18-KÂFİRUN [KÂFİRLER]SURESİ

Kâfirûn suresi Mekke’de 18. sırada inmiştir. Sure adını ilk ayetinden almıştır. İlk ayet “قل يا ايّها الكافرون  Kul ya eyyühel kâfirûn” olmasına rağmen, bu cümle uzun olduğu için sureye kısaca “Kâfirûn” suresi denilmiştir. Ayrıca “İbadet” ve “İhlâs suresi” olarak da isimlendirilmiştir.

Bu sure ile iman-küfür, hak-batıl arasındaki sınır belirlenmekte, bu sınırdan kesinlikle taviz verilmeyeceği ve bu sınırın ayırdığı iki alan arasında asla sentez yapılamayacağı ilân edilmektedir. Böylece müminler ile kâfirlerin, davet edenler ile davet edilenlerin, davete uyanlar ile uymayanların safları kesin bir ayırımla netleştirilmektedir. Çünkü dikkatli olunmadığı takdirde, doğru inanca bağlananların imanı ile cahiliye düzeninde kalanların sapkın düşünceleri arasında bir etkileşme olabilir. Müminlerin inancına zarar verebilecek böyle bir etkileşmenin meydana gelmemesi için iki inanç ve iki gurup arasında bir saflaşma şarttır. Bu nedenle cahiliye sisteminin insanları ile Müslümanların birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılması zorunludur.

Kategorik olarak daha önceki surelerde “kendi hallerine [Allah'a] bırakılması ve kendilerinden nezaketle uzaklaşılması” istenilenler, Mâûn suresinde “İşte odur!” ifadesi ile peygamberimize hedef gösterilmiş, bu surede ise ilk kez kendilerine doğrudan “Ey kâfirler!” diye seslenilmesi emredilmiştir. Yapılan ayırımın suredeki en sert beyanı ise “Sizin dininiz sadece size, benim dinim de sadece banadır” diyen son ayeti olmuştur.

Surenin İniş Sebebi

Peygamberimize ilk vahyin geliş tarihi ile bu surenin inişi arasında yaklaşık beş-altı yıllık bir zaman farkı vardır. Başlangıçta peygamberimizi hafife alan, onu şair, sihirbaz, mecnun gibi yakıştırmalarla yıpratıp hakkından geleceklerini zanneden Mekke ileri gelenleri [Dar-ün Nedve üyeleri], geçen bu beş-altı yılın sonunda Müslümanların çoğalıp İslâm’ın gelişmesi karşısında strateji değiştirmişler, çaresizlikten peygamberimizle uzlaşma yolunu denemeye karar vermişlerdir. Peygamberimizin ibadet ettiği Allah’ı kendilerinin de ilâh olarak kabul ediyor olmalarını ortak nokta görerek, gerekirse ülkeyi ikiye bölmek veya ona bazı kişisel tavizler vermek yollarının da denenebileceği bir anlaşma sağlanması onlara mümkün görünmüştür.

Bu düşüncelerle, peygamberimizden kendi ilâhlarını ve onlara ibadet edilmesini kınamaktan vazgeçmesini, peygamberimizin kendi ilâhlarına secde etmesi karşılığında ona istediği mal, mülk, makam ve mevkileri verebileceklerini, hatta onu istediği kadınla evlendirebileceklerini vaat etmişlerdir. Bu vaatlerle yetinmeyen müşrikler, ikinci bir teklif olarak da peygamberimizin Lât ve Uzza’ya bir sene boyunca ibadet etmesi karşılığında kendilerinin de aynı süre içinde Allah’a ibadet edeceklerine söz verecekleri önerisinde bulunmuşlardır.

İbn-i Cerir, İbn-i Ebi Hatim ve İbn-i Enbari gibi tarihçilerin Mekke müşriklerince peygamberimize yapıldığını belirttikleri bu teklifler, yine aynı kaynaklara göre peygamberimizin “Bir elime Güneş’i, bir elime de Ay’ı verseniz, yine de davamdan vazgeçmem” sözleriyle reddedilmiştir. Müşriklerin bu önerilerinin kabul edilemez yapısı, Kâfirûn suresinde bütün netliğiyle gözler önüne serilmektedir.

MEAL

RAHMAN RAHÎM ALLAH ADINA

1.De ki: “Ey kâfirler; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini kabul etmeyen kişiler! 

2.Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ ben sizin yaptığınız kulluğu yapmam. 

3.Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ siz de benim yaptığım kulluğu yapmazsınız. 

4.Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ ben asla sizin yapmış olduğunuz kulluğu yapıcı değilim. 

5.Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ siz de benim yapmakta olduğum kulluğu yapıcı değilsiniz.

6.Sizin dininiz/inanç ve yaşam ilkeleriniz sadece sizin için, benim dinim/inanç ve yaşam ilkelerim de sadece benim içindir.”

TAHLİL

1.De ki: “Ey kâfirler; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini kabul etmeyen kişiler! …

Surenin neden “قل  Qul [De ki]” emriyle başlamış olabileceği hakkında başta Râzî olmak üzere, tefsircilerin hepsi de güzel ve makul pek çok sebep ve hikmet ileri sürmüşlerdir. Bize göre tek sebep, peygamberimizin ancak Allah’tan aldığı emir doğrultusunda konuşabileceğini, yaptığını Allah adına yaptığını, söyleyeceklerinin kendi sözü olmadığını bildirmek içindir. Kısaca emir büyük yerden gelmektedir ve sözlerin içeriğindeki sertliğin sorumlusu da sadece Allah’tır.

Kâfirûn suresi Hakk’ı tebliğ mahiyetinde olmayıp muhatabı müminler olan ve kâfirlere karşı hangi ölçüler içinde olmaları konusunda onları eğiten bir suredir. Bu yönüyle kâfirlerin statülerini belirleyen bir mahiyet taşımaktadır.

Çünkü Rabbimiz Hakk’ı tebliğ sürecinde böyle bir sertlik önermemektedir:

125.Rabbinin yoluna, haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Şüphesiz Rabbin Kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, kılavuzlandıkları doğru yolda olanları da en iyi bilendir.

                                                                                      (Nahl/ 125)

43.Her ikiniz gidin Firavun’a. Şüphesiz o azdı. 44.Sonra ona öğüt alması ve saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürpermesi için yumuşak söz söyleyin.”

                                                                                    (Ta Ha/ 43-44)

159.İşte sen, sırf Allah’ın rahmeti sebebiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için bağışlanma dile. İşlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah’a işin sonucunu havale et. Şüphesiz Allah, işin sonucunu Kendisine havale edenleri sever.

                                                                                               (Âl-i Imran/ 159)  

Ayette geçen “كافر  kâfir” sözcüğü Kur’an’ın anahtar kavramlarından biri olduğu için özellikle incelenmesi yararlı olacaktır. Gerek “كافر  kâfir” ve gerekse aynı kökten türeyen “كفر  küfür” sözcüklerinin sözlük ve terim anlamları şöyledir:

“ كفر  Küfür” sözcüğünün sözlükteki birincil anlamı “örtmek” demektir. Karanlığı ile her şeyi örttüğü için geceye “كافر  kâfir [örten]” dendiği gibi erişilen nimetlere teşekkür etmeyerek yapılan nankörlüğe de “küfür” denir.[1]

“كفر  Küfür” sözcüğünün terim anlamı ise, Allah’ın varlığını, Rabbliğini ve birliğini, peygamberlik kurumunu ve peygamberleri, din gününü ve ahireti inkâr etmektir. Bu anlamıyla imanın zıddı olan inançsızlığı ifade etmektedir.

“كافر  Kâfir” sözcüğü, “كفر  Kefere” fiilinin ism-i faili olup sözlük anlamı olarak “nimeti örten, inkâr eden; nimete nankörlük eden, uzak kalan; nimetten kaçınan kimse” demektir.

“Kâfir” sözcüğünün terim olarak anlamı ise “imanı olmayan, inkâr eden kimse” demektir

Kısaca ve özetle “كافر  kâfir”; “küfür” denen zihinsel eylemin faili/yapıcısı/işleyicisidir. Bu durumda asıl üzerinde durulması gereken sözcük “ كفر  küfür”dür.

