40-CİNN SURESİ

“ قل اوحىKul ûhıye” suresi de denilen Cinn suresinin, Mekke’de 40. sırada indiğ kabul edilir. Adını 1. ayette geçen “ الجنّel-cinn” sözcüğünden almıştır.

Surenin ilk bölümünde, Mekke’ye dışarıdan gelen bir grup yabancının Kur’an dinledikleri, dinledikleri Kur’an’dan etkilendikleri, inanmış olarak yurtlarına döndükleri, döndükten sonra da Kur’an’dan öğrendikleri gerçekleri ve eski inançlarının çürüklüğünü kendi halklarına anlattıkları anlatılmaktadır. Surede ayrıca gaybin bilgisinin sadece Allah’a ait olduğu, tevhit ilkesi ve Kur’an’ın nitelikleri de yer almaktadır.

Cinn suresinin inmesi ile Mekke dışında da inanmış kişilerin var olduğu anlaşılmış ve bu kişilerin inananları destekleme kararı aldıkları öğrenilmiştir. Bu bilgi, başta peygamberimiz olmak üzere tüm inananlara manevî bir güç kaynağı olmuştur. Cinn suresi, kılavuzu sadece Kur’an olan o günkü inananlara yaptığı bu yararlı etkiye karşılık, cin sözcüğünün Kur’an’da kullanılan anlamı dışında değerlendirilmesinden dolayı genellikle yanlış anlaşılmıştır. Bu yanlış anlamanın nedenleri arasında, cin sözcüğünün Kur’an öncesi zamanlara dayanan halk arasındaki meşhurlaşmış anlamının öne geçirilmiş olması yatmaktadır. Surenin doğru anlaşılması “Cinn Kavramı ve Kur’an’da Cinn”in iyi bilinmesine Ve tarihî “Akabe Beyatleri”nin bilinmesine bağlıdır. Biz Cinn ve Kur’an’daki Cinn ile ilgili Nas suresinde ayrıntılı bilgi vermiş idik.

AKABE BEY'ATLARI

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Medine'den gelip ilk müslüman olanlarla 621- 622 yıllarında Mekke'nin Akabe adı verilen mevkiinde yaptığı iki anlaşma ve ahitleşme.

Mekke'ye üç km. kadar uzaklıkta bulunan Mina ile Mekke arasındaki bir mevkie verilen Akabe adına bölgenin başka yerlerinde de rastlanmaktadır. Aynı adı taşıyan birçok yer bulunmasına rağmen Akabe denince ilk defa bu meşhur ahitleşme ve anlaşmaların yapıldığı mevki hatıra gelmektedir.

İslâm'ı çeşitli kabile ve gruplara anlatmağa çalışan Resulullah (s.a.s.) özellikle Hacc mevsiminde Mekke'ye gelen kabileler arasında dolaşıyor ve onlara bu yeni mesajı iletmeye uğraşıyordu. Bu hac mevsimlerinin birinde Yesrib [Medine]'den gelen ve bu şehirde yaşayan iki Arap kabilesinden biri olan Hazrec kabîlesine mensup bazı kimselerle karşılaşan Hz. Peygamber, onları İslâm'a davet etti. Peygamberliğinin 11. yılında onun bu çağrısına adı geçen kabileden altı kişi icabet edip büyük bir samimiyetle bu yeni dine sarıldılar. Zira yıllardır Yesrib'teki diğer Arap kabilesiyle aralarında sürüp gitmekte olan Buas savaşlarından bezmiş olduklarından, bu yeni dinin aralarında bir barış ortamı oluşturacağını ümit ediyorlardı. Yesrib'e geri döndüklerinde bu olaydan ve yeni dinlerinden kardeş kabîle Evs'e bahsedip onları da İslâm'a davet edeceklerine ve gelecek yıl yine Hacc mevsiminde aynı yerde Resulullah'la buluşacaklarına dair söz verip ayrıldılar

Medine'de yaşayan bu iki kabilenin dışında ayrıca üç Yahudi kabilesi daha bulunuyordu. Bunlar müşrik Arapları dinlerinden ve putperestlik anlayışlarından dolayı hep hor görüyorlardı. Yahudiler ellerindeki Tevrat'a, ayrıca âlimlerinden ve atalarından işitip durduklarına göre yakında bu bölgede zuhur edecek bir peygambere iman edeceklerini ve bu peygamberin desteğiyle putperestliğe son vererek Arapları ortadan kaldıracaklarını söyleyip duruyorlardı. Yahudilerin bu sözleri Yesribli Evs ve Hazrec kabilelerinin zihninde yer etmişti. Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Akabe'de görüşünce, Yahudilerden önce davranıp bu peygamberin yanında yer almakta hiç tereddüt etmediler. Bu ilk Müslüman Yesribliler Resulullah'a iman ederek şöyle dediler: "Kavmimiz çok zor günler yaşıyor, hiç iyi bir durumda değiliz. Yıllardır süren çatışmalar aramızda sonu gelmez bir anlaşmazlığa sebep oldu. Bu yeni dinin bizleri bir araya getireceğine ve bizleri barıştırıp kaynaştıracağına inanıyoruz." Gerçekten Yesribliler Buas savaşlarının artık son bulmasını istiyorlardı. Hz. Peygambere iman eden Hazrecliler şu kişilerden ibaretti: Es'ad b. Zurâre, Avf b. Hâris, Râfi' b. Mâlik, Ukbe b. Âmir, Kutba b. Âmir ve Câbir b. Abdullah b. Riab. Bunlardan ilk ikisi Neccaroğullarına mensup idi.1

İslâm'a gönül veren bu ilk Medineli Müslümanlar memleketlerine geri dönerek bütün güçleriyle bu yeni dini tanıtmaya ve akrabalarının da iman etmelerini temine çalıştılar. Bu küçük grubun Yesribliler üzerinde büyük etkileri oldu. Evs ve Hazrec'ten bir çok kimse bunların aracılığıyla İslâm'a girdi. Özellikle Resulullah'ın dayılarından olan Neccaroğullarına mensup Es'ad b. Zurâre ile Avf b. Hâris müslümanlıklarını asla gizlemeksizin büyük bir gayretle insanları İslâm'a davet ettiler. Gerçekten İslâm akidesi Yesrib’de yıllardır süren savaşların sona ermesinde büyük bir etken oldu. Düşmanlıklar sona erdi ve insanlar Allah'ın rahmeti sayesinde kısa zamanda kardeşler oluverdiler. Ertesi yıl yani peygamberliğin 12. yılında yine Hacc mevsiminde Mekke'ye gelen Yesrib'li on iki kişi Akabe mevkiinde Resulullah (s.a.s.) ile geceleyin gizlice buluştular. Bunlardan altısı bir önceki yıl Müslüman olan kişilerdi. Birinci Akabe Bey'atı adı verilen bu bey'atta bulunan sahabelerden Ubâde b. es-Sâmit, hadiseyi söyle anlatır:

"Refahta olduğu kadar sıkıntıda, sevinçte olduğu kadar üzüntüde de onu destekleyecek ve her konuda emirlerine itaat edeceğimize, Resulullah'ı kendi nefislerimizden aziz tutup durum ne olursa olsun ona muhalefet etmeyeceğimize, Allah yolunda hiç bir kınayıcının kınamasından korkmayacağımıza, Allah'a asla şirk koşmayacağımıza, hırsızlık ve zina yapmayacağımıza, çocuklarımızı öldürmeyeceğimize, kendiliğimizden uyduracağımız yalan ve dolanlarla hiç kimseye iftirada bulunmayacağımıza, hiç bir hayırlı işte Resulullah'a muhalefet etmeyeceğimize dair bey'at ettik. Ayrıca bizden birinin verdiği sözünde durmasına karşılık onun ecir ve mükâfatının Allah'a ait olduğuna ve ona Cennet nimetinin verileceğine; kim insanlık haliyle bunlardan birini işler de ondan dolayı dünyada cezaya çarptırılırsa bunun ona keffâret olacağına; kim de yine bunlardan birini işler de işlediği o suçu Allah açığa vurmazsa onun işinin Allah'a kalacağına; Allah'ın dilerse onu bağışlayıp dilerse azaba uğratacağına dair Resulullah'ın bize bildirdiği hususlara sadık kalacağımıza da söz verdik."

Bu birinci Akabe Bey'atına katılan on iki kişiden altısı bir önceki yıl iman eden kimselerdi. Diğer altısı ise Muaz b. Hâris, Zekvân b. Kays, Ubâde b. es-Sâmit, Yezid b. Sa'lebe, Abbâs b. Ubâde ve Ebu'l-Heysem Mâlik b. Teyyihan idiler. Bazı kaynaklarda bir önceki yıl Resulullah ile tanışan altı kişiden biri olan Câbir b. Abdullah yerine Uveym b. Saide'nin birinci Akabe Bey'atında bulunduğu ifade edilir.

Medineliler, hacdan geri dönerlerken, yanlarında, İslâm'ı öğretmek üzere Resulullah tarafından tayin edilen Mus'ab b. Umeyr'i götürdüler. Kısa surede Medine-i Münevvere'de İslâmiyet hızla yayıldı. Mus'ab b. Umeyr, Rasûlullah'ı Medine'deki her hareketten haberdar ediyordu. Kısa zamanda Evs ve Hazrec kabilesinin bütün evleri İslâm'ın nuruyla aydınlanmaya başladı. Artık Medine, bir İslâm devletinin doğuşuna hazır hâle gelmişti. Mus'ab b. Umeyr'in gayret ve etkisiyle Yesrib'in ileri gelenlerinden Sa'd b. Muaz ve Useyd b. Hudayr müslüman oldular. Bu iki büyük reisin İslâm'a girmesiyle İslâm, Medine'de bir hayli kabul gördü. Bunun üzerine Medineliler Hz. Peygamberi şehirlerine davet etmeye karar verdiler.

Birinci Akabe Bey'atından bir yıl sonra Medineliler yeniden hac için Mekke'ye geldiler. İçlerinde ikisi kadın yetmiş beş Müslüman vardı. Allah Resulü’nün bu defa onlarla ilgi kurması İslâm'ın tebliğinden ibaret değildi. Çok önemli kararlar arifesindeydiler. Buluşma yeri yine Akabe mevkii oldu. Buluşma gizli yapılacak ve hiç kimseye haber sızdırılmayacaktı. Gece yarısına doğru, Medineliler, gayet tedbirli hareket ederek kararlaştırılan yerde toplandılar.

Rasûl-i Ekrem Akabe'ye bu defa amcası Abbâs ile birlikte geldi. Abbâs henüz ya Müslüman olmamış, yahut Müslümanlığını gizliyor, ancak yeğenini himaye ediyordu. Böylesi bir toplantıda bulunmayı bir aile borcu kabul etmişti. Toplantıda ilk sözü Hz. Abbâs aldı:

“Ey Hazrecliler, Muhammed (s.a.s.)'in aramızdaki mevkii bildiğiniz gibidir. Biz, onu düşmanlarından koruduk ve koruyacağız. Kendisi burada, ailesinin yanında, nezdimizde izzet ve ikram içindedir. Fakat sizinle bir antlaşma yapmak ve size katılmak istiyor. Ona verdiğiniz sözü tutmak, kendisine muhalefet edenlere karşı gelmek hususunda azminiz kuvvetli ve sağlam ise buna bir diyecek yoktur. Fakat onu ele verecek, yanınıza geldikten sonra yalnız başına bırakacaksanız, bunu şimdiden söyleyiniz ve onu kendi haline bırakınız.”

Medineli Müslümanların cevabı şöyle oldu:

“Dediklerinizi dinledik. Ey Allah'ın resulü, siz söyleyin! Kendiniz adına, Allah adına istediğiniz andı bizden alınız. Biz hazırız.”

Resulüllah Hz. Muhammed (s.a.s.) Kur'an-ı Kerim'den bazı ayetler okuduktan sonra şöyle buyurdular:

“Kadınlarınızı ve çocuklarınızı nasıl koruyorsanız, beni de öylece korumak üzere size elimi veriyorum.”

Elini ilk uzatan, Berâ b. Ma'rur oldu. O, şöyle dedi:

“Bey'at ettik ya Resulullah, seni Hak dinle gönderen Allah'a yemin ederiz ki kendimizi, çocuk ve hanımlarımızı koruduğumuz gibi seni de koruyacak ve savunacağız. Biz, zaten harp içinde yoğrulmuş kimseleriz. Zırha alışkınız. Bu, bize atalar mirasıdır.”

Bera'dan sonra söz alan Ebu'l Heysem de:

“Ya Resulallah, dedi. Bizim yahudilerle bir takım bağlantılarımız vardır. Bu bağlantıları keseceğiz. Biz bunu yaptıktan sonra siz de Allah'ın inâyetiyle muvaffak olunca bizi bırakıp kendi kavminizin yanına döner misiniz?”

Resulullah (s.a.s.) gülümsediler ve dediler ki:

“Kanım sizin kanınızdır. Siz bendensiniz, ben de sizdenim. Kiminle dövüşürseniz" ben sizin yanınızdayım. Kiminle barış yaparsanız, ben de onunla barış yaparım.”

Resulullah (s.a.s.)'in bu sözlerini duyan herkes, bey'at etmek üzere elini uzatıyordu. Bu sırada Abbâs b. Ubâde ortaya atılarak şunu söyledi:

“Hazrecliler! Bu zata niçin bey'at ettiğinizi biliyor musunuz? Ona bey'atla insanların kırmızısına ve siyahına, yani Arap ve Arap olmayana karşı savaşa hazır olmayı kabul etmiş oluyorsunuz. Bir felâkete uğradığınız ve ulularınızın maktul düştüğünü gördüğünüz zaman onu yalnız başına bırakacaksanız şimdiden bırakınız. Bu, daha doğru olur. Yoksa dünyada ve ahirette rüsva olursunuz. Fakat ona verdiğiniz sözü tutacak, malca felâkete uğramayı, büyüklerinizin ölümüyle karşılaşmayı göze alacaksanız, bunu yapınız. Çünkü dünya ve ahiret hayrı bundadır.”

Hepsi kabul ettiler ve sordular:

“Ey Allah'ın Resulü, buna karşılık bize ne va'd ediyorsunuz?”

Resulullah:

“Cennet!” dedi.

Bey'at kısa zamanda tamamlandı. Hepsi de darlıkta ve genişlikte her halükarda itaate, sözün ancak doğrusunu söylemeye ve Allah yolunda hiç bir kınayıcının kınamasından korkmamaya söz verdiler.

Bey'attan sonra Resulullah (s.a.s.), Hazrec'den dokuz, Evs'den üç kişi olmak üzere on iki nakip seçtiler. Es'ad b. Zurâre de hepsinin başı ve emîri seçildi. Bunlardan her biri bir kabîlenin reisi idiler. Bunun anlamı, oniki kabilenin İslâmiyeti kabul etmesiydi.

Bey'at gece karanlığında tenhada ve gizlilik içinde yapılmıştı. Fakat bey'atın bitiminde bir çığlık karanlığın perdesini yırttı:

“Ey Kureyş, Muhammed ile atalarının dininden çıkanlar, sizinle döğüşmek için andlaşma yaptılar!”

Fakat müslümanların artık kimseden çekindikleri yoktu. Bu sesi duyar duymaz Abbas b. Ubâde şöyle dedi:

“Ya Resulallah, seni hak ile gönderen Allah'a yemin ederim ki istersen sabah olur olmaz kılıçlarımızı kınından sıyırır üzerlerine saldırırız.”

