25-KADR [ÖLÇME-KIYMET] SURESİ

Kadr suresi Mekke’de 25. sırada inmiştir. Surenin Medine’de indiğini iddia eden rivayetler de vardır. Ancak gerek üslubu, gerekse İslâm ve Kur’an’a rağbeti arttırmaya yönelik mesajları surenin Mekke indiğini göstermektedir. Surenin Abese suresinden hemen sonra indiğini gösteren bir başka gerekçe de surenin ilk ayetinin incelendiği sayfalarda açıklanmıştır.

Hem Kadr suresiyle ve hem de Kadir gecesi ile ilgili olarak Nesefî, Süfyan-ı Sevrî, Mücahid, İbn-i Ebi Hâtim, Amr b. Kays, el-Melâi, Beyhakî, İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Dâvud, et-Tayalîsi, İbn Ebî Âsım en-Nebîl, İbn Kesir gibi bilginler tarafından çeşitli bilgiler verilmiştir. İslam ilimleriyle uğraşan bu zatların açıklamaları o günün şartlarına göre gayretli birer çaba olsa da, maalesef tatmin edici değildirler.

Surenin İniş Sebebi

Kadr suresinin iniş sebebi hakkında birçok rivayet vardır. Hadis Usulü kurallarına göre intikali [elden ele gelişi] sağlam görünen bu rivayetler ile saygınlıklarıyla meşhur zatların bu rivayetlere dayanarak ortaya attıkları birçok görüş, içerikleri dikkate alınmadan ve dirayet yönüyle tenkitleri yapılmadan nakledilmiş, hiçbirinin Kur’an ile sağlaması yapılmayan bu görüşler kendilerine çeşitli kitaplarda yer bulmuştur.

Kadr suresinin iniş sebebi hakkında birçok rivayet vardır. Hadis Usulü kurallarına göre intikali [elden ele gelişi] sağlam görünen ve saygınlıklarıyla meşhur olmuş birçok zata atfedilen birçok görüş, dirayet yönüyle tenkidi yapılmadan ve içeriği dikkate alınmadan nakledilmiş, hiçbirisinin Kur’an ile sağlaması yapılmayan bu görüşler kendilerine çeşitli kitaplarda yer bulmuştur.

Surenin doğru anlaşılmasını engelleyen bu nakillerin en meşhurlarından birkaçını alıntılamanın Kur’an mesajının önündeki yapay engelleri tanımak bakımından yarar sağlayacağını düşünüyoruz:

- Bir gün peygamberimiz arkadaşlarına İsrailoğullarından birisinin Allah yolunda bin ay silâhla cihat ettiğini anlatmış. Arkadaşları, kendilerinin de Allah yolunda bin ay savaşabileceklerini ama ömürlerinin o kadar uzun olmadığını söyleyip üzülmüşler. İşte, bu sure onların üzüntülerini gidermek için inmiş.[1]

- Bir gün peygamberimiz arkadaşlarına İsrailoğullarından dört kişinin [Eyyub, Zekeriyya, Hazkıyl b. Acuz ve Yuşa b. Nun] seksen yıl Allah’a ibadet edip hiç günah işlemeden yaşadıklarını anlatmış. Arkadaşları da hayretler içinde kalmışlar. Bu olay üzerine bu sure inmiş ve “bir Kadir gecesi sizin için onların bin ayından daha hayırlıdır” denmiş. Böylece peygamberimiz ve arkadaşları sevinmişler.[2]

- Peygamberimize Allah tarafından ümmetinin kısa ömürlü insanlardan oluştuğu gösterilmiş. Bunun üzerine, kısa ömürlü insanlardan oluşan kendi ümmetinin geçmişte yaşamış ve uzun ömürlü insanlardan oluşmuş diğer ümmetlerin işledikleri hayırlara yetişemeyeceğini anlayan peygamberimiz karamsarlığa düşmüş. Allah da üzülen peygamberini sevindirmek için bu sureyi indirmiş.[3]

- Peygamberimiz rüyasında Emevileri kendi minberi üzerinde görmüş. [Bu rüya, Emevî hanedanlığının İslâm devletini idare ettiği anlamına geliyormuş.] Peygamberimiz bu ailenin iktidara gelmesine çok üzülmüş. Allah da “Üzülme Muhammed, ben sana Kevser verdim, bin aydan daha hayırlı Kadir gecesi verdim” demek suretiyle peygamberimizi gönüllemiş. Yani buradaki bin ay Emevilerin iktidar süreleri imiş.

Bu safsataya peygamberimizin torunu Hasan’ın da adı karıştırılmıştır. Güya Muaviye’ye biat etmesi nedeniyle, birisi Hasan’a, “Ey inananların yüz karası, şu adama nasıl biat ettin?” diye sitem etmiş. Hasan da peygamberimize ait olduğu iddia edilen yukarıdaki rüyayı nakletmiş. Hasan bununla şunu demek istemiş: “Emevilerin iktidarı mukadderdir [ezelde Allah tarafından kader olarak yazılmıştır]. Bunu Peygamberimiz de görmüştü, öğrenmişti, biliyordu. Bizim de bu olaydan haberimiz vardı. Onun için ne yapsak faydasızdı. Biat etmek zorundaydım. Ama hiç önemi yok, bizim Kadir gecemiz Emevilerin bin aylık saltanatlarından daha hayırlıdır.”[4]

Yukarıdaki rivayetlerin ilk üçünde İsrailiyat’a ait bilgiler vardır; rivayetlerdeki öyküler İsrail mişnalarındandır. Hâlbuki Kur’an bize peygamberimizin ehlikitap olmadığını bildirmektedir.

Peygamberimiz Tevrat, Zebur ve İncil kitaplarını okuyup yazmadığı gibi, bu kitapların getirdiği hükümler doğrultusunda bir inanca, amele ve kültüre de sahip değildir:

48.Ve sen bundan evvel herhangi bir kitaptan okumuyordun; sen Kur’ân’ı kendiliğinden yazmıyorsun. Eğer böyle olsaydı, bâtıla inananlar kesinlikle kuşku duyacaklardı.

      (Ankebut/ 48)

52,53.İşte böylece Biz, sana da Kendi emrimizden/Kendi işimizden olan ruhu/ Kur’ân’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nûr/ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde bulunanlar Kendisi için olan Allah’ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın, bütün işler yalnız Allah’a döner.

(Şûra/52, 53) 

3.Sana bu Kur’ân’ı vahyetmekle Biz, sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Hâlbuki sen, bundan önce, kesinlikle bu konu hakkında duyarsız/ bilgisizlerdendin.

(Yusuf/ 3)

Peygamberimizin İsrailiyat’a dair bildikleri Kur’an’dan öğrendikleri ile sınırlı olduğuna göre, rivayetlerdeki gibi arkadaşlarına İsrail mişnaları anlatması söz konusu olamaz. Dolayısıyla gerçeğin aksini söyleyen diğer binlercesi gibi, bu rivayetler de birer yalan ve iftiradır.

Dördüncü rivayet ise tam bir komedidir. Bu rivayet, o zamanki siyasîlerin kendi tuttukları yolun doğruluğu hakkında peygamberimizden bir delil getirebilmek için saraylarda hadis uydurma yarışı yaptırdıkları kargaşa döneminin bir ürünüdür. Rivayetin uydurma olduğunu gösteren temel nedenler ikidir: Birincisi, Emevî hanedanlığının peygamberimiz için bir gayb konusu olmasıdır. Gaybı bilemeyeceği Kur’an’la sabit olan peygamberimizin, ölümünden yıllar sonra hangi soyun hanedan olacağından haberdar olabilmesi mümkün değildir. İkincisi, Emevî hanedanının saltanat süresinin bin ay olmadığıdır. Bunun böyle olmadığı tarihî belgelerle kesin olarak sabittir. Olaya hangi açıdan bakılırsa bakılsın, mızrak bir türlü çuvala sığmamaktadır. Zaten ed-Dürrü’l-Mensur, İtkan, İbn-i Cerir, İbn-i Esir, Kadı Cemaleddin, Ebu’l-Fida, Kadı Abdülcebbar, Razi gibi büyük otoriteler de bu rivayete daha önceki tarihlerde benzer şekilde cevaplar vermişlerdir.

MEAL

RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA

1.Şüphesiz Biz, değerli sayfalar içindeki Kur’ân’ı Kadr gecesinde indirdik.

2.Kadr gecesi nedir; sana ne bildirdi/öğretti?

3.Kadr gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

4,5.Haberci âyetler, içlerindeki ruh; can katan, canlı tutan güçleriyle Rablerinin izniyle/ bilgisi gereği, o şafak sökene kadar/aydınlığa kavuşuncaya kadar iner dururlar; her bir işten.

TAHLİL

1.Şüphesiz Biz, değerli sayfalar içindeki Kur’ân’ı Kadr gecesinde indirdik.

Ayette indirilen [hulûl ettirilen] şey için “o” zamiri kullanılmıştır. Acaba Allah’ın indirdiği/ hulûl ettirdiği nedir? Arapça ve tüm diğer dillerdeki genel kural şudur: “Gaip [üçüncü şahıs] zamirinin mercii, zamirden evvel lâfzen, mânen veya hükmen zikredilmiş olmalıdır.” Yani cümlede herhangi bir gaip zamiri kullanıldığı zaman, kullanılan zamirle kastedilen şey, nesne veya anlam daha önce söylenmiş olmalıdır. Aksi halde kurulan cümleden kimse bir şey anlayamaz. Buradaki “o” zamiri surenin ilk ayetinde kullanıldığına göre, bu zamirin mercii nedir? Yani Allah’ın indirdiği/ hulûl ettirdiği şey nedir?

