30-KARİAH [FELAKET KAPISINI ŞİDDETLE ÇALAN]SURESİ

Kariah suresi Mekke’de 30. sırada inmiştir. On bir ayetten oluşan sure, adını 1. ayetteki “el-Kariah” sözcüğünden almıştır.

Surede iki farklı kıyamet sahnesi âdeta bir film gibi canlandırılmıştır. Birinci sahnede korkunç bir çarpma sonucu yaşadıkları şokla şaşkınlık içinde ve kontrolsüzce davranan insanlar ve eski özelliklerini yitirip şekil değiştirmiş, âdeta atılmış renkli yün topakları hâline gelmiş dağlar [yeryüzü] yer almış; ikinci sahnede ise Allah’a hesap veren insanlardan terazisi ağır çeken “mutlular” ile terazisi hafif çeken “mutsuzlar” konu edilmiştir.

İnsanları kıyamet ile uyaran Kariah suresi, Kureyş suresinin arkasından inmiş olması dolayısıyla, başta nankör Mekkeliler olmak üzere, malına mülküne güvenip şımaranları ve sahip oldukları lütufların şükrünü ödemeyenleri hedef alan ince bir tehdit içermektedir.

MEAL

RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA

1.Kâriah!

2.Nedir o kâriah?

3.Kâriah’ın ne olduğunu sana ne bildirdi?

4.O gün, insanlar, darmadağın kelebekler gibi olurlar. 

5.Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur.

6.Ve hemen kimin tartıları ağır basarsa, 7.işte o, hoşnutluk veren bir yaşayış içindedir.8.Tartıları hafif gelen kimse ise, 9.işte onun anası uçurumdur/derin bir çukurdur.

10.Onun ne olduğunu sana ne bildirdi?

11.Kızgın bir ateş!

TAHLİL

1. Kariah! [Felâket kapısını şiddetli çalan, şok eden!]

“Yaşlandıkça saçların dökülmesi, başın kelleşmesi” anlamına gelen “القرع   Kar’ı” sözcüğünün “ismi fail”i olan “القارعة   el-kariah” sözcüğünün ilk [vaz’] anlamı, “saçı döken, başı kel eden” demektir.[1] Ama zamanla “çok şiddetle vuran, çok şiddetle yüklenen şeyler, insanlara şok yaşatan ciddî felâketler” anlamında kullanılır olmuştur.

Bu anlam kayması, “el-kariah” sözcüğünün türetildiği “kar’ı” sözcüğü için de söz konusu olmuştur. Araplar itaatsiz köleleri asa ile dövmeyi “kar’ı” sözcüğüyle ifade etmişler ve “العبد يقرع بالعصى   el-abdü yuqrau bil asa [köle sopa ile dövülür, yola getirilir]” demişlerdir. Sopa ile dövülmek bir insanın felâketi anlamına gelmesine rağmen, bu hastalıklı mantığın izleri “dayak cennetten çıkmadır” şeklindeki basmakalıp bir sözle günümüze kadar gelmiştir.

Bu surede “القارعة   el-kariah” sözcüğü ilk [vaz’] anlamında değil, en büyük felâket olan “Kıyamet” anlamında kullanılmıştır. Surede “القارعة   el-Kariah” sözcüğüyle ifade edilen “Kıyamet”in “el-Hâkkah”, “es-Sahhah”, “el-Ğaşiyeh” gibi ince anlamlar içeren başka isimleri de mevcut olup bu isimler inşallah ileride yeri geldikçe açıklanacaktır.

“القارعة   el-kariah” sözcüğü, Kur’an’da bu sureden başka iki yerde daha aynı anlamda geçmektedir:

27-29,31.Yine o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan o kimseler: “Ona Rabbinden bir alâmet/gösterge indirilmeli değil miydi, eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulduğu bir Kur’ân olsaydı…” diyorlar. De ki: “Şüphesiz Allah, dilediğini şaşırtır ve gönülden bağlanan kimseleri; inanan ve kalpleri Allah’ı anmakla zihnindeki tüm soru işaretlerini gidererek rahata kavuşmuş kişileri Kendisine kılavuzlar.” Gözünüzü açın! Kalpler, yalnız ve yalnız Allah’ı anmakla; zihnindeki tüm soru işaretlerini gidermekle rahata kavuşur. İman etmiş ve düzeltmeye yönelik işler yapmış kimseler; tuba; güzellikler, müjdeler ve güzel dönüş yeri sadece onlar içindir. Aslında emrin tümü Allah’ındır. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki eğer Allah dilemiş olsaydı, kesinlikle insanların tümüne kılavuzluk ederdi. İnkâr eden kimseler, Allah’ın vaadi gelinceye kadar, yaptıkları dolayısıyla ya başlarına çetin bir bela çatacak veya yurtlarının yakınına inecek. Şüphesiz Allah, verdiği sözden dönmez/miadını şaşırmaz.

                                                                                                  (Ra’d/27- 31)

Bu ayet, insanları geliştirdikleri endüstrileriyle hem kendilerinin hem de dünyanın sonunu hazırlayacakları konusunda uyarmaktadır.

4.Semûd ve Âd, felaket kapısını şiddetli çalanı, şok edeni yalanladılar.

                                                                           (Hakkah/ 4)

Semud ve Ad ile ilgili detay daha evvelki surelerde verilmişti. Kıyameti yalanlamalarından dolayı bu kavimlerin başına gelmiş olan felâketler oralardan tetkik edilebilir.

Rabbimizin Kur’an’daki beyanına göre, kıyamet “sayhah [korkunç bir gürültü, uğultu]” ile başlayacaktır:

68.Ve sûra üflenmiştir de Allah’ın dilediği hariç, göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılıvermiştir. Sonra ona başka bir daha üflenmiştir de onlar kalkmışlar karşıda bakıp duruyorlar.

                                                                    (Zümer/68)

49,50.Onlar sadece birbiriyle çekişip dururlarken, kendilerini yakalayıverecek bir tek çığlıkla karşı karşıya kalacaklardır. İşte o zaman bir vasiyette bile bulunamazlar. Ailelerine, yakınlarına da dönemezler.

                                                                              (Ya Sin/ 49)

53.Sadece bir tek çığlık olmuştur. Bir de bakmışsın ki hepsi huzurumuzda “hazır ol”a geçirilmişlerdir. 54.Artık bugün kişi herhangi bir şekilde haksızlığa uğramaz. Ve sadece yapmış olduklarınız ile karşılıklandırılırsınız.

                                                                  (Ya Sin/ 53

15.Ve bunlar, göz açıp kapayacak kadar bile gecikmesi olmayan bir çığlıktan başkasını beklemiyorlar.

                                                                         (Sad/ 15)

41.Ve sen bir seslenenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver; 42.o gün, o çağrıyı gerçek olarak duyarlar. İşte bu çıkış, diriliş günüdür.

                                                                                                (Kaf/ 41, 42)

Bu “الصّيحة   sayha [korkunç gürültü, uğultu]” ile inançsızlar, en büyük felâketin kapılarına dayandığını anlayacaklar, göklerin çatlaması, Güneş ve Ay’ın söndürülmesi, yıldızların bulandırılması, dağların yürütülmesi, denizlerin kaynatılması, kısaca her şeyin hercümerç olması sonucunda şoka girerek ne yaptıklarını bilmez hâlde serserice dolaşacaklardır. Evrendeki tüm varlıklar kontrolsüz bir şekilde birbirlerine çarpacaklar ve birbirlerinin felâketlerini oluşturacaklardır. O gün kimse için dönüş veya kaçış imkânı bulunmayacaktır.

İşte, bu yüzden kıyamet “en büyük felâketin kapıları çalması” anlamında “القارعة el-Kariah” olarak isimlendirilmiştir.

Ayetin Cümle Yapısı

Görünürde öznesi, yüklemi, tümleci bulunmayan ve sadece “el-kariah” sözcüğünden ibaret bir cümle olan 1. ayet, bu yapısı itibariyle üzerinde bir miktar durmayı gerektirmektedir. Buradaki “القارعة    el kariah” sözcüğü, ya öznesi mahzuf [gizli] bir yüklem, ya yüklemi mahzuf bir özne, ya da bir tahzir [uyarı] cümlesinde tümleçtir. Bu son varsayımda ayetin başında görünmeyen bir “اتّق   itteki [sakın!]” uyarısı olduğu kabul edilebilir. Bu durumda “el-Kariah!” sözcüğü “o, şiddetle felâket kapısını çalandan kendinizi koruyabilirseniz koruyun!” anlamına gelir. Ancak burada “o, şiddetle felâket kapısını çalan”ın kelimelerle anlatılması çok zordur. Aslında bunun sözle değil de yaşatarak, göstererek, duyurarak, mesaja uygun efektlerle anlatılması, anlaşılmasını sağlamak bakımından en isabetli yol olacaktır: Yani bir bomba düşecektir ve… “Bommmmm!”

1. ayeti oluşturan “القارعة   el-kariah” sözcüğü, hem bu bombanın patlaması anındaki korkunç sesi, hem de bombanın geride bırakacağı felâketleri çağrıştırmakta ve ondan kaçış, kurtuluş olamayacağından Allah’ın koruması altına girmekten başka çare bulunmadığını ihtar etmektedir.

2.Nedir o kariah [felâket kapısını şiddetli çalan, şok eden]?

Bu soru şekli ile “kariah”a, yani kıyamete iyice dikkat çekilmekte ve önemi ön plâna çıkarılmaktadır.

3. Kariah’ın [felâket kapısını şiddetli çalanın, şok edenin] ne olduğunu sana ne bildirdi?

Yani; “Onun ortada somut kanıtı ve tanığı olmadığı için, ne kadar kafa yorarsanız yorun, onun ne ölçüde bir felâket olduğunu kavrayamazsınız, tahayyül edemezsiniz. Bilginiz ve anlayışınız onu idrak edebilmekte yetersizdir. Bu sebeple onu size öğretecek olana; Allah’a, O’nun açıklamalarına kulak verin!”

4.5.O gün, insanlar, darmadağın küçük kelebekler [pervaneler] gibi olurlar.

Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur.

Bu ayetlerde, kıyametin mahiyeti insanlar için tam olarak anlaşılamaz bir nitelikte olduğundan, o gün nelerin olacağı bildirilmektedir.

Ancak, o gün olacakların ayrıntılarına girmeden önce, bir hususun belirtilmesinde yarar görüyoruz: Kıyamet, iki aşamalı tek bir gündür. Birinci aşamada evrenin yok olması, ikinci aşamada ise yeniden dirilme, haşr ve hesap verme gibi olaylar söz konusudur. Allah zamandan münezzeh olduğu için, gelmiş geçmiş tüm insanlar Allah’a göre o gün bir anda ölmüş ve bir anda dirilmiş durumdadır. Yani geçmişte yaşamanın, bugün hayatta olmanın veya gelecekte yaşayacak olmanın o günde hiçbir önemi yoktur. Durum böyle olunca, “kabir hayatı” diye bir hayatın olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Nitekim bu bölümde sunmuş olduğumuz Neml suresinin 87. ve Zümer suresinin 68. ayetinden de bu husus kolayca anlaşılmaktadır.

4. ve 5. ayetler, kıyametin birinci aşamasına ait manzaraları anlatmaktadır. Fakat bazı yorumcular bu iki manzaranın ahirette olacağını, yani kıyametin ikinci aşamasına ait olduğunu ileri sürmüşler ve bu ayetlerin Kamer suresinin 7. ayeti ile aynı anlama geldiğini belirtmişlerdir.

Hâlbuki bu iki ayet, mevcut evrenin şekil değiştirmesine, yok olmasına, yani kıyametin birinci aşamasına ait bilgiler vermekte, Kamer suresinin 7. ayeti ise kargaşanın olmadığı bir ortamda düzenli bir şekilde Allah’ın huzuruna çıkışı anlatmakta, dolayısıyla kıyametin ikinci aşamasından haber vermektedir:

6-8.O hâlde onlardan geri dur. O günde Çağırıcı’nın, bilinmedik/ yadırganan bir şeye çağırdığı o günde gözleri düşkün düşkün, o davetçiye hızlıca koşarak kabirlerinden çıkarlar. Sanki onlar darmadağın çekirgeler gibidirler. O, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler, “Bu, zor bir gündür” derler.

                                                                   (Kamer/ 6- 8)

Ayrıca 5. ayette sözü edilen dağlar, kıyametin birinci aşamasında değişime uğrarlar ve kıyametin ikinci aşamasında “dağ” olarak bahisleri geçmez:

18.O gün Sûr’a üflenir; siz de hemen bölükler hâlinde gelirsiniz.

                                                   (Nebe/ 18)

4-6.Onlar, büyük bir gün için; insanların âlemlerin Rabbi için ayakta dikilecekleri gün için tekrar diriltileceklerini bilmiyorlar mı?

                                                                         ( Muttaffifin/ 6)

71.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olanlar, kesinlikle bölük bölük cehenneme sevk olunacak. Sonunda oraya vardıklarında kapıları açılacak. Ve onun bekçileri onlara: “İçinizden size Rabbinizin âyetlerini okuyan, bu gününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi?” diyecekler. Onlar: “Evet geldi” diyecekler. –Velâkin kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden üzerine azap kelimesi hak oldu.–

72.“Sürekli olarak içinde kalmak üzere girin cehennemin kapılarından” denildi. –Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!–

73.Rablerine karşı Allah’ın koruması altına girmiş olan kişiler de kesinlikle cennete bölük bölük sevk edilecek. Sonunda oraya vardıkları, kapıları açıldığı ve bekçileri onlara: “Selâm sizlere, tertemiz geldiniz!” dediği zaman “Sonsuz olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!” denilecek.

                                                                                                    (Zümer/ 71- 73)

İnsanların Pervaneler Gibi Oluşu

Ayetin orijinalindeki “الفراش   el-feraş” sözcüğü, “فراشة   feraşet” sözcüğünün çoğulu olup “pervaneler” demektir. “Feraşet [pervane]” de, genellikle geceleri ortaya çıkan, ışığın veya ateşin çevresinde uçuşan küçük kelebektir. Bir adı da “gece kelebeği” olan pervaneler, bilindiği gibi düzensiz uçuşlarla ışığın veya ateşin çevresinde dolaşırlar ve sonunda ışık kaynağının ısısıyla yanarlar. İşte, insanların kıyamet günündeki hâlleri de bu pervanelere benzetilmiştir. O gün, felâket kapıyı çalınca, o akıllı, mantıklı, düzenli insanlar bilinçlerini yitirerek pervanelere dönecekler, yönlerini şaşıracaklar, bir sağa bir sola, bir aşağı bir yukarı koşuşturup duracaklardır. Sonunda da pervanenin yanması gibi, infilâk etmiş dünyanın ateş girdabında yok olacaklardır. O güne tanık olacak milyarlarca insan göz önüne alındığında, yaşanacak genel manzara gerçekten de tüyler ürperticidir.

Bu manzara, farklı anlatımlarla Kur’an’ın başka ayetlerinde de sahnelenmiştir:

1,2.Ey insanlar! Rabbinizin koruması altına girin, şüphesiz kıyametin kopuş anının sarsıntısı çok büyük bir şeydir. Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiğinden vaz geçer. Ve her hamile kadın taşıdığını bırakır. Ve sen, insanları sarhoş olmadıkları hâlde sarhoş görürsün. Velâkin Allah’ın azabı çok şiddetlidir.

                                               (Hacc/ 1, 2)

99.Ve Biz, kıyâmet günü ortak koşan kimseleri dalgalar hâlinde birbirlerine girer hâlde bırakıvermişizdir. Sûr’a da üflenmiştir. Böylece ortak koşan kimselerin hepsini bir araya toplayıvermişizdir.

                                                                          (Kehf/ 99

33-36.Sonra, şiddetle çarpanın çıkardığı korkunç ses geldiği zaman; öyle bir gün ki o, kişi, kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden, oğullarından kaçar.

37.O gün onlardan her kişi için, kendisini boş bırakmayacak bir uğraş vardır.

                                                                ( Abese/33-37)

87.Ve Sûr’a üflendiği gün, artık Allah’ın diledikleri hariç olmak üzere göklerde ve yerde kimler varsa hepsi dehşete kapılırlar. Ve hepsi değerlerini yitirmiş olarak O’na gelirler.

88.Ve sen dağları görürsün; sen onları donuk, durgun sanırsın. Oysa onlar her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın yapımı olarak bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Şüphesiz ki O, yaptıklarınıza tamamıyla haberdardır:

89.Kim bir iyilik-güzellik getirirse, onun için getirdiğinden daha hayırlısı/getirdiğinden dolayı bir hayır vardır. Ve onlar o gün korkudan güvende olanlardır.

                                                                (Neml/ 87-89)

68.Ve sûra üflenmiştir de Allah’ın dilediği hariç, göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılıvermiştir. Sonra ona başka bir daha üflenmiştir de onlar kalkmışlar karşıda bakıp duruyorlar.

                                                                       ( Zümer/ 68)

22.Yüzler var ki, o gün apaydınlıktır; 23Rablerine nazar edicidirler; Rabblerinden nimet beklemektedirler.

                                            (Kıyamet/ 22, 23)

Dağların Atılmış Renkli Yün Gibi Oluşu

Dağlar [mecaz-ı mürsel anlamıyla tüm yeryüzü], yoğunluğunu kaybedip sanki atılmış yün gibi kabaracak, bilinen madde özelliği değişecek ve başka bir hâle dönüşecektir. Pek tabiî olarak, bildiğimiz düzene göre biçimlendirilmiş bu hayat da sona erecektir.

Atılmış yün hâline gelecek olan dağların renkli oluşları, dağların yapısındaki elementlerin farklı renklerinden ileri gelmektedir. Nitekim Kur’an’da bu ayrıntı açıkça belirtilmiştir:

27.Görmedin mi/ hiç düşünmedin mi, gerçekten Allah gökten bir su indirdi? Biz onunla renkleri başka başka meyveler/ ürünler çıkarıverdik. Dağlardan da yollar var; beyazlı, kırmızılı çeşitli renklerde/ renklerin değişik tonlarında. Ve kapkara topraklar/ yollar da var.

                                                                            ( Fatır/ 27)

5. ayette atılmış yüne benzetilen dağlar, kıyamet gününü anlatan başka ayetlerde şu şekillerde tasvir edilmiştir:

13-17.Sûr’a bir tek üfleme üflendiği, yeryüzü ve dağlar yerlerinden kaldırılıp bir çarpışla birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman, işte o gün, “o olay” olmuştur. Ve gök yarılmıştır, artık o, o gün dayanaksızdır. Tüm güçler, semanın çevresindedirler. O gün Rabbinin büyük tahtını; varlığını birliğini, yüceliğini, en yüksek makamın sahibi olduğunu, yok edilen eski varlıkların yerine yaratılan, daha iyi, daha mükemmel yeni varlıklar yansıtırlar.

                                                                                (Hakkah713-17)

20.Dağlar da yürütülüp serap oluvermiştir.

                                           (Nebe/ 20)

105-107.Sana dağlardan soruyorlar, de ki: “Rabbim onları savurdukça savuracaktır. Böylece onları dümdüz boş bir hâlde bırakacak. Orada bir çukur ve bir tümsek görmeyeceksin.”

                                                                               (Ta Ha/ 105-107)

14.O günde ki; yer ve dağlar sarsılır ve dağlar eriyip akan bir kum yığınına dönüşür.

                                                                (Müzzemmil/14)

Vakıa 1-7.olacak o vaka olduğu zaman –ki o vakanın oluşu için yalan söyleyen yoktur. O vaka, alçaltıcıdır, yükselticidir– yeryüzü şiddetle sarsıldıkça sarsıldığı ve dağlar ufalandıkça ufalanıp da toza dumana dönüşüverdiği zaman ve sizler üç eş sınıf olduğunuz zaman …

                                                                                                            (Vakıa/ 5, 6)

6-7.Ve hemen, kimin tartıları ağır basarsa, 

işte o, hoşnutluk veren bir yaşayış içindedir.

Bu ayetlerden itibaren, kıyametin ikinci aşaması olan diriliş, mahşer ve hesap verme aşamasına değinilmektedir.

Ayette geçen “موازين   mevazin” sözcüğü, kalıbı itibariyle hem “ميزان   mizan” sözcüğünün hem de “موزون   mevzun [ölçülen]” sözcüğünün çoğulu olabilir.

“Mizan”, “ölçü ve tartı işleminde kullanılan ölçü aleti” demektir. “Terazi” olarak özelleştirilmiş olsa da, “mizan” sadece ağırlık ölçmeye mahsus bir alet olmayıp ısı ve hız gibi özellikleri ölçmeye yarayan ölçü aletleri de “mizan” kapsamındadır. “Mizan [terazi]” sözcüğü mecazen, hukukta ve iyilik ile kötülüğün ölçülmesinde de kullanılır. Hukuk düzeninde “adalet”in sembolü hâline gelen terazi; “hak terazisi”, “iyilik terazisi”, “akıl terazisi” gibi deyimlerle bütün dillerde aynı anlama gelen kavramları temsil etmektedir.

Ayetteki “mevazin” sözcüğü, “mizan” sözcüğünün çoğulu olarak kabul edilirse, ayet “kimin terazileri ağır basarsa” şeklinde çevrilebilir.

Eğer “mevazin” sözcüğü, “mevzun” sözcüğünün çoğulu olarak kabul edilirse, ayet de “kimin tartıları ağır gelirse” şeklinde çevrilebilir.

Tartı ve terazi kelimelerinin Kur’an’da yer aldığı ilk ayetler bunlardır. Bu sözcükler ileride başka surelerde de yer alacaktır ve burada kısaca değinilen tartı ve terazi kavramları oralarda detaylandırılacaktır.

Ancak tartı ve terazi sözcüklerinin yer aldığı tüm Kur’an ayetlerinin burada hatırlatılmasının, konuyla ilgili öğrenilmesi gereken bilgiler ve alınması gereken mesajlar bakımından yararlı olacağını düşünüyoruz:

8.Ve tartı, o gün haktır. Kimin terazileri/tartıları ağır basarsa, işte onlar kurtulanlardır.

9.Ve kimin terazileri/ tartıları hafif kalırsa, işte onlar âyetlerimize karşı zâlimlik etmelerinden dolayı kendilerini ziyana sokan kimselerdir.

                                         (A’râf/ 8, 9)

105.İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na ulaşmayı bilerek reddetmiş/ inanmamış kimselerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitti. Artık kıyâmet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız/ hiç bir değer vermeyiz.

                                            (Kehf/ 105)

47.Biz kıyâmet günü için “hak edilen pay terazileri” koyarız; hiçbir kimse, hiçbir şekilde haksızlığa uğratılmaz. O şey bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getiririz. Ve hesap görenler olarak Biz yeteriz.

                                            (Enbiya/ 47)

101.Artık Sûr’a üflendiği zaman, işte o gün aralarında soy-sop ilişkisi yoktur, kimse kimseden bir şey isteyemez de.

102.Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa, işte onlar asıl kurtuluşa erenlerdir.

103.Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; cehennemde sürekli kalıcıdırlar.

104.Orada onlar, dişleri sırıtır hâlde iken ateş yüzlerini yalar.

105.Benim âyetlerim size okunmadı mı? Siz de onları yalanlıyor muydunuz?

106,107.Dediler ki: “Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi ve biz, bir sapıklar topluluğu olduk. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz yanlış; kendi zararlarına iş yapanlarız.”

108.Allah dedi ki: “Sinin oraya! Bana konuşmayın da.

                                                                                             (Müminun/ 101-108)

25.Andolsun ki Biz, elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların hakkaniyeti ayakta tutmaları ve Allah’ın, dinine ve elçilerine, kimse kendilerini görmediği ve tanımadığı yerlerde yardım edenleri belirlemesi için beraberlerinde kitabı ve ölçüyü indirdik. Biz, kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlar için yararlar bulunan demiri de indirdik. Şüphesiz Allah, çok kuvvetlidir, mutlak üstündür.

                                       (Hadid/ 25)

17.Allah, bu kitabı ve teraziyi/ ölçüyü hakla indiren Zat’tır. Ve sana ne bildirir ki, belki de o kıyâmetin kopuş zamanı çok yakındır!

                                                     (Şûra/ 17)

7-9.Ve semayı da oluşturdu, onu yükseltti ve terazide/ölçüde/dengede taşkınlık etmeyesiniz diye teraziyi/ölçüyü/dengeyi koydu. Ölçüyü hakkaniyetle dikin/ayakta tutun, teraziye/ölçüye/dengeye zarar vermeyin.

                                                   (Rahman/ 7- 9)

Tartı ve terazi konusu, geçmişte “Ehl-i Sünnet” ve “Mutezile” ekollerinin farklı anlayışlar geliştirmelerine sebep olmuş bir konudur. Kimileri bu teraziyi iki kefeli pazar terazisi gibi anlamışlar ve bir çok rivayeti kendilerine destek yapıp ahirette Cebrail’in bu terazi ile insanların iyiliklerini ve kötülüklerini tartacağını ileri sürmüşlerdir. Kimileri de tartı ve terazi ile mecazen “adalet”in kastedildiğini; Allah’ın olan biten her şeyi bilmesi nedeniyle, ahirette gerçek terazi ile tartı yapmanın bir mantığı bulunmadığını söylemişlerdir. Bu konuda ileri sürülen görüşlerin ayrıntıları Kelâm kitaplarında mevcuttur.

Bizim görüşümüz de, tartı ve terazi ile “adalet”in kastedildiği yolundadır. Yukarıda anlamları verilen Rahman suresinin 7. ve 8., Şûra suresinin 17. ve Hadid suresinin 25. ayetlerine dikkat edildiğinde, Rabbimizin bu dünya için de “mizan” [tartı ve terazi] koyduğu anlaşılmaktadır. Fizikî olarak böyle bir şey, yani Allah tarafından indirilmiş bir terazi görünürde mevcut olmadığına göre, ayetlerde tartı ve terazi ile kastedilen, kefeli, gramlı, okkalı terazi değil, “adalet”tir. Öyleyse ahiretteki tartı ve terazi ile de yine “adalet” kastedilmektedir. Kur’an kimsenin kesinlikle haksızlığa uğramayacağını; terazisi ağır basanların [ki bunlar inananlardır] mutlu bir yaşamda olacaklarını, terazisi hafif çekenlerin ise [ki bunlar da inançsızlardır] kızgın ateş çukurunda olacaklarını bildirmektedir. Hatırlanacak olursa, bu durum farklı bir üslûpla Tin suresinde de ifade edilmiştir.

Tartının ağır basması ve hafif çekmesi genellikle iyiliklerin ve kötülüklerin birlikte tartılması sonucu iyiliklerin veya kötülüklerin birbirine göre daha ağır veya hafif çekmesi olarak anlaşılmaktadır. Oysa bu anlayış Kur’an’a uymamaktadır. Kur’an’ın ifadelerine göre; inananlar, günahları [kötü davranışları] bulunsa da, Allah o kötülükleri örteceği için cehennem görmeyecekler, cennete gireceklerdir. İnançsızlar ise iyi davranışları olsa bile cehenneme gireceklerdir. Bu durumda, yapılan iyiliklerin ve kötülüklerin cennet ve cehennem hayatında etkili olacağı anlaşılmaktadır. Şöyle ki: İnançsız birisi iyi işler yaptıysa cehennem azabında hafiflik söz konusu olacak, inançlı birisi de kötülük yaptıysa cennetteki nimetleri ve alabileceği zevkler ona göre az olacaktır. Böylece herkes zerre kadar iyiliğinin ve şerrinin karşılığını mutlaka almış olacaktır. Sonuç olarak denilebilir ki, tartıları ağır bastıran imandır; tartıları hafif çektiren de küfürdür, şirktir.

8-11.Tartıları hafif gelen kimse ise,

            işte onun anası Haviye’dir [uçurumdur / derin bir çukurdur].

            Onun ne olduğunu sana ne bildirdi?

            [O] Kızgın bir ateştir.

“هاوية   Haviye” sözcüğü; “derin bir çukur, uçurum” manasına gelen bir sözcüktür. 9. ayetteki “İşte onun anası Haviye’dir” ifadesi, Araplar tarafından çok kullanılan “hevet ümmühü [anası onu kaybetti, uçuruma, derin bir çukura düşürdü]” deyiminden gelmektedir. Birisinin helâk olması durumunda üzüntü ve ölüm ifade eden bu deyim, Türkçeye de “anası ağladı” şeklinde yerleşmiştir.

Ayette “Haviye”, “ana” olarak nitelenerek edebî sanatla bir uyarı yapılmıştır. Böylelikle de “Haviye” olarak isimlendirilen cehennemin ahirette cehennemlikleri kendi çocuğunu koruyan bir ana gibi kucaklayacağı, bu cehennemliklere “Haviye”den  başka kucak açanın bulunmayacağı mesajı verilmiştir.

10. ayetteki ifadeden “haviye” denilen bu uçurum ya da derin çukurun, ne kadar tarif edilse de insan zihni tarafından idrak edilemeyecek bir boyutta ve korkunçlukta olduğu anlaşılmaktadır. “Haviye”nin insan idrakinin dışında bir yapıda olduğu konusu 11. ayette de doğrulanmış ve onun “kızgın bir ateş” olduğu bildirilmiştir. Zaten kızgın olduğu bilinen ateşe “kızgın” vurgusu yapılarak o ateşin insanların bildiği ateşten farklı olduğu belirtilmekte ve sanki şu anlam verilmektedir: “Sizin bildiğiniz ateş onun yanında soğuk kalır!”

  Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.


[1] (Lisanü’l Arab, “g ra” mad. )