Resulullah (s.a.s.) ise şöyle buyurdular:

“Hayır... Bize savaş izni daha verilmiş değildir. Şimdilik hepiniz yerlerinize dönünüz.”

İslâm'a teslim olup Resulullah'a tam anlamıyla bey'at eden bu ilk müslüman kitle için emre itaat mutlak idi. Akabe'deki bu toplantı dağıldı ve herkes yerine döndü. Sabah olunca Kureyşli müşrikler bu bey'attan haberdar olmuşlardı. Müşrikler bu anlaşmanın mahiyetini araştırmağa başladılar. Fakat henüz müslüman olmamış olan Yesribliler'in Hz. Peygamber ile anlaşmalarına bir türlü anlam veremiyorlardı. Mekkeli müşrikler bu gizli anlaşma hakkında bir bilgi alamadan Yesribli müslümanlar şehri terk etmişlerdi.

İslâm Devleti'nin kurulmasında önemli bir dönüm noktası olan ikinci Akabe bey'atına, Resulullah'ın savaş ve barışta korunacağına dair prensiplerin tesbit edildiği ve kararların alındığı bir bey'at olmasından dolayı, "Bey'atü'l-Harb" adı verilir. İkinci Akabe Bey'atının gerçekleşmesiyle İslâm tarihinde yeni bir dönem başlıyor ve o gün İslâm Devleti'nin temeli atılmış oluyordu.2

MEAL:

RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA

1-15.De ki: Bana vahyedildi ki, şüphesiz yabancılardan bir grup Kur’ân dinleyip de: “Şüphesiz biz, rüşde kılavuzluk eden hayret verici bir Kur’ân dinledik. Bundan dolayı, biz ona iman ettik ve Rabbimize hiçbir şeyi asla ortak koşmayacağız. 3Gerçek şu ki, Rabbimizin şanı çok yücedir. O, bir dişi arkadaş ve de bir çocuk edinmemiştir.

4.Ve hiç şüphesiz “bizim aklı ermez”, Allah üzerine saçma sapan şeyler söylüyormuş.5Doğrusu biz, bildik-bilmedik her kişinin Allah'a karşı asla yalan söylemeyeceğine inanıyorduk.

6.Gerçekten de insten; çok iyi tanıdığımız kimselerden bazı kimseler, cinden; tanımadığımız yabancı kimselerden bazı kişilere sığınırlar idi. Böylece de, o yabancı kimseler, onların azgınlıklarını, ahmaklıklarını artırırlardı.

7.Gerçekten de onlar sizin inandığınız gibi, Allah'ın asla kimseyi peygamber göndermeyeceğine/ diriltmeyeceğine inanmışlardı.

8.Ve gerçekten biz göğe dokunduk da onu kuvvetli bekçiler ve parlak alevlerle doldurulmuş bulduk. 9.Ve hiç şüphesiz ki biz gökten duyum almak için oturulan yerlere oturur idik. Peki, şimdi her kim duyum almak için uğraşsa, kendine, gözetleyen parlak bir alev buluyor. 10.Biz de, yeryüzündekilere kötülük mü istendi, yoksa Rableri onlara bir doğruluk mu diledi bilmiyoruz.

11.Şüphesiz bizler; bizlerden bir kısmı sâlihlerdendir, bizden bazıları da bunun aşağısındandır. Biz, çeşit çeşit yollarda idik.

12.Ve kesinlikle, Allah'ı yeryüzünde asla âciz bırakamayacağımızı, kaçmakla da O'nu asla âciz bırakamayacağımızı iyice anladık. 13.Ve biz o kılavuzu/ Kur’ân'ı dinlediğimizde ona iman ettik. Onun için kim Rabbine inanırsa, o hakkının eksik verilmesinden ve haksızlığa uğramaktan/ aptal yerine konmaktan, kendisine aşırı yük yüklenilmesinden korkmaz.

14.Ve gerçekten bizim durumumuz ise; Müslümanlar bizdendir, yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar da bizdendir. Ama kimler Müslüman olduysa, işte onlar doğruya, güzele, iyiye, gerçeğe gitmeyi arayanlardır. 15.Ama inanç konusunda yanlış; kendi zararlarına iş yapanlara gelince, onlar da cehennem için odun olmuşlardır” demişlerdir.

16,17.Ve eğer onlar gerçekten o yol üzere dosdoğru gitselerdi, elbette onlara, kendilerini saf hâle getirmek için bol bir su verirdik. Kim Rabbinin anılmasından/ Rabbinin öğüdünden; Kur’ân'dan yüz çevirirse, O da onu gittikçe yükselen bir azaba sokar.

18.Ve şüphesiz ki mescitler kuşkusuz Allah içindir. O nedenle Allah ile birlikte herhangi kimseye yalvarmayın.

19.Ve şu bir gerçek ki Allah'ın kulu/ Peygamber O'na çağırarak ayaklandığı/ harekete geçtiği zaman o yabancılardan bir grup o'nun çevresinde neredeyse kenetlenecekler.

20.De ki: “Ben kesinlikle Rabbime dua ederim ve hiçbir şeyi de O'na ortak koşmam.”

21.De ki: “Şüphesiz ben, sizi bir zarara ve iyiliğe, kötülüğe, güzele, doğruya götürmeye güç yetiremem.”

22,23.De ki: “Gerçek şu ki Allah'tan beni, Allah'tan tebliğler ve O'nun elçiliği görevleri dışında hiçbir kimse hiçbir zaman kurtaramaz. Ben O'nun astlarından bir sığınak da hiçbir zaman bulamam. Artık kim Allah'a ve O'nun Elçisi'ne karşı çıkarsa, onun için cehennem ateşi vardır. Onlar orada sonsuz olarak kalıcıdırlar.

24.Sonunda tehdit edildikleri şeyi gördükleri zaman, kimin yardımcı yönünden en zayıf ve sayıca da daha az olduğunu hemen bileceklerdir.

25-28.De ki: “O tehdit olunduğunuz şey yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi tanıyacak ben bilmiyorum. Rabbim, bütün görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği bilendir. Ve de elçilerden seçip hoşnut olduğu kişi hariç, göstermediğine, duyurmadığına, sezdirmediğine, geçmişe, geleceğe hiçbir kimseyi bilgi sahibi yapmaz. Çünkü O, Rablerinin gönderdiklerini gereği gibi tebliğ ettiklerini bilsin diye onun her tarafından gözetleyiciler salar. O, onların yanında olan her şeyi kuşatmıştır, her şeyi de sayısı ile saymıştır.”

TAHLİL

1,2.De ki: Bana vahyedildi ki, şüphesiz yabancılardan bir grup Kur’ân dinleyip de: “Şüphesiz biz, rüşde kılavuzluk eden hayret verici bir Kur’ân dinledik. Bundan dolayı, biz ona iman ettik ve Rabbimize hiçbir şeyi asla ortak koşmayacağız.

Cinnlerden [yabancılardan] bir grup, ayette “ نفرnefer” sözcüğü ile ifade edilmiştir. Türkçeye yanlış olarak “bir kişi” anlamında geçmiş olan “nefer” sözcüğü; “sayıları 3 ilâ 10 kişi arasında erkeklerden oluşan bir grup” demektir.3 Buna göre Kur’an dinleyen bu cinnlerin [yabancıların] sayısı 3 ilâ 10 kişiden ibarettir.

Mekkeli olmayıp Mekke’ye dışarıdan gelmiş ve dolayısıyla da Mekkelilerin tanımadıkları yabancılar oldukları için “cinn” denilen bu kişilerden Ahkaf suresinde de söz edilmiştir:

29.Hani Biz gizli ajanlardan Kur’ân'ı dinlemek isteyen bir grubu sana yöneltmiştik. Onlar, Kur’ân'a hazır oldukları zaman, “Susun!” dediler. Sonra Kur’ân'ı dinleyince de birer uyarıcı olarak toplumlarına döndüler.

30-32.Onlar: “Ey toplumumuz! Şüphesiz biz Mûsâ'dan sonra indirilen ve sadece içinde konu edilenleri tasdik eden, hakka ve dosdoğru yola kılavuz olan bir kitap dinledik. Ey toplumumuz! Allah'ın davetçisine karşılık verin ve O'na iman edin ki, Allah günahlarınızı bağışlasın ve sizi acı bir azaptan kurtarsın. Her kim Allah'ın davetçisine karşılık vermezsee, bilsin ki, yeryüzünde Allah'ı âciz bırakacak değildir. Onun için Allah'ın astlarından yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakın kimseler de yoktur. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içerisindedirler” dediler.

(Ahkaf/ 29–32)

Bu suredeki “cinn”lerle Ahkaf suresindeki “cinn”lerin aynı “cinn”ler olduğu hususu, klâsik eserlerin ve bu konudaki rivayetlerin tümünde de vardır. Ne var ki, konuyla ilgili olarak rivayet tefsirlerinde anlatılan ayrıntılar, uydurmacılığın ne boyutlara ulaştığını göstermektedir.

Bunlardan birkaçını ibret-i âlem için kısaltarak sunuyoruz:

Bu olayın nasıl olduğu hususunda iki görüş vardır: Birincisi, Said b. Cübeyr demiştir ki; cinler gök kapılarını dinlerlerdi, ne zaman ki taşlanıp kovuldular gökte olan bu olay her halde yerde bir şeyden dolayı olsa gerektir diye sebebini aramaya gittiler. O sırada Hz. Peygamber (s.a.v) Mekke halkının kendisine uymalarından ümitsiz olarak İslâm'a davet için Taif'e çıkmıştı. Mekke'ye dönmek üzere bulunduğu zamana tesadüf ediyordu. Batnı Nahil denilen vadide kalkmış sabah namazında Kur'ân okuyordu. İşte oraya Nusaybin cinlerinin ileri gelenlerinden bir bölük cin uğramıştı. Çünkü İblis onları göğün taşlamalarla korunmasını icab ettiren sebebi öğrenmek üzere göndermişti. Kur'ân'ı işittiler ve sebebin o olduğunu anladılar.

İkinci görüş: Allah Teâlâ peygambere cinleri de uyarıp davet etme ve kendilerine Kur'ân okuma görevini de vermişti. Onun için Allah Teâlâ ona Kur'ân dinlemek ve kavimlerini uyarmak üzere bir takım cin göndermişti.

Ebu Hayyan da Bahir'de der ki: Cin kısası iki defa olmuştu, birincisi Taif'ten dönüşündeki. Siyercilerin anlattıkları kıssaya göre onlardan yardımcı aramaya çıkmıştı. Nahle vadisinde namaz kılarken dinlediler, o bilmiyordu sonra Allah Teâlâ onların dinlediklerini haber verdi. Diğer bir defasında da Allah Teâlâ, Peygamber'e cinleri uyarıp onlara Kur'ân okumasını emir buyurmuştu. Bunun üzerine bana cinlere Kur'ân okumam emredildi, arkamdan kim gelecek dedi, bunu üç kere söyledi, Abdullah b. Mesud'dan başkası ses çıkarmamış önlerine bakmışlardı.

Abdullah b. Mesud (r.a) demiştir ki: Cin gecesi benden başka kimse hazır olmadı, gittik. Hacun'daki dağ yoluna vardığımızda bana bir hat çizdi, ben gelinceye kadar bundan çıkma dedi, sonra Kur'ân okumaya başladı. Ben şiddetli bir gürültü işittim hatta Resulullah'a bir şey olmasından korktum, onu birçok karartılar kapladı, onunla benim arama engel oldu hatta sesini işitmez oldum, sonra bulut parçalanır gibi parçalandılar, sonra bana bir şey gördün mü dedi. Evet, beyaz elbiselere bürünmüş siyah adamlar gördüm, dedim, işte onlar Nusaybin cinleri diye buyurdu.

Taberi tefsirinde der ki: Allah Teâlâ "Hani biz cinlerden bir takımını sana yöneltmiştik" buyurduğu cin grubunun kaç adet olduğu hakkında tefsirciler ihtilaf etmişlerdir. Bazısı yedi kişi idi, dedi. Bu cümleden olarak İbnü Abbas'tan İkrime rivayet ederek demiştir ki Nusaybin halkından yedi kişi idiler. Resulullah onları kavimlerine elçi yaptı, diğer bazıları da dokuz kişi idi, dediler. Bunlardan Zirr b. Hubeyş demiştir ki Hz. Peygamber (s.a.v) Nahle vadisinde iken "onun huzuruna vardıkları zaman" âyeti indirildi. Dokuz idiler, birisi Zevbaa idi. صرفنا sarafna sözü yani Allah'ın Resulüne yönelttiği cin grupları peygamberin huzuruna vardıklarında demektir.

Alûsî de şunları kaydetmiştir. İbnü Ebi Hatim'in Mücahid'den rivayetine göre yedi kişi idiler. Üçü Harran'dan, dördü Nüsaybin'den, isimleri de Hasâ, Mesâ, Şasır, Masır, Elerdevanyan, Serme, el-Ahkam yahut el-Ahkab idi.

Taberânî Evsat'ta ve İbnü Merduyye cinnin Resulullah'a iki kere gönderildiğini nakletmişlerdir. Hafaci'nin Şihab'ında Kâdi haşiyesinde Cin Sûresi'nin tefsirinde denilmiştir ki hadisler cinnin gönderilmesi altı kere olduğuna delalet etmektedir. Rivayetlerde gerek adet ve gerek diğer hususta görülen ihtilaf da bununla bağlanmıştır. Nitekim Ebu Nuaym rivayet etmiştir ki: Nüsaybin halkından dokuz kişi nahle vadisinden gittiler, bunlardan fulan ve fulan ve fulan ve'l-Erdevanyan el-Ahkab kavimlerine uyarıcı olarak vardılar, sonra da çıktılar. Resulullah'a heyet halinde yetkili delege olarak geldiler üç yüz kişi idiler. Hacun'a kadar geldiler el-Ahkab geldi Resulullah (s.a.v)'a selam verdi ve kavmimiz seninle görüşmek üzere Hacun'da hazır bulunuyorlar dedi. Resulullah da Hacun'da geceden bir saate söz verdi. İbnü Ebi Hatim de İkrime'den bu âyette onların Musul ceziresinden on iki bin olduklarını rivayet etmiştir. Bu adedi Keşşaf'ta da hikâye eder. Resulullah'ın onlara okuduğu sûre yani Alak Sûresi idi. Bununla beraber Bahir'de İbnü Ömer ve Cabir b. Abdullah (r.a)'dan nakledilmiştir ki; Resulullah (s.a.v) onlara (Rahman) sûresini okudu. "Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz." dedikçe, hayır Rabbimizin âyetlerinden hiçbir şey yalanlamayız "Ey Rabbimiz sana hamd olsun" derlerdi. Bir de Ebu Nuaym Delâil'de Resulullah'a cinlerin gelişinin, peygamberliğin on birinci senesinde olduğunu rivayet etmiştir. Bu kıssanın hicretten üç sene önce olduğunun söylenmesi de bu mânâdadır.”4

Bu konudaki asılsız, dayanaksız rivayetlere ne yazık ki peygamberimizin eşi Ayşe’den başlayıp saf din için Abdullah b. Mübarek ile birlikte mücadele vermiş olan saygın kişilerden Ömer b. Abdülaziz’e kadar pek çok kişi malzeme yapılmıştır. Meselâ bu kişilere dayandırılan ve bazı saf insanların yılanların “cinn” olduğuna inanmalarına sebep olan bir rivayette, pek çok yılanın bu “cinn”lerden biri oldukları gerekçesiyle kefenlenip namazı kılınmak suretiyle defnedildiğinden söz edilmektedir. Maalesef bu rivayet binlerce “yılan–cinn” öyküsünün uydurulmasına da kaynak teşkil etmiştir.