Bize göre, “ انزلناه enzelnâhu” ifadesindeki “hu [o]” zamirinin mercii, bu sureden önce 24. sırada inmiş olan Abese suresinin 11. ayetindeki “ تذكرة öğüt [Kur'an]” ve 23. sırada inmiş olan Necm suresinin 59. ayetindeki “ الحديث hadis [Kur'an]” sözcükleri ile kastedilen Kur’an’dır. Yani sureyi anlayabilmek için önce Abese suresi okunmalıdır. Aksi halde “enzelnahu” ifadesindeki “hu [o]” zamiri herhangi bir yere bağlanamaz ve “o” zamiri ile kastedilenin ne olduğu bilinemez.

Kur’an’ı anlamak ve yaşamak isteğinde olanlar, onu kesinlikle iniş sırasına göre okumalıdırlar. Aksi halde ayetler ve sureler arasındaki bağı tespit edemezler, dolayısıyla Kur’an’ı da gerektiği gibi anlayamazlar. Sevap olur diye anlamadan okumayı yeterli görenler ile kesim ve cifir hesaplarıyla uğraşanların zaten böyle bir taleplerinin olduğu söylenemez.    Ayetteki “ انّا inna [biz]” ifadesi ile “ta’zîm [saygı]” kastedilmiştir. Bu ifadeden çoğul anlamı çıkarmak imkânsızdır. Zira Rabbimizin “bir tek”liği, şerik [ortak] ve nazirinin [benzerinin] olmadığı aklen ve naklen sabittir. Bazılarının “Allah, işlerini yardımcıları olan evliyaları, Üçler, Yediler, Kırklar ile beraber yürütür” şeklindeki inançları sapıklıktan başka bir şey değildir. Yüce Rabbimizin Kur’an’da sıkça kullandığı “Biz” ifadesiyle ilgili bir açıklama, surenin tahlilinin sonuna konulan “Allah ve ‘Biz’ Zamiri” başlığı altında okuyucunun dikkatine sunulmuştur.

2.Kadr gecesi nedir; sana ne bildirdi/öğretti?

“ليلة القدر   Kadir gecesi” ifadesi, bir tamlama hâlinde Arap diline ilk kez bu sure ile girmiştir. Bu sure inene kadar kimse böyle özel bir geceden haberdar değildi. Bu ayetten anlaşıldığına göre, Kadir gecesinin ne olduğunu daha önceden peygamberimiz de bilmiyordu. Zaten kolunda saati, masasında ajandası, olanı-biteni kaydettiği bir günlüğü ve peygamberlik gelene kadar çevresinde kayıt tutan vakanüvisleri olmayan birinin böyle özel bir geceyi bilmemesi de son derece doğaldı.

Bu nedenledir ki, gerek peygamberimizin kendisi ve gerekse diğer müminler, peygamberimizin Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yürütüldüğü ve Cennetü’l-Me’vâ denilen yerde son sidre ağacının yanında Allah’tan ilk vahiyleri aldığı o Ramazan gecesinin “Kadir Gecesi” olduğunu bu sure indikten sonra öğrenmişlerdir. Bir başka ifade ile söylemek gerekirse, Kadir gecesi peygamberimizin Kur’an ile ilk kez tanıştığı gecedir.

Yüce Allah bu konuda başka bilgi vermemiş, bu kadarının bizim için yeterli olacağını takdir etmiştir. Demek ki, Kur’an’ın inmeye başladığı bu gecenin M.S. 611 yılının Ramazan ayının hangi gecesi olduğu önemli değildir; bunu bilmenin kimseye faydası da yoktur. Önemli olan surenin mesajını doğru anlamak, dolayısıyla kerametin gecede değil indirilende olduğunun bilincine varmaktır. Bu bakış açısı ile denilebilir ki, Kur’an ile meselâ 5 Ocak günü öğle saatinde tanışan bir insan için o gün Kadir günü olur. Çünkü önemli olan Kur’an ile tanışmaktır ve hemen sonraki ayetten öğreneceğimiz gibi, Kur’an ile kurulan ilişki bir ömürden daha değerlidir.

İşin gerçeği böyle olmasına ve Kur’an’ın da bu doğrultuda mesaj vermesine rağmen karanlığa taş atma itiyadındaki kimi eski zevat Kadir gecesinin hangi gece olduğu konusunda epeyce mesai harcamış ve pek çok görüş üretmişlerdir.

İbret alınması bakımından bu görüşlerden bazısını rivayet tefsircilerinin temel kaynağı olan Mefatihü’l-Ğayb’den naklediyoruz:

“Kadir gecesinin hangi gece olduğu hususunda ihtilâf edilmiştir. Sekiz farklı görüş ileri sürülmüştür. İbn-i Rezin Kadir gecesinin Ramazan ayının ilk gecesi olduğunu söylerken, Hasan el-Basri yirmi yedinci gecesi olduğunu söylemiştir. Enes’ten de “merfu” olarak bu gecenin yirmi dokuzuncu gece olduğu rivayet edilmiştir. Muhammed b. İshak yirmi birinci gece olduğnu; İbn-i Abbas yirmi üçüncü, İbn-i Mes’ud yirmi dördüncü, Ebu Zer el-Gıfari yirmi beşinci, Ubeyy b. Ka’b ile bir grup sahabe yirmi yedinci, diğer bazıları ise yirmi dokuzuncu gece olduğunu söylemişlerdir.

Kadir gecesinin Ramazan ayının ilk gecesi olduğunu ileri sürenler şöyle bir gerekçeye dayanmaktadırlar: Vehb, İbrahim peygamberin Suhuf’unun Ramazan’ın ilk gecesinde, Tevrat’ın da İbrahim peygamberin Suhuf’undan yedi yüz yıl sonra Ramazan’ın altıncı gecesinde, Davud’a inen Zebur’un Tevrat’tan beş yüz yıl sonra Ramazan’ın on ikinci gecesinde, İsa’ya indirilen İncil’in de Zebur’dan altı yüz yirmi yıl sonra Ramazan’ın on sekizinde nazil olduğunu, Kur’an’ın ise Peygamber’e bir seneden diğer seneye kadar olan her Kadir gecesinde indiğini, Cebrail’in Kur’an’ı Beytü’l-Izze’den, yedinci kat gökten en yakın semaya indirdiğini, böylece Yüce Allah’ın Kur’an’ı yirmi yıl, yirmi ayda indirdiğini rivayet etmiştir. Şimdi Ramazan ayı, bu kadar yüce şeylerin kendisinde meydana geldiği bir ay olunca, hiç şüphesiz ki bu ay, son derece kıymetli, şerefli ve muazzam olmuş olur. Dolayısıyla bu ayın ilk gecesi Kadir gecesi olmuş olur.

Hasan el-Basrî’ye gelince, Bedir Savaşının bu gecenin sabahında gerçekleşmiş olduğu gerekçesiyle Kadir gecesinin Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi olduğunu söylemiştir.

Bu gecenin Ramazan’ın on dokuzuncu gecesi olduğu iddiası ise Enes’in bu konu hakkında bir hadis rivayet etmesinden dolayıdır.

Bu gecenin Ramazan’ın yirmi yedinci gecesi olduğunu düşünen Şafii, bu görüşe “Âdem’in daha su ile çamur arası bir şey olduğu sırada Peygamberin Nebi olması” hadisinden dolayı meyletmiştir.

Eski tefsircilerin büyük bir kısmı da bu gecenin Ramazan’ın yirmi yedinci gecesi olduğu kanaatindedirler. Bu kanaatin sahipleri bu hususta ipucu olarak şu zayıf verileri ileri sürmüşlerdir:

Bir hadiste İbn-i Abbas, “Bu sure otuz kelimedir. “ هى Hiye” kelimesi ise yirmi yedinci kelimeyi teşkil etmektedir” demiştir.

Rivayet olunduğuna göre, Ömer bu meseleyi sahabeye sormuş, sonra da İbn-i Abbas’a dönerek “Ey ilimler dalgıcı, bu konuya bir dalıver!” demiş. Bunun üzerine sahabeden Zeyd b. Sabit “Muhacirlerin çocukları burada bulunduruldu da bizim çocuklarımız bulundurulmadı!” deyince Ömer de “Sen bu sözünle İbn-i Abbas’ın bir çocuk olduğunu söylemek istiyorsun; ne var ki, onda bulunan ilim sizde yoktur” demiş. İbn-i Abbas, bunun üzerine söze girerek: “Allah’a en sevimli sayı, tek olan sayıdır. Tek olan sayıların en sevimlisi ise yedidir. İşte bundan dolayı O, yedi kat göğü, yedi kat yeri, yedi günden oluşan haftaları, yedi tabakalı cehennemi, sayısı yedi olan tavafı, yedi uzvu zikretmiştir. Böylece bu, bu gecenin Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi olduğuna delalet eder” demiş.

İbn-i Abbas’ın şöyle dediği de nakledilmiştir: “ ليلة القدر leyletülkadr [Kadir gecesi]” Arapça olarak dokuz harftir. Bu tamlama bu surede üç defa geçmektedir. Binaenaleyh, [çarpma işlemi yapıldığında sonuç 3 x 9= 27] yirmi yedi olmuş olur.”

