38-SÂD SÛRESİ

 

Adını 1. âyetteki  ص[sâd] kesik harfinden ya da bu harfin temsil ettiği 90 sayısından alan ve kendinden önceki sûrelerin devamı niteliğinde bulunan Sâd sûresi’nde de –diğer Mekkî sûrelerde olduğu gibi– inanç esasları üzerinde durulmaktadır ve Kur’ân’ın kanıt gösterilmesiyle başlayan sûrede, müşriklerin Peygamberimize karşı muhalif tavırları dile getirilmiş ve eski tarihlerde yaşamış kavimlerin hayatlarından bazı kesitler verilmiştir. Ayrıca, Kur’ân’da önemli bir bölüm teşkil eden Âdem, İblis ve melekler ile ilgili kıssaya da ilk kez bu sûrede yer verilmiştir. Sûrenin sonunda ise, Peygamberimizin esas görevi vurgulanmıştır.

İNİŞ ZAMANI: Bilindiği gibi, Peygamberimizin Mekke’de İslâm’ı açıkça anlatarak yaptığı davet, Kureyş’in ileri gelenleri arasında sarsıcı bir etki meydana getirmişti. Özellikle güçlü kişiliği ile herkes tarafından tanınan Ömer’in de İslâm’ı benimsemesi, Mekkeli kodamanları iyice telâşlandırmıştı. Sûrede müşriklerin telâşlarından bahsediliyor olması, sûrenin Ömer’in Müslüman olduğu dönemde indiği ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

Kureyş ileri gelenlerinin içine düştüğü bu telâş, İmâm Ahmed, Neseî, Tirmizî, İbn-i Cerîr, İbn-i Şeybe, İbn-i Ebî Hatim ve İbn-i İshâk’ın eserlerinde yer alan nakillerde ise şöyle dile getirilmiştir:

Kureyş’in ileri gelenleri bir araya gelip aralarında istişâre etmişler ve yeğeni Muhammed (a.s) ile aralarını düzeltmesi için Ebû Tâlib’e arabuluculuk teklifinde bulunmayı kararlaştırmışlardır. Çünkü, Ebû Tâlib öldükten sonra Hz. Muhammed’e (a.s) dokunacak olurlarsa, tüm Arap kabilelerinin, kendileri için, “Amcası hayatta iken, Muhammed’e dokunmaya cesaret edemediler; Ebû Tâlib öldükten sonra o’na saldırdılar” diye eleştirilmekten çekinmişlerdir. Bu karar üzerine, Kureyş’in ileri gelenlerinden 25 kişilik bir heyet Ebû Tâlib ile görüşmeye gitmişir. Heyetin içinde, Ebû Cehl, Ebû Süfyân, Umeyye b. Halef, Âs b. Vâil, Esved b. Muttalib, Ukbe b. Muayt, Utbe ve Şeybe gibi ileri gelen kâfirler vardı. Bu heyet doğruca Ebû Tâlib’in yanına giderek, her zaman yaptıkları gibi, Hz. Peygamber’i amcasına şikâyet ettiler ve ona şöyle dediler: “Muhammed kendi dini üzerinde kalsın, biz de kendi dinimiz üzerinde kalalım. O bizim dinimize karışmazsa biz de o’nu kendi dininde serbest bırakır ve kime ibâdet ederse etsin o’na dokunmayız. Ama o da bizim tanrılarımızı kötülemesin ve halk arasında dinini yaymaya çalışmasın.”

Bunun üzerine Ebû Tâlib, Hz. Peygamber’i (s.a) yanına çağırarak o’na, “Ey yeğenim! Kavmimizin ileri gelenleri bana geldiler. Onlar, aranızda âdilâne bir anlaşmanın olup, bu çekişmenin sona ermesini istiyorlar” dedi ve sonra yeğenine Kureyşlilerin teklifini iletti. Hz. Peygamber (s.a) ise amcasına şöyle bir cevap verdi: “Ey amcacığım! Ben onlara öyle bir kelimeyi kabul ettirmeye çalışıyorum ki, bu kelimeyi kabul ettikleri takdirde, onlara sadece Araplar değil, tüm dünya tâbi olur.”

Kureyş heyetine Hz. Peygamber’in (s.a) bu cevabı iletilince fena halde bozuldular ve bir süre ne cevap vereceklerini bilemediler. Böylesine makul bir teklifi reddedebilecek kelimeleri hemen bulamamışlardı. Fakat kendilerine geldikten sonra, “Biz bir kelime değil, bin kelime bile söylemeye razıyız, ama o kelime nedir?” diye sordular. Resûlullah (s.a), “O kelime, lâ ilâhe illallâh’tır” diye cevap verdi. Bu cevabı duyar duymaz, Kureyş heyeti âniden hiddetlenerek ayağa kalktı ve söylenerek çıkıp gittiler.

Kureyş müşrikleri, İslâm’ın her gün biraz daha yayılması nedeniyle oldukça kızgın ve ne yapacaklarını bilemez bir haldeydiler. Ömer’in de Müslüman oluşu onları iyice perişan etmişti. İslâm’ın davetçisi, şerefli, lekesiz bir geçmişe sahip, akıl ve ciddiyet bakımından tüm Kureyş’in en seçkin kimselerindendi. Onun sağ kolu Hz. Ebû Bekr ise, değil sadece Mekke’nin, çevredeki kabilelerin de şerefli, dürüst ve zeki bir insan olarak tanıdıkları bir şahsiyetti. Şimdi de Hz. Ömer gibi cesur ve azametli kişiliğe sahip birinin de onlarla birleştiğini görünce, tehlikenin boyutlarının büyüdüğünü hissetmişlerdir.

Tarihçi İbn-i Sa‘d da, Tabakât adlı eserinde, bu olayın tümünü, sadece, “Bu, Ebû Tâlib’in son hastalığı değildi” ibaresi farkıyla yukarıdaki gibi anlatmıştır. Ona göre; bu olay, “Filân şahıs Müslüman olmuş, filân şahıs İslâm’a girmiş” şeklindeki haberlerin kulaktan kulağa yayıldığı ilk dönemde vukû bulmuştur. Öyle ki, bu haberler halk arasında yaygınlaşınca, Kureyş’in ileri gelenleri, Ebû Tâlib’e, Hz. Peygamber’i (s.a.) İslâm’ı anlatmaktan vazgeçirmesi için peşpeşe heyetler gönderdiler. İşte bu heyetlerden biri de yukarıda zikredilen heyettir.[1]

Zemahşerî, Râzî, Nisâburî ve bazı müfessirlere göre, bu heyet, Hz. Ömer İslâm’ı kabullendiği zaman Ebû Tâlib’e gitmiştir.

Sûrenin ilk âyetlerinde Kureyşli inkârcıların o günlerdeki telaş ve şaşkınlıklarına, Peygamberimize olan kibirli yaklaşımlarına değinilmektedir. Bu âyetlerden anlaşılmaktadır ki, kâfirler İslâm’ı Peygamberimizin görevini yapmasında bir eksiklik, bir yanlışlık görmelerinden dolayı reddetmemişlerdir. Atalarının dinlerini körü körüne takip eden bu kâfirler, esasında kendi içlerinden bir peygambere tâbi olmayı hazmedememişler ve Peygamberimizin davetine bu yüzden kin ve hasetle yaklaşmışlardır.

MEAL

RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA

1.Sâd/90. Öğüt/şeref sahibi Kur’ân kanıttır ki, 3onlardan önce nice kuşakları değişime, yıkıma uğrattık Biz. Onlar da çağrıştılar. Ama artık kurtuluş vakti değildi. 2Aksine o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler bir gurur ve bölünme içindedirler.

4,5.Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler, “Bu bir sihirbazdır, çok çok yalan söyleyen birisidir. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı yapmış? Bu gerçekten çok şaşılacak bir şey!” dediler.

6-8.Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler: “İlâhlarınız üzerinde direnin ve sözünüzden, kararınızdan dönmeyin. Bu, gerçekten, sizden beklenen bir şeydir! Biz bunu son/başka bir dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Öğüt/ Kitap aramızdan o’nun üzerine mi indirildi?” –Aksine onlar Benim öğüdümden/ Kur’ân’dan yetersiz bilgi içindeler, aksine onlar henüz azabımı tatmadılar.–

9-11.Yoksa çok güçlü ve çok bağış yapan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Ya da bütün o göklerin, yerin ve aralarında olanların mülkü onların mıdır? Öyleyse, burada, çeşitli gruplardan oluşmuş, bozguna uğramış bir ordu olan onlar, her yolu deneyerek yükselsinler, ellerinden gelen her şeyi denesinler!

12,13.Onlardan önce Nûh’un toplumu, Âd, kazıklar sahibi Firavun, Semûd, Lût’un toplumu ve Eyke ashâbı da yalanladılar. İşte onlar, ayrı ayrı baş çeken gruplardır.

14.Onların hepsi, sadece elçileri yalanladılar. Bu sebeple azabım hak oldu. 15Ve bunlar, göz açıp kapayacak kadar bile gecikmesi olmayan bir çığlıktan başkasını beklemiyorlar.

16.Ve dediler ki: “Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim azaptan payımızı acele ver bize!” 

17.Sen onların dediklerine sabret ve güçlerin sahibi kulumuz Dâvûd’u hatırla. Şüphesiz o, Rabbine çokça dönendi.

18.Gerçekten Biz, dağlara boyun eğdirdik/yapısal olarak insanların yararına kullanılacak biçimde yarattık. Her zaman kendisiyle birlikte Allah’ı noksanlıklardan arındırırlardı.19.Kuşları da toplu olarak o’na boyun eğdirmiştik/Dâvûd’un ve insanların yararlanacağı biçimde yaratmıştık. Hepsi o’na dönücü idi. 20.Biz o’nun mülkünü de pekiştirdik. Ve o’na yasayı ve hakkı bâtıldan ayıran sözü söyleme imkânını verdik.

21.Ve sana şu davacıların haberi geldi mi? Hani onlar mihraba/Dâvûd’un özel evine çıkıp varmışlardı.

22,23.Dâvûd’un yanına girdiklerinde o, onlardan korkuvermişti. Ona, “Korkma! Biz, iki davacıyız. Kimimiz, kimimize haksızlık etti. Şimdi sen aramızda hak ile hüküm ver, haksızlık etme ve bizi doğru yolun ortasına yönelt” dediler. Birisi de dedi ki: “İşte bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu var, benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken, ‘Onu da bana ver’ dedi ve konuşmada bana üstün geldi/tartışmada beni yendi.”

24.Dâvûd dedi ki: “Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle o sana haksızlık etmiştir. Gerçekten de ortakların, bir toplulukta yaşayanların çoğu kesinlikle birbirlerine haksızlık ediyorlar. Ancak iman edenler ve düzeltmeye yönelik işler yapan kimseler haksızlık etmezler. Ama onlar da ne kadar azdır!” Ve Dâvûd, Bizim kendisini birtakım sıkıntılarla imtihan ederek arı-duru hâle getirdiğimize/olgunlaştırdığımıza kesin kanaat getirdi ve anladı. Hemen Rabbinden bağışlanma diledi, ortak koşmaktan uzak olarak yere kapandı ve döndü.

25.Biz de o’nun için bunu bağışladık/Biz de o’nu bağışladık. İşte böyle! Şüphesiz yanımızda o’nun için bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri vardır.

26.Ey Dâvûd! Gerçekten Biz/biz seni bu yerde eski yöneticinin yerine yönetici yaptık. O hâlde insanlar arasında hak aracılığıyla, haksızlık ve kargaşayı engelleyip adaleti sağla. Keyfe, arzuya uyma. O takdirde seni Allah’ın yolundan saptırır. Kesinlikle Allah yolundan sapanlar; hesap gününü umursamadıklarından kendileri için çok şiddetli bir azap vardır.

30.Dâvûd’a Süleymân’ı da bahşettik. O ne güzel kuldu! Şüphesiz O, Rabbine çokça dönendi.

31.Hani kendisine akşamüstü iyi cins ve rahvan atlar sunulmuştu; “32.Ben, mal, servet, çıkar sevgisini, Rabbimin anılmasından dolayı sevdim. –Sonunda onlar perdenin arkasına girdiler.– “33.Geri getirin onları bana!” dedi. Hemen onların bacaklarını, boyunlarını sıvazlamaya başladı.

34,35.Andolsun ki Biz Süleymân’ı da çeşitli badirelerden, sıkıntılardan geçirerek saflaştırmıştık/ olgunlaştırmıştık. Ve tahtının üzerine bir ceset bırakmıştık. Sonra o, döndü; “Ey Rabbim! Beni koru/bana maddî ve manevî pislik bulaştırma ve bana, benden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülk hibe et/ bağışla! Şüphesiz ki Sen, bol bol hibe edensin/ bağışlayansın” dedi.

36-38.Bunun üzerine Biz de, o’nun emriyle istediği yere yumuşacık akıp giden rüzgârı, şeytânları; tüm dalgıç ve yapı ustalarını ve zincirlere bağlanmış olan diğerlerini o’nun emrine verdik.

-39.İşte bu, Bizim hesaba gelmez ihsanımızdır. Artık sen dilersen başkalarına ver veya vermeyip tut.-

40.Şüphesiz ki o’nun için yanımızda bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri vardır.

41.Kulumuz Eyyûb’u da hatırla! Bir zaman o, Rabbine seslenmişti: “Şeytân bana acı ve dert, tasa sıkıntı dokundurdu.”

–“42.Hemen, hızlıca, yaya olarak oradan uzaklaş! İşte yıkanılacak bir yer, soğuk içecek!”–

43.Ve Biz o’na, ailesini ve onlarla birlikte olanların bir mislini daha tarafımızdan bir rahmet ve kavrama yeteneği olanlar için bir ibret olarak bahşettik.

“44.Ve eline bir tutam ot mesabesinde ki sermayeni/baharatçılık için nane, fesleğen demeti al, onunla hemen, rızık aramak için sefere çık ve kararsız olma, doğrudan sapma, günah işleme.” Gerçekten Biz o’nu sabırlı biri olarak bulduk. O, ne güzel kuldu! Şüphesiz o, Rabbine çokça dönendir.

45.Güç ve öngörü sahibi kullarımız İbrâhîm’i, İshâk’ı ve Ya’kûb’u da hatırla!

46.Şüphesiz Biz onları “Yurt Düşüncesi/ özgür vatan hasreti” saflığıyla saflaştırdık, arı-duru hâle getirdik. 47.Ve şüphesiz onlar, yanımızda seçilmiş en hayırlı kimselerdendir. 48.İsmâîl’i, Elyasâ’yı, Zülkifl’i de an. Hepsi de hayırlı kimselerdendir.

27.Ve Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve aralarında olanları boşuna oluşturmadık. Bu, kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden  kişilerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı şu kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden şu kişilerin vay hâline!

28.Yoksa, iman eden ve de sâlihâtı işleyenleri Biz, yeryüzündeki o bozguncular gibi mi yaparız? Yoksa Allah’ın koruması altına girmiş o kimseleri din-iman tanımayıp kötülüğe batanlar gibi mi yaparız?

29.Bu, temiz akıl sahipleri onun âyetlerini düşünsünler ve öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz bereketli bir kitaptır.

49-52.İşte bu, bir öğüttür/ şereftir/ hatırlatmadır. Şüphesiz ki Allah’ın koruması altına giren kimseler için güzel bir dönüş yeri; içlerinde yaslanarak birçok meyve ve içecekler istedikleri ve de yanlarında hepsi de aynı yaşta, gözleri karşılarındakinden başkasını görmeyen hizmetçilerin bulunduğu, kapıları kendilerine açılmış olan Adn cennetleri vardır.

53.İşte bu, hesap günü için size vaat edilendir. –54.Hiç şüphesiz ki işte bu, Bizim rızkımızdır; ona hiç tükenmek yoktur.–

55,56.İşte! Şüphesiz azgınlar için de en kötü dönüş yeri; kendisine yaslandıkları cehennem vardır. –O ne kötü yataktır!– 57.İşte o kaynar su ve irindir. Artık onu tadıp dursunlar!

58.Ve onun şeklinden çifter çifter diğerleri vardır. 59.İşte bunlar da sizinle birlikte atılırcasına giren bir gruptur. Onlara bir rahat yok. Şüphesiz onlar cehenneme sallandılar.

60.Derler ki: “Hayır, asıl size merhaba; selam sabah yok. Cehennemi önümüze siz getirdiniz. O ne kötü bir duraktır!”

61.Derler ki: “Rabbimiz! Bizim önümüze bunu kim getirdiyse onun ateşteki azabını kat kat arttır!”

62.Ve yine derler ki: “Kendilerini kötülerden saydığımız birtakım adamları niye göremiyoruz?63.Biz onları alaya almıştık/aşağılamıştık. Yoksa gözler onlardan kaydı mı?”

64.Şüphesiz ki bu, ateş ehlinin birbiriyle tartışması/ davalaşması gerçektir.

65,66.De ki: “Ben ancak bir uyarıcıyım. Ve O, bir tek ve kahredici, göklerin, yerin ve ikisi arasında olan şeylerin Rabbi, çok güçlü, çok bağışlayıcı olan Allah’tan başka tanrı yoktur.”

67.De ki: “O; Kur’an, çok büyük, önemli bir haberdir. 68.Siz ondan yüz çeviriyorsunuz. 69.Onlar birbirleriyle tartışırken, benim “en üstün şeylerin doldurulduğu; Kur’ân’a dair bir bilgim yok idi. 70.Ancak ben, evet ben apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahyediliyor.”

71,72.Hani Rabbin bir zaman evrendeki güçlere, “Şüphesiz Ben çamurdan bir beşer oluşturucuyum. Onu düzgünleştirip bilgili hâle getirdiğim zaman derhal ona boyun eğip teslim olun” demişti.

73,74.Bunun üzerine İblis/ düşünce yetisi hariç evrendeki güçlerin tümü hep birlikte boyun eğip teslimiyet gösterdiler, İblis büyüklük tasladı ve o, görmezden gelenlerden idi.

75.Allah, “Ey İblis! O benim iki elimle/kudretimle oluşturduğuma boyun eğip teslim olmana ne engel oldu? Büyüklendin mi? Yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun?” dedi.

76.İblis dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım. Beni enerjiden oluşturdun, onu ise maddeden oluşturdun.”

77,78.Allah, “Hemen çık oradan, artık sen kesinlikle kovulmuşsun, / katilin, asılsız söz ve düşünce üretenin, karanlığa taş atanın tekisin, “Elbette hayırdan uzak tutmam da karşılık gününe kadar senin üzerindedir” dedi.

79.İblis, “Rabbim! O hâlde tekrar diriltilecekleri güne kadar bana süre ver” dedi.

80,81.Allah, “Haydi, sen belirli bir vakte kadar süre verilenlerdensin” dedi.

82,83.İblis, “Öyle ise en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan; mutlak galip oluşuna yemin ederim ki ben onların hepsini; –içlerinden arıtılmış kulların hariç– kesinlikle azdıracağım” dedi.

84.Allah dedi ki: “Gerçek budur. Ben de şu gerçeği söylüyorum: “85.Andolsun ki cehennemi kesinlikle senden ve onların sana uyanlarından; hepinizden dolduracağım.” 

86.De ki: “Ben Kur’ân’a karşı sizden bir ücret istemiyorum. Ben yükümlülük getirenlerden/ kendiliğinden bir şeyler uyduranlardan, külfet getirenlerden, başa iş çıkaranlardan da değilim. 87.Kur’ân, bütün âlemler için bir öğüttür ancak. 88.Ve onun müthiş haberini bir zaman sonra kesinlikle bileceksiniz.”

TAHLİL:

1.Sâd/90. Öğüt/şeref sahibi Kur’ân kanıttır ki, 3.onlardan önce nice kuşakları değişime, yıkıma uğrattık Biz. Onlar da çağrıştılar. Ama artık kurtuluş vakti değildi. 2.Aksine o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler bir gurur ve bölünme içindedirler.

Sâd/90

Daha evvel, Kalem sûresi’nin başında bulunan  ن[nun] ve Kaf sûresi’nin başında bulunan  ق[kaf] harfleri ile ilgili açıklamalarımızda “hurûf-ı mukattaa’” denilen kesik harfler hakkında bazı bilgiler vermiştik. İşte, bu sûrenin başındaki sâd harfi de “hurûf-ı mukattaa”dan biridir. Bize göre bu  ص[sâd] harfi; ya Kur’ân’ın yapısı yönünden bir kod, ya bir sayı [90], ya da uyarı harfidir.

ص[sâd] harfinin ne anlama geldiği ile ilgili olarak; “Mekke’deki bir denizdir”; “ölülerin diriltileceği denizdir”; “Allah’ın isimlerinden biridir”; “Kur’ân’ın isimlerinden biridir”[2] gibi bazı yakıştırmalar yapılmışsa da, bu görüşlerin itibar edilecek, güvenilecek bir dayanağı mevcut değildir.

Diğer taraftan, klâsik kaynakların bir kısmında “sâd” harfiyle ilgili kıraat [okuyuş] farklılıkları dikkat çekmektedir ki, bu kıraat farklılıklarından bazısı “sâd”ı harf olmaktan çıkarıp fiil [emir] konumuna sokmaktadır. Bunun sonucu olarak da “sâd”, anlamlı bir sözcük hâline gelmektedir. Bu kıraatler ve bu kıraatlere göre “sâd”ın kazandığı anlamları Kurtubî şöyle sıralamıştır:

Ubey b. Ka‘b, el-Hasen, İbn-i Ebî İshâk ve Nasr b. Âsım tenvinsiz olarak  د[dal] harfi esreli صاد [sâdi] diye okumuşlardır. Buna göre  صاد يصادى[sâdi, yusadî=karşı çıktı, karşı çıkar]dan gelmektedir. Sadâ [yankı] sözcüğü de buradan gelmektedir. Buna göre sâdi emrinin manası, “sen amelinle Kur’ân’a karşılık ver” demektir. Yani, sen amelinle ona karşı dur, amelinle ona karşılık ver. Emirlerinin gereğini yap, yasaklarından uzak dur” demektir.

Nehhâs ise bunun anlamının, “Kur’ân’ı oku ve onu okumaya kalkış” olduğunu söylemiştir.

Îsâ b. Ömer ise  صاد[sâde] diye “dal” harfini üstün olarak okumuştur. Bu okunuşun da üç türlü açıklaması vardır: Birincisine göre bu “oku” anlamında olur, ikincisinde arka arkaya iki sakin [sesi olmayan harf] gelmesi dolayısıyla üstün okunmuş olabilir. Üçüncüsü ise yemin harfi kullanılmaksızın yemin olması dolayısıyla nasb ile gelmesidir. Bir kimsenin, Allâhe le-ef‘alenne [Allah'a yemin ederim ki mutlaka yapacağım] demesine benzer.

Bunun iğra/teşvik olmak üzere üstün olarak okunduğu da söylenmiştir. Buna göre sözcüğün anlamı fiil olarak, “avladı” şeklindedir.

Anlamının, “Muhammed, insanların kalplerini kendisine iman edinceye kadar avladı ve kendisine meylettirdi” olduğu da söylenmiştir.

Yine İbn-i Ebî İshâk,  د[dal] harfini esre ve tenvinli olmak üzere sâdin şeklinde, yemin harfinin hazfedilmiş olması esasına göre mecrur okumuştur. Ancak bu okuyuş hoş bulunmamıştır. Söylenme imkânı bulunamayan seslere ve daha başkalarına benzetilmiş olması da mümkündür.[3]

Zikir [öğüt/şeref] sahibi Kur’ân’a kasem olsun ki

Bu sûre de kasem cümlesiyle başlamıştır ve 1. âyet kasem cümlesinin “kasem bölümü”dür. “Kaseme cevap bölümü”nün hangi âyet olduğu ise, mevcut âyet sıralamasına göre tartışılacak durumdadır. Çünkü, sûrenin 2. âyetinin başında bulunanbel [fakat, bilakis] edatı, bu âyetin, kasem cümlesinin, “kaseme cevap bölümü” olmasına engel teşkil etmektedir.

Anlatılan bir meseleyi, anlam bakımından tam tersine çevirmek için kullanılan  بل[bel] edatı Arapça’da durup dururken kullanılmaz. Bu edat, kendisinden evvelki yargıyı bozar ve yeni bir yargı ortaya çıkarır. Mevcut âyet sıralamasında ise böyle bir şey söz konusu değildir ve  بل[bel] edatı yapılmış yemini bozmaya yaramamaktadır.

O halde, kasem cümlesinin “kaseme cevap bölümü”nün, 2. âyetten başka bir âyet olması gerekmekte ve 2. âyetteki  بل[bel] edatı 1. âyetin değil, başka bir âyetin yargısını nakzetmektedir. Bu durumda, kasem cümlesi, tabiri caizse askıda kalmış olmaktadır. Zira, gramer kurallarına göre kasem cümlesinin “kaseme cevap bölümü”nün, “kasem bölümü”nün hemen arkasında olması gerekir.

Hatırlanacak olursa aynı mesele Kaf sûresi’nde de karşımıza çıkmış ve orada kasem cümlesinin “kaseme cevap bölümü” olabilecek âyetleri sûre içinde araştırmıştık.

Mevcut meal ve tefsirlerde bu ciddî sorunu yine görmezden gelinmiş ve ne kaseme ne de “bel” edatına dikkat edilmiştir. Konu geçiştirildiği için sûrelerin anlaşılırlığı da tartışılır hâle gelmiştir.

Tebyînu’l-Kur’ân/İşte Kur’ân‘ın “Sunuş” bölümünde açıkladığımız gibi; elimizdeki mushafın sûre ve âyet sıralaması sahabe tarafından, kendi anlayışlarına göre yapılmıştır. Bu yapılandırmada ne Allah’ın bir emri, ne de Peygamberimizin bir öngörüsü söz konusudur. Bu, mevcut Mushaf sıralamasının herhangi bir bağlayıcılığı bulunmadığı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla burada da meselenin çözümü için, kasem cümlesinin “kaseme cevap bölümü”nü teşkil edebilecek âyet, sûredeki diğer âyetler arasında araştırılmalıdır. Sûre baştan sona tarandığı zaman, yapısal özellik itibariyle kaseme cevap olabilecek âyetin; 3., 14., 54. veya 64. âyetlerden birisinin olabileceği görülmektedir.

Bu âyetlerle aşağıdakiler gibi kasem cümleleri oluşturmak mümkündür:

1..Zikir [öğüt/şeref] sahibi Kur’ân’a kasem olsun ki,

3.onlardan önce nice kuşakları helâk ettik Biz. Onlar da çağırıştılar. Ama artık kurtuluş vakti değildi.

1.Zikir [öğüt/şeref] sahibi Kur’ân’a kasem olsun ki,

14.onların hepsi elçileri yalanladılar. Bu sebeple azabım hakk oldu.

1.Zikir [öğüt/şeref] sahibi Kur’ân’a kasem olsun ki,

54.işte bu, bizim rızkımız; ona hiç tükenmek yoktur.

1.Zikir [öğüt/şeref] sahibi Kur’ân’a kasem olsun ki,

64.şüphesiz ki bu; ateş ehlinin birbiriyle tartışması hakktır.

Bize göre kasemin cevabı 3. âyettir. Zira diğer âyetler, bulundukları pasajlardaki söz akışına uyumludurlar. 3. âyet dışındaki âyetlerin, “kaseme cevap bölümü” olarak 1. âyetin hemen arkasına taşınmaları hâlinde, bulundukları pasajların anlamları bozulmaktadır. Dolayısıyla bu âyetleri başka bir yere taşımanın gereği yoktur.

1. âyetteki kasemin cevabının hangi âyet olduğu konusu, birçok âlim tarafından tartışılmıştır. Mehdevî ve Ferrâ 3. âyeti kasemin cevabı olarak tercih etmişler,[4] İbn-i Enbarî ise kasemin cevabının “sâd” olduğunu söylemiş, ama 3. âyetin de kasemin cevabı olmasında bir sakınca olmadığını belirtmiştir.[5] Bunlardan başka kasemin cevabı olarak, Ahfeş 14. âyeti,[6] Kisaî 64. âyeti[7] öngörmüş, 54. âyeti de kasemin cevabı olarak kabul edenler olmuştur.[8] Katâde ise, kasemin cevabının hazfedildiğini söylemiş ve cevabı şöyle takdir etmiştir: “Sen peygamberliğinde doğrusun, sana söylenen gerçektir, o vaat ve tehdit mutlaka yerini bulacaktır.”[9]

Bizim görüşümüz doğrultusunda 3. âyetin kasemin cevabı olarak kabul edilmesi durumunda, sûrenin başındaki 3 âyetin dizilimi aşağıdaki gibi olmaktadır:

1-3.Zikir [öğüt/şeref] sahibi Kur’ân’a kasem olsun ki, onlardan önce nice kuşakları helâk ettik Biz. Onlar da çağrıştılar. Ama artık kurtuluş vakti değildi. Aksine o inkâr edenler bir gurur ve bölünme içindedirler.

Bu âyet dizilimine göre, sûre, hatırlatan, öğüt olan şerefli Kur’ân’ın tanıklığı ile ifade edilmiş bir kasem cümlesi ile başlamaktadır. Bu kasem cümlesi Mekkeli kodamanlara ciddî bir tehdit konumundadır. Kasemin cevap bölümünde geçen onlardan önce niceleriniifadesinin ayrıntıları, hatırlanacak olursa, bu sûreden evvelki sûrelerde anlatılan geçmiş kavimlerin yaşantıları ve âkıbetleri arasında da konu edilmişti.

ZİKR’İN MANASI: Âyetteki  الذّكر[zikr] sözcüğünün üç anlamda değerlendirilmesi mümkündür:

1) Zikr: “Şeref, kıymet.”

Araplar bir kimsenin şanını, şöhretini ve kıymetini anlatmak için zikr sözcüğünü kullanırlar. Kur’ân’da da zikr’in bu anlamda kullanıldığı bir ok âyet vardır:

10.Hiç kuşkusuz Biz size, öğüdünüz/şan şerefiniz içinde olan bir kitap indirdik. Buna rağmen hâlâ akıllanmayacak mısınız?

(Enbiyâ/10)

44.Ve şüphesiz sana vahyedilen [Kur’ân], senin için de, toplumun için de gerçekten bir öğüttür/şan-şereftir siz ondan sorgulanacaksınız.

Zuhruf/44)

Senin şanını da senin için yüceltmedik mi?

  (İnşirah/4)

2) Zikr: “Anmak, hatırlatmak, öğüt.”

Bu anlama göre Kur’ân’daki ilkeler, hükümler, vaatler, tehditler, geçmiş toplumların yaşamlarındaki ibret alınacak kıssalar ve haberler hep zikr‘dir. Muhkemleri, müteşâbihleri ve kıssaları ile Kur’ân âyetlerinin hepsi ahlâkî öğütler içerdiği gibi, aynı zamanda da birer hatırlatmadır. Kur’ân’da daima ön plânda tutulmuş olan zikr [öğüt, hatırlatma], insanların akıllarını başlarına alarak sadece Allah’a yönelmeleri içindir.

3) Zikr: Dinin gereklerini anlatmak.”

Zikr sözcüğünün yukarıdaki anlamları içerdiğini göz önüne alarak, zikr sahibi Kur’ânifadesini; şanlı, öğütlü, din öğreten, ibret veren Kur’ân” olarak anlamak gerekir.

   Onlar da çağrıştılar

Bu ifade, “onlar, kendilerine dünyada azap geldiğinde, belâya tutulduklarında yardım görmek için feryat ettiler, yalvarıp yakardılar; çığlık kopardılar” anlamına gelmektedir. Zira, başlarına azap gelen kimselerin çağrışması; yardım umarak feryat etmeleri, çığlık atmaları şeklinde olur.

   Ama artık kurtuluş vakti değildi

Bu ifade ise, “o vakit, onlar imana geldiler ama iş işten geçmişti. Onların bu imanları işe yaramamıştı” demektir. Kâfirlerin ilâhî azabı görüp hissettikleri zaman iman ve teslimiyetleri [iman-ı ye’s ve iman-ı be’s], Kıyâmet sûresi’nde “Zoraki İman” başlığı altında açıklanmıştır.[10]

Rabbimizin bu konudaki mesajı aşağıdaki âyetlerde de görülebilir:

64.Sonunda, onların konfor içinde olanlarını azapla yakaladığımızda hemen feryadı basıverirler.

     (Müminûn/64)

85.Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine yarar sağlayacak değildi. –Allah’ın, kulları hakkındaki sürüp giden tutumu…– İşte kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler burada kaybettiler, zarara uğradılar.

     (Mümin/85)

4,5Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler, “Bu bir sihirbazdır, çok çok yalan söyleyen birisidir. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı yapmış? Bu gerçekten çok şaşılacak bir şey!” dediler.

Âyetlerden anlaşıldığına göre kâfirlerin şaşkınlıkları, mantıksızlıkları yanında kıskançlıklarından da kaynaklanmaktadır. Aslında bu durum, Kur’ân’ın bir çok âyetinde bildirildiği gibi sadece Mekkelilerde değil, geçmiş toplumlarda da görülmüştür. Yani, Mekkeliler de geçmiş toplumlar gibi kendi içlerinden birisinin peygamberliğini hazmedememişlerdir. Kendi kavimlerinden ve aşiretlerinden olan Allah’ın Elçisi dünyevî ve insanî işleri bakımdan tıpkı kendileri gibidir. Bu sebeple Mekke kodamanları, o’na itaat edip, tekliflerine boyun eğmekten ar duymuşlar, Allah’ın elçiliğinin içlerinden o’na verilmesini, yani bu kıymetli özellik ile kendi aralarından o’nun seçilmesini kabul edememişlerdir. Kabul etmeme gerekçesi olarak ise Peygamberimizin bir insan oluşunu ileri sürmüşler ve demişlerdir ki: “O da bizim gibi bir beşerdir. Gerek nesebi bakımından, gerekse yemesi-içmesi, giyim kuşamı ve gündelik işleriyle meşguliyeti bakımından bize benzemektedir. Bu durumda, böyle yüce bir makamın ve üstün derecenin, içimizden o’na verilmiş olması nasıl düşünülebilir? Bu tuhaf, şaşılacak bir şeydir.”