Rivayetlerde ayrıca bu “cinn”lerin ancak 12 yaşındaki bir çocuk kadar akıllı oldukları, insan atıklarıyla beslendikleri, içlerinde Habil’in Kabil’i öldürdüğünü görenlerin bulunduğu gibi ilginç ayrıntılar da yer almaktadır. Bazı rivayetlerde ise bunların nereli ve kim oldukları hakkında malûmat verilmektedir. Meselâ Katade’nin “Bu cinnler Ninova halkından idiler” demesine karşılık, bunların aslında Diyarbekir tarafından Nusaybin cinnleri olduğunu ama onlara Ninovalı da denildiğini ileri süren rivayetler de vardır. İkrime’ye göre Musul yarımadasından olan bu cinnler, İbn-i Abbas’a göre Nasibin cinnlerinden olup 7 kişidirler ve peygamberimiz tarafından kendi kavimlerine elçi tayin edilmişlerdir. İbn-i Düreyd’in bunların isimlerini Şasir, Masir, Menşi, Maşi ve Ahkab olarak vermesine karşılık Mücahid’e göre bunlar Harran halkından idiler ve isimleri de Hişi, Misi, Minşi, Masır, Erd, Enyan ve Ahkam’dır.5

Birbiriyle çelişki içinde olan ve bir sürü saçma senaryo içeren bu hikâyelerin bir kısmı başka nakiller tarafından da çürütülmüştür. Meselâ Darukutni’nin tespitlerine göre İbn-i Mes’ud cinn gecesinde bulunmamıştır. Çünkü Alkame b. Kays ve Ebu Ubeyde b. Abdillah’ın naklettiklerine göre İbn-i Mes’ud “Ben cinn gecesinde bulunmadım” demiştir. Ayrıca nakledildiğine göre Amr b. Murre de Abdullah b. Mes’ud’un cinn gecesinde hazır bulunup bulunmadığını Ebu Ubeyde’ye sormuş ve “hayır” cevabı almıştır.6

Bu uydurma rivayetlerin bir kısmı tarihî gerçeklerle de çelişmektedir. Meselâ söz konusu olay İbn-i Abbas’ın doğduğu yılda gerçekleşmiş olmasına rağmen, olayı İbn-i Abbas’ın görgü şahitliğiyle anlatan birçok rivayet vardır. Ayrıca, peygamberimizin o tarihte henüz inmemiş olan Rahman, Nebe’ ve En’âm surelerini okuduğunun rivayet edilmesi de çok ilginçtir. Hatta İbn-i Mes’ud’un rivayetindeki abdest alma sahnesi, abdest ayetinin Medine’de son dönemde indiği dikkate alındığında, tam bir garabeti yansıtmaktadır.

Aslında ayrıntılar bir tarafa bırakılıp da bu konudaki rivayetler “Giriş” bölümünde verdiğimiz “Akabe Beyatleri” alıntısı ile karşılaştırıldığında, rivayetlerin bu alıntıda anlatılanlara tamamen ters olduğu görülmektedir. Çünkü rivayetlerin aksine “Akabe Beyatleri” alıntısı, bu cinnlerin Yesrib’li insanlar olduklarını bildirmektedir. Yesribli heyettekilerin “cinn” olarak nitelenmeleri, yukarıda da belirtildiği gibi, hem Mekke’nin ve peygamberimizin yabancısı olmaları, hem de Mekkeli müşriklerin muhtemel saldırılarına maruz kalmamaları için güvenlikleri sebebiyledir. Söz konusu “cinn”lerin hayalî yaratıklar olduğu iddiasındakilerin bu meseleye getirdikleri yorum ve yaklaşımlar isabetli değildir.

“Cinn”lerin başka boyuttan varlıklar olarak düşünülmesi Kur’an’a da uymamaktadır. Çünkü onlarca ayette vurgulandığı gibi, peygamberimiz bir beşerdir, beşere elçi olmuştur ve “sizden, içinizden biri” olarak nitelenmiştir. Yani o bizden biridir ve başka boyuttaki varlıklara değil, bize elçi gönderilmiştir.

Eğer bu “cinn”ler başka boyuttan varlıklar olsa idiler, zaten sünnetullah gereği onlara gönderilen elçinin de kendi cinslerinden olması gerekmektedir:

95.De ki: “Eğer yeryüzünde huzur içinde yürüyüp duran melekler olsaydı, elbette Biz onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik.”

(İsra/ 95)

HAYRET VERİCİ KUR’AN

Ayette geçen “ عجباًacaben” sözcüğü, kalıp olarak mübalâğa anlamı ifade eder. Dolayısıyla buradaki “cinn”lerin “Biz hayret verici bir Kur’an dinledik” ifadesi, “Biz öyle bir Kur’an dinledik ki, dil ve konu itibariyle şahane, emsali yok, alışılmışın dışında, diğer kitaplardan çok farklı” anlamına gelmektedir. Nitekim dinleyenler Kur’an’ın ilâhî bir mesaj olduğunu hemen anlamışlar, kılavuzluğunu kabullenmişler ve hemen iman etmişlerdir.

KUR’AN, RÜŞDE KILAVUZLUK ETMEKTEDİR

Kur’an’ı dinleyen “cinn”lerin [yabancıların] kendi toplumlarının insanlarına anlattıkları kılavuz öyle bir şeydir ki, “cinn”ler ondan hemen etkilenip imana gelmişler ve artık Rabblerine ortak koşmamaya karar vermişlerdir. Buradan, bu “cinn”lerin daha önce şirk içinde oldukları ve Kur’an’daki uyarılar sayesinde akıllarını başlarına alıp şirkten kurtuldukları anlaşılmaktadır. Kur’an’dan bu şekilde etkilenmeleri onların Kur’an’ın özelliklerini iyi tanımış olmalarını gerektirmektedir. Kur’an’ı peygamberimizden Arapça dinleyip anlamaları ise bu “cinn”lerin Arapçaya iyice vakıf olan birileri olduklarını göstermektedir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da kılavuz olarak elçinin değil, Kur’an’ın gösterilmesidir. Gerçekten de Kur’an iyi tetkik edildiğinde, gerçeklere kılavuzluk edenlerin elçiler değil, “vahiy”ler olduğu görülmektedir. Kılavuzluğun rüşde yönelik olması ise ayrıca üzerinde durulması gereken bir husustur.

الرِشدRÜŞD

Bakara/186, 256, A’râf/146, Nisa/6, Kehf/10, 17, 24, 66, Enbiya/51, Cinn/10, 14, 21, Mümin/29, 38, Hucurat/7, Hud/78, 87, 97 ve bu ayette olmak üzere farklı türevleriyle Kur’an’da 19 kez yer alan “rüşd” sözcüğü, “doğru ve eğriyi ayırt etme bilinci, zihinsel olgunluk, doğru yolu bulup ona girmek, iyi ve doğru olan şeyleri yapabilme olgunluğuna ulaşmak” anlamlarına gelir.7 “Reşit olma”, “rüşdüne erme”, “irşat etme”, “mürşit” gibi türevleri Türkçede de kullanılan “rüşd” sözcüğünün Kur’an ayetlerindeki manasını da kısaca “İslâm’ın öngördüğü olgunluğa ulaşmak ve yaşamak” diye tarif etmek mümkündür.

Buna göre “rüşde kılavuzluk eden Kur’an” ifadesi, “Kur’an’ın insanları akıllarını kullandırarak bilinçlendirdiği, olgunluğa ulaştırdığı, bir başka ifade ile kimseyi büyülemediği, kimsenin beynini yıkamadığı” anlamına gelmektedir.

3.Gerçek şu ki, Rabbimizin şanı çok yücedir. O, bir dişi arkadaş ve de bir çocuk edinmemiştir.

Kur’an’dan öğrendiklerini kendi toplumuna aktarmaya devam eden cinn [yabancı], bu ayette çok önemli iki hususu, Allah’ın şanının yüceliğini ve O’nun eş ve çocuk edinmemiş olduğunu dile getirmiştir.

Eş ve çocuk, yaratılış özellikleri gereği insanların basit hayatta duydukları bir takım gereksinmelerine cevap vermektedir. Fiziksel dürtüler insanı bir eşe; neslini devam ettirip gelecekte yalnız kalmama, daha güçlü ve daha güvende olma endişesi de çocuk sahibi olmaya yöneltmektedir. Ancak Yüce Allah her türlü noksanlıklardan arınık olduğu için basit hayatın bu zaaflarından münezzehtir. Zaten Allah’ın bir dişi arkadaş ve çocuk edinmediğini bildiren ifade de, Rabbimizin eş ve çocuk edindiği yolunda yapılan yakıştırmaların ve batıl inançların kesinlikle reddedilmesi gerektiğini bildiren bir ifadedir. Buradan da, söz konusu “cinn”lerin [yabancıların] Yahudi ve Hıristiyanların bu konudaki sapkın inançlarını bildikleri, dinledikleri Kur’an sayesinde de gerçekleri öğrendikleri anlaşılmaktadır.

4.Ve hiç şüphesiz “bizim aklı ermez”, Allah üzerine saçma sapan şeyler söylüyormuş.

5.Doğrusu biz, bildik-bilmedik her kişinin Allah'a karşı asla yalan söylemeyeceğine inanıyorduk.

Klâsik anlayış sahipleri, bu ayetteki “bizim sefih” ifadesinden İblis’i anlamış ve tüm kabahati İblis’e yüklemişlerdir. Oysa biz, “bizim sefih” ifadesi ile kastedilen kişinin “cinn”lerin [yabancıların] kendi imamları [toplumsal önderleri] olduğu kanaatindeyiz.

Anlaşıldığına göre, o toplumda değer verilen, saygı gösterilen bu önder, toplumunu Allah hakkında yalan yanlış bir sürü saçmalıklarla kandırmıştır. Zira gözünü maddî ve manevî hırslar bürümüş inançsızların Allah hakkında yalan düzmeleri sık karşılaşılan bir durumdur.

Bu sebeple Rabbimiz Kur’an’da “sizi kandıran Allah ile kandırmasın” diye uyarıda bulunmaktadır:

34.Ey iman etmiş kişiler! Şüphesiz, hahamlardan, rahiplerden birçoğu kesinlikle insanların mallarını haksız yere yerler ve Allah yolundan saptırırlar. Ve altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayan kimseler, hemen onlara acıklı bir azabı müjdele!

(Tövbe/ 34)

5.Ey insanlar! Hiç şüphesiz, Allah'ın yapmak için verdiği söz gerçektir. Onun için bu basit dünya yaşamı sizi aldatmasın. Ve sakın o aldatıcı, sizi, Allah ile aldatmasın. 6Şüphesiz o şeytan, sizin için düşmandır. Onun için siz de onu düşman edinin. Şüphesiz şeytan kendi taraftarlarını alevli ateşin ashâbından olmaları için çağırır.

(Fatır/ 5)

Aynı uyarılar Lokman/33 ve Hadid 14’te de vardır.

Ayette geçen “cinn ve ins” terkibi, ayrıntısını “Giriş” bölümündeki “Cinn Kavramı ve Kur’an’daki Cinn” başlıklı incelememizde açıkladığımız gibi, “bildik bilmedik, herkes” anlamına gelmektedir.

شططاًŞATAT

“Saçma sapan şeyler” olarak kapsamlı bir anlamla çevirdiğimiz “ شططşatat” sözcüğü “aşırılık, küfürde aşırıya gitme, aşırı yalan, anlamsız şey, hakktan uzak olma”8 demektir. Ayetteki “saçma şeyler” ifadesiyle kastedilenler, Allah’a eş, çocuk edinmişlik yakıştırma, meleklerin Allah’ın kızları olduğunu iddia etme, Yahudilerin Allah’ın seçkin kulları olduğunu zannetme gibi davranışlardır.

6.Gerçekten de insten; çok iyi tanıdığımız kimselerden bazı kimseler, cinden; tanımadığımız yabancı kimselerden bazı kişilere sığınırlar idi. Böylece de, o yabancı kimseler, onların azgınlıklarını, ahmaklıklarını artırırlardı.

Dikkat edilirse “ins” ve cinn” sözcükleri bu ayette “ins-cin” kalıbında kullanılmamıştır. Bu sebeple her iki sözcük de kendi özgün anlamlarıyla, yani “ins” sözcüğü “çok iyi tanıdığımız kimseler” ve “cinn” sözcüğü de “tanımadığımız yabancı kimseler” olarak çevrilmiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da, surenin kahramanı olan “cinn”lerin [yabancıların] kendilerini “ins” olarak, tanımadıkları ve kentlerinde ajan olarak dolaşan yabancıları da “cinn” olarak nitelemeleridir. Anlaşıldığına göre, surenin kahramanı olan “cinn” [yabancı] grubunun tanıyıp bildiği insten bazı kişiler, bu grubun tanımadığı [cinnden] bazı kişilere sığınmakta ve onlardan yardım görmekte, akıl almaktadırlar.

RİCAL

رجال Rical” lügatte “kişiler, kimseler” demektir. Bazıları buradaki “rical” sözcüğünü özelleştirip sözcükle “vadinin sahibi cinnler”in kastedildiğini iddia etmişlerdir. Nitekim bu ayetlerle ilgili olarak klâsik kaynaklardaki açıklamaların başında, İbn-i Abbas’a atfedilen hayli mantıksız bir bilgi verilmekte ve “cinne sığınma” eylemi bu mantıksız bilgi ile ilişkilendirilmektedir. Verilen bilgi, Cahiliye döneminde Arapların ıssız ve ürkütücü yerlerden geçerken veya böyle yerlerde konaklama yaparken “Bu vadinin sahibi olan cinne sığınıyoruz” dedikleri9 ve bu sayede başlarına gelebilecek kötülüklerden korunduklarına inandıkları yönündedir.

Bize göre cahil Arapların bu inanç ve davranışlarının konumuzla bir alâkası yoktur. Çünkü ayette, kendisine sığınılan cinnin bu sığınanları etkileyip sapıklıklarını arttırdığından bahsedilmektedir. Nitekim 7. ayette de görüleceği gibi, cinn kendisine uyanların inançlarını bozmakta, Allah’ın kimseyi peygamber göndermeyeceğine veya kimseyi ölümünden sonra diriltmeyeceğine inandırmak suretiyle onların sapıklıklarını arttırmaktadır. Dolayısıyla ayette bahsi geçen “sapıklık arttıran cinn” ile cahil Arapların korku ile sığındıkları “metruk harabelerin var olmayan cinni” arasında herhangi bir ilişki kurmak çok yanlıştır.

Biz, ayette bildirilen bu “inanç bozan cinn”in, Ebucehil, Velid b. Muğıyre gibi Mekke ileri gelenleri tarafından peygamberimizi etkisiz kılabilmek için çevredeki kentlere, toplumlara gönderilen ajanlar olabileceği kanaatindeyiz.

7.Gerçekten de onlar sizin inandığınız gibi, Allah'ın asla kimseyi peygamber göndermeyeceğine/ diriltmeyeceğine inanmışlardı.

