21-NAS SÛRESİ

Nâs sûresi Mekke’de 21. sırada inmiştir. Felâk sûresi ile birlikte bir bütünlük arz etmektedir. Çünkü bu sûrede de insanların Allah’a sığınmaları gereken şerlerin [zararlıların] sayılmasına devam edilmiştir.

MEAL

RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA

1–6: “Cinn ve insten, insanların akıllarında, sinsice kötülük fısıldayan hannasın kötü fısıltılarının şerrinden, insanların ilâhına, insanların hükümdarına ve insanların Rabbine sığınırım” de!

TAHLİL

1–3.Deki: “İnsanların Rabbine sığınırım! İnsanların hükümdarına. İnsanların ilâhına.

Sûrenin ikinci ve üçüncü âyetleri, birinci âyetin Atf-u beyan’ı [açıklayanı] olup bu âyete açıklık getirmektedir. Bu üç âyetin daha iyi anlaşılması için âyetlerde geçen sözcükler üzerinde teker teker durmakta yarar görüyoruz:

MELİK: Allah’ın güzel isimlerinden biri olan “melik”, “hükümdar, kral” demektir. “Melik” sözcüğü, “me-le-ke” fiilinden türemiştir. “me-le-ke”, “malik ve sahip olmak [yönetim gücü]” demektir. Kelime, hem bir şeye sahip olmayı, hem de kuvvetli olmayı çağrıştırır. Sahip ve malik anlamında “melik, mâlik, melîk” kelimeleri kullanılır. Mastarı olan “mülk” veya “milk”, sahip olunan ve üzerinde tasarrufta bulunulan şeyi ifade ettiği gibi, tasarrufta bulunmayı da ifade eder. Bu tasarruf öncelikle insanlar, daha sonra da mallar üzerindeki tasarruftur. Nitekim Yüce Allah için “İnsanların Meliki” denilirken, O’nun insanlar üzerinde mutlak tasarruf sahibi olduğu anlatılmak istenir.

Melik ya da mâlik olma, mâlik olunan şey üzerinde istenildiği gibi tasarrufta bulunmayı gerektirir. Bu anlamda, mutlak melik ancak ve ancak Allah’tır; çünkü Kur’ân’da mülkün yalnızca Allah’a ait olduğu defalarca tekrarlanmaktadır. Bütün kâinat Allah’ın mülküdür ve Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf sahibidir. Ne var ki, Allah adil, hak ve tek ilâh olduğu için kâinatta hiçbir dengesizlik ve haksızlık olmaz.

İnsan mükerrem kılınarak yeryüzü ve yeryüzündeki varlıklar kendisinin hizmetine verilmiş, Allah’ın indirdiği ile yeryüzünde tasarrufta bulunacağı için yeryüzü mülkü üzerinde kendisine izafî bir meliklik yetkisi tanınmıştır. Bu yetki mutlak anlamda bir yetki olmadığı gibi, insanın keyfine de bırakılmamıştır. Allah’ın yeryüzündeki hayatın gereği olarak çeşitli biçimlerde, renklerde, yeteneklerde ve çeşitli mesleklere sahip olacak şekilde yarattığı insanlar bu meliklik yetkisine hep birlikte sahiptirler. Dolayısıyla herkesin belli bir tasarruf sahası vardır. Fakat bu tasarruf hiç bir zaman mutlak olmayıp Allah’ın insana tanıdığı alanla sınırlıdır. Bir anlamda sadece bir emanettir. Öte yandan, tek tek insanların nasıl mülk sahibi olacaklarını ve mülklerinde nasıl tasarruf edeceklerini belirten kuralları da Allah her insana ayrı ayrı değil, insanlar arasından seçtiği elçiler vasıtasıyla tüm insanlığa bildirmiş ve genel anlamda yeryüzündeki mülkiyetinin bu elçiler aracılığıyla bildirdiği kurallar doğrultusunda yürütülmesini emretmiştir.

Böylece gerçek Melik olan Allah, yeryüzündeki melikliğini kendi belirlediği sınırlar içinde ve kendi seçtiği elçiler aracılığıyla bildirdiği kurallara uygun olmak üzere, insanlar vasıtası ile kullanır. Allah’ın melikliğini yine O’nun belirlediği sınırlar içinde ve emaneten kullanan insanların görevi, kısmen de olsa kendi tasarruflarına verilen yeryüzünde [Allah’ın mülkünde], Allah’ın iradesinin hâkim olmasını sağlayacak sistemler kurmak, yöneticiler seçmektir. Eğer insanlar bu görevi lâyıkıyla yerine getiremezlerse, Yüce Allah, insanların hak ettikleri özelliklere sahip kişilerin melik/yönetici olmalarına izin vermek sûretiyle, yanlış yapan insanları bu dünyada da cezalandırmış olur. Nitekim Mûsâ peygamber ile uğraşan Firavun ve İbrâhîm peygamber ile uğraşan Nemrut, bu tip cezalandırmanın iki tipik örneğini teşkil etmektedirler.

“Melik” sözcüğünün “hükümdar” veya “devlet başkanı” anlamında kullanılmasına İslâmiyet’in ortaya çıkışından önce de rastlanmakla birlikte, İslâmiyet’i kabul eden devletlerdeki hükümdarlar bu unvanı İslâmiyet’ten önceki dönemlerde genellikle kullanmamışlardır. O zamanlar bu sözcük, yabancı ülkelerin hükümdarlarını ifade etmek için kullanılıyordu. “Melik” sözcüğü İslâm tarihinde ilk olarak Emevî devletinin kurucusu Muaviye tarafından kullanılmıştır. Ancak bu sözcük, peygamberimiz yönetimindeki dönemden [Asr-ı saadetten], Dört Halife [Hulefa-i Râşidin] Döneminin sonuna kadar olan zaman içinde, icra edilen yönetim ilkelerine aykırı bir idareyi akıllara getirdiği için, Muaviye’nin “melik” unvanını alması iyi karşılanmamış, hatta bazı âlimler tarafından şiddetle kınanmıştır.

