20-FELÂK [ÇATLAMA]SURESİ

 

Felâk suresi, Mekke’de 20. sırada inmiştir. Surenin Medenî olduğunu ileri sürenler de vardır. Ancak surenin Mekke’de inen diğer surelerle aynı üsluba sahip olduğu açıkça görülmektedir.

Felâk ile 21. sırada inen Nâs surelerine, içeriklerinden dolayı “ معوّذتين muavvizeteyn [iki sığındırıcı] sureler” adı verilir. Bu sözcük kesinlikle “koruyucu” anlamına gelmez.

Bu iki surenin dertlere deva, hastalıklara şifa, sihir ve büyüye karşı kalkan olduğunu ileri süren birçok rivayet mevcuttur. Bize göre, her iki sure de, müminler ile kâfirlerin saflarının Kâfirun suresi ile kesin olarak ayrılmasından sonra, tecrit [izole] edilen Müslümanların maruz bırakıldıkları işkenceler karşısında Allah’a sığınmalarını bildiren ve Allah’tan hangi konularda yardım istenmesi gerektiğini öğreten birer açıklamadır.

MEAL:

RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA

 1-5.“Oluşturduğu şeylerin kötülüğünden ve çöktüğü zaman karanlığın kötülüğünden ve düğümlere tükürüp üfleyenlerin/sözleşmelere uymayanların kötülüğünden ve kıskandığı zaman kıskananın kötülüğünden çatlamaların Rabbine; sıkıntıları ortadan kaldıran Allah’a sığınırım” de!

TAHLİL

Felâkın Rabbi

Felâk ve Nâs sureleri, “قل De ki!” emriyle başlamakta olup surelerin bu şekilde başlamasının sebebi hakkında çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. Bunlar arasından Razi’nin beyan ettiği üç gerekçe şöyledir:

Birincisi: “Allah Tealâ kendini zatında ve sıfatlarında uygun olmayan şeylerden tenzih olmak üzere, İhlâs suresinin okunmasını emredip de bu tenzih en büyük taatlardan biri olunca, sanki kul ‘Ya Rabbi, bu taat [görev] gerçekten çok büyük ve onu hakkıyla yapma hususunda kendime güvenemiyorum’ dedi. Bunun üzerine Hak Tealâ da ona ‘Felâkın Rabbine sığınırım, de!’ dedi; yani ‘Allah’a sığın ve iltica et ki, o seni en güzel bir şekilde bu görevde muvaffak kılsın’ diye cevap verdi.”

İkincisi: “Kâfirler, peygamberimizden Allah’ın nesebini [soyunu sopunu] ve sıfatlarını sorunca, sanki Peygamberimiz, ‘Allah’ım, senin hakkında sana lâyık olmayan şeyleri söyleme cesaretini gösteren bu cahillerden nasıl kurtulacağım’ demiş de, bunun üzerine Rabbimiz, ‘De ki: Felâkın Rabbine sığınırım’; yani ‘Bana sığın ki seni onların şerlerinden koruyayım” cevabını vermiştir.”

Üçüncüsü: “Rabbimiz sanki ‘Kim benim evime sığınırsa ona şeref veririm ve onu güvenlikte kılarım. Çünkü ben, kim oraya girerse emin olur buyurdum. Binaenaleyh sen de bana iltica et ve Felâkın Rabbine sığınırım de ki, seni de emin kılayım’ demiştir.”[1]

Razi’nin birinci gerekçesinde, İhlâs suresinin okunması söz konusu edilerek bu surenin Felâk suresinden önce indiği ileri sürülmektedir. Hâlbuki İhlâs suresi Felâk ve Nâs surelerinden sonra inmiştir. Dolayısıyla Felâk suresinin resmî mushaftaki sıraya göre indiği görüşüne dayandırılan bu gerekçelerin kabulü mümkün değildir.

 Biz, Felâk ve Nass surelerinin “قل qul [de ki]” ifadesi ile başlamasının sebep ve hikmetinin bu surelerin inişi sırasındaki ortamda aranması gerektiği kanaatindeyiz. Fil suresinin tahlilinde açıkladığımız gibi, bu dönem sayıca az, varlıkça yoksul olan Müslümanların Mekkeli müşriklerin işkencelerine maruz kaldıkları bir dönemdir. Yüce Allah Fil suresi ile bir taraftan Müslümanlara “korkmayın” mesajı verirken, diğer taraftan da Fil Ashabının akıbetini göstererek müşriklere tehdit mesajı vermiştir.

Böyle bir dönemde inen ve “ قل qul [de ki]” ifadesiyle başlayan Felâk ve Nass surelerinde, hangi konuların Allah’a havale edilmesi gerektiği sayılmıştır. Artık bundan sonra Müminler her iki surede belirtilen konularda Allah’a sığınmalı, o surelerde yer almayan konularda ise kendi güç ve dirayetlerini göstermelidirler. Geçmiş peygamberlerin Allah’a sığınmaları da sadece bu çerçevede gerçekleştiği gibi, Kur’an’daki Allah’a sığınma ayetleri de tamamen bu prensip doğrultusundadır. İnsanlar kendi güçlerini aşan zorluklar için Allah’a sığınmalı, kendi güçleri ile halledebilecekleri konularda ise işin üstesinden kendileri gelmeye çalışmalıdırlar. Hiç çaba göstermeden her işi Allah’a havale edip pasif ve uyuşuk olmamalı, hayır/iyilik dilencisi durumuna düşülmemelidir.

Surede geçen “sığınma” kavramı, “bir başkasına iltica etmek, sığınmak” anlamına gelen “ اعوذ euzu” sözcüğü ile ifade edilmiştir. Bu sözcük “ عوذ avz” kökünden türemiştir. Kur’an’da bu kökten türemiş “ عذت uztü, يعيذون yeızune, فاستعذ festeız” sözcükleri de aynı anlama gelmektedir. Bu sözcükle ifade edilen “sığınma” konularının neler olduğu ve her bir konunun Kur’an’daki örnekleri bir sonraki sure olan Nâs suresinin sonunda verilmiştir.

Ayette birinci tekil şahıs kullanılarak “اعوذ euzu [ben sığınırım]” denilmesi, peygamberimizin tüm insanlığa öncü ve rehber olduğunu belirtmek içindir. Bir bakıma peygamberimiz “Ben bu karşı konulmaz düşmanlardan ve zararlılardan Allah’a sığınıp yoluma devam ediyorum. Bana inanan, Allah’a güvenen benimle gelir, korkan geri döner gider” mesajını verecek, insanlar da tercihlerini açıkça yapacaklardır. Peygamberimizin vereceği bu mesaj, aynı zamanda müşriklere “Biz sizi ve şu şer güçleri Allah’a havale ediyoruz. Allah’ın vereceği ceza bizim size vereceğimiz zarardan çok daha çetindir” anlamında bir ihtar mahiyetindedir.

Yüce Allah kendisini “ ربّ الفلق Rabbü’l-Felâk” diye niteleyerek bize bir sıfatını daha öğretmektedir. Şu halde sureyi anlamak için önce Rabbimizin “Rabbü’l-Felâk” oluşunu anlamak lâzımdır. Bir tamlama olan bu ifadeyi anlamak için de önce tamlamayı oluşturan “ربّ Rabb” ve “ فلق Felâk” sözcüklerini, sonra da her iki sözcüğün tamlama hâlindeki anlamını incelemek gerekir.

Rabb, ifadesi ile ilgili Alak suresinde ayrıntılı bilgi verilmişti. Özet olarak,  “Terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak bir takım hedeflere götüren, tekâmülü [gelişimi] programlayıp yöneten” demektir.

Felâk sözcüğünün anlamı ise “yarıp çıkarmak” demektir. En’âm suresinin 95 ve 96. ayetleri Rabbimizin  “ فالق Falik [Yarıp çıkaran]” olduğunu göstermektedir:

olmuş ve yanlış inandığınız şeyler kaybolmuştur.

95.Şüphesiz ki Allah, taneyi ve çekirdeği yarıp çıkarandır: Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır. İşte Allah! Nasıl da döndürülüyorsunuz?

96.Tan yerini yarıp çıkarandır. Geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ay’ı hesap ile yapmıştır. Bu, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olanın, çok iyi bilenin belirlemesidir, ayarlamasıdır.

                                                                                           (En’âm/ 95, 96) 

Yukarıdaki bilgilere göre “Rabbü’l-Felâk” tamlaması; “Yarılışları belirli bir program çerçevesinde belirli hedeflere götüren, yöneten Allah” demektir.

Bu ayetten sadece “Şafakın Rabbi [tan yerini ağartan]” anlamını çıkarmak yanlış olur. Gecenin çatlatılıp içinden sabahın çıkarılması anlamı da dâhil, ayetten bitki tohumlarının yarılıp toprağa kök salmasından, toprağın yarılıp filizlerin uç vermesinden, hücrenin gelişip ikiye bölünmesinden tutun da, atomun yarılıp nükleer enerjinin ortaya çıkmasına, ilk çatlamaya [Big Bang] kadar her türlü yarılmanın Allah tarafından belirli bir ölçü, gaye ve bir programa uygun olarak yapılmakta olduğu da anlaşılmalıdır.

Peygamberimize ve Müslümanlara sıkıntılarının sürekli olmayacağı, bir program çerçevesinde bu sıkıntıların çatlatılıp içinden İslâm’ın bir filiz gibi yeryüzüne çıkıp yayılacağı mesajı verilmektedir. O program bilinmediği için “O çatlamanın/yarılmanın Rabbi”ne dua edilmeli, gerisi O’na bırakılmalıdır. Neyi, ne zaman, nasıl çatlatacağını, sadece bu çatlamanın rabbi [programcısı] bilmektedir.

Yarattığı şeylerin şerrinden

Zararından Allah’a sığınılacaklar için ayette “ ما mâ” edatı kullanılmış olup anlamı “şey, şeyler” demektir. Surenin Fil suresinden sonra indiği göz önüne alındığında, şerlerinden Rabbü’l-Felâk’a sığınılması gereken varlıkların başta Fil Ashabını perişan eden boran olmak üzere, fırtına, kasırga, deprem, sel, yangın gibi doğal afetler ve daha sonra da mikroplar, salgın hastalıklar, zararlı ve zehirli haşereler gibi tüm yaratıklar olduğu anlaşılır.

ve çöktüğü zaman karanlığın şerrinden,

Ayeti yukarıdaki gibi çevirmek, ayetin orijinal ifadesini tam olarak yansıtmaz. Çünkü “çöktüğü zaman karanlığın şerrinden” şeklinde çevirdiğimiz ifade, Rabbimizin seçtiği sözcüklerin zenginliği sayesinde aşağıdaki anlamlara da gelmektedir:

            – Gelip çattığı zaman göz perdelenmesinin şerrinden,

            – Tutulduğu zaman ayın şerrinden,

            – Battığı zaman güneşin şerrinden,

            – Taştığı zaman şehvetin şerrinden,

            – Soktuğu zaman yılanın şerrinden,

            – Ümitsizliğe düşüldüğünde ümitsizliğin şerrinden

            – Ölümün yaklaşmasıyla oluşan korkunun şerrinden.

Bu anlamların birçoğu 3. ayetin kapsamına girmesine rağmen, ayetteki mananın yukarıdakilerin hiç birisi olmadığı kanaatindeyiz. Şerrinden/zararından Allah’a sığınılması gerektiği bildirilen “çöken, bastıran karanlık”, bundan önceki surelerde “Gece” sözcüğüyle ifade edilmiş olan cehalettir, bilgisizliktir, yobazlıktır, atalar dinine ve geleneklere körü körüne bağlanıp kalmaktır. Çünkü aydınlatma araç-gereçleri sayesinde fizikî karanlığın şerrinden/zararından kurtulmak mümkündür. Bunun için Allah’a sığınmak anlamsızdır. Ama cehaletin, bilgisizliğin şerrinden kurtulmak için insanların çabaları yeterli olmayıp Allah’ın rahmeti gereklidir.

Türkçe’de “bilgisizlik” dediğimiz sözcüğün Arapça’sı “ جهل cehl, cehalet”tir. Cehl sözcüğünün sözlük anlamı “bilmemek, kaba davranmak, gücendirmek, fıkır fıkır kaynamak” demektir.[2]

Kur’an’daki kavramlar üzerine büyük bir otorite olarak kabul edilen Ragıb el-İsfehanî, “cehl” sözcüğüne, Kur’an’a dayanarak üç anlam vermiştir:

            1- Nefsin bilgiden boş olmasıdır.

            2- Gerçeğin dışında bir şeye inanmaktır.

            3- Bir konuda yapılması gerekenin veya hakkın tersini yapmaktır.[3]

Bu sözcük farklı biçimleriyle Kur’an’da 24 kez yer almıştır.

İslâm’ın üzerinde durduğu cahillik [bilmezlik], kişinin fizik, kimya, tarih, coğrafya bilmemesi veya okur yazar olmaması değildir. İslâm’ın üzerinde durduğu cahillik, gerçeğin dışında bir şeye inanmak, hakkın tersini yapmaktır. Nitekim Kur’an kendinden önceki dönemin inanç ve davranışlarına [atalar dinine saplanıp kalmaya] cehalet/bilgisizlik demiştir. Peygamberimiz de insanlığa fizik, kimya ve benzeri bilimleri değil, gerçeği, gerçeğe inanmayı ve gerçeği yaşamayı öğreterek insanlığı cehaletten kurtarmıştır. Kur’an, cehaleti aşağıdaki ayetlerle tanıtmaktadır:

 A’râf 138, 199, Hud 29, 46, Neml 55, Ahkâf 23, En’âm 35, 54, 111, Bakara 67, 273,   Yusuf 33, 89, Furkan 63, Zümer 64, Kasas 55, Ahzab 33, 72, Nisa 17, Nahl 119, Hucurat 6,   Âl-i Imran 154, Maide 50, Fetih 26.

4.   Ayet:

ve düğümlere tükürüp üfleyenlerin şerrinden,

Çoğu tefsirciler bu ifadelerle birinin talihini bağlamak için iplere düğüm atarak üfleyen büyücülerin kastedildiğini söylemişler ve bu bağlamda birçok rivayet ileri sürmüşlerdir. Böylece, dolaylı olarak [yorumlarını rivayetlere dayandırdıkları için] üfürükçülüğün, muskacılığın meşruluğuna [dinde yerinin var olduğuna] hükmetmişlerdir. Burada o rivayetlere ve o rivayetlerin sonucunda oluşmuş kanaatlere yer verilmeyecektir. Zira saf insanları kandırarak birkaç kuruşunu ellerinden almalarının dışında, kişilere ve toplumlara her hangi bir zararları olmayan üfürükçü ve muskacıların bu zararları Allah’a sığınmaya gerek kalmadan, basit kişisel girişimlerle ortadan kaldırılabilecek niteliktedir. Ayrıca çok eski dönemlerden beri her toplumda var olan bu büyücü ve üfürükçüler zümresinin bugüne kadar şerlerinden korkulacak bir güç ve etkilerinin olduğu görülmemiştir. Yaptıkları şarlatanlıktan öte bir şey değildir. Netice olarak ayette bunlar kastedilmiş olamaz. Bu yüzden ayetteki “نفّاثأت neffasat ve  عقد ukad” sözcüklerinin ifade ettiği diğer anlamlara da itibar etmek gerekir.

“ نفّاثات Neffasat” sözcüğünün kökü olan “ نفث nefs” sözcüğü, nefes etmek denilen üflemektir. Bu da biraz tükürükle veya tükürüksüz olarak üfürür gibi yapmak anlamındadır. “Nefs” sözcüğünün manası hakkında eski yorumculardan Keşşaf sahibi Zemahşerî “tükürükle üflemek”, Ragıb da “Nefs, tükrük fırlatmaktır, bu ise tühlemekten daha azdır. Üfürükçülerin ve sihirbazın nefsi de düğümler içine üfürmesidir” demiştir.[4]      “عقدUkad” sözcüğü “ukde” sözcüğünün çoğuludur. Ukde, düğüm bağlamak,  düğümlemek anlamına gelen “akd” kökünden türetilmiş bir isim olup “düğüm” demektir.

“Ukde [düğüm]” sözcüğü, esas anlamı çerçevesinde şu kavramlar için de kullanılmaktadır:

            – düğüm yeri

            – beldeler üzerindeki velâyet

            – idarecilere biat

            – sahibinin kendi malı olduğuna inandığı taşınmaz mallar

            – ağacı çok sık olan yer

            – develer için yeterli otlağı olan yer

            – bir kimsenin yeterli derecedeki geçiminin bağlı olduğu şey

            – bolluk yer

            – ağaç yemeye mecbur kalmış koyun sürüsü

            – kesin gerekiyor olan şeyler [nikâh akdi, alış-veriş sözleşmesi gibi]

            – kin, öfke

            – kamış

Ragıb,  “akd” sözcüğünün öncelikle ipin bağlanması, binanın bağlanması gibi katı cisimlerin bağlanması anlamında, sonra da istiare yoluyla alışveriş akdi, ahid gibi diğer anlamlarda kullanıldığını bildirmiştir.[5]

Görüldüğü gibi, ayeti oluşturan sözcükler gerek hakikat gerekse mecaz olarak birçok anlama gelmektedir. Bu anlamların hepsi de birbiriyle çelişmedikleri için geçerlidir. Bu sözcükler müteşabih sözcüğünün anlamına iyi birer örnektir.

Bize göre ayetin “akitlere [sözleşmelere] üfleyip-tükürenlerin [bozanların] şerrinden” olarak çevrilmesi daha isabetlidir. Çünkü sonucunda Allah’a sığınılacak bir şer/zarar ortaya çıkaracak davranış, bir anlaşmanın karşı tarafın haberi olmadan tek taraflı olarak bozulmasıdır. Örnek olarak; nikâh akdine aykırı davranan bir eşin, iş anlaşmasına aykırı davranan bir ortağın, barış anlaşmasına aykırı davranan bir ülkenin, verdiği sözü tutmayan bir müteahhidin muhatabına vereceği zarar karşısında, anlaşmanın bozulduğundan haberi olmayan diğer tarafın herhangi bir önlem alması söz konusu olmadığından, Allah’a sığınmaktan başka çaresi yoktur.

ve kıskandığı zaman kıskananın şerrinden.                                        

Haset, kıskanmak, çekememek, başkasında olan sağlık, zenginlik ve benzeri nimetlerden dolayı rahatsız olarak o kişiden o nimetin gitmesini istemek demektir. Haset kalpte bulunan ve insanı kötülüklere sürükleyen en önemli ve gayriahlâkî özelliklerden, hastalıklardan birisidir. Bilgisizlik ve tamahkârlığın birleşmesinden, kaynaşmasından doğan haset en çok da tanıdık ve akrabalar arasında kendisini gösterir.

Haset, çoğu kez kıskançlık olarak ifade edilir. Ancak bu kıskançlığı namus kıskançlığı ile karıştırmamak gerekir.

Haset, çirkin huyların en zararlılarındandır. Herkeste bulunmakla birlikte dereceleri farklıdır. Kimi insanda haset duygusu bir an için gelip gider; kiminde ise iyice yerleşir, bütün benliğe hâkim olur ve gittikçe artar. İşte, asıl üzerinde durulması gereken ve tehlikeli olan haset de bu hasettir.

Bir insanda bulunan ilim, ibadet ve hayır yapma gibi nimetlerin kendisinde de bulunmasını istemek haset değildir.  Buna  “gıpta” denir.

Hasedin ortaya çıkmasına yol açan birçok sebep vardır. Bunların başlıcaları şunlardır:

1. Düşmanlık: Hasedin en önemli sebeplerinden birisidir. Kin ve düşmanlık sebebiyle ortaya çıkan haset sonucu, hileli yollarla nimet ortadan kaldırılır, insanın şerefi ile oynanır ve gizli işlerinin açığa çıkarılması için çaba harcanır. Bu tarz haset, çok kere çekişme ve kavgalara da yol açar ve hayat boyunca devam eder,

2. Teazzuz: Mevki, servet veya ilim sahibi olan bir kişinin bu özellikleriyle karşısındakilere üstünlük taslaması, bu davranışı hoş görmeyen o kişilerde bir kıskançlık duygusu oluşturur.

3. Kibir: Çevresindeki insanları küçük gören ve onları kendi emrinde görmek isteyen kibirli insanlar, başkalarının sahip oldukları her türlü olumlu durum karşısında o insanlara kıskançlık duyarlar.

4. Şaşkınlık ve hayranlık.

5. Amacına ulaşamama korkusu: Kişilerin belli bir amaca ulaşmak konusunda birbirine üstünlük sağlama arzularından kaynaklanır. Birisinin amacına ulaşmasına yardımcı olan her nimet, diğeri için bir haset kaynağıdır.

6. Makam ve mevki sevgisi, önderlik isteği: Örnek olarak, bir kimsenin bir ilim dalında parmakla gösterilen tek adam olmayı istemesi, bu konuda kendisine rakip olabilecek kimselere veya göz diktiği yere ulaşmış olanlara haset etmesinin başlıca nedenidir. Sürekli övülmek ve üstün gelmek isteğinde olan bir kimse, “Şu adam kendi alanında zamanın en büyüğüdür, eşi ve benzeri yoktur” denildiğinde nasıl sevinirse, başka bir kimsenin kendisine ortak gösterilmesi veya şöhretini ona kaptırması halinde de o kadar kıskançlık duyar.

7. Kötü huyluluk ve Allah’ın kullarına verdiği nimetlere karşı cimrilik: Bazı kimseler, hiçbir dertleri, eksikleri olmamasına rağmen, aşırı mal sevgisi, önderlik tutkusu, tekasür hastalığı gibi sebeplerle Allah’ın nimetler verdiği, iyi huylarla donattığı başka kimselerden söz edildiğinde bundan rahatsız olur, haset ateşiyle yanarlar. Buna karşılık birisinin içinde bulunduğu zorluk ve çektiği sıkıntılardan söz edildiğinde de sevinç duyarlar. Böyle kimseler, başkalarının kötü durumda olmalarından hoşlanırlar, Allah’ın lütuflarına karşılık cimrilik gösterirler.

Haset dışa vurulmadığı sürece kişinin kendisinden başkasına zararı olmaz. Haset eden kimsenin içinde sürekli bir ateş yanar. Bu ateş onu yakar, yavaş yavaş eritir. Çünkü birisinin nimetinin artması, hasetçinin hasedini, dolayısıyla rahatsızlık ve sıkıntısını çoğaltır. Hasetçinin göğsü daralır, uykusu kaçar. Amansız bir hastalığa düşer. Bu ise ancak kişinin düşmanlarının isteyebileceği bir durumdur. Haset edilenin perişanlığı istenirken, aslında hasetçi perişan olur. Buna karşılık haset edilen kimsenin durumunda bir bozulma, bir kötüleşme olmaz.

Ama hasetçinin içindeki haset coşar da dışa vurursa, haset edilene karşı kin, garaz güder, düşmanlık yapmaya başlar. Karşısındakinin yok olması için uğraşır. Bunun için de iftira atar, komplo kurar, kundakçılık yapar hatta suikast bile düzenler.

Ayette bahsedilen haset, bu aşamaya ulaşmış ve dışa vurulmuş kıskançlığın şerridir, kötülükleri ve zararlarıdır.

Haset bir duygu olduğundan dışa vurulmadan bilinme imkânı yoktur. Kulun buna bir çare araması söz konusu olamaz. Gücü aşan bu tip konularda “Alîmun bi zati’s-sudûr” olan [akıllardan geçenleri bilen]” Allah’a sığınıp gereğini O’na havale etmekten başka yapacak bir şey yoktur.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.


[1] (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

[2](Lisanü’l Arab, “” mad. )

[3] (el İsfehani; el Müfredat)

[4] (el İsfehani; el Müfredat, Ze Mahşeri; el Keşşaf)

[5](el İsfehani; el Müfredat