Bu ayetteki “ ظنّzann” sözcüğü, Arapçanın klâsik kuralı gereği “yakin [kesin bilgi]” anlamındadır.10

Ayette, insanı rüşde kılavuzlayan Kur’an’ı dinleyerek hakikati kavramış olan cinnler [yabancılar], kendilerine yabancı olan ama içlerinde faaliyet gösteren karanlık kişilerin neler yaptıklarını, sürekli saçma şeyler ortaya atarak halkı nasıl yanlışa yönelttiklerini açıklamaktadırlar.

Ayette geçen “ يبعث احداّyeb’ase ehaden” ifadesini iki farklı anlamda değerlendirmek mümkündür. Çünkü “ بعثbeas” sözcüğü “öldükten sonra diriltme” anlamına geldiği gibi, “ölmüş toplumu peygamber göndererek canlandırma” anlamında da kullanılır.

Buna göre ifadenin:

* “Allah’ın asla kimseyi peygamber göndermeyeceğine inanmışlardı” veya

* “Allah’ın asla kimseyi diriltmeyeceğine inanmışlardı” şeklinde çevrilmesi ve anlaşılması yanlış olmaz. Ancak, Kur’an’da toplam olarak 68 yerde geçen “beas” sözcüğü çoğu yerde “elçi göndermek” anlamına gelmektedir.

213.İnsanlar tek bir önderli toplum idi de Allah müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdi ve anlaşmazlık ettikleri konularda insanlar arasında hükmetsinler diye onların beraberinde hak ile kitap indirdi. Ve sırf o Kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra aralarındaki azgınlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, Kendi bilgisi gereği, iman edenlere, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka kılavuz oldu. Ve Allah, dilediği kimseyi/dileyen kimseyi dosdoğru yola kılavuzlar.

(Bakara/ 213)

103.Sonra o elçilerin/ o toplumların arkasından Mûsâ'yı alâmetlerimizle/ göstergelerimizle Firavun'a ve ileri gelenlerine gönderdik de onlar, alâmetlere/ göstergelere haksızlık ettiler. Hele bir bak, o bozguncuların âkıbetleri nasıl oldu!

(A’râf/ 103)

75.Kafile dediler ki: “Onun cezası, kimin yükünde çıkarsa, işte kendisi, onun cezasıdır/o, alıkonur, bedelini kendisi öder. Biz yanlış; kendi zararlarına iş yapanlara işte böyle ceza veririz.”

(Yusuf/ 75)

94.Ve insanlara yol gösterimi/Kur’ân gelince, kendilerinin iman etmelerine, sadece “Allah bir beşeri mi elçi gönderdi?” demeleri engel olur.

(İsra/ 94)

8.Ve gerçekten biz göğe dokunduk da onu kuvvetli bekçiler ve parlak alevlerle doldurulmuş bulduk. 9.Ve hiç şüphesiz ki biz gökten duyum almak için oturulan yerlere oturur idik. Peki, şimdi her kim duyum almak için uğraşsa, kendine, gözetleyen parlak bir alev buluyor. 10.Biz de, yeryüzündekilere kötülük mü istendi, yoksa Rableri onlara bir doğruluk mu diledi bilmiyoruz.

Bu ayetlerdeki ifadeden anlaşıldığına göre, Kur’an dinleyerek gerçekleri görmüş ve imana gelmiş olan yabancılar, özeleştiri yaparak Kur’an ile tanışmadan önceki durumlarını dile getirmektedirler. Çünkü konuşmacı olan cinn, daha önce müneccimlik yaptıklarını, umutlarını yıldızlardan alacakları bilgilere bağladıklarını, bu amaçla sürekli rasathanelere oturup beklediklerini, ama göklerin yıldızlarla ve meteorlarla dolu olduğunu, bunlara bakarak istedikleri bilgileri elde edemediklerini, sonuç olarak da hiç kimse için yarının ne getireceğini öğrenemediklerini sayıp dökmektedir.

İşin aslı bu olmasına rağmen bu ayet gurubu hakkında mantık dışı açıklamalar yapılmıştır:

Süheyli’nin naklettiğine göre, Şeytan daha önce yedi kat semaya girip çıkıyordu. İsa’nın doğumuyla ona üç tanesi yasaklandı. Muhammed’in doğumuyla da yedisinin tamamı yasaklandı. Başka rivayetlere göre de Muhammed elçi olunca büyük bir meteor yağmuru meydana geldi. Bu, Taif sakinlerini korkuttu. Ama onların kabile reislerinden biri dedi ki: Eğer bunlar, gecenin karanlığında kendilerine bakarak yolumuzu bulduğumuz yıldızlar ise, bu dünyanın sonu demektir. Aksi halde korkmamız gereken, başka bazı şeyler olmaktadır ve Allah bir şey irade etmiştir.11 Razi de şunları kaydetmektedir:

Cinlerin Göğü Yoklamaları

Yedinci Nev: Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz ciddi bir surette göğe erişmek istedik, fakat onu sert bekçilerle ve şihablarla doldurulmuş olarak bulduk" (Cinn/8) ayetinin beyan ettiği husustur.

لمس(lems), mess anlamında olup "tecessüs etti, araştırdı, yokladı" manasında istiare yoluyla kullanılmıştır. Çünkü dokunan kimse, arayan ve tanımak isteyen kimsedir. Nitekim Arapçada "Dokundu; dokundu, araştırdı..." denilir. Ki, bunun bir benzeri de “cess” köküdür. Nitekim Arapça'da "Onu gözleriyle takip ettiler; onun hakkında tecessüste bulundular” denir. Buna göre ayetin manası, "Biz, semaya çıkıp da oradakilerin sözlerini dinlemek istedik" şeklinde olur. Hares (الحرس), tıpkı Hadem (الخدم) kelimesinin hizmetçiler anlamına gelmesi gibi, manasında tekil bir isimdir. İşte bundan dolayı müfret olan “ شديداşediden” kelimesiyle nitelenmiştir. Şayet bunun anlamı gözetilmiş olsaydı, o zaman “ شدادا şidaden” denilirdi.

Gökten Kovulmaları

Sekizinci Nev: Cenâb-ı Hakk'ın, "Halbuki, hakikaten biz, dinlemek için, göğün bazı kısımlarında oturacak yerler bulup oturuyorduk. Fakat şimdi, kim dinleyecek olursa, kendisini gözetip duran bir şihabın karşısında bulur" (Cinn/9) ayetinin beyan ettiği husustur. Bu ifade, "Biz dinliyorduk, ama şu anda her ne zaman dinlemek istesek şihablarla kovuluyor ve taşlanıyoruz" demektir.

Şihab

Ayetteki “ شهابا رصدا şihaben rasaden” tabiri hususunda şu izahlar yapılabilir: a- Mukâtil, "Şihabların taşlaması, meleklerin de gözetmesi ile karşılaşırız" manasını vermiştir.

b- Mananın böyle olması halinde kelamın takdirinin “ شهابا رصدا şihaben rasaden” şeklinde olması gerekir. Çünkü “gözetleyiciler” شهاباşihaben'den başka birşey olup راصد râsıd[gözetleyen] kelimesinin çoğuludur.

c- Ferrâ da "Kendisini taşlamak için, gözetleyen bir şihab" anlamını vermiştir ki, buna göre “ رصدا rasaden” kelimesi “ شهابا şihaben” kelimesinin sıfatı olup mef'ûl anlamında bir masdardır.

d- “ رصدا rasaden” kelimesinin ism-i fail anlamında “ راصدا rasıd” olması da mümkündür. Çünkü o cinler için hazırlanmış olunca, sanki onları gözetleyen ve bekleyen gibi olmuş olur. Bil ki biz, bu meseleyi, Mülk/5. ayetinin tefsirinde tafsilatlı bir biçimde ele almıştık.

Şihablar bi'setten önce yok muydu?

Buna göre şayet, "Şuhûblar, Hz. Peygamber (s.a.s)'in peygamber olarak gönderilmesinden önce de vardı. Delili ise şunlardır:

1- Eski felsefecilerin tamamı, şuhublann akmasının sebepleri hususunda pek çok şey söylemişlerdir. Bu, bunların Hz. Peygamber (s.a.s)'in nübüvvetinden önce de mevcut olduğunu gösterir.

2- Mülk Suresi’nin 5. ayeti. Çünkü Cenâb-ı Hak bu sûrede yıldızların yaratılması hususunda iki gayeden, yani tezyîn ve şeytanların taşlanmasından bahsetmiştir.

3- Bu akma batma işi cahiliye şiirinde de yer almıştır. Nitekim Evs b. Hicr "Derken, peşinden, yağmuru sicim sicim eleyen bir birikintisi gelen bir inci gibi kayıverdi, akıverdi" derken, Avf b. el-Hır o da, "Kervan bize, sevgilisiz geliyor. Ya da, kendisini kanın izlediği bir inci gibi burcun (batımı)" beytinde yine şihabdan bahsetmiştir.

Zührî de, Ali İbn Hüseyin'in İbn Abbas'tan şunu rivayet ettiğini söylemektedir: "Bir gün Allah'ın Resulü, Ensâr'dan olan bir topluluk içinde oturuyordu. Derken, bir yıldız aktı da etrafı aydınlattı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), "Sizler bu gibi şeyler hakkında cahiliyye döneminde ne derdiniz?" diye sorunca, onlar da, "Bizler, (herhalde şu anda), "Büyük bir zat doğdu veya öldü" derdik" dediler. Biz bu hadisi, Cenâb-ı Hakk'ın Mülk 5. ayetinin tefsirinde sonuna kadar yazıp ele almıştık.

Bunlar sözlerine devamla şöyle demektedirler: "Bütün bu sebeplerle, ‘şuhub’un Hz. Peygamber (s.a.s) peygamber olarak gönderilmeden önce de mevcut olduğu sabit olmuştur. Binaenaleyh, bu hadisenin Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamber olarak gönderilmesine tahsis edilmesinin manası ve hikmeti nedir denilirse, buna şu iki mukaddime ile cevap verebiliriz:

Birinci Mukaddime: Bu şihablar Hz. Peygamber (s.a.s)'in peygamber olarak gönderilmesinden önce mevcut değildi. Bu, İbn Abbas (r.a) ile Ubeyy İbn Ka'b'ın görüşüdür. Ibn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Cinler göğe çıkıyor ve vahyi dinliyorlardı. Fakat onlar (gökten) bir kelime duyduklarında, ona dokuz tane de ilavede bulunuyorlardı. O tek kelime doğru ve haktı. Ama ilaveler, bâtıl [yalan] idi. Hz. Peygamber (s.a.s) peygamber olarak gönderilince, o şeytanlar [cinler] gökte oturup vahiy dinledikleri o yerlerden kovuldular. Bundan önce ise, o yıldız (kaymaları) görülmüyordu. Bunun üzerine İblis, onlara, "Bu ancak yeryüzünde meydana gelen (önemli) bir hadiseden dolayı olmuştur" dedi ve askerlerini, araştırmak için dört bir tarafa gönderdi. Derken onlar, Resûlüllah (s.a.s), ayakta namaz kılıyorken buldular gördüler..."

Ubeyy b. Ka'b (r.a) da şöyle demiştir: "Hz. İsa (a.s) göğe kaldırıldığından beri, hiç yıldızla taşlama olmadı. Hz. Muhammed (s.a.s) peygamber olarak gönderilince, yıldızlarla taşlama başladı. Böylece Kureyş, daha evvel görmediği bir hadiseyi görmeye başladı. Dolayısıyla da, "Artık dünyanın sonudur" zannıyla, hayvanlarını salıvermeye, kölelerini azad etmeye başladı. Bu durum, onların büyüklerinden birine ulaştı ve o, "Bunu niçin yaptınız?" deyince, onlar da, "Yıldızlar atıldı [kaydı] ve onları gökte birbiriyle çarpışıyor olarak gördük" dediler. Bunun üzerine o, "Sabredin. Eğer bu bilinen bir yıldız ise, zaman insanların yok edileceği zamandır. Yok, eğer bilinmeyen bir yıldız ise, ortada yeni meydana gelen bir hadise vardır" dedi. Onlar da araştırmaya başladılar ve (koyan-çarpan) o yıldızın, tanınmayan bir yıldız olduğunu anladılar. Durumu o adama haber verdiler. Bunun üzerine o, "Hüküm vermekte acele etmeyin. Böyle bir şey, yeni bir peygamber geldiğinde olabilecek bir şeydir" dedi. Aradan çok geçmeden Ebû Süfyan, mallarının başında olarak geldi ve o topluluğa, Muhammed b. Abdullah (a.s)'ın ortaya çıkıp kendisinin peygamber olarak gönderildiğini [vazifelendirildiğini] iddia ettiğini haber verdi."

Belki de bu kimseler, evvelki semavî kitapların tahrif edildiğini söylemişler; şeytanları yıldızlarla taşlama mucizesini, sonrakilerin bu kitaplara kattıklarını iddia etmişlerdir. Keza cahiliyye devrine ait nakledilen şiirlerin ise uydurma olduklarını ileri sürmüşlerdir.

Şihabların Artırılması

İkinci Mukaddime: Doğruya en yakın görüşe göre, bu şihablar, Hz. Peygamber (s.a.s)'den önce de mevcuttu. Fakat o, peygamber olarak gönderildikten sonra iyice artırılmış ve en mükemmel, en güçlü hale gelmiştir. İşte bu, ayetin lafzının kendisine delalet ettiği görüştür. Çünkü ayette, "Fakat onu, sert bekçilerle ve şihablarla doldurulmuş olarak buldular" buyrulmuştur ki, bu, sonradan meydana gelen hususun doldurma ve çoğaltma olduğunu gösterir. Ayetteki, "Halbuki hakikaten biz, dinlemek için onun bazı kısımlarında, oturacak yerler bulup oturuyorduk" cümlesi de aynı manayı ifade etmekte olup "Biz orada, bazı oturma yerlerini, bekçilerden ve şihablardan boş olarak buluyorduk. Ama şu anda bütün oturma yerleri doldu" demektir. Buna göre, cinleri belde belde dolaşıp bu hadisenin sebebini araştırmaya sevkeden şey, şihablarla püskürtmenin iyice artması ve kendilerinin kulak hırsızlığından tamamen menedilişleridir.

Dokuzuncu Nev (çeşit): Hak Teâlâ'nın şu ayetinin beyan ettiği şeydir:

"Doğrusu biz, yerdekiler için bir şer mi murad ediliyor, yoksa Rableri onlar için bir hayır mı murad ediyor, bilmiyoruz" (Cin, 10).12

LEMS

“ لمسLems” sözcüğü “dokunmak, elle yoklamak”13 demektir. Dokunmak eylemi genellikle bilgi almak, bir nesnenin sertlik, yumuşaklık, sıcaklık, soğukluk yönünden niteliğini öğrenmek amacıyla yapıldığı için, sözcük burada mecazen “bilgi almak maksadıyla gökteki yıldızlarla kurulan temas”ı, yani yıldızların incelemeye alınmasını ifade etmektedir.

EL’AN (ŞİMDİ)

Bu sözcük gökyüzü için değil, “cinn”ler [yabancılar] için kullanılmış olup onların iman etmiş hâllerini ifade etmektedir. Yani, eskiden, gerçek imana ermeden, Allah’ı tanımadan, tevhidi öğrenmeden önce, yıldızlara bakarak bir takım hesaplarla gaybe ait bilgileri öğrendiklerini iddia eden kâhinler tarafından kandırılan bu grup, şimdi, dinledikleri Kur’an sayesinde hem Allah’ı tanımışlar hem de kâhinlerin yıldızlardan bir şey öğrenemediklerini ve onların sadece yalan söylediklerini anlamışlardır. Çünkü kâhinlerin (şimdiye kadar) herkesi, Allah’ın gökte melekleri ile sohbet ettiği, yarının [geleceğin] kimin için iyi, kimin için kötü olacağını konuştuğu, onlarla beraber plan program yaptığı masallarıyla uyuttukları ve gökte yapılan bu plânların emirleri altındaki cinnler tarafından kulak hırsızlığı yapılarak, yani kimseye çaktırmadan dinlenerek kendilerine aktarıldığı palavrasıyla sömürdükleri, Kur’an sayesinde ortaya çıkmıştır. Şimdi artık Kur’an dinleyenler bilmektedirler ki, gayb bilgisi sadece Allah’a mahsustur ve bu bilginin Allah’ın izni dışında öğrenilmesi asla mümkün değildir.

Gizlice dinlemek suretiyle gaybden haber alındığı yalanıyla yapılan sahtekârlık Hicr suresinin 16–18. ve Saffat suresinin 6–10. ayetleri içinde de söz konusu edilmiştir. Gerçi Hicr ve Saffat surelerindeki kulak hırsızları Kur’an’da “Şeytan-ı Racim [İblis] ve “şeytan-ı marid” olarak nitelenmiştir ama, konuyu suistimal edenler bunları da duyum almak için oturulan yerlere oturan cinnlerle aynı telâkki etmişlerdir. Hicr suresinin 16–18. ayetlerinde ayrıntılı olarak ele alınacaktır.

11.Şüphesiz bizler; bizlerden bir kısmı sâlihlerdendir, bizden bazıları da bunun aşağısındandır. Biz, çeşit çeşit yollarda idik.

Kur’an’ı dinlemiş ve inanmış olan cinn [yabancı] gurubunun özeleştirisi bu ayette de devam etmektedir. Toplumda “düzgün” nitelikte olanların da, bu nitelikten mahrum olanların da var olduğu belirtilerek toplumun kendi içinde bir takım yollara, mezheplere, meşreplere ayrılmış olduğu, aralarında birlik beraberlik olmadığı itiraf edilmektedir.

Toplumda her zaman kötülerin arasında düzgün kişilerin de olacağı, A’râf suresinde de bildirilmişti:

168.Ve onları yeryüzünde birçok önderli toplumlara ayırdık. Onlardan bir kısmı düzgün kimselerdi, bir kısmı da bundan aşağı idi. Ve Biz, onları dönsünler diye iyiliklerle ve kötülüklerle sınama yaptık.

(A’râf/ 168)

KIDED

“ قدداًKıded” sözcüğünün esas anlamı “köseleden yapılan sicim”14 demektir. Bu sözcükle ayette “birbirine karışmayan, bulaşmayan, birbiriyle uzlaşmayan fırkalar, guruplar, hizipler, klikler” kastedilmiştir.

12.Ve kesinlikle, Allah'ı yeryüzünde asla âciz bırakamayacağımızı, kaçmakla da O'nu asla âciz bırakamayacağımızı iyice anladık. 13.Ve biz o kılavuzu/ Kur’ân'ı dinlediğimizde ona iman ettik. Onun için kim Rabbine inanırsa, o hakkının eksik verilmesinden ve haksızlığa uğramaktan/ aptal yerine konmaktan, kendisine aşırı yük yüklenilmesinden korkmaz.

Buradaki “zann” sözcüğü de tıpkı 7. ayetteki gibi, Arapçanın klâsik kuralı gereği “yakin [kesin bilgi]” anlamındadır.

Bu ayetlerden, Kur’an dinlemiş olan yabancı grubun Kur’an’ı iyice özümsediği, Allah’tan kaçmanın imkânsızlığını ve mutlaka O’na dönüleceğini kavradığı, Allah’a teslim olanın mutlaka bahtiyar olacağına ve haksızlığa uğratılmayacağına kesinlikle inandığı anlaşılmaktadır.

Düzgün kimselerin haksızlığa uğratılmaması “Sünnetullah”ın gereğidir. Bu durum Kur’an’da çeşitli vesilelerle ifade edilmiş, Ta Ha suresinde de bağımsız bir ayet olarak bildirilmiştir:

112.Ve her kim iman eden biri olarak düzeltmeye yönelik işlerden yaparsa, artık o, bir haksızlıktan ve hakkının yenileceğinden korkmaz.

(Ta Ha/ 112)

Yukarıdaki ayetlerin içeriğinden anlaşılmaktadır ki, söz konusu cinn [yabancılar] grubunun peygamberimizden dinlediği ayetler, rivayetçilerin ileri sürdükleri gibi sadece namaz kıldırırken okuduğu Fatiha suresinden ibaret değildir. “Anladık, inandık” demeleri, onların o güne kadar inmiş ayetlerin hepsini ya da pek çoğunu dinlediklerini göstermektedir. Aksi hâlde bu derece bir bilince ermeleri mümkün değildir.

14.Ve gerçekten bizim durumumuz ise; Müslümanlar bizdendir, yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar da bizdendir. Ama kimler Müslüman olduysa, işte onlar doğruya, güzele, iyiye, gerçeğe gitmeyi arayanlardır. 15.Ama inanç konusunda yanlış; kendi zararlarına iş yapanlara gelince, onlar da cehennem için odun olmuşlardır” demişlerdir.

KIST

14. ve 15. ayetlerde “zalimler” olarak çevirdiğimiz “ القاسطونqâsitûn” sözcüğü adalet ve zulüm için de kullanılabilen bir sözcüktür. Zıt anlamlara gelebilen bu tür sözcüklere Arapçada “ezdâd” denir. Bu özelliğinden dolayı “qâsitûn” sözcüğünün “adil olanlar” anlamında çevrilmesi de mümkündür. Bu sözcüğün hangi yerde hangi anlamda olduğu, içinde geçtiği konudan anlaşılır. Sözcüğün burada “zalimler” olarak çevrilmesi, 14. ayette “Müslümanlar” sözcüğünün karşıtı olarak yer alması sebebiyledir. Sözcüğün bu özelliğine örnek olması bakımından, klâsik eserlerde yer alan bir metni, Razi’nin anlatımıyla dikkatlerinize sunuyoruz:

Saîd b. Cübeyr İle Haccac:

Sa'îd b. Cübeyr'den rivayet edildiğine göre, Haccâc, öldürmek istediği zaman ona, "Benim hakkımda ne dersin?" demiş. Sa'îd de, "Sen kâsıt ve âdilsin" demiş. Bunun üzerine oradakiler, Sa'îd b. Cübeyr'in onu âdil ve insaflı olarak nitelediğini sanarak "Ne güzel söyledi!" deyince, Haccâc, "Ey cahiller, o beni zâlim ve müşrik diye tavsif etti" demiş. Zalim olma ile ilgili olarak da Hak Teâlâ'nın müşrik olma ile ilgili olarak "Hem sonra o kafirler rablerinden udûl ederler, dönerler" (En'âm, 1) ayetini okumuştur.15

Ayrıca “udl” sözcüğünün de “kıst” sözcüğü gibi “ezdad”dan olduğunu belirtmek gerekir. Adalet ve kıst sözcükleri ile ilgili detay, Yunus Suresinin 4. ayetinin tahlilinde verilmiştir.

14. ve 15. ayetlerde, söz konusu yabancı gurubun kendi memleketlerindeki arkadaşlarına yaptıkları konuşmanın son bölümü anlatılmaktadır. Bu konuşma dikkatle incelendiğinde, Kur’an’ın rüşde; iyiye, doğruya, güzele ne ölçüde kılavuzladığı iyice anlaşılmaktadır.

Bu konuşmada gözden kaçırılmaması gereken bir husus da konuşmayı yapanların peygamberden hiç bahsetmeyişleridir. Bu konuşmanın yer aldığı pasaj tamamen Kur’an eksenlidir ve konuşmayı yapanlar da Kur’an’dan başka kılavuz olmadığını, olamayacağını öğrenmişler ve Hüda’ya, gerçek kılavuza yönelmişlerdir. Konuşmanın sonunda geçen “zalimler” sözcüğü ile öncelikle şirk koşanlar kastedilmektedir. Çünkü zulüm, pek çok ayette “şirk koşmak” olarak açıklanmıştır.

CEHENNEME ODUN OLMAK

Bu ifadeden, müşriklerin cehennemde bizzat yanmakla kalmayıp başkalarını yakacak ısının da kaynağı olacakları anlaşılmaktadır.

24.Sonra, eğer bunu yapmadıysanız ve asla yapamayacaksınız; öyleyse kâfirler; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kimseler için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten korunun.

(Bakara/ 24)

6,7.Ey iman etmiş kimseler! Kendinizi ve yakınlarınızı, yakıtı insanlar ve taşlar olacak bir Ateş'ten koruyun. Ateşin üzerinde, Allah'a karşı gelmeyen, kendilerine emredilenleri yapan çetin ve kaba görevli güçler vardır. Ey kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş kimseler! Bugün özür dilemeyin. Siz ancak işlediklerinizin cezasını çekeceksiniz!

(Tahrim/ 6,7)

Klâsik eserlerde “cinn zaten ateşten yaratılmıştı, ateş ateşi yakar mı?” sorusuna cevap aranmış ve olmadık zorlama açıklamalara yer verilmiştir. Ancak bize göre surede bahsedilen “cinn”, Mekkelilere yabancı olan insanlar olup ateşten yaratılmış olan “cann” değildir. Bu nedenledir ki, söz konusu zorlama yorumların naklini gereksiz görüyoruz.

16, 17.Ve eğer onlar gerçekten o yol üzere dosdoğru gitselerdi, elbette onlara, kendilerini saf hâle getirmek için bol bir su verirdik. Kim Rabbinin anılmasından/ Rabbinin öğüdünden; Kur’ân'dan yüz çevirirse, O da onu gittikçe yükselen bir azaba sokar.

Kur’an dinleyen “cinn” gurubunun yaptığı konuşma, yukarıda da belirttiğimiz gibi, 15. ayetle son bulmuştur. Ancak 16. ayetin başındaki “ وvav” bağlacı, 1. ayetteki “ انّه استمع ennehü’stemea...” üzerine atfedilmek suretiyle bu ayetlerin de ilk on beş ayetlik pasajın devamı olduğu kabul edilmiştir. Ancak biz bu görüşe katılmıyoruz. Dikkat edilirse 16. ayette “eğer onlar” diye üçüncü şahıs zamiri kullanılmış, açık isimler verilmemiştir. O halde öncelikle “onlar” zamiri ile kastedilenlerin kim olduklarını bulmak gerekir. Kanaatimiz “onlar”ın surenin 1–15. ayetlerindeki konuşmayı yapan “cinn” grubu olmadığıdır. Çünkü söz konusu edilen “cinn” grubu Kur’an dinleyerek imana gelmiş ve doğru yolu bulmuş kimselerdir. Oysa bu ayetlerde konu edilen “onlar”, henüz doğru yolu bulamamışlardır.

Bize göre bu ayetler; Necm Cinn suresinden bir önceki sure olan A’râf suresindeki 179–188. ayetlerden oluşan paragrafın devamıdır.

16.ayetteki “Eğer onlar gerçekten o yol üzere dosdoğru gitselerdi, elbette onlara, kendilerini saf hâle getirmek için bol bir su verirdik” ifadesinden, aslında insanların cennete girmelerinin istendiği ve doğru yola girdikleri takdirde kendilerine büyük fırsatlar verilerek yardım edileceği anlaşılmaktadır.

Kur’an’da bu tarz özendirme mesajları veren birçok ayet vardır:

65.Ve eğer Kitap Ehli iman etmiş ve Allah'ın koruması altına girmiş olsalardı, kesinlikle onların kötülüklerini örter ve kesinlikle nimeti bol olan cennetlere koyardık.

66.Ve hiç kuşkusuz eğer onlar Tevrât'ı, İncîl'i ve kendilerine Rablerinden indirilen Kur’ân'ı ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından [her yönden] besleneceklerdi. Onlardan bir kısmı orta yol tutan; bazısına inanıp bazısına inanmayan, inanmadığı hâlde inanmış gözüken önderli bir toplumdur. Ve onlardan çoğunun yapmakta oldukları ne kötüdür!

(Maide/ 65, 66)

2,3.Artık sürelerinin sonuna vardıklarında onları örfe uygun/ herkesçe kabul gören bir şekilde tutun yahut örfe uygun/herkesçe kabul gören bir şekilde onlardan ayrılın. Ve sizden adalet sahibi iki kişiyi şâhit tutun. Şâhitliği de Allah için ayakta tutun. İşte bu, Allah'a ve son güne inanan kimseye öğütlenendir. Ve kim Allah'ın koruması altına girerse, Allah ona bir çıkış yolu sağlar ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah'a işin sonucunu havale ederse, O ona yeter. Şüphesiz Allah, Kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir. Allah, kesinlikle her şey için bir ölçü koymuştur, belirlemiştir.

(Talak/ 2, 3)

5-12.Nûh dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz ben, toplumumu gece-gündüz/sürekli olarak davet ettim. Fakat benim çağırmam, onların sadece kaçmalarını artırdı. Ve şüphesiz ben, onları, Senin onları bağışlaman için her davet ettiğimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, ısrar ettiler, kibirlendikçe de kibirlendiler. Sonra şüphesiz ben onları yüksek sesle çağırdım. Sonra şüphesiz onlar için ilan ettim. Onlar için gizli gizli de söyledim. Sonra dedim ki”: “Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin. Kesinlikle O, çok bağışlayıcıdır. Üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın. Size mallar ve oğullar ile yardımda bulunsun, sizin için bahçeler kılsın, ırmaklar kılsın. 13Size ne oluyor ki, Allah için “ağır davranış”ı ummuyorsunuz?

( Nuh/5–12)

96.Ve eğer o kentlerin halkı inansalardı ve Allah'ın koruması altına girselerdi, elbette üzerlerine gökten ve yerden olan bollukları açardık. Velâkin onlar yalanladılar. Biz de onları yapıp durmakta olduklarına karşılık yakalayıverdik.

(A’râf/ 96)

Ayetteki “bol bir su verirdik” ifadesi “bolluk, bereket verirdik” anlamındadır. Toprağın yetiştirdiği tüm ürünler için su her şeyin başında geldiğinden, “dünya malı, dünya nimeti” “bol bol su” ifadesi ile anlatılmıştır. Çünkü Arabistan gibi sıcak yörelerde, insanların geçimleri büyük ölçüde tarım ve hayvancılığa dayalıdır ve böyle coğrafyaların insanı için “su”, nimetlerin en önemlisidir. “Bol bol su” ifadesi ayrıca cennet ırmaklarından da kinayedir.

Ayette “kendilerini saf hâle getirmek için” diye çevirdiğimiz ifadenin orijinali “ ليفتنهمliyeftinehüm [onları fitnelendirelim diye]” şeklindedir. “Fitne” sözcüğünün “kıymetli bir madeni potada eritmek suretiyle cürufundan ayırıp saf hâle getirmek” demek olması sebebiyle, ifade bu şekilde çevrilmiştir.

Burada “bol su” şeklinde ifade edilen dünya nimetlerinin insanlar için bir fitne; arınma, saf hâle gelme aracı olduğu, Enfal/ 28,Teğabün/ 15, Ta Ha/ 131, Bakara/ 155, 156 ve Âl-i Imran 186’da da dile getirilmiştir.

Rabbimizin peygamberler dâhil tüm insanları niçin fitnelendirdiği ise şu ayetlerde açıklanmıştır:

2,3.İnsanlar, denenmeden, “İman ettik” demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Ve andolsun ki Biz, onlardan öncekileri de saflaştırılmaları için ateşlere/ sıkıntılara sokmuştuk. Artık elbette Allah, doğru kimseleri bildirecektir ve elbette yalancıları da kesinlikle bildirecektir.

(Ankebut/ 2, 3)

20.Biz, senden evvel de sadece, kesinlikle yemek yiyen, çarşılarda yürüyen elçilerden gönderdik. Ve Biz sizin bir kısmınızı bir kısmınız için saflaştırmak için sıkıntı malzemesi yaptık. –Sabrediyor musunuz!– Ve senin Rabbin çok iyi görendir.

(Furkan/ 20)

53.Ve Biz, “Allah, aramızdan bunlara mı iyilikte bulundu?!” desinler diye, onlardan bazısını bazısı ile böyle ateşlere sürükledik, imtihan ettik. Allah, kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödeyenleri daha iyi bilen değil midir?

(En’âm/ 53)

31.Ve kesinlikle Biz, içinizden çaba gösterenleri ve sabredenleri bildirmemiz/ ortaya çıkarmamız için sizi yıprandıracağız/ denemeye tâbi tutacağız. Haberlerinizi de yıprandıracağız/denemeye tâbi tutacağız.

(Muhammed/ 31)

164,165.De ki: “Allah her şeyin Rabbi iken, ben Allah'tan başka Rabb mi arayayım?” Her kişinin kazandığı yalnız kendisine aittir. Yükünü taşıyan kimse, bir başkasının yükünü taşımaz. Sonra sadece Rabbinizedir dönüşünüz. Böylece Allah, ayrılığa düştüğünüz şeyi size haber verecektir. Ve O, sizi yeryüzünde gidenlerin yerine getirilenler yapan, verdikleriyle sizi sınamak için, kiminizi kiminizin üzerine derecelerle yükseltendir. Şüphesiz Rabbin, kovuşturması çabuk olandır ve şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

(En’âm/ 164, 165)

7.Şüphesiz Biz yeryüzündeki, ona süs olan şeyleri insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini sınamamız için yaptık.

(Kehf/ 7)

2.O, hanginizin amelce daha iyi-güzel olduğunu sınamak için ölümü ve hayatı oluşturdu. O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır.

(Mülk/ 2)

16. ayette geçen “ الطّريقةet-tarikate [o yol]” sözcüğü marife [belirtili nesne] olduğundan bu sözcüğü “Hakk yol, doğru yol” olarak değerlendirmek gerekir.

Ayette geçen “ صعودsaud” sözcüğü “yavaş yavaş artan şiddet, zorluk”16 demektir. Bu sözcük, Allah’ın zikrinden uzak olanların sıkıntılarının sürekli, yavaş yavaş artırılacağını belirtmektedir. Burada konu edilen sıkıntıları sadece ahiret sıkıntısı olarak değil, dünyadaki sıkıntılar olarak da görmek gerekir.

Nitekim aynı mesajı veren başka ayetlerden de bu sıkıntıların dünya sıkıntılarını da kapsadığı anlaşılmaktadır:

40.Âyetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklenen şu kimselere, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve deve/halat iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete girmeyeceklerdir. Biz suçluları işte böyle cezalandırırız. 41.Onlar için cehennemden yataklar, üstlerinden de örtüler vardır. Ve Biz, zâlimleri işte böyle cezalandırırız.

(A’raf/ 40, 41)

124-126.Kim Benim anılmamdan/ Benim öğüdümden mesafeli durursa, hiç şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim/ yaşam vardır. Kıyâmet günü de onu kör olarak kıyâmet günü toplantı alanına toplarız. O der ki: “Rabbim ben gören biri olduğum hâlde beni neden kör olarak bu yere çıkardın?” Allah der ki: “Bu böyledir, âyetlerimiz sana geldi de sen onları terk etmiştin; bu gün de aynı şekilde sen terk ediliyorsun/cezalandırılıyorsun.”

(Ta Ha 124- 126)

165,166.Ne zaman ki onlar kendisiyle hatırlatma yapılan şeyleri umursamadılar, Biz o kötülükten sakındıranları kurtardık, o zâlimleri de hak yoldan çıkmalarından dolayı şiddetli/ fakir düşüren bir azapla yakaladık. Ne zaman ki onlar kendisiyle yasaklandıkları şeyler konusunda büyüklendiler, Biz de onlara, “Aşağılık maymunlar olun!” dedik.

(A’râf/ 165, 166)

18.Ve şüphesiz ki mescitler kuşkusuz Allah içindir. O nedenle Allah ile birlikte herhangi kimseye yalvarmayın.

Bu ayet de, surenin başındaki ( اوحىuhıye) meçhul fiilinin naib-i failidir [sözde öznesidir]. Buna göre cümle şöyle takdir edilmelidir:

“De ki: Bana vahyolundu ki: Şüphesiz ki mescitler Allah içindir. O nedenle Allah ile birlikte herhangi kimseye yalvarmayın.”

Burada Rabbimiz, insanlar tevhit ilkesinden sapmasınlar diye mescitlerde nasıl şirke bulaşabileceklerine işaret etmekte ve herkesi bu davranıştan men etmektedir.

MESCİTLER

“المساجد mesacid [mescitler]” sözcüğü “secde etme yeri” anlamındaki “mescid” sözcüğünün çoğuludur. Sözcük burada sadece Müslüman cami ve mescitlerini değil, Hıristiyan kiliseleri ve Yahudi havraları da dâhil, Allah’a ibadet edilen tüm ibadet yerlerini, Allah’ı tanıtan tüm eğitim, öğretim kurumlarını kapsamaktadır. Aslında evrenin tamamı secde yeri kılındığı için sözcükle tüm evrenin kastedildiğini düşünmek daha isabetlidir. Çünkü Rabbimiz hiçbir yerde şirk koşulmamasını, yapılan eğitim, öğretim ve diğer kulluk görevlerinde şirkten uzak durulmasını istemektedir. Müslümanların yanlış olarak da olsa secdegâh edindikleri cami ve mescitlerde Rabbimizin bizleri men ettiği şirk konusuna daha da dikkat edilmesi gerekmektedir.

Mescitler Allah içindir

Mescitlerin Allah için olduğu, oralarda sadece tevhid eğitimin yapılması gerektiği, Hacc suresinde farklı bir ifade ile bildirilmiştir:

26-29.Ve hani Biz bir zamanlar, “Sakın Bana hiçbir şeyi ortak koşma; dolaşanlar, orada haksızlığa baş kaldıranlar, Allah'ı birleyenler, boyun eğip teslimiyet gösterenler için evimi tertemiz et, kendilerine ait birtakım menfaatlere tanık olmaları ve Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerinde, belli günlerde O'nun adını anmaları için insanlar arasında ilâhiyat eğitim-öğretimi verileceğini duyur. Yürüyerek veya yorgun düşmüş binekler üstünde her derin vadiyi aşarak sana gelsinler! Sonra kirlerini giderip temizlensinler. Adaklarını yerine getirsinler. Eski evde/özgür evde/Ka‘be'de dolaşsınlar” diye, o evin/Ka‘be'nin yerini, İbrâhîm için hazırlamıştık. –Siz de onlardan yiyin ve zorluk çeken fakiri doyurun.–

(Hacc/ 26- 29)

Allah ile birlikte herhangi birine yalvarmayın!

Ayetin açık ve net hükmü gereği, mescitlerde sadece Allah’a dua edilmeli, sadece Allah’tan yardım dilenmeli, yönelmek şöyle dursun, bir başkasının adı bile kesinlikle anılmamalıdır.

Gelenekçiler çoğunlukla bu ayetin Yahudi ve Hıristiyanların Allah ile birlikte Musa’ya, İsa’ya, Meryem’e de dua etmelerine yönelik olduğunu söylemişler ve ayetteki mesajı kendi üzerlerine hiç almamışlardır. Bunlar, başta peygamberimizin türbeleşmiş kabrinin Medine’de, dünyanın ikinci büyüklükteki mescidinin içinde bulunduğunu; Eyüp Sultan, Hacı Bayram gibi birçok kişinin türbeleşmiş mezarlarının camilerde olduğunu; bu kişilerin camilerde gömülü olmalarından etkilenen saf kimselerin de bu kişilerin mezar taşlarına yüz sürüp onlardan medet umduklarını hep görmezden gelmişlerdir. Ayrıca camilerin içinde, hem de Kıble yönünde asılı olan Muhammed (as), Ebubekir, Ömer, Ali, Osman yazılı tabloların ne gereğinin olduğuna da hiç bakmamışlardır. Biz, yaygın bir davranış hâline gelmiş olmasına rağmen Rabbimizin “Allah ile birlikte herhangi birine yalvarmayın!” talimatı ile uyuşmadığını düşündüğümüz iki konuya burada değinmeyi bir görev addediyoruz. Bu iki konu, tahiyyat ve türbe konularıdır.

TEŞEHHÜD / TAHİYYAT

“ تشهّدTeşehhüd” sözcüğünün sözlük anlamı “şahadet getirmek” demektir. Şehadetten maksat, “kelime-i şahadet” denilen “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve rasülühü” cümlesinin söylenmesidir.

Terim olarak “teşehhüd”, namaz kılarken “ka’de” denilen oturma bölümlerinde, içerisinde “kelime-i şahadet” cümlesinin de bulunduğu “Ettehıyyatü lillahi vessalavatü vettayyibatü …” cümlelerinin okunmasıdır.

Üzerinde durulması gereken konu, “Ettahiyyatü lillahi ve-s salavatü …” diye başlayıp devam eden ve içerisinde “kelime-i şahadet” bulunan bu cümlelerin ne anlama geldiğidir.

“Tahiyyat” denilen metnin anlamı şudur:

“Tahiyyat [Dil ile yapılan kulluklar] ve salâvat [beden ile yapılan kulluklar] ve tayyibat [mal ile yapılan kulluklar] Allah içindir. Ey peygamber! Selâm, Allah’ın rahmeti ve bereketleri senin üzerine olsun! Selâm, bizim ve Allah’ın salih kulları üzerine olsun. Şahadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Yine şahadet ederim ki Muhammed Allah’ın resulüdür.”

Bu noktada bir de “namaz”ın ne olduğunu hatırlamak gerekmektedir: Namaz; yalnız ve yalnız Allah’a yönelerek yapılan, sadece O’na niyaz edilen, bu niyazın da gönülden ve bedenle huşu içinde ifade edildiği bir ibadettir. Dolayısıyla namaz ve niyazda Allah’ın yanında başka hiç bir şeye dua edilmez. Allah’tan başka hiçbir şey ve hiçbir kimse muhatap alınmaz. Tekbirden selâma kadar namaz içinde muhatap sadece Allah’tır. Peygamber de olsa namaz içinde hiç kimse muhatap alınamaz, ona seslenilemez. Bütün bunlar, namazın yerine getirilmesi zorunlu olan gereklerindendir. Zaten Rabbimiz de konumuz olan 18. ayetteki “Allah ile birlikte bir başkasına yakarmayın!” talimatı ile çok açık ve net olarak bunları emretmiştir.

İşin gerçeği ve olması lâzım geleni bu olmasına rağmen, namazlarında yukarıdaki “tahiyyat” metnini okuyan Müslümanlar, السّلام عليك ليّها النّبىّ Es-selâmü aleyke eyyühe’nnebiyyü [Sana selâm olsun ey peygamber!] demek suretiyle namazlarının içinde peygamberimizi muhatap almakta, sanki peygamberimiz karşılarındaymış gibi ona selâm vermektedirler. Allah her yerde ve her zaman hazır ve nazır olduğu için, her yerde ve her zaman O’nu anmamız normaldir. Ama ya peygamber? Ayrıca Allah ile sanki yüz yüze imiş gibi yapılan bir diyalogda peygamberin işi nedir?

Her Müslüman’ın Allah’a en yakın olduğu bir anda, namazda iken en çok dikkat etmesi gereken şey; ağzından çıkanı kulağının duymasıdır, ne dediğini ne okuduğunu bilmesidir. Bu kural Arapça bilen için geçerli olduğu gibi, bilmeyen için de geçerlidir.

Bugünkü kitaplarda yer alan “tahiyyat” metni, hadis kitaplarına İbn-i Mes’ud kanalıyla geçen metindir. Bu metin, bazı ilâveler ve değişmelerle birlikte daha birçok rivayette yer almıştır. Ama maalesef hepsinde de “Esselâmü aleyke (Selâm sana ey peygamber!)” ibaresi vardır. Bu ibare, bu rivayetleri nakleden râvîlerin hiç birinin konuya tevhit ve namazın anlamı açısından yaklaşmadıklarını ve konunun dirayet eleştirisini yapmadıklarını göstermektedir.

Bazı yerlerde (meselâ Sünen-i Ebu Davud’da) bu ifade sözcük farklılıklarıyla Es-selâmü alennebiyyi [Peygambere selâm olsun!] şeklinde; peygamberimizin muhatap olarak değil de üçüncü şahıs olarak anıldığı bir ibareyle aktarılmıştır. Hadis kitaplarını şerh edenler, İbn-i Mes’ud’un rivayetindeki hitabın peygamber öldükten sonra değiştirildiğini, artık “Selâm sana” diyerek peygambere yönelinmediğini, “Allah Peygambere selâmet versin” dendiğini yazmışlardır. Ne var ki, bu da özrü kabahatinden büyük denebilecek bir açıklamadır. Çünkü namazda “tahiyyat” denilen ibarenin küçük değişikliklerle de olsa mutlaka okunduğu ifade edilirken aslında herkese namazı öğreten peygamberimizin de böyle namaz kıldığı iddia edilmiş olmaktadır. Bu görüş sahipleri, namaz kendisine farz olan ve en doğru namazı kıldığından kimsenin kuşku duymadığı peygamberimizin namazlarında “peygambere selâm olsun” veya “Allah peygambere selâmet versin” dediğini kabul etmekte ve bu mantıksızlığı herkesin de kabul etmesini istemektedirler. Oysa bu hadis kitaplarının hepsinde “Rasülullah teşehhüdü gizli okurdu” diye yazmaktadır. Bu da demektir ki, hiç kimse peygamberimizin namazda teşehhüdü nasıl okuduğunu duymamıştır. Ama bu kaynaklar bu açmazlarını bir başka rivayetle aşmaya çalışmışlardır. Bu kaynaklara göre, konumuz olan teşehhüd o kişilere güya peygamberimiz tarafından, namaz dışında öğretilmiştir.

Bazıları da “Ettehiyyatü” metnine bir başka rivayetle kutsallık vermeye çalışmışlardır. Bu uydurma rivayete göre “Miraç” olayında Allah ile peygamberimiz arasında şu konuşma geçmiştir:

Peygamberimiz, Allah’ın huzuruna varınca selâm verir:

- Ettehıyyatü lillahi vessalavatü vettayyibatü

Allah da peygamberimize:

- Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllahi ve berekatühü

Peygamberimiz sadece kendisinin esenlikte olmasına pek razı olmaz:

- Esselamü aleyna ve ala ibadillahissalihin

Bu manzarayı izleyen Cebrail ve Melekler de:

- Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasülühü, derler.17

Müslümanların bu hatası sadece namazdaki tahiyyatta kalmamıştır. Cuma günleri öğleyin, kandil gecelerinde ve cenaze ilânlarında okunan “salâ”da da aynı hatalar tekrarlanmaktadır. Her salâda “Essalâtü ve’sselâmü aleyke ya Rasülellah [Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allah’ın Elçisi!]” demek suretiyle, asırlarca evvel bu dünyadan göçüp gitmiş olan peygamberimize sanki sağ ve yanımızda hazırmış gibi seslenilmektedir. Böyle yapmakla peygamberimize beşer olmasının ötesinde bir sıfat yakıştırılıp yakıştırılmadığı, bu durumun insanı şirke sürükleyip sürüklemediği çok iyi düşünülmelidir.

Sonuç olarak; bugünkü kitaplarda yer aldığı gibi teşehhüd / tahiyyat okumak yanlıştır ve günahtır. Eğer bu sözler mutlaka okunacaksa, “esselâmü aleyke eyyühennebiyyü” bölümü “esselâmü alennebiyyi” şeklinde değiştirilerek okunmalıdır. Bu konuda tüm Müslümanların maalesef hata içinde olan atalarının arkasına sığınmaktan vazgeçerek birbirlerini ağızlarından çıkanları kulaklarının duyması konusunda uyarmaları ve bu bilince davet etmeleri gerekmektedir.

TÜRBELER

İnsanın bu dünyadaki esas varlığı ölümü ile biter ve geriye sadece toz-toprak olacak cesedi kalır. Toprak olacak cesedinin ve çürüyerek toprağa karışacak vücut maddelerinin hiçbir değeri yoktur. Zaten insan bedeni de yeryüzündeki kıymeti olmayan değişik maddelerin birleşmesinden oluşmuştur. Ölüm ile bedendeki can son bulunca, geriye kalan ceset de çirkinleşir. Nitekim Maide suresinin 31. ayetinde cansız beden [ceset] için “sev’at [çirkinlik]” sözcüğü kullanılmıştır. Dolayısıyla bu çirkinliğin kokuşup çevreye zarar vermeden ortadan kaldırılması gerekir. İşte, cesedin gömülmesi bu sebepledir.

Ölüm sonrası geride kalan cesedin maddî ve manevî herhangi bir değeri olmayınca, doğal olarak cesedin içine konulduğu kabrin de herhangi bir değerinin veya kutsiyetinin olması söz konusu değildir.

Çünkü İslâm dini dirileri uyarmak için vardır, Kur’an dirileri uyarmak için inmiştir:

69,70.Ve Biz o'na şiir öğretmedik. Bu o'nun için yaraşmaz da. O, sadece diri olanları uyarmak ve kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimselerin üzerine Söz'ün hak olması için bir öğüt ve apaçık bir Kur’ân'dır.

(Ya Sin 69, 70)

İslâm’da işin aslı bu iken ne yazık ki Müslümanlar, tıpkı İslâm öncesi cahil müşrik kitleler gibi bazı kimselerin kabirlerine kutsallık vermişler, bu kabirleri mabetlerin içinde, bitişiğinde veya başka yerlerde türbeleştirmişlerdir. Müslümanların böyle bir davranış içine girmelerinin sebebi, yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi, hadis kitaplarında yer alan ve peygamberimizin uygulamaları olduğu iddia edilen bazı rivayetlerdir. Oysa aynı hadis kitaplarında, peygamberimizin kabir ziyaretlerini önce yasakladığı ve bu yasağı ancak toplumda tevhit bilincinin geliştiğini gördüğü zaman, insanların dünyaya olan bağlılığını kıracağı ve onlara ölüm sonrasını hatırlatacağı düşüncesiyle kaldırdığı da yazılıdır. Bu durumda, süslü kabir meraklısı olan ve bu eğilimlerini peygamberimize isnat edilen rivayetlerden aldıklarını söyleyenlerin, peygamberimizin koyduğu kabir ziyareti yasağını hangi gerekçe ile kaldırdığını anlatan rivayetlerden haberi olmadığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu rivayetlerde, kabir ziyareti yasağının kalkması bu ziyaretlerin insanlara ibret olup ders vermesi özelliğine dayandırılmıştır. Buna göre, bütün mezarların yasağın kalkma gerekçesine uygun olarak ibret verici bir yapıda olmaları gerekmektedir. Kabirlerin bu amaca hizmet edebilmesi ancak sade ve harap görünmeleri ile mümkündür. Beton ve mermerden yapılmış şatafatlı kabirler insanlara ders ve ibret duygusu vermediklerinden, bize göre çirkin/mekruh sayılmalıdırlar.

Kur’an dışı bir konuda tevhit ilkesine aykırı davranışları peygamberimize isnat edilen rivayetlerle açıklayan; buna karşılık yukarıda sözünü ettiğimiz kabir yasağı ve bu yasağın kaldırılmasına dair rivayetleri ise görmezden gelen bazıları, bu yanlışlığı zaman içinde aşırılık boyutuna vardırmışlardır. Memleketimizin dört bir yanında olduğu gibi, diğer ülkelerde de yüzlerce örnek sergileyen bu zihniyet, binlerce sene evvel yaşamış kimselere kabirler tahsis etmiş, bu kabirlerin yanına mescitler/camiler inşa etmek suretiyle bu kişileri ve mezarlarını kutsallaştırmış, hatta bazı kabirleri altınla kaplamıştır. Bazı kişiler ise mescit/cami içine veya kenarına gömülerek “evliya” diye vasıflandırılmıştır. Ne yazık ki, cahil kitleler bu mezarlarda yattığı kabul edilen kişileri Allah ile aralarında şefaatçi yapmak suretiyle o mezarlara yüz sürmekte, orada yatanlardan medet ummakta, böylece imanlarını kirletmektedirler. Bu çirkin davranışlarda bulunanlar ve bu davranışları onaylayanlar kendilerine dayanak olarak yine uydurulmuş hadisleri göstermekte, bu hadisler arasında yer alan ve peygamberimizin kabirleri kendilerine mescit edinen Yahudi ve Hıristiyanlara lânet ettiğine dair olan bir hadisi18 ise hiç dikkate almamaktadırlar. Dikkate alanlar ise hadisi ana konusunda değil, peygamberimizin hastalığı anında üzerindeki battaniyeyi yüzüne bir örtüp bir açması sebebiyle battaniye örtmenin bir sakıncası olmayacağına mesnet olarak ele almışlardır.

Bize göre, dinle hiç alâkası olmayan uygulamalara din kisvesi giydirenlerin dikkate almaları gereken bir diğer hadise19 göre peygamberimiz, Habeşistan’da, içinde tasvirler bulunan bir kilise ile ilgili olarak şöyle demiştir: “İşte onlar kıyamet gününde Allah katında halkın en şerlileridir.” Ama manzaraya bakıldığında, Allah’ın gönderdiği kılavuz yerine hadis adıyla uydurulmuş rivayetlere sarılanların, işlerine gelmediği zaman bu rivayetlere de kulak asmadıkları görülmektedir.

Biz, mescit/cami içlerinde veya kenarlarında bulunan kabir ve türbelerin tevhidi zedeleyici davranışlara sebep olduğu görüşündeyiz. Gerek peygamberimizin kabrini, gerekse halk arasında “evliya” olarak şöhret bulmuş Eyüp Sultan, Mevlâna (!), Telli Baba ve benzeri kişilerin mezarlarını ziyaret ederek Allah’tan bu kişiler hürmetine yardım istemek, bu kişilerin şefaatini ummak, İslâm’a göre şirk olan davranışlardır. Bu sebeple ya mescitlerin kabirlerden uzaklaştırılması, ya da kabirlerin mescit kenarlarından uzaklara taşınması gerekmektedir.

Her konuda olduğu gibi kabirler ve ölüler konusunda da bizi felâketten [şirkten] kurtaracak bilgiler Rabbimiz tarafından Kur’an’da verilmiştir:

20,21.Ve onların Allah'ın astlarından yakardıkları şeyler herhangi bir şey oluşturamazlar, kendileri oluşturulmuşlardır, ölülerdir, diri değildirler. Ne zaman dirileceklerini de tam bilemezler.

(Nahl/ 20, 21)

13,14.Allah, geceyi gündüze sokuyor, gündüzü de geceye sokuyor. Güneşi ve ayı insanlığın yararlanacağı yapı ve işleyişte yaratmıştır. Hepsi adı konmuş bir müddet için akıp gidiyor. İşte bu, mülk Kendisinin olan sizin Rabbinizdir. O'nun astlarından yakardığınız kimseler bir hurma çekirdeğinin zarına bile sahip olamazlar. Onları çağırırsanız, onlar çağrınızı işitmezler; işitseler bile size cevap veremezler, Kıyâmet günü de ortak koştuğunuzu kabul etmezler. Sana her şeyden haberdar olan Allah gibi kimse haber veremez.

(Fatır/ 13, 14)

22.Ölüler ve diriler de eşit olmaz. Şüphesiz Allah, her dilediğine/dileyene işittirir. Sen ise kabirlerdeki kişilere işittiren biri değilsin. 23.Sen sadece bir uyarıcısın.

(Fatır/ 22)

19.Ve şu bir gerçek ki Allah'ın kulu/ Peygamber O'na çağırarak ayaklandığı/ harekete geçtiği zaman o yabancılardan bir grup o'nun çevresinde neredeyse kenetlenecekler.

Bir önceki ayet gibi bu ayet de surenin başındaki “uhıye” fiilinin naib-i faili olup cümle şöyle takdir edilmelidir:

De ki: “Bana vahyolundu ki: Şu bir gerçek ki, Allah’ın kulu [Peygamber] O’na çağırarak ayaklandığı [harekete geçtiği] zaman onlar [cinnden bir grup] onun etrafında neredeyse bir keçe olacaklar [kenetlenecekler].”

Bu ayeti doğru anlamak, “ كاد يكونونkade yekününe [neredeyse olacaklar]” ifadesi ile bildirilen davranışı kimin yaptığını doğru tespit etmeye bağlıdır. Bize göre bu fiilin gizli öznesi, surenin başında zikredilmiş olan “cinnden bir gurup”tur. Bu durumda ayetten peygamberimize şu bilginin vahyedildiği anlaşılmaktadır: Kur’an’ı dinlemiş, anlamış ve iman etmiş olarak memleketlerine dönen “cinn” [yabancılar] grubu, bu vahyi kendilerine tebliğ eden peygamberimizin Allah’a davet ederek harekete geçmesi durumunda onun çevresinde keçe gibi kenetlenecekler ve ona yardım edeceklerdir. Nitekim ayette bildirilenler aynen gerçekleşmiş ve bu bir avuç yabancı daha sonra Ensar diye anılan saygın sahabeler olmuşlardır.

Ayette geçen ve öznesi peygamberimiz olan “ قامkame” fiili “kalkmak” demektir. Ama bu kalkış “otururken ayağa kalkma” veya “namazda ayakta durma” manasında olmayıp “kıyam etme, haksızlığa baş kaldırma” anlamındadır. Gerçekte de peygamberimiz ayetteki “kame” sözcüğünün “kıyam” anlamına uygun bir tarzda haksızlığa baş kaldırmış ve Kâbe’yi haksızlığa baş kaldırma merkezi yapmıştır.

Bu “başkaldırma” ifadesi “Ashab-ı Kehf” için de kullanılmıştır:

14,15.Ve Biz onlar ayaklanıp da: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O'nun astlarına ilâh olarak yalvarmayız, yoksa kesinlikle saçma-sapan konuşmuş oluruz. Şunlar, Allah'ın astlarından ilâhlar edinen bizim toplumumuzdur. Edindikleri ilâhlara dair açık bir delil getirselerdi ya! Allah'a karşı yalan uydurandan daha yanlış davranan; kendi zararlarına iş yapan kim olabilir?” dediklerinde onların kalplerini sağlamlaştırdık.

(Kehf/ 14,15)

20.De ki: “Ben kesinlikle Rabbime dua ederim ve hiçbir şeyi de O'na ortak koşmam.

21.De ki: “Şüphesiz ben, sizi bir zarara ve iyiliğe, kötülüğe, güzele, doğruya götürmeye güç yetiremem.”

Bu ayetlerle insanlara bir tevhit dersi verilmektedir. Şöyle ki: Peygamberimizin kimseye bir zarara veya reşada güç yetiremeyeceği, yani kişilerin zarara uğramalarında yahut iyilik bulmalarında peygamberimizin bir rolünün olmadığı, bizzat peygamberimizin ağzından duyurulmaktadır. Görüldüğü gibi, insanları doğruya kılavuzlamak elçiye ait bir görev değildir. Bu görev elçinin getirdiği mesaja aittir.

22,23.De ki: “Gerçek şu ki Allah'tan beni, Allah'tan tebliğler ve O'nun elçiliği görevleri dışında hiçbir kimse hiçbir zaman kurtaramaz. Ben O'nun astlarından bir sığınak da hiçbir zaman bulamam. Artık kim Allah'a ve O'nun Elçisi'ne karşı çıkarsa, onun için cehennem ateşi vardır. Onlar orada sonsuz olarak kalıcıdırlar.

Klâsik kaynakların hepsi de Mekkeli kodamanların tevhit çağrısı yapan peygamberimize geldikleri ve ona “Sen büyük ve riskli bir işe soyundun, böylece herkesin düşmanlığını kazandın. Gel bu işten vazgeç! Biz sana hem yardım ederiz, hem de seni koruruz” dediklerini kaydetmişlerdir. Yukarıdaki ayetler Mekke müşriklerinin bu teklifleri üzerine inmiştir.

Peygamberimizin elçilik [tebliğ ve tebyîn] görevlerini yerine getirmekten başka bir rolünün olmadığı ve ancak bu görevi yaptığı takdirde kendisini kurtarabileceği yönündeki ifade, peygamberimizin kimseye zarar ve reşada güç yetiremeyeceğini bildiren 21. ayetteki ifadenin teyidi mahiyetindedir.

23. ayette Allah’ın astlarından bir sığınak bulunamayacağı bildirilerek tevhit ilkesi vurgulandıktan sonra, Allah ve elçisine karşı çıkanların ebediyen kalmak üzere cehenneme gönderilecekleri bildirilmiştir. “Allah’a ve elçisine karşı çıkmak” ifadesinden “ لممlemem” denilen basit hatalar ve bilmeden işlenmiş suçlar anlaşılmamalıdır. Bu ifade ile kastedilen, “Allah’a ve elçisine savaş açmak”tır. Zaten Allah’a ve elçisine karşı çıkmaya uygun görülen ceza da, affedilmeyeceği bildirilen şirk ve küfür suçlarına verilecek ceza ile aynıdır. Bu ceza “cehennem ateşi” ve “cehennemde ebediyen kalmak”tır.

24.Sonunda tehdit edildikleri şeyi gördükleri zaman, kimin yardımcı yönünden en zayıf ve sayıca da daha az olduğunu hemen bileceklerdir.

Bu ayet, Allah’ın elçisine “Gel bu davadan vazgeç!” şeklinde üstü kapalı tehditler savuran Mekke kodamanlarına bir uyarı mesajıdır. Tehdit edildikleri şeyi gördükleri zaman, yardımcı yönünden kimin en zayıf ve sayıca daha az olduğunu hemen bilecekler ama iş işten geçmiş olacaktır. Malları, askerleri ve çevreleri hiçbir işe yaramayacaktır.

Burada müşriklerin sadece ahiretteki ceza ile tehdit edildiklerini düşünmek bize göre mesajın eksik anlaşılması demektir. Onların bu dünyada karşılaşacakları hezimetler, rezillikler de bu tehdit kapsamındadır. Nitekim bu inkarcılar Bedir Savaşında sayıları ve imkânları itibariyle kendilerinden kat kat az olan Müslümanlar karşısında perişan olmuşlardır.

25-28.De ki: “O tehdit olunduğunuz şey yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi tanıyacak ben bilmiyorum. Rabbim, bütün görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği bilendir. Ve de elçilerden seçip hoşnut olduğu kişi hariç, göstermediğine, duyurmadığına, sezdirmediğine, geçmişe, geleceğe hiçbir kimseyi bilgi sahibi yapmaz. Çünkü O, Rablerinin gönderdiklerini gereği gibi tebliğ ettiklerini bilsin diye onun her tarafından gözetleyiciler salar. O, onların yanında olan her şeyi kuşatmıştır, her şeyi de sayısı ile saymıştır.”

Bu ayet grubunda tevhit ilkeleri ön plânda olmak üzere Allah-elçi-vahy ilişkisine değinilmiş, ayrıca gaybe ait bilgilerin Allah katında olduğu, Allah’ın bu bilgilerden bazılarını ancak kendi seçtiği ve hoşnut olduğu elçilerine vahyederek öğrettiği, bunun dışında kimsenin gaybe dair bir şey bilemeyeceği ve Allah’ın hem vahyini hem de elçilerini koruduğu açıklanmıştır.

Ayrı bir necm olan bu ayet grubu, “De ki” ifadesiyle başladığı için, o tarihte yaşanmış bir olaya cevap niteliğindedir. Klâsik kaynaklarda yer aldığına göre, söz konusu olay, 22. ve 23. ayetlerin tebliğinden sonra Mekke ileri gelenlerinden Nadr b. El-Haris’in peygamberimize gelerek küstahça “Bu bizi tehdit ettiğin şey ne zaman gelecek?” diye sormasıdır. Nadr, yönelttiği soruyla bu tehditlere inanmadığını ve inanmayacağını belirterek bir bakıma vahye kafa tutmaya kalkışmıştır. Bu ayet gurubunun “O tehdit olunduğunuz …” diye başlamasının sebebi, klâsik kaynaklarda bu olayla açıklanmıştır.

Bu ayetin bir benzeri de Enbiya suresinde yer almıştır:

109-111.Buna rağmen eğer yüz çevirirlerse: “Size dosdoğru/ eşit/tarafsız olarak açıkladım ve tehdit olunduğunuz şey yakın mı, uzak mı bilmiyorum. Şüphesiz Allah, sözden açığa vurulanı bilir, gizlediğiniz şeyleri de bilir. Ve ‘Belki bu gecikme sizi denemek ve bir süreye kadar yararlandırmak içindir’ ben bilmiyorum” de.

(Enbiya/ 109)

ALLAH’IN RAZI OLDUĞU PEYGAMBERLERE “GAYB”İ BİLDİRMESİ:

Rabbimizin bazı gayb haberlerini, seçtiği ve kendilerinden razı olduğu elçilere bildireceği bu ayetlerden başka ayetlerde de bildirilmiştir:

179.Allah, murdar olanı temiz olandan ayırt edinceye kadar mü’minleri, sizin kendisi üzerinde bulunduğunuz şey üzerinde bırakacak değildir. Allah sizleri görülmeyen, duyulmayan, sezilmeyen, geçmiş, gelecek üzerine bilgilenen biri yapacak da değildir. Velâkin Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse Allah'a ve Elçisi'ne iman edin. Ve eğer iman eder ve Allah'ın koruması altına girerseniz, işte o zaman sizin için çok büyük bir karşılık vardır.

(Âl-i Imran/ 179)

86,87.Ya‘kûb dedi ki: “Ben, içimi doldurup taşan özlemimi, kederimi Allah'a şikâyet ediyorum. Ve ben Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Ey oğullarım! Gidin de Yûsuf'u ve kardeşini araştırın. Allah'ın vereceği ferahlıktan ümit kesmeyin, kesinlikle kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler toplumundan başkası Allah'ın vereceği ferahlıktan ümit kesmez.”

(Yusuf/ 86, 87)

Yüce Allah Medine’de geçen konuşmaları nasıl bu surede peygamberimize vahyederek bildirmiş ise, dilediği bazı gayb haberlerini de elçilerine o şekilde vahyederek bildirmiştir. Rabbimizin bildirdiği bu haberler, elçilerin daha önce bilmediği haberlerdir. Elçiler de görevleri gereği, kendilerine vahyedilen haberleri Allah’ın mesajı olarak insanlığa iletirler.

Bunun böyle olduğunu gösteren Kur’an’da daha birçok ayet vardır:

44.İşte bu, algılama imkânının olmadığı, geçmişin önemli haberlerinden sana vahyettiklerimizdir. Ve Meryem'e hangisi kefil olacağına kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin. Onlar tartışırlarken de sen yanlarında değildin.

(Âl-i Imran/ 44)

49.İşte Nûh ile ilgili anlatılanlar, sana vahyettiğimiz görülmeyenin, duyulmayanın, sezilmeyenin haberlerindendir. Bunları sen ve toplumun bundan önce bilmiyordunuz. Şu hâlde sabret. Şüphesiz âkıbet, Allah'ın koruması altına girmiş olan kişilerindir.

(Hud/ 49)

102.İşte bu, sana vahyettiğimiz görmediğinin, duymadığının, bilmediğinin haberlerindendir. Yoksa onlar yapacaklarına karar verip kötü plân yaparlarken sen onların yanında değildin.

(Yusuf/ 102)

44.Ve Mûsâ'ya o emri gerçekleştirdiğimiz sırada sen batı yönünde değildin. Hazır bulunanlardan, görenlerden de değildin.

45.Ama Biz nice nesiller var ettik de, onların ömürleri uzadıkça uzadı. Sen onlara âyetlerimizi okuyarak, Medyen halkı arasında bulunanlardan da değildin; Fakat Biz elçi gönderenleriz.

46,47.Ve Biz, seslendiğimiz zaman, Tûr'un yanında da değildin. Tersine senden önce kendilerine uyarıcı/peygamber gelmeyen bir toplumu uyarman için ve kendi ellerinin yaptıklarından dolayı başlarına bir fenalık geldiğinde hemen, “Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de, âyetlerine uysak ve mü’minlerden olsak” diyemesinler, onlar öğüt alsınlar diye Rabbinden bir rahmet olarak… orada geçenleri sana bildirdik, seni elçi olarak gönderdik.

(Kasas/ 44–47)

49-51.Ve o'nu İsrâîloğulları'na; ‘Şu bir gerçek ki, ben size Rabbinizden bir alâmet /gösterge getirdim/ gösterge ile geldim; şüphesiz ben, sizin için, çamurdan; kilden; seramikten kuş şekli gibi bir şey; “buhurdan (tütsülük”) tasarlarım. Sonra onun içine üflerim; aerosol oluştururum da Allah'ın izniyle hastalık yapan şeyler kuş oluverir/uçar gider. Ben, körü ve abraşı iyileştirir, sosyal ölüleri Allah'ın izniyle diriltirim. Yiyeceklerinizi ve evlerinizde zahire yapacaklarınızı; biriktirip sonra yiyeceklerinizi size haber veririm. -Eğer inananlarsanız bunda sizin için kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır.- Tevrât'tan sadece İncîl'de yer alanları doğrulayıcıyım. Size yasaklanmış olanların bir kısmını serbest edeceğim. Rabbinizden bir alâmet/gösterge de getirdim size. Artık Allah'ın koruması altına girin ve bana itaat edin. Şüphesiz Allah, benim Rabbimdir ve sizin Rabbinizdir. Onun için O'na kulluk edin! İşte bu, doğru yoldur’ diye bir elçi yapacak” demişlerdi.

(Âl-i Imran/ 49-51)

Allah’ın, razı olduğu elçilerine gelecekteki olayların görüntülerini görme ve bu görüntüleri tevil etme ayrıcalığı tanımak suretiyle gaybi bildirdiğine dair de örnekler vardır. Meselâ Yüce Allah Yusuf peygambere “Ehadisin tevilini” öğretmiş, Yusuf peygamber de bu sayede zindan arkadaşlarının gördükleri görüntüleri ve hükümdarın gördüğü görüntüyü doğru açıklamıştır. Başka bir ifade ile Yusuf peygamber, Allah’ın kendisine öğrettikleri ile geleceğe ait görüntüleri tevil etmiş ve o görüntülerin neleri ifade ettiğini bilmiştir. Bu olayların ayrıntıları Yusuf suresinin 36-49. ayetlerindedir.

Allah’ın geleceğe ait görüntüleri göstermek suretiyle gaybten bilgi vermesinin bir örneği de peygamberimizle ilgilidir. Fetih suresinin 27. ayetinden anlaşıldığına göre, Rabbimiz, Mekke’yi fethedeceğinin görüntülerini peygamberimize önceden göstermiştir.

Böylece peygamberimiz, gayb haberi mahiyetinde olan bu görüntüler sayesinde fethi önceden bilmiştir:

27.Andolsun ki Allah, Elçisi'ne o görüntüyü; “Siz, Allah dilerse kesinlikle, güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış kişiler olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz” vizyonunu hak ile doğru çıkardı. Öyleyse Allah, sizin bilmediğinizi bilir. Sonra da size bundan ast/yakın bir fetih kıldı.

(Fetih/ 27)

Allah’ın Kur’an’daki bu açıklamalarına rağmen bazı gafiller peygamberimizin “gayb”i bildiğine dair kitaplar yazmışlar, bazıları da yazılan kitaplardan derlemeler yapmışlardır. Ama yukarıdaki ayetlerle de sabittir ki, Kur’an’da bildirilenler haricinde peygamberimize izafe edilen “gayb”i bilme haberlerinin tümü yalan ve uydurmadır.

Allah’ın mesajında yer alan bunca ayete rağmen hâlâ peygamberimizin gaybi bildiğini iddia eden ve bu asılsız iddiaya inanan insanlar, bize göre ya Kur’an okumamışlardır veya okudukları hâlde yukarıdaki ayetlere itibar etmemektedirler. Bu insanlar Allah’ın bahşettiği ve insan olma ayrıcalığının yegâne göstergesi olan akıllarını biraz işletseler Allah’ın cehennem vaadine muhatap olmaktan kolayca kurtulabilirler.

Peygamberimizin gaybi bilmediğine dair geniş açıklama ve örnekler içeren bir incelememiz, A’raf Suresinin sonunda “Gaybe Dair” başlığıyla ek olarak verilmiştir. Bu yazımızın tekrar okunmasında yarar görüyoruz.

25-28. ayetler grubundaki “Çünkü O, Rablerinin gönderdiklerini gereği gibi tebliğ ettiklerini bilsin diye onun her tarafından gözetleyiciler salar. O, onların yanında olan her şeyi kuşatmıştır, her şeyi de sayısı ile saymıştır.”” ifadesiyle, Allah’ın emir ve vahiyleri kuşattığı, O’nun ilminin dışında bir şeyin olmadığı açıklanmıştır.

Bu husus En’âm suresinde daha ayrıntılı olarak verilmiştir:

59.Görünmezin, duyulmazın, geçmişin, geleceğin anahtarları da yalnızca O'nun katındadır. O'ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın.

(En’âm/ 59)

Allah’ın vahyini ve elçisini koruduğu hususu ise farklı zamanlarda farklı ifadelerle tekrarlanmıştır:

9.Hiç kuşkusuz Biz, o Öğüt'ü/ Kur’ân'ı Biz indirdik, Biz. Ve kesinlikle Biz, onun için koruyucularız.

(Hicr/ 9)

67.Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Ve eğer bunu yapmazsan, o zaman O'nun verdiği elçilik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah da seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfirler; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler toplumuna kılavuzluk etmez.

(Maide/ 67)

44-47.Eğer Elçi/Muhammed, bazı sözleri Bizim sözlerimiz olarak ortaya sürseydi, kesinlikle O'ndan tüm gücünü alırdık. Sonra O'ndan can damarını kesinlikle keserdik. Artık sizden hiç biriniz O'na siper de olamazdınız.

(Hakkah/ 44–47)

52-54.Ve Biz, senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey arzuladığı zaman, şeytan onun arzusuna bir şeyler atmış olmasın. Bunun üzerine Allah, şeytanın/İblis'in attığı şeyleri giderir. Sonra da Allah,şeytanın bıraktığını, kalplerinde hastalık bulunan; zihniyeti bozuk ve kalpleri kaskatı olan kimseler için dinden çıkarmak için, –şüphesiz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar da kesinlikle uzak bir ayrılık içindedirler–,kendilerine bilgi verilmiş olan kimseler, Kur’ân'ın şüphesiz Rabbinden gelen bir gerçek olduğunu bilsinler de ona iman etsinler, sonra da kalpleri ona saygı duysun diye âyetlerini güçlendirir, korur. Ve Allah, çok iyi bilendir, en iyi yasalar koyan, güçlendirendir. Ve şüphesiz Allah, iman eden kimseleri dosdoğru yola kılavuzlayandır.

(Hacc/ 52- 54)

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

1 (İbn Hişâm, Sîre, II, 70 vd.; İbn Sa'd, Tabakât, I, 217 vd.).

2 (İslam Ansiklopedisi, Akabe Bey’atleri Mad.)

3 ((Lisanü’l Arab; c.8, s.645. nfr mad.)

4 (RAZİ ve diğerleri.)

5 (Kurtubi, Ahkaf; 29. ayet açıklamaları)

6 (Müslim, Tirmizi ve Ebu Davud; Cinn gecesi hadisleri)

7 (Lisanü’l Arab; c.4, s.148-149. rşd mad.)

8 (Lisanü’l Arab; c.5,s.113. ştt Mad.)

9 (Razi; Mefatihu’l Gayb, Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

10 (“Zann” konusu için Bkz: İşte Kur’an; ??????

11 (M. Hamidullah; Aziz Kur’an, Cinn Suresi, 9. ayetin dipnotundan)

12 (Razi; Mefatihu’l-Gayb)

13 ((Lisanü’l Arab; c.8,s.125 lms mad.)

14 ((Lisanü’l Arab; c.7, s.259 kdd mad.)

15 (Razi; Mefatihu’l-Gayb)

16 Lisanü’l-Arab; c:5, s:331-333)

17 İlk dönemde hiçbir kaynakta ciddi bir nakil olmamasına rağmen daha sonraları, -başta tarikatlar tarafından olmak üzere- malumat adı altında dilden dile dolaşan yakıştırmalar üretilmiş, bu yakıştırmalar son dönemdeki belirli eserlerde de yer almıştır. Örneğin: Said Nursi, Şualar, 6. Şua; Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, Miraç ile ilgili ayrıntılar, 253. paragraf; İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l_Beyan, c:5, s:121)

18 Buhari/ Kitabü’l-Libas, 19. Bab, 33 numaralı; Kitabü’l-Cenaiz, 61. Bab 86 numaralı ve 96. Bab 144 numaralı hadis

19 Sahih-i Buhari, Kitabü-s Salat, 48. Bab’ta yer alan 74 numaralı hadis