Osman b. Ebi’l-As’ın bir kölesi vardı. Bunun üzerine o köle, “Ey efendimiz, denizin suyu bu ayın bir gecesinde tatlılaşıyor” deyince, Osman da “O gece olduğunda beni haberdar et” tembihinde bulundu. Bir de ne görsünler, bu gece Ramazan’ın yirmi yedinci gecesiymiş.

Görüldüğü gibi, gündelik hayatın en tabii tecrübelerine bile aykırı olan böyle bir iddianın kitaplara geçirilmesi gerçekten dramatiktir. Hem gerçeklere uygun olmayan böylesi bir iddianın ileri sürülebilmesi, hem de tefsircilerin önlerine gelen bu tür verileri eleştirel gözle değerlendirmeden kitaplarına dercetmesi aynı derecede üzüntü vericidir.

Bu gecenin Ramazan’ın en son gecesi olduğunu söyleyenler ise şöyle demektedirler: “Çünkü bu gece, bu aya ait taatların kendisinde tamamlandığı bir gecedir. Ramazan’ın böyle oluşu, tıpkı peygamberlerin ilkinin Âdem, sonunun da Muhammed (as) olması gibidir. İşte bundan ötürü, bir hadiste, ‘Ramazanın sonunda, başından itibaren o güne kadar cehennemden azat edilen nefisler sayısınca, sadece bu gecede azat edilir…’ buyrulmuştur. Daha doğrusu Ramazanın ilk gecesi, birinin bir oğlunun olması gibidir. Bundan dolayı bu gece şükür gecesidir. En son gecesi de birinin çocuğunu kaybettiği ayrılık gecesi gibidir. Binaenaleyh bu son gece de sabır gecesidir. Şimdi sen, herhalde sabırla şükür arasındaki farkı anlamış bulunuyorsun.”[5]

Saydığımız görüşler söz konusu zevatın kendi görüşleri olup peygamberimizle herhangi bir ilgileri yoktur. Kadir gecesinin Ramazan’ın hangi gecesi olduğu ancak modern araçlar ile geçmişin tespit edilebilmesi durumunda mümkün olabilecektir. Şimdilik söz konusu olmasa bile ilerleyen zamanlarda bunun da gerçekleşebileceği muhal sayılmamalıdır.

Kesin olarak bilinen şudur ki, Kadir gecesi Kur’an’ın inmeye başladığı ilk gecedir. Bu da tarihte sadece bir kez yaşanmıştır. Her yıl yeni bir Kadir gecesi yaşanmaz. Bu, Kur’an’ın her sene yeniden inmediği anlamına gelir. Sadece Kur’an’ın indiği vaktin yıl dönümleri olur. Tıpkı doğum ve evlilik günleri gibi… İnsan her sene doğmaz ve her sene evlenmez. Kutlanan günler bu olayların sadece yıldönümleridir.

3.Kadr gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

“ الف شهر Bin ay” ifadesi, söylenenin önemine dikkat çekmek üzere mübalâğa üslûbuyla ifade edilmiş bir sözdür. Dünyanın her yerinde ve her dilde bu tür mübalâğa ifadeleri kullanılmaktadır. Mübalağa sanatı, Arapçada ve dolayısıyla Kur’an’da da kullanılan bir anlatım aracıdır. Kur’an’da mübalağa üslubuyla kullanılan ifadeler genellikle övgü veya saygıya değerlik belirtmek için kullanılmıştır. “Bu asker bin askere bedeldir” örneğinde olduğu gibi, bu ayette de “Bu gece bin aydan daha hayırlıdır/yararlıdır” denilmiştir. “Bin ay” zaman olarak ortalama bir insanın ömrüne eşittir. Dolayısıyla bin aydan daha yararlı olan Kadir gecesi, aynı zamanda bir insanın da ömrüne bedel bir değerdedir. Bilinmelidir ki, bir ömre bedel değerde olan bir şey, her insan için mutlak bir önemi ifade eder.

4,5.Haberci âyetler, içlerindeki ruh; can katan, canlı tutan güçleriyle Rablerinin izniyle/ bilgisi gereği, o şafak sökene kadar/aydınlığa kavuşuncaya kadar iner dururlar; her bir işten.

–Selâm!–

Ayette geçen “ تنزّل tenezzelü” kelimesinin aslı “ تتنزّل tetenezzelü”dür. Bu sözcüğün kullanıldığı “Tefa’ul” kalıbı, gramer yapısı itibariyle bir iş, oluş ve hareketin tekrar edip duran bir süreç olduğunu, bir olaydan sonra o olayın üst üste tekrarlandığını anlatır. Tefa’ul kalıbının bu anlam özelliğinden dolayı “ تنزّل tenezzelü” ifadesinin “Melekler iner [hulûl eder], sonra yine iner [hulûl eder], sonra yine iner [hulûl eder]…” ya da “…inmeyi [hulûl etmeyi] sürdürür…” şeklinde anlaşılması gerekir.

Bu anlamın Türkçeye “iner dururlar/ hulûl eder dururlar” veya “iner de iner, hulûl eder de hulûl eder” şeklinde çevrilmesi daha da uygun olur.

“Nüzul” sözcüğünün esas anlamı “hulûl [girmek, içe işlemek, nüfuz etmek]” demektir. Bu anlamdaki “giriş”, “duhul” sözcüğüyle ifade edilen “giriş”ten farklıdır. Hulûl etmek, gizlice, haber etmeden, fiziksel bir etki yapmadan girip girdiği nesnenin her bir zerresine homojen olarak yerleşmek şeklinde bir giriştir.[6] Nitekim Mümin suresinin 15. ayetinde ruhun hulûlü [içe yerleştirilmesi] “تنزّل tenezzül” sözcüğüyle değil “ القائ ilka [koymak, bırakmak]” sözcüğüyle ifade edilmiştir.

Bu nedenle, ayette geçen “inme” ifadeleri “hulûl etme” anlamıyla açıklanacaktır. Bazı sapkın inançlarda Allah’ın bazı kişi veya eşyaya girişi olarak kabul edilen “hulûl inancı” konumuzun dışındadır.

Zaman içerisinde “yukarıdan aşağı giriş” e de “iniş” anlamı verilmiş ve daha sonraları “nüzul” sözcüğü de “iniş” anlamında kullanılır olmuştur. Özellikle halk kültünde melekler gök varlığı kabul edildiğinden, meleklerin de gökten indikleri tasavvur edilmiştir.

Surenin buradan itibaren doğru anlaşılabilmesi, “melek-melâike”, “meleklerin inişi [girişi]” ve “ruh” kavramlarının doğru bilinmesine bağlıdır. Bu kavramlar Kur’an’dan öğrenilmeyip örf bilgileri ile değerlendirilirse, sure anlaşılamaz ya da yanlış anlaşılır.

Necm suresinde “melek” sözcüğünün iki farklı kökten de gelebileceği belirtilmişti. Buna göre, eğer “ ئلوك üluk” kökünden geliyorsa “elçiler [haberciler]”, “ ملك milk” kökünden geliyorsa “yönetim güçleri” anlamlarına geldiği ifade edilmiş, hangi kökten ne anlama geldiğinin ancak sözcüğün yer aldığı pasajın kontekstinden [bağlamından] anlaşılacağı açıklanmıştı.

Meselâ, meleklerin nüzulünü [hulûlünü] konu alan aşağıdaki ayetlerden bazılarında “melek” sözcüğü “elçiler [haberciler]” anlamında, diğer bazılarında da “yönetim güçleri” anlamında kullanılmıştır.

“ ملك Melek” sözcüğünün “elçiler [haberciler]” anlamında kullanıldığı ayetler:

2.Allah, kullarından dilediğine, haberci âyetleri/ vahyi, Kendisine özgü bir iş olarak ruh/ can ile birlikte: “Şüphesiz Benden başka ilâh yok, o hâlde Benim korumam altına girin diye uyarın” diye indirir.

      (Nahl/ 2)

30-32.Şüphesiz, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru olanlar; onların üzerine, haberci âyetler sürekli iner; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında ve âhirette sizin yol gösterenleriniz, yardımcılarınız, koruyanlarınızız. Cennette, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olan, engin merhamet sahibinden bir ikram olarak sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada istediğiniz şeyler de sizin içindir.”

      (Fussılet/ 30  32)

123-127.Ve andolsun, sizler güçsüz iken, Allah, kendinize verilen nimetlerin karşılığını ödersiniz diye size Bedir’de yardım etti: Hani sen inananlara, “Rabbinizin, indirilen/ hulûl ettirilen üç bin haberci âyetle size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. Eğer sabreder ve Allah’ın koruması altına girerseniz, evet sizi Rabbiniz destekler. Ve eğer onlar, ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size işaretlenmiş /eğiten/ gönderilmiş beş bin haberci âyetle yardım eder. Ve Allah, bu yardımı size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Ve bu yardım, sırf Allah, kâfirlerden; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan kimselerden bir kısmının kökünü kessin yahut onları perişan etsin de kaybeden kimseler olarak dönüp gitsinler diye, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olan ve en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan Allah katındandır. Öyleyse Allah’ın koruması altına girin.