Mekkeli kodamanların Peygamberimize karşı gösterdikleri bu tepki, başka bir çok âyette daha dile getirilmiş olup, bunlardan bir tanesi şudur:

68.Onlar, Kur’ân’ı hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?

69.Ya da onlar, elçilerini tanımadılar mı da kendilerine gelen elçi için tanıtmamaya yeltenen kimselerdir?

      (Müminûn/68-69)

Diğer taraftan Mekkeli kodamanlar maddî şeylerden ibaret dünyalarında, tek bir failin kudretinin ve yapabileceklerinin bütün mahlûkatın korunmasına yetmediğini gördükleri için, kendilerine haber verilen görülmeyen âlemi de, görülenle kıyaslamışlar ve bu büyük âlemi korumak için, mutlaka her biri, bir tür korumayı üstlenmiş pek çok ilâhın bulunması gerektiği şeklinde bir kanaate saplanmışlardır.  Böylece de, geçmişlerinde bir çok başarıları olan, bir çok yönden kendini yetiştirmiş bu birikimli kişiler, aklın ve fıtratın reddettiği şirk üzerinde ittifak etme ayıbına düşmekten kurtulamamışlardır. Batağa saplanmış bu mantık yürütme tarzlarıyla, bir de hayret göstererek, “İnsanlar asırlardan beri birden çok ilâha inanmış iken, içlerinden bir kişinin ortaya çıkıp da halka bir tek ilâha inanılması gerektiğini söylemesi şaşılacak şeydir!” demişlerdir.

Oysa asıl şaşılması gereken, farklı bir boyuttan farklı bir yaratığın veya başka bir toplumdan hiç tanımadıkları, aynı kültürü paylaşmadıkları birinin peygamber olarak gönderilmesidir. Zira, gönderildiği toplumun bireyleri ile aynı özden olmayan, onlarla aynı duyguları paylaşmayan, onların problemlerini bilmeyen birinin o topluma peygamber olarak gelmesinin bir mantığı ve yararı olamaz. Akla ve mantığa uygun olan, uyarıcının [peygamberin] kendileriyle aynı kuşaktan olması, onların kavramlarını, alışkanlıklarını, geleneklerini, hayatlarının detaylarını bilmesi, onlarla aynı dili konuşmasıdır, ki karşılıklı ilişki içine girilebilsin ve işlevini yerine getirebilsin. Casusların seçiminde bile aynı kural geçerlidir; eğer gönderileceği ülkede yetişmiş biri bulunamıyorsa, casusluk yapacak kişiye o ülkenin ve insanlarının konuştukları dilden başlanarak bütün özellikleri ayrıntılarına varıncaya kadar öğretilir. Ancak böyle bir ilişki sayesinde uyarıcı [peygamber], insanların nasıl düşündüklerini; ne hissettiklerini; içlerinde neler dolaştığını; ne gibi eksiklikler ve zaaflarla mücâdele ettiklerini; ne tür eğilimleri, arzuları, istekleri olduğunu; hangi işe, hangi çabaya güçlerinin yettiğini, hangilerine yetmediğini; ne gibi problemlerle karşı karşıya bulunduklarını; nelerin etkisinde kaldıklarını; nelere karşı hassas olduklarını… bilebilir ve o topluma yararlı olabilir. İki yönlü [hem insanlar bakımından hem de peygamber bakımından] başarı buna bağlıdır.

TEVHİD: 5. âyette, “birçok ilâhın bir tek ilâha indirilmesi” ifadesi ile yer alan tevhîd inancı, bütün kâinatın temelini oluşturan en önemli ve en başta gelen ilkedir. İnsan hayatı ve dolayısıyla toplum düzeni ancak bu ilke ile huzura kavuşur. Aksi hâlde bireysel hayatlarda ve toplumsal düzenlerde huzurun olabilmesi mümkün değildir. İşte bu sebeple tevhîd inancının yerleştirilmesine özen gösterilmiştir. Tarihin her döneminde peygamberler tevhîd kavramı üzerinde son derece ısrarlı olmuşlar ve tevhîd inancının yerleşmesi yolunda amansız bir mücâdele vermişlerdir.

Yüce Allah, daha önceki peygamberlerin öğretilerinde olmasına rağmen tevhîd inancında sonradan meydana gelen sapmaları düzeltmek, bu inanca karışan asılsız eklentileri çıkarmak, sapmaların en ileri boyutu olan mitolojik safsataları temizlemek üzere insanlığa son uyarıcı olarak Peygamberimiz Muhammed’i (a.s) göndermiş, o’na indirdiği Kur’ân’ı da tevhîd inancının berrak ve açık seçik kılavuzu kılmıştır. Başta Mekke’de inen âyetler olmak üzere, Kur’ân’ın tüm dokusuna nüfuz ettirilen tevhîd inancı, Rabbimizin bu konuya ne kadar önem verdiğini gösteren çok açık bir göstergedir.

Tevhîd inancının bütün gerekleriyle içselleştirilmesine bu kadar önem verilmesi, huzur ve mutluluğa ancak Allah tarafından evrene yerleştirilen fiziksel, biyolojik ve toplumsal yasalarla uyum içinde yaşamakla kavuşulabileceğinden dolayıdır. “Birlemek” demek olantevhîd, evrenin işleyişiyle ilgili yasalar ile insanın işlemesi gereken eylemlerin ortak yasasının aynı kaynak tarafından belirlendiğinin kabulünü ve bu ortak yasaya teslim olmayı ifade etmektedir. Evrenin insan dışındaki üyelerince doğrudan kabul edilen bu birlik yasası, insanın ancak bilinçli tercihi ve övgüye değer çabası ile kabullenilmesi gereken bir olgudur. Kur’ân, tüm insanlığı bu bilinçli tercihe, bu övgüye değer çabaya davet etmektedir.

Bu konuya 6-8. âyetlerin tahlilinde tekrar değinilecektir.

SİHİRBAZLIK, YALANCILIK İDDİASI: İslâm güneşi karşısında temelsiz inançları ve sistemleri sarsılan, bu yüzden de ne yapacaklarını şaşıran kâfirler Peygamberimize karşı, aslında kendilerinin bile inanmadığı yalanlara dayanan bir propaganda savaşı başlatmışlardı. Ancak herkesin çok yakından tanıdığı Abdullah oğlu Muhammed’e yönelik itirazları ve “O sihirbazdır, çok yalancıdır” şeklindeki iftiraları fayda vermemişti. Gerek fiziksel ve zihinsel işkenceye maruz kalan yoksul ve güçsüzler, gerekse inandıkları için maddî kayıplara uğrayan zengin ve güçlüler, Müslüman olduktan sonra Peygamberimizin yanından ayrılmıyorlardı. Erkekler karılarından, kadınlar kocalarından, babalar oğullarından, oğullar babalarından ayrılmayı göze alıyorlar, hatta ana yurtlarından göçmeyi bile düşünüyorlar, ama hiçbir şey Müslümanları Peygamberimizin davetinden uzaklaştıramıyordu.

Bu duruma âdeta çıldıran Mekke kodamanları, –daha önceki sûrelerde de açıkladığımız gibi– kendi çıkarlarını korumak için gösterdikleri çabalara ilâve olarak kitleler arasındaki konumlarını da düşünerek, bu defa hacc mevsiminde Mekke’ye gelen kabileleri hedef aldılar ve propaganda faaliyetlerini onları da kapsayacak biçimde genişlettiler. Bu yola başvurmakla kitleler arasındaki konumlarını koruyabileceklerini ummaktaydılar. Peygamberimizin büyücü ve yalancı olmadığını bildikleri hâlde Mekke kodamanlarının, “Bu bir sihirbazdır, çok yalan söyleyen biridir” şeklindeki iftiralarının altındaki asıl sebep budur. Çirkin hesapları, hacc mevsiminde Mekke’ye gelenleri yeni dine ve Peygamberimize karşı şartlandırmak ve onların Peygamberimizin önderlik yaptığı gerçeğe meyletmelerini engellemekti.

Bu hususlar, tarihçi İbn-i İshâk tarafından şöyle anlatılmıştır:

Hacc mevsimi geldiğinde, Kureyş’in ileri gelenleri, yaşlı ve deneyimli olan Velîd ibn-i Muğîre etrafında toplandılar. Velîd onlara dedi ki: “Hacc mevsimi yaklaştı. Bu sezonda Arapların elçileri size geleceklerdir. Onlar şimdi Muhammed’in yaptıklarını duymuşlardır. Siz, o’nun hakkında görüş birliğine varın. Ayrılığa düşüp birbirinizi yalanlamayın. Sözleriniz birbiriyle çelişmesin.”

Onlar dediler ki: “Ey Velîd! Sen buyur söyle. Tutarlı bir görüş ortaya at da, biz de öyle söyleyelim.” Velîd, “Aslında siz söyleyin, ben sizi dinliyorum” dedi. Onlar dediler ki: “Kâhin diyelim.” Velîd, “Hayır. Allah’a yemin ederim ki, o kâhin değildir. Biz çok kâhin gördük. Bu, kâhinlerin uzaktan geldiği zannedilen, anlaşılmayan, kâfiyeli sözleri değildir” dedi. Onlar dediler ki: “Cinn çarpmış diyelim.” Velîd, “O deli değildir. Çok cinn çarpmış gördük, onları biliyoruz. Onun sözleri boğuk seslerine, insanların içlerine nüfuz etmelerine ve vesveselerine benzemektedir” dedi. Onlar dediler ki: “Şâir diyelim.” Velîd, “Bu şiir değil. Biz beyitleriyle, kıtalarıyla, açığı-kapalısı ve uzunuyla şiirin her çeşidini biliyoruz. O yüzden bu şiir değildir” dedi. Onlar, “Büyüdür diyelim” dediler. Velîd, “Büyücüleri de büyülerini de çok gördük. Bu, onların üfürüklerine ve düğümlerine benzememektedir” dedi. Bunun üzerine onlar, “Velîd ya ne diyelim?” diye sordular. Velîd, “Allah’a yemin ederim ki, o’nun sözünün bir tatlılığı var. Kökü sağlam biçimde oturmuştur. Dalları meyve vermiştir. Siz, o’nun hakkında ne söylerseniz söyleyin, mutlaka bu sözünüzün saçma olduğu ortaya çıkacaktır. Bu konuda söylenebilecek en yakın söz, ‘Bu adam bir büyücüdür. Büyü gibi etki eden bir söz söylüyor, böylece oğul ile babasını, kardeş ile kardeşini, koca ile karısını, insan ile akrabalarını birbirinden ayırıyor’ demenizdir” dedi. Bu konuda anlaşan Kureyş’in ileri gelenleri kalkıp gittiler. Hacc mevsiminde hacılar gelmeye başladığında insanların yollarına oturuyor, oradan gelip-geçen herkese Muhammed’in yaptıklarını anlatıp, o’ndan sakınmalarını söylüyorlardı…[11]

6-8.Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler: “İlâhlarınız üzerinde direnin ve sözünüzden, kararınızdan dönmeyin. Bu, gerçekten, sizden beklenen bir şeydir! Biz bunu son/başka bir dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Öğüt/ Kitap aramızdan o’nun üzerine mi indirildi?” –Aksine onlar Benim öğüdümden/ Kur’ân’dan yetersiz bilgi içindeler, aksine onlar henüz azabımı tatmadılar.–

   Ve içlerinden ileri gelenler…

Mekke’de yaygın olan görüşü, yani bir tek Allah yerine birçok ilâhın olması gerektiği düşüncesini devam ettirmek ve Peygamberimizin açtığı tevhîd bayrağını indirtebilmek için çeşitli girişimlerde bulunanlar, –yukarıda da belirttiğimiz gibi– Kureyş’in ileri gelenleri idi.

MELE’ [İLERİ GELENLER/KONSEY]: “Dolmak” anlamına gelen  ملئ[mil’] sözcüğünden türemiş olan  ملاء [mele’] sözcüğünün esas anlamı, “dolu olan” [depo] demektir. Zaman içinde “reisler/başkanlar, bir toplumun ileri gelenleri, toplumun erdemlileri” için de mecâz anlamla mele’ denilir olmuştur. Bunlara mele’ denilmesinin sebebi, “kendilerinin ihtiyaç duyulan bilgi, deneyim ve anlayışla dolu” olmalarından, yani “boş adam” olmayışlarındandır. Sözcük bu anlamıyla Kur’ân’da 28 kez yer almıştır. Araplar, “ahlâk”a da mele’ derler.[12]

Bu sözcük ileride  ملائ اعلى[mele-i a‘lâ] olarak yine karşımıza çıkacak ve orada daha geniş olarak açıklanacaktır.

Mekke’nin bu zavallı mele’leri [ileri gelenleri]; halktan, atalarından kalma geleneklerine bağlı kalmalarını, bilinen ilâhlarına tapmaya devam etmelerini, bu yeni çağrı ile ortaya konan ilkelere kulak asmamalarını, onunla ilgilenmemelerini istemektedirler. Çünkü bu konularla bizzat kendileri ilgilenecekler; halkın ilâhlarını, inançlarını, çıkarlarını en güzel şekilde kendileri kollayacaklardır. Bu Firavun tıynetli zatlara göre, yönetilenlerin düşünceleri, inançları, toplumsal davranışları olmamalı, insanlar sadece onlara kulluk etmelidirler.

Bu zihniyet tarih boyunca hiç yok olmamış ve inisiyatifi elde tutmak için kullanılan plânlar özde hiç değişmemiştir. Nitekim günümüzdeki zâlim yöneticiler de, kamuoyunu ilgilendiren meselelerde, halkı o konularla ilgilenmekten, o konularda düşünmekten alıkoymak için benzer yöntemler kullanmaktadırlar. Zira, gayr-i meşru yönetimler varlıklarını ancak, kitleleri temelsiz plânlar ve lüzumsuz meseleler içinde boğarak sürdürebilirler. Halkın kendi sorunlarına eğilmeleri sonucunda gerçekleri görmeleri, bu zâlimlerin işine asla gelmemektedir.

Mekke’de o günlerde bu zorbaları bekleyen en ciddî tehlike; halkın, yeni gelmekte olan ilâhî mesaja kulak vermesidir.

Biz bunu son/başka bir dinde işitmedik

SON DİN/BAŞKA DİN: Âyetteki bu ifadeden anlaşıldığına göre, Peygamberimizin üzerinde titizlikle durduğu tevhîd inancına karşı Mekkeli müşriklerin ileri sürdükleri bahanelerden bir tanesi deاخر [ahar=son/başka] dinde böyle bir inancın bulunmadığı olmuştur.

Ahar sözcüğü, “son” ve “başka” anlamlarına gelmektedir.[13] Buradaki anlamın, “son” olduğu kabul edilirse, son din tabiri ile “Hıristiyanlık” kasdedilmiş olmaktadır. Müşrikler; “Son dinde de böyle bir tevhîd anlayışı yok, o dinde teslis var. Aynı bizim, Lat’ın, Menat’ın, Uzza’nın yağmur, bereket tanrısı, meleklerin de Allah’ın kızları oldukları yolundaki inançlarımız gibi, son dindeki inanca göre de Îsâ Allah’ın oğludur” diyerek tahrif olmuş, efsanelerle orijinalliğini yitirmiş olan Hıristiyanlığı kendilerine yakın görüp, İslâm’a karşı Hıristiyanlık’tan medet ummaktadırlar.

Ahar sözcüğü, “başka” anlamında kabul edilecek olursa, Kureyş ileri gelenleri bu kez; “Muhammed’in, Allah’ı mutlak anlamda birleme [tevhîd] çağrısını şimdiye kadar hiç kimseden, komşu ülkelerdeki dinlerde de duymadık. Öyleyse o’nun bu çağrısı uydurma bir çağrıdan başka bir şey değildir” demiş olurlar. Gerçekten de o güne kadar, ne civardaki Hıristiyanlar, ne İran ve Irak’taki Mecusîler, ne de ataları ve o günkü Araplar, “Bir olan Allah’tan başka ilâh yoktur” dememişlerdir. Çevredeki değişik dinlere mensup insanlar da, Mekkeli müşrikler gibi türbelere yüz sürmekte, evlât sahibi olmak ve rızıklarının artması gibi isteklerle çeşitli ilâhlara dua etmekte, adakta bulunmakta, kurban kesmekte ve feyz aldıklarına inandıkları bu ilâhların bütün sorunlarını çözeceklerini zannetmektedirler. Dolayısıyla Mekkeli müşriklerin, “Biz bunu başka bir dinde işitmedik” sözleri şu anlama gelmektedir: “Muhammed’in, ne bizim ilâhlarımızın ne de çevrede yaşayan insanların ilâhlarının, Allah’ın saltanatında hiçbir paylarının olmadığı ve tüm yetkinin Allah’ın elinde olduğu yolundaki sözleri, bugüne kadar hiç kimsenin söylemediği uydurma bir iddiadır. Yani, atalarımızdan duymadığımız ve başka dinlerde de olmayan tevhîd inancının bâtıl olması gerekir.”

Zikir [öğüt] aramızdan o’nun üzerine mi indirildi?

Bu ifadeden açıkça anlaşılmaktadır ki, peygamberlik gibi yüce bir makamın, yüksek bir derecenin, Muhammed gibi fizikî yapı olarak diğer insanlardan bir farkı bulunmayan birine verilmesi, Mekkeli müşriklerin hiç anlayamadıkları ve hazmedemedikleri bir şeydir. Çünkü bu söz, istifham-ı inkârî olup, “peygamberlik o’na verilmemeliydi” anlamına gelmektedir. Onlara göre, bir insanın ulaşabileceği en yüksek derece olan peygamberlik, eğer bir insana ve içlerinden birine verilecekse, bu kişi insanların en şereflisi olmalıdır. Muhammed ise zengin olmadığı, başkaca makam ve sosyal imkânlara da sahip bulunmadığı gerekçesiyle onların nezdinde insanların en şereflisi ve kıymetlisi değildi. Dolayısıyla peygamberliğin o’na verilmemesi gerektiği kanaatindeydiler. Şerefin ancak mal, makam ve taraftar ile elde edilebileceğini sanan bu zavallılar, sıradan bir insanın da şerefli olabileceğini kabul edememekteydiler.

Kâfirlerin Peygamberimize karşı olan bu tutumları başka âyetlerde de dile getirilmiştir:

90-93.Ve “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar hâlinde üzerimize düşürmelisin yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, öğrenip öğreteceğimiz bir kitabı bize indirmene kadar asla inanmayız” dediler. Sen de ki: “Rabbim noksanlıklardan arınıktır. Ben, beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki!”

94.Ve insanlara yol gösterimi/Kur’ân gelince, kendilerinin iman etmelerine, sadece “Allah bir beşeri mi elçi gönderdi?” demeleri engel olur.

95.De ki: “Eğer yeryüzünde huzur içinde yürüyüp duran melekler olsaydı, elbette Biz onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik.”

              (İsrâ/90-95)

Kâfirlerin bu ölçüleri, yöntemleri ve değer yargıları günümüzde de değişmemiştir. Mekkeli inkârcıların maksatlarının ne olduğu Rabbimiz tarafından şöyle açıklanmıştır:

29.Tam tersi, Ben bunları da babalarını da kendilerine hak/gerçek ve açıklayıcı bir elçi gelinceye kadar kazançlandırdım.

30.Ve hak/ gerçek kendilerine geldiği zaman onlar: “Bu, bir büyüdür ve şüphesiz biz onu bilerek reddedenleriz/ inanmayanlarız” dediler.

31.Yine onlar: “Bu Kur’ân, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?” dediler.

32.Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit dünya hayatında, onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz, onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.

        (Zuhruf/29-32)

Müşriklerin yukarıdaki âyette geçen iki şehir ifadesi, “Mekke” ve “Tâif”i işaret etmektedir. Çünkü onların ileri gelenleri, yönetimi ellerinde bulunduran kodamanları, bu iki şehirde yaşamaktadırlar. Bu tipler, gelen her yeni peygamberin davetini duyduklarında eskiden beri aynı tepkiyi vermişler ve hemen din yolu ile liderliklerini korumaya ya da lider değillerse onu elde etmeye kalkmışlardır. Bu iki şehrin kodamanları da Yüce Allah’ın bilerek Muhammed’i peygamber seçtiğini, yalnız o’nun bu işe lâyık olduğunu bildiklerinden, Allah’ın rahmetinin hazinelerini o’na açtığını duyduklarında hem kıskançlıklarından kudurmuşlar, hem de iktidarlarının sarsılacağı düşüncesiyle büyük bir endişeye kapılmışlardır.

Müşriklerin Peygamberimize karşı uyguladıkları yöntem, –daha evvel Kamer sûresi’nde görüldüğü gibi– Sâlih peygamber için de kullanılmıştı:

23.Semûd da o uyarıları yalanladı: “24,25.Bizden bir tek insana mı, o’na mı uyacağız? Öyle yaparsak kesinlikle bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz, Öğüt; Kitap, aramızdan o’na mı bırakıldı? Hayır, aksine o, çok yalancı, küstahtır” dediler.

(Kamer/23-25)

Müşriklerin hiç değişmeyen bu tutumları, ileride Nûh peygamberle halkı arasında geçen olaylarda tekrar karşımıza çıkacaktır:

23.Andolsun ki Biz, Nûh’u toplumuna elçi gönderdik de o, “Ey toplumum! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Hâlâ Allah’ın koruması altına girmeyecek misiniz?” dedi.

24,25.Bunun üzerine, toplumundan kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenileri gelenler, “Bu, sizin gibi bir beşerden başka bir şey değildir. Size fazlalık sağlamak istiyor. Eğer Allah isteseydi, kesinlikle melekleri indirirdi. Biz evvelki atalarımızda bunu duymadık. Bu, yalnızca kendisinde delilik bulunan bir adamdır. Öyle ise, bir süreye kadar o’nu umutla bekleyin” dediler.

       (Müminûn/23-25)

Tahlilini yaptığımız pasajda, kâfirlerin dikkat çekilmiş özelliklerinden biri de kıskançlıklarıdır. Tarihçi İbn-i İshâk, onların bu kıskançlıkları hakkında şunları nakletmiştir:

Ebû Süfyân ibn-i Harb, Ebû Cehl ibn-i Hişâm ve Zühre oğulları’ndan müttefiki Ahnes ibn-i Şüreyk İbn-i Amr ibn-i Vehb es-Sakafî evinde namaz kılmakta olan Peygamberimizi (salât ve selâm üzerine olsun) dinlemek için çıkıp gittiler. Her biri kendisine uygun bir yer bulup dinlemeye koyuldu. Kimsenin kimseden haberi yoktu. Bütün gece boyunca şafak atana kadar o’nu dinlediler. Tanyeri ağarınca ayrılıp gittiler. Yolda karşılaştılar. Birbirlerini kınadılar. “Bir daha böyle yapmayalım. Eğer milletin alt tabakasından bazıları sizi böyle yaparken görürlerse bu onları etkiler” deyip ayrıldılar. İkinci gece de tekrar herkes gelip yerini aldı. Yine o’nu dinlemeye koyuldular. Sabah olana kadar o’nu dinlediler. Tan yerinin ağarması üzerine dağıldılar. Yolda yine karşılaştılar. Birbirlerine önceki gün söylediklerinin aynısını söylediler. Sonra ayrılıp gittiler. Üçüncü gece olunca yine herkes eski yerini aldı. Bütün bir gece o’nu dinlediler. Tan yeri ağarınca oradan ayrıldılar. Yolda tekrar karşılaştılar. Birbirlerine, “Bir daha böyle bir iş yapmayacağımız üzerine anlaşmadan buradan ayrılmayacağız” deyip bu konuda anlaştılar. Sonra ayrılıp gittiler… Sabah olunca Ahnes ibn-i Şüreyk bastonunu aldı, kalktı. Ebû Süfyân’a gitti. Ebû Süfyân evindeydi Ahnes, “Ey Ebû Hanzala! Muhammed’den duydukların hakkındaki görüşün nedir? Söyle bakalım” dedi. Ebû Süfyân dedi ki: “Ey Ebû Sa‘labe! Allah’a yemin ederim ki, bildiğim ve anlamını anladığım şeyler işittiğim gibi, anlamını anlamadığım ve ne demek olduğunu çıkaramadığım şeyler de duydum.” Ahnes dedi ki: “Yemin ettiğin Allah’a ben de yemin ederim ki, ben de öyleyim! Ahnes daha sonra oradan ayrıldı. Ebû Cehl’e gitti. Onu da evinde buldu. “Ey Ebû Hakem! Muhammed’den duydukların hakkındaki kanaatin nedir?” diye sordu. Ebû Cehl, “Ne işitmişim?” diye söze girdi, “Biz Abdulmenaf oğulları ile şan-şerefte yarışıyorduk. Onlar yedirdiler biz de yedirdik, onlar taşıdılar [yüklendiler], biz de taşıdık [yüklendik], onlar verdiler biz de verdik. Nihâyet her alanda onlarla eşit biçimde atbaşı gidiyorduk. Yarışan iki süvari gibiydik. Onlar tam bu sırada, “Gökten kendisine vahiy gelen bir Peygamberimiz var” dediler. Buna ne zaman ulaşacağız? Allah’a yemin ederim ki, asla o’na inanmayacak ve o’nu doğrulamayacağız! Bunun üzerine Ahnes kalktı ve çekip gitti…[14]

Bu tarihî belgeye göre, Mekkeli müşriklerin tavrı kıskançlıktan başka bir şey değildir. Ebû Cehl, üç gün boyunca mücâdele ettiği ve her defasında yenik düştüğü gerçeği, kıskançlığından ötürü kabul edememiştir! Peygamberimizin hiç kimsenin ulaşmasına imkân bulunmayan yüce bir makama ulaşması, Ebû Cehl gibi diğer Mekkeli ileri gelenlerin de kıskançlık ve hasetlerini çekmiştir.

Yukarıdaki âyetler, tarihçi İbn-i İshâk’ın, bu sûrenin “Giriş” bölümünde aktardığımız nakilleri dikkate alınarak değerlendirilirse hayalimizde şu manzara canlanır: Peygamberimiz tarafından susturulan Kureyş ileri gelenleri birbirlerine, “Haydi yürüyün, ilâhlarınız üzerinde sabır ve sebat edin. Bu, gerçekten arzu edilen bir şeydir! Yani, Muhammed’in gayesi, dinini anlatmak değil, aksine bize hâkim olup, çoluk çocuğumuz hakkında istediği gibi hükmetmektir. O nedenle Muhammed’in işini bitirmek için başka bir çareniz yok. İşte sizden beklenen budur” diyerek, Ebû Tâlib’in evindeki toplantıdan ayrılmışlardır.

   Aksine onlar Benim Zikrimden bir kuşku içindeler,

Bu ifade ile kâfirlerin davranışlarının esas sebebi ortaya konmuştur. Çünkü bu ifade, onların ileri sürdükleri reddetme gerekçelerinin tümünün aslında birer bahane olduğu anlamına gelmektedir. Yüce Allah’ın, Onlar Benim Zikrimden bir kuşku içindeler ifadesinin takdirini şu şekilde yapmak mümkündür: “Onlar seni değil Bizi yalanlıyorlar. Senin doğruluğundan asla şüphe etmiş değillerdir. Fakat sen, gönderdiğim Zikr doğrultusunda, emrolunduğun gibi onlara tebliğ edince, hemen şüphelenmeye başladılar. Oysa daha önce senin doğruluğun hakkında tereddütsüz yemin ediyorlardı.”

Gerçekten de Mekkeli kodamanların ileri sürdükleri şüphelerin tamamı tutarsız birtakım sözlerden ibarettir. Buna karşılık Muhammed’in (a.s) doğruluğunu gösteren deliller ise, apaçık ve kesindir. Dolayısıyla kâfirlerin, Muhammed’in (a.s) peygamberliğini doğrulayan delillerin doğruluğunu ve o’nun peygamberliği hususunda ileri sürdükleri bahanelerin tutarsızlığını görmemeleri mümkün değildir. Ama onların asıl kuşkuları, “zikr” diye ifade edilen Kur’ân’dır. Kur’ân’ın, insan sözleri ile mukayese kabul etmeyen ifadesi ve ortaya koyduğu gerçekler onları şaşırtmaktadır. Ancak onlar yine de Kur’ân’ın Allah katından geldiğine inanmamaktadırlar.

Mekkeli kodamanların bu inkârları, En‘âm sûresi’nde biraz daha ayrıntılı olarak yer almıştır:

33.Biz onların söylediklerinin seni kesinlikle üzdüğünü elbette biliyoruz. Ama onlar aslında seni yalanlamıyorlar; ama şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler Allah’ın âyetlerini bile bile reddediyorlar.

34.Ve elbette ki senden önce de elçiler yalanlanmıştı da kendilerine yardımımız gelinceye kadar yalanlanmaya ve eziyet olunmaya sabretmişlerdi. Ve Allah’ın sözlerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Hiç şüphesiz ki, sana, elçilerin haberlerinden bir kısmı gelmiştir de.

                 (En‘âm/33-34)

   …aksine onlar henüz azabımı tatmadılar

Kur’ân hakkında şüphe duyan kâfirler, bu ifade ile doğrudan azap tehdidiyle yüz yüze getirilmişlerdir. Bu ifadenin takdiri şöyle yapılabilir: “Onlar, Ben onlara azabımı tattırmadığım, onları özgür bıraktığım için sağlıklı bir şekilde olayları araştırmayı, sağ duyulu yaklaşmayı ve tefekkürü terk ettiler. Eğer onlar o azabı tatmış olsalardı, böyle davranmazlardı. Şimdilik azaptan uzakta bulunuyorlar. Ama onu bir tattılar mı artık böyle bir şeyi asla söylemezler. Çünkü o zaman onlar her şeyi anlayacaklardır. Onlar da eski kavimler gibi çağrışacaklar, ama iş işten geçmiş olacaktır.”

Bilindiği gibi Peygamberimiz onlara, küfürlerinde ısrar etmeleri hâlinde başlarına ilâhî azabın geleceğini ihtar etmekte idi.

Fakat küfürlerindeki ısrara rağmen azabın hemen gelmemesi, Muhammed’in (a.s) doğruluğu hususunda kâfirleri şüpheye düşürüyordu. Bu durum Kur’ân’da Enfâl sûresi’nde şöyle anlatılmıştır:

31.Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman da, “İşittik, dilersek bunun gibisini biz de söyleriz, bu, geçmiş toplumların efsanelerinden başka bir şey değildir” demişlerdi.

32.Bir vakit de onlar, “Ey Allah’ım! Eğer bu, Senin katından gelmiş bir hakkın/gerçeğin ta kendisi ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver” demişlerdi.

33.Hâlbuki sen içlerinde iken Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma diledikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir.

  (Enfâl/31-33)

Şüpheci kâfirlerin azapla tehdit edilmelerinden sonra Yüce Allah, onların arasından Abdullah oğlu Muhammed’i, Kendisine peygamber olarak seçmesini çok görmelerine karşılık, verdiği cevaba, onlara bir soru yönelterek başlamıştır.

9-11.Yoksa çok güçlü ve çok bağış yapan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Ya da bütün o göklerin, yerin ve aralarında olanların mülkü onların mıdır? Öyleyse, burada, çeşitli gruplardan oluşmuş, bozguna uğramış bir ordu olan onlar, her yolu deneyerek yükselsinler, ellerinden gelen her şeyi denesinler!

Bu âyetler, kâfirlerin, “Muhammed’in dışında, Allah’ın peygamber olarak göndereceği başka kimse yok muydu? Zikr ine ine o’na mı indi?” şeklindeki tepkilerine verilen bir cevaptır. Bu cevabın takdiri şöyle yapılabilir: “Bunlar ne zamandan beri yetki sahibidirler ki, peygamber gönderme konusunda ileri geri konuşuyorlar; kimin peygamber olarak gönderilmesi gerektiğine burunlarını sokuyorlar. Peygamber göndermek yetkisi ve gücü, yerin ve göğün hükümranlığı elinde olanındır. Şâyet onların böyle bir iddiaları ve güçleri varsa buyursunlar sebeplerin içinde yükselsinler [yerin göğün hükümranlığını ele geçirsinler]!Yani, göklere, yere ve bu ikisi arasında bulunan varlıklara el koysunlar, Allah’ın hazinelerine hükmetsinler. O zaman peygamberi onlar gönderir ve dilediklerini peygamber yaparlar.”

Kureyş ileri gelenlerinin ikide bir tekrarladıkları, peygamberlik makamına Kureyş’in zengin ve güçlü kişilerinden birinin değil de, neden Muhammed’in lâyık görüldüğüne dair sözleri, Kur’ân’da çeşitli yerlerde zikredilmiştir.

100.De ki: “Eğer siz, Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, harcanır tükenir endişesiyle kesinlikle elinizde tutar; kimseye bir şey vermezdiniz. Ve insan çok cimridir.”

             (İsrâ/100)

31.Yine onlar: “Bu Kur’ân, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?” dediler.

32.Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit dünya hayatında, onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz, onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.

     (Zuhruf/31-32)

40.Ve andolsun bunlar, belâ ve fenalık yağmuruna tutulmuş olan beldeye gittiler. Peki, onu da görmüyorlar mıydı? Tam tersi, bunlar öldükten sonra dirilmeyi ummamaktaydılar.

41,42.Seni gördükleri zaman da, “Bu mu Allah’ın elçi olarak gönderdiği? Şâyet tanrılarımıza inanmakta direnmeseydik, gerçekten de bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı” diye seni alaya almaktan başka bir şey yapmıyorlar. Ve onlar, yakında azabı gördükleri zaman, kimin yolca daha sapık olduğunu bilecekler!

     (Furkân/40-42)

BÜYÜK MUCİZE: MEKKE’NİN FETHİNİN MÜJDELENİŞİ: 11. âyetin, (Onlar) burada, çeşitli gruplardan oluşmuş, bozguna uğramış bir ordudur! şeklindeki ifadesi, kâfirlerin aslında zavallılardan başka bir şey olmadıklarını bildirmektedir. Bunun iki türlü anlaşılması mümkündür: A) Onlar akıllı düşünememiş, ortaya belge sunamamış olduklarından fikir tartışması sonucunda yenik düşmüş, rezil olmuş bir gruptur. B) Onlar çeşitli gruplardan meydana gelmiş derme çatma, çok zayıf bir ordudur; dolayısıyla bozguna uğratılacaklar ve sahip olduklarını koruyamayacaklardır.

Âyetteki burada ifadesi ile, onların inkâr ettikleri yerde hezimete uğrayacakları vurgulanmaktadır ki, o yer Mekke’dir. Yani âyette, “Bunlar yine aynı şehirde mağlûp olacaklardır. Onlar belki Allah’ın Elçisi’ni hor ve hakir görerek reddediyorlar ama öyle bir zaman gelecek ki, kendilerini Peygamber’in ayakları altında bulacaklardır” denilmekte ve bize göre Mekke’nin fethine işaret edilmektedir.

Hatırlanacak olursa 11. âyetin mesajı farklı sözcükler ve farklı üslûpla Kamer sûresi’nde de verilmişti:

 43.Sizin kâfirleriniz; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseleriniz, onlardan hayırlı mı? Yoksa yazıtlarda sizin için kurtulacaklarına dair Allah tarafından verilmiş bir senet veya ferman mı var? 44.Yoksa onlar, “Biz birbirine yardım eden/ intikam alabilen bir topluluğuz” mu diyorlar?

45.Yakında o topluluk bozguna uğrayacak ve arkalarını dönerek kaçacaklardır.

      (Kamer/43-45)

Allah ve elçilerinin düşmanları, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, imkânları ne kadar geniş olursa olsun, sonuç olarak “bozguna uğramış bir ordu” durumuna düşmeye mahkûmdurlar. Onlar bir süre için yeryüzünde zorbalıkla hâkimiyetlerini sürdürseler de, er-geç Allah’ın âyette tasvir ettiği duruma düşeceklerdir. Bu zorbaların Kur’ân inmeden önceki türdeşlerinden bir kısmı, Yüce Allah tarafından sonraki âyetlerde sıralanmıştır. Ne var ki, bu zorbaların Kur’ân indikten sonraki örneklerinin de araştırılarak İslâm güneşi karşısında nasıl perişan olduklarının ortaya konmasında büyük yararlar vardır. Meselâ, “Haçlı orduları” diye adlandırılan ve onlarca ülkeden, yüzlerce kavimden oluşmuş ordular, Çanakkale savaşı’ndaki karma askerlerden müteşekkil ordular ve İstiklâl savaşı’nda karşımıza çıkan “yedi düvel”e ait ordular, bu âyetlerin medlûlüne kanıt gösterilecek en belirgin örneklerdir.

12,13.Onlardan önce Nûh’un toplumu, Âd, kazıklar sahibi Firavun, Semûd, Lût’un toplumu ve Eyke ashâbı da yalanladılar. İşte onlar, ayrı ayrı baş çeken gruplardır.

14.Onların hepsi, sadece elçileri yalanladılar. Bu sebeple azabım hak oldu.

Bu âyetlerde Mekkeli müşriklere, kendilerinden evvel akılsızlık etmiş ve cezaya çarptırılmış bir takım toplumlar örnek gösterilerek, benzer cezaların kendilerine de verileceği yolunda uyarıda bulunulmaktadır. Kureyş’ten önce yaşamış ve yukarıdaki âyetlerde sadece altı tanesinin ismi verilmiş olan hiziplerin örnekleri, aslında Mekkeli müşrikler için iyiden iyiye bir tehdit mâhiyetindedir.

Âyette Firavun için kullanılan kazıklar sahibi tanımlaması, daha önce Fecr sûresi’nde de kullanılmıştır. Arapça’da eski bir Bedevî terimi olarak kullanılan kazıklar sahibi deyimi mecâzen, “güçlü bir otorite”yi yahut “sarsılmaz, yıkılmaz bir güc”ü ifade etmektedir.[15] O dönemde bir Bedevî çadırının büyüklüğü, sahibinin gücüne göre değiştiği ve bir çadırı ayakta tutan kazıkların sayısı o çadırın büyüklüğü ile doğru orantılı olduğu için, güçlü bir kabile reisi çoğu zaman, “sayısız direkler üstünde duran çadırın sahibi” olarak tanımlanmakta idi.

Deyimin, “statü” ve “güc”ü temsil eden bu mecâzî anlamı doğrultusunda, kazıklar sahibi Firavun ifadesinden; “Firavun’un çok güçlü olduğu”; “Firavun’un ordusunun büyük ve donanımının ihtişamlı olduğu, dolayısıyla bu donanımın korunduğu çadırların da ihtişamlı [büyük, çok kazıklı] olduğu”; “Firavun’un ordusunun konakladığı yerde çok fazla kazık kullanıldığı, çünkü ordudaki asker sayısının çok fazla olduğu” anlaşılabilir.

“Direk” ve “çadır” arasındaki ilişkiye değişik bir yaklaşımla, bu ifadedeki kazık sözcüğünün, Firavun’un askerlerini ya da yakın çevresini nitelediğini düşünmek de mümkündür. Çünkü, nasıl direkler çadırı güçlendiriyorsa, askerler ve taraftarlar da saltanatları güçlendiren unsurlardır.

“Firavun” ile “kazık” arasında, Firavun’un zâlimliği yönüyle de bir ilişki kurulabilir:İnsanları yere çakılı kazıklara bağlayarak üzerlerine akrep ve yılanları bırakması”; “insanları ellerinden ve ayaklarından kazıklara çivileyerek onları bu şekilde ölüme terk etmesi”; “insanları sivri kazıklar üstüne oturtması” sebepleri ile bu ifadeden Firavun’un çok zâlim olduğu anlamı çıkarılabilir.

Bunlardan başka bu ifade ile, piramitleri yeryüzüne kazık gibi çakmış olan firavunların her birinin kasdedildiğini de düşünmek mümkündür.

15.Ve bunlar, göz açıp kapayacak kadar bile gecikmesi olmayan bir çığlıktan başkasını beklemiyorlar.

16.Ve dediler ki: “Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim azaptan payımızı acele ver bize!”

BEKLENEN ÇIĞLIK: Âyette geçen beklenen çığlık ifadesinden iki değişik anlam çıkarmak mümkündür:

1)   الصّيحة [sayha] sözcüğü, “bir topluluğa hücum edildiğinde ortaya çıkan bağrışma” olarak kabul edilirse, bu ifadeden; kâfirlerin dünyada başlarına gelecek felâketler sebebiyle bağrışacakları, çığlık atacakları anlaşılır.

Sözcüğün bu anlamı, Yûnus sûresi’ndeki âyetlerle de desteklenmektedir:

101.De ki: “Göklerde ve yerde ne var bir bakın!” –Ve iman etmeyecek bir topluluğa apaçık âyetler/alâmetler/ göstergeler ve uyarmalar bir şey sağlamaz/ uyarmalar ne sağlar?–

102.Artık onlar, sadece kendilerinden önce gelmiş geçmiş olanların uğradıkları günlerin aynısını mı bekliyorlar? De ki: “Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”

        (Yûnus/101-102)

Buna göre, tek bir patlama onları yok etmek için yeterlidir ve sonra da onlara hiçbir fırsat verilmeyecektir. Yani, bu ifade ile, onların başına tek bir defada ve ansızın gelen bir azap kasdedilmiştir.

2) Sayha sözcüğü; “sûr’a [boruya] ilk üflendiği zamanki kıyâmet çığlığı”dır. Buna göre ifade, “onlar her ne kadar dünyada Benim azabımı tatmadıysalar da, bu azap kıyâmette onlar için hazırdır, kendilerini kıyâmete hazırlasınlar!” şeklinde anlaşılabilir. Sayha sözcüğünün, “kıyâmet çığlığı” olarak kabul edilebileceğini gösteren de birçok âyet mevcut olup, bunlardan bir tanesi şudur:

49,50.Onlar sadece birbiriyle çekişip dururlarken, kendilerini yakalayıverecek bir tek çığlıkla karşı karşıya kalacaklardır. İşte o zaman bir vasiyette bile bulunamazlar. Ailelerine, yakınlarına da dönemezler.

   (Yâ-Sîn/49)

FEVÂK: الفواق [fevâk] sözcüğü, klâsik Arapça’da bir deyim olup, “devenin iki sağımı arasındaki zaman” manasındadır.[16] Bu sözcük, Türkçe’deki “göz açıp kapayıncaya kadar” deyimi gibi çok kısa bir zamanı anlatır.

Ve dediler ki: “Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim azaptan payımızı acele ver bize!”

Müşriklerin bu ifadelerinde bir alay söz konusudur. Yani onlar, “Din Günü”ne inanmadıkları için akılsızca davranarak Allah’tan, vaat edilen azabı hemen indirmesini ve o çok dehşetli azaptaki paylarını vermesini istemişlerdir. Halbuki azabın hemen gelmemesi, Allah’ın onlara olan rahmet ve acımasından kaynaklanmaktadır. Onlar ise bu rahmetin değerini bilmeyerek bu bağışa karşı O’na şükretmemektedirler.

Müşriklerin bu alaycı tavırları Kur’ân’da bir çok kez zikredilmiş olup Enfâl sûresi’ndeki ifadesi şöyledir:

32.Bir vakit de onlar, “Ey Allah’ım! Eğer bu, Senin katından gelmiş bir hakkın/gerçeğin ta kendisi ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver” demişlerdi.

33.Hâlbuki sen içlerinde iken Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma diledikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir.

        (Enfâl/32-33)

17.Sen onların dediklerine sabret ve güçlerin sahibi kulumuz Dâvûd’u hatırla. Şüphesiz o, Rabbine çokça dönendi.

Sûrenin bu bölümünde anlatım, haber cümlesinden, dilek veya emir kipi ile kurulan inşa cümlesine dönüşmüştür. Bu âyette Peygamberimize hitap edilmiş ve Peygamberimiz, Mekkeli müşriklerin anlayışsızlıklarına, şımarıklıklarına, Allah’ın cezasını yalan sayarak cezayı hemen istemelerine ve Allah’ın rahmetini inkâr etmelerine karşı teselli edilmiştir.

İlerleyen âyetlerde Peygamberimize, kendisinden önce yaşamış ve aynı sıkıntılara katlanmış olan peygamberlerden bazıları [Dâvûd, Süleymân, Eyyûb, İbrâhîm, İshâk, Ya‘kûb, İsmâîl, Elyesea ve Zülküfl] hatırlatılarak bu peygamberlerin hem Rabb’leriyle hem de kendi toplumlarıyla olan ilişkileri anlatılmıştır. Bundan maksat da Peygamberimizin, geçmiş peygamberlerin kıssalarını örnek alarak kendi toplumundan gördüğü yalanlama, itham, iftira gibi insanın içini daraltan sıkıntılara karşı sabretme [göğüs germe] gücünü arttırmak olsa gerektir. Çünkü bu kıssalar, Yüce Allah’ın yönlendirmek, talimat vermek ve eğitmek sûretiyle elçilerini sürekli olarak nasıl gözetip koruduğunu, onları hayatlarının her aşamasında nasıl koruyup kolladığını açıkça gözler önüne sermektedir. Böylece Peygamberimize sanki şöyle bir mesaj verilmektedir: “Onların dediklerine sabret ve diğer peygamberlerin durumlarını nazarı dikkate al. Onlar, onca güç ve servete rağmen, sıkıntıdan kurtulup rahat yaşamış değillerdi. Bu durumda sen, dünyanın; kederlerden, üzüntülerden uzak olmadığını, Allah katında elde edilen o yüce derecelerin ancak dünyada çeşitli sıkıntı ve yorgunluklara katlanmakla elde edildiğini anlamış olursun!”

Hatırlanacağı üzere daha önce, Peygamberimize Kalem sûresi’nde, Yûnus peygamber gibi görevi bırakıp kaçmaması emredilmişti. Beled sûresi’nde de her insan gibi o’nun da sıkıntı ve meşakkatler içinde olacağı bildirilmişti. Böylelikle Peygamberimiz, güçlüklere karşı önceden haberdar ediliyor ve kendisine vahyedilen kıssalar sayesinde de diğer peygamberlerin korunup kollandığı gibi Yüce Allah’ın kendisini de koruyacağına, hayatının her anında O’nun gözetimi ve himâyesinde olduğuna bütün kalbiyle inanması ve sadece O’na güvenmesi sağlanıyordu.

Sen onların dediklerine sabret

Rabbimizin bildirdiği kıssalardan anlaşılmaktadır ki, peygamberlerin hepsinin hayatları sınavlar, sıkıntılar ve acılarla geçmiştir. Ama onlar, bütün zorluklara karşı sabrederek [göğüs gererek] olgunlaşmışlar ve toplumlarına karşı görevlerini bu sayede mükemmelen yerine getirmişlerdir. Âyetteki bu ifade, peygamberlerin başarılarındaki “sabr” faktörünü ön plâna çıkarmaktadır.

İLK ÖRNEK DÂVÛD PEYGAMBER: Bu sûrede Yüce Allah’ın Peygamberimize, diğer peygamberler arasından gösterdiği ilk örnek Dâvûd peygamberdir. Ama burada Dâvûd peygamber sadece örnek olarak gösterilmekle kalmamış, ayrıca “kulumuz Dâvûd”, “güçlerin sahibi” ve “evvâb” nitelemeleriyle de onurlandırılmıştır.

Dâvûd peygamberin adı, Kur’ân’da ilk kez bu âyette yer almıştır. Dâvûd peygamber ile oğlu Süleymân peygamber, tarih boyunca, hakklarında en çok asılsız söylenti üretilen peygamberlerin başında gelmektedirler. Dikkat çekici olan, bu söylentilerin hiç birinin de Kur’ân’dan onay almadığıdır. Söz konusu söylentilerin tümüne yer verme imkânımız olmadığı için burada sadece konumuz olan âyetler çerçevesindekilere dikkat çekecek ve onları Kur’ân ışığında değerlendirmekle yetineceğiz. Amacımız Peygamberimize, neden Dâvûd peygamberin örnek gösterildiğini ve o’nun gibi olmasının istendiğini anlamaktır.

Dâvûd peygamber, Kur’ân’da ilk kez kendisinden söz edilen bu sûrenin 17-30. âyetlerinden başlayarak, Kur’ân’ın iniş sırasına göre şu âyetlerde; (Sâd/17-30, Neml/15-16, İsrâ/55, En‘âm/84, Sebe/10-11, Enbiyâ/78-80, Bakara/251 ve Nisâ/163’te  de yer almıştır.

Bütün bu âyetlerden anlaşılmaktadır ki, Dâvûd peygamber; çok sabırlı, Allah’ın, kulumuzdiye onurlandırdığı, çok güçlü, evvâb [sürekli Allah'a yönelen], dağlarda bile Allah’ı kötü niteliklerden arındırmış, yaratıklar üzerinde iyi gözlemler yaparak Rabbinin yüceliğini iyi kavramış, mülkü güçlendirilmiş, kendisine hikmet [yasalar] ve fasl-ı hıtâb verilmiş bir kişidir. Ayrıca iman ve sâlihâtı işlemede bilinçli, Allah’a secde eden [boyun eğen], Allah’ın koruması altında bulunan, Allah katında yakınlığı ve güzel bir yeri olan, bu nitelikleri nedeniyle halîfeliğe lâyık görülüp halîfe seçilen, ne güzel kuldu o diye övülen Süleymân’ın kendisine bağışlandığı, kendisine demiri yumuşatma ve zırh yapma sanatı öğretilmiş, “çok güzel bir kul!”dur. Bu sebeple de Peygamberimize örnek gösterilmiş ve kendisinden o’nun gibi olması istenmiştir.

güçler sahibi

Âyetteki  ذا الايد[ze'l-eydi=eller sahibi] ifadesi, “eyd (el)” sözcüğünün çoğulu veya “eyede (güçlü oldu) fiilinin mastarı olması nedeniyle “kuvvetler sahibi” anlamına gelir ve burada mecâzen kullanılmıştır. Kur’ân’daki açıklamalardan, bu sıfatın Dâvûd peygambere, o’nun fizikî ve ahlâkî yapısının çok güçlü olması yanında, askerî ve siyasî alanlarda da çok yetenekli olması sebebiyle verildiği anlaşılmaktadır.

EVVÂB:  “Çokça dönen, çokça yönelen” demek olan  اوّاب[evvâb] sözcüğü, –Kaf/33′ün tahlilinde açıkladığımız gibi– “günahlarından pişman olup çokça dönen ve çokça istiğfar eden”; “Allah’a tefekkürüyle çokça dönen, çokça yönelen”; “Allah’ın dışındaki varlıklara yönelirken, hevâ ü heveslerine [tutkularına] uymaktan çokça dönen [kendini alıkoyan]”; “Allah’tan başkasını kabullenmeyen, Allah’ın dışındaki her şeyden kesinlikle el-etek çeken” anlamlarına gelmektedir. Yani, evvâb olan kimse, arzularını ve isyanı terk edip Allah’a itaat ve rızayı seçen kimsedir. O, Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri terk eder, Allah’ın tavsiye ettiği yola tâbi olur. Bu yoldan küçük bir sapma bile onu korkutur. Çokça tevbe eder. Allah’a ibâdet yapar, O’nu hatırlar ve her işinde O’na yönelir.

Kur’ân, Dâvûd’un (a.s) bu anlamda “evvâb” bir kul olduğunu bildirmektedir.

18.Gerçekten Biz, dağlara boyun eğdirdik/yapısal olarak insanların yararına kullanılacak biçimde yarattık. Her zaman kendisiyle birlikte Allah’ı noksanlıklardan arındırırlardı.19.Kuşları da toplu olarak o’na boyun eğdirmiştik/Dâvûd’un ve insanların yararlanacağı biçimde yaratmıştık. Hepsi o’na dönücü idi. 20.Biz o’nun mülkünü de pekiştirdik. Ve o’na yasayı ve hakkı bâtıldan ayıran sözü söyleme imkânını verdik.

DAĞLARIN BOYUN EĞİŞİ ve TESBÎHİ: 18. âyetteki, dağların tesbîh ettiğini bildiren ifadenin benzerleri Kur’ân’da iki sûrede daha geçmektedir:

10,11.Ve andolsun ki Biz Dâvûd’a tarafımızdan bir fazlalık ve kuşları verdik; “Ey dağlar! Onunla beraber dönün!” Ve o’nun için demiri yumuşattık: Bol bol zırhlar yap ve biçimlemede ölçülendir. –Siz de sâlihi işleyin. Kesinlikle Ben yaptıklarınızı en iyi görenim.–

 (Sebe/10)

79.Sonra da Biz, onu Süleymân’a hemen iyice kavrattık. Ve hepsine yasa ve bilgi verdik. Dâvûd’la beraber Allah’ı noksan sıfatlardan arındırsınlar diye, dağları ve kuşları buyruk altına aldık/onları insanların yararlanacağı ölçüler içinde yarattık. Ve Biz yapanlarız.

      (Enbiyâ/79)

TESBÎH: Tesbîh‘in ne demek olduğu ve 33′lük, 99′luk imâmeli tesbîhlerle ve Ebû Hüreyre’nin namazlardan sonra 33 kere “sübhânallâh” dedirtmesiyle hiç alâkasının olmadığı hakkında daha evvel, Kalem, A‘lâ ve Kaf sûrelerinde bilgi verilmişti. Yeri geldiği için ve konunun önemine binâen burada da teşbihin,  “Yaratan’ı tüm nitelikleriyle tanımak ve tanıtmak” olduğunu bir daha hatırlatıyoruz.

Kısaca ifade etmek gerekirse tesbîh, Tesbîh sözcüğünün iyi anlaşılmaması hâlinde, 18. âyetteki dağların tesbîhi ifadesi de doğru anlaşılamayacaktır. Nitekim bu ifade zamanla iyice anlam kaybına uğramış, dağların nasıl tesbîh ettiğiyle ilgili bir takım temelsiz iddia ve açıklamalar sanki Allah’tan gelme bilgilermiş gibi insanlara kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Bunlardan birkaç tanesini örnek olarak sunuyoruz:

Allah Teâlâ Dâvûd’a (a.s), sesinin gür ve güzel oluşundan ötürü, dağda hoş bir yankı ve yine sesinin güzelliğinden ötürü, kuşların kendisine kulak vereceği bir özellik vermiştir. Böylece dağın yankısı ve kuşların Dâvûd (a.s) ile beraber cıvıldayışları, âdeta bir tesbîh olmuştur. Muhammed b. İshâk şunu anlatmıştır: “Allah Teâlâ, hiçbir mahlûkuna, Dâvûd’a (a.s) verdiği gibi güzel bir ses vermemiştir, öyle ki o, Zebûr’u okurken, vahşî hayvanlar, Dâvûd’un (a.s) onları boyunlarından yakalayabileceği bir mesafeye kadar yaklaşırlardı.”

Allah Teâlâ, dağları o’nun emrine âmâde kılmıştır. Bundan dolayı onlar, o’nun istediği yöne-yere hareket ediyorlardı. İşte dağların böyle, o’nun istediği yere gitmeleri bir tesbîhtir. Çünkü onların bu hareketi, Allah’ın kudret ve hikmetinin mükemmelliğine delâlet eder.

İbn-i Abbâs (r.a) şöyle der: “Dâvûd (a.s) tesbîhâta başladığında, dağlar o’na uyar, kuşlar o’na doğru gelip toplanır ve o’nunla birlikte tesbîhâtta bulunurlardı. ”

Eğer, “Akılları olmadığı halde, kuşlar Allah’ı nasıl tesbîh edebilirler?” denilirse, biz deriz ki: Bu hususta şöyle denebilir: “Allah Teâlâ, onlarda, Kendisini bilebilecekleri kadar akıl yaratmıştır. İşte bu durumda onlar Allah’ı tesbîh etmişlerdir. Bütün bunlar (aslında), Hz. Dâvûd’un (a.s) birer mucizesidir.[17]

Bu tarz anlayışlar maalesef eski ve yeni tefsirciler tarafından da kabul görmüştür. Ancak, işin gerçeği bu değildir.

DAĞLARIN TESBÎHİ: Kur’ân’ın birçok âyetinde bildirilmektedir ki, dağların tesbîhinin ötesinde, evrende ne varsa, canlı-cansız, akıllı-akılsız, her şey Allah’ı tesbîh etmektedir:

1.Göklerde ve yeryüzünde bulunan şeyler, Allah’ı her türlü noksanlıktan arındırdılar. Ve O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

 (Hadîd/1)

44.Tüm gökler/ uzay, yeryüzü ve bunların içinde bulunanlar, Allah’ı noksan sıfatlardan arındırırlar. O’nun övgüsü ile birlikte noksan sıfatlardan arındırmayan hiçbir şey yoktur. Fakat siz, onların Allah’ı noksan sıfatlardan arındırmalarını iyi kavramıyorsunuz. Şüphesiz ki O, yumuşak davranandır, çok bağışlayandır.

          (İsrâ/44)

41.Göklerde ve yeryüzünde bulunanların, dizi dizi uçanların [kuşların, arıların, bulutların, boranların] Allah’ı her türlü noksanlıktan arındırdıklarını görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Hepsi kendi arındırmasını ve desteğini/doğaya yapacağı katkıyı kesinlikle bilmektedir. Allah da, onların işlemekte olduklarını en iyi bilendir.

      (Nûr/41)

Ayrıca, Hadîd/1; Haşr/1, 24; Saff/1; İsrâ/44; Ra’d/13; Nûr/41; Cuma/1; Teğâbün/1; Enbiyâ/79; Zümer/75; Mümin/7; Fussılet/38; Şûrâ/5; A‘râf/206′ya da bakılabilir.

Yukarıda açıklandığı gibi tesbîh, “yaratanı tüm nitelikleriyle tanımak ve tanıtmak” olduğuna göre, cansız varlıkların Allah’ı tesbîh etmelerinin dil ile değil, hâl ile olacağı ortadadır. Cansız varlıkların hâl dili, daima iç ve dış yapılarını teşkil eden kendi öz nitelikleri doğrultusunda davranmalarıdır. İşlevlerini, Yaratıcı tarafından kendilerine verilen bu öz nitelikler doğrultusunda yerine getiren tüm cansız varlıklar, bu halleriyle Allah’ı tüm kemâl sıfatlarıyla nitelemiş ve O’nu tüm noksanlıklardan tenzih etmiş olmaktadırlar. Daha da açık ifade etmek gerekirse, insan bilinci dışındaki tüm varlıklar Allah’ı kendi yaratılış özelliklerini yerine getirmekle ve O’nun koyduğu düzenin içindeki rolleri ile tesbîh etmiş olmaktadırlar. İnsanın değil, “insan bilinci”nin istisnâ edilmesinin nedeni, insan bedenindeki biyolojik mekanizmaların da aynı yasaya tâbi olarak Allah’ı tesbîh etmekte oluşundan dolayıdır. Kalbin durmaksızın çalışması, mitokondri organellerinin biteviye vücuda enerji üretmesi veya kardiyo-vasküler sistemin vücudun beslenme sürecindeki işlevini eksiksiz yerine getirmesi, bu biyolojik organ ve sistemlerin Yaratıcı’yı tesbîh etme şekilleridir. Yalnızca insan bilinci, Rabbini ancak bilinçli bir istem ve çaba ile tesbîh edebilir. Zaten bu da onu diğer varlıklardan ayıran temel özelliklerinden biridir.

Gerçekten de evrendeki olağanüstü düzen, Yüce Yaratıcı’nın gücünü anlatmaktadır. Doğada renk renk açan çiçekler, ormanlarda cıvıl cıvıl öten kuşlar, su kaynaklarından buharlaşıp göğe çıktıktan sonra yağmur, kar veya dolu olarak yeryüzüne dönen sular, gökte dolaşan sayısız yıldızlar, … düşünenlere Allah’ı tanıtan birer âyettir.

Meselâ, maddelerin en küçük parçası olarak kabul edilen atom ele alınacak olursa, her atomun, içinde pozitif elektrik yüklü proton ve elektrik yükü olmayan nötronlar bulunan bir çekirdekten ve bu çekirdek etrafında büyük hızlarla dönen negatif elektrik yüklü elektronlardan oluştuğu görülür. Yani, cansız olarak kabul edilen nesnelerde bile, bizim duyularımızla algılayamadığımız bir hareket söz konusudur:

Bu parçacıkların birbirlerine uyguladığı ve atom çekirdeğini bir arada tutan kuvvetler öylesine güçlü ki, bu parçacıkların çekirdek içindeki ve dışındaki hızları yaklaşık 300.000 km./saniye olan ışık hızına yaklaşır.[18]

Gezegenler uzayda kolayca bulunabilen konumlarda bulunurlar; belirli bir andaki konum ve hızlarını biliyorsak, zaman içinde bu konum ve hızların nasıl değişeceğini kesin olarak belirleyebiliriz. Ancak elektronlar için durum tamamen farklı… Öyle görünüyor ki elektronlar aynı anda değişik yerlerde bulunabiliyorlar.[19]

Görüldüğü gibi, cansız kabul edilen eşyaların atomlarındaki hareket, canlı kabul edilen varlıklarınkine göre kıyaslanamaz bir derecededir. Zaten bazı bilim adamları da bu fiziksel gerçeğe dayanarak her varlığın canlı olduğunu söylemişlerdir. Maddenin en küçük parçası denilen atomdaki bu hareketler, Yaratıcı’nın yüceliğinin bir delilidir. Atomun içindeki her zerrecik kendi yapısının özelliğini ortaya koyarak Allah’ın yüceliğini, noksanlıklardan uzak olduğunu kanıtlamaktadır. Çünkü her “şey”, Allah’ın kendisine yüklediği görevi yapmakta, her canlı Allah’ın içine koyduğu ilham ile hareket etmekte, yani Allah’ı tesbîh etmektedir. Aynı gerçek, çevremizde yaşayan arıların ve karıncaların yaşamları içinde de geçerlidir. Bu küçük canlıların yaşamları incelendiğinde, ustaca yaptıkları işlerin Allah’ın kudret ve büyüklüğünün kanıtları olduğu açıkça görülür. Onlar da kendi hâl dilleriyle Allah’ı tesbîh etmektedirler. İşte, dağların tesbîhi ifadesi de bu perspektif içinde anlaşılmalıdır.

18. ayetteki akşam-sabah ifadesi, işlenen fiillere “daima, her zaman” gibi süreklilik anlamı kazandıran bir anlatım aracıdır. Yoksa sadece bir sabah, bir de akşam demek değildir. Bu konudaki daha ayrıntılı bilgi Nâs sûresi’nin tahlilinde verilmiştir.

Kuşları da toplu olarak (o’na boyun eğdirmiştik

Kuşların Dâvûd peygamberin emrine verilişi de, aynı dağların tesbîhi meselesine benzer şekilde dejenere edilmiş, tabiri caizse kuşlardan bir koro oluşturularak, bu koroya Dâvûd peygamberin şefliğinde gece-gündüz “sübhânallâh…” ilâhîleri söylettirilmiştir.

Kuşların Dâvûd peygamberin emrine verilmesinin ne anlama geldiğini doğru anlayabilmek için Dâvûd peygamberin yaşamı ile ilgili bir takım bilgilere sahip olmak gerekir. Ancak her şeyden önce Kur’ân’daki kıssalara özel bir dikkat göstermek ve içlerinde tarihsel gerçeklere yönelik değini ve işaretler olabileceğini göz önünde bulundurmak şarttır. İbrânî tarihinden alınan bilgilere göre, Dâvûd peygamber hayatının bir kısmını dağlarda gerilla olarak geçirmiştir. Yani, dağlar o’nun yaşamının bir parçasıdır. Dâvûd peygamber ile dağlar arasındaki ilişkinin Kur’ân’da, Dağları da Dâvûd’a musahhar kıldık şeklinde ortaya konması da bu sebeple olsa gerektir.

Kuşların Dâvûd peygambere boyun eğdirilişini iyi anlamak için de Kur’ân’daki Süleymân peygamber ile kuşların ilişkisini anlatan ve Süleymân peygamberin Dâvûd peygambere mirasçı olduğunu bildiren âyetlerin dikkate alınması gerekir. Aşağıda görüleceği gibi, sûrenin 30. âyetinde, Ve Dâvûd’a Süleymân’ı bağışladık ifadesi yer almakta, Neml/16′da da kendisine kuşların mantığının öğretildiği ve daha bir çok şeyin verildiği bildirilmektedir. Bu âyetlerden anlaşılıyor ki, Süleymân peygamber kuşlardan yararlanmayı, babası Dâvûd peygamberden öğrenmiştir. Yani, kuşlardan yararlanma bilgisi önce Dâvûd peygambere verilmiş ve bu bilgi Süleymân peygambere babasından miras kalmıştır.

Âyetlere dayanarak çıkardığımız bu sonuca göre, kuşların Dâvûd peygamberin emrine verilmesi, o’na kuşlardan yararlanma bilgisinin verilmesi anlamındadır.

Neml sûresi’ndeki hüdhüd isminden yola çıkarak ve hüthüd kuşunun su kaynaklarını, su yataklarını fark etme özelliği olduğunu (benzer şekilde doğan ve şahin kuşlarının avcılığını, güvercin kuşunun uzun süre uçabildiğini ve yön bulma yeteneğini) göz önüne alarak, Dâvûd peygamberin kuşların çeşitli özelliklerinden yararlanmayı dağ hayatında Allah’ın yardımıyla keşfedip uyguladığını rahatlıkla söylemek mümkündür.

DÂVÛD’A (a.s) VERİLEN DİĞER NİMETLER:

HİKMET: Kur’ân’da ilk kez Kamer sûresi’nde geçmiş olan  الحكمة[hikmet] sözcüğü, burada ikinci kez geçmektedir. Ayrıntılarını Kamer sûresi’nde verdiğimiz hikmet, kısaca “toplumda zulüm ve kargaşayı önleyip adaleti sağlayan düstur, ilke, yasa” demektir.  Buradan anlaşılıyor ki, Kur’ân’da olduğu gibi, Dâvûd peygambere verilen kitapta da aynı türden ilkeler, hükümler, yasalar mevcuttur. Bunu kendisine halîfelik [hükümet başkanlığı] görevi verilmesi de doğrulamaktadır. Zira yasasız bir devletin, hükümetin, dolayısıyla da hükümet başkanının düşünülmesi mümkün değildir.

Hikmet [hükümler, yasalar] ve hilâfet [hükümet başkanlığı] verilmiş bir elçi olan Dâvûd’un (a.s) Peygamberimize örnek gösterilmesi, ileride Peygamberimize de devlet başkanlığı yolunun açılacağının önceden verilmiş bir işareti gibidir.

FASL-I HITÂB: Bilindiği gibi, insanların düşüncelerini ifade etme yetenekleri birbirlerinden farklıdır. Kimilerinin hitâbeti iyidir ve bu yetenekleriyle mesajlarını dinleyenlerin zevk alacağı etkileyici anlatımlarla insanlara daha rahat iletirler, çevreyle iletişimlerini daha iyi kurarlar. Kimilerinin de hitâbetleri zayıftır, ne dedikleri anlaşılmaz, konuşmaları muhataplarını sıkar. Bunlar mesajlarını gereği kadar iyi iletemezler ve çevreleriyle sağlıklı iletişim kuramazlar.

Âyetteki  فصل الحطاب[fasl-ı hıtâb] ifadesinden anlaşılmaktadır ki, Dâvûd peygamber çok fasih ve beliğ konuşan, hükümlerini açık bir şekilde dile getiren ve muhataplarına ne demek istediğini gâyet net olarak anlatan bir kişidir.

Fasl-ı hıtâb deyimi ayrıca, hükümlerdeki tereddütsüzlüğü; kesin kararlılığı ve kararlardaki isabeti de ifade etmektedir.

NOT: 18. âyetteki  اشراق[işrâk] sözcüğünden yola çıkılarak “kuşluk namazı” adıyla bir namaz icat edilmiştir. Taberanî’de, Müslim’de, Müsned ve Tirmizî’de yer alan ve İbn-i Abbâs, Ka‘bü’l-Ahbar ve Ebû Hüreyre’ye nisbet edilen rivâyetlerde; “kuşluk namazı kılanların, cennette altın köşk kazanacağı, kuşluk namazının her türlü sadakadan üstün olduğu, kuşluk namazının emr-i bi’l-ma‘rûf ve her türlü sâlihâtı işlemenin yerini tuttuğu, iki rekat kuşluk namazı kılanların, günahları denizlerin köpükleri kadar dahi olsa bağışlanacağı” ileri sürülmüştür.

21.Ve sana şu davacıların haberi geldi mi? Hani onlar mihraba/Dâvûd’un özel evine çıkıp varmışlardı.

22,23.Dâvûd’un yanına girdiklerinde o, onlardan korkuvermişti. Ona, “Korkma! Biz, iki davacıyız. Kimimiz, kimimize haksızlık etti. Şimdi sen aramızda hak ile hüküm ver, haksızlık etme ve bizi doğru yolun ortasına yönelt” dediler. Birisi de dedi ki: “İşte bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu var, benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken, ‘Onu da bana ver’ dedi ve konuşmada bana üstün geldi/tartışmada beni yendi.”

24.Dâvûd dedi ki: “Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle o sana haksızlık etmiştir. Gerçekten de ortakların, bir toplulukta yaşayanların çoğu kesinlikle birbirlerine haksızlık ediyorlar. Ancak iman edenler ve düzeltmeye yönelik işler yapan kimseler haksızlık etmezler. Ama onlar da ne kadar azdır!” Ve Dâvûd, Bizim kendisini birtakım sıkıntılarla imtihan ederek arı-duru hâle getirdiğimize/olgunlaştırdığımıza kesin kanaat getirdi ve anladı. Hemen Rabbinden bağışlanma diledi, ortak koşmaktan uzak olarak yere kapandı ve döndü.

25.Biz de o’nun için bunu bağışladık/Biz de o’nu bağışladık. İşte böyle! Şüphesiz yanımızda o’nun için bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri vardır.

26.Ey Dâvûd! Gerçekten Biz/biz seni bu yerde eski yöneticinin yerine yönetici yaptık. O hâlde insanlar arasında hak aracılığıyla, haksızlık ve kargaşayı engelleyip adaleti sağla. Keyfe, arzuya uyma. O takdirde seni Allah’ın yolundan saptırır. Kesinlikle Allah yolundan sapanlar; hesap gününü umursamadıklarından kendileri için çok şiddetli bir azap vardır.

Bu sûrede adı geçen peygamberlerden özellikle üçü hakkında iyice bilgi edinmek gerekmektedir. Zira bu peygamberler [Nûh, Lût ve Dâvûd] ile ilgili olarak çok sayıda hikâye uydurulmuştur. Bu yakışıksız hikâyelerin tümü İsrâîliyât kaynaklıdır. İsrâîliyâtın kaynağı ise Kitab-ı Mukaddes adıyla ortada dolaşan kitaptır. Nitekim Kitab-ı Mukaddes’te, en rezil insana bile yakıştırılamayacak olayların bu seçkin, saygın ve örnek peygamberlere revâ görüldüğü anlatımlar yer almaktadır. Meselâ, Tekvin 9:20-29′da, Nûh’un küçük oğlu Hâm’ın, tufan sonrasında babasına tasallut ettiği; Tekvin 19:30-38′da, Lût peygamberin kızlarının gebe kalabilmek amacıyla babalarını sarhoş ederek o’nunla cinsel ilişkide bulundukları yazmaktadır. Dâvûd peygamber ile ilgili olan iğrenç, utanç verici hikâyeler ise Kitab-ı Mukaddes’in II. Samuel 11-12. bölümlerindedir. Bu bölümlerde anlatılanlara göre Dâvûd peygamber, Hititli Urya’nın karısıyla zina yapmış ve daha sonra da Urya’yı kasten savaşa göndererek âdeta onun ölmesini sağlamıştır. Böylece dul kalan kadını kendisi nikâhlamış ve Süleymân peygamber de bu kadından olmuştur.

Kur’ân’ın inişinden asırlar önce Kitab-ı Mukaddes’te kayıtlı olan bu olaylara dünyadaki tüm Yahudi ve Hıristiyanların inanıp inanmadıkları bilinmemekle birlikte, bu çirkin iftiraların hâlâ okunmakta olduğu bir gerçektir. Hatta Batı ülkelerinde yayınlanmış olan İsrâîloğulları’na ait dinî eserler içinde, bu ithamların geçmediği bir kitap bulmak neredeyse imkânsızdır.

Yahudi dinî kültürünün, Sâd sûresi’nin bu pasajındaki olaylarla ilgili anlatımları maalesef Müslümanların tefsir geleneğine de bulaşmıştır. Tefsircilerin bir kısmı bu efsaneleri benimseyerek İsrâîloğulları’nın rivâyetlerini aynen kabul etmiş, bir kısmı da söz konusu rivâyetleri yumuşatarak nakletmeyi tercih etmiştir. Meselâ Dâvûd peygamberin zina yaptığı ve kadının da hamile kaldığı yönündeki bölümler bu ikinci grup tefsirciler tarafından eserlerine alınmamıştır.

Kitab-ı Mukaddes’teki iğren hikayeler, bazı tefsirciler tarafından yumuşatılmaya çalışılmış, zorlama yorumlarla makul ve makbul gösterilmek istenmiştir:

Ayrıca bu olayın hiç de Ehl-i Kitab’ın anlattığı gibi olmadığı da zikredilmiştir. Asıl olay, Kur’ân’da açıkça anlaşılacağı üzere Hz. Dâvûd’un Urya’dan (ya da ismi ne ise), karısıyla evlenme isteğinde bulunmuş olmasıdır. Bu istek, sıradan bir insan tarafından değil, güçlü bir hükümdar ve önemli bir şahsiyet tarafından yapılmıştır. Kadının kocası ise sıradan bir vatandaştı. Hz. Dâvûd böyle bir teklifte bulunmuş olmasına rağmen, teklifinin ardında bir cebr unsuru bulunmuyordu, ama yine de sıradan bir vatandaşın böyle bir teklifin altında ezilmemiş olması mümkün değildir. Urya Hz. Dâvûd’a belki de olumlu bir cevap verecek iken, halktan iki sâlih insan âniden Dâvûd’un huzuruna girmiş ve güya o’ndan aralarındaki hâdise ile ilgili karar vermesini istemiş olabilirler. Hz. Dâvûd önce aralarındaki davayı, gerçek bir hâdise sanmış ve davacıyı dinledikten sonra hükmünü vermiştir. Ancak bu hükmü verirken vicdanında muhasebe yaparak, “İşte senin Urya’ya yaptığın teklif ile, bu güçlü adamın yaptığı teklif arasında bir fark yoktur. Ben onun bu teklifini zulüm diye niteleyip, karar verdikten sonra, aynı zulmü neredeyse irtikap edeceğim” diye düşünmüş olacak ki, bu gerçeği hemen anladığında secdeye gitmiş ve Allah’a tevbe ederek bu teklifinden vazgeçmiştir.[20]

Biraz düşünecek olursak olayın şöyle cereyan ettiğini anlayabiliriz. Hz. Dâvûd, o kadının sıradan birinin yerine, bir hükümdarın karısı olmasının daha münasip düşeceğini düşünmüş olabilir. Ve böyle bir düşünceden hareketle kadının [Urya'nın karısının] üstün özelliklerini duymuş ve –muhtemelen– böyle bir kadının kocasına söz konusu teklifi iletmiştir. O dönemde bu tür şeyler, toplumda normal karşılanıyordu. Çünkü başka birinin karısını beğenen şahıs hiç çekinmeden kadının kocasına, “Karını boşa onunla ben evleneyim” diyebiliyordu. Böyle bir teklifle karşılaşan kimse, hiçbir şekilde gocunmaz, hatta dost hatırı için sırf arkadaşı evlenebilsin diye karısını boşardı. Ancak Hz. Dâvûd böyle bir teklifte bulunacağı zaman karşısındaki kimsenin sıradan bir insan olduğunu hesap etmemiştir. Zira, Hz. Dâvûd sıradan bir insan olmadığı gibi, ayrıca bir hükümdardır.

Yaptığı teklifte bir cebr söz konusu olmasa dahi, sırf sahip oldukları nitelikler bakımından, karşısındaki kişi o’nun bu teklifini emir olarak telakki edebilirdi. Temsilî bir davaysa, Hz. Dâvûd’un bu olayı vicdanen muhasebe etmesine ve hatasını farkeder etmez teklifinden vazgeçmesine neden oldu. Böylece bu iş de kapandı. Fakat bir süre sonra kadının kocası bir savaş esnasında şehit düştü. Adamın şehit düşmesi üzerine karısı dul kaldığı için, Hz. Dâvûd onu kendisine nikâhladı.

Ancak Yahudilerin habis zihniyeti bu olayı efsane hâline sokmuştur. Ayrıca böylesine çirkin bir olayın ortaya atılma nedenlerinden biri de bir grup Yahudinin Hz. Süleymân’a cephe alıpdüşman kesilmiş olmalarıdır. Dolayısıyla bu kimseler olayı abartarak Hz. Süleymân’ı karalamaya çalışmışlardı (bkz. Neml, an: 56). Yahudiler bu yüzden –maazallah– Hz. Dâvûd’un Urya’nın hanımını kendi sarayının çatısı üzerinde çırılçıplak yıkanırken gördüğü ve kadını sarayına getirterek onunla zina ettiği ve kadının hamile kalması üzerine de kocasını Benu Amum’lularla yapılan bir savaşa gönderdiği şeklinde bir hikâye düzmüşlerdir. Güya komutan Yuab’a, “Urya’yı, öldürülebileceği bir yere tayin etmesini” emretmiştir. Urya öldürülünce de Hz. Dâvûd onun karısını kendisine nikahlamış ve bu kadından Hz. Süleymân doğmuştur. İşte tüm bu yalan iftira ve zulmü Yahudiler Kitab-ı Mukaddes’e kaydetmişlerdir. Ve ne yazık ki hâlâ okunup durmaktadır. Binaenaleyh Hz. Mûsâ’dan sonra İsrâîloğulları’na ihsan edilen bu iki büyük insanı bu şekilde zelîl etmeye çalışmışlardır.[21]

Mesruk ve Sa‘îd b. Cübeyr’in İbn-i Abbâs’dan rivâyet ettiklerine göre, Hz. Dâvûd bir adama, “Karını boşa da onunla ben evleneyim” şeklinde bir teklifte bulunmuştur, o kadar.

Zemahşerî, “Allah’ın Hz. Dâvûd kıssasını anlatımından, Hz. Dâvûd’un bir kimseden karısını boşaması için ricada bulunması anlaşılmaktadır”demiştir.

Cessas, “Hz. Dâvûd’un evlenmek istediği kadın o adamın karısı değil nişanlısı idi. Hz. Dâvûd kadına kendisiyle evlenmesi teklifinde bulunmuştur. Bunun üzerine de Allah, kendisini “Bir mü’min kardeşinin nişanlısına evlenme teklifinde bulunuyorsun. Oysa senin birçok hanımın var” diye uyardı” demiştir.

Bazı müfessirler bu görüşün Kur’ân ile uyuşmadığını söylemişlerdir. Çünkü Kur’ân’da olay,Benim bir tek koyunum var, onu da bana ver dedi şeklinde ifade edilmektedir. Ve Hz. Dâvûd,O, senin koyununu kendi koyunlarına katmayı istemekle sana zulmetmiştir şeklinde bir hüküm vermiştir. Dolayısıyla bu örnek, bu kadının Urya’nın karısı olduğu takdirde bir anlam ifade eder. Eğer onun nişanlısı olsaydı, âyetteki ifadenin şöyle olması gerekirdi: “Ben bir koyun almak istiyorum, ama o ‘Bırak o koyunu da ben alayım’ diyor.”

Kadı İbnü’l-Arabî, bu olayı oldukça ayrıntılı bir şekilde ele almıştır:

Olayın aslı Hz. Dâvûd’un bir şahsa, “Hanımını boşa da onu ben alayım” şeklinde ciddî bir teklifinden ibarettir. Kur’ân’da o şahsın Hz. Dâvûd’un teklifini kabul edip etmediği belirtilmemiştir. Ayrıca, Hz. Dâvûd’un o kadınla evlendiği ve ondan Hz. Süleymân’ın doğduğu da açıklanmamıştır. Hz. Dâvûd’un uyarıldığı mesele, o kadının kocasına, boşanması için yaptığı tekliften başka bir şey değildi. Çünkü böyle bir davranış her ne kadar caiz ise de, bir peygambere bu şekilde davranması yakışmazdı. Bu yüzden Allah o’nu uyardı ve nasihatte bulundu.

Bu yorum, âyetlerin siyak ve sibakına uygun düşmektedir. Nitekim bu kıssa üzerinde düşündüğümüzde, Allah’ın bu olayı iki nedenden ötürü beyan ettiği sonucuna varırız: Birincisi, Hz. Muhammed’e, kâfirlerin “sihirbaz ve yalancı” şeklindeki ithamlarına sabretmesi ve zâlimlerin zina ve cinâyet suçuyla itham ettikleri Hz. Dâvûd’u hatırlaması öğütlenerek, o’ndan, kâfirlerin söylediklerine göğüs germesi istenmektedir. İkincisi, kâfirler şu şekilde korkutulmaktadır: “Sizler bu dünyada hiç çekinmeden zulüm yapmakta, yalan ve iftira düzmektesiniz. Ama Allah’ın yanında bu yaptıklarınızdan hesaba çekilmeden bırakılmayacaksınız. Çünkü Allah en makbul ve sevgili kullarını bile, yaptıklarından hesaba çekmeden bırakmayacaktır.” Sonuç olarak Hz. Peygamber’e, (s.a) sanki şöyle demesi emredilmiştir: “Dâvûd’un kıssasını anlat ki, ne kadar seçkin özelliklere sahip olursa olsun yine de o’nu yaptıklarından hesaba çektiğimiz bilinsin.”

Bu noktada yanlış bir anlayışı düzeltmekte yarar görüyoruz. Davacı kimse, din kardeşinin 99 koyunu olduğunu ve onun kendisinde bulunan bir koyunu da istediğini söylemektedir. Bundan Hz. Dâvûd’un 99 hanımı olduğu ve o’nun bir hanım daha alarak eşlerinin sayısını 100′e tamamlamak istediği anlaşılmaktadır. Fakat bu örnekle, Hz. Dâvûd ile Hititli Urya arasındaki olayın kelimesi kelimesine mutabakat arzettiğini düşünmek zorunda değiliz. Çünkü bizler de, günlük hayatımızda 40-50-60 gibi tabirleri çokluk ifade etmek için bir deyim şeklinde kullanırız. Ünlü müfessir Nisâburî, Hasan Basrî’den, “Hz. Dâvûd’un hanımlarının sayısının 99 olmadığını, bu ifadenin sadece temsîlen kullanıldığını” rivâyet eder.[22]

Bu iğrenç, düzmece rivâyetler o boyutlara ulaşmıştır ki, Ali’nin, Dâvûd peygamber hakkında ileri sürülen uydurmalara tahammül edemediği ve “Her kim Dâvûd hâdisesini hikâyecilerin rivâyet ettiği gibi anlatırsa ona 160 değnek vururum” dediği nakledilmiştir.

Oysa “ filanca demiş ki, falanca da ondan duymuş ki” şeklinde sürüp giden rivâyetlerin anlattıklarına karşılık, Peygamberimize örnek gösterilen Dâvûd peygamberin Kur’ân’daki nitelikleri bambaşkadır:

Dâvûd peygamber, Allah’ın, “çok sabırlı, kulumuz” diye onurlandırdığı, çok güçlü, evvâb [sürekli Allah'a yönelen], dağlarda bile Allah’ı kötü niteliklerden arındırmış, yaratıklar üzerinde iyi gözlemler yaparak Rabbinin yüceliğini kavramış, mülkü güçlendirilmiş, kendisine hikmet [yasalar] ve fasl-ı hıtâb verilmiş bir kişidir. Ayrıca iman ve sâlihâtı işlemede bilinçli, Allah’a secde eden [boyun eğen], Allah’ın koruması altında bulunan, Allah katında yakınlığı ve güzel bir yeri olan, bu nitelikleri nedeniyle halîfeliğe lâyık olup halîfe seçilen, demiri yumuşatma ve zırh yapma sanatı öğretilen, Kur’ân’da Ne güzel kuldu o! diye övülen Süleymân gibi bir evlat bağışlanan çok güzel bir kul.

İşte Kur’ân’daki Dâvûd (a.s) böyle bir kişidir!

Şimdi düşünelim: Eğer Dâvûd peygamber, hikâyelerde anlatıldığı gibi, şehvetinin esiri, zina yapabilen, cinâyet işleyebilen bir kimse ise, böyle birisinin “sabır” timsali olarak Peygamberimize örnek gösterilmesi mümkün müdür? Ya da Rabbimizin, “kulum” diyerek şereflendirdiği ve Peygamberimize örnek gösterdiği birisinin, hikâyelerdeki gibi, cani, zani ve zalim biri olması akla mantığa sığar mı? Kur’ân’da “evvâb” [Allah'a çokça dönen] olarak nitelenen bir kimsenin kalbinin fısk u fücurla dolu olduğu, cinâyet işleyebildiği nasıl düşünülebilir?

Rabbimizin, Onun mülkünü de kuvvetlendirdik demesi, Dâvûd peygamberin hem dinî hem de dünyevî konularda kuvvetli bir yönetim sergilediği anlamına gelir. Bu durumda Yüce Allah, evli bir kadına duyduğu şehevî arzularını gerçekleştirmek için adam öldürtebilen birisini mi ödüllendirerek mülkünü kuvvetlendirmiştir?

Dâvûd peygamber için Kur’ân’da, “kuvvetler sahibi” denilmiştir. Bu ifadeyle Dâvûd’un (a.s) dinî yönden kuvvetli biri olduğunun kasdedildiğinde şüphe yoktur. Çünkü dinin dışında kalan alanlardaki kuvvet, kâfir krallarda da vardır. Din yönünden kuvvetli olmanın manası ise, yapılması istenen şeyleri yapma ve yapılmaması istenen şeylerden de sakınma hususunda gösterilen irade kuvvetidir. Bu durumda, kendisini adam öldürmekten ve bir din kardeşinin karısına göz dikmekten alamayan bir kimse mi “kuvvetler sahibi” olarak tanımlanmış ve örnek gösterilmiştir?

Rabbimiz tarafından kendisine “hıkmet” ve “fasl-ı hıtâb” verilen birisinin, yani Yüce Allah’ın toplumu çirkinliklerden, hakksızlıklardan kurtarmak üzere kendisine yasalar ve bu yasaları uygulamak için özel yetenekler verdiği bir kişinin bu yasaları çiğnemesi düşünülebilir mi?

Rabbimizin, Katımızda bir yakınlığı ve güzel bir yeri vardır ifadesi ile övdüğü kişinin, hikâyelerdeki Dâvûd olma imkânı var mıdır?

Kur’ân’dan öğrendiğimize göre Dâvûd peygamber mahkeme duruşmasında, Gerçekten de katanların [ortakların, bir cemiyette yaşayanların] çoğu mutlaka birbirlerine hakksızlık ediyorlar. Ancak iman edenler ve sâlihâtı işleyenler hakksızlık etmezler. Ama onlar da ne kadar azdır! diyerek iman edenlerin hakksızlık etmeyeceklerini vurgulamıştır. Eğer Dâvûd peygamber, hikâyelerdeki gibi hakksızlıklar yaparsa kendisinin de imansız biri olduğunu davranışlarıyla itiraf etmiş olmaz mı?

Bütün bunlara rağmen hâlâ Dâvûd peygamberin hikâyelerdeki davranışlarda bulunduğuna inanmak, Rabbimizin zani, cani ve zalim bir kişiyi yönetici kıldığını kabul etmek gibi hatalı bir davranışı –hâşâ–Yüce Allah’a atfetmek olmaz mı?

Yukarıda sıraladığımız sorulara verilecek akıl ve mantığa uygun cevaplar bizi şu sonuca ulaştırmaktadır: Kur’ân’da bahsedilen mahkeme duruşması ile Kitab-ı Mukaddes’te bahsedilen olayın hiçbir alâkası yoktur. Esas olay, normal toplumlarda cereyan eden ticarî bir uyuşmazlıktır. Bu âyetlerin Kitab-ı Mukaddes’teki utanç verici olayla özdeşleştirilmesinin bir sebebi, âyetlerdeki “zann, istiğfar, ğufran, enab” gibi sözcüklerin müellifler tarafından gerçek anlamları dışında yorumlanması veya çarpıtılmasıdır. Bu durum aşağıdaki tahlillerde açıkça gösterilecektir.

Sonuç olarak şunu söylemek gerekir ki, insanların en haysiyetsizine, en şerefsizine nisbet edilse, onun bile kabul etmeyeceği ölçüde çirkin olan bu davranışların Dâvûd peygamberle hiçbir alâkası yoktur.

Bu tesbitten sonra, Dâvûd peygamber kıssasının anlatıldığı 21-26. âyetlerden oluşan pasajın yukarıdaki bilgiler ışığında yeniden okunmasını öneriyor, pasajdaki âyetlerin tahliline geçiyoruz.

21.Ve sana şu hasımların [davacıların] haberi geldi mi? Hani onlar mihraba çıkıp varmışlardı.

Âyetin, Ve sana şu hasımların [davacıların] haberi geldi mi? denilmek sûretiyle soru cümlesiyle başlaması ve “haber” kavramının, önemli haberler için kullanılan  نباء[nebe] sözcüğüyle ifade edilmesi, verilecek bilginin, anlatılacak kıssanın önemine dikkat çekmek içindir.

GELENLERİN “MELEK” VEYA “İNSAN” OLDUĞU: Âyette geçen “iki hasım”ın, aslında iki melek oldukları ve Dâvûd peygamberin yaptığı ağır hatayı yüzüne vurmak ve o’nu uyarmak için böyle bir mizansen hazırladıkları gibi zorlama açıklamalar yapılmıştır. “Melek” kavramının Kur’ân bağlamında ne anlamlara geldiği yönünde daha önce verdiğimiz bilgilerden dolayı, bu tarz yaklaşımları tartışmaya bile değer görmüyor ve ayrıntılara girmiyoruz. (“Melek” kavramına, Tekvîr ve Necm sûrelerinin tahlillerinde özetler hâlinde değinilmiştir. Bkz. Tebyînu’l-Kur’ân/İşte Kur’ân, c. 1.)

TESEVVERU: السّور [tesevveru=sûr], “yüksek duvar”, تسوّر [tesevvür] de, “yüksek yere çıkmak” demektir. Âyette, çıkılan yer olarak bildirilen mihrâb ise; “köşk, balkon, özel çalışma yeri [karargâh]” anlamlarına gelmektedir.[23]

HASIMLAR [DÂVÛD'UN YANINA GİRİP DAVALAŞANLAR], İKİ KİŞİ DEĞİL, ÇOĞULDUR:Âyette geçen  اذ تسوّروا[iz tesevverû], اذ دخلوا [iz dehalû], منهم [minhum] ve قالوا [kâlû] sözcüklerinin hepsi çoğul olarak ifade edilmiştir. Bundan da anlaşılıyor ki, Dâvûd’un makamına çıkanlar iki kişi değil, daha kalabalıktırlar. Ancak, Dâvûd (a.s) karşısında halkın sıkıntılarını dile getirenler, aralarından bir tanesidir.

İlerideki âyetlerden anlaşıldığına göre halkın talebi, ölen Tâlût’un yerine Dâvûd’un (a.s) yönetici olmasıdır. Bu amaçla Dâvûd’un (a.s) makamına çıkan halk, kamusal işleri halletmesi için o’na vekâlet ve yetki verip biat etmiştir. Böylece de Dâvûd, Tâlût’un halîfesi olmuştur.

Bu konu, aşağıda 26. âyetin tahlilinde verdiğimiz, Kitab-ı Mukaddes’in II. Samuel 5:1-4 ve I. Tarihler 11:1-4′de de aynı şekilde geçmektedir.

22-23.    Dâvûd’un yanına girdiklerinde o, onlardan korkuvermişti. (Ona,) “Korkma! (Biz) iki hasımız [davacıyız]. Bazımız, bazımıza hakksızlık etti. Şimdi sen aramızda hakk ile hüküm ver, hakksızlık etme ve bizi doğru yolun ortasına yönelt” dediler. (Birisi de) dedi ki: “İşte bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu var, benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken, “Onu da bana ver” dedi ve, “konuşmada bana üstün geldi” [tartışmada beni yendi].

Âyette Dâvûd’un (a.s) korktuğu söylenmektedir ki, bu doğaldır. Çünkü Kitab-ı Mukaddes’in I. Samuel bölümündeki anlatıma göre, o sırada Dâvûd (as), kayınpederinin kendisini öldürtmesinden korkarak dağlarda yaşamaktadır. Böyle bir ortamdayken Dâvûd’un (as) halktan bir kısım topluluğun dağlarda kendi makamına girerek etrafında sur oluşturmalarını normal karşılaması beklenemez. Nitekim Dâvûd’un (as) makamına girenler de bu durumun farkında oldukları için konuşmalarına Dâvûd’a (as) korkmamasını söyleyerek başlamışlar ve ona sorunlarının çözümü için geldiklerini; haksızlık yapmaması, güçlüden yana olmaması, doğruya karar vermesi yönünde kendisinden beklenti içinde olduklarını ifade etmişlerdir. Onların bu beklentileri zımnen Dâvûd’dan (a.s) iyi bir yönetici olmasını istedikleri şeklinde anlaşılmalıdır.

Âyette geçen  نعجة[na‘ce] sözcüğü, “dişi koyun”a ve “dişi sülün”e denildiği gibi, “kadın”a da istiare edilir.[24] Leys, na‘ce sözcüğünün, koyunun, keçinin ve vahşî sığırın dişilerinin çoğulu için kullanıldığını ve Arap örfünde ise, “dişi hayvan” ve “ceylân” kelimelerinin kadından kinâye olarak konuşulup algılandığını söylemiştir.[25] Na‘ce sözcüğünün zihinlere “kadın” olarak yerleşmiş olması, İsrâîliyâta da uygun düşmektedir, ama âyettekina‘ce sözcüğü ile o günkü tarım toplumunun en gözde ticaret emtiası olan “koyun”un kasdedilmiş olması daha mantıklıdır.

İşte bu benim kardeşim

Âyetteki kardeşim sözcüğü ile ilgili olarak, Keşşaf sahibi şunları söylemiştir:

Bu âyetteki kardeşim/birâderim kelimesi, ya hâzâ kelimesinden bedeldir, ya da inne edatının haberidir ki bununla, ya “din kardeşliği” veya “dostluk ve samimiyetten kaynaklanan kardeşlik” veyahut da, Ortak iş yapanların çoğu mutlaka birbirine hakksızlık eder âyetinin delâletiyle, “ortaklık ve iştirak kardeşliği” kasdedilmiştir. Ki, bu kardeşliklerden her biri, zulümden ve hakksızlıklardan kaçınmayı gerektirir.[26]

Dikkat edilecek olursa, Dâvûd’un (a.s) karşısında konuşma yapan şahıs, davacı olduğu kimse için, “Benim koyunumu zorla aldı” dememiştir. Buradaki, Kardeşimin doksan dokuz koyunu var, benimse bir tek koyunum ifadesi, “Kardeşim büyük güce sahip bir zengin, bense fakir bir kimseyim. Bu yüzden de, onun isteklerine karşı çıkma cesaretini kendimde bulamıyorum. Bu konuda bana ve güçsüzlere sen yardımcı ol!” anlamına gelmekte ve böylece o toplumda yaşanan hakksızlıklar dile getirilmiş olmaktadır.

24. O [Dâvûd] dedi ki: “Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle o sana zulmetmiştir. Gerçekten de katanların [ortakların, bir cemiyette yaşayanların] çoğu mutlaka birbirlerine hakksızlık ediyorlar. Ancak iman edenler ve sâlihâtı işleyenler hakksızlık etmezler. Ama onlar da ne kadar azdır!” Ve Dâvûd, Bizim kendisini arı-duru [has] hâle getirdiğimize kesin kanaat getirdi, anladı. Hemen Rabbinden (zulmeden kişi için) bağışlama diledi, rükû ederek yere kapandı ve döndü.

DÂVÛD’UN KARARI: Kendisine yapılan talep üzerine, Dâvûd kararını, Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle o sana zulmetmiştir demek sûretiyle bildirmiş ve güçlüden yana olmadığını, hakk yoldan sapmadığını göstermiştir. Hemen arkasından da toplumdaki genel hastalığı dile getirerek, çözümün “iman”da ve “sâlihâtı işlemek”te olduğunu  açıklamıştır.

الخلطاء [HULATÂ]: Bu sözcüğün yalnızca “ortaklar” diye anlamlandırılması durumunda sözcüğe eksik bir açıklama getirilmiş olmaktadır. Âyetteki “kardeş” tabirinden de anlaşıldığına göre, huletâ sözcüğü, “karışık hâlde bulunan”, yani “bir toplumda iç içe yaşayan insanlar, kardeşler, dostlar, arkadaşlar, yoldaşlar” demektir.[27] Bu anlama göre âyetin takdiri şöyle yapılabilir: “Toplumda içiçe yaşayanlardan bir çoğu mutlaka birbirlerine hakksızlık ediyorlar. Hassasiyetle ortaklık ilişkisini sürdürmek çok zordur. Ancak iman edip, sâlihâtı işleyenler başkadır, onlar hakksızlık etmezler. Onlar da pek azdır.”

Verilen bu genel hükümden, “iman edip sâlihâtı işleyenler”in istisnâ edilmeleri, iman edip sâlihâtı işleyenlerin ortaklıklarında münâkaşa, çekişme ve hasımlaşma olmayacağı, bu özellikteki ortakların birbirlerinin hakk ve hukukuna riâyetkâr davranacakları anlamına gelmektedir.

İYİLERİN AZLIĞI: Hakksızlık etmeyenlerin iman edip sâlihâtı işleyenler olduğunu bildiren sözlerinden sonra Dâvûd peygamberin, Ama onlar da ne kadar azdır! diye eklemesi, insanların ekserisinin inanmadığı anlamına gelmektedir. Nitekim Kur’ân’da insanların çoğunun inanmayacaklarından, yalancılıklarından, fâsıklıklarından, şükretmeyeceklerinden, akletmeyeceklerinden ve bilgilerini doğru alanlarda kullanmayacaklarından bahseden yetmiş civarında âyet vardır. İnsanların çokça dikkatleri çekilerek uyarıldığı bu önemli husus, insanın içindeki varoluşsal çatışmayı dramatize eden Âdem-İblis kıssasında  (A‘râf/17,  Sebe/13, Hûd/17, Mümin/59, Ra‘d/1, Yûsuf/103’te de yer almaktadır:

Bu gerçeği bilen Rabbimiz, hem Peygamberimizi hem de insanlığı aşağıdaki mesajla uyarmıştır:

116.Ve eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar sadece “zann”a uyuyorlar ve sadece saçmalıyorlar.

           (En‘âm/116)

İnsanlar arasında kötülerin sayıca fazla olmasının sebebi, (bize göre), insanı basit dünya hayatına davet eden faktörlerin çok olmasıdır. İnsan, yapısal özellikleri gereği bu dünya ile uyum içindedir. Çünkü dünya nimetleri ile insanın beğenileri birbirlerine göre yaratılmıştır. Dolayısıyla bu dünyadaki bütün “şey”ler ve insanın yaradılışından gelen bütün dürtüler, beğeni ve zevkler insanı bu dünyaya bağlayan birer faktördür. Buna karşılık, insanı Allah’ın gösterdiği yola davet eden bir tek şey vardır: Akıl. İnsanları bu dünya hayatına çeken ve maddî zevklerin esiri olmasına sebep olabilecek “pek çok” sebep varken, onları bu esaretten kurtaracak ve sadece Allah’ın kölesi yapacak bu “tek” şey, insanın çoğu zaman kullanmadığı bir donanımdır. İşte, insanların çoğunun basit dünya zevklerinin kölesi olmalarının ve pek azının da iman edip sâlihâtı işleyenlerden olmalarının sebebi budur.

   …Ve Dâvûd, Bizim kendisini arı-duru [has] hâle getirdiğimize kesin kanaat getirdi. Hemen Rabbinden (zulmeden kişi için) bağışlama diledi, rükû ederek yere kapandı ve döndü.

24. âyetin bu bölümü, zann, fitnelendirme ve istiğfar sözcükleri üzerinde yeterli tahlil yapılmaması sebebiyle yanlış anlaşılmıştır. Bizim kendisini arı-duru [has] hâle getirdiğimize kesin kanaat getirdi şeklinde çevirdiğimiz cümlenin, Yahudi efsaneleri etkisi altında nasıl anlamlandırıldığını gösteren iki örnek şunlardır:

A) “Girdikleri zaman veya bu bağy [tecavüz] sözünü söylerken sanmıştı ki, Biz kendisini sırf bir fitneye düşürdük.”