İLÂH: Sözlük anlamı “örtünmek, gizlenmek, alışmak ve kulluk” demek olan “ilâh” sözcüğü, genelde “ibâdet edilen, tapınılan, ululanan” nesnelerin ortak adı olmuştur. “İlâh” sözcüğünün “ibâdet edilen varlık” anlamında kullanılmasının sebebi olarak; bu sözcüğe “ihtiyaçları gideren, işlenen amelin karşılığını veren, sükûnet bahşeden [huzur, rahatlık veren], yücelik, hükmü altına alıp koruyan, musibet anında koruyan” anlamlarının yüklenmiş olması gösterilebilir.

İslâmiyet’in saf tevhit akidesi, tapılacak, ibâdet edilecek ve ululanacak olanın; kâinatı ve eşyayı yaratanın, yoktan var edenin sadece Allah olduğunu kabul eder.

Görüldüğü gibi İslâmiyet’teki “Allah” kavramı ile diğer dinlerdeki “ilâh” kavramı arasında tartışmaya yer bırakmayacak nitelikte büyük farklar vardır. Diğer dinlerdeki ilâhlar, bu dinlere mensup olan insanların korkularının, ihtiyaçlarının ürünü olup insanların isteklerine göre şekillenmişlerdir. Hüküm koyma özellikleri olmayan ve insanların korkularının, ihtiyaçlarının ortadan kalkması hâlinde fonksiyonlarını kaybedecek olan bu ilâhlar, insanlarla birlikte var olup insanlarla birlikte yok olurlar.

Oysa İslâm’da kişi, ilâhını kendi ihtiyaçları doğrultusunda edinemez. Zira İslâm, ibâdet edilecek ilâhın tek, mutlak yaratıcı [her şeyi yaratan] ve tek hüküm koyucu olduğu esası üzerine oturtulmuştur. İslâm, insanları işte bu ilâha, yani Allah’a iman ve ibâdet etmeye çağırmaktadır. İslâm’daki ilâh olan Allah, mutlak yaratıcı olduğundan her şeyden önce de vardır. Varlığı zatı ile kaimdir. Varlığını ayakta tutmak için kendisinden başka hiçbir desteğe ihtiyaç duymaz ve ebedî olduğu için de insanla birlikte yok olmaz.

“İlâh” sözcüğü Kur’ân’da hem “Hak olsun batıl olsun, ayırım yapılmaksızın, insanların tapındığı varlık” anlamında, hem de “Gerçekten ibâdete lâyık olan Hakk mabut” anlamında kullanılmıştır.

İLÂH EDİNMEK : Yeryüzünde bilgilendirilen ilk insan ve ilk peygamber olan Âdem’le başlayan tevhit inancı, gönderilen her peygamberle birlikte devam etmiş ve peygamberimiz ile kemale ermiştir.

Bütün peygamberler kendilerinden önceki peygamberleri tasdik edici özellikte olan tevhit yolunda mücadelelerini sürdürmüşler, gönderildikleri kavimleri Allah’tan başka ilâhlar edinmemeleri hususunda uyararak onları Allah’a kulluk etmeye çağırmışlardır. Ancak peygamberler bu mücadeleleri sırasında kendilerinin yanında yer alan pek az mümin bulabilmişlerdir. Hatta bazıları içinde bulundukları toplumun sürekli hakaret ve alaylarına maruz kalmışlar, yaşadıkları yerden uzaklaştırılmışlar veya öldürülmüşlerdir.

Peygamberlerin uyarılarını dikkate almayan toplumlar kendi inançlarında ısrar etmişler, kendileri için ilâh olabileceğine inandıkları şeylerin korkulu ve sıkıntılı anlarda kendilerini koruyabileceğini zannederek Allah’tan başka ilâhlar edinmişler ve onlara tapınmaya devam etmişlerdir. Kur’ân, bu insanları bize şu şekilde tanıtır:

Onlar, kendileri için bir izzet ve kuvvet kaynağı olsunlar diye, Allah’ın astlarından ilâhlar edindiler. Meryem; 81.

Onlar, Allah’ın astlarından kendileri yardım olunurlar ümidi ile ilâhlar [tanrılar] edindiler. Ya Sin; 74.

Allah’ın astlarından yalvardıkları yalancı ilâhlar, Rabbinin emri geldiği zaman onlara hiçbir fayda sağlamadı, ziyanlarını arttırmaktan başka bir işe yaramadı. Hud; 101.

Ve Allah’ın astlarından çağırdıkları şeyler, hiçbir şeyi yaratamazlar. Onların kendileri yaratılıp duruyorlar. Onlar diriler değil ölülerdir. Ne zaman dirileceklerine de şuurları/ bilinçleri yoktur. Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. Nahl; 20, 22.

Allah’ın astlarından Allah’a eş tuttukları ortaklara tâbi olmuyorlar. Onlar sadece zanna uyuyorlar, onlar ancak yalandan başkasını söylemiyorlar. Yunus; 66.

Allah ile birlikte başka bir ilâha tapma. Ondan başka hiçbir ilâh yok. Kasas; 88.

 Bu âyetlerden şu neticeleri çıkarmak mümkündür:

1.Cahiliye devri insanları kendilerine korkulu ve sıkıntılı anlarında dua edip yardıma çağırdıkları ilâhlar ediniyorlardı.

2.Bu ilâhlar sadece cinler, melekler ve putlardan ibaret değildi. Daha önce yaşayıp ölmüş olan şahıslar da tapınılan ilâhlar arasında idi. Nitekim “Onlar diriler değil, ölülerdir. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler” ( Nahl 21) âyeti bunu ispatlamaktadır.

3.Müşrikler, ilâh edindikleri putların kendilerinin dua ve yakarışlarını işittiklerini ve kendilerine yardım edebilecek güçlere sahip olduklarına inanıyorlardı.

Bu neticelerden yola çıkılarak ilâh edinmenin dua ve yakarışları işitebilecek ve gereğini yapabilecek bir gücün varlığına inanmak ve o gücü benimsemek olduğu söylenebilir. Bu tarife göre, insan bu gücün sadece Allah’ta olduğuna inanıyor ve buna göre davranıyorsa Allah’ı ilâh edinmiş olmaktadır. Eğer bu güce sahip başka “şey”lerin de varlığına inanıyor ve buna göre davranıyorsa, Allah’tan başka “şey”leri de ilâh edinmiş sayılmaktadır.

Ancak, hayatın içindeki sebep-sonuç yasaları gereğince insanların birbirlerinden aldıkları yardımların bu anlama gelmeyeceği tabi’idir. Meselâ bir insanın aç karnını doyurmak üzere başka birinden talepte bulunması ya da hastalığını iyileştireceğini umduğu bir doktordan yardım istemesi, yardım istediği bu kişileri ilâh edindiği anlamına gelmez. Çünkü bu şartlarda istenen yardımlar, hayatın doğal akışı içinde, bazı insanların sahip oldukları imkânlar ve bilgiler sayesinde başkalarına yapabilecekleri yardımlardır. Zaten Yüce Allah bu durumu, işlerini birbirlerine gördürmek için insanları farklı yarattığını söylemek sûretiyle Kur’ân’da açıkça belirtmiştir. Ama yukarıdaki örneğe göre, karnı acıkan veya hasta olan insan, ihtiyaçlarını gidermek üzere bir ölüden, bir nesneden [puttan] veya bu ihtiyaçları karşılayacak imkân ve bilgisi bulunmayan herhangi birisinden doğaüstü yollarla yardım umarsa, o “şey”i ilâh edinmiş olur.

Günümüzde pek sık rastlanan şekli ile bir ölüden veya bir diriden ihtiyaçlarının karşılanması [para, ev, araba, iş], bozuk sağlığının iyileştirilmesi veya iyi olan sağlığının bozulmaması gibi konularda talepte bulunmak, talepte bulunulanın ilâh edinilmesinden başka bir şey değildir. Keza, yeni evlenen çiftlerin kendilerine mutluluk getireceğine inanarak çeşitli şahısların mezarlarını ziyaret etmeleri ve adaklar adamaları da Allah’tan başka ilâhlar edinmenin ve Allah’a ortak koşmanın en belirgin örneklerindendir.

Aslında insanın ilâh edindiği nesnelere dua etmesine ve onlardan yardım dilemesine sebep olan düşünce, o nesnelerin tabiat kanunları üzerinde hükmünü geçirmeye ve tabiat kanunlarının nüfuzu dışında bir kuvvete sahip olduğunu zımnen kabul etmesidir.

Yüce Allah, kendisinden başka ilâh edinenlerin durumlarını Kur’ân’da şu şekilde açıklamaktadır:

Kesinlikle, Biz kendi çevrenizde bulunan memleketleri helâk ettik. Âyetleri, belki onlar küfürden imana dönerler diye tekrar tekrar açıkladık. Öyleyse Allah’ın astlarından güya O’na yakınlığa vesile edindikleri düzme tanrılar, onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzme tanrılar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu onların yalanlarıdır, uydurmakta oldukları şeydir. Ahkâf; 27, 28.

İnsanların gerçek yaratıcıyı bırakıp kendi elleriyle yaptıkları putları ilâh edinmelerinin başlangıcı ise Kur’ân’da şöyle bildirilmiştir:

Nuh: “Rabbim! Kavmim bana isyan etti. Malı ve evlâdı kendisine zarardan başka bir şey vermeyen kimseye uydular. Onlar büyük tuzaklar kurdular. Ve ‘Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Ved, Suvâ’, Yagûs, Yeûk ve Nesr gibi putlarınızdan vazgeçmeyin!’ dediler” dedi. Nuh; 21–23.

Âyette bahsi geçen bu putlar, tarihî belgelerden öğrendiğimize göre, daha sonraları Arabistan yarımadasının değişik yerlerinde yeniden dikilmiştir.

Eski çağlarda yaşamış, tevhit inancından habersiz kavimler de insan davranışları gösteren pek çok ilâh edinmişlerdir. Meselâ; Eski Mısır’ın mitolojik dinlerinde, bir kaynağa göre zaman, bir başka kaynağa göre yeryüzü ilâhı Keb [veya Geb] ile gökyüzü tanrıçası Nut’un [Neuth, Nuit] evlenmesinden meydana gelen Osiris, kıskançlık yüzünden Seth [Set] tarafından öldürülerek on iki [ya da on dört] parçaya bölünmüştü. Eski Çin dini olan Sinizm’e göre tanrı Çang-Ti’nin soyundan gelen Çin hükümdarları, göğün oğulları idi. Hint dinlerindeki ilâhlar da, her türlü beşerî eksikliklerden uzak değillerdi. Meselâ, gök gürültüsü, yağmur, fırtına gibi olayların ilâhı olan ve yıldırım ile şimşeği silâh olarak kullanan İndra, çok zalim ve gaddar bir ilâhtı. Keza Sümerlerin ilâhı olan Marduk, ulûhiyyeti diğer tanrılarla savaşarak tıpkı insanlar arasındaki krallar gibi elde etmişti. İran dini Mecusîlik’te ise bir kaynağa göre iyilik tanrısı olan Hürmüz ile kötülük tanrısı Ehrimen, başka bir kaynağa göre Bilge Tanrı Ahura Mazda’nın kendi iradesi ile yarattığı ve sonradan iyilik ve kötülük ilkelerine dönüşen iki ruh Ormazd [Hürmüz] ile Ehrimen, devamlı savaşırlardı. Hangisi galip gelirse ona bağlı olarak yeryüzünde iyilik veya kötülük galip gelmekte idi. Bugünkü Avrupalıların ataları olan Keltlerin dininde, insanlar vahşîce ilâhlara kurban edilirdi. Azteklerin, bir kaynağa göre harp tanrısı olarak kabul ettikleri Çiçli-Puçli, başka bir kaynağa göre ise Savaş ve Güneş Tanrısı Huitzilopochtli, insan yüreği yemekten hoşlanan zalim ve savaşçı bir ilâhtı. Yahudilerin millî ilâhı olan Yehova [YHVH, YAHVE, YeHoVah], kendi kavmi olan İsrailoğullarının dışında kalan kavimlere karşı son derece zalim ve gaddardı. Bunların yanında Eski Yunan’ın mitolojik Olimpos tanrılarını da unutmamak gerekir. Ayrıca orta Asya Türklerinin çeşitli nesneleri, özellikle kendilerini kurtardığına inandıkları bir kurdu nasıl ilâhlaştırdıkları bilinmektedir. [ İslâm Ansiklopedisi ve Ana Britannica ]

Bugünkü Batı dünyası, Yunan ve Roma çoktanrıcılığını, ismi dışında her şeyi ile aynen almıştır. Batı dillerinde ilâh karşılığı olarak kullanılan kelimeler [İngilizce “God”, Almanca “Gott”, Fransızca “Dieu”, İtalyanca “Dio”], temelde Yunanca Theos ve Lâtince Deivo kelimelerine, bu kelimeler de Yunan mitolojisinin insan şeklindeki tanrı anlayışına dayanmaktadır. Eski Yunan’dan kaynaklanan ve genellikle beşerî zaaf ve eksiklik taşıyan bu ilâh anlayışı, önce Roma’ya, oradan da Hıristiyanlığa geçmiş ve İsa ile Meryem heykelleri, mabetlerin vazgeçilmez putları hâline getirilmiştir.

Görüldüğü gibi İslâm ile diğer dinlerin ilâh anlayışı birbirinden çok farklı olup İslâm dışındaki dinler, saf tevhide ve tevhitte var olan her şeyden arındırılmış Allah anlayışına bir türlü yaklaşamamışlardır. Bu dinler İslâmiyet’in ilâh anlayışına kavram olarak yaklaşamadıkları gibi isim olarak da yaklaşamamışlar, ilâhlarına “Tanrı”, “Rab”, “İlâh”, “Hûda”, “Çalap” gibi isimler vermişler ama “Allah” ismini hiç vermemişler, belki de verememişlerdir.

İslâmiyet’teki ilâh inancı, 3. âyetin bildirdiği gibi, O’nun sadece Müslümanların değil, tüm insanların ilâhı olduğu gerçeğine dayanmaktadır.

RABBÜN-NÂS (İNSANLARIN RABBİ):

“Rabb” sözcüğünün “Terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak bir takım hedeflere götüren, tekâmülü programlayıp yöneten” anlamına geldiği ve “Yaratıcı”, “ilâh” gibi kavramlarla karıştırılmaması gerektiği daha önce ifade edilmişti. Yüce Allah da bu sûrenin 1. âyetinde “insanların Rabbine”, 3. âyetinde de “insanların İlâhına” ibarelerini aynı cümle içinde kullanmak sûretiyle “Rabb” ve “İlâh” sözcüklerinin farklı anlamlar taşıdığını göstermiştir.

Hiç şüphesiz Allah bütün varlıkların Rabbidir. Fakat görüldüğü gibi, âyette “Rabbünnâs/insanların Rabbi” denilmiştir. Bunun nedenleri hakkında şunlar söylenebilir:

  • Evrende yaratıkların üstünü insanlardır.>
  • Burada sığınması emredilen, insanlardır. İnsan bu sûredeki ifadeler ile sığınma yaptığı vakit “Ey Rabbim, Ey İlâhım, Ey Melikim sana sığınıyorum” demiş olur.>
  • Buradaki sığınma, insanların göğüslerindeki [kalplerindeki, zihinlerindeki] vesvese veren “hannas”ın şerrinden sığınmadır. “İnsanlara vesvese veren hannasın şerrinden, insanların işlerine hâkim olan Rablerine sığınırım. O Rabb, insanların ilâhıdır, mabududur” denilerek yapılan bir sığınmadır. Bu sığınma, tıpkı bir kölenin, tehlikeye maruz kaldığında hizmetinde bulunduğu velisine yönelip yardım istemesi gibidir.

Dikkat edilirse, Rabbimiz Felâk sûresinde sığınılması gereken dört şey için tek bir sıfatını zikretmişti. Burada işin ciddiyetine binaen sığınılması gereken tek bir şey için üç sıfatını zikretmektedir. Buradan da “hannas”ın insanlara ne derece zarar verebileceği anlaşılmaktadır.

4–6.Hannasın kötü fısıltılarının şerrinden ki o, insanların göğüslerinde vesvese verir. Gerek cinlerden gerekse insanlardan.

Allah’a sığınılması gereken haricî [dış] düşmanlar, Felâk sûresinde tanıtılmıştı. Bu sûrede ise içimizdeki düşman tanıtılmaktadır. Bu düşman geri plânda gizlenmiş olarak durmakta, kötülüğe sürüklemek için sürekli vesvese vermekte, sinsi telkinlerde bulunarak zarar vermek istemektedir.

1–3. âyetler grubunda olduğu gibi, bu âyetler grubunda da bazı sözcüklerin anlamları üzerinde teker teker durmakta yarar görüyoruz:

VESVÂS: Vesvese “alçak bir sesle, fısıltı ile gizli bir düşünce aşılamak, bir işe, eyleme yöneltmek” demektir. Kur’ân’da bu sûreden başka A’râf sûresinin 20., Kaf sûresinin 16. ve Tâ Hâ sûresinin 120. âyetlerinde geçmektedir.

HANNAS: “Hannas” sözcüğü, “hunus” kökünden türemiş mübalâğa ism-i faili olup, “Çok sinsi, gizlenen, gizlilik siyaseti güden” anlamındadır. Bu sözcüğün farklı bir kalıbı olan “hunnes” sözcüğünü Tekvîr sûresinin 15. âyetinde görmüştük.

“Hannas” sözcüğünü “gizli düşman, derin düşman” olarak da ele alabilir ve buradan yola çıkarak bu gizli düşmanı iki grupta inceleyebiliriz:

1.Birinci grup gizli düşman, içimizdeki gizli düşmandır. Bu bizim içimizdeki şeytânımızdır; ham düşüncemiz, İblistir. Yani hevamızdır, kötü huylarımızdır, egomuzdur, nefsimizdir. Nitekim Rabbimiz bunu bize şöyle bildirmiştir:

Ve hiç kuşkusuz, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesvese verdiğini de Biz biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız. Kaf; 16.

Gizli düşmanın dışarıda değil de insanın içinde olduğunun vurgusu 5. âyette “fi suduri’n-nâs [insanların göğüslerinde; kalplerinde, akıllarında, zihinlerinde] denilmek sûretiyle yapılmıştır. Bu âyeti bilgisizce “göğüslerine/kalplerine, akıllarına, zihinlerine” şeklinde çevirenler kesinlikle büyük bir yanlış içindedirler. Çünkü âyetin bu şekilde çevrilmesi için orijinalinin “ilâ sudurinnas” olması gerekmektedir. Hâlbuki âyet “fi suduri’n-nâs” şeklindedir. Yani 4. âyette sözü edilen “hannas”, işlevini dışarıda değil, göğüslerde [kalplerde, akıllarda, zihinlerde] yapmaktadır. Dolayısıyla gizli düşman kendi içimizde faaliyet göstermektedir.

İkinci grup gizli düşman ise toplum içindeki hannastır. Bunlar, toplumun beyni konumundaki kurumlara yerleşip oradan toplumun fesadı için vesvese verirler, toplumun zararına neden olurlar. Yine bunlar, çevremizdeki şeytânlaşmış kişiler, güçler ve kurumlardır. Toplumda kendilerini doğrudan hiç göstermezler, sürekli piyon kullanırlar. Ya da değişik etkileme yollarıyla [şiir, resim, müzik, sinema, tiyatro, televizyon, kitap, okul gibi araçlarla] zehirlerini zerk ederler, akıl ve fikirleri çelerek kişileri ve kuruluşları yönlendirir, türlü fenalıklara düşürürler. Bunlar insanları Allah yoluna gitmekten alıkoyar, hatta din ve imandan çıkarır, ya da din ve imana gelmelerine engel olur, onları ebedî felâkete sürüklerler. Bu ikinci grup “hannas”, En’âm sûresinde bize şöyle açıklanmıştır:

 Şeytânlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için vahyederler [gizlice telkinde bulunurlar]. Onlara boyun eğerseniz siz de müşriklerden [Allah’a ortak koşanlardan] oldunuz demektir. En’âm; 121.

Böylece Biz her peygamber için cinn ve ins şeytânlarını düşman kıldık. Ki dünya malına aldanmak için bunların bazısı bazısına sözün süslüsünü vahyeder [gizlice telkinde bulunup fısıldar]. Ve şâyet Rabbin dileseydi onu yapmazlardı. Öyleyse onları bırak, uydurdukları şeyleri de. Âhirete inanmayan kimselerin kalpleri ona kansın, ondan memnun olsun ve de yapmakta olduklarını yapsınlar diye de. En’âm; 112, 113.

Âyette geçen “vahyeder” sözcüğü, “gizli gizli, sinsi sinsi telkinde bulunur, bilgi verir” demektir. Tam karşılığı olmasa da “fısıldar” diye de açıklanabilir. Aynı sözcüğü En’âm sûresinin 121. âyetinde de görmek mümkündür.

En’âm sûresinin 112. âyetinden anlaşılmaktadır ki, peygamberlerin açık ve gizli düşmanları vardır. Bunlar birbirleriyle gizli gizli iş birliği yapmaktadırlar. Birbirlerine cazibeli sözler öğretmektedirler. Bu sinsi plânlarının gerekçeleri ise şunlardır:

Dünya malına, menfaatine aldanmak: Çünkü onlar toplumun asalakları olup dünya malına her şeyin üstünde değer vermektedirler. Peygamberler ise onların düzenlerini bozmakta, çıkarlarına engel olmaktadırlar.

Âhirete inanmayanların [henüz Müslüman olmamışların] kalplerini Kur’ân’a alternatif olarak ürettikleri süslü sözlere yöneltmek.

Bu sözlerle âhirete inanmayanları [henüz Müslüman olmamışları] memnun etmek.

Böylece işlemekte oldukları suçu işlemeye devam ederek dümenlerini döndürmek, gemilerini yüzdürmek, saltanatlarını sürdürmek, sömürü düzenini devam ettirmek. Kısaca çıkarlarını devam ettirmek.

Bu sinsi şer yöntemlerinden biri de çağımızda icat edilmiş olan “Subliminal Advertising”yöntemidir. Bu deyim Türkçeye “Bilinçaltına Gömülen/İşlenen Reklâmlar” diye çevrilmektedir.

Bu tip reklâmlara ve imgelere maruz kalanlar, gerçekte bilinçli algı seviyesinin çok altındaki uyarıcılara maruz kalmaktadırlar. Bu tip uyarıcıların insanlar tarafından algılandığını kanıtlayan en önemli deney 1957 yılında James M. Vicarı tarafından yapılmıştır. Kısaca anlatılacak olursa; bir filmi izleyen deneklere “kola için ve patlamış mısır yiyin” yazıları her 5 saniyede bir ve saniyenin 1/3000′i gibi kısacık sürelerde gösterilmiş ve sonuç olarak kola satışlarının %18,1, mısır satışlarının ise %57,5 oranında arttığı gözlenmiştir.

Bir araştırmaya göre bu tip mesajlar kişilerin ilgi alanına girmeyen konularda uygulanınca sonuçsuz kalmakta, meselâ koladan nefret eden kişiler bu şekilde güdülenememektedir.

Sigarayı bıraktırma, çevreyi koruma kampanyaları gibi olumlu amaçlar için kullanılabilen bu yöntem, olumsuz amaçlar için de kullanılabilmektedir. Meselâ bu yöntemle “annenize saldırın” mesajı alan deneklerde depresif hâller oluştuğu gözlenmiştir. Etkilerinin kısa süreli olduğu deneylerle anlaşılmış olan bu yöntemle yapılan reklâmlar, bazı ülkelerde ahlâkî gerekçelerle yasaklanmıştır.

CİNN: Bu sûre vasıtası ile Kur’ân’da yeni tanıştığımız bir diğer kavram da “cinn” kavramıdır. Ancak “cinn” kavramının iyi anlaşılabilmesi için, bu kavramla birlikte, aralarındaki yakın bağ dolayısıyla, “ins” kavramına, “ins ve cinn” ifadesinin ne anlama geldiğine, daha sonra da kısaca “şeytân” ve “İblis” kavramlarına değinmek gerekmektedir.

“Cinn”, halk kültüründe “İnsan gibi yiyip içen, üreyen, inanan, bazen ehil insanlarca işçi gibi çalıştırılan, olağanüstü güç ve bilgilere sahip, insanları çarpan, istediklerine zarar veren, erdirici, yüksek değerler ilham eden gizli destekçi güç, görünmeyen yaratık” olarak bilinmektedir.

“Cinn” sözcüğü “cenn” kökünden türemiş bir sözcük olup sözcüğün asıl anlamı “bir şeyi duyulardan saklamak”tır. Arapça’da “cennehü’l-leylü [gece onu örttü], ecennehü [onu örttürdü], cenne aleyhi [üzerine örttü]” şekillerinde kullanılır. Nitekim Kur’ân’da, İbrâhîm peygamberi konu alan bir pasajda “felemma cenne aleyhilleylü [ne zaman ki gece kendisini sakladı, yani iyice karanlık çöktü]” şeklinde yer almıştır (En’âm;76).

Aşağıdaki sözcükler de “cenn” kökünden türemiştir:

Cennet: “Toprağı ağaç yapraklarıyla saklanmış yer” demektir.

Cinnet: “Aklı, fikri saklanmak, delirmek” demektir.

Cenin: Ana karnında saklandığı için bu adı almıştır.

Cünnet: “Savaşta kullanılan kalkan”; kişiyi oktan mızraktan sakladığı için bu ad verilmiştir.

Netice olarak bütün eski ve yeni sözlüklerde “İnsanın beş duyusuyla kavrayamadığı, algılamaya kapalı, mevcudiyeti kesin olan varlıklara veya güçlere cinn dendiği” yer alır.

Kur’ân bu sözcüğü “mikrop, elektrik, mıknatıs, ışın, radyasyon, ajan [casus], yabancı, kimliği belirsiz kimse” anlamlarında kullanmıştır. Bu kullanımların detayı Cinn sûresinin tahlilinde karşımıza çıkacaktır.

İNS, İNSAN: “İnsan” sözcüğü, “fi’liyan” kalıbında olup “ens” sözcüğünden türemiştir ve aslı “insiyan”dır.

Sözcük anlamı “beş duyu ile hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran” demektir.

Sözcüğün anlamı bu olmasına ve evrendeki tüm görünebilen varlıkları kapsamasına rağmen bu sözcüğün sırf insana isim olarak verilmesinin nedeni, insanın yaratılışı itibariyle karşılıklı ünsiyete muhtaç oluşudur. Yani insanın sosyal bir varlık olması, başka varlıklar ile ve özellikle de insanlar ile ilişki kurmadan yapamamasıdır.

İbni Abbas gibi bazı tefsirciler “insan” sözcüğünün “nisyan” sözcüğünden türemiş olduğunu ve insan verdiği sözleri unuttuğu için bu isimle isimlenmiş olduğunu söylemiş olsalar da, bu görüş hem dil bilimciler tarafından itibar görmemiştir, hem de Kur’ân’daki kullanımına terstir.

İNS ve CİNN : Cinnkonusu kapsamı içerisinde, hassas ve Kur’ân’ı doğru anlamak için çok önemli bulduğumuz bir noktayı açıklamak zorundayız. Bu mesele “ins” ve “cinn” sözcüklerinin “insve cinn” şeklinde bir arada ve bir takım hâlinde kullanılmasıdır. Bu birleşik ifade genellikle “İnsanlar ve Cinler” olarak çevrilmektedir. Hâlbuki bu birleşik ifadelerde sözcüklerin anlamı farklılaşmakta, başkalaşmakta ve zenginleşmektedir.

Bu durumu, Kur’ân’dan örnek vererek açıklamakta yarar vardır:

1.Mağrib[batı] ve meşrik[doğu] sözcükleri, “batı-doğu” şeklinde söylendiğinde anlam, sadece iki yönü kapsamaz, bütün yönleri kapsar. Örnek olarak Müzzemmil sûresinin 9. âyetinde “Rabbu’l-meşrikı ve’l-mağribi[Doğunun, Batının Rabbi]” ifadesi, sadece doğu ile batıyı anlatmayıp tüm yönleri ve mekânları ifade etmektedir. Bu da “Allah her yerin Rabbidir” demektir. Bu iki sözcüklü birleşik ifade ile ilgili diğer örnekler şunlardır: Nur 35, Bakara 115, 142, 177, Şuara 28, Rahmân 17.

2.Dünya ve âhiret sözcükleri beraber söylendikleri zaman “her yer ve her zaman” anlamını ifade eder. Bu sözcükler ile ilgili Kur’ân âyetleri şunlardır: Bakara 217, 220, Âl-i Imran 22, 45, 56, Nisa 134, Tövbe 69, 74, Yunus 64, Yusuf 101, Hacc 15, Nur 14, 19, 23 ve Ahzab 57.

3.Yaş, kurusözcükleri beraberce kullanıldıkları zaman “her şey, her ne varsa” anlamını içerir. Örneğin En’âm sûresinin 59. âyetindeki “… Yaş ve kuru hiçbir şey yok ki, apaçık bir kitapta bulunmasın” ifadesi sadece yaşı ve kuruyu değil, canlı veya cansız her şeyi ifade etmektedir.

4.Sabah, akşamsözcükleri de Kur’ân’da farklı ifadeler içinde sıkça yer almakta ve “daima, her zaman” anlamına gelmektedir.

Bu sözcükler ile ilgili âyetler de şunlardır: A’râf 205, Ra’d 15, Nur 36, Mümin 46, 55, En’âm 52, Kehf 28, Meryem 11, 62, Fetih 9, Furkan 5, Ahzab 42, İnsan 25, Âl-i Imran 41.

Görüldüğü gibi, birbirinin zıt anlamlısı olan sözcükler birlikte bir kalıp hâlinde kullanıldığında, kalıbın anlamı sözcüklerin özel anlamlarından farklılaşmakta, zenginleşmektedir.

Konumuz olan “ins ve cinn” kalıbında da durum aynıdır. Kalıbı oluşturan sözcüklerin anlamlarına bakıldığında, “cinn”in algılanamayan varlık, “ins”in ise algılanabilen varlık olması dolayısıyla, “cinn” ve “ins” sözcüklerinin birbirlerinin karşıtı olan sözcükler olduğu görülmektedir.

Bu karşıtlık, “insan” ve “cin”in yaratılışları konusunda bizi bilgilendiren Kur’ân âyetlerinde de görülmektedir:

O, insanı [görünen, bilinen varlıkları] pişmiş çamur gibi kuru balçıktan [değişken bir maddeden] yarattı. Ve cannı ateşin dumansızından [enerjiden] yarattı. Rahmân; 14, 15.

Ve hiç kuşkusuz biz, insanı [görünen, bilinen varlıkları] çınlayan kilden, işlenebilen çamurdan [halden hale giren bir maddeden] yarattık. Ve cannı daha önce, en ince delikten bile geçebilen yakıcı bir esintinin ateşinden [engel tanımayan enerjiden] yaratmıştık. Hicr; 26, 27.

Öyleyse âyetlerdeki “cann ateşten yaratılmıştır” ifadesinin anlamı, “elektrik, manyetik dalgalar, şua gibi gözükmez güçler enerjiden yaratılmıştır” demektir. “İnsan topraktan yaratılmıştır” demenin anlamı da “beş duyuyla hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran varlıklar maddeden yaratılmıştır” demektir.

Anlamlarının birbirlerine zıt olduğunu gördüğümüz “ins” ve “cinn” sözcükleri, birlikte bir kalıp hâlinde kullanıldıklarında, “gördüğünüz-görmediğiniz, bildiğiniz-bilmediğiniz, tanıdığınız-tanımadığınız, yani herkes ve her şey” anlamına gelmektedir. Bunun Kur’ân’daki örnekleri ise şunlardır:

Ben, cinn ve insi [herkesi] yalnızca, bana ibâdet/kulluk etsinler diye yarattım. Zariyat; 56.

De ki: “İns ve cinn [herkes] , bu Kur’ân’ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler ve birbirlerine yardımcı olsalar, yine de, onun benzerini, ortaya koyamazlar.” İsra; 88.

Oysa biz, insanların ve cinlerin [herkesin] Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini sanmıştık.Cinn; 5.

Ey cinn ve ins toplulukları, eğer göklerin ve yerin bucaklarından aşıp geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşın; ancak sultan/üstün bir güç olmadan aşamazsınız. Rahmân; 33.

Orada daha önce ins ve cinn dokunmamış [hiç kimse tarafından el ve göz değdirilmemiş], bakışlarını eşine dikmiş eşler vardır. Rahmân; 56.

Bu konudaki diğer örnekler şunlardır: En’âm 112, 130, A’râf 38, 179, Fussilet 25, 29, Ahkâf 18, Neml 17, Rahmân 39, 74, Nâss 6, Hûd 119 ve Secde 13.

ŞEYTÂN : Şeytân Kur’ân’da kötülüğün sembolü olup kötülük ve şer telkin eden her şey “şeytân” olarak isimlendirilir. Kötülük telkin eden bir insana “şeytân” dendiği gibi, kıskançlık, öfke gibi kötü duygulara da “şeytân” denilmiştir. Dolayısıyla şeytân görünmez ve müstakil bir varlık değildir. Kur’ân’dan uzak kalmış halk kültürü şeytânı bağımsız, görünmez, insanların başına musallat edilmiş bir düşman varlık olarak benimsemiştir. Aslında Kur’ân ile yakın olan bir kimsenin şeytânı böyle bir varlık olarak anlaması ve kabul etmesi mümkün değildir. Çünkü Kur’ân, aşağıdaki âyette görüldüğü gibi insanlara da “şeytân” demiştir:

O zaman şeytân onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara “Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım” demişti. Ne zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu, o, iki topuğu üstünde geri döndü ve “Şüphesiz ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi görmekteyim, ben Allah’tan da korkmaktayım” dedi. Allah sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” Enfal; 48.

Görüldüğü gibi Kur’ân, insanlarla içlerinden biri olarak konuşan bir insandan “şeytân” olarak bahsetmiştir. Bu âyette şeytân olarak nitelenen kişinin kimliği hakkında tarihî bilgiler ve tüm rivâyetler aynı bilgiyi vermektedir. Ne var ki, şeytânı mutlaka bağımsız ve görünmez olarak görmek isteyen bazı eski tefsirciler, âyette şeytân olarak nitelenen kişinin aslında o kişinin kılığına girmiş şeytân olduğunu ileri sürmüşlerdir. İttifakla “şeytân”ın, kılığına girdiği söylenen kişi Ben-i Kenâne kabilesi, Müdlic oğullarından Sürâka b. Mâlik b. Cu’şum’dur. Mekkelilerin Bedir yenilgisini, Sürâka’nın âyette belirtilen davranışına bağlamaları karşısında, eski tefsirciler, Sürâka’nın savaşa gitmediğini hatta savaştan haberi dahi olmadığını, âyette sözü edilenin ise Sürâka kılığına girmiş “şeytân” olduğunu söyleyerek yukarıdaki âyette geçen şeytânı kafalarındaki “şeytân” anlayışına uydurmaya çalışmışlardır. Oysa iddialarını dayandırdıkları ihtimal [Sürâka’nın savaştan habersiz olma ihtimali], inanılması mümkün olmayan ve mantıksız bir ihtimaldir. Çünkü birkaç bin hanelik bir kentte yaşayan ve askerî otorite olduğu söylenen birisinin savaştan habersiz kalması söz konusu olamaz.

Kur’ân’da insanlar için “şeytân” nitelemesinin yapıldığı bir diğer örnek Bakara sûresindedir:

Ve inananlara rastladıklarında, “inanıyoruz” derler. Ve Şeytânlarıyla baş başa kaldıklarında, “Biz kesin olarak sizinleyiz ve onlarla yalnızca alay ediyoruz” derler. Bakara; 14.

Bu âyette “şeytân” olarak nitelenenler, “görünmez varlık şeytân” değil, münafıkları ayartan ve onlar gibi insan olan akıl hocalarıdır.

Kur’ân’da “şeytân”dan bahseden tüm âyetler dikkate alındığında:

  • Haramın yenmesini, haksız kazanç elde edilmesini emreden ve öneren,
  • Kötülük, hayâsızlık ve Allah’a karşı bilmediğimiz şeyleri söylememizi emreden,
  • Bizi fakirlikle korkutan,
  • Bizi kuruntulara düşüren,
  • Allah’ın yarattıklarını değiştirmeyi emreden,
  • Bizleri kandırmak için yaldızlı sözler fısıldayan,
  • Bize vesvese verip zihin bulandıran,
  • Yaptığımız amellerimizle bizi şımartan,
  • Bizi azdıran,
  • İçki, uyuşturucu ve kumarla aramıza düşmanlık ve kin sokmak isteyen,
  • Allah’ı anmaktan ve ona namaz-niyazdan bizi geri bırakmak isteyen kişilerin, güçlerin ve huyların hepsi birer şeytândır.

“Şeytân” başlığı altında çok kısa olarak değinilmesi gereken bir husus da “şeytân-ı racim” kavramıdır. Bu konuda da ne yazık ki Kur’ân öğretilerinin dışında bir kabul yaygınlaşmış ve “şeytân” ile “şeytân-ı racim [kovulmuş, lânetlenmiş şeytân]” arasında fark gözetilmeden her iki kavram da aynı olarak kabul edilmiştir. Hâlbuki “Eşşeytânirracim [Kovulmuş Şeytân]”, genel şeytândan farklı özel bir şeytândır. Kovulmuş, lânetlenmiş şeytân “İblis”tir. Konunun detaylı incelemesi “İblis” başlığı altında Tekvîr sûresinde verilmiştir.

Sûrenin 6. âyeti dilbilgisi tekniği açısından incelendiğinde, âyetin başındaki “min” edatının değerlendirilmesine göre âyetin anlamının değiştiği görülür. “Min” edatının “beyan” için kullanıldığının kabul edilmesi hâlinde, âyetten “hannas”ın “cinn”lerden ve “ins”ten [tanımadıklarımızdan ve iyi tanıdıklarımızdan] istisnasız her insanın içine vesvese verdiği anlaşılır. “Min” edatının “iptida-i gaye” için kullanıldığının kabul edilmesi hâlinde ise “hannas”ın “cinn”ler ve “ins” [tanımadığımız ve iyi tanıdığımız herkes] hakkında vesvese verdiği anlaşılır. “Min” edatının iki şekilde de değerlendirilmesi mümkün olup âyete verilen her iki anlam da doğru ve uygundur. Her iki anlama göre de üzerinde durulması gereken nokta, “ins ve cinn” şeklinde kullanılan bileşik kavramın iki ayrı yaratık grubunu değil, insanların tanınanını-tanınmayanını, bilinenini-bilinmeyenini, kısaca herkesi ifade ettiğidir.

Sûrenin 6. âyeti için verilen bir başka anlam da eski tefsircilerden Keşşaf sahibinin verdiği anlamdır. Ona göre “suduri’n-nâs” ifadesindeki “nâs” sözcüğü, bizim “insan” olarak çevirdiğimiz sözcük değildir. Bu sözcük, “unutan kişi” anlamındaki “en-nâsî” sözcüğü olup sözün akışı gereği sonundaki “ye” harfi düşmüştür. Bu takdirde âyetin anlamı “O vesveseci unutanların göğüslerine vesvese verir ki, unutanlar cinn ve instendir” demek olur. Böylece bildik bilmedik herkesin Allah’ı unutabileceği, Allah’ı unutanların da vesvesecilerin vesvesesiyle yoldan çıkarılacağı vurgulanmış olur.

Felâk ve Nâs sûrelerinden oluşan iki sığınma sûresi [Muavvezeteyn] birlikte değerlendirildiğinde, toplam beş grubun şerrinden [zararlarından] Rabbimize sığınılmasının emredildiği görülmektedir. Allah’a sığınılmalıdır, çünkü bu beş grupta belirtilen şeylere karşı tedbir alma imkânı yoktur. Bunlar görünmez ve bilinmez düşmanlardır. Bu düşmanlar Allah’a havale edilmeli ve zararlarının Rabbimiz tarafından giderilmesi istenmelidir. Kur’ân’da bize bildirilmiş olan geçmiş ümmetlerin sığınma örnekleri de bu beş grupta belirtilenler kapsamındadır.

Sığınılması gereken beş şer/kötülük gurubu ve bu kötülüklerle ilgili âyetler şunlardır:

  • Yaratılanların [afetler] şerri : Felâk 2
  • Karanlığın [cehaletin] şerri: Bakara 67,Hud 47, Mümin 56, Meryem 18, Cinn Duhan 20
  • Sözleşmelerini bozanların [hainlerin] şerri : Yusuf 23, 79;
  • Hasetçinin şerri: Mümin 27,Duhan 19-21;
  • Hannas’ın şerri : Müminun 97, Meryem 18, Âl-i Imran 36, Fussılet 36, Nahl 98, A’râf 200, Mümin 56 ve Nâs sûresi.

Bu âyetler bize, Rabbimize hangi konularda sığınmamız gerektiğini örnekleriyle öğretmektedir. Rabbimize sığınmamız gereken hususlara bakarak kendimiz için bir dua adabı geliştirebilir, talepte bulunurken de O’nun o anki talebimize uygun olan isim ve sıfatlarını kullanabiliriz.

Mesela; Günahlarımızın affını isteyecek isek “Ya ğaffara’z-zünûb! [ey günahları Bağışlayan] Bizi bağışla!”

Rızık isteyecek isek “Ya rezzâk [Ey Rızık veren]! Bize bol rızk ihsan eyle!”

Ayıplarımızın örtülmesini isteyecek isek “Ya settâra’l-uyûp! [Ey ayıpları Örten] Ayıplarımızı ört!” diyebiliriz.

Felâk ve nass sûreleri bize Rabbimize sığınacağımız konuları bildirdiğine göre, başlarındaki “qul[de ki]” sözcüğünü kaldırmak sûretiyle bu sûreleri de birer dua olarak dile getirebiliriz.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır