104-MÜNÂFIKÛN SÛRESİ

 

Adını 1. âyetteki المنافقون[münâfıqûn] sözcüğünden ve münâfıkların Rasûlullah ve mü’minlere karşı aldıkları tavırların konu edilmesinden alan sûrenin, Medîne’de 104. sırada indiği kabul edilir. Kaynakların verdiği bilgiye göre, Benû Mustalık gazvesi’nden dönüşte yolda veya döndükten sonra inmiştir.

Sûrede münâfıkların yalancılıkları, ikiyüzlülükleri, inanmadıkları şeyleri söylemeleri, mü’minlere tuzak kurmaları beyân edilir ve münâfıklar şiddetle yerilir. Samimi mü’minlere de infak etmeleri ve Allah’ın rızasını kazanmaları için yollar gösterilir.

Sûrenin iyi anlaşılabilmesi için târihî arka plânının bilinmesi gerekir.

Enfâl sûresi’nin girişinde Bedir savaşı’nın gerekçelerini açıklamıştık. Bu sûrede açıklananlar da aynı hâdiselerle bağlantılıdır. Hâdiselerin özünü birinci pasajın tahlilinde vereceğiz.

RAHMÂN, RAHÎM ALLAH ADINA

MEAL:

1.Münâfıklar sana geldikleri zaman: “Biz, gerçekten tanıklık ederiz ki, şüphesiz sen, Allah’ın elçisisin” dediler. Allah da bilir ki şüphesiz sen O’nun elçisisin. Ve Allah tanıklık eder ki şüphesiz münâfıklar, kesinlikle yalancılardır.

2.Onlar, yeminlerini bir kalkan edinip Allah’ın yolundan alıkoydular. Şüphesiz onlar, yaptıkları şeyler kötü olan kimselerdir.

3.Bu, onların iman etmeleri, sonra iman etmemeleri nedeniyledir. Böylece kalplerinin üzerine damga vurulmuştur, artık onlar iyice kavrayamazlar.

4.Onları gördüğün zaman da cüsseli yapıları –sanki onlar, dayandırılmış/yarı giydirilmiş ahşap kütükler gibidirler– beğenini kazanmaktadır. Söyledikleri zaman da kulak verirsin. Her feryadı kendileri aleyhinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp sakının. –Allah onları kahretti; nasıl da çevriliyorlar!–

5,6.Ve onlara: “Gelin Allah’ın Elçisi sizin için bağışlanma dilesin” denildiği zaman, başlarını yana çevirdiler. Sen, onların büyüklük taslayanlar olarak yüz çevirmekte olduklarını da görürsün. Senin onlar için bağışlanma dilemen ile dilememen, onlar için birdir. Allah, onlara kesin olarak mağfiret etmeyecektir; onları bağışlamayacaktır. Şüphesiz Allah, hak yolundan çıkmış bir topluma kılavuzluk etmez.

7.Onlar: “Allah’ın Elçisi yanında bulunanlara hiçbir harcamada, mâlî destekte bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler” derler. Oysa göklerin ve yeryüzünün hazineleri Allah’ındır. Ancak münâfıklar iyice kavramıyorlar.

8.Diyorlar ki: “Andolsun, Medîne’ye bir dönecek olursak, gücü ve onuru çok olan, düşkün ve zayıf olanı elbette oradan sürüp çıkaracaktır.” Oysa güç, onur ve üstünlük Allah’ın, O’nun Elçisi’nin ve mü’minlerindir. Ancak münâfıklar bilmiyorlar.

9.Ey iman etmiş kimseler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Böyle bir şeyi kim yaparsa, artık işte onlar, zarara, kayba uğrayıp acı çekenlerin ta kendileridir.

10.Ve sizden birinize ölüm gelip de, ‘Rabbim! Beni yakın bir süre sonuna kadar geciktirsen, ben de böylece sadaka versem ve sâlihlerden olsam’ demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcamada bulunun.

11.Allah, kendi süresinin sonu gelmiş bulunan hiçbir kimseyi asla ertelemez de. Ve Allah, yaptıklarınıza haberdardır.