  (Âl-i Imran/ 123- 127

“Melek” sözcüğünün “yönetim güçleri” anlamında kullanıldığı ayetler:

8.Biz o doğal güçleri, ancak hak ile indiririz. O vakit de onlar süre tanınanlardan olmazlar.

            (Hicr/ 8)

14.Hani onlara, “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin!” diye önlerinden-arkalarından [her yanlarından] elçiler gelmişti. Onlar: “Eğer Rabbimiz isteseydi, kesinlikle melekler indirirdi. Bu yüzden biz kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyleri kesinlikle bilerek reddedenleriz/ inanmayanlarız” dediler.

      ( Fussılet/ 14)

8.Ve onlar, “Bu Peygamber’e bir melek indirilseydi ya!” dediler. Eğer Biz, bir melek indirmiş olsaydık, iş, kesinlikle bitirilmiş olurdu. Sonra da kendilerine göz bile açtırılmazdı.

          (En’âm/ 8)

Görüldüğü gibi, örnek olarak verilen ayetlerin hepsi de meleklerin nüzulü [hulûlü] ile ilgili ayetlerdir. Bu ayetlerde “melek” sözcüğü ile hep aynı şey kastedilmemiş olmasına rağmen, hangi ayette ne kastedildiği kolayca anlaşılmaktadır.

Bu noktada çok önemli bir hususa daha dikkat edilmelidir. Bu önemli husus, “elçiler [haberciler]” anlamındaki meleklerin ne iş yaptıklarıdır. Yukarıdaki örnek ayetlere bakıldığında elçi meleklerin inzar [uyarı] ve tebşir [müjdeleme] görevi yaptıkları görülmektedir. Halbuki meleklerin inzar ve tebşir görevi yapmaları mümkün değildir. Çünkü Kur’an bu görevlerin ya peygamberler ya da vahyedilmiş kitaplar tarafından yapıldığını belirtmektedir. Uyarı ve müjdeleme ile ilgili olan ayetlerin tümünden anlaşılan mesaj da uyarı ve müjdeleme görevinin peygamberler ve vahyedilen kitaplar dışında herhangi bir varlık tarafından yapılmadığıdır. (Mümin 15, İbrahim 52,  Ahkâf 12, Furkan 1, Fussılet 3, 4, 14,   Bakara 97, 119, 213, Nahl 89, 102, Neml 2, En’âm 48, 92, A’râf 2, Sebe; 28,   Fatır 24,  İsra 105,   Ahzab 45,   Feth 8,  Nisa 165,  Kehf 56)

Dolayısıyla “melek” sözcüğünün, “elçiler [haberciler]” anlamında kullanıldığı ayetlerde bu sözcükle kastedilenler “Kur’an Ayetleri”dir. Talâk suresinin 10 ve 11. ayetlerine göre zaten Kur’an’ın bir adı da “rasül [elçi]”dür. Bu elçi [haberci], toplumun canı demek olan güvenilir ve kutsal bilgiler içermektedir.

Buraya kadar 4. ayet kapsamında “nüzul” sözcüğü ile ifade edilen “inme” kavramına ve “melek” sözcüğünün Kur’an’daki kullanılışına değinilmiştir. Şimdi de “meleklerin inişi”, “ruh” ve “ruhun inişi” konuları incelenerek surenin mesajının daha iyi anlaşılmasına çalışılacaktır.

Meleklerin İnişi

Bugüne kadar “melek” kavramı, Kur’an’daki kullanımı dikkate alınarak ve vahiy perspektifi içinde ele alınmadığından, meleklerin hep gökte yaşadıkları ve gökten yeryüzüne indikleri kabul edilmiştir. Rivayetçiler meleklerin daima uçsuz bucaksız yedi kat gökten, Arş’tan, Kürsi’den yeryüzüne indiklerini iddia etmişler fakat onları ufacık dünyaya sığdırmayı da içlerine sindirememişlerdir. Yeryüzüne indirilen ama oraya sığdırılamayan meleklerin geri dönüp dönmedikleri konusunda ise herhangi bir açıklama yapmamışlardır.

Buna karşılık meleklerin yeryüzüne niçin indikleri konusunda birçok asılsız öngörü ileri sürmekten de geri kalmamışlardır:

- Bazılarına göre melekler insanların taatlerini, kulluktaki ciddiyet ve samimiyetlerini görmek için [meraktan] inerlermiş.

- Bazılarına göre melekler, cennetlik insanları ziyaret edip onlara selâm vermek için inerlermiş. Zira kimi ziyaret edip selâm verirlerse onların günahları affedilirmiş.

- Allah Kadir gecesinin faziletini yeryüzündeki taata, ibadete bağlamış. Melekler yeryüzüne inip göktekinden daha çok sevap kazanmak isterlermiş. Yeryüzüne de bunun için inerlermiş. Bu tıpkı daha çok sevap kazanmak için Mekke’ye gitmeye benzermiş.

- Kişinin büyüklerinin yanında yaptığı ibadet ve taat, yalnızken yaptığından daha değerli imiş. Böylece meleklerin yanında yapılan ibadet ve taat, yanlarında melekler olmadan yapılandan daha çok sevap getirirmiş. Allah da kulları daha çok sevap kazansınlar diye melekleri yeryüzüne indirirmiş.

- Bazı rivayetler de İsrailiyatın Müslümanlar arasında revaç bulmasıyla oluşmuştur. Mesela Yahudi kültürünü Müslümanlar arasında yaymakla meşhur olan Ka’b el-Ahbar’dan nakledilen şu rivayetler ibret vericidir:

“Sidre-i Münteha, cennetin komşusu olan yedinci kat göğün sınırındadır. Binaenaleyh Sidre, dünya havası ile ahiret havası çizgisi üzerindedir ve kökü cennette, dalları Kürsi’nin altındadır. Sidre’de sayılarını ancak Allah’ın bilebileceği kadar çok melek vardır. Bunlar hep Allah’a ibadetle meşguldürler. Cebrail’in makamı da Sidre’nin tam ortasındadır. Buradaki her meleğe, müminler için merhamet etme ve anma duygusu verilmiştir. Dolayısıyla bu Sidre melekleri, Kadir gecesinde Cebrail ile birlikte dünyaya inerler. Binaenaleyh bu gecede, yeryüzünün her tarafında ya secdeye kapanmış yahut mümin ve müminelere dua ile meşgul melekler vardır. Cebrail ise istisnasız herkesle musafaha eder [tokalaşır]. Bu musafahanın alâmeti, musafaha ettiği kimsenin tüylerinin ürpermesi, kalbinin rikkate gelmesi ve gözlerinin yaşla dolmasıdır. Bu haller, Cebral’in o kimseyle musafahasından kaynaklanmadadır.”[7]

- Meleklerin iniş nedeniyle ilgili olarak dile getirilen ilginç açıklamalardan biri de şudur: Bilindiği gibi, Bakara/ 30’daki nakille, Yüce Allah yeryüzünde bir halife kılacağını murat edip bunu meleklere bildirince, melekler “Sen yeryüzünde fesat çıkaracak, kan dökecek birilerini mi halife yapacaksın? Hâlbuki biz seni tespih ve takdis edip duruyoruz” demişlerdi. Allah da “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” diye cevap vermişti.

Bu ayetle ilişki kurularak yapılan açıklama, Kur’an’a kulak vermemenin trajik sonuçlarını gösterir niteliktedir: Meğer Allah melekleri kendisine yaptıkları bilgisizce itirazlarını ve terbiyesizliklerini yüzlerine vurmak için yeryüzüne indirirmiş. Onlara “Bakın bakalım, benim kullarım sizin dediğiniz gibi yeryüzünde bozgunculuk mu yapıyor, kan mı döküyor, yoksa her biri oruç tutarak, namaz kılarak, secde yaparak, rükû yaparak bana kulluk mu ediyor?” dermiş. Melekler de Kadir gecesinde namaz kılanı, mevlit okuyanı, tespih çekeni, zikir yapanı görerek “Ya Rabbi, biz büyük hata etmişiz, senin halife yaptığın kulların bizden daha da melek imiş, özür dileriz” derlermiş.

Gerek bu safsatayı uyduranlara ve gerekse buna inananlara, söz konusu meleklerin yeryüzüne inişlerinde insanlığın genel vahşet ve zilletini, nankörlüğünü, özellikle de Müslümanlığı elden bırakmayanların vahşetini, Ahmetlerin Mehmetleri, Mehmetlerin de Ahmetleri vahşîce katlettiğini, insanların birbirlerinin kanlarını nasıl emdiklerini, Rabblerini bırakıp nasıl kula kul olduklarını, fesatlarını [yeryüzünde ortaya koydukları yıkım ve kargaşayı], kısacası insanlığın ve özellikle de Müslümanların genel durumunu görüp görmedikleri de sorulmalıdır. Ne var ki, meleklerin yeryüzüne hatalarını anlamaları için indirildiğini ileri süren bu zihniyetten “Yüce Allah genel manzarayı meleklerden saklar” şeklinde bir cevap gelme olasılığı hiç de az değildir.

Bu tür gerçek dışı anlatıların terk edilip Kur’an’dan çıkarılan sorulara yine Kur’an’dan cevaplar aranmalıdır. Çünkü dinimiz ile ilgili olarak aklımıza gelebilecek “neden, niçin, nasıl” şeklindeki tüm soruların cevapları yine Kur’an’da yer almaktadır.

“Melek” sözcüğünün “elçi [haberci]” anlamında kullanılışına örnek verdiğimiz ayetler “nüzul, melek ve melek çeşitleri” hakkında verilen bilgiler ışığında tekrar okunduğunda, Nahl suresinin 2. ve Fussılet suresinin 30-32. ayetlerinde  “Gerçek şu ki: Benden başka ilâh yok, o halde Benden sakının!” diye inzar eden [uyaran] ve “Korkmayın, üzülmeyin! Size vaat edilen cennete sevinin!” diye tebşir eden [müjdeleyen] meleklerin aslında Kur’an ayetlerinden başka bir şey olmadığı anlaşılmaktadır. Keza, Âl-i Imran suresinin 124. ayetinde Allah’ın inananlara üç bin melekle yardım ettiği yolundaki ifade, o gün savaş alanına gökyüzünden üç bin meleğin indiği anlamına gelmez. Bize göre bu ayette sözü edilen üç bin melek, o güne kadar inmiş olan Kur’an ayetleri ya da o savaş esnasında herkesçe bilinen yağmur ve rüzgâr gibi olaylardır. Çünkü gerek bu ayetlerin her birinin yaptığı uyarı; verdiği müjdelerin manevi sonuçları, gerekse rüzgâr, yağmurun sebep olduğu çamur gibi fizikî sonuçlar, inananlara destek sağlamaktaydı ve bu destek Müslümanlara yetip artmaktaydı.

Kur’an meleklerin inişinden söz ettiği gibi, şeytanların da inişinden [hulûl edişinden] söz etmektedir. Ancak geleneksel din anlayışı içinde pek konuşulmayan bu konu, bazı Müslümanlar tarafından neredeyse unutulmuş gibidir:

221.Şeytanların kime inip durduğunu/kimlerin kafasına bir şeyler soktuğunu size haber vereyim mi? 222.Şeytanlar, tüm iftiracı günahkârlara iner dururlar/onların kafasına bir şeyler sokarlar. 223.Onlar, duyum bırakırlar, hâlbuki onların çoğu yalancıdır. –Neml 6Şüphesiz bu Kur’ân ise sana, yasalar koyan ve en iyi bilen Allah tarafından senin içine işletilmektedir.–

                                                                                                                     (Şuara/ 221-223)

Bu ayetlerin yukarıda meali verilen Fussılet suresinin 30-32. ayetleri ile karşılaştırılması durumunda, birbirlerinin tam karşıtı olduğu görülmektedir.

Ruh

Ruh kavramı bugüne kadar dinli veya dinsiz, müslim veya gayrimüslim birçok kişinin ilgi alanına girmiş, cahil veya bilgin birçok kimse tarafından ruh hakkında yüzlerce kitap kaleme alınmıştır. Bu eserlerde genellikle şu konular işlenmiştir: Ruh nedir? Ruh kaç tanedir? Ruhlar nerede bulunur? Ruh ve nefis aynı şey midir? Ruh cisim midir, mahlûk mudur, enerji midir, kozmik bilinç midir, melek midir, varlıkların aslı mıdır? Ruh şeffaf, billûr, cins-i lâtif midir? Ruh mu yoksa ceset mi önce yaratılmıştır? Ruh ölür mü? Ruh kabirde cesede geri döner mi? Dirilerin ruhları ölülerin ruhlarıyla buluşur mu? Her şey ruhtan mı meydana gelmiştir? Hayatı, hareketi, idraki sağlayan güç ruh mudur? Ruhun insanî, hayvanî, nebatî olmak üzere çeşitleri var mıdır? Olgun ruh ile geleceği görebilmek, gelecekten haber verebilmek, zaman ve mekân dışına çıkmak mümkün müdür?

Bütün bunlardan başka, ruh ile ilgili bu eserlerde ruh çağırma, telepati, medyumluk, yoga, doğru rüya, büyü, sihir ve reenkarnasyon [ruh göçü] gibi konuların açıklanmasına da çalışılmıştır.

İnsanlık çok eski çağlardan beri bu konuların ardına düşmüş, psikoloji biliminin gelişmediği ve kuramlaşmadığı bu uzun süreçte vahyin doğrulamadığı, modern psikoloji biliminin de desteklemediği pek çok görüş ve anlayış ortaya çıkmıştır. Vahiy kontrolü dışında gerçekleşen zihin işçiliğinin en belirgin örneklerinden biri olan Eski Yunan Felsefesi kendi döneminde çok etkili olmuş, bu vahiy dışı felsefenin zihnin gizemli labirentlerindeki akıl sürçmeleri VIII. Yüzyılın ortalarında başlayan tercüme hareketleri sonrasındaki süreçte bazı Müslüman bilginleri de etkisi altına almıştır. Dolayısıyla evrensel merak konularından biri olan ruh ve ruha ilişkin konular İslam dünyasının da ilgi alanına girmiştir. Bazı Müslüman düşünürler Eski Yunan-Lâtin kabullerini güya İslamileştirerek kitaplarında İslâmî bilgiler olarak takdim etmişler, ruhun mahiyeti ve çeşitleriyle ilgili olur olmaz düşüncelerle dolu yüzlerce risale ve ciltlerce kitap yazmışlardır. Bu konuda yazılan en ciddî eser, İbn Kayyim el-Cevziyye [1299-1351, Hicrî 691-751] tarafından kaleme alınan “Kitabu’r-Rûh”dur. Ayrıca İmam Gazâlî de Eski Yunan felsefesinden derlediği bilgileri muhtelif eserlerinde dile getirmiştir. Ancak bunların hepsi de Kur’an’ın ifade ettiği “ruh” kavramından çok uzaktır. Sonuç olarak bugüne kadar bu konuda Kur’an kaynaklı ciddî bir çalışma yapılmamış, tabir yerinde ise asırlardan beri havanda su dövülmüştür. Ne var ki, yazarlarının isimlerinin önünde saygınlık belirten unvanlar bulunan bu kitaplardaki bilgiler hem doğru, hem de İslâmî kabul edilmiştir. Fakat asıl esef edilmesi gereken konu, bin dört yüz seneden beri yazılmış olan “tefsir” adlı kitapların hiç birinin Kur’an’a dayandırılmamış olması ve bu kitaplarda hep “Rivayet Tefsiri”nin ön plâna çıkarılmış olmasıdır. Her bakımdan açık ve mufassal olan Kur’an’ın bir takım asılsız rivayetlere ve İsrailiyat kaynaklarına kurban edilmesi Müslümanlar için çok acı bir durumdur. Öyle ki, rivayetlerin çokluğu ve farklılığı zihinleri iyice karıştırmış, gerek temel kavramlarımız ve gerekse inanç ve amel konularındaki bilgilerimiz çoğu zaman bu rivayetler doğrultusunda şekillenmiştir.

Tekrar “ruh” konusuna dönülecek olursa, öncelikle şunun belirtilmesi gerekir ki, yukarıda sayılan konular arasındaki “ruh” kavramının araştırılıp incelenmesi dinin değil psikolojinin konusudur. Psikoloji ilmi geliştikçe Kur’an’ın bu alandaki müteşabih sözcüklerinin de muhkemleşeceği kesindir. Kur’anî ve bilimsel olmamasına rağmen sırf saygın unvanlı isimlerce ileri sürülüp kitaplara geçirilen bir takım ilkel görüşler, bu tür müteşabih konuların teviline katkı sağlaması bir yana, meselelerin daha da kördüğüm olmasına yol açacak bir nitelik taşımaktadır. Bu nedenle o tür görüşlerin nakli ve tahlili yerine, Kur’an’daki “ruh” kavramının yine Kur’an ile açıklanması yoluna gidilmelidir. Amacımız Kur’an’ı belirsiz rivayetlerle değil, Kur’an’ın kendi iç imkanlarıyla anlamaya ve açıklamaya gayret etmektir.

Ruh sözcüğünün esas anlamı “can” demektir. Sözcük “vücuh” ifade eden yani hakikat ve mecaz olarak birçok anlamda kullanılabilen bir sözcüktür.

Ansiklopedik anlamda ruh, “Genel olarak varlığın maddî olmayan boyutu ya da özü” olarak tarif edilmiştir [Ana Britannica, cilt: 26, s: 383]. Bununla uyku anında geçici olarak, ölüm anında ise sürekli olarak bedenden ayrılan “nefis”, yani beyindeki ana fonksiyon olan bilinç kastedilmiştir.

“Ruh” sözcüğü, yukarıda verdiğimiz hem sözlük hem de ansiklopedik anlamlara uygun olarak, “manevî benlik” ve “can” kavramları ile eş anlamlı kabul edilmiştir. Geniş anlamda “canlılık, duygu” demek olan ve ayrıca “karakter” anlamına da gelen “ruh” sözcüğü, mecazen bir şeyin özünü, en önemli ve en can alıcı noktasını ifade eden bir anlam taşımaktadır. Meselâ pasif kimseler hakkında kullanılan “ruhsuz” sıfatı sözcüğün geniş anlamına, “meselenin bütün ruhu buradadır” şeklindeki deyimleşmiş cümle de mecaz anlamına birer örnek teşkil eder. Sonuç olarak, yukarıdaki anlamlar etrafında “ruh” ile ilgili yüzlerce deyim üretilmiştir.

“Ruh” sözcüğünün geleneksel dinî terim anlamı, çok genel bir ifadeyle “Bedensel varlığı yaratıldıktan sonra Allah tarafından üflenmek suretiyle insana kazandırılan canlılık” şeklinde tanımlanmaktadır.

Ruh Sözcüğünün Kur’an’daki Kullanımı

“Ruh” sözcüğü Kur’an’da “İlâhî esinti, vahy/bilgi” anlamında kullanılmıştır. Vahyin, bilgisizlikten dolayı ölü sayılan kalbe hayat verdiği, canın bedendeki işlevi ne ise vahyin de insanlık için aynı işlevi gördüğü, bu işlevi dolayısıyla bireyi ve toplumu kokuşmaktan koruduğu düşünülürse, “ruh” sözcüğünün sözlük, ansiklopedik ve dinî terim anlamlarıyla Kur’an’daki anlamı arasında bir paralellik var gibi gözükebilir. Ancak sözcüğün kullanıldığı ayetler incelendiğinde, bu paralelliğin “ruh”un ne olduğu konusunda değil, sadece insan üzerindeki etkileri konusunda olduğu anlaşılır.

Kur’an’da bahsedilen “ruh” [ilâhî esinti, vahiy] sadece bilerek ve isteyerek bu ruha sahip olan ve onu hayatına geçiren kişilere ve toplumlara anlamlı bir canlılık veren, onları kokuşmaktan koruyan bir şeydir. Fakat asla ölümün dışındaki canlılığı temsil eden ve her türlü rezilliği de kapsayan sihirli bir nefes değildir:

85.Ve sana vahiyden soruyorlar. De ki: “Vahy, Rabbimin işindendir. Size ise az bilgiden başka bir şey verilmemiştir.”

(İsra/ 85)

15.O, dereceleri yükseltendir, en büyük tahtın/en yüksek mevkiin sahibidir: O, buluşma günü hakkında uyarmak için Kendi emrinden/ Kendi işinden olan vahyi kullarından dilediğine bırakır.

(Mümin/ 15)

İkinci ayette ruhun hululü [inişi] “القائ ilka [bırakmak, koymak]” sözcüğüyle ifade edilmiştir. Nitekim Âdem’e yapılan vahyler [Bakara 37] ve Kur’an’ın inişi için “ وحى vahy” veya “ انزال inzal” yerine “ilka” fiili kullanılmıştır [Neml 6].

İsra suresinin 85. ayetinden başlayıp 93. ayetine kadar devam eden pasaj bir bütünlük içerisinde değerlendirilirse, burada konu edilen ruhun rivayet tefsirlerinde anlatıldığı gibi insan ya da herhangi bir canlının ruhu olmayıp açıkça “vahiy” olduğu görülür. Ancak İsra suresinin 85. ayetinde de belirtildiği gibi, insana ruh konusunda verilen [vahyin şekli ve mahiyeti hakkındaki] bilgiler gerçekten azdır. Dolayısıyla bu konuda verilen bilgi ile yetinilmeli, temelsiz ve mesnetsiz görüşlerle bu konularda bilgi üretmeye kalkışılmamalıdır.

Ruhun indirildiği bildirilen birçok ayette aynı zamanda ruhun Rabbimizin emrinden olduğu da belirtilmektedir. Günlük dilde genellikle “buyruk” anlamında kullanılan “امر emr” sözcüğü, Kur’an’da “iş [oluş]” anlamında da kullanılmaktadır. Sözcük tekil haliyle Kur’an’da 153 kez geçmektedir. Sözcüğün çoğulu olan “ümûr [işler]” sözcüğü ise Hud suresinin 97. ve Âl-i Imran suresinin 128. ayetlerinin de aralarında bulunduğu 13 ayette yer almaktadır. Bu bilgiler ışığında, “emrimizden bir ruh vahyettik” ifadesinden, Allah’ın işlerinden olan ruh vahyetme işinin yine O’nun tarafından gerçekleştirildiğini anlamamız gerekir.

Necm suresinde de değinildiği gibi, “ruh” Allah’ın işlerinden biridir ve ruh indirilmesi [hulûl ettirilmesi] de sadece O’na aittir.

Ruh/Vahiy Niçin ve Kime İndirilir?

52,53.İşte böylece Biz, sana da Kendi emrimizden/Kendi işimizden olan ruhu/ Kur’ân’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nûr/ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde bulunanlar Kendisi için olan Allah’ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın, bütün işler yalnız Allah’a döner.

(Şûra/ 52)

22.Allah’a ve âhiret gününe inanan bir topluluğu, Allah’a ve Elçisi’ne sınırı aşmaya uğraşanlarla karşılıklı sevgi bağı kurmuş hâlde bulamazsın. Bunlar, onların ister babaları olsun, ister çocukları olsun, ister kardeşleri olsun, ister akrabaları olsun. Onlar, Allah’ın, kalplerine imanı yazdığı ve kendilerini Kendisinden olan vahiy ile desteklediği kimselerdir. Ve Allah onları, sürekli kalanlar olarak altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Allah, onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bunlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gözünüzü açın! Allah’ın taraftarları, başarıya ulaşanların ta kendileridir.

(Mücadele/ 22)

192.Ve şüphesiz ki bu apaçık kitap, kesinlikle âlemlerin Rabbinin indirmesidir. 193-195O apaçık kitapla, uyarıcılardan olasın diye apaçık bir Arapça lisan ile senin kalbine Güvenilir Can [ilâhi mesajlar, güvenilir bilgi] indi. 196.Ve şüphesiz Güvenilir Can [güvenilir bilgi], kesinlikle öncekilerin kitaplarında da vardı.

(Şuara/ 192-196)

Bu ayetler üzerinde yeterince tefekkür edildiğinde, “ روح ruh” kavramının “orijinal [güvenilir] bilgi” demek olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır. Çünkü Mücadele suresinin 22. ayetinde Allah’tan gelen güvenilir, sağlam bilgi [ruh] ile tüm inananların güçlendirildiği, desteklendiği açıkça ifade edilmektedir. Şuara suresinin 193. ayetinde ise “er-Ruhu’l-Emin” tamlamasıyla kullanılarak bu bilgilerin [ruhun] “en güvenli, en yararlı bilgi” olduğu vurgulanmaktadır. Şuara suresinin 193. ayetinde geçen “er-Ruhu’l-Emin” ifadesini Cebrail olarak yorumlamak ve birçok mealde olduğu gibi ayeti “Onu Ruhu’l-Emin [Cebrail] indirdi” diye çevirmek yanlıştır. Zira ayetteki “ نزل nezele” geçişsiz fiilini sanki geçişli imiş gibi anlamlandırmak, her şeyden önce ayetin lâfzî manasına aykırıdır. Ayrıca böyle bir çeviri, aynı surenin Kur’an’ı âlemlerin Rabbi olan Allah’ın indirdiğini bildiren 192. ayeti ile de çelişmektedir. Ruhullah, Ruhu’l-Kudüs, er-Ruhu’l-Emin ifadeleri ile ilgili detay inşaallah Meryem suresinde verilecektir.

Ruhun Üfürülmesi

71,72.Hani Rabbin bir zaman evrendeki güçlere, “Şüphesiz Ben çamurdan bir beşer oluşturucuyum. Onu düzgünleştirip bilgili hâle getirdiğim zaman derhal ona boyun eğip teslim olun” demişti.

(Sad/ 72)

28,29.Ve bir zamanlar Rabbin evrendeki güçlere, “Ben, kuru balçıktan, şekil verilmiş/işlenebilen bir çamurdan bir beşer oluşturacağım. Ben, ona biçim verdiğimde ve onu bilgilendirdiğimde, siz hemen onun için teslimiyet gösterenler olarak yere kapanın” demişti.

(Hicr/ 28, 29)

9.Sonra onu düzeltip bir biçime soktu ve onu bilgilendirdi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Sahip olduğunuz nimetlerin karşılığını ne de az ödüyorsunuz?

(Secde/ 9)

Allah’ın gerçek anlamda üfürmeyeceği bilindiğine göre, “üfürmek” ifadesinin mecaz olduğu hemen anlaşılmaktadır. Mecazi anlamda “üfürmek”, herhangi bir şeyden başkalarına en az miktarda vermeyi ifade eder. Türkçede bu anlam yine mecaz bir ifade olan “koklatmak” sözcüğü ile karşılanmaktadır. Bu durumda “ruhun üfürülmesi” ifadesi “çok az miktarda bilgi verilmesi, bilginin koklatılması” anlamına gelmektedir. Nitekim İsra suresinin 85. ayetinde “De ki: Ruh Rabbimin işindendir. Ve size bilgiden ancak çok az verilmiştir” denilerek bu husus açıkça belirtilmiştir.

Ruhun Âdem’e üfürülmesinden ne kastedildiğine gelince; Kur’an’da bu da açıklanmıştır:

30.Ve bir zaman Rabbin, doğadaki güçlere, “Şüphesiz Ben, yeryüzünde bir halîfe getiren Zatım” demişti. Doğadaki güçler, “Orada bozgunculuk yapan, kan döken birisini mi yapacaksın? Oysa biz, Senin övgünle birlikte tüm noksanlıklardan arındırıyoruz ve Senin tertemiz; her türlü kötülük ve eksiklikten uzak olduğunu haykırıyoruz” demişlerdi. Senin Rabbin, “Ben sizin bilmediğiniz şeyleri çok iyi bilirim” demişti.

31.Ve senin Rabbin, Âdem’e o isimlerin tümünü öğretti. Sonra hepsini doğadaki güçlere sundu ve “Hadi, haber verin Bana şunların isimlerini, eğer doğru kimseler iseniz” dedi.

32.Doğadaki güçler, dediler ki: “Sen her türlü noksanlıktan arınıksın! Senin, bize öğretmiş olduğunun dışında bizim için bilgi diye bir şey yoktur. Şüphesiz Sen, en iyi bilenin, en iyi yasa koyanın ta kendisisin.”

33.Senin Rabbin dedi ki: “Ey Âdem! Haber ver onlara, onların adlarını.” Sonra da Âdem onlara, onların adlarını haber verince, senin Rabbin, “Dememiş miydim Ben size! Şüphesiz Ben, göklerin ve yerin görülmeyenini, duyulmayanını, sezilmeyenini, geçmişi, geleceği bilirim. Ve Ben, sizin açığa vurduklarınızı ve sakladıklarınızı bilirim” dedi.

34.Ve hani Biz, doğadaki güçlere, “Âdem’e boyun eğip teslimiyet gösterin” demiştik de İblis/düşünce yetisi dışında doğadaki güçler hemen boyun eğip teslimiyet göstermişti. İblis yan çizdi, büyüklendi. Ve o, her şeyi bilerek reddedenlerdenidi.

(Bakara/ 30-34)

Dikkat edilecek olursa, Sad suresinin 72. ve Hicr suresinin 29. ayetlerine göre meleklerin secde etmesi, Âdem’in belirli aşamalardan geçirilerek [amaçlanan düzgünlüğe ulaştırılarak] nihaî şekle getirilip kendisine ruh üfürülmesinden sonradır. Bakara suresinin 30-34. ayetlerinde ise meleklerin Âdem’e secde etmesinden önceki aşama “Âdem’in bilgilendirilmesi ve bilgisinin meleklerle karşılaştırılması” olarak açıklanmıştır. Sad ve Hicr surelerinde kullanılan “ruh üfürme” tabiri Bakara suresinde yerini “bilgi ile bilgilendirmek” tabirine bırakmış, böylece “ruh üfürme” deyiminin “bilgi ile bilgilendirmek” anlamına geldiği açıklanmıştır.

“Ruh üfürülmesi” ifadesiyle kastedilenin Âdem’e verilen bilginin ancak koklatma düzeyinde olduğunun kanıtı ise İsra suresinin 85. ayetidir. Ancak hemen belirtilmelidir ki, Âdem’e verilen bilginin koklatma düzeyindeki azlığı, Rabbimizin sonsuz bilgisine nispetledir.

Yüce Allah’ın sonsuz bilgisi ve bilgeliği Kur’an’da pek çok ayette vurgulanmaktadır:

109.De ki: “Rabbimin sözleri için, deniz mürekkep olsa Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenirdi, hatta bir o kadarını daha getirsek bile.”

(Kehf/ 109)

27.Ve eğer, şüphesiz yeryüzünde ağaçtan ne varsa kalem olsa, deniz de arkasından yedi deniz katılarak onun mürekkebi olsa, Allah’ın sözleri tükenmezdi. Şüphe yok ki Allah en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/ sağlam yapandır.

(Lokman/ 27)

Allah’ın ilmi böylesine sonsuz olunca, O’nun tüm peygamberlerine gönderdiği vahiy bilgilerinin toplamı da ancak bir koklatmadan [üfürmeden] ibaret olacaktır.

Sonuç olarak; melekler sıradan insana değil, kendisine ruh üfürülen [Rabbimizin sonsuz bilgisine nispetle az bir bilgi ile bilgilendirilmiş olan] Âdem’e, bir başka ifadeyle “adam” olmuş insana secde etmişlerdir. Secde etmenin aynı zamanda boyun eğmek anlamına geldiği de unutulmamalıdır.

Kur’an’da Meryem’e de ruh üflendiği bildirilmiştir:

91.Ve o, ırzını titizlikle koruyan kadın; işte Biz, onu güvenli bilgimizle bilgilendirdik. Ve kendisini ve oğlunu âlemler için bir alâmet/gösterge yaptık.

(Enbiya/ 91)

12.Ve Allah, ırzını bir kale gibi koruyan İmrân kızı Meryem’i de örnek verdi. İşte Biz onu vahyimizle az da olsa bilgilendirdik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını doğrulayıp uyguladı ve sürekli saygıda duranlardan oldu.

(Tahrim/ 12)

171.Ey Kitap Ehli! Dininizde aşırılığa gitmeyin. Ve Allah hakkında gerçek dışı bir şey söylemeyin. Meryem oğlu Îsâ Mesih, sadece Allah’ın elçisi ve Meryem’e ilka ettiği/ulaştırdığı kelimesi ve Kendisinden bir ruhtur, vahiy aracılığı ile doğmuş biridir. Artık Allah’a ve elçilerine inanın. Ve “Üçtür” demeyin. Son verin, sizin için daha iyi olur. Allah, ancak bir tek ilâhtır. O, Kendisi için bir çocuk olmasından arınmıştır. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca O’nundur. “Tüm varlıkları belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyarak, destekleyerek uygulayan” olarak Allah yeter.

(Nisa/ 171)

Bu ayetlerden, Meryem valideye bazı özel bilgilerin lütfedildiği anlaşılmaktadır. Ancak bu konunun teferruatı Âl-i Imran, Meryem ve Enbiya surelerindeki ilgili pasajlardan alınmalı ve bu olay Kur’an’daki pasaj bütünlüğü içinde, Zekeriya (as)’nn durumunu açıklayan ayetler ile birlikte ele alınmalıdır. Çünkü yaşlı bir adam olan Zekeriya (as)’nn ve kısır eşinin çocuk sahibi olması ile Meryem’in erkeksiz çocuk doğurması, birbirini takip eden dönemlerde meydana gelmiştir.

Yukarıdaki ilk iki ayette geçen “ruh üfürme” tabiri, Nisa 171′de “ القائ ilka [bırakma, ulaştırma]” tabiri ile açıklanmaktadır. “Ruh üfürme” tabirinin “az bir bilgi ile bilgilendirmek” anlamına geldiği artık bilindiğine göre, Meryem’e üflendiği bildirilen ruhun da onun hamile kalması için rahmine [dölyatağına] yapılan fizikî bir üfürük değil, mabette Zekeriya (as)’nın himayesinde bulunduğu sırada Meryem’e lütfedilen bilgi olduğu anlaşılmaktadır. Kur’an’a göre aynı tür bilgi daha önce Zekeriya (as)’ya verilmiş, onun hem yaşlı hem de kısır olan karısı da bu bilgi ile Yahya’yı doğurmuştur. Daha sonra bu kutsal bilgiyi/mesajı Meryem’e iletmekle görevlendirilen Zekeriya (as), Allah’ın elçisi olarak görevini yapmış ve kutsal bilginin doğruluğuna kanıt olarak da bu bilgi sayesinde “sapasağlam” bir insan olarak doğan Yahya’yı göstermiştir. Bu konuda daha detaylı açıklama inşaallah Meryem suresinde yapılacaktır.

Kadr suresinin başından buraya kadar olan ve melekler ile ruhun indirilmesini de içine alan bölümün mesajı şöyle özetlenebilir:

Kim ki Allah’a teslim olur, O’nu kendisine Rabb edinir, [terbiyesini ve hayat akışını Allah'ın kurallarına göre ayarlar] ve kendisine bir Kadir gecesi tayin edip o andan itibaren hayatını Kur’an’a göre tanzim etmeye başlarsa, Allah’tan gelen ve içlerinde kutsal bilgiler [ruh] olan ayetler o insana iner, yani insanın içine [aklına, benliğine] hulûl eder, girer, iyice yerleşir. Böylece o insan, kendisine rehber, destek, müjdeci olan ayetler sayesinde Allah’tan başka ilâh edinilmemesinin, sadece O’na kulluk edilip O’ndan sakınılmasının bilincine varır, mutlu olur ve gerçek başarıya ulaşır.

İşte, meleklerin ruh ile inişi [hulûlü] budur.

Rablerinin izniyle/ bilgisi gereği, o şafak sökene kadar/aydınlığa kavuşuncaya kadar iner dururlar; her bir işten.

4. ayetin sonunda yer alan bu ifade; “Rablerinin izniyle her bir işten, her bir konuda bilgi vermek ve destek olmak için” demektir. Melekler ile ilgili diğer Kur’an ayetlerinden anlaşılmaktadır ki, Allah’ın irade sahibi olmayan kulları olan melekler kendi kendilerine hiçbir şey yapamazlar; sadece Allah’ın kendilerine yüklediği muhtelif görevleri yerine getirirler. Kur’an, çeşitli türleri olan bu varlıklara pek çok görevler yüklendiğini bildirmektedir. Ne var ki, bu farklı görevleri “Mevlit” yazarı Süleyman Çelebi gibi “Yüce Allah’ı sürekli tespih, tahmid ve tekbir etmek, hiç durmadan O’na rüku ve sücutta bulunmak” şeklinde açıklamak doğru değildir. Bu tür cahilî anlayışlar meleklerin hiç durmadan “suphanallah” “elhamdülillah” “Allahü Ekber” deyip durduklarını, sürekli rükû ettiklerini ya da başlarını hiç secdeden kaldırmadıklarını belirterek kendilerince meleklerin ne tür işlerle meşgul olduklarını ifade etmeye çalışmışlardır. Melekler, Allah’ın varlığına, birliğine, büyüklüğüne, her türlü noksanlıktan arınıklığına kanıt teşkil eden, onun koyduğu kurallardan dışarı çıkmayan maddî ve enerjik varlıklardır.

Kur’an tarafından “melek” olarak nitelendirilmiş olan Kur’an ayetleri, Allah’ın verdiği göreve uygun olarak her bir konuda yol göstermek, bilgi vermek, destek olmak, müjdelemek için Kur’an’ı kendisine rehber edinmiş kişilerin içlerine inerler/ hulûl ederler. Bir bakıma her ayet o insana can olur, rehber olur, öğretmen olur, maddî ve manevî destek olur; o insanın her bir derdine, problemine reçete olur, merhem olur. Böylece o insan, Kur’an’ı rehber edinerek hayatında yapacağı devrim sayesinde bin ayını [Kur'an'sız geçebilecek ömrünü] daha değerli bir hâle getirmiş olur.

Duhan suresinin 1-6. ayetlerinde de yine bir başka yönüyle Kadir gecesinden bahsedilmektedir:

1.Hâ/8. Mîm/40.

2-7.Apaçık/açıklayan Kitab’a yemin olsun ki şüphesiz Biz, Kendi katımızdan bir iş olarak, onu, haksızlık ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler ile dolu/ sağlam, her işin/ oluşun kendisinde ayırt edildiği, her şeyin bol bol verildiği, kazancın bol olduğu bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz uyarıcılarız. Şüphesiz Biz, Rabbinden, göklerin, yeryüzünün ve ikisi arasındakilerin Rabbinden –eğer kesin inanan kimseler iseniz– bir rahmet olarak elçi gönderenleriz. Şüphesiz O, en iyi duyanın, en iyi görenin ta kendisidir.

(Duhan/ 1-6)

Bu ayetlerde Allah’ın uyarılmaya ihtiyaç duyan topluma peygamberler yolladığı, bundan dolayı mübarek bir gecede Kitab-ı Mübîn’i [özünde açık ve hakikati bütün açıklığıyla ortaya koyan Kur'an'ı] indirdiği ve böylece katından bir emir/iş olarak her hikmetli işin o gecede ayırt edildiği anlatılmaktadır.

Ayette “şafağın sökmesi” ile kastedilen, meleklerin ve ruhun inişiyle meydana gelen aydınlanmadır. Buna göre; melekler [Kur'an ayetleri] ve içerdikleri ruh [bilgiler], inişlerini [içe işleyerek yardım ve destek vermelerini], zihinsel karanlıkların aydınlığa dönüşmesine kadar sürdürürler. Bu bilgileri öğrenmek isteyenler, zihinlerinde hiçbir problem ve karanlık nokta kalmayıp mutmain olurlar ve sonunda cennete girerler. Bir başka ifade ile Kur’an ayetlerindeki bilgiler insanın düşüncelerinde hiçbir karanlık nokta bırakmayacak şekilde aydınlatıcıdır, tatmin edicidir ve cennete erdiricidir. Kur’an’ı okuyarak ondaki bilgi ışığını bulanlar, iyiyi-kötüyü, doğruyu-eğriyi, yararlıyı-zararlıyı en isabetli şekilde ayırt etmeyi de öğrenirler.

Sonuç

Kur’an ile tanışanlar, her türlü zihinsel karanlıklardan mutlaka kurtulur, aydınlığa çıkarlar. Ruh [can] taşıyan melekler, kişilerin içlerine işlerler ve her konuda onlara yol gösterir, yardımcı olurlar. Sonunda da onları selâmete ulaştırırlar [karanlıklardan kurtarıp şafaklarını söktürürler]. Kadir gecesiyle tanışmak [Kur'an'ı kendine rehber edinmek], bin aydan ya da bir ömürden daha hayırlıdır.

Her insanın bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesi ise, o insanın Kur’an ile tanıştığı, onu hayat reçetesi, rehberi, ışığı, ruhu, şifası, ibret levhası, hayat düsturu ve hayat yönetmeliği edindiği, bu nedenle de meleklerin ona yardıma koştuğu, mutluluklarının başladığı gecedir; ya da bunların gerçekleştiği herhangi bir gündür, saattir, dakikadır, saniyedir.

O halde, biz de ne zaman Kur’an’a sarılırsak, sarıldığımız o an hayatımızın dönüm noktası olur. Öyle ki, o an bize bin aydan, bir ömürden, hatta milyonlarca aydan bile daha yararlı olur. Çünkü kurtuluşumuz Kur’an’ı tanımamıza, ona inanmamıza, içeriğini anlamamıza, içerdiği tüm değerleri içselleştirerek yaşamamıza bağlıdır. Dinimizde faziletli zamanlar ve mekânlar asla yoktur; faziletli ameller vardır. Onun dereceleri de amelin zahmeti ve emeğiyle orantılıdır.

Keramet gecede değil, Kur’an’dadır.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Allah ve “Biz” Zamiri

Kur’an’a bakıldığı zaman Yüce Rabbimizin birçok ayette kendisiyle ilgili olarak “İnna, Nahnü/Biz” zamirini kullandığı görülür.

Dikkat edilirse, “Birinci Çoğul Şahıs” zamirinin farklı kullanımları olan “Biz, Bizi, Bize, Bizim, Bizden” gibi ifadelerin Allah için kullanıldığı her ayette, Allah’ın sıfatlarının tecellisine yönelik vasıtalı tasarrufların ifade edildiği görülür. Bunu yüzlerce örnekle açıklamak mümkündür. Ancak burada herkesçe bilinen birkaç örnek vermekle yetinilecektir:

Kevser 1: “Şüphesiz Biz sana kevseri verdik.”

İnşirah 1: “ Biz, senin için, senin göğsünü açmadık mı?”

Kadr 1:    “Muhakkak ki Biz onu kadir gecesinde indirdik.”

Ya Sin suresine göz atıldığında, Allah’ın sıfatlarının tecellisi olan tasarruflarının açıklandığı 8, 9, 12, 14, 28, 31, 33, 34, 37, 39, 41, 42, 43, 44, 65, 66, 67, 68, 69, 71, 72, 76, 77, 78. ayetlerde “Biz” ifadesinin; zatına yönelik açıklamaların yapıldığı 60, 61. ayetlerde ise “Ben” ifadesinin kullanıldığı görülür.

Kur’an’da Allah için kullanılan zamirlerin şu şablona uyduğu açıkça görülmektedir:

1- Allah’ın zatına ve üluhiyyetine ait ifadelerde “Ene, İnni/Ben [Birinci Tekil Şahıs] ifadesi kullanılmaktadır.

Mesela: Bakara 30, 186; A’raf 173;  Ta Ha 12-14; Secde 13; Enbiya 25, 92; Ankebut 56.

2- Yine Allah’ın zatına ve uluhiyetine ilişkin olmak üzere, bazı ayetlerde Rabbimiz “Sen, Seni, Sana, Senin” gibi “İkinci Tekil Şahıs” zamirleriyle; diğer bazı ayetlerde ise “O, O’nu, O’na, O’nun” gibi “Üçüncü Tekil Şahıs” zamirleriyle ifade edilmektedir. İster İkinci Tekil Şahıs, isterse Üçüncü Tekil Şahıs olsun, her iki gurup zamir de Teklik ifade eder. Allah’ın zatının ve uluhiyetinin sözkonusu edildiği hiçbir yerde “Siz” veya Onlar” gibi çoğul ifadeler kullanılmaz.

Fatiha’da da “Yalnız Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım isteriz” şekliyle ifade buyrulmuştur.

3- Azametinin, güç ve kudretinin vurgulandığı ayetlerde ise Yüce Allah “Biz” zamiri ile ifade edilmektedir.

Tüm dünya milletlerinin dillerinde otorite sahipleri güç ve kudretlerini anlatırken “Biz” ifadesine başvururlar. Fermanlarında, söylevlerinde hep “Biz” ifadesini kullanırlar. Bu, Kur’an inmeden de böyle idi, şimdi de aynen devam edip gitmektedir.

Kısaca Rabbimizin “Biz” ifadesi Kendisinin azamet ve kibriyasını; büyüklüğünü, ululuğunu vurgulamak içindir. Kesinlikle çoğul anlamında değildir. Çoğulluğu nefyeden yüzlerce ayet vardır. Ayrıca taaddüdü kudema akla da münafidir.

Buna rağmen maalesef Allah’ın tasarruflarında üçler, yediler, kırklar, kutuplar, gavslar gibi ortaklar kabullenen bahtsızlar da mevcuttur.

Meseleye vakıf olan ilim sahipleri Rabbimizin “Biz” ifadelerini “Biz Azimüşşan” olarak ifade etmek suretiyle isabetli bir anlayış ve hizmet ortaya koymuşlardır.


[1] (Kaynak: Mücahid)

[2] (Kaynak: Ali b. Urve)

[3] (Kaynak: İmam Malik; Muvatta)

[4] (Kaynak: Tirmizi, İbn-i Cerir) Bu konu tüm diğer kaynaklarda da yer almaktadır.

[5](Razi; el Mefatihu’l Gayb)

[6] [İbn Menzur; Lisanü’l-Arab Cilt.8, S.523, Darülhadis Kahire-2003]

[7] (İBNİKESİR)