iyilik-güzellik üretenleri işte o’nun gibi karşılıklandırırız/ödüllendiririz.–

106.Şüphesiz oğulu yüzüstü bırakma işi, kesinlikle apaçık yıpratarak sınamadır.

107.Ve Biz İbrâhîm’e, perişan, mağdur edeceği çok büyük bu şey karşılığında/sebebiyle bedel/bahşiş verdik.

108.Ve sonradan gelenler içinde o’nun hakkında devamlı kalacak [hayırla anılacak, örnek alınacak] bir söz bıraktık.

109.Selâm olsun İbrâhîm’e!

110.İşte Biz iyilik-güzellik üretenleri o’nun gibi ödüllendiririz.

111.Şüphesiz o, Bizim inanan kullarımızdandır.

112.Ve Biz o’na sâlihlerden bir peygamber olarak İshâk’ı müjdeledik.   (Saffat/ 83–112)

69.Ve onlara İbrâhîm’in haberini oku!

70.Hani o, babasına ve toplumuna “Siz neye kulluk ediyorsunuz?” demişti.

71.Onlar: “Birtakım putlara kulluk ediyoruz. Onlara kulluk etmeye devam edeceğiz” dediler.

72-74.İbrâhîm: “Yalvarıp yakardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı veya size yarar sağlıyorlar mı yahut zarar veriyorlar mı?” dedi. Onlar, “Tam tersi, biz babalarımızı böyle yapar bulduk” dediler.

75,76.İbrâhîm: “Peki, siz ve en eski babalarınızın nelere tapmış olduğunuzu hiç düşündünüz mü? 77.İşte onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi ayrı. 78-82.O, beni oluşturandır. Ve bana doğru yolu O gösterir. Ve O, beni yedirenin, içirenin ta kendisidir. Hastalandığım zaman O bana şifa verir. Ve O, beni öldürecek, sonra beni diriltecektir. Ve O, din günü, kusurumu bağışlayacağını umduğumdur. 83.Rabbim! Bana ‘hüküm’ ver ve beni iyilere kat! 84.Ve beni, sonra gelecekler için doğrulukla anılanlardan kıl!85Ve beni nimeti bol cennetin mirasçılarından kıl! 86Ve babamı da bağışla, şüphesiz o sapıklardan oldu. 87-91.Ve yeniden diriltilen gün; mal ve oğulların sağlam bir kalple/gerçek imanla gelenlerden başkasına yarar sağlamadığı ve cennetin Allah’ın koruması altına girenlere yaklaştırıldığı, azgınlar için de cehennemin açılıp gösterildiği gün beni rezil etme!” dedi.(Şuara/ 69–91) 

Bu ayetlerde İbrahim peygamberin kavminden uzaklaşmasının bildirilmesiyle sanki peygamberimize de Mekke’den başka bir kente taşınması için bir işaret verilmiş olmakta ve peygamberimiz zihinsel olarak hicrete hazırlanmaktadır. Kavminden uzaklaştıktan sonra İbrahim peygambere nimetlerin bahşedilmesi ise, hanif davranışları sebebiyle göç etmek zorunda bırakılan tüm insanlara bir ümit ışığı olmaktadır. Çünkü onlar da İbrahim peygambere verilen nimetlere bakarak, hem durumlarının daha iyiye döndürüleceğini hem de evlât ve torun yönünden büyük mazhariyetlere nail olacaklarını umar duruma gelmektedirler. Bu noktada Eyyüb peygamberin Sad suresindeki kıssasının da hatırlanmasında yarar vardır.

51.Ve Kitap’ta Mûsâ’yı da an/hatırlat. Şüphesiz o arıtılarak saflaştırılmış idi. Ve bir elçi, bir peygamber idi.

52.Biz o’na en uğurlu Tûr’un yan tarafından seslendik ve o’nu özel bir konuşmada bulunmak üzere yaklaştırdık. 53.Ve rahmetimizden o’na, kardeşi Hârûn’u bir peygamber olarak ihsan eyledik.

Rabbimizin sık sık insanlara hatırlatılmasını istediği ve daha önce birçok ayette adı geçmiş olan Musa peygamber, ilk kez burada şahsiyeti ile ön plâna çıkarılmış ve “arıtılıp saflaştırıldığına” dikkat çekilmiştir. Musa peygamberin şahsiyeti hakkındaki bilgiler, Kasas/34, Ta Ha/9–97 ve Şuara/10–16. ayetlerde daha ayrıntılı olarak verilmiştir.

TUR

“Tur” sözcüğü, Kur’an’da yer aldığı ayetlerde Musa peygamberin vahiy aldığı özel dağın adı olarak kullanılmıştır (Bakara 63, 93, Nisa 154, Meryem 52, Ta Ha 80, Müminun 20, Kasas 29, 46, Tur 1, Tin 2). Bizim görüşümüze göre de Musa peygambere Allah tarafından ilk hitabın yapıldığı dağın adı olan “Tûr” sözcüğü, “Sina, Sena” gibi sözcüklerle birleştirildiğinde “Sina Dağı” anlamına gelmektedir.

“Resul” ve “Nebi” sözcükleriyle ilgili olarak yaptığımız geniş bir açıklama A’râf suresinde bulunmaktadır. Özet olarak tekrarlamak gerekirse; bu iki sözcük arasında bir fark yoktur. Kur’an bu iki ismi kesin bir şekilde birbirinden ayırmamış, aynı şahıs için bir yerde “Resul”ü, başka bir yerde “Nebi”yi kullanmıştır. Bazen de her iki isim bir kişi için kullanılmıştır. Bununla birlikte bazı yerlerde de sanki aralarında teknik bir anlam farkı varmış gibi kullanılmışlardır fakat bu farkın ne olduğu açıkça ortaya konmamıştır.

Rabbimiz İsa peygamber ile ilgili ifrata ve tefrite kaçan anlayışları bertaraf etmek için diğer peygamberlerin de tanıtımını yapmaktadır. Böylece Rabbimizin vahyi ile muhatap olanın sadece İsa peygamber olmadığı ve vahye muhataplığın kişiden kaynaklanmayıp bizzat Allah’ın elinde olduğu bildirilmiş olmaktadır.

54.Ve Kitap’ta İsmâîl’i an/hatırlat. Şüphesiz o, vaadine sadık idi, bir elçiydi, bir peygamberdi.55.Ve o ailesine/çevresine salâtı [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmayı] ve zekâtı/vergiyi emrederdi. Ve o Rabbinin katında hoşnutluğa ermişti.

Daha evvel Sad suresinin 48. ayetinde “İsmail’i, Elyasa’yı, Zülkifl’i de an. Hepsi de hayırlı kimselerdendir” denilmek suretiyle iyilerden olduğu bildirilen İsmail peygamber, Kur’an’da ikinci defa bu ayetlerde anılmaktadır. Dikkat edilirse elçiler kronolojik bir sıralamayla anılmamışlardır. Rabbimiz, sözünde duran, elçi olan, ehline salatı ve zekâtı emreden, örnek bir kişi olarak tanıttığı İsmail peygamberden hoşnut olduğunu bildirerek onun bu güzel niteliklerle anılmasını ve başkalarına da hatırlatılmasını istemektedir.

İsmail peygamberin sözünde duran birisi olduğu Saffat suresinin 102. ayetinde de vurgulanmıştır:

102.Sonra ne zaman ki o müjdelenen çocuk kendisiyle birlikte koşacak duruma/o’nunla birlikte iş tutacak çağa geldi, o zaman İbrâhîm: “Oğulcuğum! Şüphesiz ben, bu, uyunan; sakin, ilgisiz, duyarsız; yerde, şüphesiz kendimi, seni perişan, mağdur ediyor görüyorum. Bak bakalım sen ne düşünürsün?” dedi. Oğlu: “Babacığım! Sen emrolunacağın şeyleri yap! İnşallah beni, sen yokken başıma gelecek tüm sıkıntılara, mağduriyetlere sabredenlerden bulacaksın” dedi.(Saffat/ 102) 

İsmail peygamberin sözüne sadık oluşunun sahip olduğu niteliklerin en başında sayılması, söze sadakatin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

Nitekim sözden dönmek Kur’an’da “Kebair”den [büyük günahlardan] biri sayılmış ve sözünden dönenlerin hem dünya hem ahiret hayatlarında cezalandırılacakları bildirilmiştir:

2,3.Ey iman etmiş kimseler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında cezayı gerektiren büyük bir suç/ günah olarak belirlendi.( Saff/ 2–3)

75.Ve onlardan bazıları, “Eğer Allah armağanlarından bize verirse, kesinlikle bağışta bulunacağız ve kesinlikle iyilerden olacağız” diye Allah’a söz veren kimselerdir.

76.Sonra, ne zaman ki Allah, onlara armağanlarından verir, onda cimrilik ederler ve yüz çevirerek geri dururlar.

77.Sonunda Allah’a vaat ettikleri şeylerde sözlerini tutmadıkları ve yalan söyledikleri için, O da Kendisiyle karşılaşacakları güne kadar kalplerinde sürüp gidecek bir münâfıklık yerleştirerek onları cezalandırdı.

78,79.Şüphesiz onlar; mü’minlerden, sadakalardan kendi gönülleriyle bağışta bulunanlara ve güçlerinin yettiğinden fazlasını bulamayanlara dil uzatan, sonra da onlarla alay eden kimseler, Allah’ın, onların sırlarını ve fısıltılarını bilip durduğunu ve şüphesiz Allah’ın bütün bilinmeyenlerin çok iyi bilicisi olduğunu bilmediler mi? Allah, onları maskaraya çevirmiştir. Ve onlar için çok acıklı bir azap vardır.(Tövbe/ 75–79)

İsmail peygamberin bir diğer niteliği olarak bildirilen “salâtı ve zekâtı emretmek” de yine bu davranışın sosyal yaşamdaki önemini göstermektedir.

Bu davranışın, kişilerin maddî ve manevî kurtuluşlarını sağladığı, onların dünyada ve ahirette mutlu olmalarına yol açtığı başka ayetlerde de bildirilmiştir:

132.Ve ehline salâtı [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmayı] emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızık istemiyoruz. Seni Biz rızıklandırıyoruz. Akıbet, “Allah’ın koruması altında olma” içindir.(Ta Ha/ 132)

6,7.Ey iman etmiş kimseler! Kendinizi ve yakınlarınızı, yakıtı insanlar ve taşlar olacak bir Ateş’ten koruyun. Ateşin üzerinde, Allah’a karşı gelmeyen, kendilerine emredilenleri yapan çetin ve kaba görevli güçler vardır. Ey kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişkimseler! Bugün özür dilemeyin. Siz ancak işlediklerinizin cezasını çekeceksiniz!(Tahrim/ 6)

Konumuz olan ayetlerde İsmail’in (as) de peygamberimiz gibi önce yakın çevresine uyarıda bulunduğu görülmektedir.

Ayetin sonundaki “O Rabbin katında hoşnutluğa ermişti” ifadesiyle İsmail peygamberin Allah nezdindeki konumu bildirildiği gibi, “Kim İsmail gibi sözüne sadık olur, yakınlarına salâtı ve zekâtı emrederse Allah’ı memnun eder” mesajı da verilmektedir.

56.Ve Kitap’ta İdris’i an/hatırlat. Şüphesiz O, özü-sözü doğru biriydi, bir peygamberdi. 57.Ve Biz O’nu yüce bir mekâna yükselttik.

İdris peygamber Kur’an’da ilk kez burada anılmakta olup bir kez de Enbiya suresinde anılacaktır.

Ayetten öğrendiğimize göre, İdris peygamber de sözünde duran, içi dışı doğru bir kişi ve bir elçiydi. Yaptığı kulluk sonucunda Rabbi tarafından yüksek bir mertebeye yükseltilmişti. Bu yüksek mertebe, bize göre, peygamberlik rütbesi ve İsmail peygamberin de ulaştığı Allah’ın hoşnutluğu mertebesidir. İsrailiyatın etkisinde kalan birçok müfessir, İdris peygamberin yükseltildiği mertebeyi onun canlı olarak göklere çıkarıldığını, sonra da cennete yerleştirildiğini anlatan nakillerle açıklamışlardır. Rivayetlerdeki uydurmalar zaman içinde daha da abartılarak “Kırk Sual” ismiyle şöhret olan kitapta efsaneleştirilmiştir.

Bu hikâyelerde İdris peygamberin adı Kitab-ı Mukaddes’te[34]  geçen “Hanok” olduğu ileri sürülmüştür. Tevrat Honak’tan şu cümlelerle bahsetmektedir:

İdris peygamberin canlı olarak göğe, cennete çıkışından başka, onun ilk yazıyı yazan, ilk dikiş diken, ilk hesap yapan ve ilk silâh kullanan kişi olduğuna dair de hikâyeler düzülmüştür:

“ … İbn Abbas (r.a), Ka’bu’l-Ahbar’dan ‘Biz onu pek yüce bir yere yükselttik’ ayetini sormuş, o da şöyle demiştir: ‘İdris (a.s)’e, meleklerden bir arkadaşı geldi. Hz. İdris (a.s) ondan ölüm meleğiyle konuşmasını ve canını almayı tehir etmesini istedi. Bunun üzerine bu melek, onu iki kanadı arasına alıp göklere yükseltti. Birden, orada ölüm meleği ile karşılaştılar. Bunun üzerine ölüm meleği o meleğe: ‘Bana görev verildi ve Hz. İdris’in (as) canını dördüncü kat semada al!’ diye emir verildi. Ben de ‘O yeryüzünde iken bu nasıl olur?’ diyordum. Hz. İdris (a.s) bunu duyar duymaz dönüp baktı. Ölüm meleği de onu görüp hemen orada ruhunu aldı.’ Bil ki, Allah Teâlâ onu göklere yükselttiğini beyan buyurarak methetmiştir. Çünkü adet, göklere ancak kadrü kıymeti yüce olan kimsenin yükseltilmesi şeklinde cereyan etmiştir.”[35]

İdris peygamber ile ilgili dikkat çekici bir ansiklopedi yazısı da şudur:

HZ. İDRİS (A.S)

Hz. İdris, Hz. Şit Aleyhisselâm’ın torunlarından bir peygamberdir. Kendisine 30 suhuf kitap verildi. Asıl adı Ahnuh [Hanuh]’dur. Kur’an-ı Kerimde, çok kitap okuduğu için ona İdris lakabı verilmiştir. Ayrıca, kendisine peygamberlik, hikmet ve sultanlık verildiği için “Müselles bi’n-ni’me [kendisine üç nimet verilen]” de denilmiştir. İdris Aleyhisselâm’ın Babil veya Mısır’da Münif’de doğup yaşadığı rivayet edilmiştir. Babasının ismi Yerd’dir. Annesinin ismi Berre veya Esvet’tir. Kendisi Adem Aleyhisselâm’ın altıncı göbekten torunudur. Adem’e (a.s) kadar olan nesebi şöyledir: İdris (a.s), Yerd, Mehlail, Kinan, Enus, Sit (a.s), Adem (a.s). İdris Aleyhisselâm’ın pek çok evladı olmuştur. Bunlardan en meşhuru Metüselah’dir, çünkü Resulullah efendimizin nuru İdris Aleyhisselâm’dan sonra ona geçmiştir. Adem Aleyhisselâm’ın oğlu Kabil’in evladından olan bir topluma peygamber gönderilmiştir. Cebrail Aleyhisselâm dört defa gelip ona Allah’ın emir ve yasaklarını bildirmiştir. İdris Aleyhisselâm’ın bunları insanlara 105 veya 120 sene bildirdiği rivayet edilmiştir. Kendisine verilen birçok mucizelerden bazıları, ağaçlarda ne kadar yaprak olduğunu bilmesi, havadaki bulutlara çekilmeleri için emir verebilmesi ve kendisinden sonra gelecek olan peygamberleri haber vermesi idi. İnsanlara peygamberimizin vasıflarını ve kendisinden sonra vuku bulacak olan Nuh tufanını anlatmıştır. Ama ne yazık ki, kendisine çok az kişi itaat etmiştir. İdris Aleyhisselâm 72 dil konuşurdu ve her kavmi hak dine kendi dili ile davet etmiştir. Kendisi 100 şehir kurmuştur. İnsanlara çok ilimler öğretmiştir. Bunlardan bazıları fen, tıp, astronomi ve daha nice ince ve derin ilimlerdir. Kendisi kalem ile yazan ve iğne ile diken (bunun için ona terzilerin piri de denilmiştir) ilk insandır. Bunlar tabii ki Allah’ın ona bir ihsanıdır. Yeryüzünün meskûn [yerleşilmis] yerlerini dört bölgeye ayırıp her birisine bir vekil tayin etmiştir. Bir müddet sonra Aşure gününde göğe kaldırıldı: “Kitapta İdris’i de an. Hakikaten o, pek doğru bir insan, bir peygamberdi. Onu üstün bir makama yücelttik.” (El-Meryem, 56-57). Bir rivayete göre eski Yunanlılar ve daha sonra gelen feylezoflar, fizik, kimya ve tıp ilimlerini İdris Aleyhisselâm’ın kitaplarından almıştır. İdris Aleyhisselâm hakkında dört ayet [Meryem; 56-57; Enbiya 85-86] inmiştir. Allahü Teala mübarek Kur’an-i Kerim’de: “İsmail’i, İdris’i ve Zülkif’i de [yadet]. Hepsi de sabreden kimselerdendi. Onları rahmetimize kabul ettik. Onlar hakikaten iyi kimselerdi” (El-Enbiya/85-86) buyurmuştur. Peygamberimiz Muhammed (s.a.s) de bir hadis-i şerifinde: “Ben [Mirac gecesinde] dördüncü kat semada [gökte] İdris (as) ile karşılaştım. Cibril bana: ‘Bu gördüğün İdris’dir. Ona selâm ver!’ dedi. Ben de ona selâm verdim. O da benim selâmıma cevap verdi. Sonra bana: ‘Merhaba salih kardeş, salih peygamber!” dedi”buyurmustur. (Buhari, Müslim)[36]

58.İşte bunlar, Âdem’in soyundan, Nûh ile beraber taşıdıklarımızdan, İbrâhîm ve İsrâîl’in soyundan, kılavuzluk ettiğimiz ve seçtiğimiz peygamberlerden Allah’ın kendilerine nimetler verdiği kimselerdir. Onlar kendilerine Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] âyetleri okunduğu zaman ağlayarak ve boyun eğip teslimiyet göstererek yere kapanırlardı.

Bu ayette, adı anılan peygamberlerin soyları bildirilerek onların hem Allah’ın nimetlerine mazhar olan, hem de Allah’a karşı bilinçle saygı gösteren kimseler oldukları ifade edilmiştir.

Ayette adı geçen peygamberler ile surede haber verilen diğer peygamberlerin soy ilişkisi aşağıdaki gibidir:

-  Âdem’in soyundan İdris (as),

-  Nuh’un (as) soyundan İbrahim (as),

-  İsrail’in [Yakub’un] (as) soyundan da Musa (as), Harun (as), Zekeriyya (as) ve İsa (as) gelmiştir.

Allah’ın ayetleri okunduğunda O’nu tanıyan bilinçli her insanın göstermesi gereken tavır, secde ederek yere kapanmaktır. Duyarsızlar ise ayetleri görmezden gelirler:

107,108.De ki: “Siz Kur’ân’a ister inanın, ister inanmayın; şu daha önce kendilerine bilgi verilenler; Kur’ân onlara okunduğunda onlar, boyun eğip teslimiyet göstererek çeneleri üstü kapanırlar. Ve “Rabbimiz her türlü kusurdan arınıktır. Rabbimizin vaadi kesinlikle gerçekleşecektir” derler.”

109.Ve onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar. Ve Kur’ân, onların saygılarını, alçak gönüllüğünü artırır.(İsra/ 107–109

15.Gerçekten Bizim âyetlerimize ancak, kendilerine öğüt verildiği zaman boyun eğip teslimiyet göstererek yerlere kapanan ve Rablerinin övgüsüyle birlikte noksan sıfatlardan arındıran ve büyüklük taslamayan kimseler inanırlar.

16.Onların yanları, yan gelip yattıkları yerlerden uzaklaşır; onlar keyfetmezler, onlar korku ve ümit içinde Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan bağışlarlar.

17.İşte, kişi, kendisi için, yaptıklarına karşılık gözler aydınlığı olacak şeylerden gizlenmiş olan şeyleri bilmiyor!(Secde/ 15–17)

59-61.Sonra onların ardından kötü bir nesil geldi ki, salâtı [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmaya çalışmayı] kaybettiler/hayatlarından çıkarıp attılar. Ve şehvetlerine uydular. Bundan dolayı tevbe eden ve iman eden ve sâlihi işleyenler hariç onlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır. İşte tevbe eden, iman eden ve sâlihi işleyenler cennete; Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] kullarına –görmedikleri hâlde– vaat ettiği Adn cennetlerine girecekler ve hiçbir şekilde haksızlığa uğratılmayacaklardır. Şüphesiz O’nun vaadi kesinlikle yerini bulacaktır.

62.Onlar orada boş bir söz işitmezler. Ancak “Selâm [sağlık, esenlik, mutluluk]!” işitirler. Orada onlar için her zaman rızıkları da vardır.

63.İşte bu, kullarımızdan Allah’ın koruması altına girmiş kişilere miras olarak/zahmetsizce ve son sahipleri olmak üzere vereceğimiz cennettir.

Bu ayet gurubunda, Allah’ın nimetler verdiği o salih kişilerden sonra gelen yoz kuşakların imanı, salihatı işlemeyi ve salâtı / sosyal desteği hayatlarından çıkarıp attıkları ve tutkularının esiri oldukları; bu sebeple de ceza gördükleri ve görecekleri vurgulanmakta, ayrıca yanlıştan dönenlere de cennetin verileceği bildirilmektedir.

“Salâtın / sosyal desteğin kaybedilmesi” ifadesi çoğu zaman yanlış anlaşılmış ve bu ifadeye dayanılarak bir vakit namaz bile geçirenler cehennem ile tehdit edilmişlerdir. Hâlbuki ayette “zayi ettiler” buyrulmuştur. “Zayi’” sözcüğü “bir şeyin elden çıkması, kaybetme” demektir.  Zayi etmenin “geçirmek” anlamındaki “fevt” sözcüğü ile hiçbir alâkası yoktur.

Salâtın zayi edilmesi onun hayattan çıkarılıp atılması anlamına gelir ki, bu da kâfirlik demektir. Nitekim 60. ayette “Bundan dolayı tövbe eden ve iman eden ve salihi işleyenler hariç” denilerek salâtı hayatlarından çıkarıp atanlardan tövbe etmeleri, imana gelmeleri ve salihi işlemeleri istenmiştir. İmana davet ancak kâfirler için söz konusu edilebilir. Mümin bir kişinin imana davet edilmesi anlamsızdır. Dolayısıyla burada imana davet edilenler namaz vaktini geçiren müminler değil, salâtı hayatlarından çıkarıp atmış olan kâfirlerdir. Eğer salâtın zayi edilmesini “namazın vaktinin geçirilmesi” olarak anlamak ve çevirmek, namazı vaktinde kılamayan Müslümanları korkutmak ve onları daha duyarlı olmaya teşvik amacıyla yapılıyorsa, bu, kaş yaparken göz çıkarmak anlamına gelir. Çünkü iyi maksatla da olsa, ayetin anlamını bozmak doğru olamaz.

Önceleri inanmış ve salihat işler bir durumda iken sonradan yozlaşarak kâfirleşmiş toplumların durumu Hadid suresinde de dile getirilmiştir:

16.İnananlar için hâlâ vakti gelmedi mi ki kalpleri Allah’ı anmak ve haktan gelen için ürpersin de, daha önce kendilerine Kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmiş, dolayısıyla kalpleri katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Onların çoğu da yoldan çıkmıştır.(Hadid/ 16)

62. ayette geçen “sabah akşam” deyimi, daha önce de belirttiğimiz gibi “bir sabah bir akşam” anlamında olmayıp “daima, her zaman” anlamındadır.

CENNET ORTAMI

Rabbimiz 61. ayette Adn cennetlerini iman eden ve salihatı işleyenler için vaat etmiş, orada bulunanların en küçük bir haksızlığa bile uğramayacaklarını bildirmiştir. 62. ayette ise cennet ortamını ve lütfedeceği nimetleri “Onlar orada boş bir söz işitmezler. Ancak ‘Selâm’ işitirler. Orada onlar için sabah akşam [her zaman] rızkları da vardır” ifadesiyle dile getirmiştir.

“Selâm” sözcüğü “barış, sağlık, güvenlik ve esenlik” anlamındadır. Cennet ortamında işitilecek “selam” sözü, cennet ashabının daima barış içinde, sağlıklı, güvende ve mutlu tutulacaklarını ifade etmektedir.

Cennet ortamına dair Kur’an’da birçok ayet (Vakıa/ 25, 26,        Nebe’/ 31–36, Ya

Sin/ 58, Ra’d/ 21–24 ve      Zümer/ 73, 74) mevcuttur.

64.Biz Kur’ân âyetleri, yalnızca Rabbinin emri ile ineriz. Bütün geçmiş ve gelecek şeyler ve bunların arasındakiler yalnızca O’nundur. Ve senin Rabbin unutmuş değildir. 65.O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Öyleyse, O’na kulluk et ve O’na kulluk etmekte sabret. Hiç sen O’nun ismiyle isimlenen birini bilir misin? 

Bu ayetler ile önceki ve sonraki ayetler arasında herhangi bir bağlantı kurulamaması sebebiyle klâsik tefsirlerde 64. ayetteki “Biz … ineriz” ifadesinin kime ait olduğu konusunda farklı izahlar yapılmıştır. Ancak bu izahlarla ne konuya makul ve mantıklı bir cevap getirilebilmiş, ne de ayetler iyi anlatılabilmiştir.

Kimine göre bu ayetlerin özel bir nüzûl sebebi vardır ve ayetleri anlayabilmek için bu iniş sebebinin bilinmesi gerekmektedir. İniş sebebi olarak kaydedilen olay şöyledir:

“Kureyşliler, Hz. Muhammed (s.a.s)’in sıfatlarını sormaları ve onun, kitaplarında bulunup bulunmadığını öğrenmeleri için Medine Yahudilerine beş kişi göndermişti. Bu hususu Hıristiyanlara sorduklarında Hıristiyanlar onu duymadıklarını iddia ettiler. Yahudiler ise şöyle dediler: “Biz onu kitabımız Tevrat’ta bulmaktayız. İşte şimdi, onun gelme zamanıdır. Biz, kendisine “Rahmanu’l-Yemame” diyen kişiye üç hususu sorduk, ama bilemedi. Binaenaleyh, siz bunları o Muhammed’e sorun. Eğer o, size bunlardan ikisini haber verirse, o zaman ona uyun. Ona, Ashâb-ı Kehf’in delikanlılarını, Zülkarneyn’i ve Nuh’u sorunuz.” Ravi sözüne devamla şöyle der: “Onlar geldiler, Hz. Muhammed [s.a.s]‘e bunları sordular. Fakat o, nasıl cevap vereceğini bilemedi. Derken onlara daha sonra cevap vereceğini söyledi, fakat burada “inşaallah” demeyi unuttu. İşte bunun üzerine kendisine 40 gün vahiy gelmedi. Bu sürenin 15 gün olduğu da söylenmiştir. Bu kısım, Hz. Peygamber (s.a.s)’e çok ağır geldi. Müşrikler, Rabbinin Hz. Muhammed (s.a.s)’i yalnız bıraktığını ve öfkelendiğini söylemeye başladılar. Bunun üzerine, Cebrail (a.s) indi. Hz. Peygamber (s.a.s) Cebrail (a.s)’e “Geciktin, neredeyse sû-i zanna kapılacaktım. Seni özledim” dedi. Cebrail de: “Ben de seni özledim; ne var ki ben emre uyan bir kulum. Gönderildiğimde geliyorum, alıkonulduğumda da gelemiyorum” diye cevap verdi.”[37]

Kimisi bu ayetleri şöyle açıklamıştır:

Ayetteki “Biz senin Rabbinin emri olmadıkça inmeyiz” ifadesi, cennetlikler tarafından söylenmiş bir söz de olabilir. Buna göre ayetin manası: “Biz cennete ancak senin Rabbinin emriyle gelir ve konaklarız. Bizim önümüzde yani gelecekte cennette olanlar ile bizim dünyada iken arkada bıraktığımız şeyler ve bu iki vakit arasında bulunanlar O’na aittir. Rabbin, yarattığı hiçbir şeyi de unutmaz ki, böylece onu yeniden hayata döndürmeyi ihmal etsin. Çünkü O, gaybı bilendir. Zerre dahi ondan gizli kalamaz” demektir.[38]

Mevdudî gibi kimileri, gerçek manasından hareketle ayetlere aşağıdaki şekilde bir açıklama getirmiş ve bu açıklamalarına İbn-i Cerir, İbn-i Kesir ve Ruhu’l-Meani’de nakledilen bazı zayıf rivayetleri destek göstermiştir:

“Bu konu bitip diğeri başlamadan araya sıkıştırılmış parantez içi bir konudur. Bundan anlaşılacağı üzere bu sure uzun bir aradan sonra nazil olmuştur. O dönemde Hz. Peygamber [s.a] ve ashabı çok zor günler geçiriyor ve kendilerine yol gösterip, teselli edecek bir vahiy gelmesini bekliyorlardı. Cebrail [a.s] bu vahyi meleklerle birlikte getirdiğinde, mesajın sadece çok acilen gerekli olan kısmını aktardı. Daha sonra devam etmeden önce, Allah’ın izni ile vahyin gecikmesinin nedenini onlara açıklamak, Allah tarafından teselli etmek ve sabır tavsiye etmek için, bu sözleri ekledi.”

Merhum Elmalılı gibi kimileri de Kur’an’dan onay almayan nakillere dayanarak aşağıdaki şekilde bir açıklama yapmışlardır:

“Biz senin Rabbinin emri olmadıkça inmeyiz.” Buradaki vav harfi istinafiye vav’ıdır. Yani bir soruya cevaptır ki, bu soru ayetin iniş sebebinden anlaşılıyor. Nitekim İmam Ahmed, Buharî, Tirmizî, Nesaî ve daha birçok kişi rivayet etmiştir ki, “Resulullah (s.a.v): ‘Ey Cebrail! Senin bizi [şimdiki mutad] ziyaretinden daha çok ziyaret etmeye engel nedir?’ demişti de bu ayet nazil oldu. Demek ki bu ayet Cebrail’in o soruya verdiği cevabı anlatmaktadır. Nüzul sebebi ile ayetin bizzat taşıdığı anlam buna delil olabileceği gibi, surenin baş tarafında [19/17] diye Cibril’in zikri geçmiş olmasından dolayı, biraz önce de hatırlattığımız gibi fasılasının tekrarıyla nazar-ı dikkatin oraya çekilmesi de buna ince bir işaret olmuştur.”[39]

64. ayetteki “Biz … ineriz” ifadesi fetrete, yani vahyin kesildiği bir dönemin varlığına yorularak bu konuda pek çok rivayet uydurulmuştur. Fakat gerek yukarıda örneklerini verdiğimiz türde yapılmış açıklamalar, gerekse bu konuyla ilgili olarak uydurulmuş rivayetler, konumuz olan ayetlerin yapısına ve Kur’an’ın genel anlayışına uymamaktadır.

Bize göre burada bir parantez açılmış ve “İntak” sanatı sergilenmiştir. Bu sanat edebiyatta konuşma yetisi olmayan bir şeyi konuşturmak suretiyle icra edilir. Burada konuşturulan Kur’an ayetleridir; vahydir. Yani, “biz” zamiri ile başlayan ifadeyi Kur’an ayetleri dile getirmiştir.

Bu sanat Kur’an’da yüzlerce kez kullanılmış olup Kur’an’ın dile getirilmesinin iki örneği Hud ve Zariyat surelerindedir:

1-4.Elif/1, Lâm/30, Râ/200. Bu Kur’ân, Allah’tan başkasına kulluk etmeyin; sadece Allah’a kulluk edin diye, âyetleri,

şirk koşarak yapılan yanlışı; kendi zararlarına işi ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler içertilmiş/bozulması engellenmiş,

bir de en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan, her şeyin iç yüzünü/gizli taraflarını da iyi bilen tarafından ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır: “Şüphesiz ben sizin için O’nun tarafından bir uyarıcı ve bir müjdeciyim. Ve Rabbinizden bağışlanma isteyin, sonra O’na tevbe edin ki, sizi adı konmuş bir süre sonuna kadar güzelce yararlandırsın. Ve her fazilet sahibine armağanlarını versin. Ve eğer yüz çevirirseniz, ben sizin aleyhinize olan büyük bir günün azabından korkarım. Dönüşünüz yalnızca Allah’adır. Ve O her şeye gücü yetendir.”(Hud/ 1–4)

50.Öyleyse Allah’a kaçın, Allah’a kaçın!!! Şüphesiz ki ben, sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım.

51.Ve Allah ile beraber başka bir tanrı oluşturmayın. Şüphesiz ben, sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım.(Zariyat/ 50, 51)

164-166.Ve “Bizden her birimizin kesinlikle belli bir makamı vardır. Ve biz kesinlikle saf saf dizilenlerin/ dizenlerin ta kendisiyiz. Biz, Allah’ı noksanlıklardan arındıranların da ta kendisiyiz”.(Saffat/  164-166)

Sonuç olarak, burada inen, indirilen, uyarıcı ve müjdeci olan, kısacası bunları söyleyen Kur’an ayetleridir.

66.Ve o insan: “Ben öldüğüm zaman, ileride gerçekten diri olarak çıkarılacak mıyım?” diyor.

67.Ve o insan, daha önce o hiçbir şey değilken, gerçekten Bizim kendisini oluşturduğumuzu düşünmez mi?

Diğer surelerde olduğu gibi, surenin bu bölümünde de din gününe inanmayan insan tipi ele alınıp onlara akıllarını kullanmaları ve kendilerini kurtarmaları uyarısı yapılmaktadır.

Ayetteki “el insan” sözcüğü tekil ve belirtili olduğundan, bu sözcükle belli bir kişinin kastedilmiş olması muhtemel olmakla birlikte, sözcükteki “el” takısını istiğrak anlamında alarak bu ifade ile tüm inançsızların kastedildiğinin anlaşılması da mümkündür.

Esbab-ı Nüzul kayıtlarında bu ayetlerdeki “ الإنسانel insan” sözcüğüyle kastedilen insanın Ubey b. Halef el-Cumahî olduğu nakledilmiştir. Bu insan gerçekten Ubey b. Halef el-Cumahî bile olsa, bize göre buradaki uyarı onun şahsında Rabbini tanımayan, öldükten sonra dirilmeye, yeni bir yaratılışla yaratılmaya inanmayan tüm anlayışsızlara yapılmıştır.

Rabbimiz bu kişi veya kişiler tarafından ileri sürülen tezi Kur’an’da birçok kez nakletmiş ve reddetmiştir:

77.Ve o kişi, kendisini bir nutfeden/ bir damla sudan oluşturduğumuzu görmedi mi de şimdi o apaçık bir düşmandır.

78.Ve kendi oluşturuluşunu dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı: Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”

79,80.De ki: “Onları ilk defa oluşturan onları diriltecektir. Ve O, her oluşturmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş/oksijen yapandır. Şimdi de siz oksijenden yakıp duruyorsunuz.(Ya Sin/ 77–80)

5.Ve eğer sen şaşıyorsan, asıl şaşırtıcı olan, onların: “Biz toprak olunca mı, biz gerçekten yeni bir oluşturuluşta mıyız?” sözleridir. İşte bunlar, Rablerine inanmamış kimselerdir. Ve işte bunlar, boyunlarında demir halkalar bulunanlardır. Ve işte bunlar, Ateş’in yâranıdırlar, onlar orada sürekli kalıcıdırlar.( Ra’d/ 5)

68Bunun için, Rabbine andolsun ki Biz onları ve şeytanları kesinlikle toplayacağız. Sonra onları dizleri üzerine çökmüş hâlde cehennemin dış kenarında/toplanma alanında kesinlikle hazır bulunduracağız.

69.Sonra her gruptan, Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] karşı kafa tutmada daha şiddetli davrananlar her kimselerse, onları kesinlikle ayıracağız.

70.Sonra elbette ki Biz, oraya atılmaya kimlerin daha lâyık olduğunu daha iyi biliriz.

71.Ve Rabbinin üzerine almış olduğu kesinleşmiş bir hüküm olarak, içinizden cehennemin dış kenarına/toplanma yerine uğramayacak hiç kimse yoktur.

72.Sonra Biz, Allah’ın koruması altına girmiş kişileri kurtarırız. Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları da cehennemin dış kenarında/toplanma alanında dizleri üzerine çökmüş hâlde bırakırız.

Bu ayet gurubunda insanların haşr esnasında ne ile karşılaşacakları bildirilmektedir. Allah’ın bu bildirime yemin ile başlaması, yapılan açıklamaların ne kadar ciddî olduğunu göstermektedir. Buna göre, peygamberler de dâhil olmak üzere tüm insanlar, şeytanlarıyla [kendi iblisleriyle] birlikte, cehennemin dış kenarında bulunan mahşer alanında toplanılacaktır. Peygamberler de dâhil herkesin bu toplanmada hazır bulunacağı, 71. ayetteki “Oraya uğramayacak hiç kimse yoktur” ifadesinden anlaşılmaktadır. Cehennemin dış kenarındaki bu toplanma Rabbimize hesap vermek için olacak, takva sahipleri bir an evvel oradan kurtarılıp cennete gönderilirken, müşrikler orada diz üstü, perişan bir hâlde azap çekmeye başlayacaklardır. Müşriklerin daha cehenneme bile girmeden orada azap çekmeye başlamaları dikkat çekicidir.

Haşre dair Kur’an’da pek çok ayet vardır:

22,23.Toplayın o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları, eşlerini ve Allah’ın astlarından tapmış oldukları şeyleri. Sonra da onları cehennemin yoluna kılavuzlayın.24,25Ve durdurun onları, şüphesiz onlar sorguya çekilecekler: “Ne oldu sizlere de yardımlaşmıyorsunuz?”(Saffat/ 22, 23)

28,29. Ve her önderli toplumu, diz çökmüş görürsün. Her önderli toplum, kendi kitabına çağrılır: “Bugün, yapmış olduğunuz amellerin karşılığı size verilecektir. İşte bu, yüzünüze karşı hakkı konuşan kitabınızdır. Şüphesiz Biz, sizin yaptıklarınızı yazdırıyorduk.”(Casiye/ 28)

31.Sonra şüphesiz siz kıyâmet gününde Rabbinizin huzurunda tartışacaksınız.(Zümer/ 31)

Haşr, Allah’ın kesin olarak aldığı, asla değişmez bir karardır. Ne var ki, bu ürpertici tablo müminleri asla korkutmamalıdır. Çünkü Yüce Allah müminlerin mahşer alanında güvende olacaklarını bildirmektedir:

101,102.Şüphesiz tarafımızdan kendilerine “En Güzel” hazırlanan kimseler; işte onlar, cehennemden uzaklaştırılmışlardır. Onlar, cehennemin uğultusunu duymazlar. Onlar, nefislerinin istediği şeyler içinde sürekli kalıcıdırlar.(Enbiya/ 101, 102)

89.Kim bir iyilik-güzellik getirirse, onun için getirdiğinden daha hayırlısı/getirdiğinden dolayı bir hayır vardır. Ve onlar o gün korkudan güvende olanlardır.(Neml/ 89)

Rabbimizin ifadeleri gayet açık olmasına rağmen Müslüman ve müminlerin zihinlerinde bu konudaki Kur’an ayetlerine aykırı düşen yanlış bir anlayış yerleşmiş, bu anlayış zamanla genel geçer bir inanç haline dönüşmüştür. Bu anlayışa göre; bütün insanlar dünyada işlemiş oldukları günahları sebebiyle önce cehenneme atılacaklar ve orada belli bir süre azap çektikten sonra günahlarından arınmış olarak cennete gireceklerdir. Dirayetsiz müfessir ve mealciler ile “öncekiler”i körü körüne izlemeyi ilim yapma zanneden taklitçi ulema tarafından aslı astarı olmayan rivayetlere dayandırılarak topluma yerleştirilen bu inanç, Kur’an’a tamamen ters ve maalesef Yahudi zihniyetine uygun bir inançtır.

73.Ve âyetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman, o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan o kişiler, iman etmiş olan kişilere, “Bu iki zümreden [mü’min ve Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerden] hangisi makam mevki bakımından daha iyi, düşüp kalktığı kimseler/örgütler bakımından daha güzeldir?” dediler.

Bu ayette, Kur’an ayetleri karşısında onlara inanmak yerine, Allah’ın elçisine uyanlara karşı tez ileri süren inkârcıların sözleri dile getirilmiştir. İnananların dikkatini onlar ile kendi aralarındaki makam mevki farklarına çeken inkârcılar, zımnen şöyle demektedirler:“Kimin daha güzel ve büyük evleri var? Kimin hayat standartları daha yüksek? Kimin daha muhteşem ve şaşaalı meclisleri var? Eğer siz bütün bunlardan mahrum, biz ise onların hepsine sahip bir durumda isek, çok mutlu bir dünya hayatı yaşayan bizler mi, yoksa fakir ve zavallı bir hayat yaşayan sizler mi doğru yolda sayılırsınız? Buna karar verin.”

Güdük akıllı inkârcıların bu tezleri Kur’an’da değişik yerlerde birkaç kez gündeme getirilerek çürütülmüştür.

Bu abes tezlerin ayrıntılı bir örneği de karşımıza Kehf suresinde çıkacaktır.

11.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan kişiler, iman etmiş kişiler için: “Eğer bir hayır, çıkar olsaydı, onlar, ona bizim önümüze geçemezlerdi; önce biz mü’min olur çıkarı biz alırdık” dediler. Bununla kılavuzlandıkları doğru yola girmeyince de: “Bu eski bir uydurmadır” diyeceklerdir.(Ahkaf/ 11)

111.Onlar: “Sana çok düşük kimseler uyarken, biz sana inanır mıyız?” dediler.(Şuara/ 111)

53.Ve Biz, “Allah, aramızdan bunlara mı iyilikte bulundu?!” desinler diye, onlardan bazısını bazısı ile böyle ateşlere sürükledik, imtihan ettik. Allah, kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödeyenleri daha iyi bilen değil midir?(En’âm/ 53)

74.Hâlbuki Biz, onlardan önce, mal ve gösterişçe daha güzel nice kuşakları/asırlar halkını değişime/yıkıma uğrattık.

Bu ayette, müminleri küçümseyen Kureyşli Firavun taslaklarına zımnen şöyle bir hatırlatma yapılmaktadır: “Sizden daha varlıklı; daha sağlam evlere, eşyalara, güzel manzaralara sahip olan nice kuşaklar, inkâr ve yalanlamaları sonucu yok edildiler. Siz de bu zihniyette devam ederseniz aynen onlar gibi helâk edilirsiniz.”

Geçmiş kuşakların helâki, Kur’an’da birçok ayette konu edilmiştir:

13.Ve andolsun ki sizden önceki kuşakları, şirk koşarak, küfrederek yanlış yaptıkları zaman değişime/ yıkıma uğrattık. Ve onların elçileri açık belgeler ile gelmişlerdi. Zaten onlar inanacak değillerdi. İşte günahkârlar topluluğunu Biz böyle cezalandırırız.

14.Sonra nasıl amel edeceğinize bakalım diye onların sonrasından sizi yeryüzünde onların yerine getirdik.(Yunus/ 13, 14)

6-8.Ve Biz öncekilere de nice peygamberler göndermiştik. Onlar, kendilerine gelen her peygamberi kesinlikle alaya alıyorlardı da Biz, kuvvetçe onlardan daha güçlü olanları değişime/ yıkıma uğratıverdik. Öncekilerin örneği de geçti.(Zühruf/ 8)

36.Biz onlardan önce kendilerinden daha çetin güce sahip nice nesilleri değişime, yıkıma uğrattık. Öyle ki onlar beldeleri delik-deşik ediyorlardı. Hiç kaçıp kurtulacak yer var mı?(Kaf/ 36)

178.Allah’ın ilâhlığını rabliğini tanımayan şu kimseler, şüphesiz Bizim kendilerine süre tanıyışımızın, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Şüphesiz Biz, onlara daha çok günaha girsinler diye süre tanıyoruz. Ve onlar için alçaltıcı bir azap vardır.(Âl-i Imran/ 178)

Ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: En’âm/6, 8, Hicr/4, İsra/17, Meryem/98, Ta Ha/128, Şuara/208, Kasas/43, Secde/26, Ya Sin/31, Sad/3, Ahkaf/27, Kamer/51, Hacc/45 ve Kehf/59.

75.De ki: “Kim sapıklık içinde olursa, Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah], ona uzattıkça uzatır/süre tanır. Sonunda kendilerine vaat edileni [azabı veya kıyâmetin kopuşunu] gördükleri vakit, artık onlar kimin makamca-mevkice daha şerli ve askerce [destekçe, kuvvetçe] daha zayıf olduğunu bilecektir.

76.Ve Allah, kılavuzlandıkları doğru yola girenlere kılavuzu artırır. Ve kalıcı olan düzeltmeye yönelik işler, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır, sonuç bakımından da daha iyidir.”

Bu ayetlerde, daha önceki [73 ve 74.] ayetlerde konu edilen insan tiplerine peygamberimizin neler söylemesi, hangi mesajları iletmesi gerektiği açıklanmış ve onlara bir takım ilâhî ilkeler bildirilmiştir.

Bu mesajları başka ayetlerde de görmek mümkündür:

110.Ve Biz, onların kalplerini ve gözlerini ilkin iman etmedikleri durumdaki gibi ters çeviririz. Ve Biz de onları taşkınlıkları içerisinde kör ve şaşkın olarak bırakırız.(En’âm/ 110)

172,173.Kendilerine yara dokunduktan sonra Allah ve Elçi’nin davetine katılan kimseler; insanlar kendilerine: “Şüphesiz insanlar size karşı birlik oldular, onlardan ürperin” dediklerinde, bunun, kendilerini inanç yönünden artırdığı ve: “Allah bize yeter. O, ne güzel tüm varlıkları belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyarak, destekleyerek uygulayan”dır!” diyen kimseler; onlardan iyileştiren, güzelleştiren ve Allah’ın koruması altına girmiş kimselere büyük bir ödül vardır.(Âl-i Imran/172, 173)

46.Mal ve oğullar, basit dünya hayatının süsüdür. Kalıcı düzeltmeye yönelik işler ise, Rabbinin katında, sevapça daha hayırlıdır, ümit bağlama yönünden de daha hayırlıdır.(Kehf/ 46)

124.Ve bir sûre indirildiği zaman, içlerinden bir kimse, “O indirilmiş sûre hanginizi iman açısından güçlendirdi?” der. Fakat iman etmiş kimselere gelince, o inen sûre, onları iman açısından ziyadeleştirmiştir; güçlendirmiştir ve onlar sürekli olarak müjdelenip duruyorlar.

125.Kalplerinde bir hastalık olanlara; zihniyeti bozuk kimselere gelince de; onların da pisliklerinin içine pislik ilave etmiştir. Ve onlar, kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenbirileri olarak ölmüşlerdir.(Tövbe/ 124, 125)

76. ayette ise Kur’an’ın onları her fırsatta doğru kararlar vermeye yönelttiği, kişilerin doğru yolu benimsemelerine yardımcı olduğu, onları kötülüklerden ve yanlış işlerden koruduğu ve onları sürekli geliştirdiği bildirilmektedir.

Hatırlanacak olursa bu husus daha evvel Cinn suresinde de belirtilmişti:

Şüphesiz biz, rüşde kılavuzluk eden hayret verici bir Kur’ân dinledik.(Cinn/ 2)

77.Peki, alâmetlerimizi/ göstergelerimizi, Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini kabullenmeyen ve “Elbette mal ve çocuk verilecektir” diyen kimseyi gördün mü/hiç düşündün mü?

78-80.O inkârcı kişi, bilmeyeceği, aklının ermeyeceği konulara bilgi sahibi oldu; ya da Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] katından bir söz mü aldı? Kesinlikle onun düşündüğü gibi değil! Biz onun söylediği şeyleri yazarız ve onun için, azaptan uzattıkça uzatırız. Ve o söylediği şeylere Biz mirasçı olacağız/son söz ve uygulama Bizimdir ve o, Bize tek başına gelecektir.

Daha önce 66. ayette “Ben öldüğüm zaman, ileride gerçekten diri olarak çıkarılacak mıyım?” diyen insan tipi 73–75. ayetlerde de konu edilmiş ve bu zihniyete gereken cevap verilmişti. Konumuz olan 77. ayette bu kez müşrik gruptan bir başka insan tipi gündeme getirilmiştir. Kendini garantide gören bu zihniyetteki bir insan “Elbette mal ve çocuk verilecektir” diyerek küstahça bir tavır sergilemektedir. Zımnen şöyle demektedir: “Siz beni hatalı ve sapık bir insan olarak niteliyor ve ilâhî azapla tehdit ediyorsunuz. Ancak gerçek şu ki, bugün ben sizden daha zenginim ve gelecekte de elimdeki nimetlere sahip olmaya devam edeceğim. Mallarıma, servetime, zenginliğime ve benim oğullarıma bakın ve ondan sonra da bana, Allah’ın azabının bunun neresinde olduğunu söyleyin.”

Ayetlerde söz konusu edilen kibirli şahsın adı bildirilmemiştir. Ancak bu ayet gurubu ile ilgili olarak esbab-ı nüzul kayıtlarında şöyle bir olay nakledilmektedir:

Hasan el-Basri’den bu ayetin Velid b. Muğire hakkında nazil olduğu rivayet edilmiştir. Hâlbuki meşhur olan kavil, bu ayetin As b. Vâil hakkında nazil olduğudur. Habbâb b. el-Eret (r.a) şöyle demiştir: “Benim As b. Vâil’den alacağım vardı. Borcumu ondan istedim. O, “Hayır, Hz. Muhammed (s.a.s)’i inkâr etmedikçe vermem” dedi. Bunun üzerine ben, “Kesinlikle hayır! Ben Hz. Muhammed (s.a.s)’i ne sağlığımda, ne ölürken, ne de öldükten sonra dirildiğimde inkâr ederim” dedim. As  b. Vâil: “Ben öldüğümde yeniden mi diriltileceğim?” dedi. Ben, “Evet” dedim. Bunun üzerine o, “Öldükten sonra yeniden diriltildiğimde ve sen bana geldiğinde, orada benim malım ve çocuklarım da olur. İşte borcunu o zaman veririm” dedi.

Şu rivayet de yapılmıştır: “Habbâb [r.a],As b. Vâil için, bir takı yaptı. As, Habbâb’dan onu vermesini istedi. Habbâb da onun ücretini isteyince, O: “Sizler öldükten sonra diriltileceğinizi, cennette altın, gümüş ve ipek bulunduğunu iddia ediyorsunuz. Binaenaleyh ben bunun ücretini orada veririm. Çünkü orada bana da mal ve evlat verilecek” dedi.[40]

Ayette adı verilmeyen o kişi, bize göre, o günün Mekke’sinde yaşayan bir kodaman olabileceği gibi, aynı görüşteki sapıkları temsil eden ve tüm zamanlarda var olmuş genel bir kişilik de olabilir. Nitekim günümüz toplumunda hak hukuk tanımadan dünya malı toplayan ve ahirete olan inançsızlıklarını “Sen burada bana bulgur ver, ben sana ahirette pirinç vereyim” şeklinde yaygınlaşmış tekerleme gibi sözlerle dışa vuran zavallılar pek çoktur.

78–80. ayetler, bu alaycı kâfirlere dayanaksız ve güvencesiz hareket ettiklerini, bu kafada gittikleri takdirde ahirette mevkice perişan olacaklarını ihtar etmektedir. Aynı mesajı veren bir başka ayet de En’âm suresindedir:

94.Ve andolsun ki siz, sizi ilk defa oluşturduğumuz zamanki gibi yapayalnız/ teker teker Bize geldiniz ve size verdiğimiz şeyleri arkanızda bıraktınız. Ve içinizde kendilerinin ortaklar olduğuna inandığınız sözde destekçilerinizi sizinle beraber görmüyoruz. Andolsun aranızda kesilme/kopukluk olmuş ve yanlış inandığınız şeyler kaybolmuştur.En’âm 94:

Ayette geçen “Ve onun için olan azaptan uzattıkça uzatırız” ifadesi, “onun hak ettiği azabı uzatır ve artırırız, yani azabının zamanını katlarız” demektir.

80. ayetteki “Ve o söylediği şeylere Biz mirasçı olacağız ve o, Bize tek başına gelecektir” ifadesi, “vaat ettiği malı ve evlâdı kendisinden silinir, kaybolup gider; böylece tıpkı miras malının tekrar onu miras bırakan [ölen] kişiye dönmesi imkânsız olduğu gibi, onun malı ve evlâdı da kalmaz, ahirette hepsi elinden çekilip alınınca o da yapayalnız kalır” demektir.

81.Ve onlar, kendileri için bir güç, şan, şeref olsun diye Allah’ın astlarından ilâhlar edindiler.

82.Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! O edindikleri ilâhlar, onların kulluklarını kabul etmeyecekler ve aleyhlerine dönüp karşı olacaklardır.

Bu ayetlerde, akılları sıra izzet sahibi olmak, yani güç, kuvvet, şan ve şeref elde etmek amacıyla Allah’ın astlarından ilâhlar edinen bir başka müşrik grubun hali anlatılmış ve aslında işin onların zannettikleri gibi olmadığı bildirilmiştir. Çünkü bu sahte ilâhların ne bu dünyada ne de ahirette hiç kimseye hayrı dokunacak bir güçleri yoktur. Kendilerine de, başkalarına da herhangi bir yarar sağlayamayacakları gibi, varlıkları da kendilerini ilâh edinen müşriklerin heva ve hevesleri tarafından sürdürülmektedir. Ya Sin suresinde ifade edildiği üzere, onları ilah edinen müşrikler, bir bakıma kendi zihinlerinde ürettikleri bu mevhum ilahların askerleri konumundadırlar.

Hepsi de ahirette kendilerine tapınan müşrikler aleyhine tanıklık edeceklerdir:

74.Bir de onlar, kendileri yardım olunmaları için Allah’ın astlarından ilâhlar/ tanrılar edindiler.

75.Onlar, onlara yardıma güç yetiremezler. Hâlbuki ilâh edinenler, sözde ilâhlar için hazır askerlerdir.(Ya Sin/ 74, 75)

6.İnsanlar bir araya toplandığı zaman da taptıkları kimseler kendilerine düşmanlar oldular. Ve onların kendilerine tapmalarını kabul etmeyenler idiler.(Ahkaf/ 6)

63.Haklarında Söz gerçekleşen kimseler; “Rabbimiz! İşte bunlar bizim azdırdığımız kimselerdir. Biz nasıl azmışsak, işte bunları da öylece biz azdırdık. Biz, Sana karşı uzak olduk. Onlar sadece bizlere tapmıyorlardı” derler.(Kasas/ 63)

22.Ve o gün hepsini toplayacağız. Sonra Biz, ortak koşan kimselere: “Hani nerede o gerçeğe aykırı olarak inandığınız ortaklarınız?” diyeceğiz. 23Sonra, onların ateşlere atılmaları, “Rabbimiz, Allah’a kasem olsun ki ‘Biz ortak koşanlardan değildik’ demekten başka bir şey değildi.”(En’âm/ 22, 23)

40.Ve o gün Allah, onları hep birlikte toplayacak, sonra meleklere: “Şunlar mı size tapıyorlardı?” diyecektir.

41.Onlar: “Seni tenzih ederiz. Onlara karşı bizim koruyucu, yol gösterici yakınımz Sensin. Tam tersi onlar gizli güçlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inananlardı” dediler.(Sebe/ 40, 41)

17.Ve o gün Rabbin, onları ve onların Allah’ın astlarından taptıkları şeyleri toplar da, “Siz mi saptırdınız şu kullarımı, yoksa kendileri mi o yolu kaybettiler?” der.

18.O sahte ilâhlar dediler ki: “Tüm noksanlıklardan arındırırız Seni. Senin astlarından yardım eden, yol, gösteren ve koruyan yakınlar edinmek bize yaraşmaz. Ama Sen onları ve atalarını öylesine nimetlendirdin ki, Öğüt’ü/ Kitab’ı terk ettiler ve değişime/ yıkıma uğramaya giden bir topluluk oldular.”(Furkan/ 17–19)

83.Görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Şüphesiz Biz şeytanları, kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler üzerine gönderdik. Onları kışkırttıkça kışkırtıyorlar.

84.Öyleyse onların zararı için acele etme. Şüphesiz Biz, onlar için saydıkça sayıyoruz.

83. ayette, kâfirlerin kendi üzerlerine gönderilen şeytanlarla sınandığı, onlara uyan ve aldananların akılsızca davranmaları sonucu kendi geleceklerini kararttıkları bildirilmektedir. 84. ayette ise yaptıkları haksızlıklar ve işkenceler sebebiyle bu inkârcıların hemen cezalandırılmaları yönünde peygamberimizden bir istek gelmemesi istenmiş, çünkü Allah’ın bir süre daha onlara fırsat tanıyacağı bildirilmiştir.

Unutulmamalıdır ki, buradaki mesajlar tüm insanlığa yöneliktir. Çevresinde kışkırtıcı iç ve dış şeytanların bulunmadığı hiçbir kimse yoktur. Bu gerçeğe başka ayetlerde de dikkat çekilmiştir:

36,37.Ve her kim Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] öğüdünden, anılmasından körleşirse Biz ona bir şeytan musallat ederiz de artık o, onun için akrandır/ yandaştır; ve şüphesiz ki yandaşlar/ akranlar, körleşenleri Yol’dan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin kılavuzlandıkları doğru yolda olduklarını sanırlar.(Zühruf/ 36, 37)

Üzerlerine kışkırtıcı şeytanlar yollamasına rağmen Rabbimiz insanlara tövbe edebilecekleri, imana gelip salihatı işleyebilecekleri birçok fırsatlar vermektedir. Rabbimizin mehil vererek insanı o kadar yaşatması, O’nun rahmetini göstermektedir. İnançsızlar, verilen mühlet bitince cezalandırılacaklardır.

42,43.Sakın şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanların yaptıklarından Allah’ın duyarsız/bilgisiz olduğunu sanma! Ancak O, onları, başlarını dikerek koşacakları, gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için erteliyor. Onların bakışları kendilerine dönmez ve onların gönülleri bomboştur.(İbrahim/ 42)

24.Biz onları biraz yararlandırırız. Sonra kendilerini yoğun bir azaba doğru zorlarız.(Lokman/ 24)

30.Ve nankörler, O’nun yolundan saptırmak için Allah’a eşler oluşturdular. De ki: “Yararlanınız, artık, şüphesiz dönüşünüz ateşedir.”(İbrahim/ 30)

Allah’ın şeytanları yollaması, onları zor kullanarak gönderdiği anlamında değildir. Bu tabir, insanların şeytanlarla iç içe yaşamalarının Rabbimizin yaratılıştaki takdiri gereği olduğunu anlatmaktadır. Kışkırtıcı şeytanlarla iç içe yaşanan bir hayat, ancak şeytanlara aldanmaya meyilli bir yaşam algısına sahip olanlar için bir risktir.

Aklını kullanmayı bilen ve vahye kulak verenler ise bu durumdan hiçbir zarar görmezler:

82,83.İblis, “Öyle ise en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan; mutlak galip oluşuna yemin ederim ki ben onların hepsini; –içlerinden arıtılmış kulların hariç– kesinlikle azdıracağım” dedi.

84.Allah dedi ki: “Gerçek budur. Ben de şu gerçeği söylüyorum: “85Andolsun ki cehennemi kesinlikle senden ve onların sana uyanlarından; hepinizden dolduracağım.”(Sad/ 82–85)

27.Allah, iman edenleri, basit dünya yaşamında ve âhirette sabit bir söze/imana sabitler. Allah, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları da saptırır. Ve Allah, dilediği şeyi yapar.(İbrahim/ 27)

36,37.Ve her kim Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] öğüdünden, anılmasından körleşirse Biz ona bir şeytan musallat ederiz de artık o, onun için akrandır/ yandaştır; ve şüphesiz ki yandaşlar/ akranlar, körleşenleri Yol’dan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin kılavuzlandıkları doğru yolda olduklarını sanırlar.

38.Sonunda Bize gelince: “Keşke seninle benim aramda doğu ile batı arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı” der. –Öyleyse bu ne kötü bir akrandır/ yandaştır!–

39.Ve bugün pişmanlık duymanız size hiçbir yarar sağlamayacak. Siz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yaptığınız zaman kesinlikle azapta ortaklarsınız.

40.O hâlde sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut körlere ve apaçık bir sapıklık içinde bulunanlara sen mi kılavuzluk edeceksin?(Zühruf/ 36–40)

Kışkırtıcı şeytanların neler ya da kimler olduğu ayrıntılı olarak Nâs suresinin tahlilinde açıklanmıştı.

Kur’an’da “şeytan”dan bahseden tüm ayetler dikkate alındığında ortaya şöyle bir tablo çıkar:

Şeytan;

-  Haramın yenmesini, haksız kazanç elde edilmesini emreden ve öneren,

-  Kötülük, hayâsızlık ve Allah’a karşı bilmediğimiz şeyleri söylememizi emreden,

-  Bizi fakirlikle korkutan,

-  Bizi kuruntulara düşüren,

-  Allah’ın yarattıklarını değiştirmeyi emreden,

-  Kandırmak için bize yaldızlı sözler fısıldayan,

-  Vesvese verip bizi kışkırtan, zihnimizi bulandıran,

-  Yaptığımız amellerle bizi şımartan,

-  Bizi azdıran,

-  İçki / uyuşturucu ve kumarda aramıza düşmanlık ve kin sokmak isteyen,

-  Allah’ı anmaktan ve ona salattan, niyazdan bizi geri bırakmak isteyen kişiler, güçler ve huylardır.

85.O gün Allah’ın koruması altına girmiş kişileri, Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] binekli heyetler hâlinde toplayacağız.

Bu ayette takva sahiplerine sunulacak nimetler çok farklı bir ifadeyle anlatılmıştır. Takva sahiplerinin Allah’ın huzuruna “binekli heyetler hâlinde” getirilecek olması, bir kralın veya bir kralın elçisinin karşılanmasını çağrıştırmaktadır. Eğer böyle ise, muttakiler Allah tarafından krallar gibi karşılanacak ve ağırlanacak demektir.

86.Suçluları da susamış olarak cehenneme süreceğiz.

87.Onlar, Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] katından bir garanti söz almış olan kimse hariç –ki bu hiç kimseye verilmemiştir–, yardıma-desteğe sahip olamayacaklardır.

72. ayette mahşer alanında [cehennemin dış kenarında] diz üstü perişan hâlde bekletildikleri belirtilen suçlulara daha sonra ne olduğu 86. ayette bildirilmektedir: Onlar “susamış hâlde” cehenneme sürüleceklerdir. Ancak bu susamışlık suyu bol, güneşi mutedil herhangi bir yörede başa gelebilecek bir susama olarak değil, yakıcı bir güneş altında, Arabistan çöllerinde susuz kalmış bir insanın susamışlığı olarak algılanmalıdır.

Üstelik bu susamış suçlular orada kimseden yardım da görmeyeceklerdir:

96-102.Onlar, onun içinde birbirleriyle çekişirlerken dediler ki: “Vallahi biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içinde idik. Çünkü biz sizi, âlemlerin Rabbi ile bir seviyede tutuyorduk. Ve bizi yalnızca o günahkârlar saptırdı. Artık bizim için yardımcılardan, torpilcilerden hiçbir kimse ve candan bir yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakın yoktur. Ah keşke bizim için bir geri dönüş olsaydı da biz de mü’minlerden olsaydık!”(Şuara/ 100, 101)

87. ayetteki “şefaate sahip olmak” tabirine bakıldığında, buradaki şefaatin ya onların başkaları için yapacakları şefaat, ya da başkalarının onlar için yapacakları şefaat olabileceği gibi iki yönlü bir anlam çıkıyor gibi görünse de, ayetteki istisna cümlesinden buradaki şefaatin başkalarının onlar için yapacakları şefaat olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla buradaki “şefaate sahip olmayacaklar” ifadesi, “kimse onlara yardım etmeyecek” demektir. Zaten cehennemdekilerin -kendileri yardıma muhtaçken- bir başkasına yardımda bulunmaları da anlamsızdır. Ancak Rabbimiz ayette “Rahman’ın katında bir ahd almış olan kimse hariç” diye bir istisna yaparak ahirette kimlerin yardım göreceğini açıklamıştır. Onlar, “Rahman’ın katında ahd almış olanlar”, yani “iman edenler ve salihatı işleyenler”dir. Bilindiği gibi, Rabbimiz iman eden ve salihatı işleyenlere yardım edeceğini yüzlerce ayette haber vermiştir.

Şefaat kavramı hakkındaki ayrıntılı açıklama Necm suresinin tahlilinde verilmiştir.

88.Ve onlar, “Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah] çocuk edindi” dediler.

89.Andolsun ki siz çok çirkin bir şey söylediniz.

90,91.Az kalsın bundan; Rahmân’a çocuk isnat ettiler diye; gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılacaktı.

92.Hâlbuki Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah] için çocuk edinmek yaraşmaz. 93.Göklerde ve yerde bulunan bütün herkes, Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a], yalnızca kul olarak gelecektir.

94.Andolsun ki Rahmân, onların hepsini kuşatmıştır ve kendilerini bir bir saymıştır. 95Hepsi de kıyâmet günü Rahmân’a tek başlarına gelirler.

Bu ayet grubunda müşriklerin tamamı muhatap alınmakla birlikte, ayetlerin muhatabı özellikle Allah’a çocuk isnat eden müşriklerdir. Bu isnadın ne kadar çirkin olduğu, göklerin neredeyse çatlayacağı, yerin yarılacağı, dağların parçalanıp dağılacağı ifade edilmek suretiyle gösterilmiştir. Bu çirkin sözlerin sahiplerinin kimler olduğu yine Kur’an tarafından açıklanmaktadır.

Bunlar, “Üzeyr Allah’ın oğludur” diyen Yahudiler, “İsa Allah’ın oğludur” diyen Hıristiyanlar ve “Melekler Allah’ın kızlarıdır” diyen Araplardır:

30.Ve Yahudiler; “Uzeyr Allah’ın oğludur” dediler. Hristiyanlar da, “Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güya bununla, daha önce yaşayan kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimselerin sözlerini taklit ediyorlar. Allah, onlarla savaşmıştır. Nasıl da döndürülüyorlar!(Tövbe/ 30)

116.Bir de onlar, “Allah çocuk edindi” dediler. –O, onların yakıştırdıkları tüm noksanlıklardan arınıktır.– Aksine göklerde ve yeryüzünde ne varsa yalnızca O’nundur. Hepsi O’nun için sürekli saygıda duranlardır.(Bakara/ 116)

158.Ve onlar, Allah ile gizli güçler arasında bir hısımlık bağı kurdular. Oysa andolsun, gizli güçler kendilerinin kesinlikle hazır edilenler/mahşerde toplananlar olduklarını bilirler.(Saffat/ 158)

93. ayette, göklerde ve yerde bulunanların Allah’a sadece “kul” sıfatıyla geleceklerinin vurgulanması, Allah’ın dünyada seçip elçilik payesi verdiği kişilerin de ahirette sadece “kul” sıfatını taşıyacaklarını göstermektedir.

94, 95. ayetler, Allah’ın herkesi kuşattığı, onlar hakkında her şeyi bildiği ve müminler hariç herkesin orada eşsiz dostsuz, çocuksuz, arkadaşsız olacağını bildirmektedir:

87-91.Ve yeniden diriltilen gün; mal ve oğulların sağlam bir kalple/gerçek imanla gelenlerden başkasına yarar sağlamadığı ve cennetin Allah’ın koruması altına girenlere yaklaştırıldığı, azgınlar için de cehennemin açılıp gösterildiği gün beni rezil etme!” dedi.(Şuara/ 88, 89)

Ayetlerde “Rahman” adının tekrar edilmesi dikkat çekici bir husustur. Bu, Rabbimizin rahmeti gereği suçlulara tövbe kapısını açık tuttuğunu, hatalarından döndüklerinde onlara merhametiyle muamele edeceğini göstermektedir.

98.Ve Biz onlardan önce nice nesilleri değişime/yıkıma uğrattık. Onlardan herhangi bir kimse hissediyor musun? Yahut onlara ait hafif bir ses duyuyor musun?

96.Şüphesiz şu iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapanlar; Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah], onlar için sevgi var edecektir.

97.İşte şüphesiz Biz bu Kur’ân’ı, kendisiyle Allah’ın koruması altına girmiş kişileri müjdeleyesin, inat eden toplumu da uyarasın diye senin lisanın üzere kolaylaştırdık.

Not: Anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf’taki 98. âyet 95. âyetin arkasında tertip edilmiştir.

Rahman’ın iman eden ve salihatı işleyenler için sevgi kılması demek, Allah’ın onlar için sevgi vermesi, yani müminlerin kalplerinde sevgi yaratması, onlara sevdikleri şeyleri vermesi, onların da sevdikleri şeyleri isteyecek olması demektir. Kısacası, Rabbimiz sevecek, sevdirecek ve orada her şey sevgiye bağlanacaktır.

Hatırlanacağı üzere, Meryem suresi “[Bu] Rabbinin, kulu Zekeriyya’ya olan rahmetini anmasıdır” diye başlamış, Meryem’in, İbrahim’in, Musa’nın, İsmail’in, İdris’in anılması ile devam etmiş, sure içinde tevhide ve ahiret gününe yönelik açıklamalar, uyarılar yer almıştı. Bu son ayetlerle de konu bağlanmış, açıklama sonlandırılmıştır.

97. ayet, takva sahiplerini müjdeleyen, inatçı müşriklere ise uyarıda bulunan Kur’an’ın elçinin diliyle kolaylaştırıldığını bildirmektedir. Elçi kendi diliyle indirilen Kur’an’ı daha kolay anlatmış, elçi ile aynı dili konuşan toplum da gerçekleri kolayca öğrenerek eski yanlış bilgilerini düzeltmiştir. Herkes tarafından gayet iyi anlaşılan Kur’an, müminler için müjde, müşrikler içinse ürkütücü bir uyarı olmuştur.

98. ayette, geçmişte yaşamış müşriklerden en ufak bir iz kalmadığı vurgulanmak suretiyle o günkü müşriklerden de herhangi bir eser kalmayacağı ima edilmiştir. İma edilen bu tarihsel atıf, peygamberimize ve müminlere manevi kuvvet vermeye, sabır ve direnç kazandırmaya yöneliktir.

Allah doğrusunu en iyi bilendir.


[1] (M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, Mekke Dönemi, IV. 191-192; bk. İbn Hişâm, es-Sire, I, 356-362; Taberî Tarih, II, 225).

[2] (İslâm Ansiklopesisi; II. Habeşistan Hicreti)

[3] (Razi, Mefatihu’l Gayb; Kurtubî, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)

[4] Luka; 1. Bab

[5] (Mevdudi; Tefhimu’l-Kur’an)

[6] (Razi, Mefatihu’l-Gayb; Kurtubî, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)

[7] (Mukatil)

[8] (Sahih-i Buhari, Dualar Kitabı, 50. Bab, 77 numaralı hadis)

[9] (Sahih-i Buhari, Dualar Kitabı, 50. Bab, 33 numaralı hadis)

[10] (Lisanü’l-Arab; c.9, s.406)

[11] (Lisanül’Arab; c.6, s.665. glm mad.)

[12] ( Luka; 1. Bab, 60–63)

[13] (Tebyinü’l-Kur’an; c:????

[14] (Tebyinü’l-Kur’an??????

[15] (Tebyinü’l-Kur’an????

[16] (Mevdudi; Tefhimu’l-Kur’an)

[17] (Lisanü’l-Arab c:4, s.325. rym mad.)

[18] Çıkış:15/20 ve Sayılar: 26/59)

[19] (Prof. C. Tümer; Hz. Meryem, T.D.V. Yayınları; T.D.V. İslam Ansiklopedisi, Meryem mad.)

[20] (Kurtubi; Meryem/16 hakkında)

[21] (Lisanü’l-Arab; c.8, s.429. nbz mad.)

[22] (Ana Britannica; c:11, s:313)

[23] (Ana Britannica; c:32, s:74)

[24] (Lisanü’l-Arab; c.8, s.200, 201. msl, temessül mad.)

[25] (Luka; 1/36)

[26] (Razi, Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)

[27] (Razi, Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)

[28] (Zemahşeri; Keşşaf)

[29] (Lisanü’l-Arab; c.2, s. 69]

[30] (Razi; Mefatihu’l-Gayb)

[31] (Lisanü’l-Arab; c:5, s:434)

[32]             Lisânu’l-Arab; Tâcu’l-Arûs, “Mhd” mad.

[33]             Mushaf-ı Şerif, İSAM yayınları.

[34] (Tekvin; 5. Bab, 18-24. Cümleler)

[35] (Razi; el Mefatihu’l Gayb, Meryem/ 57 açıklamaları)

[36] (Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, c:1, Hakikat Kitapevi)

[37] (Razi; Mefatihu’l-Gayb)

[38] (Ebu Müslim)

[39] Hak dini Kur’an Dili

[40] (Razi, İbn-i Kesir, Kurtubi)