TAHLİL:

1.Münâfıklar sana geldikleri zaman: “Biz, gerçekten tanıklık ederiz ki, şüphesiz sen, Allah’ın elçisisin” dediler. Allah da bilir ki şüphesiz sen O’nun elçisisin. Ve Allah tanıklık eder ki şüphesiz münâfıklar, kesinlikle yalancılardır.

2.Onlar, yeminlerini bir kalkan edinip Allah’ın yolundan alıkoydular. Şüphesiz onlar, yaptıkları şeyler kötü olan kimselerdir.

3.Bu, onların iman etmeleri, sonra iman etmemeleri nedeniyledir. Böylece kalplerinin üzerine damga vurulmuştur, artık onlar iyice kavrayamazlar.

4.Onları gördüğün zaman da cüsseli yapıları –sanki onlar, dayandırılmış/yarı giydirilmiş ahşap kütükler gibidirler– beğenini kazanmaktadır. Söyledikleri zaman da kulak verirsin. Her feryadı kendileri aleyhinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp sakının. –Allah onları kahretti; nasıl da çevriliyorlar!–

5,6.Ve onlara: “Gelin Allah’ın Elçisi sizin için bağışlanma dilesin” denildiği zaman, başlarını yana çevirdiler. Sen, onların büyüklük taslayanlar olarak yüz çevirmekte olduklarını da görürsün. Senin onlar için bağışlanma dilemen ile dilememen, onlar için birdir. Allah, onlara kesin olarak mağfiret etmeyecektir; onları bağışlamayacaktır. Şüphesiz Allah, hak yolundan çıkmış bir topluma kılavuzluk etmez.

7.Onlar: “Allah’ın Elçisi yanında bulunanlara hiçbir harcamada, mâlî destekte bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler” derler. Oysa göklerin ve yeryüzünün hazineleri Allah’ındır. Ancak münâfıklar iyice kavramıyorlar.

8.Diyorlar ki: “Andolsun, Medîne’ye bir dönecek olursak, gücü ve onuru çok olan, düşkün ve zayıf olanı elbette oradan sürüp çıkaracaktır.” Oysa güç, onur ve üstünlük Allah’ın, O’nun Elçisi’nin ve mü’minlerindir. Ancak münâfıklar bilmiyorlar.

Münâfıkların karakterlerinin ve İslâm aleyhine faaliyetlerinin konu edildiği bu âyetlerde şunlar beyân buyurulmuştur:

• Münâfıklar, Rasûlullah’a geldikleri zaman, “Biz gerçekten şehâdet ederiz ki, şüphesiz sen Allah’ın Elçisi’sin” diyorlar. Ama bunda, samimi değiller.

• Onlar, yeminlerini bir kalkan edinip kötü şeyler yapmakta ve Allah’ın yolundan alıkoymaktadırlar.

• Onlar, bu hareketleri, önce iman etmeleri, sonra inkâr etmeleri sebebiyle yapmaktadırlar.

• Böylece kalplerinin üzerine damga vurulmuştur, artık onlar kavrayamazlar.

• Onları görenler, cüsseli yapıları nedeniyle adam yerine koyarlar, beğenirler, söylediklerine kulak verirler. Hâlbuki onlar dayandırılmış/yarı giydirilmiş kütüklere benzerler. Onların, aklı, iz’ânı, vicdanı ve kalbi yoktur. Onlar, kendilerini tam kamufle edememişlerdir, münâfıklıkları sırıtıp durmaktadır.

• Onlar, ürkektir; her feryadı kendileri aleyhinde sanırlar.

• Onlar düşmandırlar, bu yüzden onlardan sakınılmalı, onlara karşı tedbirli olunmalıdır.

• Onlara, “Gelin, Allah’ın Rasûlü sizin için mağfiret [bağışlanma] dilesin” denildiği zaman, onlar başlarını yana çevirirler. Onların büyüklük taslayarak yüz çevirdikleri görülür.

• Onlar için mağfiret dilenilmesi ile mağfiret dilenilmemesi onlarca birdir. Allah, onlara asla mağfiret etmeyecektir. Zira Allah, fâsık bir kavme hidâyet etmez.

• Onlar, “Allah’ın Rasûlü yanında bulunanlara hiç bir infakta bulunmayın da dağılıp gitsinler” derler. Oysa göklerin ve yeryüzünün hazineleri Allah’ındır. Ne var ki münâfıklar kavramıyorlar.