Kur’an’da “كفر  küfür” ve türevleri pek çok ayette geçmektedir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, İslâm’da iman konuları bir bütün teşkil ettiğinden, küfrü işleyip kâfir olmak için Kur’an’da verilen örneklerden herhangi birine benzeyerek iman konularından birini bile inkâr etmek yeterlidir:

150,151.Allah’a ve elçilerine inanmayarak küfreden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden, “Biz, bir kısmına inanırız, bir kısmına inanmayız” diyerek Allah ve Elçisi’nin arasını ayırmayı isteyen ve böylece imanla küfür; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmearasında bir yol tutmaya çalışan kimseler; işte onlar, kâfirlerin;  gerçek Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerin ta kendileridir. Ve Biz, kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedeno kimselere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.

                                                                                              (Nisa/ 150, 151

84,85.Ve hani Biz, sizin kesin sözünüzü almıştık: “Kanlarınızı dökmeyeceksiniz, kendilerinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız.” Sonra siz, tanıklık ederek ikrar verdiniz. Sonra, siz, işte o kimselersiniz; kendi kendinizi öldürüyorsunuz ve sizden bir grubu yurtlarından çıkarıyorsunuz. Onların aleyhinde günah ve düşmanlıkta yardımlaşıyorsunuz. Eğer onlar size esir olarak gelirlerse de onlar için fidye/kurtarmalık almaya çalışırsınız. Hâlbuki o; onların çıkarılmaları, size harâmlaştırılmıştır. Peki, siz Kitab’ın bir bölümüne inanıp da bir bölümüne inanmıyor musunuz? Şu hâlde içinizden böyle yapanların alacağı karşılık dünya hayatında bir rüsvâlıktan başka nedir? Kıyâmet günü de azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan bilgisiz, duyarsız değildir.

                                                                                           (Bakara/ 84, 85)

Kişiyi dinin sınırları dışına atan küfürlerin en kötüsü, tartışmasız olarak Allah hakkındaki küfürlerdir.

Allah’ı yüceliğine uygun olmayan bir şekilde nitelemek; isim, sıfat ve emirlerinin birisini bile hafife almak; Allah’a noksanlık isnat etmek şeklindeki küfürlerden en büyük olanı ve bağışlanmayacağı bildirileni, Allah’a ortak tanımaktır:

55.Onlar da Allah’ın astlarından kendisine yarar sağlamayan ve zarar vermeyen şeylere tapıyorlar. Ve o kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kişi, Rabbinin aleyhine arka çıkandır/kullarını saptırmak için çalışandır.

                                                                                             (Furkan/ 55)

17.Andolsun ki “Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’in ta kendisidir” diyen kimseler kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseler olmuşlardır. De ki: “Peki, Allah, Meryem oğlu Mesih’i, anasını ve bütün yeryüzündeki kimseleri değişime/ yıkıma uğratmak istese, O’na karşı kim bir şey yapabilir. Göklerin, yeryüzünün ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti de sadece Allah’a aittir. O, dilediğini oluşturandır. Ve Allah, her şeye en iyi güç yetirendir.”

                                                                                                         (Maide/ 17)

72.Andolsun, “Allah, Meryem oğlu Mesih’in kendisidir” diyen kimseler kesinlikle kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenbirileri olmuşlardır. Hâlbuki Mesih, “Ey İsrâîloğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz Allah’a kulluk edin. Şüphesiz kim Allah’a ortak koşarsa kesinlikle Allah ona cenneti haram eder, onun barınağı da Ateş’tir. Ve şirk koşarak, küfrederek yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar için yardımcılardan kimse yoktur” demişti.

73.Andolsun, “Allah üçün üçüncüsüdür” diyen kimseler kesinlikle kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenbirileri olmuşlardır. Oysa tek ilâh’tan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, kesinlikle onlardan kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan kimselere acı veren bir azap dokunacaktır.

                                                                                                     (Maide/ 72, 73)   

30.Ve Yahudiler; “Uzeyr Allah’ın oğludur” dediler. Hristiyanlar da, “Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güya bununla, daha önce yaşayan kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimselerin sözlerini taklit ediyorlar. Allah, onlarla savaşmıştır. Nasıl da döndürülüyorlar!

                                                                                                      (Tövbe/ 30) 

48.Şüphesiz Allah, Kendisine ortak kabul edilmesini asla bağışlamaz. Bunun altındaki günahları dilediği kimseler için bağışlar. Kim Allah’a ortak tanırsa, şüphesiz pek büyük bir günah işlemiş olur.

                                                                                                              (Nisa/ 48) 

Hemen belirtilmelidir ki, şirki terk ederek tövbe eden ve af dileyenler artık mümin sıfatı kazanacaklarından, Rabbimiz bu gidişatlarını bozmamaları kaydı ile onları geçmişteki şirklerinden dolayı affedeceğini bildirmiştir:

3,4.Ve “en büyük hac” günü, ortak koşanlardan antlaşma yaptığınız, size hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiçbir kimseyle yardımlaşmamış kimseler hariç, şüphesiz Allah’ın ve O’nun Elçisi’nin ortak koşan kimselerden ilişiksiz olduğuna dair Allah’tan ve Elçisi’nden insanlara bir bildiri: “Artık eğer hatadan dönerseniz, bu sizin için hayırlıdır. Ve eğer sırt çevirirseniz o zaman şüphesiz kendinizin, Allah’ı âcizleştiren olmadığını biliniz.” Kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenşu kişilere de acıklı bir azabı müjdele! Artık siz de müddetlerine kadar kendilerine verdiğiniz sözlerinizi tamamlayın. Şüphesiz Allah, Kendisinin koruması altına girmiş kişileri sever.

                                                                                                   (Tövbe/ 3, 4)

Bir başka küfür de peygamberlik müessesesini kabul etmemek veya herhangi bir peygamberin peygamberliğini [elçiliğini] inkâr etmektir:

136.Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene, İbrâhîm’e ve İsmâîl’e ve İshâk’a ve Ya’kûb’a ve torunlarına indirilene, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya verilene ve peygamberlere Rablerinden verilene iman ettik; onlardan hiç birini diğerinden ayırmayız ve biz ancak O’nun için islâmlaştıranlarız [sağlamlaştıran/ esenlik-mutluluk kazandıran birileriyiz].”

                                                                                                   (Bakara/ 136)


Küfür ve kâfir kavramlarının örneklerini daha da çoğaltmak mümkündür. Ancak daha fazla teferruata girmenin amaç dışına çıkmak olacağını düşünerek şimdilik bu özet bilgiyle yetiniyoruz.

2.Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ ben sizin yaptığınız kulluğu yapmam. 3.Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ siz de benim yaptığım kulluğu yapmazsınız. 4.Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ ben asla sizin yapmış olduğunuz kulluğu yapıcı değilim.5.Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ siz de benim yapmakta olduğum kulluğu yapıcı değilsiniz.

Bilindiği gibi, cahiliye dönemi Arapları Allah’ı inkâr etmiyorlar, ancak O’nu “احد  Bir” ve “صمد  Samed” olarak tanımıyorlardı. Onlar Allah ile beraber putlara, geçmişteki önemli zatlara, heykellere ibadet ediyor ve bunların Allah yolunda sadece birer vesile olduğu iddiasında bulunuyorlardı. “Biz onlara sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” (Zümer 3) diyorlardı.

Gökleri ve yeri yaratıp güneşi ve ayı buyruğu altına alanın “elbette Allah” olduğunu söyleyen bu müşriklere Kur’an, Allah’tan başka ibadet ettikleri şeylerin kendilerini Allah’a yaklaştıramayacağını bildirmiştir:

16,17.İbrâhîm’i de elçi gönderdik/kurtardık. Hani o, toplumuna: “Allah’a kulluk edin ve O’nun koruması altına girin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Şüphesiz siz Allah’ın astlarından birtakım putlara tapıyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz. Haberiniz olsun ki sizin Allah’ın astlarından mabut diye o taptıklarınız, sizin için bir rızık vermeye güç yetiremezler. Onun için rızkı Allah yanında arayın ve O’na kulluk edin ve O’na sahip olduğunuz nimetlerin karşılığını ödeyin. Yalnızca O’na döndürüleceksiniz” demişti.

                                                                                               (Ankebut/ 16, 17) 

Bu ifade, kâfirlerin ibadet ettiği ve halen de ibadet etmekte oldukları bütün mabutları içine alır. Bunlar melekler, cinler, nebiler, veliler, ölmüş insanların ruhları, güneş, ay, yıldızlar, hayvanlar, ağaçlar, hayalî tanrılar, tanrıçalar, putlar, türbeler de olabilir. İlâhlara topluca ibadet etmenin içine Allah’a ibadet de giriyor olsa bile, bu gerçek anlamda Allah’a ibadet değildir. Çünkü Kur’an’da açıkça Allah’a ibadetin O’nunla birlikte bir başka şeye ibadet etmemek demek olduğu bildirilmiş ve sadece Allah’a ihlâsla yönelmek emredilmiştir: “Oysa kendilerine dini yalnız Allah’a halis kılarak, Allah’ı birleyenler olarak O’na kulluk etmeleri emredilmişti.” (Beyyine 5)

Ayetlerde Geçen “Mâ”

Bu ayetlerde geçen “ما  mâ”ların, bugünkü Arapça’daki ism-i mevsul mü, masdariyye “mâ”sı mı, yoksa sıfat bildiren “mâ” mı oldukları hakkında çeşitli görüşler vardır.

Ayetlerin cümle yapısına bakıldığında, 2 ve 3. ayetler bir cümle, 4 ve 5. ayetler de bir cümle olmak üzere, 2-5. ayetlerin iki cümleden oluştuğu görülmektedir. Bu iki cümle de aynı tür cümlelerden olup, 2. ve 4. ayetler cümlelerin birinci bölümlerini, 3. ve 5. ayetler de cümlelerin ikinci bölümlerini teşkil etmektedir.

Ayetlerdeki “mâ”lar ile ilgili bilgi Leyl suresinde verilmiştir.

Ma’nın Akıllıların sıfatı için kullanıldığı dikkate alındığında, 2 ve 3. ayetlerdeki birinci cümle “Sizin taptığınız şeylere/ sizin Rabblerinize ben tapmam, benim taptığım Rabbime de siz tapmazsınız” anlamına gelir.

“Mâ”lar masdariyye olarak kabul edildiğinde ayetlerin anlamı; “Ben sizin şimdi yapmakta olduğunuz ibadeti yapmam. Siz de benim yapmakta olduğum ibadeti yapmazsınız. Ben sizin eskiden yapmış olduğunuz ibadeti yapıcı değilim. Siz de benim şimdi yapmakta olduğum ibadeti yapıcı değilsiniz” olur.

“Mâ”lar sıfat olarak kabul edildiğinde ise ayetlerin anlamı; “Artık ben sizin yaptığınız ibadet gibi ibadet yapmam, siz de benim yapmakta olduğum ibadet gibi ibadet yapmazsınız. Ne ben sizin eskiden yapmış olduğunuz ibadeti yaparım, ne de siz benim şimdi yapmakta olduğum ibadet gibi ibadet yaparsınız” olur.

Bu ayetlerde Allah’a yapılacak ibadet ile müşriklerin yaptıkları ibadetlerin karşılaştırılması yapılmakta ve İslâm’da ibadet edilecek olanın sadece Allah olduğu anlatılmaktadır. Bu noktada, bazı yanlış anlama ve uygulamaları belirtmek açısından “عبادة  ibadet” kavramı üzerinde de biraz durmak gerekmektedir.

İbadet

“ عبادة  İbadet” kavramı ile ilgili ayrıntı Fatiha suresinde verilmiştir

6.Sizin dininiz/inanç ve yaşam ilkeleriniz sadece sizin için, benim dinim/inanç ve yaşam ilkelerim de sadece benim içindir.

Bu ayette “دين  din” sözcüğü, Mâûn suresinde gördüğümüz “ceza/karşılık” anlamından ayrı olarak, “toplum nizamı, yaşam kurallarının bütünü, yani şeriat” anlamında kullanılmıştır. Ancak bu sözcük ile kastedilen düzen, sadece Allah’ın koyduğu ilkeleri kapsayan Hakk Düzen’den ibaret olmayıp insanlar tarafından kurulan beşeri düzenleri de kapsamaktadır. Bu anlamda din, ister Hakk ister batıl olsun, ister Allah ister insanlar tarafından kurulmuş olsun, her türlü toplum nizamı, yaşam kurallarının bütünü demektir.

İnsanların kurdukları düzenlere de din denmesinin Kur’an’daki diğer örnekleri şunlardır: Âl-i Imran 73, En’âm 70, A’râf 51, Yusuf 76, Mümin 26.

Bu durumda gerek Mekkelilerin ve Mısırlıların oluşturdukları düzenler, gerekse bugünkü toplumlarda oluşmuş bulunan kapitalizm, sosyalizm, liberalizm, komünizm gibi ekonomik düzenler de birer din sayılmalıdır.

Kurallarını Allah’ın koyduğu Hakk Din ise Kur’an’da “Allah’a ait din”, “E’d-Dinü’l-Hanif”, “E’d-Dinü’l-Kayyim”, “Muhlisine lehü’d-Din”, “E’d-Dinü’l-Halis” ve “İslâm” adlarıyla yer almıştır. Dinle ilgili bu tanımlamaların kullanıldığı ayetler şunlardır:

Bakara 132, 193, 217, 256                 Ankebut 65

Âl-i Imran  19, 83                              Rum 30, 43

Nisa 46, 146                                       Lokman 32

Maide 3, 54, 57                                  Ahzab 5

En’âm 161                                          Zümer 2, 3, 11, 14

A’râf 29                                              Mümin 14, 65

Enfal 39, 49, 72                                 Şûra 13, 21

Tövbe 11, 12, 29, 33, 36, 122            Fetih 28

Yunus 22, 104, 105                           Mümtehıne 8, 9

Yusuf 40                                            Saff 9

Nahl 52                                              Beyyine 5

Mâûn 1                                               Hacc 78

Kâfirun 6                                           Nur 2

Nasr 2

Bu ayetlere dayanarak Kelâm bilginleri “Hakk Din”i şöyle tarif etmişlerdir: “Hakk Din, Yüce Allah’ın kullarını hakka ulaştırmak üzere peygamberleri aracılığı ile akıl sahibi insanlara tebliğ ettiği, onları dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşturan sistem, Allah’ın koyduğu hükümlerdir.”

Hakk Din ile diğer dinler arasındaki şu çok önemli farka mutlaka dikkat edilmelidir: Hakk Din dışındaki dinlerde kurallara inanmadan uymak veya kurallar karşısında pasif/edilgen kalmak mümkün iken, Hakk Din, konulmuş kurallara hem samimiyetle inanmayı hem de bu kuralları bütün gönlüyle uygulamayı emretmektedir. Böylece iman olmadan yapılan tüm ameller Hakk Din’de “taklit” ve “boşa çıkmış” olarak nitelenip kınanmakta, amele dökülmemiş iman ise “… İnandık deyince bırakılacaklarını mı sandılar?” sözleriyle amel olmadan değerlendirmeye alınmaya layık görülmemektedir. Dolayısıyla Hakk Din’de iman ile amelin birbirini tamamlayan ögeler olduğu unutulmamalı ve şu ayetler yardımıyla bu konu sık sık hatırlanmalıdır: Müminun 1-11, Enfal 2-4, Tövbe 16, 111, Saff 10, 11, İbrahim 23-25, Furkan 63-77, Bakara 103, 214, Â’l-i Imran 142, Yunus 62, 63, A’râf 156, Maide 93, Ankebut 1-7, Hucurat 14-16, Ahzab 35, 36.

Hakk Din ile diğer dinler arasındaki bir diğer fark ise diğer dinlerde konulan hükümlere uymakla zorunlu kılınan insanın Hakk Din’de tamamen özgür bırakılmasıdır:

29.Ve de ki: “O gerçek, Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen bilerek reddetsin / inanmasın.” Şüphesiz Biz, şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapanlar için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O, ne kötü bir içecektir! Dayanma/ sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür!

                                                                                                         (Kehf/ 29)

Ancak, Hakk Din’de özgür bırakılan insanların, eksilterek veya arttırarak Hakk Din’in bütünlüğünü bozma ya da tamamen değiştirme gibi bir yetkileri olmamasına karşılık, diğer dinleri istedikleri gibi değiştirmeleri mümkündür. Hakk Din’de dinin birazına inanıp birazına inanmamak veya başka dinlerle sentez yapmak suretiyle Hakk Din’i yozlaştırmak, Hakk Din’in dışına çıkmak demektir. Böyle bir durumda, Hakk Din kendisini bozmak isteyenlerle savaşılmasını emretmiştir (Bakara 193, Maide 33, Enfal 39)

Hakk Din ile diğer beşeri dinler, yasama ve yürütme açısından birbirlerinden farklıdırlar, ayrıktırlar; birleşemezler, kesişemezler. Zaten birleşmemeli ve kesişmemelidirler.

Hakk Din’in Allah tarafından belirlenmiş, siyasî, iktisadî, hukukî ana ilkeleri vardır. Doğal olarak beşerî dinlerin de bu konularda ilkeleri vardır. Bu noktada Müslüman kendi dinini, Müslüman olmayan da kendi dinini/düzenini yaşamalıdır. Kimse bir diğerininkine karışmamalıdır.  Fitne olmadığı sürece Müslüman, Müslüman olmayana zor kullanmamalıdır. Müslüman da İslam’ın ilkelerinin tamamını kabullenmeli, saf dinine yapay dinlerin ilkelerinden karıştırmamalıdır. Hak Din’deki herhangi bir ilkenin yerine yapay dinlerden bir ilke benimsenmesi, Rabbimizin Bakara suresinin 85. ayetindeki beyanı gereği, kafirliktir. Herkesin mertçe, sonucuna katlanmak kaydıyla mümin veya kâfir olma özgürlüğü vardır.

Bu surede kimliklerin netleşmesi, ayrışması, vurgu üzerine vurgu yapılarak emredilmektedir.

Kur’an’ın din anlayışıyla ilgili olarak birçok araştırma ve çalışma yapılmıştır. Bu konuda daha fazla detay için bu tür eserlere başvurulabilir.

Bize Verilen Mesaj

Kâfirun suresi, son ayetindeki “Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir” ifadesiyle müminler ile kâfirlerin yollarının ayrıldığını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu ifade aynı zamanda kâfirlerin din konusunda Allah’a iman eden Müslümanlar ile hiçbir zaman uzlaşamayacaklarını, bu nedenle bu konudan ümit kesilmesi gerektiğini de anlatmaktadır. Bu tavır Kur’an’da bir çok yerde zikredilmiştir (Yunus 104, Şuara 216, Sebe 25-26, Zümer 14,15, Mümtehıne 4).

Dolayısıyla mümin ve müslüman kesinlikle tevhidî inanış ve yaşayıştan taviz vermemeli, hiçbir batıl dinle senteze girmemelidir. Bu iki şeyi yapmadığı gibi, İslâm’ın benzeri olarak ileri sürülen görüşlere de itibar etmemelidir. Tüm sistemler daima benzerleri ile yozlaştırılmıştır. Bu akıldan çıkarılmamalıdır. Allah’ın dini ana sütü gibi halis olmalıdır. Müslümanlar her koşul altında bu saf ve halis dini yaşamalıdır.

Bu sureleri daha iyi anlamak için tarih ve siyer kitaplarından peygamberimizin Mekke dönemi tebliğ yaşamıyla ilgili bölümlere başvurulabilir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.


[1] (Lisanü’l Arab, “kfr” mad.