B) “Sezmişti ki, kendisine sadece bir imtihan yaptık. Hemen Rabbinden bağışlanma diledi. Mağfiretini niyaz etti. Ve rükû ederek secdeye kapandı ve tevbe ile Allah’a sığındı.”

Âyet böyle anlamlandırıldıktan sonra İsrâîliyâtın önü açılmış ve Dâvûd peygamberin nasıl sınandığı üzerine ayrıntılı destanlar düzülmüştür. Verdiğimiz bu iki meal örneği, âyetlere İsrâîliyât kaynaklarından bakanların düştükleri en hafifletilmiş yanlışları içermektedir.

Peygamberlik gerçeği ile asla bağdaşmayan bu düzmecelerden Dâvûd peygamberi, tüm peygamberleri, hatta tüm insanları tenzih ediyor ve âyetin bu bölümünün doğru anlaşılabilmesi için yukarıda saydığımız sözcüklerin tahliline geçiyoruz:

FİTNE, FİTNELENDİRMEK: الفتنة [fitne], “ateşe atmak; belli aşamalardan, sıkıntılardan geçirmek sûretiyle eğitmek, olgunlaştırmak, arı-duru hâle getirmek” demektir. Bu sözcüğün ayrıntılı açıklaması, sûrenin sonundadır.

ZANN: الظّنّ [zann] sözcüğü, hem “yakîn” [kesin bilgi], hem de “kuşku, sanı” anlamlarında kullanılabilen bir sözcüktür. Sözcüğün Kur’ân’da da her iki anlamda kullanıldığına dair örnekler, sûrenin sonunda bulunan “Zann” yazımızda mevcuttur.

Sözcük 24. âyette, “yakîn” [kesin bilgi] anlamında kullanılmıştır. Çünkü Dâvûd peygamber bu olayla kendisinin; olgunlaşmış, eğitimini tamamlamış, hizmete hazır bir hâle getirilmiş olduğunu kesinlikle anlamıştır.

RÜKÛ: Mürselât sûresi’nin tahlilinde değindiğimiz gibi rükû, zihinlerimize kazınan “namazdaki rükû” anlamından daha başka anlamlara da gelmektedir:

1) Rükû, “hudû” [eğilmek, bükülmek, küçülmek, tam teslim olup itaat etmek, sözü yumuşatmak; kibar tatlı söylemek] demektir.[28]

2) Rükû, “inhina” [iki büklüm olmak] demektir. Yaşlılıktan beli bükülmüş ihtiyarlara, rakea’ş-şeyhu [ihtiyar iki büklüm oldu] denir.[29]

3) Rükû, “zengin kimsenin sonradan fakirleşmesi” demektir.[30] (“Beli kırılmak” deyimine eş bir anlam.)

4) Rükû, “putlara tapmayıp Allah’a boyun eğmek” [hanîflik etmek] demektir. Câhiliye Arapları aralarında puta tapmayıp yalnızca Allah’a tapanlara, raki [rükû eden], rakea ilellâh [Allah'a rükû etti] derlerdi.[31]

Âyetteki rakian ifadesi, bize göre Dâvûd peygamberin, Rabbinin hükümlerini can-ı gönülden uygulayacağını, hep hanîf olarak Allah’a teslim olacağını anlatmaktadır.

İSTİĞFAR: Âyette istiğfarın [bağışlanmanın] kim için yapıldığı bildirilmemiştir. O kişiye bundan sonraki âyette işaret edilecektir. Ancak İsrâîliyât etkisi altındaki yazarlar, kendisine yamanan onca günah sebebiyle Dâvûd peygamberin kendi nefsi için bağışlanma talebinde bulunduğunu ileri sürmüşlerdir.

Konuyla ilgili olarak Râzî’nin yorumu şöyledir:

1) Onlar Dâvûd’u (a.s) öldürmek maksadıyla, işte bu yolla, o’nun yanına girip, Dâvûd (a.s) da onların maksatlarını anlayınca, öfkesi, Dâvûd’u (a.s), onlardan intikam alma düşüncesine sevketti. Ancak ne var ki, Allah’ın rızasını elde etmek maksadıyla onları affetmeye yöneldi ve, “Bu hâdise, işte o fitnedir. Çünkü bu, bir deneme ve bir mübtelâ kılma gibidir” dedi, sonra da, Rabbinden, onlardan intikam almayı aklından geçirdiği için, bağışlanmasını istedi, bu düşüncesinden vazgeçti, Allah’a döndü ve Cenâb-ı Hakk da, o’ndan kaynaklanan bu kadarcık azîm ve niyyeti bağışladı.

2) Dâvûd (a.s) her ne kadar onların kendisini öldürmek için yanına girdiklerine zann-ı galipte bulunmuş ise de, bu zann-ı galibinden dolayı pişman olmuş ve durumun böyle olduğuna bir delâlet ve emare olmadığı halde, hakklarında kötü bir zanda bulunduğu için, “Onlar hakkında ne kötü davrandım!” demiştir, ki işte bu, Dâvûd sandı ki, Biz kendisine mutlaka bir azab hazırladık. Bunun üzerine o, Rabbinden bağışlanmasını diledi, rükû ile yere kapanıp, bu zannından döndü âyetinden kasdedilendir. Böylece de Allah bunu, Dâvûd’dan (a.s) bağışladı.

3) Onların Dâvûd’un (a.s) yanına girmesi, Dâvûd (a.s) için bir fitne olmuştur. Ancak ne var ki Dâvûd (a.s), bu giren ve kendisini öldürmeye kasdeden kimselerin bağışlanmasını Allah’tan istemiştir, ki bu tıpkı Hz. Muhammed (s.a.v) hakkında Cenâb-ı Hakk’ın, Hem kendinin, hem erkek mü’minlerle kadın mü’minlerin günahının bağışlanmasını iste… (Muhammed/19) buyurmasına benzer. Binâenaleyh Dâvûd (a.s) onların bağışlanmasını istemiş, kendisini öldürmeyi kafalarına koyan ve içeri giren bu kimselerin bağışlanmasını isteme hususunda Allah’a yönelmiştir. Bu izaha göre âyetteki, Biz de bunu o’nun için affettik cümlesinin manası da, “Dâvûd’un hatırı için Biz, onun [bu girenin] günahını bağışladık” demek olur.

4) Farz edelim ki, Dâvûd (a.s) kendisinden sudûr eden bir zelleden dolayı tevbe etmiştir. Ancak ne var ki biz, bu zellenin, o kadın sebebiyle meydana geldiğini kabul etmiyoruz. Bu zellenin, davalı olan iki şahıstan diğerinin ifadesini almadan önce, birisinin lehine olarak hükmetmiş olmasından dolayı meydana gelmiş olduğunun söylenmesi niçin mümkün olmasın? Çünkü Dâvûd (a.s), Andolsun ki o, senin koyununu kendi koyunlarına (katmak) istemesiyle sana zulmetmiştir deyince, verdiği bu hüküm doğru olana uymadığı için, bir delil ve şâhit bulunmadan, karşı tarafın mücerred iddiasıyla, berikinin zâlim olduğuna hükmetmiş oldu. İşte bu esnada, jstiğfar ve tevbe ile meşgul oldu. Ancak ne var ki, Dâvûd’un (a.s) bu hareket tarzı terk-i evlâ [daha efdal ve uygun olanı terk etmek] babındandır.

Yaptığımız bu izahlarla, âyetleri bu manaya hamlettiğimizde, Dâvûd’a (a.s) herhangi bir günahın isnad edilmesi şöyle dursun, tam aksine bu, taatlerin en büyüğünün o’na isnad edilmesini gerektirir.[32]

İsrâîliyât etkisindeki yazarların bazıları ise, Dâvûd peygamberin, Urya’nın karısına göz diktiğinden ve Urya’yı öldürttüğünden dolayı affını istemiş olduğunu ileri sürmüşlerdir.

GÜNAHA GÖRE İSTİĞFAR: Ne yazık ki, bazı müfessirler Dâvûd peygambere asla yakıştırılamayacak suç ve günahlar isnad eden İsrâîliyâtın etkisinde kalmışlar, o’nu bu çirkin iftiralardan temizleyeceklerine, ettiği tevbe ve istiğfarın niteliğini yorumlamakla yetinmişlerdir. Üstelik bu tevbe ve istiğfarın Dâvûd’un (a.s) şanına uygun türden olması gerektiğini düşünerek akla ve mantığa uymayan gerçek dışı açıklamalar yapmışlardır:

Atâ el-Horasanî ve başkaları dedi ki: ‘Dâvûd yüzünün etrafında ot bitip başını örtünceye kadar kırk gün süreyle secdede kaldı. Sonra o’na şöyle seslenildi’: “Aç mısın, sana yemek verilsin; çıplak mısın, giydirilesin? Bunun üzerine öyle bir hıçkırarak ağladı ki, içinden gelen hararetle o mera coşup büyüdü. Böylelikle o’na mağfiret olundu ve bu sebeple günahı örtüldü.” Bu sefer dedi ki: “Rabbim! Bu benimle Senin arandaki günahım. Onu bağışlamış bulunuyorsun, peki İsrâîloğullar’ından olan şu adamların durumu ne olacak? Ben onların çocuklarını yetim, hanımlarını dul bıraktım.” Buyurdu ki: “Ey Dâvûd! Kıyâmet gününde senin tarafından gelmiş her bir zulmü cennetin sevabı karşılığında o kişiden sana bağışlamasını isteyeceğim.” Dâvûd dedi ki: “Rabbim! Kolay mağfiret işte böyle olur.” Sonra da, “Ey Dâvûd! Başını kaldır” denildi. Başını kaldırmak istedi, ancak yere batmış olduğunu gördü. Cebrâîl gelip ağaçtan zamkın koparıldığı gibi, o’nu yerin üzerinden söküp çıkardı.[33]

Velîd dedi ki: Ayrıca Münir b. ez-Zübeyr bana haber verdi, dedi ki: “Dâvûd’un secde yerleri yere yapıştı. Yüzünden de Allah’ın dilediği miktar yapışmıştı.” el-Velîd dedi ki: İbn-i Lehia dedi ki: “Secdesi sırasında, ‘Seni tenzih ederim, işte benim içeceğim olan göz yaşlarım ve işte benim yiyeceğim önümdeki bir külün içerisinde’ diyordu.” Bir rivâyette belirtildiğine göre o kırk gün secde de kaldı. Farz namaz dışında başını kaldırmadı. Göz yaşlarından ot bitinceye kadar ağlayıp durdu.[34]

Ebû Hüreyre’den nakledildiğine göre, Peygamber buyurdu ki: “Dâvûd kırk gün süreyle secdede kaldı. O kadar ki göz yaşlarından biten otlar başını örttü. Yer o’nun alnını aşındırdı. Secdesinde de, ‘Rabbim! Dâvûd bir defa yanıldı ve bu yanılması sebebiyle doğu ile batı arasındaki mesafe kadar uzaklaştı. Rabbim! Eğer Dâvûd’un zayıflığına merhamet buyurmaz, günahını bağışlamazsan, Sen o’ndan sonra insanlar arasında günahını konuşulacak biz söz kılarsın.’ Kırk sene sonra Cebrâîl o’na dedi ki: ‘Ey Dâvûd! Şüphesiz Allah senin içinden işlemeyi geçirdiğin günahı sana bağışlamış bulunuyor.’”[35]

Vehb dedi ki: ‘Dâvûd’a şöyle seslenildi’: “Şüphesiz Ben sana mağfiret buyurdum.” Ancak Cebrâîl gelip kendisine, “Rabbin sana mağfiret buyurmuşken, ne diye başını kaldırmıyorsun?” deyinceye kadar başını kaldırmadı.[36]

Bunlardan başka, rivâyet tefsirlerinde, Dâvûd peygamberin affedilmesine rağmen başını yerden kaldırmadığına, her içtiği suya mutlaka gözyaşı karıştırdığına, arpa ekmeğini göz yaşıyla ıslatıp yediğine, günah işlemeden evvel gecenin yarısında namaz kılıp senenin yarısında oruç tuttuğuna, günah işledikten sonra gecelerin tamamında namaz kılıp senenin de tamamında oruç tuttuğuna, günahının bir işareti olarak avucuna dövme yaptırıp yerken içerken sürekli günahını hatırlayıp ağladığına, içerisi kül ile doldurulmuş yedi tane lif yatak üzerinde oturduğuna ve sürekli ağlamaktan göz yaşlarının yedi kat döşekten yere kadar geçtiğine dair birçok saçma rivâyet yer almıştır. Biz, bu saygın peygamberi ve adına bunun gibi birçok rivâyet uydurulan Peygamberimizi bütün bu saçmalıklardan tenzih ediyoruz.

Yukarıda da söylediğimiz gibi, bu âyette Dâvûd peygamberin kim için bağışlanma talebinde bulunduğu bildirilmemiştir. Örnekleri âyetlerde de görüldüğü üzere, kişinin kendisi dışında bir başkası için de istiğfar etmesi mümkündür. Öyleyse, edildiği bildirilen istiğfarın kime yönelik olduğu hususuna cevap aranmalıdır.

Söz konusu istiğfarın suç işlemiş birisi için yapıldığı noktasından hareket edilecek olursa, ilgili âyetlerde hatalı bir kişiden bahsediliyor olması gerekir. Nitekim pasajda suçlu olan bir şahıstan bahsedilmekte ve söz akışı içinde suç işleyen bu şahsın işlediği suç da açıkça belirtilmektedir. Bu kişi, mal varlığını daha da arttırmak isteyen zengin kişidir. Hâl böyle iken, İsrâîliyât uydurmalarına dayanarak bizzat Rabbimiz tarafından üstün nitelikleriyle övülmüş olan Dâvûd peygamberi suçlu ilan etmek, kelimenin tam anlamıyla insafsızlıktır. Dâvûd peygamber suçu işleyen değil, sahip olduğu “hikmet” ve “fasl-ı hıtâb” sayesinde bu suçluyu saptayan kişidir. O, mal varlığını daha da arttırmak için ortağının malına göz diken bu zengin kişinin affedilmesi için Allah’tan talepte bulunmuştur.

Burada, Dâvûd peygamberin kendi yaptığı veya yapması muhtemel kusurları için istiğfar ettiği, Allah’tan koruma talebinde bulunduğu da söylenebilir. Ancak o’na uygunsuz suçlar yüklemek bize göre büyük hatadır, insafsızlıktır.

Âyetin ilk bölümündeki  فغفرنا له ذالك[feğafernâ lehü zâlik] bölümünü فغفرنا له [feğafernâ lehü] ve  ذالك[zâlik] olarak iki kısma ayırarak anlamlandırmak mümkün olup, el-Kuşeyrî de bu şekilde anlamlandırılmasının uygunluğunu ifade etmiştir. Bunun bir diğer örneği de, 55. âyette karşımıza gelecektir.

Dâvûd peygamberin bir önceki âyette, hakkında istiğfar ettiği kişiye bu âyette, bu zamiri ile işaret edilmiştir, ki bu kişi, ortaklardan hatalı olanıdır.

Aslında sûredeki bu kıssa, Dâvûd peygambere sürülmeye çalışılan lekeleri tümüyle ortadan kaldırmaktadır. 25. âyetin ikinci bölümü ise, Dâvûd peygamberin üzerine sıçratılmak istenen İsrâîliyât pisliklerinin hepsinin yıkanıp atıldığını, o’nu herkesin gıpta edeceği şekilde onurlandıran Yüce Allah’ın sözleriyle en kesin şekilde doğrulanmaktadır:Şüphesiz yanımızda o’nun için bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri vardır.

26. Ey Dâvûd! Gerçekten Biz seni yeryüzünde bir halîfe kıldık [yaptık]. O hâlde insanlar arasında hakk ile hüküm ver [hakk aracılığıyla zulüm ve kargaşayı engelleyip adaleti sağla], hevâya [keyfe, arzuya] uyma. O takdirde seni Allah’ın yolundan saptırır. Muhakkak Allah yolundan sapanlar, hesap gününü umursamadıklarından kendileri için çok şiddetli bir azap vardır.

Bu âyette anlatım üslûbu değişmiş ve doğrudan muhataba seslenilerek, Dâvûd peygambere bahşedilen halîfelik görevine ve o görevde nasıl davranması gerektiğine değinilmiştir.

Halîfe ve hilâfet sözcükleri, sonraki dönemlerde kendi öz anlamlarından farklılaşarak kavramlaşmış ve âyetlerde geçen halîfe sözcükleri de hep bu kavramlarla açıklanmaya çalışılmıştır. Bunun sonucu olarak da yine yanlış inançlar ve hurafeler ortaya çıkmıştır. Özellikle belirtmek gerekir ki, bu sözcükleri yanlış anlamlandırma alışkanlığı günümüzde de kısmen devam etmektedir. Bu nedenle halîfe sözcüğünün Kur’ân’daki kullanımlarının iyi bilinmesi gerekir.

Halîfe sözcüğü, yaygın olarak kavramlaşmış anlamı ile, “Allah’ın yeryüzündeki adalet temsilcisi, yeryüzünü adaletle yönetmek için görevlendirilmiş yönetici” olarak bilinir. Nitekim İslâm ülkelerindeki devlet başkanlarına ve Yavuz Sultan Selim sonrasındaki Osmanlı padişahlarına bir süre “halîfe-i rûy-i zemin” denilmiştir.

Halîfe sözcüğü, sözlük anlamı olarak, “arkadan gelen” demektir.[37] Nitekim Dâvûd peygamber de kendisinden önce İsrâîloğulları’nın yöneticisi olan Tâlût’tan sonra devlet başkanı olmak sûretiyle Tâlût’un halîfesi olmuştur. Buna göre âyetteki Biz seni yeryüzünde bir halîfe yaptık ifadesi, kulların işlerinin yaratma açısından Allah’a nisbet edildiği göz önünde bulundurularak, “Biz senin, Tâlût’tan sonra devlet başkanı olmanı sağladık, Tâlût’un yerine seni geçirdik” anlamına gelmektedir.

Dâvûd peygamberin halîfe seçilişi, 21. âyette, iz tesevverü’l-mihrâbe [hani onlar mihraba çıkıp varmışlardı] cümlesi ile başlayan olaylar sonucu olmuştur. İsrâîloğulları’nın bu seçimi, Kitab-ı Mukaddes’in ll. Samuel; 5/1-4 ve l. Tarihler; 11/1-4 anlatılmıştır.

DEVLETLEŞME ve DEVLET BAŞKANININ GEREKLİLİĞİ: Şüphesiz ki insan sosyal bir varlıktır. Bu özellik onun çok sayıdaki ihtiyaçlarını tek başına karşılayamayacak şekilde yaratılmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, istese de toplu hâlde yaşamaktan vazgeçemez. Yüce Allah insanı, değişik ihtiyaçlarını toplum içinde farklı meslekler icra ederek ve aralarında iş bölümü yaparak gidermelerini sağlayacak beceri ve yeteneklerle donatmıştır. Her insan kendi beceri ve yeteneği doğrultusunda sosyal hayata katılmakta ve diğer insanlarla her alanda ve her düzeyde çeşitli ilişkiler kurmaktadır. Sonuçta insanların maddî ve manevî ihtiyaçları birbirleriyle kurdukları bu ilişkiler sayesinde giderilmiş olmaktadır. Ancak toplum içindeki bu alma-verme ilişkisi âdil bir düzen içinde gerçekleşmelidir ki, insanlar barış içinde yaşayabilsinler, hayırlarda yarışabilsinler. Bu düzenin sağlanabilmesi ve insanlar arasında çıkabilecek anlaşmazlıkların giderilebilmesi için herkesin tartışmasız olarak kabul edeceği bir otoriteye ihtiyaç vardır. İşte, bu otorite “devlet”, devletin en üst makamında bulunan kişi de “devlet başkanı”dır.

Hatırlanacak olursa, 22-23. âyetlerde, Dâvûd peygamberin yanına gelip o’na yönetim görevini veren halkın talebi, kendi içlerinde birbirlerine yaptıkları hakksızlıkların giderilmesi ve kendilerinin doğru yolun ortasına yöneltilmesi şeklindeydi. Konumuz olan 26. âyette ise Yüce Allah Dâvûd peygambere yönetimin nasıl olması gerektiğini bildirmiştir. Rabbimiz bu âyetlerle bir taraftan yöneticilerimizden ne istememiz gerektiği konusunda bizleri eğitmekte, diğer taraftan da örnek bir yöneticinin halkını nasıl yönetmesi gerektiğini Dâvûd peygambere ve o’nun şahsında tüm yöneticilere öğretmektedir. Yüce Allah’ın kurulmasını istediği düzenin ana ilkelerini belirleyen bu âyetlere göre, yöneticiler toplumlarını hakk üzere yönetmeli, hevâlarına teslim olmamalıdırlar. Eğer bir devlette iktidarın kullanılma biçimi yönetenlerin hevâlarına göreyse, yöneticilerin kendi menfaatlerine yönelik davranışları halkın büyük zararlara uğramasına neden olur. Çünkü böyle bir iktidar düzeni, halkın daima yöneticilerin menfaatleri doğrultusunda kullanılıp yönlendirilmesi sonucunu doğurur. İktidar bir bakıma yöneticilerin çıkar elde etme ve bunu sürdürme manivelası haline geldiği gibi, halk da iktidarı kullanan yöneticilerin hevâ ve heveslerini tatmin aracı haline dönüşür. Bu durum toplumla devlet arasında olması gereken karşılıklı rızanın bozulmasına yol açacağından, bir gün her şey rayından çıkar ve toplum sosyal karışıklıkların eşiğine gelir. Eğer yeniden âdil bir uzlaşma sağlanamazsa, karışıklıklar önü alınamayan sosyal felaketlere dönüşerek halkı da, yöneticileri de perişan eden bir yıkılış süreciyle noktalanır.

Âyette, O hâlde insanlar arasında hakk ile hüküm ver [hakk aracılığıyla zulüm ve kargaşayı engelleyip adaleti sağla] şeklinde Dâvûd peygambere verilen talimat, böyle kötü sonuçların ortaya çıkmaması için yöneticilerin hakka uygun, adaletli uygulamalar sergilemelerinin gerektiğini bildirmektedir.

HEVÂ YOLDAN ÇIKARIR, YOLDAN ÇIKMAK İSE AZABA GÖTÜRÜR: Hevâ, kişiyi, basit dünya lezzetlerine kapılarak onların içine batmaya çağırır. Bunların içine batmak ise kişiyi, gerçek mutlulukları elde etmek için yapılması gerekli olan sâlih amellerden uzaklaştırır. Çünkü, “basit dünya lezzetlerinin içine batmak” ile “sâlih ameller işlemek”, birbirine zıt davranışlardır ve bunlardan biri artarsa diğeri azalır, biri gerçekleşirse diğeri yok olur.

Bu sebeple Dâvûd peygambere, Hevâya [keyfe, arzuya] uyma. O takdirde seni Allah’ın yolundan saptırır denilmiştir. Hevâya tâbi olmanın sonu, adım adım Allah yolundan sapmaktır. Allah yolundan sapmak ise, azapların en kötüsüyle karşı karşıya kalmak demektir. Hevâlarına uyarak Allah’ın yolundan sapanlar, çok kötü bir azaba davetiye çıkarmış olurlar. Oysa hesap gününü göz önünde bulunduranlar, yaptıklarının hesabını verememekten ve cezaya çarptırılmaktan korkarlar. Böylece ne hevâlarına uyarlar, ne de basit dünya lezzetlerinin esiri olurlar.

BİR İBRET TABLOSU: Bir peygamber olan Dâvûd’a (a.s) bile hevâya uymamasının öğütlendiği, o’nun gibi bir halîfenin bile sorumlu tutulacağının bildirildiği 26. âyet Kur’ân’da duruyorken, bazıları “hilâfet” diye kutsal bir makam ve “halîfe” diye de kutsal bir kişi oluşturmuşlardır. Bu makam ve kişilerin nasıl kutsallaştırıldığının bir ibret vesikası olarak, halîfelerin günahları sebebiyle sorumlu tutulmayacağına dair ifadelerin bulunduğu bir rivâyete atıfta bulunulan ve klâsik eserlerin hemen hepsinde yer alan bir rivâyeti okuyuculara aktarmayı yararlı görüyoruz:

Mervanoğulları halîfelerinden birisi, Ömer ibn-i Abdülaziz’e, “Bize, ‘Halîfe olan kimselerin aleyhine kader kalemi hareket etmez ve ona günah yazılmaz’ (yani padişahlar, krallar günah işleseler de onlara günah yazılmaz) şeklinde ulaşmış olan haberi [rivâyeti] sen de duydun mu?” demiş, bunun üzerine de, Ömer ibn-i Abdülaziz, “Ey müminlerin emîri! Halîfe mi daha üstündür, yoksa peygamber mi?” deyip, sonra da, Ey Dâvûd! Gerçekten Biz seni yeryüzünde bir halîfe kıldık. O halde insanlar arasında hakk ile hüküm ver [hakk aracılığıyla zulüm ve kargaşayı engelleyip adaleti sağla], hevâya [keyfe, arzuya] uyma. O takdirde seni Allah’ın yolundan saptırır. Muhakkak Allah yolundan sapanlar, hesap gününü umursamadıklarından kendileri için çok şiddetli bir azap vardır âyetini okumuştur.

27.Ve Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve aralarında olanları boşuna oluşturmadık. Bu, kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden  kişilerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı şu kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden şu kişilerin vay hâline!

28.Yoksa, iman eden ve de sâlihâtı işleyenleri Biz, yeryüzündeki o bozguncular gibi mi yaparız? Yoksa Allah’ın koruması altına girmiş o kimseleri din-iman tanımayıp kötülüğe batanlar gibi mi yaparız?

29.Bu, temiz akıl sahipleri onun âyetlerini düşünsünler ve öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz bereketli bir kitaptır.

Bu âyet grubu [27-29. âyetler] ayrı bir necm’dir. İçerdiği mesajlar evrensel bir beyanname mahiyetinde olup bu necm’in kendinden önceki ve sonraki âyetlerle herhangi bir bağı bulunmamaktadır. Ne var ki, sahabe Kur’ân’ı tertip ederken necm ayrımı yapmamış ve bu necm’i Dâvûd peygamber ile Süleymân peygamber kıssalarının arasına yerleştirmiştir. Böylece Peygamberimize örnek verilen kıssalar bölünmüş ve pasaj zor anlaşılır hâle gelmiştir. Bu necm’in, Dâvûd peygamber kıssası çerçevesinde olmadığı kesin olup pasaj içindeki konumu da anlaşılmaz hâldedir. Dolayısıyla, bu sûreyi ve bu âyetleri iyi anlayabilmek için 27-29. âyetlerin bağımsız olarak ele alınması gerekir.

Ancak tarih boyunca Kur’ân ile ilgili çalışma yapanlar konuya bu şekilde yaklaşmamışlardır. Bize göre bu kişiler ya mushafın sahabe tarafından tertip edildiğini bilmemekte ve tertibin Allah tarafından yapıldığına inanmaktaydılar ya da gerçeği bilmelerine rağmen bunu açıkça ifade etme cesaretini gösterememişlerdir.

Râzî’nin bu âyet grubu ile ilgili zorlama yorumunu alıntılayarak takdiri okuyucuya bırakıyoruz:

ÂYETLER ARASI MÜNÂSEBET:

Biz diyoruz ki: Birisi şöyle bir soru sorabilir: “Allah Teâlâ, bu sûrenin başında, kâfirlerden alaycı olan kimselerin, öldükten sonra dirilme ile Kıyâmeti inkâr etme hususunda, alabildiğince ileri gittiklerini ve Ey Rabbimiz! Hesap gününden evvel bizim amel defterimizi acele ver (Sâd/16) dediklerini nakletmiştir. Allah Teâlâ, onların böyle söylediklerini nakledince, bunun cevâbını vermemiş, tam aksine, Onlar ne derlerse sabret. Kulumuz Dâvûd’u hatırla (Sâd/17) demiştir. Halbuki, Kıyâmetin hakk oluşu ile, Dâvûd’dan (a.s) bahsetme arasında bir münasebetin olmadığı malumdur. Derken, Cenâb-ı Hakk, Dâvûd (a.s) kıssasını açıklamaya geniş yer vermiş, bu kıssanın akabinde de, Göğü, yeri ve bunların arasında bulunan şeyleri ifadesini getirmiştir. Allah’ın hikmetini isbat etmenin, Dâvûd (a.s) kıssasıyla bir münasebeti olmadığı da malûmdur. Daha sonra Cenâb-ı Hakk, gökleri ve yeri yaratmasında hikmet bulunduğundan bahsedip, haşir ve neşrin hakk olduğu meselesinin isbatını da buna dayayınca, bundan sonra, Kur’ân’ın şerefli, üstün, faydası ve hayrı çok bir kitap olduğunu belirten beyana yer vermiştir. Halbuki, bu kısmın da, önceki sözlerle ilgisi olmadığı meydandadır. Durum böyle olunca, bu bölümler birbirleriyle alâkası olmayan, birbirinden uzak birtakım bölüm ve fasıllar olmuş olur. Durum böyle olunca, burada bu noktada Kur’ân’ı kıymetli ve şerefli bir kitap olarak nitelemek nasıl yerinde olur?”

İşte sorunun tamamı bundan ibarettir. Buna cevap vererek şöyle deriz:

Hukemâ şöyle demiştir: “Bir kimse, câhil, ısrarlı, mutaassıp bir kimse ile karşı karşıya gelir ve bu kimsenin, o taassup ve ısrarına iyice daldığını görürse, bu kimsenin, o mesele ile ilgili olan sözünü yarıda kesmesi gerekir. Çünkü, bu kimse her ne zaman, o meseleyi daha çok izah etmek isterse, karşı tarafın, o meseleyi kabul hususunda duyacağı nefret de o nisbette fazlalaşır. Binâenaleyh, bu durumda uygulanacak metod, o meseleyle ilgili sözü burada kesmek ve o birinci meseleden tamamen uzak, yeni bir söze geçmek ve bu sözü, o mutaassıp kimseye, birinci meseleyi unutturacak bir biçimde uzatmaktır. Karşı tarafın zihni, bu yeni mesele ile meşgul olup, birinci meseleyi unuttuğunda, beri taraf, söz esnasında, bu yeni mesele içinde, birinci mesele ve matlûba uygun mukaddimeler sokar. Çünkü, bu mutaassıp kimse, bu esnada bu mukaddimeyi kabul edecektir. O bunu kabul edince de, beri taraf, o ilk meseleyi isbat hususunda bu uygun mukaddimeye tutunur. Böylece, o mutaassıp karşı taraf, susturulmuş ve yenilmiş olur.” Bunu iyice kavradığına göre, şimdi biz diyoruz ki: Kâfirler, haşri, neşri ve Kıyâmeti inkâr hususunda istihzâvâri, Ey Rabbimiz! Hesap gününden evvel bizim amel defterimizi acele ver (Sâd/16) deme noktasına gelince, Cenâb-ı Hakk, “Ey Muhammed! Bu meseledeki sözü burada kes ve bu meseleden tamamen uzak olan başka bir söze başla, geç” demiştir ki, işte bu başka söz de Dâvûd (a.s) kıssasıdır. Çünkü, bu kıssanın haşr ve neşr meselesiyle alâkası olmadığı malumdur. Cenâb-ı Hakk bu kıssayı genişçe açıklayıp, kıssanın sonunda da, “Ey Dâvûd! Biz seni yeryüzünde bir halîfe yaptık. Öyleyse sen de insanlar arasında adalet ile hükmet” (Sâd/26) buyurmuştur. Bu sözü duyan herkes, “Ne güzel yaptı! Çünkü o’na, adalet ile hükmetmesini emretti” diyecektir. Daha sonra Cenâb-ı Hakk sanki, “Ben sana, sadece hakkı emretmedim. Tam aksine, Ben alemlerin Rabbi olmamın yanısıra, bir de, ancak adalet ile iş yaparım ve bâtıl ile hükmetmem!” demiştir. İşte bu noktada da, karşı taraf yine, “Ne güzel yaptı! Çünkü, ancak hakk ile hükmetti!” diyecektir. Binâenaleyh, bu noktada (karşı tarafa) “Allah’ın hükmünün, bâtıl ile değil, adalet ile olması gerektiğini kabul ettiğine göre, senin, haşr ve neşrin vâki olacağını da kabul etmen gerekir. Çünkü, şâyet böyle olmasa, o zaman, hayırlara kendisini ulaştırma hususunda kâfirin Müslümana tercih edilmiş olması gerekirdi ki, işte bu durum hikmetin zıddı ve bâtılın da tâ kendisi olurdu” denilir. Binâenaleyh, işte bu güzel ve ince metodla Cenâb-ı Hakk, karşı tarafın, kendisinden kurtulması mümkün olmayacak bir biçimde, haşri ve neşri inkâr edenlere karşı, kesin bir ilzam ve susturmayı murad etmiştir. Böylece, Kıyâmeti inkâr hususunda, onunla istihza etme derecesine çıkan bu karşı taraf işte bu yolla susturulmuş ve ilzam edilmiş olur. Cenâb-ı Hakk, Kur’ân’da, ilzam etme hususunda işte bu ince metoddan bahsedince, pek yerinde olarak, Kur’ân’ı mükemmel ve üstün olarak tavsif ederek, İndirdiğimiz mübârek bir kitap buyurmuştur. Çünkü düşünmeyen, tefekkür etmeyen ve ilâhî muvaffakiyet kendisinin yardımına koşmayan kimseler, bu büyük Kur’ân’ın yüce sırlarına vakıf olamaz. Zira Kur’ân, gerçekte, âyetler arasındaki tertibin en mükemmelini ihtiva etmişken, o, işin zâhirine bakarak, Kur’ân’da bir sıranın bulunmadığını iddia etmektedir. Bu âyetlerin tefsiri hususunda kafamızda mevcut olan şeylerin tamamı bundan ibarettir. Muvaffakiyet Allah’dandır.[38]

Görüldüğü gibi Râzî, beşerî ilişkilerden örnek vermek sûretiyle “birbiri ile alâkası olmayan bölümler”e anlam kazandırma çabasındadır. İki kişi arasındaki tartışma için “belki” kabul edilebilir olan bu yöntem, Peygamberimiz ile müşrikler arasındaki tartışmanın konu edildiği ve Peygamberimizin maneviyatını yükseltmek ve o’nu yönlendirmek için kendisine geçmişten örneklerin verildiği bu pasajda, Yüce Allah’ın, verdiği iki örneğin arasında konu ile alâkasız bir bildiride bulunduğu anlamına gelir ki, bu kabul edilemez. Çünkü bu durum, Kur’ân’ın iniş ve tebliğ ölçüleriyle bağdaşmaz.

Bu genel açıklamadan sonra tekrar âyetlerin tahliline dönüyoruz.

27.Ve Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve aralarında olanları boşuna oluşturmadık. Bu, kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden  kişilerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı şu kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden şu kişilerin vay hâline!

Evrenin amaçsız yaratılmadığı, aksi düşüncenin ise belirli birkaç kâfirin zannı [sanısı] olduğu vurgulanan âyette, iki ince nokta daha vardır. Bu iki noktayı şöyle açıklayabiliriz:

Birinci nokta, Türkçe’ye “şu” işaret zamiri ile çevirdiğimiz ellezîne ism-i mevsulüdür. İsm-i mevsul, muarrafattan [belirtili varlıklar için kullanılan sözcüklerden] olduğu için âyetteellezîne ism-i mevsulü ile işaret edilen kişilerin o gün toplum içinde tanınan bir takım beyinsizler olduğu anlaşılmaktadır.

İkinci nokta da zann sözcüğüdür. Cümledeki konumu itibariyle buradaki zann sözcüğü, 24. âyetteki zann sözcüğünden farklı anlamdadır. Dikkat edilirse burada sözcük hem bir “yergi cümlesi” içinde yer almış, hem de te’kitsiz [“inne” veya “enne” olmadan] kullanılmıştır. Dolayısıyla 24. âyette “yakîn” [kesin bilgi] anlamına gelen sözcük buradazann sözcüğünün diğeri anlamı olan “sanı, kuşku” anlamına gelmektedir. Bu anlama göre, evrenin boşuna yaratılmadığı gerçeğinin aksini savunan “şu inançsızlar”ın bu iddiaları bilimsel değildir [kesin bilgiye dayanmamaktadır], sadece kendi sanılarıdır. Çünkü bilimsel olarak incelenip “yakîn” ölçüsünde bilgiye sahip olunduğunda tesbit edilebilir ki, evren boş ve gereksiz yere yaratılmamıştır.

Evrenin yaratılma amacıyla ilgili Kur’ân’da birçok âyet bulunmaktadır:

115.Peki siz, Bizim sizi sadece boş yere oluşturduğumuzu ve şüphesiz sizin yalnızca Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?

(Müminûn/115)

38.Ve Biz gökleri, yeryüzünü ve ikisi arasındakileri oyun oynayanlar olarak oluşturmadık.

39.Biz, o ikisini sadece hak/ gerçek ile oluşturduk. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.

40.Şüphesiz ki, Ayırma Günü onların hepsinin buluşma yeridir/ kararlaştırılmış buluşma vaktidir.

                (Duhân/38-40)

8.Kendi içlerinde hiç düşünmediler mi ki, Allah göklerde, yerde ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için oluşturmuştur? Ve şüphesiz insanlardan çoğu, Rablerine kavuşmayı kesinlikle bilerek reddedenlerdir/ inanmayanlardır.

(Rûm/8)

85.Ve Biz gökleri, yeryüzünü ve aralarındaki şeyleri ancak hak/gerçek ile oluşturduk ve elbette ki, o kıyâmet, kesinlikle kopacaktır. Şimdi sen aldırış etme ve güzel muamele et.

    (Hicr/85)

36.Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanır?

    (Kıyâmet/36)

190-194.Göklerin ve yeryüzünün oluşturuluşunda, gecenin ve gündüzün ardarda gelişinde, elbette, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anan; göklerin ve yerin oluşturuluşu üzerinde: “Rabbimiz! Sen, bunu boş yere oluşturmadın, Sen, tüm noksanlıklardan arınıksın. Artık bizi Ateş’in azabından koru! Rabbimiz! Şüphesiz Sen, kimi o ateşe girdirirsen artık onu kesinlikle rezil etmişsindir. Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına işyapanlar için yardımcılardan da hiç kimse yoktur. Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, “Rabbinize inanın!” diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi “iyi adamlar” ile birlikte, geçmişte yaptıklarımızı ve yapmamız gerekirken yapmadıklarımızı bir bir hatırlattır/öldür. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaat ettiğin şeyleri ver, kıyâmet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen, verdiğin sözden dönmezsin” diye iyiden iyiye düşünen kavrama yetenekleri olanlar için nice alâmetler/göstergeler vardır.

    (Âl-i İmrân/190-194)

28.Yoksa, iman eden ve de sâlihâtı işleyenleri Biz, yeryüzündeki o bozguncular gibi mi yaparız? Yoksa Allah’ın koruması altına girmiş o kimseleri din-iman tanımayıp kötülüğe batanlar gibi mi yaparız?

Yani, siz iyi bir insan ile kötü bir insanın sonunun aynı olacağını mı sanıyorsunuz? Bu ifadeler, âhirette kötülerin iyilerle bir tutulacağına, hatta belki de iyilerden daha üstün konumda olacaklarına inanan ve “Mürcie” adıyla bilinen kimselerin[39] bu inançlarının bâtıl olduğunu göstermektedir.

Âhirette ceza ve mükâfatın olmaması hâli, Allah’ın adaletine kesinlikle ters düşen bir durumdur. Bu çarpık anlayışa göre, iman edip her türlü musibeti ve belâyı göze alarak doğru davranışlarda bulunanların aptal, günahı meslek edinip her türlü kötülüğü işleyenlerin de akıllı sayılmaları gerekir. Böyle bir anlayış, Yüce Allah’a yapılan pervasızca bir bühtan olur.

29.Bu, temiz akıl sahipleri onun âyetlerini düşünsünler ve öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz bereketli bir kitaptır.

مبارك [mübârek] sözcüğü, “hayır ve mutluluğu bollaştıran” demektir.[40] Âyet kısaca, bu eşsiz Kitap ile ilişki kuranların, her türlü yararı; maddî ve manevî bolluğu elde edeceğini bildirmektedir.

30.Dâvûd’a Süleymân’ı da bahşettik. O ne güzel kuldu! Şüphesiz O, Rabbine çokça dönendi.

31.Hani kendisine akşamüstü iyi cins ve rahvan atlar sunulmuştu; “32.Ben, mal, servet, çıkar sevgisini, Rabbimin anılmasından dolayı sevdim.” –Sonunda onlar perdenin arkasına girdiler.– “33.Geri getirin onları bana!” dedi. Hemen onların bacaklarını, boyunlarını sıvazlamaya başladı.

34,35.Andolsun ki Biz Süleymân’ı da çeşitli badirelerden, sıkıntılardan geçirerek saflaştırmıştık/ olgunlaştırmıştık. Ve tahtının üzerine bir ceset bırakmıştık. Sonra o, döndü; “Ey Rabbim! Beni koru/bana maddî ve manevî pislik bulaştırma ve bana, benden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülk hibe et/ bağışla! Şüphesiz ki Sen, bol bol hibe edensin/ bağışlayansın” dedi.

36-38.Bunun üzerine Biz de, o’nun emriyle istediği yere yumuşacık akıp giden rüzgârı, şeytânları; tüm dalgıç ve yapı ustalarını ve zincirlere bağlanmış olan diğerlerini o’nun emrine verdik.

-39.İşte bu, Bizim hesaba gelmez ihsanımızdır. Artık sen dilersen başkalarına ver veya vermeyip tut.-

40.Şüphesiz ki o’nun için yanımızda bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri vardır.

Peygamberimizin eğitimine bu pasajda da devam edilmektedir. Geçmişte gönderilmiş elçilerin tebliğ sürecinde gösterdikleri sabır ve sebat anlatılmakta, böylece Peygamberimiz de bu örneklere göre davranmaya yönlendirilmektedir.

Bu âyet grubunda Peygamberimize verilen örnek, Süleymân peygamberdir. Süleymân (a.s) da babası Dâvûd (a.s) gibi, hakkında çok fazla efsane uydurulmuş bir peygamberdir.

Âyetlerin tahliline başlamadan önce, Kur’ân âyetlerini asılsız hikâyelerine malzeme yapmaktan kaçınmayan bazı uydurmacıların dinî kitaplara geçmiş hikâyelerinden konuyla ilgili bir kaçını teşhir ve uyarı maksadıyla kısaca nakletmek istiyoruz:

Süleymân’ın atları muayene ederken ve onları koştururken, ikindi namazını kılmayı unuttuğu anlamını çıkarmışlardır. Bazıları ise, Hz. Süleymân’ın ikindi ve akşam namazı sırasında bir virdi olduğunu ve virdlerini unutup güneş battığı için, atların getirilmesini emrettiğini, sonra da atlar getirildiğinde, onların ayaklarını kestiğini, başka bir deyişle atları Allah’a kurban ettiğini söylemişlerdir. Zira atlar o’nu Allah’ı anmaktan alıkoymuştur.[41]

Bazı müfessirler, hattâ tevârat bi’l-hicâb [perdenin arkasına gizlendiler] ve ruddûhâ aleyye [onu bana getirin] şeklindeki ifadelerde geçen zamirlerin, güneşe işaret ettiğini söylemektedirler. Yani, ikindi vakti geçmiş ve güneş batmıştı. Hz. Süleymân bunun üzerine kâinatı idare eden meleklere, güya, “Güneşi geri getirin de, ikindi namazını eda edebileyim” demiştir. Böylece güneş geri gelmiş ve Hz. Süleymân namazını eda etmiştir.[42]

Bu tefsiri desteklemek için bazı zevat, birtakım hadisleri öne sürerek, güneşin battıktan sonra geri gelme olayının birkaç kez vukû bulduğunu iddia etmişlerdir. Bu yüzden mirac mucizesini, güneşin geri gelmesi olarak zikrederler. Hendek savaşı sırasında Hz. Peygamber’in (s.a.), battıktan sonra güneşi geri getirdiğini, yine Hz. Ali, Hz. Peygamber’in (s.a.) kucağında uyuduğu için ikindi namazını kılamadığından dolayı, Hz. Peygamber’in dua ederek güneşi geri getirdiğini söylerler.[43]

Müfessirlerden bir başka grup da bu âyetlerin anlamını, ön yargısız bir kimsenin okuyup anladığı gibi anlamışlardır. Bu müfessirlerin yorumuna göre bu hadise şöyledir: “Hz. Süleymân bir dizi yağız atı sürdüğü zaman, “Bu atları sadece Allah rızası için seviyorum. Öyle ki onlarla cihad edilerek Allah’ın kelimesi yükselsin” demiştir. Sonra atları koşturdu. Atlar o kadar hızlı koşmuşlardır ki gözden kaybolmuşlardır. Daha sonra atları geri getirmiştir.” İbn-i Abbâs’a göre Hz. Süleymân onların bacaklarını ve boyunlarını okşamıştır.[44]

1) Hz. Süleymân’a (a.s), bir adada bulunan bir şehrin haberi ulaşır. Böylece o, ordusuyla birlikte, rüzgâra binerek oraya çıkar. O şehri alıp, kralını öldürür. Bu arada, insanların en güzel yüzlüsü olan, Cerâde ismindeki kral kızını da ele geçirir ve onu kendisine ayırır. Bu kız Müslüman olur. Süleymân (a.s) onu sever. Ama kız, hep babası için ağlar. Bunun üzerine, Hz. Süleymân (a.s) bir cinne emir verir ve o kız için babası şeklinde bir heykel yaptırtır. Heykele kızın babasının elbiselerinden giydirir. Kız, sabah-akşam hizmetçileriyle birlikte hep o heykelin yanına gidip ona secde ederler. Derken Âsaf, bu durumu Süleymân’a (a.s) haber verir. Bunun üzerine Hz. Süleymân (a.s) o heykeli kırdırtıp, kadını cezalandırır. Daha sonra tek başına bir sahraya çıkıp, oraya kül yaydırıp, Allah’a tevbe için, külün üzerine oturur.

Süleymân’ın (a.s), Emine adında bir ümm-i veledi [çocuğunun annesi olan bir câriyesi] vardı. Tuvalete gittiğinde, yahut hanımlarıyla yatmak istediğinde mührünü ona emanet ederdi. Hz. Süleymân’ın (a.s) mülkünün kuvveti de, o mühründe saklı idi. Yine bir gün mührünü o kadının yanına bıraktı. Şeytân, Hz. Süleymân (a.s) şeklinde, bir denizci kıyafetiyle kadının yanına gelip, “Emine! Mührümü ver” dedi. Böylece mührü eline geçirip, Süleymân’ın (a.s) tahtına oturdu. Kuşlar, cinnler ve insanlar, ona gelip gitmeye başladı. O (sahrada), Hz. Süleymân’ın (a.s) görünümü değişmişti. Bu sırada mührünü almak için, Emine’nin yanına vardı. Ama Emine o’nu tanımadı ve kovdu. Böylece Hz. Süleymân (a.s) bir suç işlemiş olduğunu anladı. Derken ev ev el açıp dilenmeye başladı. “Ben Süleymân’ım” dediğinde, insanlar üzerine toprak atıp, o’na sövüp sayıyorlardı. Daha sonra, balıklarını taşımak sûretiyle, balıkçıların yanında çalışmaya başladı. Onlar, (ücret olarak) o’na her gün iki balık veriyorlardı.

Hz. Süleymân (a.s), evinde o puta tapıldığı gün sayısınca, yani kırk gün bu hâl üzere oldu. Âsâf ve İsrâîloğulları’nın ileri gelenleri, Hz. Süleymân’ın (a.s) kılığına girmiş olan şeytânın verdiği hükümleri ve kararları yadırgamaya başladı. Bunun üzerine Âsâf, Hz. Süleymân’ın (a.s) hanımlarına birtakım sorular sormaya başladı. Onlar, “Bu, bizler hayızlı iken de bizlerle birleşiyor. Üstelik, cünüplükten ötürü de yıkanmıyor” dediler. –Şeytânın hükmünün bu kadınlar hariç, diğer bütün konularda geçerli olduğu da ileri sürülmüştür.– Derken uçup kaçtı ve o mührü denize attı. Mührü bir balık yuttu ve bu balık neticede, Hz. Süleymân’ın (a.s) eline geçti. Hz. Süleymân (a.s) balığın karnını yardı, bir de baktı ki mührü orada. Mührünü alıp, Allah’a secdeye kapandı. Böylece mülkü yeniden eline geçti. O şeytânı yakalayıp, bir kaya parçasının içine tıkayıp, o kayayı denize attı.

2) O hükümdarın kızı, bu heykele ibâdete başlayınca, Hz. Süleymân (a.s) fitneye düşmüş oldu. Mührü elinden düştü ve mührü eline alamadı. Bunun üzerine Âsâf, “Sen bir günahından [hatandan] ötürü bu fitneye düşürüldün. Binâenaleyh Allah’a tevbe et” dedi.

3) Süleymân (a.s), şeytânlardan birisine, “İnsanları nasıl fitneye düşürüyorsunuz?” dedi. Bunun üzerine şeytân, “Mührünü bana ver de, sana göstereyim” dedi. Hz. Süleymân (a.s), mührünü ona verince, şeytân mührü denize attı. Böylece Hz. Süleymân’ın (a.s) elinden mülkü gitti. Şeytân böylece Hz. Süleymân’ın (a.s) tahtına oturdu.

Bu rivâyetleri anladığına göre, bu görüşte olanlar, “Âyetteki, Andolsun ki Biz, Süleymân’ı imtihan ettik [fitneye düşürdük] ifadesinden, Allah Teâlâ’nın o’nu bu şekilde imtihan etmesi; ve tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik ifadesinden de, bu şeytânın o’nun tahtı üzerine oturması kasdedilmiştir” derler.

4) Hz. Süleymân’ın (a.s) fitneye düşüşünün sebebi, üç gün insanlara gözükmemesidir. Bundan dolayı o’nun mülkü elinden alındı, bir ceza olmak üzere, tahtına bir şeytân oturtturuldu.[45]

Üçüncü bir grup müfessire göre ise, Hz. Süleymân, “Bu gece, 70 hanımımla birden yatacağım ve her hanımımdan bir mücahid doğacak” diye yemin etmiştir. Ancak bu yemini yaparken “inşâallah” demediği için o gece sadece bir hanımı hamile kalmış ve ondan da yarısı ceset bir çocuk doğmuştur. Bunu üzerine hanımı bu çocuğu Hz. Süleymân’ın tahtı üzerine bırakmıştır. Bu hadisi Ebû Hüreyre’nin Hz. Peygamber’den (s.a.) rivâyet ettiği nakledilir. Bu hadisi Buharî, Müslim ve diğer muhaddisler çeşitli senetlerle nakletmişlerdir. Buharî’de bile muhtelif yerlerde ve muhtelif senetlerle bu hadis nakledilmiştir. Bu hadislerde Hz. Süleymân’ın hanımlarının sayısı bazan 60, bazan 70, bazan 90 veya 99, bazan da 100′e kadar varmıştır.[46]

Diğer bir yorum ise İmâm Râzî tarafından yapılmıştır: “Hz. Süleymân bir hastalığa yakalanmış veya başka bir tehlike dolayısıyla sıkıntı ve üzüntü içinde zayıflayarak bir deri bir kemik kalmıştı. Yani, öyle bir hâle gelmiş ki, cansız ceset denecek kadar zayıflamıştır.” Fakat bu yorum Kur’ân’a uymaz. Çünkü Kur’ân’daki ifade aynen şöyledir: Andolsun Biz Süleymân’ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bıraktık, sonra Bize yöneldi. Bu âyeti okuyan herhangi bir kimse, söz konusu cesedin Hz. Süleymân’ın cesedi olmadığını hemen anlar. Anlaşılan odur ki, Hz. Süleymân bir hata yapmış ve bunun üzerine Allah kendisini uyarmıştır. Sonuçta ise hatasını idrak eden Hz. Süleymân, Allah’a yönelmiştir.[47]

1) Hz. Süleymân’ın (a.s) başına gelen fitne [imtihan] şöyledir: Onun bir oğlu oldu. Bunun üzerine şeytânlar, “Eğer bu yaşarsa, aynen babası gibi bize hükümran olur. Öyleyse ne yapıp edip, onu öldürmemiz gerekir” dediler. Hz. Süleymân (a.s) bu komployu öğrenip, o oğlunu, bulutlar arasında büyütmeye başladı. Bir gün işleriyle meşgulken, o çocuk ölü olarak, tahtının önüne düşüverdi. Hz. Süleymân (a.s) o anda, bu konuda Allah’a tevekkül etmediği için, hata etmiş olduğunu anlayıp, Rabbinden bağışlanmasını istedi ve O’na rücû etti.

2) Hz. Peygamber’in (s.a.v) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Hz. Süleymân (a.s), ‘Ben, her biri Allah yolunda mücahede eden bir arslan doğursun diye, her gece 70 hanımımı ziyaret edeceğim’ dedi. Fakat bu arada “inşâallah” demedi. Derken, bütün kadınlarını dolaştı, hiçbiri hamile kalmadı; bunlardan sadece birisi hamile kaldı ki, o da, yarım adam doğurdu. Derken bu çocuk, Hz. Süleymân (a.s) tahtında otururken, o’nun yanına getirildi ve kucağına verildi. ”Nefsim, kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, şâyet Hz. Süleymân (a.s), “inşâallah” [eğer Allah dilerse] demiş olsaydı, onların hepsi de, birer arslan gibi, Allah yolunda cihâd ederlerdi.” İşte, âyetteki, Biz Süleymân’ı imtihan ettik ifadesinden kasdedilen budur.

3) “Allah’ın, kendisine verdiği şiddetli bir hastalık sebebiyle, biz Süleymân’ı imtihan ettik ve o’nun kürsîsi üzerine, ondan olan bir ceset atıverdik. Bu, hastalığın şiddetinden ötürüdür” demektir. Çünkü Araplar, zayıf ve çelimsiz çocuklar hakkında, “Bu, kasabın kütüğü üzerindeki bir et ve ruhsuz bir ceseddir” derler. “Sümme enâbe” ifadesi, “sıhhatli ve sağlıklı durumuna döndü” demektir. Binâenaleyh lâfız, bu tür izahlara muhtemel iken, onu, biraz önce söylediğimiz o tutarsız izahlara hamletmeye gerek yoktur.[48]

Abartılı uydurmalarla insanların ne hâle getirilmek istendiğini daha iyi gösterebilmek için, listeye bir de bu âyetlerle ilgili meşhur bir rivâyeti ekliyoruz:

Ebû Hüreyre’den rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a) şöyle buyurdu:

Cinn taifesinden bir ifrit dün gece namazımı bozdurmak için bana ansızın hücum etti –yahut Peygamber buna benzer bir kelime söyledi–. Lakin Allah beni galip getirip ona istediğimi yapmaya fırsat verdi. Sabah olunca hepiniz onu göresiniz diye mescidin direklerinden birine bağlamak istedim. Fakat kardeşim Süleymân peygamberin, Yâ Rabbi! Beni mağfiret et ve bana benden sonra kimseye olmayacak bir mülkü bağışla! demiş olduğu hatırıma geldi.” Ravi Ravh, “Peygamber o ifriti hor olarak kovdu” demiştir.[49]

BU İTHAMLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ: Yukarıdaki safsataların içinde bir yorumu yer alan Râzî bile, bu konuda uydurulanların asılsızlığı yönünde bazı tespitlerde bulunmuştur ki, bu tespitler de ayrı bir ibret vesikası durumundadır. Aynen aktarıyoruz:

1) Eğer şeytân, gerek şekil, gerek fonksiyonel olarak, peygamberlerin kılığına girebilseydi, bu durumda, şeriatın hiçbir hükmü hususunda bir güven kalmazdı. İnsanların rüyalarında Hz. Mûsâ (a.s), Hz. Îsâ (a.s), Hz. Muhammed (s.a.v) şeklinde gördüğü kimseler, bu durumda adı geçen peygamberler değil, aksine, saptırmak ve iğva etmek için bunların suretine bürünmüş şeytanlar olduğu kabul edilebilirdi. Böyle bir kabulün ise bütün hakk dinleri kökünden bâtıl kılacağı malumdur.

2) Eğer şeytân, Allah’ın peygamberi olan Hz. Süleymân’a (a.s) bunları yapabilseydi, o’nun bütün âlim ve zâhid kimselere karşı da bunları yapabilmesi gerekirdi. Bu durumda da, onun onları öldürebilmesi, eserlerini paramparça etmesi ve evlerini-barklarını yıkıp dökebilmesi gerekirdi. Bunun herhangi bir âlim hakkında söz konusu olması imkânsız olduğuna göre, böyle şeyler, yüce peygamberler hakkında haydi haydi imkânsız olur.

3) Allah’ın hikmet ve ihsanına, şeytânı, Hz. Süleymân’ın (a.s) hanımlarına musallat kılması nasıl uygun düşer? Böyle bir şeyin çirkin olduğunda şüphe yoktur.

4) Eğer Süleymân’ın (a.s), o hükümdarın kızına o heykele tapma hususunda müsaade ettiğini söylersek, bu, bizzat Hz. Süleymân’dan (a.s) kaynaklanan bir küfür olur. Yok eğer o buna kesinlikle müsaade etmemiş ise, bu günah o kadına aittir. Dolayısıyla, Cenâb-ı Hakk, o’ndan kaynaklanmayan bir fiil yüzünden Hz. Süleymân’ı (a.s) neden cezalandırsın?[50]

Çoğunluğunun rivâyet senetleri kuvvetli hadislerdir. Bu yüzden hadisin sıhhat bakımından reddedilmesi [tenkit edilmesi] mümkün değildir. Fakat hadisin aklen kabul edilmesi ise imkân haricidir. Çünkü bizzat hadisin muhtevası, Resûlullah’ın (s.a) böyle bir şey söylemediğini âdeta haykırıyor. Çok kuvvetli bir ihtimale göre Hz. Peygamber (s.a.) bu olayı Yahudilere istinaden ve başka birine misal olarak anlatmıştır. Dinleyenler de yanlış anlamışlar ve Hz. Peygamber’den (s.a.) bu olayı gerçek bir hâdiseymiş gibi rivâyet etmişlerdir. Böylesine akla aykırı hadisleri, sırf kuvvetli senet dolayısıyla kabul ettirmeye çalışırsak din bir eğlence hâline gelir. Herkes bizzat kış mevsiminde gecelerin, 10-11 saatten fazla olmayacağını hesaplayabilir. Hz. Süleymân’ın en az 60 hanımı olduğunu kabul eder, bir saatte de hiç nefes almadan 6 hanımına uğradığını ve 10-11 saat sürekli onlarla birlikte olduğunu düşünecek olursak bunun fiilen mümkün olmadığı sonucuna varırız. Sanıyorum Hz. Peygamber (s.a.) bu kadar mantıksız bir hikâyeyi gerçek bir olay olarak anlatmamıştır. Ayrıca hadislerin hiçbir bölümünde Hz. Süleymân’ın tahtı üzerine atılmış olan ceset ile yarı ceset çocuğun bir ilgisi olduğuna dair bir ima bile yoktur.

Dolayısıyla Hz. Peygamber’in (s.a.) bu olayı, bu âyetin tefsiri münasebetiyle anlattığını iddia etmek mümkün değildir. Belki bu çocuğun doğuşundan sonra Hz. Süleymân’ın tevbe-istiğfar etmesini makul karşılayabiliriz, ama, Ey Allahım! Bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayan bir saltanat ver şeklindeki duasını makul karşılamak mümkün değildir.

Bu rivâyetler yukarıdaki yorumu desteklemek için zikredilmelerine rağmen, yukarıdaki yorumdan daha da anlamsızdırlar. Hz. Ali ile ilgili hadisi İmâm İbn-i Teymiyye, her yönüyle ele aldıktan sonra uydurma olduğunu isbatlamıştır. İmâm Ahmed b.Hanbel, “Bu hadis asılsızdır”, İbn-i Cevzi ise “Kuşkusuz bu hadis uydurmadır” demişlerdir. Hendek savaşı ile ilgili hadis, bazılarına göre zayıf, bazılarına göreyse uydurmadır. Mirac hadisesine gelince bu olayın anlatımı şöyledir: “Mekkeli müşrikler Hz. Peygamber’den mirac’ı isbatlamasını isteyince o, “Kudüs yolunda falan kafilede filan hâdise vukû buldu” demiştir. Mekkeli müşrikler o kafilenin Mekke’ye ne zaman varacağını sorduklarında Hz. Peygamber, “Şu gün gelecektir” diye cevap vermiştir. O gün geldiğinde, Kureyş kâfirleri bütün gün o kafileyi beklemiş ve akşam olmuştur. Bunun üzerine Resûlullah kafile gelmeden önce güneş batmasın diye dua etmiş ve gerçekten de kafile güneş batmadan önce gelmiştir. Bazı raviler bu hâdiseyi rivâyet ederlerken, o gün güneşin bir saat geç battığını söylemişlerdir. Böylesine önemli bir hadis için, bu kadar zayıf şâhitliklerin kabul edilmesi mümkün mü? Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi güneşin geri gelmesi ve günün bir saat uzaması büyük bir olay olduğu için, tüm dünyanın bu olayları bilmiş olması gerekirdi ve sadece birkaç insanla sınırlı kalmazdı.[51]

Konumuz olan âyetlerle ilgili asılsız rivâyetleri ve bu rivâyetler yüzünden klasik kaynaklara giren sayfalarca gereksiz açıklamayı ibret nazarlarına sunduktan sonra, kaldığımız yerden âyetlerin tahliline dönüyoruz:

30. Dâvûd’a Süleymân’ı da bahşettik. (O) ne güzel kuldu! Şüphesiz o çokça dönendi.

Bu âyet, Peygamberimize ve tüm insanlığa örnek olarak gösterilen Süleymân peygamberin tanıtıldığı pasajın ilk âyetidir. Âyetin ilk cümlesinden, önceki âyetlerde sayılmış nimetlere ilâve olarak Süleymân’ın (a.s) da Dâvûd peygambere lütfedilmiş bir nimet olduğu anlaşılmaktadır.

Bu pasajda Süleymân peygamber, tekâmül sürecinde geçirmiş olduğu “pişme” ve “olgunlaşma” aşamaları ön plâna çıkarılarak anlatılmıştır.

(O) ne güzel kuldu! Şüphesiz o çokça dönendi.

Âyetin ikinci cümlesindeki “mahsûs bi’l-medh” [övülen şahıs] mahzûftur [gizlidir], yani adı cümlede sözcük olarak yer almamıştır. Bu kişinin Dâvûd veya Süleymân peygamberden herhangi birisinin olabileceği ileri sürülebilirse de, bize göre Süleymân peygamber olması daha uygundur. Zira öncelikle dil bilgisi kuralları oradaki zamirin yakına raci [dönük] olmasını, dolayısıyla hemen bir önceki şahıs olan Süleymân’a (a.s) yönelik olarak anlaşılmasını gerektirmektedir. Ayrıca, buradaki evvâb sıfatının Dâvûd peygambere ait olduğu kabul edilirse, evvâb olduğu daha önce aynı sûrenin 17. âyetinde de bildirilen Dâvûd (a.s) için bu sıfat lüzumsuz bir tekrar niteliği arz etmiş olur. Hâlbuki evvâb sıfatının Süleymân peygambere ait olması durumunda, Süleymân peygamberin de babası gibi erdemli bir kişi olduğu anlaşılır ve bu anlayış, Süleymân peygamberin Dâvûd peygambere verilmiş bir nimet olduğunu bildiren 30. âyetle de bire bir örtüşür.

31-33.Hani kendisine akşam üstü iyi cins ve rahvan atlar sunulmuştu; “Ben, hayır [servet, çıkar] sevgisini, Rabbimin zikrinden dolayı sevdim.” –Sonunda onlar perdenin arkasına girdiler.– “Geri getirin onları bana!” (dedi.) Hemen onların bacaklarını, boyunlarını sıvazlamaya başladı.

Bu âyetlerdeki mecaz ve kinâyeler, cehlin elinde hurafelere dönüşmüş ve Süleymân peygamber ile ilgili gerçek dışı uydurmalar üretilmiştir. Dâvûd, Süleymân ve Eyyûb peygamberler hakkındaki asılsız hikâyeler Kur’ân’ın inişinden önceki dönemlerde oluştuğu için, Rabbimiz bu elçilerine sürülen lekeleri silmek ve onları aklamak üzere Kur’ân’da onlara ait bazı ayrıntılar bildirmiştir.

Hani kendisine akşam üstü iyi cins ve rahvan atlar sunulmuştu;

Âyette, icazen ifade edilmiş olan akşam üstü deyimi, Süleymân peygamberin ömrünün veya iktidarının son dönemini işaret etmektedir. Hatırlanacak olursa, Asr sûresi’nin tahlilinde de asr sözcüğü ile normal ikindi vaktinin değil, ömrün son dönemlerinin kastedildiğini söylemiştik.

iyi cins ve rahvan atlar,

Süleymân peygamberin atları âyette  الصّافنات[sâfinât] ve  الجياد[ciyâd] olarak nitelenmiştir.Sâfin, “bir ayağını tırnağı üzerine diken ve üç ayak üstünde duran” ve ciyâd da; “hızlı koşan” demektir.[52] Atların bu sıfatlarla anlatılması, onların hem duruşlarının hem de hareketlerinin mükemmelliğini göstermektedir. Bize göre Süleymân peygamberin atları, o’nun ordusundan kinâyedir, atların kalitesi de ordunun gücünü ve kabiliyetini simgelemektedir. Çünkü, bugün iyi bir ordu, nasıl hava filoları, zırhlı araçları, güdümlü füzeleri ve uçak gemileri ile ifade ediliyorsa, o günlerde de (hatta yakın döneme kadar) iyi bir ordunun göstergesi atlar, süvari birlikleri idi.

Rivâyetlerle, dinin akılla ilişkisini kesmek ya da kaynağını bulandırmak isteyenler, Süleymân peygamberin atları ile ilgili olarak da epeyce rivâyet üretmeyi ihmal etmemişlerdir. Bu rivâyetlerden atların 1.000 tane olduğu, Süleymân’a (a.s) babası Dâvûd’dan (a.s) miras kaldıkları şeklinde olanları olduğu gibi, Hasan Basrî’nin ağzından bu atların denizden çıktıklarını, hepsinin kanatlı ve nakışlı olduğunu ileri sürenleri de vardır. Ali adı kullanılarak bu atların 20 tane olduğu, İbrâhîm et-Teymî adı kullanılarak da 20.000 tane olduğu diğer iddialar arasındadır. İbn-i Zeyd adına uydurulan ve Eski Yunan mitolojilerindeki Poseidon ve Pegasus’u çağrıştıran rivâyet ise daha da ilginçtir: Süleymân (a.s) bu atları şeytânlara denizden çıkarttırmıştır ve hepsi de kanatlıdır.

“Ben, hayır [servet, çıkar] sevgisini, Rabbimin zikrinden dolayı sevdim.”

Süleymân peygamberin önemli bir özelliğini dile getiren bu ifadeden, o’nun servet düşkünü, hevâsına uyan, zevk ü sefa meraklısı biri olmadığı anlaşılmaktadır. Onun serveti [zenginliği, çok nitelikli ordusunu] sevmesinin sebebi, “Rabbini anmak”tır, “i’lâ-yı kelimetullah”tır, “cihat”tır. Yani o, iyi bir orduyu çapulculuk, yağmacılık veya baskı kurma amacıyla değil, Rabbini zikretmek için, Allah adına cihat etmek için kurmuştur. Nitekim Sebe kraliçesi’ne yazdığı davet mektubunda da Süleymân’ın (a.s) Allah adına hareket ettiği açık ve net olarak görülmektedir:

Süleymân’ın mektubunu alan Sebe melikesi, “Ey ileri gelenler! Şüphesiz ki bana kesinlikle çok saygın/şerefli bir mektup bırakıldı. Şüphesiz ki o mektup, Süleymân’dandır ve ‘Bana karşı büyüklük taslamayın, teslimiyet göstererek/Müslüman olarak bana gelin!’ diye yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden, engin merhamet sahibi Allah adınadır” dedi.

                   (Neml/29-31)

Sonunda onlar perdenin arkasına girdiler.

Bu ifadeden, Süleymân peygamberin o görkemli ordusunun bir dönem zayıfladığı ve Süleymân peygamberin cihadı bıraktığı anlaşılmaktadır. Yani, o dönemde Süleymân peygamberin ordusu işe yaramaz hâle gelmiş; o mükemmel atları gözden kaybolmuştur.

“Geri getirin onları bana!” (dedi.)

Bu ifadeden de, ordusu zayıflayan Süleymân peygamberin, hemen aklını başına topladığı ve yeniden güçlü bir orduya sahip olmak için gayret göstermeye başladığı anlaşılmaktadır.

Hemen onların bacaklarını, boyunlarını sıvazlamaya başladı.

Bu ifade ise, Süleymân peygamberin yine o mükemmel atlara sahip olduğunu, yani yeniden güçlü bir ordu kurduğunu ve bu sebeple çok mutlu olduğunu anlatmaktadır. Atların bacaklarını ve boyunlarını okşaması, duyduğu bu mutluluğu veya orduya verdiği değeri göstermektedir.

BU PASAJDAKİ BAZI ZAMİRLERİN MERCİİ: Bazıları 33. âyetteki, Geri getirin onları ifadesini çarpıtarak, “Güneşi bana geri getirin!” şeklinde değiştirmişler ve buradan yola çıkarak da şu hikâyeyi uydurmuşlardır:

Süleymân ikindi namazını kaçırmıştı, gün battıktan sonra hatırladı ve “Güneşi bana geri getirin!” dedi. Güneş geri geldi, o da ikindi namazını kıldı.

Hatırlanacak olursa, zihinlere sokulmaya çalışılan bu safsatanın benzer bir versiyonu iki kez de Peygamberimiz için dile getirilmişti. Halbuki söz konusu âyette ne güneşten ne de namazdan söz edilmektedir. Dolayısıyla âyetten, teknik olarak böyle bir anlam çıkarılması mümkün değildir. Zaten böyle bir olayın gerçekleşebileceğini her şeyden önce akıl kabul etmez. Ayrıca âyette Süleymân peygamberin geri getirilmesini istediği şey onları zamiri ile ifade edilmiştir. Dilbilgisi kurallarına göre cümlenin anlaşılması için zamirin merciinin lâfzen veya takdiren paragrafta mevcut olması zorunludur. Paragrafta ise “güneş” değil,sâfinât [atlar] sözcüğü mevcuttur.

Güneşin geri geldiği safsatasını uyduranlar, –tabir yerinde ise– kaş yapayım derken göz çıkarmışlar, Süleymân peygamberi tebcil edelim derken o’nun Kur’ân’da bildirilen kişilik yapısına ve sözlerine ters düşmüşlerdir. Şöyle ki:

Rabbimiz Süleymân peygamberi, “Allah’a dönen, yaptığını Allah’ın zikri için yapan, güzel bir kul” olarak nitelemiştir. Hikâyede geçen namazı savsaklama davranışı ise Süleymân peygamberin Kur’ân’da bildirilen niteliklerine uymamaktadır. Çünkü Kur’ân’da bize tanıtılan Süleymân peygamber –her ne kadar ikindi namazı ile yükümlü olduğunu sanmasak da– yükümlü olduğu namazı savsaklamaz.

Âyetteki ifadeye göre Süleymân peygamber, Hemen geri getirin bana onları! demiştir. Çevresindeki insanların, güneşi geri getirmeleri imkânsız olduğuna göre, acaba Süleymân peygamber bu emri kime vermiştir? Güneşi geri getirebilmek sadece Rabbimizin kudretinde olduğuna göre, bunu istediği iddia edilen Süleymân’ın (a.s) bu isteğini doğrudan Allah’a yöneltmesi, bunu da bir emir şeklinde değil, “Rabbim güneşi geri gönder!” diye dua şeklinde belirtmesi gerekir. Onun bir emir üslûbuyla Allah’a karşı böyle bir küstahlık yapması ise asla düşünülemez.

Âyetteki zamirin güneşi işaret ettiğini söyleyen uydurmacıları boşlukta bırakan bir diğer nokta da, Süleymân peygamberin emir verdiği muhatapların çoğul olmasıdır. Eğer Süleymân peygamber Allah’a hitap etse idi, ifadenin tekil olması gerekirdi.

Âyetlere göre Süleymân peygamberin isteği yerine gelmiştir. Safsatacıların iddia ettiği gibi, eğer Süleymân peygamber güneşin geri getirilmesini istemiş olsa ve bu isteğine uygun olarak güneş de gerçekten geri gelseydi, bu olay dünyanın her tarafından görülür ve sadece bu safsatacıların kitaplarında değil, pek çok tarihî belgede de yer almış olurdu.

Bu uydurmacılar, Süleymân peygamberin atları okşamasını da çarpıtıp atların ayaklarını ve boyunlarını kılıçla vurduğunu söylemişlerdir. Güya bu atlar Süleymân peygamberin ikindi namazını geçirmesine sebep olmuşlar, o da atları suçlu bularak onları cezalandırmıştır. Hâlbuki Süleymân peygamberin atları okşamasının anlamı, tekrar kavuştuğu atlardan [yeni baştan kurduğu nitelikli ordudan] duyduğu mutluluğu ifade etmek, onların düşmanı savuşturmada en önemli, en değerli vasıtalar olduğunu göstermektir.

Âyetteki sözcüklerin hiç birinden, güneşle veya atlarla ilgili hikâyeleri doğrulayan tek bir anlam çıkmamasına rağmen, bu konudaki uydurmalar ciltlere sığmayacak kadar çoktur. Ancak daha fazla ayrıntıya girmeyi gereksiz görüyor, bu safsataların Kur’ân ile uyumsuzluklarının gösterilmesine harcanacak çabayı, âyetlerin daha iyi anlaşılması için harcamanın daha yararlı olacağına inanıyoruz.

34-35. And olsun ki Biz Süleymân’ı da fitneye düşürmüştük [çeşitli badirelerden geçirerek saflaştırmıştık, olgunlaştırmıştık]. Ve tahtının üzerine bir ceset bırakmıştık. Sonra o, döndü, “Ey Rabbim! Beni koru [maddî ve manevî pislik bulaştırma] ve bana, benden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülk ihsan et! Şüphesiz ki Sen, bol bol ihsan edensin” dedi.

SÜLEYMÂN’IN FİTNELENDİRİLMESİ: Âyetteki, And olsun ki Biz Süleymân’ı da fitneye düşürmüştük [çeşitli badirelerden geçirerek saflaştırmıştık, olgunlaştırmıştık] ifadesinden, Süleymân peygamberin de tıpkı babası Dâvûd peygamber gibi, bir takım eğitici süreçlerden geçirilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bize göre o’nun düşürüldüğü fitnenin bir bölümü, babası Dâvûd peygamberden yönetimi devralmadan önceki dönemde yaşamış olduğu acılardır. Yoksa, âyetleri yanlış yorumlamaları sonucu, Kur’ân’da bildirilenin dışına çıkarak karanlığa taş atanların uydurdukları olaylar değildir. Çünkü Süleymân’ın (a.s) fitnesi hakkında Kur’ân’da ayrıntı verilmemiştir.

TAHTIN ÜSTÜNDEKİ CESET: Âyetteki, Ve tahtının üzerine bir ceset bırakmıştık ifadesi, fitnelendirmeden bahseden cümlenin devamı değildir. Bu, Süleymân peygamberin tahtının üzerine bir ceset bırakılmasıyla ve o’nun da bu cesedi bulmasıyla fitnelendirilmediği anlamına gelmektedir. Süleymân (a.s) bu şekilde imtihan edilmemiştir. Tahtın üzerine ceset bırakıldığını bildiren cümle, o’nun fitneye düşürüldüğünü bildiren cümleden ayrı bir cümledir. Eğer aksi olsa idi, cümlenin başında takip ve tertip anlamı ifade eden  ف[fe] bağlacının olması gerekirdi. Oysa orijinal metinde âyetin başında و [vav] bağlacı bulunmaktadır.

Süleymân peygamberin tahtının üzerine bir ceset bırakılması, bize göre kinâye yollu bir anlatımdır. Süleymân peygamberin bir dönem iktidarda işe yarar işler yapmadığından kinâye olabilir. Nitekim toplumda işe yaramayan kişilere Arapça’da, الميّت المتحرّك [meyyit-i müteharrik=hareketli ölü] denmektedir. Muhtemelen Süleymân peygamber bir dönem için elinde olarak veya olmayarak pasifleşmiş, çok zayıf düşmüştür, iktidarda olmasına rağmen muktedir değildir, âdeta yaşayan bir ölü durumuna düşmüştür.

Süleymân peygamberin neden böyle kötü bir dönem yaşamış olabileceğine dair birden fazla gerekçe göstermek mümkündür: Sebep, belki Süleymân peygamberin liyakatsiz yardımcılar ve danışmanlar edinmesidir, belki de Bakara/102′de bildirildiği gibi kötü düşünceli insanların yaptıkları “o kâfir oldu, o’na itaat edilmez” cinsinden olumsuz propagandalardır. Ya da Sebe/14′den anlaşılacağı gibi, kendisinden sonra devletinin yıkılışına seyirci kalan dirâyetsiz oğludur.

SÜLEYMÂN’IN DÖNÜŞÜ: 35. âyetten anlaşılıyor ki, muktedir olamadığı iktidarının kötüye gidişini fark eden Süleymân peygamber, aklını başını alıp işlere azîmle sarılmaya karar vermiş ve bu aşamada Yüce Allah’a dua etmiştir: Ey Rabbim! Beni koru [maddî ve manevî pislik bulaştırma] ve bana, benden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülk ihsan et! Şüphesiz ki Sen, bol bol ihsan edensin.

MÜLK: الملك [mülk] sözcüğü, “kudret” demek olup burada varlık ve zenginlik anlamında değil, “devlet”, “iktidar” anlamındadır.[53] Nitekim, “Adalet mülkün temelidir” özdeyişindeki mülk sözcüğü de buradaki gibi “devlet” veya “yönetim” anlamına gelir. Çünkü adalet her devletin temelidir; adaletin olmadığı devletler [yönetimler] temelsiz oldukları için yıkılmaya, yok olmaya mahkûmdurlar.

36-40.Bunun üzerine Biz de, o’nun emriyle istediği yere yumuşacık akıp giden rüzgârı, şeytânları; tüm dalgıç ve yapı ustalarını ve zincirlere bağlanmış olan diğerlerini o’nun emrine verdik. İşte bu, Bizim hesaba gelmez ihsanımızdır. Artık sen dilersen başkalarına ver veya vermeyip tut. Şüphesiz ki o’nun için nezdimizde bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri vardır.

36. âyetin başında bulunan ve bizim “bunun üzerine” diye çevirdiğimiz  ف[fe] takip edatı, Süleymân peygambere verilen nimetlerin sayıldığı cümleyi, 35. âyetteki Süleymân peygamberin duasının yer aldığı cümleye bağlamaktadır. Buradan anlaşıldığına göre, Yüce Allah Süleymân peygamberin duasına cevap vermiş ve o’nun mülkünü [devletini, yönetimini] ticarî, iktisadî ve siyasî yönlerden çok güçlendirmiştir.

RÜZGÂRIN SÜLEYMÂN’IN HİZMETİNDE OLUŞU: Rüzgârın Süleymân peygamberin emrinde olması, o’nun rüzgârı binit olarak kullanması veya ordusunu bir yerden bir yere rüzgârla sevk etmesi demek değildir. Rüzgârın o’nun emrinde olması, rüzgâr marifetiyle hızla hareket edebilen yelkenli gemilere sahip olması ve bu gemilerle deniz aşırı ülkelere gidebiliyor olmasıdır. Nitekim Ana Britannica ansiklopedisi de, Süleymân peygamberin denizcilikte ulaştığı noktayı şu cümlelerle anlatmaktadır:

Hiram ile Hz. Süleymân’ın ortak deniz ticaret filosu, o çağda bilinen denizlerin neredeyse en uç noktasına ulaştı. Düzenli seferlerin bazıları gidiş dönüş üç yıl sürüyordu.[54]

Kitab-ı Mukaddes de Süleymân peygamberin büyük bir deniz ticareti geliştirdiğini ve ticaret filosunun yanı sıra Tarsis adı verilen donanmasının da bu denizlerde etkin olduğunu kaydetmektedir.

Ayrıca Süleymân peygamberin Edon bölgesinde bulunan Akabe’deki maden ocaklarından çıkarılan bakır ve demiri eritmek ve işlemek için Ezion-Geber [Etsyon-Geber]‘de kurduğu fırın, bugünkü arkeolojik araştırmalarla da doğrulanmıştır:

Etsyon-geber’den, hem Ofir’le yapılan ticarette bir liman, hem de büyük ölçekli bir bakır arıtma merkezi olarak yararlanan Hz. Süleymân’ın, bu kenti İ.Ö. 950 dolayında kurduğu hemen hemen kesinlikle bilinmektedir.[55]

Bu konuda Kur’ân şu bilgileri vermektedir:

12.Süleymân için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay olan rüzgârı boyun eğdirdik; ve Biz erimiş bakır madenini o’na sel gibi akıttık. Ve eli altında Rabbinin izniyle/ bilgisiyle iş görmekte olan yabancı kişileri boyun eğdirdik. Ve onlardan kim Bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından tattırdık.

13.Onlar, Süleymân’a özel karargâhlar, heykeller/ resimler ve havuzlar gibi çanaklar ve sâbit kazanlardan her ne isterse yaparlar. –Ey Dâvûd ailesi! Nimetlerin karşılığını ödemek için çalışın! Ama kullarım içinde, verilen nimetlerin karşılığını ödeyen de çok azdır!–

                  (Sebe/12-13)

Süleymân peygamberin sahip olduğu güçler ve o’nun zenginliği, Kitab-ı Mukaddes’in I. Krallar, 10. Bab. Ayrıca II. Tarihler, 1 ve 9. Bab’da ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

SÜLEYMÂN PEYGAMBERİN EMRİNDEKİ ŞEYTÂNLAR/CİNNLER: Süleymân peygamberle ilgili bu âyetlerdeki gerçek ve ibret verici bilgiler, bazı kimseler tarafından yine saptırılmış ve birçok asılsız, gerçek dışı hikâye ortaya çıkmıştır. Süleymân peygamberin emrindeki şeytânlar konusunda düzülen efsanelerin tümü, âyetteki şeytânlar ifadesinin, Kur’ân’daki tanımı dışında, halk kültürüne yerleşmiş hayalî yaratıklar olarak kabulüne dayanmaktadır. Oysa Kur’ân’daki şeytân ile halk kültüründeki “şeytân” arasında hiçbir alâka bulunmamaktadır.

Hatırlanacak olursa, Tekvîr ve Nâs sûrelerinin tahlili yapılırken “şeytân” konusuna da değinilmiş ve okuyucu bir miktar bilgilendirilmişti. Orada yapılan açıklamalarda şeytân‘ın sözlük anlamının kısaca, “hakktan uzak olan” demek olduğu; bir kavram olarak şeytân‘ın ise “hakka ve akla aykırı hareket eden her türlü kişi, güç ve kurumun ortak ve karakteristik adı” olduğu belirtilmişti. Süleymân peygamber kıssasında sözü edilen şeytânlar da, bu tip şeytânlardır. Yani, Süleymân peygamber hakkında sürekli gerçek dışı sözler söyleyip iftiralar yayan ve o’nun aleyhinde plânlar kuran kişilerdir.

Bu durumun iyi anlaşılabilmesi için, konuyu anlatan Kur’ân âyetlerini topluca sunuyoruz:

36-38.Bunun üzerine Biz de, o’nun emriyle istediği yere yumuşacık akıp giden rüzgârı, şeytânları; tüm dalgıç ve yapı ustalarını ve zincirlere bağlanmış olan diğerlerini o’nun emrine verdik.

      (Sâd/36-38)

17.Ve yerli ve yabancılardan ve kuşlardan oluşturulmuş orduları Süleymân için bir araya getirildi. –Sonra onlar düzenli olarak sevk edilirler.–

18.Sonunda Karınca Vadisi’ne geldikleri zaman, bir karınca: “Ey karıncalar! Evlerinize girin, Süleymân ve orduları bilinçsizce sizi kırıp geçirmesin!” dedi.

19.Sonra da Süleymân, dişi karıncanın sözünden/kararından dolayı gülerek tebessüm etti. Ve “Rabbim! Bana, anne-babama lütfettiğin nimetinin karşılığını ödememi, hoşnut olacağın sâlihi işlememi gönlüme getir ve rahmetinle beni sâlih kullarının içine kat” dedi.

               (Neml/17-19)

12.Süleymân için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay olan rüzgârı boyun eğdirdik; ve Biz erimiş bakır madenini o’na sel gibi akıttık. Ve eli altında Rabbinin izniyle/ bilgisiyle iş görmekte olan yabancı kişileri boyun eğdirdik. Ve onlardan kim Bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından tattırdık.

13.Onlar, Süleymân’a özel karargâhlar, heykeller/ resimler ve havuzlar gibi çanaklar ve sâbit kazanlardan her ne isterse yaparlar. –Ey Dâvûd ailesi! Nimetlerin karşılığını ödemek için çalışın! Ama kullarım içinde, verilen nimetlerin karşılığını ödeyen de çok azdır!–

(Sebe/12-13)

82.Ve şeytanlardan, kendisi için dalgıçlık eden ve bundan daha düşük iş yapan şeytanları da boyun eğdirdik. Ve Biz onlar için koruyucular idik.

(Enbiyâ/82)

102.Ve kendilerine Kitap verilenler, Süleymân mülküne dair şeytânların okuyup durdukları şeylere uydular. Hâlbuki küfretmemişti; Süleymân Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmemişti, ama o şeytanlar küfretmişti; bilerek reddetmişlerdi; insanlara sihri ve Bâbil’de iki peygambere/ iki krala; Hârût ve Mârût’a indirileni öğretiyorlardı. Hâlbuki Hârût ve Mârût, “Biz saflaşmanız için bir ateşten malzemeyiz, sakın küfretme; gerçeği bilerek reddetme!” demedikçe hiç kimseye hiçbir şey öğretmezlerdi. Sonra herkes, o ikisinden erkekle eşinin arasını açan şeyleri öğreniyorlardı. –Ne var ki onlar onunla Allah’ın bilgisi olmadan hiç kimseye zarar veremezler.– Herkes, kendilerine zarar vereni, yarar vermeyeni öğreniyorlardı. Andolsun ki onu satın alanın âhirette hiçbir nasibi olmayacağını da kesinlikle biliyorlardı. Ve o, benliklerini karşılığında sattıkları o şey, ne çirkin bir şeydi! Keşke biliyor olsalardı!

       (Bakara/102)

Yukarıdaki âyetlere dikkat edilirse, Süleymân peygamberin emri altında olan kişiler için bazı âyetlerde (Neml/17 ve Sebe/12) cinn, bazı âyetlerde de (Sâd/37, Enbiyâ/82 ve Bakara/102) şeytân sözcüğü kullanılmıştır. Yani, bu âyetlerde cinn ve şeytân olarak nitelenenler, aslında aynı kişilerdir. Demek oluyor ki, Süleymân peygamberin emrinde bulunan cinnler, “hakka ve akla aykırı hareket eden” kişiler olmaları nedeniyle, –tıpkı Mekkeli müşriklerin ve Medineli münâfıkların bazılarının nitelendirildiği gibi– şeytân diye nitelendirilmişlerdir. (“Kur’ân’da Şeytân” başlıklı çalışmamız bu sûrenin sonundadır.)

BUNLARIN KİMLİĞİ: Yukarıdaki âyetlerde, Süleymân peygamberin emrinde çalışan ve o’na zoraki hizmet eden şeytân nitelikli cinnler hakkında, sadece hünerli zanaatkâr kimseler oldukları şeklinde bir bilgi verilmiş, ama nereden geldikleri ve fizikî yapıları hakkında herhangi bir ayrıntı verilmemiştir.

Cinn olarak nitelenen bu varlıkların kimler olduğu konusunda doğru bir tahlil yapılabilmesi için öncelikle “dinler tarihi” bilgisine ihtiyaç vardır. Babası Dâvûd peygamberden sonra o’nun mirasçısı olarak ülkesinin hükümdarı olan Süleymân peygamber, Ya‘kûb peygamberin soyundan gelen bir Benî İsrâîl peygamberidir. Bu nedenle hem Müslümanların hem de Ehl-i Kitab’ın [Yahudi ve Hıristiyanların] inandığı ve değer verdiği bir kişidir. Süleymân peygamber ile ilgili haberler Ehl-i Kitap’ta da mevcuttur. Eldeki Tevrât’ın muharref [bozulmuş] olması sebebiyle dinî bir kaynak olarak dikkate alınması mümkün değilse de, tarihî bir kaynak olarak ele alınmasında hiçbir sakınca yoktur. Çünkü yazılı dinî metinler de tarihin temel kaynakları arasındadır.

Nitekim Ana Britannica ansiklopedisi de, Süleymân peygamberle ilgili olarak verdiği bilgilerin kaynağını Eski Ahit olarak göstermiştir:

Hz. Süleymân’ın yaşamı ile ilgili bilgilerin hemen tümü Eski Ahit’ten kaynaklanır.[56]

Dolayısıyla bu konunun, eldeki Kitab-ı Mukaddes’ten de incelenmesinde yarar vardır.

Bu konu Tevrât’ın I. Krallar ve II. Tarihler bölümlerinde ayrıntılı olarak yer almaktadır.

Buralardan anlaşılacağı üzere, Kitab-ı Mukaddes, Süleymân peygamberin hizmetinde olan kişilerin, babası Dâvûd peygamberin hünerli zanaatkâr adamları ile onlara usta başılık yapan Sur kralının gönderdiği Huram Baba ve emrindeki hünerli kişiler, zanaatkârlar olduğunu kaydetmektedir. Süleymân peygamberin emrindeki şeytân nitelikli cinnlerin hünerli zanaatkârlar olduğunu bildiren Kur’ân âyetleri ile, bir tarihî kaynak olarak değerlendirdiğimiz Tevrât’ın bilgileri bu konuda aynıdır. Zaten Kur’ân’ın bu âyetlerini duyan Ehl-i Kitap da, bu anlatıma itiraz etmemiştir. Bütün bunlar, Süleymân’a hizmet eden cinnleri, halk kültüründeki hayalî cinler olarak açıklayanların hiçbir kaynak ve dayanaklarının olmadığını göstermektedir.

Süleymân peygamber hakkında yalan ve iftira kampanyaları düzenleyen, o’ndan kurtulmak ve iktidarını devirmek için ellerinden gelen her şeyi yapan şeytân nitelikli cinnler, bu hünerli ama zoraki çalışan zanaatkârlardır.

Süleymân peygamber, bu durumun bilincinde olarak onlardan zoraki de olsa yararlanmayı sonuna kadar sürdürmüştür:

Ama kullarım içinde, verilen nimetlerin karşılığını ödeyen de çok azdır!–

14.Ne zaman ki Biz o’nun ölümünü gerçekleştirdik; o’nun ölümüne, onlara değneğini yiyen yeryüzü canlısından başka hiçbir şey delâlet etmedi. Onun öldüğünü anlamalarına, onlara sadece değneğini yiyen yer canlısı/kurt sebep oldu. Ne zaman ki yüz üstü yere düştü, ortaya çıktı ki: “O yabancılar Süleymân’ın bilmedikleri ölümünü bilmiş olsalardı, o alçaltıcı azap; hasret, gurbet esaret, ağır işler, zincire vurulmuşluk içinde kalmazlardı.”

         (Sebe/14)

38. âyette geçen zincire vurulmuş ifadesi, onların bildiğimiz zincirlere bağlandığı anlamına gelmez. Bu ifade, onların kontrol altında tutulduklarından kinâyedir.

Bunun üzerine Biz de, o’nun emriyle istediği yere yumuşacık akıp giden rüzgârı, şeytânları; tüm dalgıç ve yapı ustalarını ve zincirlere bağlanmış olan diğerlerini o’nun emrine verdik.

Yukarıdaki âyet grubundaki altı çizili ifadeler, Süleymân peygamberin sözü edilen nimetlere, Allah’ın bahşetmesi ile ulaştığını belirtmektedir. Allah’ın Süleymân peygambere böyle güzel ihsanlarda bulunması, hayatının bu nimetlere sahip olmadan önceki dönemde o’nun, evvâb [Allah'a dönen, Allah'a gönülden bağlı olan] olması sebebiyledir.

İşte bu, Bizim hesaba gelmez ihsanımızdır. Artık sen dilersen başkalarına ver veya vermeyip tut.

Yani, sana sayısız nimetler bağışladık. Artık dilersen ikram et; dilediğine ver, bağışla, ihsan et; dilersen de tut; dilediğinden men et. Sana hesap sorulmayacaktır.

Burada Süleymân peygambere verilen mülk ve diğer lütuflar anlatılmasına rağmen İslâm düşmanları bu âyeti kullanarak çok çirkin rivâyetler uydurmuş ve bunu da maalesef Peygamberimizin adını kullanarak yapmışlardır:

Yüce Allah’ın, İşte bu Bizim … bağışımızdır buyruğunda, Süleymân’a verilen cima gücüne işaret edilmektedir. Onun 300 hanımı, 700 câriyesi vardı. Sırtında yüz erkeğin suyu vardı.[57]

Buna benzer rivâyetlerde, âyetteki Artık sen dilersen başkalarına ver veya vermeyip tutifadesinin anlamı maalesef “belden aşağı”ya çekilmiş ve âyete “ister menini akıt; o hanımlarla cinsel ilişkide bulun, ister bulunma, serbestsin” açıklaması getirilmiştir.

Şüphesiz ki o’nun için nezdimizde bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri vardır.

Bundan önceki âyetlerde Süleymân peygambere dünyada verdiği nimetlerden bahseden Rabbimiz, bu cümle ile de o’nun âhiretteki durumunu açıklamış ve nimetler içinde olacağını bildirmiştir.

41.Kulumuz Eyyûb’u da hatırla! Bir zaman o, Rabbine seslenmişti: “Şeytân bana acı ve dert, tasa sıkıntı dokundurdu.”

–“42.Hemen, hızlıca, yaya olarak oradan uzaklaş! İşte yıkanılacak bir yer, soğuk içecek!”–

43.Ve Biz o’na, ailesini ve onlarla birlikte olanların bir mislini daha tarafımızdan bir rahmet ve kavrama yeteneği olanlar için bir ibret olarak bahşettik.

44.Ve eline bir tutam ot mesabesinde ki sermayeni/baharatçılık için nane, fesleğen demeti al, onunla hemen, rızık aramak için sefere çık ve kararsız olma, doğrudan sapma, günah işleme.” Gerçekten Biz o’nu sabırlı biri olarak bulduk. O, ne güzel kuldu! Şüphesiz o, Rabbine çokça dönendir.

Eyyûb kıssası, bu sûredeki kıssaların üçüncüsüdür. Âyetlerden anlaşıldığına göre, bu kıssalarda adı geçen peygamberlerin üçü de [Dâvûd, Süleymân ve Eyyûb peygamberler] belâlandırılmak, fitnelendirilmek ve saflaştırılmak sûretiyle arı-duru hâle getirilmiştir. Sonunda da hem bu dünyada hem de âhirette büyük nimetlere mazhar olmuşlardır. Bu kıssaların maksadı, Peygamberimizin ve aynı zamanda bütün insanlığın kıssalardaki olaylardan ve kıssa kahramanlarının özelliklerinden ibret almalarını sağlamaktır. Yüce Allah sanki, “Ey Muhammed! Kavminin beyinsizliğine sabret! İnsanın kötülük ve sıkıntılara karşı mutlaka sabretmesi gerektiğini anlayabilmen için, işte bu kimselerin durumunu bir düşün!” demek istemiştir.

Tıpkı Dâvûd ve Süleymân peygamberler gibi, Eyyûb peygamber de Peygamberimize örnek gösterilebilecek ölçüde bir şahsiyettir. Ne var ki, Eyyûb peygamberin tarihî kimliği ile ilgili henüz sağlam bir bilgi elde edilememiştir. Tarihçi Vâkıdî, künyesi Ebû Abdullah olan Eyyûb peygamberin kimine göre el Besniyye [Şam ile Ezriat arasında bir yer]‘de yaşamış bir “Rûm” olduğunu yazmaktadır. Kurtubî’de yer alan bir nakle göre ise Ya‘kûb peygamber döneminde yaşamıştır ve Ya‘kûb’un oğlu Yûsuf’un oğlu İfraim kızı Rahme ile evlenmiştir. Kimine göre ise annesi Lût’un kızı, hanımı ise Ya‘kûb’un kızı Leyla’dır.

Eyyûb peygamberin kıssası da maalesef Dâvûd ve Süleymân peygamberlerin kıssaları gibi çarpıtılmış ve pek çok asılsız rivâyetle dejenere edilerek ahlâkî özü karanlıkta bırakılmıştır. Eyyûb peygamberin yaşadığı iddia edilen olaylar uzun uzadıya Kitab-ı Mukaddes’te de yer aldığından, Kur’ân’ın indiği dönemde Eyyûb (a.s) zaten efsaneleşmiş bir durumda idi.

Kur’ân’da Eyyûb peygamber hakkında da fazla ayrıntı verilmemiştir. Kur’ân’ın o’nunla ilgili ifadeleri, daha çok halk arasında yaygınlaşmış bulunan yanlışları düzeltmeye yöneliktir. Bu nedenle, konunun iyi anlaşılması için önce Eyyûb peygamberin ne olmadığının bilinmesi gerektiği kanısındayız.

Bu görüş doğrultusunda önce kıssanın çarpıtılmış halini takdim ediyoruz:

EYYÛB KISSASI

Rivâyet olunduğuna göre İblis’in yedinci kat semâda bir makamı vardı., Rabbine bir soru sorarak, “Kulların arasında, beni kendisine musallat etmen durumunda, benden kaçınacak ve bana yaklaşmayacak kimseler var mıdır?” der. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk da, “Evet, kulum Eyyûb!” cevabını verir. Derken şeytân, Eyyûb’a (a.s) vesvese vermeye başlar. Eyyûb (a.s) ise, İblis’i bizzat görür ama ona iltifat etmez.

Bunun üzerine İblis, “Yâ Rabbi! O benden kaçınıp bana iltifat etmedi; beni, o’nun malına musallat et” dedi. Ve Eyyûb’a (a.s) gelerek, “Malından, şunlar şunlar yok oldu gitti” dedi. Bunun üzerine Eyyûb (a.s), “Allah verdi; Allah aldı” dedi ve Allah’a hamd ü senada bulundu.

Derken, şeytân, “Yâ Rabbi! Eyyûb, malına da aldırış etmedi. Beni o’nun çocuklarına musallat et” dedi. Ve, gelerek, Eyyûb’un (a.s) evini yıktı. Bunun üzerine de, Eyyûb’un (a.s) çocuklarının tamamı öldü. Peşinden de gelerek, durumu Eyyûb’a (a.s) bildirdi, ama o, buna da aldırmadı.

Derken şeytân, “Yâ Rabbi! O malına ve çocuklarına aldırış etmedi. Beni, o’nun bedenine musallat kıl” dedi. Cenâb-ı Hakk da buna müsaade etti. O da, Eyyûb’un (a.s) derisine üfledi, bunun üzerine Eyyûb’da (a.s) şiddetli hastalıklar ve yoğun acılar meydana geldi. Eyyûb (a.s), bu belâ ve sıkıntı içinde yıllarca kaldı. Ve, o şehir halkının kendisinden tiksineceği bir hâle geldi.

Bunun üzerine, tenhâ bir yere götürüldü ve artık kendisine hiç kimse de yaklaşmadı. Derken şeytân, Eyyûb’un (a.s) hanımına gelerek, “Şâyet kocan, benden yardım isterse, o’nu bu sıkıntıdan kurtarırım” dedi. Hanımı bu hususu kocasına anlatınca, Eyyûb (a.s), Allah’ın kendisine sıhhat ve âfiyet vermesi hâlinde, hanımına yüz değnek vuracağına yemin etti. İşte o zaman Eyyûb (a.s), Gerçekten, şeytân beni, yorgunluğa ve azaba uğrattı dedi. Bunun üzerine Allah, duasına icabet ederek, o’na, Ayağınla vur diye vahyetti. Bunun üzerine Allah, o’nun ayağının altından soğuk ve güzel bir su fışkırttı. Derken, Eyyûb (a.s) o suyla yıkandı. Bunun üzerine Allah Teâlâ da, o’nun içindeki ve dışındaki bütün hastalıkları o’ndan giderdi; ailesini ve malını o’na yeniden verdi.[58]

ŞEYTÂN EYYÛB PEYGAMBERİ NASIL ETKİLEMİŞ?

1) Onun hastalığı, son derece acı veren bir hastalık idi. Bu hastalığın zamanı uzayıp insanlar o’ndan tiksinip, o’na yaklaşmaktan iğrenip, mal namına hiçbir şeyi kalmayıp; hanımı insanlara hizmet etmek sûretiyle o’nun için bir miktar azık elde edip, insanların o’ndan nefret ve iğrenmesi de, hanımını kendi yanına girmekten ve kendilerine hizmetten men edecek dereceye ulaşıp, bu arada şeytân da, kendisine, içinde bulunduğu önceki nimetlerle şimdi içinde bulunduğu sıkıntıları hatırlatıp, Eyyûb (a.s) da, bu vesveseleri def etme çabasına düşüp ve bu vesveseler o’nun kalbinde gittikçe kuvvet kazanınca, Eyyûb (a.s) korktu ve Allah’a yalvarıp yakararak, Gerçekten şeytân beni, yorgunluğa ve azaba uğrattı demiştir. Çünkü, bu tür düşünceler her ne zaman ileri safhaya varırsa, onun bunlardan ötürü kalbinin elemi de o nisbette artardı.

2) Eyyûb’un (a.s) hastalığının süresi uzayınca, şeytân o’na geldi, o’nu, Rabbi konusunda ümitsizliğe düşürmeye çalıştı ve sabırsızlanmayı o’na süslemeye başladı. İşte bu sebeple de, Eyyûb (a.s), kalbinde, ümitsizliğe düşme vehminin kuvvet kazanacağından endişelendi de, bunun üzerine Allah’a yalvararak, Gerçekten, şeytân beni, yorgunluğa ve azaba uğrattı dedi.

3) Denildiğine göre şeytân, Hz. Eyyûb’un (a.s) hanımına, “Şâyet kocan bana itaat eder, benim sözümü dinlerse, o’ndaki bu âfetleri gideririm” deyip, hanımı da bunu o’na anlatınca, şeytânın, dinine şaşacağı hususunu zann-ı galible anladı ve bu husus kendisine son derece ağır geldi de Allah’a yalvarıp yakararak, Gerçekten şeytân beni, yorgunluğa ve azaba uğratti dedi.

4) Rivâyet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: Eyyûb (a.s), on sekiz yıl, bu belâ içinde kaldı. Öyle ki, iki kişi hariç, yakını ve uzağı, herkes o’nu terk etti. Daha sonra da, bu iki kişiden biri diğerine, “And olsun ki, Eyyûb (a.s), bu âlemde, hiç kimsenin işlemediği bir günah işlemiştir. Şâyet o böylesi bir günah işlemeseydi, bu tür sıkıntılara düşmezdi” dedi. Ve onlar bunu, Eyyûb’a (a.s) açtılar. Bunun üzerine Eyyûb (a.s), “Sizin ne dediğinizi bilmem, ama şu var ki, Allah Teâlâ, benim münâkaşa eden ve bu arada Allah’ı zikreden iki kişiye uğrayıp, evime döndüğümde, onların, hakk olan şeyler dışında Allah’ı anmalarını kerih gördüğümden dolayı onlardan nefret etmiş olduğumu bilir” dedi.

5) Denildiğine göre, Eyyûb’un (a.s) hanımı, insanların yanında çalışıyor, onlardan azık miktarı kadar ücret alıyor ve azığı da Eyyûb’a (a.s) getiriyordu. Derken, insanlar, onu artık hiçbir zaman çalıştırmayacakları hususunda anlaştılar. Bunun üzerine kadınlardan birisi, kendisine bir miktar azık vermek mukabilinde, iki örüğünden birisini kesmesini istedi. O da, bunu yaptı. Daha sonra, ikinci günde de aynı şeyi yaptı. Derken kendisinin hiçbir örüğü kalmadı. Eyyûb (a.s) yatağında yan dönmek istediğinde, o örüklere tutunurdu. Eyyûb (a.s) örükleri bulamayınca, kalbine, kendisine eziyet veren düşünceler yerleşti, gitgide kederi arttı da, işte bunun üzerine, Gerçekten, şeytân beni yorgunluğa ve azaba uğrattı dedi.

6) Eyyûb (a.s), zaman zaman, “Yâ Rabbî! Andolsun ki, üzerimde, iki şeyin birleştiğini biliyorum. Sen bana, o malı verdiğinde, ben, muhtaçlar için dayanak, yolcular için yardımcı, yetimler için de baba oldum” dedi. Bunun üzerine, bir buluttan, “Ey Eyyûb! Bu muvaffakiyet kimden?” diye kendisine nida edildi de, bunun üzerine Eyyûb (a.s), yerden toprak aldı, başına saçarak, “Senden yâ Rabbî!” dedi.

Daha sonra da, kalbine gelen ilk düşüncenin yeniden geleceğinden endişelenerek ve bundan korkarak, Gerçekten, şeytân beni, yorgunluğa ve azaba uğrattı dedi. Alimler, daha değişik görüşler de ileri sürmüştür. Allah, durumun iç yüzünü en iyi bilendir.[59]

Şeytân bu dar günlerinde Hz. Eyyûb’a vefakâr kalan bir avuç dostları –ki bu dostlarından biri de eşiydi– aracılığıyla bir takım kötü telkinlerde bulundu. “Eğer yüce Allah Hz. Eyyûb’u sevseydi, o’nun başına bunca belayı yağdırmazdı” şeklindeki sözler ile şüphe yaymaya çalıştı. Hz. Eyyûb’un dostları da bu sözleri o’nunla konuşuyorlardı. Bu ise Hz. Eyyûb’u uğradığı sıkıntı ve belalardan daha fazla üzüyor, rahatsız ediyordu.

Bu şeytânî telkinlerden bazılarını eşi kendisiyle konuşurken dile getirince Hz. Eyyûb, eğer Allah’ın izniyle sağlığına kavuşursa bu eşine –bir söylentiye göre sayısı yüz diye bilinen– belli sayıda dayak atacağına yemin etti.

Bu sırada Hz. Eyyûb şeytânın eziyetlerine ve dostlarını kandırarak onları etkisi altına alışına karşı uğradığı sıkıntıları Rabbine şikâyet etti.[60]

Kitab-ı Mukaddes’te Eyûb bölümü vardır. Dileyenlerin efsaneleri oradan okuması önerilir.

EYYÛB KISSASIYLA İLGİLİ ÂYETLERİN TAHLİLİ:

41.  Kulumuz Eyyûb’u da hatırla! Bir zaman o, Rabbine seslenmişti: “Meşakkat ve acı ile bana şeytân dokundu” [şeytân bana acı ve meşakkat dokundurdu].

نصب [nusb] sözcüğü, “meşakkat, bedende zahmet” ve  عذاب[azâb] sözcüğü de, “acı, mal ve evlât acısı” demektir.[61]

Dâvûd ve Süleymân peygamberler gibi fitnelerden, belâlardan geçirilmiş ve böylece saflaştırılarak arı-duru hâle getirilmiş olan Eyyûb peygamber, âyetten anlaşıldığına görenusb ve azâb ile fitnelendirilmiştir. Nusb ve azâb sözcüklerinin anlamları, bu fitnelenmenin [sınanmanın] Eyyûb’un (a.s) bütün malını, ailesini ve sağlığını aynı dönemde yitirmesi şeklinde olduğunu göstermektedir. Fakat o, bütün bunlara rağmen Rabbi ile bağını gevşetmemiş, Rabbine olan güveninden hiç bir şey kaybetmemiş ve hep sabırlı olmuştur.

EYYÛB PEYGAMBERE MUSALLAT OLAN ŞEYTÂN: Kur’ân’da, şeytân‘ın her türlü kötülüğün sembolü olarak tanıtıldığı ve her kötü kişi ve güce şeytân dendiği unutulmamalıdır. Fakat ne yazık ki, şeytân, genellikle halk kültüründeki o malûm yaratık olarak algılanmakta ve âyette bildirilen işkencelerin de Eyyûb peygambere o şeytân tarafından yapıldığı kabul edilmektedir. Hâlbuki Kur’ân’da birçok yerde şeytânın insan üzerinde zorlayıcı bir gücünün bulunmadığı bildirilmiştir. Bu açık Kur’ân bildirisine rağmen, insanların pek çoğu, ölümün, hayatın, sağlık ve hastalığın şeytân tarafından meydana getirildiğini kabul etmekte, ama böyle bir kabulün bu konularda Allah’ı devre dışı bırakmak anlamına geldiğini hiç düşünmemektedirler. Düşünülmeyen bir diğer şey ise, zannedilen güçlere sahip olan şeytânın, bu güçlerini kullanarak neden peygamberleri saf dışı bırakamadığı veya neden Allah rızası için mücadele edenleri yoldan çıkaramadığıdır.

Biz, yukarıda Süleymân peygamberin kıssasında değindiğimiz “şeytân” anlayışıyla, Eyyûb peygamberi bu durumlara getirenin ya yakın çevresinden biri (özellikle de iş ortağı), ya da Eyyûb peygamberin kendi şeytânı (yani, İblis) olduğu kanaatindeyiz. Bu kabule göre, Eyyûb peygamberin başına bu dertleri bir yakını, iş ortağı veya kendi düşüncesizliği açmıştır. O da uğradığı kayıplar karşısında hırsa kapılarak tekâsür peşinde koşarken, muhtemelen işleri iyice ters dönmüş, iflâs etmiş, elinde avucunda bir şey kalmamıştır. Bu durumun sonucu olarak yakınları çevresinden uzaklaşmış ve kendisi de düştüğü bunalımlar neticesinde fiziksel ve zihinsel hastalıklara yakalanmıştır.

42.“Ayağın ile topukla” [yere vur, mahmuzla, yaya olarak hemen oradan uzaklaş]!

Âyette geçen  ركض[rakz] sözcüğü, “topuklamak [atı mahmuzlamak], kanat çırpmak” anlamına gelir. Sözcük burada mecâzen “acele etmeyi, çabuk gitmeyi” ifade etmektedir.[62] Çünkü atın mahmuzlanması, onu hızlandırmak için yapılan bir harekettir ve kanat çırpmak da bulunulan yerden süratle uzaklaşmayı ifade eder.

Nitekim, konumuz olan âyetten başka Enbiyâ/12-13′de geçen rakz sözcüğü, orada da bu âyetteki gibi “kaçmak, çabucak uzaklaşmak” olarak mecâz anlamıyla yer almış ve genellikle tüm meal ve tefsirciler o âyetlere bu manaları vermişlerdir:

12.Öyle ki onlar azabımızın şiddetini hissettikleri zaman ondan hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı.–13Hızla uzaklaşıp kaçmayın, sorgulanmanız için, içinde şımarıp azdığınız şeylere ve evlerinize dönün.–

        (Enbiyâ/12-13)

Konumuz olan Eyyûb kıssasındaki ürkuz sözcüğünün, “ayağını yere vur” anlamına alınması sûretiyle, Allah’ın emriyle ayağını yere vurduğunda oradan su fışkırdığı ve Eyyûb peygamberin o sudan içtikten ve banyo yaptıktan sonra hastalığının geçtiği, muhtemelen de Eyyûb peygamberin bir cilt hastalığına yakalanmış olduğu yolunda yapılan açıklamalar tamamen mesnetsiz, hayalî yakıştırmalardır. Bunlar, Kitab-ı Mukaddes’te yer alan ve Müslümanların ölçüp tartmadan, sağlama yapmadan kabul ettikleri, Eyyûb peygamberin vücudunun baştan aşağı sivilcelerle dolu olduğu yolundaki ifadelerden kaynaklanmaktadır.

Âyetteki ayağın ile ifadesi, bize göre Eyyûb peygamberin yaya olarak gitmekten başka çaresinin kalmadığını göstermektedir. Çünkü pasajdaki anlatıma göre, Eyyûb peygamber tüm mal varlığını, sağlığını, çevresini ve ailesini kaybetmiş, mahmuzlayacak ne atı ne de devesi kalmıştır. Kanatlanacak imkânı da olmadığı için âyette “ayağın ile” ifadesi yer almıştır.

İşte yıkanılacak bir yer, soğuk içecek!”

Bu ifade genellikle “ayağını yere vurmasıyla yerden bir pınarın fışkırıverdiği ve Eyyûb peygamberin de ondan içtiği ve onunla yıkandığı, sonunda da dertlerinden kurtulduğu” şeklinde yorumlanmıştır. Bize göre ise bu ifade, Eyyûb peygambere istikâmet vermekte, kaçıp gideceği yerlerdeki imkânlara işaret etmektedir. Yani, Eyyûb peygamber bulunduğu, yaşadığı yerden ayrılarak “sulak, bitek ve serin bir bölgeye, yaylaya” gidecek, böylece o’nu sarmış olan sıkıntılardan kurtulup selâmete erecektir.

43.Ve Biz o’na, ailesini ve onlarla birlikte olanların bir mislini daha tarafımızdan bir rahmet ve tüm akıl sahipleri için bir ibret olarak bahşettik.

Bu âyet, Allah’tan gelen belâ ve musibetlere karşı sabırlı olanların nail olacakları nimetlere dikkat çekmekte ve belâlanma sonucunda sabredenlere, kaybettiklerinin kat kat fazlasının ikram edildiğini bildirmektedir.

Bu ikramlar, –sûrenin sonundaki “Fitne” başlıklı yazımızda da belirttiğimiz gibi– Bakara/155-156′da “müjde” olarak nitelendirilmiştir:

155,156.Ve de kesinlikle Biz, korkudan, açlıktan bir şeylerle ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile sizi zayıf düşüreceğiz/ imtihan edeceğiz. Kendilerine bir musibet geldiği zaman, “Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve yalnız O’na döneceğiz” diyen şu sabredenlere de müjdele!

157.İşte onlar; Rablerinden, birtakım destekler ve rahmet kendilerinedir. İşte onlar, kılavuzlandıkları doğru yolu bulanların da ta kendisidir.

   (Bakara/155-157)

43. âyetle ilgili olarak bazı rivâyetlerde, “Allah o’nun önceki çocuklarını diriltti ve onlar kadar daha verdi”[63] şeklinde aşırı abartmalar yapılmıştır. Hâlbuki âyetin açık anlatımında Yüce Allah’ın Eyyûb peygamberin çocuklarını öldürdüğüne ve sonra ölen çocuklarını dirilttiğine dair hiçbir ifade yoktur.

Burada anlatılan olay şudur: Eyyûb peygamber, Allah’tan gelen ve 44. âyette dile getirilen,Hemen oradan uzaklaş, eline bir demet bitki al ve onunla rızık aramak için sulak ve serin yere sefere çık, sakın günah da işleme! emrini alınca gereğini yapmış ve Rabbimiz de o’na hem sağlığını geri vermiş, hem de maddî yönlerden geniş imkânlar bahşetmiştir. Allah’ın bu bağışları sonucu herkes o’nun etrafında kümelenmiş ve Eyyûb peygamberin çevresi eskisine nazaran kat be kat artmıştır.

43. âyet aslında anlam olarak Eyyûb kıssasının son âyetidir. Cümlelerin başında bulunan “atıf vav’ı” [‘ve’ bağlacı] cümleye takip ve sıra anlamı değil, cem anlamı, yani birliktelik anlamı kattığı için, ve eline bir demet ot al ibaresi ile başlayan 44. âyet, çabuk uzaklaşemrinin verildiği 42. âyetin devamıdır.

Buna göre pasajın normal takdiri şöyledir:

Kulumuz Eyyûb’u da hatırla! Bir zaman o, Rabbine nida etmişti: “Meşakkat ve acı ile bana şeytân dokundu” [şeytân bana acı ve meşakkat dokundurdu].

“Ayağın ile topukla [yere vur, mahmuzla, yaya olarak hemen oradan uzaklaş]! İşte yıkanılacak bir yer, soğuk içecek! Ve eline bir tutam bitki al, onunla hemen, rızık aramak için sefere çık ve hânis olma” [kararsız olma, doğrudan sapma, günah işleme]. Gerçekten Biz o’nu sabredici bulduk. O ne güzel kuldu! Şüphesiz o çokça dönendir.

Ve Biz o’na, ailesini ve onlarla birlikte olanların bir mislini daha tarafımızdan bir rahmet ve tüm akıl sahipleri [kavrama yeteneği olanlar] için bir ibret olarak bahşettik.

Bu ve bağlacının bir başka örneği de abdestin emredildiği Mâide/6′da görülmektedir. Abdest alma esnasında, normal olarak önce ellerin sonra yüzün yıkanması söz konusu iken, bu âyette yüzün yıkanması elin yıkanmasından önce zikredilmiştir. Buna rağmen bu âyetten evvelâ yüzün yıkanacağı anlaşılmamış, abdestin tamamlanması için âyette sayılan dört eylemin gerçekleştirilmesi yeterli görülmüştür. Yani âyetten, abdest alımında sıranın önemli olmadığı ve organların tersten yıkanmasında da bir sakınca bulunmadığı anlaşılmıştır. Söz konusu âyete yüklenen bu anlam, cümledeki ve bağlacının cem için olmasından kaynaklanmaktadır.

44. âyetin, anlam olarak 42. âyetin devamı olması ve 43. âyetten önce gelmesi, bu sûredeki kıssaların sunuşlarındaki anlam sıralamasına da uygun düşmektedir. Yüce Allah bu kıssalarda, fitnelendirdiği, sınavdan geçirdiği kullarına, sabrettikleri ve O’nun hükmüne gönülden razı oldukları takdirde çok büyük lütuflarda bulunduğu/bulunacağı mesajını vermektedir. Dolayısıyla, –yukarıda pasajın takdirinde yaptığımız gibi– Eyyûb peygamberin sabredici ve evvâb olduğunu bildiren 44. âyetin, Allah’ın kendisine bağışta bulunduğunu bildiren 43. âyetin önüne alınması, kıssalardaki “önce kulun sabrı, sonra Allah’ın bağışı” sıralamasına daha uygun düşmektedir.

Âyetteki, tarafımızdan bir rahmet ve tüm akıl sahipleri [kavrama yeteneği olanlar] için bir ibret olarak bahşettik ifadesi, Allah’ın verdiği nimetlerin herhangi bir zorunluluktan değil, bir lütuf, bir bağış olarak verildiğini anlatmaktadır.

Yine bu ifadeden anlaşılıyor ki, bu kıssada her akıl sahibi [kavrama yeteneği olan] için bir ibret, bir ders vardır. Akıl sahibi her insan, hangi hâlde olursa olsun, Allah’a isyan etmemeli, O’ndan ümidini kesmemeli ve ümit ettiğini sadece Allah’tan beklemelidir. Çünkü iyilik de, kötülük de sadece Kendisinden başka ilâh olmayan Allah’ın elindedir. O, dilediğini iyi bir durumdan kötü bir duruma düşürür, dilediğini de kötü bir durumdan iyi duruma çıkarır.

44. “Ve eline bir tutam bitki al, onunla hemen rızık aramak için sefere çık ve hânis olma” [kararsız olma, doğrudan sapma]. Gerçekten Biz o’nu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu! Şüphesiz o çokça dönendir.

Eyyûb peygamber ile ilgili gerçekleri kavrayabilmek için bu âyette geçen bazı sözcükleri iyi anlamak zorunludur. Zira bu âyetteki bazı ifadeler, asılsız hikâyelerin üretiminde kullanılmak üzere çarpıtılmıştır.

Bu âyetten; önce, hanımını sopayla dövmek üzere yemin eden Eyyûb peygamberin sopa yerine bir demet otla vurarak bu yeminini yerine getirdiği ve bu yolun da kendisine bizzat Allah tarafından öğretildiği yalanları üretilmiş, daha sonra da bu yalanlardan, adına “Eyyûb ruhsatı” da denilen “hile-i şer’iyye” ortaya çıkarılmıştır.

Âyetin nasıl çarpıtıldığını gözler önüne serebilmek için, Eyyûb peygamberin yemini ve hanımını dövmesi ile ilgili hikâyeyi ve bu gerçek dışı hikâyeden çıkarılan fetvaları okuyucuların dikkatine sunuyoruz:

Bil ki bu söz, daha evvel, Hz. Eyyûb’dan (a.s) bir yeminin sâdır olduğuna delâlet etmektedir. Bir hadiste, o’nun hanımına karşı yemin ettiği bildirilmiştir. Alimler, o’nun, hangi sebepten ötürü hanımına karşı yemin ettiği hususunda ihtilaf etmişlerdir: Bu yeminin, o kadının, Hz. Eyyûb’u (a.s) şeytâna taate meylettirme gayretinden dolayı olduğunu söylemek uzak bir ihtimal olduğu gibi, yine saç örüğünü kesip vermesinden ötürü olduğunu söylemek de akıldan uzaktır. Çünkü yiyecek almaya mecbur olan birisinin böylesi bir harekette bulunması mübahtır. Doğruya en yakın olan, hanımının, Hz. Eyyûb’a (a.s), bazı işlerinde muhalefet etmesinden ötürü bu yeminin olmasıdır. Çünkü o kadın, bazı işlerini görmeye gidiyor, bu yüzden gecikiyordu. Hz. Eyyûb (a.s), iyileştiğinde ona yüz sopa vuracağına dair hasta iken yemin etti. O kadın, o’na çok güzel hizmet ettiği gibi, Cenâb-ı Hakk, Hz. Eyyûb’un (a.s) yeminini, hem kendine hem hanımına kolay olan en basit yolla çözdü. Bu ruhsat, devam etmektedir. Hz. Peygamber’e (s.a.v), bir câriyeyle zina eden sakat, sıska biri getirildi. Hz. Peygamber (s.a.v), “İçinde yüz çöpü bulunan bir hurma salkımı alıp, ona onunla bir kere vurun”buyurdu.[64]

Hz. Eyyûb’un eşine dayak atma yeminine gelince; yüce Allah o’na ve o’nu korumaya çalışan, göğüsledikleri sınamaya sabreden eşine merhametinden dolayı kolay bir çözüm göstermiştir. Hz. Eyyûb’un yemin ederken belirlediği sayıdaki sopaları birleştirerek onların hepsiyle bir kere vurmasını emretmiştir. Böylece Hz. Eyyûb, yemininin gereğini yapmış ve onu çiğnememiş olacaktı.[65]

Rivâyetlere göre, Hz. Eyyûb’un dışında herkes, hatta çocukları bile kendisinden uzaklaşmışlardır. Bu yüzden, “Biz o’na şifa verdiğimizde ailesi o’na döndü. Ondan sonra Biz kendisine eskisinden daha fazla mal ve evlat verdik” denilmiştir.[66]

Bu cümle üzerinde biraz durmak gerekir. Hz. Eyyûb hasta iken, bir miktar sopa vurarak hanımını döveceğine yemin etmiştir. Ancak sağlığına kavuştuğunda, günahsız hanımını dövmek üzere ettiği yeminden pişmanlık duymuştur. Dövmese yemin etmiş olduğu için günaha girecektir, dövse masum ve vefakâr eşine boşuna hakksızlık edecektir. Allah bu sorunu şöyle halletmiştir: “Kaç adet sopa vuracaksan eline o kadar çöp al ve bir demet yap, sonra da o demetle eşine bir kez vur. Böylece hem yeminin yerine gelmiş olur, hem de eşin boş yere eziyet görmez.” Bazı fakihler böyle bir yöntemin sadece Hz. Eyyûb’a mahsus olduğunu söylerlerken, bazıları da, başka kimselerin de bu fırsattan yararlanabileceklerini savunmuşlardır. İlk görüşü İbn-i Asâkir, İbn-i Abbâs’dan, el-Cessas ise Mücâhid’den nakletmişlerdir. İbn-i Mâlik de aynı görüştedir.[67]

Diğer görüş ise İmâm Ebû Hanife, İmâm Yûsuf, İmâm Muhammed, İmâm Züfer ve İmâm Şâfiî tarafından öne sürülmüştür. Onlara göre sözgelimi bir kimse hizmetçisine 10 sopa vurmaya yemin ettiğinde, 10 sopayı birleştirerek ona vursa yemini yerine gelmiş olur. Ancak 10 sopanın hepsinin de hizmetçinin vücuduna değmiş olması gerekir. Nitekim. Hz. Peygamber’den (s.a) rivâyet edilen bir hadisde, o, hasta bir zaniye böyle ceza vermiştir. Çünkü zina eden şahıs o derece hasta idi ki 100 sopaya dayanması mümkün değildi. el-Cessas’ın Sa‘d b. Ubâde’den rivâyet ettiğine göre, “Benî Sa‘d kabilesinden bir şahıs zina etmişti. Ancak o kadar hastaydı ki bu şahıs, bir deri bir kemik kalmıştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) bu zaniye, 100 çöpü olan bir hurma dalıyla bir kez vurulmasını emretmişti. (Ahkâmu’l-Kur’ân, ayrıca bu hadis, Müsned-i Ahmed’de, Ebû Dâvûd, Neseî, İbn-i Mâce, Taberânî, Abdurrezzak’ın kitaplarında ve daha birçok hadis kitabında kayıtlıdır.) Hz. Peygamber (s.a) hasta ve zayıf olan biri üzerinde hadd cezasını bu şekilde tatbik etmiştir. Ayrıca fukaha, bu tür bir ceza için çeşitli şartlar öne sürmüştür. Örneğin her çöpün suçlunun vücuduna dokunması ve ayrıca da eziyet vermesi gibi.[68]

Bazı alimler, bu âyeti hile-i şer’iyyeye delil kabul etmişlerdir. Bunun Allah Teâlâ’nın Hz. Eyyûb’a gösterdiği bir çözüm olduğundan da bir şüphe yoktur. Fakat bu, sorumluluktan [farzdan] kurtulmak için gösterilen bir yol değil, sadece bir kötülükten kaçınmak içindi.[69]

Dolayısıyla İslâm hukukunda bile, ancak kişinin kendisine veya bir başkasına yapacağı zulüm, günah ve kötülüğü bertaraf etmesi şartıyla caizdir. Aksi takdirde haramı helâl kılmak, farzdan kaçınmak ve iyiliği terk etmek için yapılan hile günah üstüne günahtır, hatta son tahlilde küfre bile girebilir insan. Çünkü art niyetle hile yapmaya çalışan bir kimse, güya Allah’ı kandırmaya çalışıyordur. Sözgelimi bir kimse zekât vermemek için, yılın bitiminden önce malını başkasına devrederse, sadece farzı terk etmiş olmaz, aynı zamanda farzdan kurtulduğunu da sanarak Allah’ı aldatmaya çalışmış olur. Bazı fakihlerin bu gibi hilelere eserlerinde yer vermiş olmaları, şer’i hükümlerden nasıl kaçınılacağını göstermek için değildir. Bilakis hile-i şer’iyeye başvuran bir adamın davasına bakarken hâkimin zâhire göre hükmedip, sonucu Allah’a bırakması için yapılan hileyi bilmesini sağlamaktır.[70]

Kurtubî’ye göre Eyyûb’un yemini:

Eyyûb hastalığı esnasında hanımına yüz sopa vurmaya yemin etmişti. Bu yeminine neyin sebep olduğu hususunda dört ayrı görüş vardır:

1) İbn-i Abbâs’ın rivâyet ettiğine göre, Eyyûb’un hanımı doktor sûretinde karşılaştığı İblis’i Eyyûb’u tedavi etmek için çağırmış. İblis, “Şu şartla o’nu tedavi ederim” demiş, “iyileşecek olursa, ‘Sen beni iyileştirdin’ diyecek, bunun dışında o’ndan hiçbir karşılık istemiyorum.” Hanımı, “Peki” demiş ve Eyyûb’a böyle demesini öğütlemiş. Bunun üzerine Eyyûb, hanımını döveceğine yemin etmiş ve, “Yazık sana, o dediğin kişi şeytândır” demişti.

2) Sa‘îd b. el Müseyyeb’in dediğine göre önceden Eyyûb’a getirdiği ekmekten daha fazlasını getirmiş. O hıyanet edeceğinden korkunca, mutlaka onu dövecek diye yemin etmiş.

3) Yahyâ b. Selâm ve başkalarının naklettiğine göre de şeytân Eyyûb’un hanımını Eyyûb’u kendisine kurban olarak bir keçi kesmeye mecbur etmesini ve bunun sonucunda da iyileşeceğini belirterek telkinde bulunmuş. Hanımı bundan Eyyûb’a söz edince iyileştiği takdirde ona yüz sopa vuracağına dair yemin etmiş.

4) Denildiğine göre hanımı saç örüklerini iki ekmek karşılığında satmış. Çünkü Eyyûb’a yemek üzere götürecek hiçbir şey bulamamıştı. Eyyûb ise ayağa kalkmak istedi mi ona, yani örüklere tutunurdu. İşte onu dövmeye yemin etmesinin sebebi bu olmuştu.[71]

Bu gerçek dışı hikâyelerden sonra Kur’ân’ın gerçeklerine dönüyoruz:

“Ve eline bir tutam bitki al,

ضغث [dığs] sözcüğü, “ot, fesleğen ve benzeri şeylerden küçük bir demet” manasınadır.[72]Âyetteki, Ve eline bir tutam bitki al ifadesi, 42. âyetteki Ayağın ile topukla [yere vur, mahmuzla, yaya olarak hemen oradan uzaklaş]! ifadesine bağlanmıştır.

Âyette konu edilen demetin ne demeti olduğu açıkça belirtilmediği için, bu ifade hakkında daha geniş anlamlar düşünülebilir. Meselâ bu ifade ile Eyyûb peygamberden, yaşadığı bölgedeki bazı bitkileri alıp işaret edilen sulak ve serin bölgeye götürmesi istenmiş olabileceği gibi, artık çevresinde nitelikli kimse kalmadığı için elinin altında kalan “bir tutam ot” mesabesindeki niteliksiz kimseleri alıp onlarla sulak ve serin bölgede bir topluluk oluşturması da istenmiş olabilir.

onunla hemen rızık aramak için sefere çık

DARB:  الضّرب[darb] sözcüğü, iyi bir müteşâbih sözcük örneği olup, Lisânü’l-Arab ve Tâcü’l-Arûs‘un beyanlarına göre yüzlerce farklı anlamda kullanılmaktadır.

Darb sözcüğünün hakikî manası, “bir şeyin üzerinde bir şey oluşturmak” demektir. Bir şey üzerinde bir şey oluşturmanın ise doğal olarak birçok yolu ve yöntemi olduğu için sözcük de mecâzen pek çok anlamda kullanılabilmektedir. Meselâ, herhangi bir nesne üzerinde el, sopa, kılıç gibi birçok şey vasıtasıyla bir şeyler oluşturmak mümkündür. Bir nesne üzerinde el ile oluşturulan şey “dövmek” veya “çarpmak” sözleriyle, sopa ile oluşturulan şey “kırmak” veya “devirmek” sözleriyle, kılıç ile oluşturulan şey “kesmek”, “yaralamak” veya “çizmek” sözcükleriyle ifade edilen eylemler olabilir. İşte, tüm bu eylemler darbsözcüğünün anlamı kapsamındadır. Başka bir örnek olarak, herhangi bir metal parçası üzerinde yapılacak oyma veya kabartma eylemi de darb sözcüğüyle ifade edilir. Nitekim metal para basımına darb, para basılan yere de darbhâne adı verilmiştir. Osmanlı paralarının üstünde yazılı olan ضرب فى قسطنطنيّه [duribe fî kostantıniyye] ibaresi de, “Kostantıniye’de [İstanbul'da] basılmıştır” anlamına gelmektedir. Yine başka bir örnek olarak, yollarda ayakla iz oluşturmak ve bu anlam ekseninde rızık, ticaret veya savaş için yola gitmek de darb sözcüğüyle ifade edilir. Ayrıca Araplar misafire  ضارب[dârib=yol tepen] derler. Mecâz anlamları arasında “dövmek” ve “çarpmak” anlamlarıyla meşhur olan darbsözcüğü; yağmurun topraktaki izi, Mûsâ peygamberin İsrâîloğulları’na denizde asasıyla yol açması, tuvalete def-i hacet için hızlı gitmek, çiş yapmak, bir yere bir şey dikmek, erkek hayvanın dişisinin üstüne çıkması, bir şeyi bir şeye çarpmak, karıştırmak, koyun boyamak, suda yüzmek, akrep sokması, kalp atışı, nabız vuruşu, bir şeyi kaldırmak, el ile işaret, sıkı tutmak, kavgadan-belâdan kaçmak, bir yere varıp dikilmek, örnek vermek ve daha birçok anlamlarda kullanılır.[73]

Darb sözcüğünün değişik anlamlarıyla ilgili Kur’ân’da birçok örnek mevcut olduğundan, Kur’ân üzerinde çalışanların bu sözcüğün geçtiği pasajdaki anlamı yakalayabilmeleri için sözcük üzerinde iyi düşünmeleri gerekmektedir.

Görüldüğü üzere darb sözcüğü, müteşâbih anlamlı bir sözcüktür. Bu sebeple sözcük, yer aldığı cümledeki veya bulunduğu pasajdaki söz ve anlam akışı dikkate alınarak te’vîl edilmeli, yani sözcüğün değişik anlamlarından birisi tercih edilmelidir.

Bu pasajdaki konu akışı dikkate alındığında, bize göre darb sözcüğü için en uygun anlam (emir kipi olarak), “Rızık aramak için yola çık, hicret et, bulunduğun yerden ayrıl!” anlamıdır. Kitab-ı Mukaddes’teki, “Eyyûb, dostları için dua ettikten sonra, Eyyûb’un sürgününü Rabb döndürdü. Ve Rabb o’nu eski gönencine kavuşturup o’na önceki varlığının iki katını verdi”[74] ifadesi de, Eyyûb peygamberin memleketinden ayrıldığını, gurbette çok geniş imkânlara ve lütuflara mahzar olduğunu ve sonra memleketine geri döndüğünü anlatmakta, dolayısıyla bizim önerdiğimiz anlam uygun düşmektedir.

ve hânis olma [kararsız olma, doğrudan sapma]