• Onlar, “Andolsun, Medîne’ye bir dönecek olursak, gücü ve onuru çok olan, düşkün ve zayıf olanı elbette oradan sürüp çıkaracaktır” dediler. Oysa izzet [güç, onur ve üstünlük] Allah’ın, O’nun Elçisi’nin ve mü’minlerindir. Ancak münâfıklar bilmiyorlar.

Bu âyet grubunun iniş sebebi şudur: Rasûlullah ve Müslümanlar, Mustalıkoğulları‘nın Müslümanlarla savaşmak için toplandıklarını öğrenmiş ve onlarla savaşmak için yola çıkmışlardı. Müslümanlar arasında ganimet peşinde olan münâfıklar da yer alıyordu. İki ordu Mureysi adındaki su başında karşılaştı. Düşman bozguna uğradı ve birçok ganimet elde edildi.

Tirmizî’de Zeyd b. Erkam’dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (s.a) ile birlikte gazada idik. Beraberimizde bedevîlerden birtakım kimseler de vardı. O bakımdan, “Bir an önce suya varalım” diye koşuşuyorduk. Bedevîler bizden önce suya ulaşıyorlardı. Arkadaşlarından önce giden bedevî Arap havuzu doldurur, etrafına taşlar koyar, sonra da arkadaşları gelinceye kadar üzerini deri bir örtü ile kapatırdı. Ensâr’dan bir kişi (bu şekilde su biriktirmiş) bedevî bir Arabın yanına gitti. İçmesi için devesinin yularını gevşetti, Bedevî onu bırakmak istemedi. Bunun üzerine Ensâr’dan olan o şahıs bir taş çekip aldı, bunun üzerine su da çekildi. Bedevî bir tahta parçası alıp, onunla Ensâr’dan olan o şahsın başına vurdu ve başını yaraladı. Ensâr’dan olan o şahıs münâfıkların başı Abdullah b. Ubey’in yanına gitti ve durumu ona haber verdi. –Bu kişi onun arkadaşlarındandı.– Abdullah b. Ubey bu işe öfkelendi, sonra da, “Rasûlullah’ın yanında bulunanlara infak etmeyin, ta ki onlar da –bedevîleri kastediyor– etrafından dağılıp gitsinler” dedi. Bedevîler yemek esnasında Rasûlullah’ın (s.a) yanında hazır bulunurlardı. Abdullah ibn Ubey dedi ki:

— Siz Muhammed’e, onlar Muhammed’in yanından ayrılıp gittikleri zaman yemek getirin. Böylece hem o, hem de o’nun yanında bulunanlar yemek yesin.

Sonra da arkadaşlarına şöyle dedi:

— Andolsun Medîne’ye döneceğiniz vakit, hiç şüphesiz en şerefli ve kuvvetli olan, en hakir olanı oradan çıkartacaktır.

Zeyd dedi ki: Bu sırada ben amcamın terkisinde idim. Abdullah b. Ubey’in sözlerini işittim, amcama söyledim. O da gidip Rasûlullah’a (s.a) haber verdi. Rasûlullah (s.a) Ubey’e haber gönderdi, o da yemin ederek bunu inkâr etti. Rasûlullah (s.a) bunun üzerine onu tasdik etti, beni de yalanladı. Amcam bana gelerek şöyle dedi:

— Sen ne yapmak istedin? İşte sonunda Rasûlullah (s.a) da, münâfıklar (Tirmizî’de; Müslümanlar) da sana öfkelendi ve seni yalanladı.

(Zeyd b. Erkam) dedi ki: O bakımdan daha önce hiçbir kimseye karşı göstermedikleri kadar bana karşı cüretkârlık gösterdiler. (Tirmizî’de, “Hiçbir kimsenin kederlenmediği kadar kederlendim” şeklindedir) Nihâyet Rasûlullah (s.a) ile birlikte bir seferde yol alıyorken ve kederden başımı öne eğmişken Rasûlullah (s.a) yanıma gelerek kulağımı büktü ve yüzüme güldü. Onun bu hâlini dünyada ebediyyen yaşamaya değiştirmem. Sonra Ebû Bekr bana yetişerek sordu:

— Rasûlullah (s.a) sana ne dedi?

Ben de şöyle karşılık verdim:

— Bir şey demedi, sadece kulağımı büktü ve bana güldü.

Ebû Bekr şöyle dedi:

— Müjde sana!

Sonra Ömer bana yetişti, ona da Ebû Bekr’e söylediğimin benzerini söyledim. Sabah olunca Rasûlullah (s.a), el-Münâfıkûn sûresi’ni okudu.1

Müfessirler şöyle demişlerdir: Hz. Ömer’in (r.a) ücretlisi, savaşların birinde Abdullah b. Ubey’in ücretlisi [adamı] ile dövüştü. Hz. Ömer’in (r.a) adamı, Abdullah b. Ubey için, hoşlanmayacağı sözler sarf etti, onun hakkında sert sözler kullandı. Abdullah b. Ubey de, yanında birtakım kimseler varken öfkelenip, “Allah’a yemin ederim ki, eğer Medîne’ye dönersek, daha şerefli ve güçlü olanlar, hakir ve zayıf olanları mutlaka oradan sürüp çıkaracaktır” dedi. “Daha şerefli ve güçlü” ifadesiyle kendisini, “hakir ve zayıf” ifadesiyle, (hâşâ) Rasûlullah’ı kastetti. Kavmine dönüp, Muhâcirleri kastederek, “Şu heriflere yardımda bulunmazsanız, şüphesiz onlar memleketinizden çekip giderler. Öyleyse onlara infakta bulunmayın ki, onlar Muhammed’in etrafından dağılıp gitsinler” dedi. İşte bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.2

Paragrafın âyetleri açık olmakla birlikte biz, birkaç hususa değinmek istiyoruz. Önce münâfık tanımı üzerinde duralım. Kur’ân’da ilk olarak yer aldığı Ankebût sûresi’nde şu izahı yapmıştık:

منافق [münâfıq] sözcüğü, “yer altındaki ev, barınak, in” anlamına gelen نفق [nefeqa] sözcüğünden gelir. Kertenkele ve yaban faresinin yer altındaki yuvalarına نفقة [nüfeqa] ve نافقة[nâfiqa] denir.

Yaban faresinin yer altında birden çok yuvası olur. Başını birinden çıkarır, kaçtığı zaman yer altındaki yuvalardan hangisine gittiği bilinmez. O nedenle de yakalanmaz.

Münâfığa bu ismin verilmesinin sebebi, birden çok inancının olmasıdır. O, bir bakarsın İslâm dinine girmiş, bir bakarsın ondan çıkmış bir başka inanca girmiştir.3

Dinî bir terim olarak nifaq, “inanmadığı hâlde çeşitli sebeplerden dolayı ve menfaati icabı kendini Müslüman göstermek; Allah’a, Rasûlü’ne ve mü’minlere düşmanlığını gizlemek” demektir. Bunu yapan kişiye de “münâfık” denir.

Âyetten anlaşıldığına göre, münâfığın burada ön plâna çıkan özelliği, yükümlülüklerden kolayca sıyrılıp çıkmaya teşebbüs etmesidir. Toplum içinde fesatçı olmaları, akılları sıra Allah’a oyun etmeye kalkmaları, gösterişçi olmaları, salât görevine gönülsüz, üşene üşene katılmaları, bu önemli görevden kaçmaları, döneklikleri, maddî kazanç sağlamak için ahlâk dışı davranışlara başvurmaları, kötü sözlerin Müslümanlar arasında yayılmasını istemeleri, kötülük yapınca sevinmeleri, övünmekten hoşlanmaları gibi başka özellikleri de vardır. Bu özelliklerinden inşallah Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ ve Mâide sûrelerinin tahlillerinde bahsedilecektir. Bu özellikleri nedeniyle münâfık tipler tüm toplumların her zaman en büyük problemi olmuştur.

4. âyette, Sanki onlar, dayandırılmış/yarı giydirilmiş ahşap kütükler gibidirler buyurularak, münâfıklar bir köşeye dayandırılıvermiş ya da yarısı giydirilmiş yarısı meydanda duran ahşap kütüklere benzetilmiştir. Bu benzetmenin gerekçesi üzerinde şöyle fikir yürütülebilir: Münâfıklarda iman ve sâlihâtı işleme gibi değerli bir nitelik olmadığından, işe yaramadıklarından bu benzetme yapılmıştır. Çünkü bir yerde dayalı duran, kütük de bir işe yaramamaktadır.

Âyette geçen, مسندة[müsennede] sözcüğünde, “uzun elbise üzerine kısa elbise giydirilmiş” anlamı da vardır.4 Bu, Araplarda bir övünme tarzıdır. Burada denilmek istenen şudur: Bir kütüğe atlas kumaştan elbise giydirsen, kütük yine kütüktür; insan elbisesi giydirilmekle kütüklükten çıkmaz. Bu benzetme, Türkçe’deki, “Eşeğe altın semer vursalar da eşek yine eşektir” atasözüne benzemektedir.

Âyette münâfıklarla ilgili, Böylece kalplerinin üzerine damga vurulmuştur, artık onlar iyice kavrayamazlar buyurulmuştur, ki “kalplerinin mühürlenmesi/damgalanması”, –Allah’ın onlara engel olması değil–, çıkarlarına aykırı olması sebebiyle hakka gönüllerini açmamaları” demektir. Bu konuya dair detay Tin sûresi’nde verilmiştir:5

5.Ve onlar: “Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir örtü/zırh içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda da bir perde vardır. Artık sen, yapabileceğini yap, biz de gerçekten yapıyoruz” dediler.

(Fussilet/5)

88.Ve onlar, “Bizim kalplerimiz kılıflıdır/hiçbir şey işlemez” dediler. Aksine; Allah, gerçeği bilerek reddetmelerinden dolayı onları dışlamış/ rahmetinden mahrum bırakmıştır. Bundan dolayı pek azı iman eder!

(Bakara/88)

100.Ve önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris; son sahip olanlara kılavuz olmadı mı, etki yapmadı mı: “Eğer Biz dilersek onları da günahlarından dolayı cezalandırırdık. Biz onların kalplerinin üzerine damga vururuz/mühürleriz de onlar işitmezler.”

(A‘râf/100)

30-35.Yine o iman etmiş olan kimse: “Ey toplumum! Şüphesiz ben, sizin hakkınızda Ahzâb’ın günü benzerinden; Nûh toplumunun, Âd’ın, Semûd’un ve daha sonrakilerin maceralarının benzerinden korkuyorum. Ve Allah, kulları için bir haksızlık, yanlışlık istemez. Ey toplumum! Şüphesiz ben, size gelecek o çağrışma-bağrışma/ kaçışma gününden; arkanıza dönüp kaçacağınız günden korkuyorum. Sizin için Allah’tan koruyan biri yoktur. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur. Ve andolsun ki, bundan önce size Yûsuf delillerle gelmişti. O zaman da o’nun size getirdiği şeylerde şüphe edip durmuştunuz. Sonunda o öldüğünde de, “Bundan sonra Allah, asla elçi göndermez” dediniz. Allah, şu kendilerine gelmiş bir güç olmaksızın, Allah’ın âyetleri/alâmetleri/göstergeleri hakkında mücâdele eden, aşırı giden, şüpheci olan kişileri işte böyle şaşırtır. Bu durum, Allah katında ve iman edenler yanında buğz olarak büyüktür. İşte Allah, her böbürlenen zorbanın kalbi üzerine damga basar” dedi.

(Mü’min/30-35)

2. âyette, Onlar, yeminlerini [sözleşmelerini] bir kalkan edinip Allah’ın yolundan alıkoydular. Şüphesiz onlar, yaptıkları şeyler kötü olanlardır buyurulmaktadır.

Onların yeminleri iki şekilde anlaşılabilir:

A) Onlar, sürekli Allah’a yemin ederek, Müslüman görünüp hâinlik ediyorlar, yeminin arkasına saklanarak küfürlerini gizliyorlardı.

B) Buradaki yemin’in “sözleşme” anlamında olmasıdır. Buna göre yeminleri, “Rasûlullah ile yapılan Medîne sözleşmesi”dir. Bu sözleşmeyle kendilerini güvenceye almışlardı. İşte bu münâfıklar bu sözleşmeleri su-i istimal ederek hâince plânlar yapıyorlardı.

74.Onlar, söylemediklerine, Allah’a yemin ederler. Hâlbuki onlar, küfrü; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetme sözünü kesinlikle söylediler. İslâmlaşmalarından sonra da kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden birileri oldular. Ve ulaşamadıkları, sahip olamadıkları şeyleri çok istediler. Onlar sadece, Allah’ın ve Elçisi’nin mü’minleri Allah’ın armağanlarından zenginleştirmiş olmasından kinlendiler. Artık, eğer hatalarından dönerlerse kendileri için hayırlı olur.

(Tevbe/74)

16.Yeminlerini kalkan edindiler de Allah’ın yolundan çevirdiler. Artık onlar için küçük düşürücü bir azap vardır.

(Mücâdele/16)

Onlar, şeytânın işini yapıyorlardı:

16,17.İblis, “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, andolsun ki ben, onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine andolsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödeyenler bulmayacaksın” dedi.

(A‘râf/16-17)

5-6. âyetlerde, münâfıklarla olan bir ilişkiye; onların hakk yola gelmesi ve affıyla ilgili Allah’a yakarılması hususuna dikkat çekilmiştir: Ve onlara, “Gelin Allah’ın Rasûlü sizin için mağfiret [bağışlanma] dilesin” denildiği zaman, başlarını yana çevirdiler. Sen, onların büyüklük taslayanlar olarak yüz çevirmekte olduklarını da görürsün. Senin onlar için mağfiret dilemen ile mağfiret dilememen onlar için birdir. Allah, onlara kesin olarak mağfiret etmeyecektir. Şüphesiz Allah, fâsık bir kavme hidâyet etmez.

Bu âyetin iniş sebebine dair şu olay nakledilir:

İbn Abbâs (r.a) şöyle demiştir: “Abdullah b. Ubey, pek çok adamıyla, Uhud’dan savaşmadan geri dönüp, Müslümanlardan ayrılınca, Müslümanlar ona buğzetmeye başladılar, onu sert bir dille eleştirdiler ve kulağı duya duya hoşlanmayacağı sözler söylediler. Bunun üzerine kardeşleri Ubey’e, “Keşke Rasûlullah’a gitsen de, o da senin için istiğfar etse ve senden hoşnut olsa” dediler. O da, “Ben o’na gitmem, benim için istiğfar etmesini istemem” dedi ve yüzünü dönüp gitti. İşte o zaman bu âyet nâzil oldu.6

80.Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme. Onlar için yetmiş kere bağışlanma dilesen de yine Allah, onları bağışlamayacaktır. Bu, onların Allah’ı ve Rasûlü’nü kabul etmemeleri nedeniyledir. Allah, hak yoldan çıkmışlar toplumuna kılavuzluk etmez.

(Tevbe/80)

113,114.Kendilerine, cehennem ashâbı oldukları iyice belli olduktan sonra Peygamber’e ve iman etmiş kişilere, akraba bile olsalar, ortak koşanlar için bağışlanma dilemek yoktur. İbrâhîm’in babası için bağışlanma dilemesi de yalnızca ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi. Sonra onun, Allah için bir düşman olduğu kendisine açıkça belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrâhîm, çok içli, çok halim birisi idi.

(Tevbe/113-114)

8. âyette, bu güdük akıllı münâfıkların, Andolsun, Medîne’ye bir dönecek olursak, gücü ve onuru çok olan, düşkün ve zayıf olanı elbette oradan sürüp çıkaracaktır dedikleri nakledilmiştir.

Anlaşıldığına göre bu zavallılar kendilerini izzet [güç, şan, şeref] sahibi sanıyorlar ve bu yüzden de Allah ile boy ölçüşmeye kalkışıyorlardı:

205.O, dönüp gitti mi/yetkilendi mi de yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini/kültürü/kadınları ve nesli değişime/yıkıma uğratmak için çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez.

206.Ona, “Allah’ın koruması altına gir!” dendiği zaman da büyüklük, güç, kendisini günah işlemeye sürükler. İşte öylesine cehennem yeter. O, ne kötü bir döşektir!

(Bakara/205-206)

1.Sâd/90. Öğüt/şeref sahibi Kur’ân kanıttır ki, 3.onlardan önce nice kuşakları değişime, yıkıma uğrattık Biz. Onlar da çağrıştılar. Ama artık kurtuluş vakti değildi. 2Aksine o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler bir gurur ve bölünme içindedirler.

(Sâd/1-3)

Hâlbuki izzetin Rabbi (izzeti planlayan, programlayan) Allah’tır:

180.Güç, kuvvet, yenilmezlik, şan ve şerefin Rabbi olan senin Rabbin, onların nitelediği şeylerden arınıktır.

(Saffat/180)

138,139.Mü’minlerin astlarından, küfre; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmeye sapanları yol gösterici, koruyucu yakın edinen şu münâfıklara, şüphesiz, çok acıklı bir azabın kendileri için olduğunu müjdele! Onların yanında şan ve şeref mi arıyorlar? Oysa şan ve şerefin tümü Allah’ındır.

(Nisâ/138-139)

10.Her kim üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan; mutlak galip olmak istiyorsa, bilsin ki en üstün, en güçlü, en şerefli, yenilmesi mümkün olmayan; mutlak galip olmak tamamıyla yalnızca Allah’ındır. Hoş kelimeler yalnızca O’na yükselir. Ve düzgün iş onu yükseltir. Kötülüklerin plânlarını yapan şu kişiler; onlar şiddetli azap kendileri için olanlardır. Onların plânları ise; o, darmadağın olur.

(Fâtır/10)

9.Ey iman etmiş kimseler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Böyle bir şeyi kim yaparsa, artık işte onlar, zarara, kayba uğrayıp acı çekenlerin ta kendileridir.

10.Ve sizden birinize ölüm gelip de, ‘Rabbim! Beni yakın bir süre sonuna kadar geciktirsen, ben de böylece sadaka versem ve sâlihlerden olsam’ demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcamada bulunun.

11.Allah, kendi süresinin sonu gelmiş bulunan hiçbir kimseyi asla ertelemez de. Ve Allah, yaptıklarınıza haberdardır.

Münâfıklarla ilgili açıklamalardan sonra mü’minlere kurtuluş yolu gösterilmektedir. Âyetlerin ifadeleri gâyet açık ve nettir:

• Malları ve çocukları mü’minleri Allah’ı anmaktan alıkoymamalıdır. (“Mal ve çocuklar”ın özellikle zikredilmesi, insanların genellikle mal ve çocuklarını korumak, onlara şatafatlı bir hayat yaşatmak ve onlara istikbal hazırlamak meşgalesinin insanları Allah’ı zikretmek ve salâtı ikâme etmek gibi imanın gereklerini yerine getirmekten alıkoyduğu içindir.)

• Mü’minler, kendilerine ölüm gelip de, “Rabbim! Beni yakın bir süreye [ecele] kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem ve sâlihlerden olsam” demezden önce, kendilerine rızık olarak verilenlerden infak etmelidirler. Buna göre mü’minler, infak etmelidirler. İnfak etmeyenler âhirette, infak etmedikleri için çok pişman olacaklar; “Rabbim! Beni yakın bir süreye [ecele] kadar geciktirsen, ben de böylece sadaka versem ve sâlihlerden olsam” diyecekler, ama dönüş mümkün değildir.

Bu uyarı birçok âyette (Tevbe/24, Al-i İmrân/14, Enfâl/27-28, Sebe/37, Bakara/272, Mü’minûn/99-100) yer almıştı:

11. âyette de, Allah, kendi eceli gelmiş bulunan hiç bir kimseyi asla ertelemez de. Ve Allah, yaptıklarınıza haberdardır buyurularak, âhiretten dönüşün olmadığı bildirildiği gibi, ölümün de ertelenmeyeceği uyarısı yapılmıştır.

Allah, doğrusunu en iyi bilendir.

1 Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân.
2 Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.
3 Lisânu’l-Arab; c. 8, s. 656-657, “Nfq” mad.
4 Lisân, “Snd” mad.
5 Tebyînu’l-Kur’ân; c. ?????.
6 Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb.